Connect with us

Yazılar

Klasik Dönemde Okullaşma ve Urfa – Harran Okulları – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Okullaşma Nedir?

Bu durum iki madde ile özetlenebilir: Okullaşma durumu ve okul çağındaki çocuklara okuma olanağının sağlanmış olması.

Okullaşma için okula giden öğrenci oranını ve okul sayısını artırmak gerekir.

Konu okullaşma olunca devreye doğal olarak eğitim ve öğretim girer. Eğitim, çeşitli alanlarda bilgi ve beceri sahibi olması istenen ve isteyen kişilere yönelik eylemler silsilesidir.

Öğretim ise karşı tarafa salt bilginin aktarıldığı, ortada öğreten ile öğrenenin olduğu, zihinsel ve el becerisi gerektiren bilginin söz konusu olmadığı “bilgi aktarma” şeklidir.

Kendi içerisinde özgül bir ağırlığa sahip olan bu iki yöntemin artı ve eksileri vardır.

Yeri gelmişken belirtelim Türkiye’de yapılan genel itibarıyla eğitim değil öğretimdir. “Eğitim ve öğretim dönemi” denen bu sürecin isminde eğitim öğretimden önce gelse de sıralama tam tersi olmalıydı. Çünkü öğrenilmeyen, öğretilmeyen bir şeyin eğitimi mümkün değildir.

Tarih boyunca “din temelli” okullaşma durumuna bir vurgu

Bir Süryani ilim adamı, okullaşma konusunda aşağıda gösterdiğimiz minvalde bir sıralama yapmış. Bize de ilginç geldi. Bakalım.

1- İlk okulu Allah açtı. (Doğru galiba. Nitekim “Allah kalemle yazı yazmayı öğretti.”) (Alak, 96/1-5)

2- İkinci okulu Hz. Âdem açtı. (Bu da doğru galiba. Zira mahiyetinin ne olduğunu tam olarak bilmesek de kalemle yazmak öğretilmiş ve öğrenilmişse o zaman bu işi ilk defa Hz. Âdem’in yaptığı düşünülebilir.)

3- Üçüncü okulu Hz. Nuh açtı. (Bu da mümkün!)

4- Dördüncü okulu “ulu’l-azm” peygamberlerden olan ve bir “millet”i bulunan Hz. İbrahim açtı. (Buna da evet!)

5- Daha sonra bu peygamberlerin okul açma işlerinin Antik Yunan’da vücut bulduğunu görüyoruz. Ama burada açılan okulun mahiyeti açısından şirk içerdiği söyleniyor (ki, bu da doğru!)

6- Altıncı okulun süregelen İslam-tevhid mesajının üzeri örtülmesi, var olan hakikatin gizlenmesi üzerine Hz. İsa tarafından açıldığı belirtilmektedir.

Bu bilgiler dikkat edilirse Hz. İsa ile sona eriyor.

Bize göre bunlar doğru olmakla birlikte modern dönemde seküler okullaşma eğilimini sarf-ı nazar ettiğimizde “bize kadar izi kalan” son tevhid okulunun da bir daha kapanmamak üzere Hz. Muhammed tarafından açıldığını söylememiz gerekiyor. Hz. Peygamber döneminde Medine’de hizmet veren Ashab-ı Suffa buna en güzel örnektir.

Urfa Okulu

Dünyanın en eski şehirlerinden biri olan Urfa; Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi üç büyük dinin gelişimi ve etkinliği açısından önemli bir yere sahiptir. Urfa’nın ilahi olsun, beşeri olsun birçok dinin kültürel gelişiminde büyük rolü olmuştur. Bilhassa Hristiyanlık ve İslamiyet’in kültürel merkezi olarak işlev görmüştür. Yahudilik, Hıristiyanlık, Süryanilik, Nesturilik, Sabiilik ve İslamiyet gibi birçok din ve mezhebi bünyesinde barındıran nadir şehirlerden birisidir.

Bu okulda okutulan dersler açısından önem açısından ilk sırayı felsefenin aldığını, daha sonra tıp, edebiyat ve tarihin geldiğini bilmekteyiz. Urfa Okulu, 363 senesinde İranlılar tarafından kurulduğundan bazı kaynaklarda İran medresesi olarak da geçmektedir. Urfa Okulu, farklı din ve mezheplerin etkisinde kaldığından olsa gerek daha çok felsefeye önem verilmiştir. O dönem açısından başta İran/Sasaniler olmak üzere Roma gibi güçlü ve istilacı aynı zamanda yerleştikleri yerde kendi kültürel değer ve hayat telakkilerini emperyalist bir bakış açısıyla hakim kılmaya çalışan devletlerin varlığına rağmen doğuyu ve batıyı ilgilendiren konularda eğitim yapılması istenen okul olgusu açısından birçok şehir dururken başta Urfa’nın ve Harran’ın tercih edilmesi dikkate şayandır.

Bu güçlerden dönemin İran’ının yukarıda belirttiğimiz gibi Urfa’yı tercih etmesi ve burada bir medrese/okul açma düşüncesi bu topraklarda neşvünema bulmuş olan dinlerin, dinsel öğretilerin gerek kendileri ve gerekse de hâkimiyetleri altına almayı düşündükleri o bölgede mukim toplumlar açısından önem arz ediyordu. Zaten öteden beri varlıkları kabul edildiği halde içerik açısından tartışılan ama sonuçta o bölgenin ‘peygamberler bölgesi’ olmasının tesmiyesine bir uygunluk içerisinde bu okulların bu şehirlerde kurulmak istenmesinin önemli bir delili olabilir.

Urfa Okulu’nun birçok dinin ve mezhebin etkisinde kaldığını, başta Yakubi ve Nesturiler arasında bitmek bilmeyen çekişmeler baş gösterdiğinden bu okul 489’da kapatılıp Nesturi hoca ve talebelerinin de kovulduklarını görmekteyiz. Urfa Okulu en çok Süryanilerin etkisinde kalmıştır. Süryaniler filozof değil felsefeci yetiştirmişlerdir. Ayrıca İslam felsefesine ilk çağ filozoflarının eserlerinden (tercüme suretiyle) fikri malzeme sağlamışlardır. Urfa Okulu’nun en istikrarlı çizgisini Müslümanların egemenliği altındayken sürdürdüğü bilinmektedir. Bu meyandan olmak üzere Yunan felsefesi etkisinde başlayan tartışmalar İslami hükümlerin ve inançlarının akılcı yorumlanmasına neden olmuştur. Emevi ve Abbasi dönemlerinde itikadi mezheplerin doğmasına, İslam’ın çoğulcu düşünme ve bir arada yaşama biçiminin oluşmasına, kelam ilminin gelişmesine katkı sağlamış olduğunu da belirtmiş olalım.

Urfa Okulu’nun Müslümanların egemenliğine geçtikten sonra da geçmişteki gibi felsefe okulu olarak özelliğini koruduğunu, gayrimüslim insanlara karşı bir hoşgörü çerçevesinde yaklaşım sergilediklerini ve onların inançlarına dokunmadıklarını ilme verilen önemden dolayı bu okulların ne adına olursa olsun kapatılmadıklarından bahsedilebilir. Ki azınlıkta olanlar, azınlık olarak varlıklarını korudular ve felsefenin öğreticisi olmaya devam ettiler.

Birçok yabancı yazar tarafından Urfa Akademisi olarak da tanımlanan Urfa Okulu, Hristiyan teolojisi açısından İsa’nın kişiliği konusunda başta Kadıköy Ortodoksluğu olmak üzere Nasturilik/Diyofizitçilik, Yakubilik/Monofizitçilik gibi birçok konuda etkin ve belirleyici rol oynamıştır. Urfa Okulu’nda yetişen ve ders veren hocalar yalnızca ilahiyatla iştigal etmemişlerdir. Müzik, şiir, edebiyat, felsefe gibi çeşitli dallarda ürünler vermişlerdir. Örneğin Bardaysan iyi bir aziz olmasının yanında iyi bir müzisyendir ve kiliseye müziği ilk sokan kişidir. Aziz Afraim, Suruçlu Yakup ve Viranşehirli Yakup iyi birer şairdir. Hatta bu dönemde komşu şehirlerden ve ülkelerden gelip sanat, edebiyat, felsefe ve ilahiyat eğitimi alan birçok fikir ve düşünce adamı vardır.

Urfa Okulu’nun entelektüel arkaplanı

Urfa Okulu eski dünyanın, doğuda konumlanan ve dönemin ilgili çevreleri tarafından bilinen ve tanınan önemli birkaç okulundan biriydi. MS I. yüzyıldan itibaren Hristiyanlığı kabul eden ve Hristiyan inancının şekillenmesinde önemli bir fonksiyon icra eden Urfa, Süryanilerin tarih boyunca ilahiyat bağlamında öne çıktıkları iki okuldan birisidir. (Diğeri Harran okuludur.) Burası söz konusu dinsel geleneğin yanı sıra V. yüzyıldan itibaren Atina ve civarındaki felsefi okulların kapatılmasından sonra bir kısmı Yeni Eflatuncu bilimcilerin gelmesiyle daha da hareketlenmiştir.

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ayeti ile Hz. Peygamber’e ait “İlim Çin’de bile olsa onu gidip alınız.” hadisinden yola çıkan Müslümanların fetihle İslam topraklarına kattıkları yerlerde öteden beri var olan kültürlerle diyalog kurmaları, onları koruyup sahip çıkmaları hoşgörü ortamının da oluşmasında önemli bir işlevi olmuştur.

İslam’ın değiştirilmesi mümkün olmayan ve bizzat Kur’an’ın kesin olarak vurguladığı itikadi/inançsal ilkelerini hariç tuttuğumuzda göreceliği toplumlar açısından farklılık arz edebilecek konularda insanlar muhayyer bırakılmış bununla birlikte önemli bir alan olan örfe vurgu yapılmıştır. Şayet bu böyle olmasaydı Müslümanlar asırlar boyu koyu bir Arap tasallutu altında ne kendi ‘makbul değerlerini’ ne de kültürel etkileşim sonucu başka toplumlar almaları gereken değerleri alabileceklerdi. Bu da yerinde sayma, çürüme ve yok olmayı beraberinde getirecekti.

Vahyî temele dayanan birçok dinde ona arız olan yanlışlıklar ve hurafeler zamanla o dinlerin vahyi temellerini nasıl sarsmışsa buna rağmen en son din olması hasebiyle İslam’ın kendi vahyi temellerini yitirmeyeceğinin yanında İslam’a inanan ama ona yaklaşım tarzında gerek şirk gerekse de hurafe kalıbında var olan ama hakikati içermediği apaçık olan inanç dizgeleriyle hareket etmek İslam’a zarar vermeyeceği halde ona kendi fehvasında inanıp yanından bir değer biçmeye çalışacak olan kişiye büyük zararlar verebilir ve onulmaz yaralar açabilir.

İşte bu meyanda sadece Urfa üzerinden bile yaşanılan bir yeri indirgemeci mantıkla kutsallık kalıbı içerisinde değerlendirmeye meyyal Müslümanların normalde göz önünde bulunan hakikati es geçip onun yerine ikame edilen kalıplara bakıp onlardan bir sonuç çıkarma girişiminin maddi ve kültürel açılardan bir getirisi olsa da sonuçta hakikate vasıl olma açısından bir ağırlığının olmayacağını insanlık tarihi verilerinden bilmemiz gerekir.

Eğitimin Mekân ve Anlayış Olarak El Değiştirmesi

Harran’ın ilme ve felsefeye hizmet ettiği ve ünlü bilginleri yetiştirdiği dönemlere baktığımızda İslam dışı olan Sabilik ve Hıristiyanlığın etkisinde kaldığı, daha sonra ise İslami duyarlılığın hakim olduğu bir döneme girdiğini görüyoruz. Zira Harran’da 10. asrın başına kadar Hristiyan olmayan felsefecilerin Sasani İmparatorluğu tebaasından olup Farsça konuşan felsefecilerin oluşturduğu bir okulu bulunuyordu. Bununla birlikte tamamıyla Yunan bilimi ve felsefesinin çalışıldığı okullara devam edenler genellikle Hristiyan’dı.

Harran felsefe okulunun ortaya çıkışı ile ilgili olarak bir başka kaynakta da şu ifadelere yer veriliyor: İslam’ın ortaya çıkışından sonra eğitim İskenderiye’den Antakya’ya geçti ve burada tek bir öğretmen kalıncaya kadar uzun bir süre kaldı. Son öğretmenden iki kişi eğitim gördü, bunlardan her ikisi de daha sonra yanlarına kitaplarını da alarak buradan ayrıldılar.

Anlaşıldığı kadarıyla bunların bir kısmı Hıristiyan, bir kısmı ise Müslüman öğrencilerden oluşuyordu. Eğitimin bir açıdan göç yoluyla İskenderiye’den Harran’a geçmesi aynı zamanda buranın doğal olarak sosyo-kültürel bir değişim geçirmesi demekti: “İşte bu göç sayesinde sosyo-kültürel bir değişim geçiren Harran’da ilim ve felsefe canlanmış, bir kültür merkezi olmuştur. Ekseri Grek asıllı olan Harran halkı putperestti. Onlar, İmparator Justinyanus devrinde Hristiyanlığın Doğu Roma İmparatorluğu’nun resmi dini kabul edilmesinden sonra Hristiyanların baskısına dayanamayarak aslî vatanlarından göç etmişlerdi. Şehirlerinden ayrılmalarıyla birlikte bu göçebeler, özellikle Yeni Eflatunculuk (Neo-platonik Philosophy) olmak üzere Yunan kültürüne bağlılıklarını devam ettirdiler. Bu Harran putperestleri, Abbasiler devrinde Yunan felsefesini ve onlara ait ilimlerini Bağdat’a taşıdılar.

İslam düşüncesinin oluşumunda önemli bir yeri ve etkileri bulunan isim ve fikirler üzerinde duran Cabiri, şunları naklediyor: “Evet bazı Şarkiyatçılar Antakya, Nusaybin, ve Harran (Suriye ve Irak’ın kuzeyi) ile Cündşapur’daki (Güney İran) bazı Süryani ekollerinin oynadıkları rolden bahsetmektedirler. Bunlar Yunan menşeli felsefe ve bilimlerin tercüme yoluyla Doğu’ya intikaline katkıda bulunmuşlardır. Hatta bazıları söz konusu ekollerin kelâm ilmi gibi birtakım İslami ilimleri de etkilediklerini söylemektedir. Ama bu Süryani ekollerin üstatlarını ve öğrencilerini İslam kültüründeki tercüme faaliyetlerine yaptıkları katkılardan dolayı takdir etmemize rağmen aradığımızı onlarda bulamamaktayız.” Bu ekoller hakkında bilinen onların genelde dinî karakterli ekoller olduğudur. Onlar kutsal metinlerle sıkı bir ilişki içindeydiler ve kilisenin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yönlendiriliyorlardı.

Harran’ın salt paganist öğretisinden oldukça farklılık içeren ve doğrudan Grek din kültürünün önemli bir parçası olan Hermetizm’in bu düşünceye sahip İskenderiye Okulu müntesiplerince önce Harran’a, oradan da İslam dönemlerinde bir ilim merkezi olarak öne çıkan Bağdat üzerinden İslam düşüncesine etkisine dair Muhammed Âbid El-Cabiri ise “Arap Aklının Oluşumu” adlı eserinden şu ifadelere yer veriyor: “Hristiyan olan Harranlı Süryanilerin ortaya koydukları çalışmalarını kendi dini ihtiyaçları ve ekolleri üzerinden yine kendi dinleri adına yapmalarının yanında Harranlı Sâbiîlerin ise kendi pagan anlayışları bağlamında hareket etmişlerdir. Harranlılar kendilerine Babil’den gelen kozmoloji bilimlerine ilgi göstermiş, bunlarla bağlantılı olarak gezegenlere tapmış, yıldız bilimi ve büyüyle uğraşmışlardır. Kadim mirasın “gayr-i makul” boyutunda yer alan iki temel akımdan birini oluşturan Hermetik dini felsefenin sahipleri sayılan Sâbiîlerin yerleşim yeri olması da Harran’ın önemini arttıran bir faktördür. İslam tarihinde tercüme kültür aktarımı faaliyetleri sahasında Harranlıların da büyük rolü olmuştur. Özellikle de ikinci dönemde bunu açıkça görmekteyiz. Onlar, kendi ilmî ve felsefi miraslarının büyük bölümünü (Hermetik eserlerin bir bölümü de olmak üzere) Arapça’ya aktarmışlardır.”

Harran Okulu

Başlangıç tarihi bilinmemekle birlikte miladi ilk yüzyıllardan itibaren varlığı kabul edilen bu üniversite o dönemde dünyanın en önemli felsefe okulu olarak bilinir. İskenderiye ve Atina’dan sonra en büyük felsefe okulu Harran Okulu’dur. İslâm ordularının Harran’ı almalarından sonra da bu üniversite varlığını sürdürmüştür. 718-913 tarihleri arasında İslâm’ın hakim olduğu dönemlerde bilim ve sanatta zirveye ulaşılmış, dünyaca ünlü birçok bilim adamı yetişmiştir. Bu üniversiteye o dönemde İslâm dünyasının her yerinden talebeler gelmekte idi. Bu üniversitede Sabiî, Paganist, Hristiyan ve Müslüman âlimler beraber rahatça çalışmaktaydılar.

Geçmişten günümüze tarihi bir kalıntı olarak gelen Harran, birçok dinin menşei ve birçok medeniyetin beşiği olmuştur. İslam öncesi ve sonrası olmak üzere iki dönemde bilim ve kültüre hizmeti olan Harran, tarihi süreç içerisinde bir dönem en parlak devrini yaşamış, ihtişamlı bir isim bırakmıştır. Düşünce tarihi açısından Harran’a baktığımızda ilim ve felsefe açısından oldukça haklı bir şöhrete sahip olduğunu görürüz..

Özellikle din ve felsefe tarihi açısından bakıldığında Harran bir bilim ve medeniyet merkezi olarak belirginleşir.

Harran Okulu ve Felsefe

Felsefe, Yunan filozoflarından ve en önemlilerinden biri olan Platon’dan (Eflatun) başlayarak modern dönem filozoflarına kadar belli başlı filozoflarla ve bazı Müslüman filozofların tarif ve tanımlarından yola çıkılarak eşyanın hakikatini araştıran bir ilim olarak tanımlanmıştır. Böyle olmakla birlikte, o şer’i yol olmayıp onun gibi kararlı değildir. Buna rağmen, o, yapısı ve içerdiği doneler açısından es geçilmesi pek de mümkün görünmeyen bir olgudur.

İslam dünyasında ilk asırlarda tercüme edilmeye bağlı olarak revaç bulan ve Müslüman filozoflarca işin özgünlüğü korunarak İslam felsefesi şeklinde tavsif edilen felsefenin, belli bir müddet sonra, o da var olan siyasi mülahazalarla eğitim müfredatından çıkarıldığı, reddedildiği, unutulduğu ve daha sonra, Osmanlı son döneminde, “hikmet sevgisi” olarak tanımlanan felsefe, bu kez bize doğru Batıcılık yoluyla tekrar yol bulmuştu.

Yukarıda bir yerde, felsefenin İslam dünyasında ilk asırlarda tercüme yoluyla tanınır olduğundan bahis açmıştık. Zamanla İslam felsefesi şeklini alacak olan bu tercüme faaliyetlerinde birçok okulla birlikte Harran Okulu’nun yeri çok önemli ve bambaşka idi.

Siyasî, ticarî, ilmî ve coğrafî olarak merkezi roller üstlenen Harran, çok az mekâna nasip olan bu özellikleriyle, çeviri, felsefe, tıp, astronomi ve benzeri alanlarda birçok ünlünün yetişmesine uygun zemin hazırlamıştır. Belki de bundan dolayı Harran sakinleri, yerel dilleri Süryanicenin yanında Yunancayı da kullandılar. İslam coğrafyasına dâhil olduktan sonra da Harran ve bitişik yerleşim yeri Urfa, felsefe ve bilim merkezi oldular ve aynı zamanda çeviri faaliyetlerinin odağında bulundular.

Yıldız-gezegen kültüne dayalı politeist/paganist Harran anlayışı, Helen düşüncesine direnmesine rağmen Hermes, Agathodaimon, Aratus, Solon, Eflatun, Euhermerus, Pisagor birçok Yunan filozofunu kutsallaştırarak kendi azizleri içerisine dâhil ettiler. Bu etkileşimin bir benzerini aynı coğrafyanın yeni sahipleri Müslümanlar tarafından da yaşandığı bir gerçektir.

İslam felsefesinin oluşumu, her ne kadar Harranlı Sâbiîlerin gerek Süryaniceden ve gerekse de Yunancadan Arapçaya yaptıkları tercüme faaliyetlerine dayanıyor ve belli bir oranda ondan etkilendiği söylense de Allah’ın insanlara kitabı ve hikmeti vermiş olması bu etkileşimi büyük oranda aza indirmiş ve bir müddet sonra yok hükmüne sokmuştur diye düşünmek gerekirdi. Nitekim Müslüman filozofların Allah’ı tanıyarak insanı, tabiatı ve hayatı bilip öğrenmesi, onları bu yolla elde etmesi yani hikmet şubesine başvurması sonucu vaki olmuştu. Ki “Hikmet, müminin yitik malıydı.”

Harranlı olup geleneksel Sâbiî inanca sahip olan, uğraş alanları hasebiyle başta kendi bölgelerinde olmak üzere farklı coğrafyalarda da kendilerinden bahsedilen bu insanların belki de en önemlilerinden biri olan Sabit b. Kurra’nın kendinden emin bir şekilde memleketi olan Harran’ı kastederek Hıristiyanlığa yönelik olarak söylediği “Bu şehir asla Hristiyanlıkla kirlenmemiştir.” sözü az da olsa meseleyi açıklar mahiyetteydi.

Belki de Sabit b. Kurra’ya bu ifadeleri söyleten sebeplerden birisinin adeta “tencere dibin kara” fehvasında ortaya çıkan, temelde tevhidi öze sahip bulunan Hristiyanlığın geldiği son nokta açısından aralarında belirgin bazı farklar bulunsa da onun pagan özellikleri düstur edinmesine yönelik bir itiraz olabilirdi.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

İnanılmaz Savaş – Paul Potter

Yayınlanma:

-

Aşağıdaki metin, 

Amerikan savaş karşıtı hareketinin dönüm noktalarından biri olan ve 17 Nisan 1965 tarihinde Demokratik Toplum İçin Öğrenciler (SDS) başkanı Paul Potter tarafından yapılan tarihî bir konuşmadır. ABD çapında Vietnam Savaşı’na karşı düzenlenen ilk büyük ulusal protesto olan “Vietnam’daki Savaşı Sona Erdirmek İçin Washington’a Yürüyüş” sırasında, başkentteki Washington Anıtı önünde toplanan yaklaşık 20.000 kişilik bir kitleye hitaben yapılmıştır. 

Potter, bu tutkulu konuşmasında, Vietnam’daki savaşın izole bir dış politika hatası değil, Amerikan toplumunun köklerine işlemiş yapısal sorunların bir belirtisi olduğunu savunarak sadece savaşı durdurmanın yetmeyeceğini, savaşı üreten “sistemin adını koyup” onu topyekûn değiştirecek devasa bir toplumsal hareket inşa etmenin gerekliliğini vurgulamaktadır.

Paul Potter, “İnanılmaz Savaş” (17 Nisan 1965)

[1] Çoğumuz Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlü ama mütevazı bir ulus olduğunu, dünya meselelerine yalnızca gönülsüzce dâhil olduğunu, diğer ulusların ve sistemlerin bütünlüğüne saygı duyduğunu ve savaşlara ancak son çare olarak girdiğini düşünerek büyüdük. Bu; büyük bir daimî ordusu olmayan, dışarıyı fethetme planı bulunmayan, öncelikle kendi kaynaklarını ve kendi yaşam tarzını geliştirme fırsatı arayan bir ulustu. Bir noktada bu ülkenin Latin Amerika’da, Çin’de, İspanya’da veya diğer yerlerde yaptıkları hakkında belirsiz ve rahatsız edici şeyler duymaya başlasak bile, bir şekilde bu ulusun dış politikasının temel bütünlüğüne olan güvenimizi koruduk. Tüm o düzenli kategorileri ve siyah-beyaz tasvirleriyle Soğuk Savaş, inanmamız öğretilen şeylerin doğru olduğuna bizi ikna etmekte büyük rol oynadı.

[2] Ancak son yıllarda, Soğuk Savaş histerisinden uzaklaşılması ve daha agresif, aktivist bir dış politikanın geliştirilmesi, birçoğumuzu ülkemiz hakkındaki o derin ve temel duygular olan tutumlarımızı yeniden düşünmeye zorladı ve şimdi Vietnam’daki o inanılmaz savaş, ahlâk ve demokrasinin Amerikan dış politikasının yol gösterici ilkeleri olduğu yönündeki yanılsamamızın son kalıntılarını nihayet kesip atan o usturayı, o korkutucu derecede keskin bıçak sırtını sağladı. Vietnamlılara bir milyar dolar vaat ederken ekonomik ve sosyal yıkım ile siyasi baskı için milyarlarca dolar harcayan o aşırı tatlı, kendini haklı gören ahlâkçılık, dış politikamızın dürüstlüğü konusunda bize güven verebilecek gücünü hızla kaybediyor. Bu ülkenin Vietnam’da ne yaptığı ve ne plânladığı gerçeğini ne kadar derinlemesine incelersek Senatör Morse‘un, ABD’nin bugün dünyada dünya barışına yönelik en büyük tehdit hâline hızla geldiği yönündeki çıkarımına o kadar çok itiliyoruz. Bu, bizim gibi büyümüş insanlar için korkunç ve acı bir kavrayıştır; ve bu kavrayışa duyduğumuz tiksinti, onu kaçınılmaz veya gerekli kabul etmeyi reddetmemiz, bugün bu kadar çok insanın buraya gelmesinin nedenlerinden biridir.

[3] Başkan, Vietnam’da özgürlüğü savunduğumuzu söylüyor. Kimin özgürlüğünü? Vietnamlıların özgürlüğünü değil. ABD’nin Vietnam’a yerleştirdiği ilk diktatör olan Diem’in (Ngô Đình Diệm) ilk icraatı, komünist olsun veya olmasın tüm siyasi muhalefete yönelik sistematik bir zulüm başlatmak oldu. İlk Amerikan askerî teçhizatı komünist isyancılarla savaşmak için kullanılmadı; Vietnam için Diem rejiminin kişisel zenginleşmesi ve siyasi yolsuzluğundan daha iyi bir şey arzulayan herkesi kontrol etmek, hapsetmek veya öldürmek için kullanıldı. Eğittiğimiz ve donattığımız o elit güçler, bugün hâlâ Saygon’daki siyasi huzursuzluğu kontrol etmek ve son diktatörü halka karşı savunmak için kullanılıyor.

[4] Tabii yine de diktatörlüklerin bu kadar sıradan ve hükümetin halk tarafından kontrolünün bu kadar nadir olduğu bir dünyada insanlar, diktatörlük gücünün ima ettiği sefalete karşı duyarsızlaşıyorlar. Siyasi despotizmi savunmak için kullanılan rasyonelleştirmeler kafamıza o kadar uzun süre kazındı ki daha iyi bir şeyin var olabileceği ihtimaline karşı bir şekilde uyuştuk ve sadece şu an Vietnam’da gördüğümüz türden bir terör vicdanları uyandırıyor ve içimizde diktatörce baskıya karşı haykıran derin bir şeyler olduğunu bize hatırlatıyor.

[5] Bu savaşta geliştirdiğimiz ve meşrulaştırdığımız baskı ve yıkım modeli o kadar kapsamlı ki buna ancak kültürel soykırım denebilir. Sadece kadınların ve çocukların üzerine, isyancı faaliyetlere dair ilk şüphede ayrım gözetmeksizin fırlatılan napalm, gaz, ekin imhası veya işkenceden bahsetmiyorum. Bu, başlı başına korkunç ve inanılamayacak kadar akıl almaz bir şeydir ancak bu, daha geniş bir yıkım modelinin, ülkenin tam da dokusunu hedef alan bir yıkım modelinin sadece bir parçasıdır. İnsanları topraklarından kopardık ve onları “gündoğumu köyleri” adı verilen toplama kamplarına hapsettik. Zorunlu askerlik, doğrudan siyasi müdahale ve kontrol yoluyla yerel görenekleri ve gelenekleri yıktık, yok ettik, hayata onur ve amaç katan o değerli şeyleri ayaklar altına aldık.

[6] 20 yıllık savaştan sonra Vietnam halkına ne kaldı? Hayatta kalanlar, ülkelerinin enkazından kendi içlerinden ve kendi hayatlarından ne koparıp kurtarabilecekler ya da “Büyük Toplumumuz”un sadakatlerine ödül olarak sunduğu “barış” ve “güvenlik” üzerine ne inşa edebilecekler? Kendilerine ve kültürlerine karşı topyekûn bir savaş yürütülen insanların ayaklanıp bu zorbalığı söküp atmaya çalışmalarına kim, nasıl şaşırabilir? Başka nasıl bir yol mümkündür? İsyana karşı tek yanıtımız hâlâ daha şiddetli bir baskı, onuru ve direnme iradesini ayakta tutan sosyal ve kültürel kurumlara karşı daha acımasız bir muhalefettir.

[7] Başkan bile Vietnam’da özgürlüğü savunduğumuzu söyleyemez. Belki de Başkan’ın söylemek istediği şey, Amerikan halkının özgürlüğünü savunmaya çalıştığımızdır.

[8] Fakat savaş, Amerikalıların özgürlüğü için gerçekte ne yaptı? Bilgiyi kontrol etmeye, basını manipüle etmeye ve Vietnam Üzerine Beyaz Kitap gibi çarpıtılmış veya tamamen asılsız belgeler aracılığıyla kamuoyuna baskı yapıp ikna etmeye yönelik daha da güçlü hükûmet çabalarına yol açtı. Filmlere ve diğer savaş karşıtı materyallere el konulmasına ve savaşa yönelik eleştirilerinde en açık sözlü ve aktif olan bazı kişilerin FBI tarafından şiddetle taciz edilmesine yol açtı. Savaş tırmandıkça ve yönetim, atmayı seçebileceği herhangi bir adım için daha aktif bir şekilde destek aradıkça, bu ülkede 1950’lerden beri benzeri görülmemiş bir savaş psikolojisinin başlangıcı yaşandı. Bu ülke Bay Johnson’ın özgürlüğüne daha ne kadar katlanabilir? Hangi tuhaf mantıkla bir halkın özgürlüğünün ancak bir diğerini ezerek korunabileceği söylenebilir?

[9] Birçok yönden bu sıra dışı bir yürüyüş çünkü buradaki insanların büyük çoğunluğunun temel endişesi bir barış hareketinin içinde yer almak değil! Bu yürüyüşe katılanlarla ilgili heyecan verici olan şey, birçoğumuzun kendimizi bilinçli olarak Amerika’yı daha düzgün bir toplum yapma hareketinin de katılımcıları olarak görmemizdir. Burada, üniversite adı verilen ve giderek bürokratikleşen, kişisizleşen kurumlarda aldıkları eğitimin kalitesini ve türünü protesto eden öğrenciler var; Mississippi ve Alabama’da bu eyaletlerin zorbalığına ve baskısına karşı mücadele eden “zenciler” var; Kuzeyin kentsel alanlarından gelen, yoksulluğu ortadan kaldırmayı ve demokrasiyi güvence altına almayı amaçlayan hareketler inşa etmeye çalışan -“zenci” ve beyaz- yoksul insanlar var; kurumlarının bu toplumun karşı karşıya olduğu kritik sorunlarla ilgisini sorgulamaya başlayan öğretim üyeleri var. Asya’da büyük bir savaş çıkarsa bu insanlar ve bu hareketler nerede olacak? Eğer bu ülke 8.000 mil uzakta büyük bir savaş yürütmekle meşgul olursa Amerikan dikkatinin uzun süredir ihmal edilen iç önceliklere kaymasını sağlamaya çalışan o umut verici memnuniyetsizlik kıvılcımlarına ne olacak?

[10] Başkan, Vietnam’daki savaşın Amerikan özgürlüğünün bir savunması olduğunda ısrar ediyorsa özgürlükle alay ediyor demektir. Belki de bu savaşın koruduğu tek özgürlük, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki savaş çığırtkanlarının isyana karşı koyma ve gerilla savaşı konularında deney yapma özgürlüğüdür.

[11] Vietnam’ın, savaşa uluslararası güç siyasetinde bir tür rasyonel egzersiz olarak yaklaşan yeni bir oyun teorisyenleri kuşağı tarafından yönetilen bir laboratuvar olduğu söylendi. Vietnam, dünyanın yoksullaşmış ve ezilmiş bölgelerini kasıp kavuran sosyal devrime karşı yeni bir Amerikan yanıtının test sahası ve hazırlık alanıdır. Bu, Amerikan karşı devriminin başlangıcıdır ve şu ana kadar hiç kimse -hiçbirimiz- ne New York Times ne 17 Bağlantısız Ülke ne düzinelerce endişeli müttefik ne de Birleşik Devletler Kongresi, Başkan’ın ve Pentagon’un bu deneyi gerçekleştirme özgürlüğüne müdahale edebildi!

[12] Şimdiye kadar Vietnam’daki savaş, yalnızca sıradan insanların kendi hayatlarını kurma fırsatına sahip olma taleplerini ve inanılmaz zorluklar altında bile dış tahakküme karşı mücadeleden vazgeçme konusundaki isteksizliklerini daha da dramatik hâle getirmeye yaradı. Bize, bu mücadelenin komünist bir sistemin gelişmesine yol açabileceği için meşru bir şekilde bastırılabileceği söyleniyor ve bu, nihaî tehdit karşısında tüm eleştirilerin yok olması bekleniyor.

[13] Bu kritik bir noktadır ve burada söylenmesi gereken birkaç şey var -kutlama amacıyla değil, gerçek olduklarını düşündüğüm için. Birincisi, eğer bu ülke Vietnam halkına komünist bir sosyal devrime karşı bir alternatif sunma konusunda ciddi olsaydı o fırsat, 1954’te Diem‘i başa getirmesine ve komünist olmayan hareketlere yönelik baskı kurmasına yardım ettiğimizde feda edilmezdi. O hedef konusunda ciddi olduğumuza -Vietnamlıların kendi kaderlerini seçmelerine izin verme risklerini göz önünde bulundurmaya herhangi bir zaman niyetli olduğumuza- dair hiçbir işaret yok. İkincisi, şimdi Vietnam’ın tarafsızlaştırılabileceğinde ısrar eden insanlar, çoğunlukla acı hapı yutmak için şekerli bir kaplama arıyorlar. Vietnam’daki savaşın sona ermesini talep etmenin, büyük olasılıkla Vietnam’ın komünist olacağı ihtimalini kabul etmek olduğu sonucunu kabullenmeliyiz. Üçüncüsü, bu ülke günümüz dünyasında komünist bir ülkenin yaratılmasının nihaî bir yenilgi olmadığını anlamalıdır. Eğer insanlara kendi hayatlarını seçme fırsatı verilirse bazılarının bizim “Komünist sistemler” dediğimiz şeyi seçmesi muhtemeldir. Bu durumda güçsüz değiliz. Son yıllar, komünist dünyanın tek parça (monolitik) olduğu efsanesini nihayet ve tartışmasız bir şekilde yıktı ve Amerikan gücünün, küçük uluslara büyük ulusların tahakkümünden bir nebze olsun daha fazla hareket alanı sağlamak için kullanılabileceğini kesin olarak gösterdi. Yine de, Güneydoğu Asya’da yarattığımız ve tırmandırdığımız savaş, Kuzey Vietnam’ın bağımsızlık temelini hızla aşındırıyor; Çin’e ve Sovyetler Birliği’ne yönelmeye zorlandıkça onları savaşa dâhil ediyor ve kendini de bunun gerektirdiği tavizlere sürüklüyor. Dördüncüsü, size şunu söylemeliyim ki, Vietnam’ın Amerikan tahakkümünün getirdiği yıkım altında ezilmeye devam etmesindense “komünist” olduğunu görmeyi tercih ederim.

[14] Gelin görün ki savaş, devam ediyor! Bu savaşı yürütme özgürlüğü, yalnızca Vietnam halkının değil, Amerikalıların da insanlıktan çıkarılmasına dayanıyor; Başkan’ı ve danışmanlarını kararlarının insani sonuçlarından tamamen ve bütünüyle yalıtan bir öncüller ve düşünce sisteminin inşasına dayanıyor. Başkan’ın veya Bay McNamara’nın veya Bay Rusk’ın veya hatta McGeorge Bundy’nin özellikle kötü adamlar olduğuna inanmıyorum. On yaşındaki bir çocuğun sırtına napalm atmaları istense dehşetle geri çekilirlerdi ancak kararları, binlerce ve binlerce insanın sakatlanmasına ve ölümüne yol açtı.

[15] İyi adamların bu tür kararlar almasına izin veren bu nasıl bir sistemdir? Amerika Birleşik Devletleri’ni veya herhangi bir ülkeyi, Vietnam halkının kaderini ele geçirip onları kendi amaçlarımız için acımasızca kullanma konusunda haklı çıkaran bu nasıl bir sistemdir? Güney’deki insanları oy hakkından mahrum bırakan, bu ülkenin dört bir yanındaki milyonlarca insanı yoksullaştıran, ana akımdan ve Amerikan toplumunun vaatlerinden dışlayan, meçhul ve korkunç bürokrasiler yaratan ve bu yerleri insanların hayatlarını ve emeklerini harcadıkları mekânlar hâline getiren, sürekli olarak maddî değerleri insani değerlerin üzerinde tutan ve hâlâ kendine “özgür” demekten vazgeçmeyen bu nasıl bir sistemdir? Sıradan insanların bu sistemde nasıl bir yeri vardır ve onu nasıl kontrol edecek, kendilerini ona uydurmak yerine onu kendi iradelerine nasıl boyun eğdireceklerdir?

[16] O sistemi adlandırmalıyız. Onu adlandırmalı, tanımlamalı, analiz etmeli, anlamalı ve sonra değiştirmeliyiz. Zira ancak o sistem kontrol altına alındığında bugün Vietnam’da bir savaşı veya yarın Güney’de bir cinayeti veya her yerde, her zaman insanlara uygulanan sayısız, hesaba katılamaz daha ince vahşetleri yaratan güçleri durdurma yönünde bir umut olabilir.

[17] Peki o zaman bir savaşı nasıl durdurursunuz? Savaşın kökleri Amerikan toplumunun kurumlarının derinliklerindeyse, onu nasıl durdurursunuz? Washington’a mı yürürsünüz? Bu yeterli mi? Bizi burada kim duyacak? Yalıtılmışlıkları içinde napalmle yanan bir kızın çığlıklarını duyamıyorlarsa karar vericilerin bizi duymasını nasıl sağlayabilirsiniz?

[18] Yönetimin Asya’daki savaşı genişletme konusunda ciddi olduğuna inanıyorum. Asıl soru, buradaki insanların o savaşı sona erdirme konusunda aynı derecede ciddi olup olmadığıdır. Acaba her birimizin Vietnam’daki savaşı bitirmek istediğimizi söylemesi ne anlama geliyor? Bu ifadenin tam anlamını ve durumun ciddiyetini kabul edersek yürüyüşü öylece bırakıp sanki krizde değilmiş gibi davranan bir toplumun rutinlerine geri dönüp dönemeyeceğimizi merak ediyorum. Belki biz de Başkan gibi kendi kararlarımızın sonuçlarından yalıtılmış hâle geldik. Belki de yanan bir çocuğun çığlıklarını gerçekten dinleyip o savaş bitene kadar bugünden önce her ne yapıyorsak ona geri dönemeyeceğimize karar vermemiz gerekiyor.

[19] Ortada basit bir plân yok, burada önerilebilecek bir entrika veya hile yok. Topluma derinden kök salmış bir şeye saldırmanın basit bir yolu yok. Bu ülkenin insanları Vietnam’daki savaşı bitirecek ve onu yaratan kurumları değiştirecekse o zaman bu ülkenin insanları devasa bir toplumsal hareket yaratmalıdır ve eğer bu Vietnam meselesi etrafında inşa edilebilecekse yapmamız gereken şey, budur.

[20] Toplumsal hareket derken dilekçelerden, protesto mektuplarından veya muhalif Kongre üyelerine verilen üstü kapalı destekten fazlasını kastediyorum: Hayatlarını değiştirmeye istekli, sisteme meydan okumaya istekli, değişim sorununu ciddiye alan insanları kastediyorum! Toplumsal bir hareket derken bu ülkeye sorunlarımızın Vietnam’da, Çin’de, Brezilya’da, uzayda veya okyanusun dibinde değil; şu an burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğunu kavratacak kadar güçlü bir çabayı kastediyorum. Yapmaya başlamamız gereken şey, “Vietnamların” düşünülemez olduğu, insan hayatının ve inisiyatifinin değerli olduğu demokratik ve insancıl bir toplum inşa etmektir. Bugün burada, yüz kişi veya sıfır kişi değil de yirmi bin kişinin bulunmasının nedeni, beş yıl önce Güney’de öğrencilerin sistemi değiştirmek için toplumsal bir hareket inşa etmeye başlamasıdır. Burada yoksul insanların, “zencilerin” ve beyazların, ev kadınlarının, öğretim üyelerinin ve daha birçok kişinin bulunmasının nedeni; hareketin büyümesi, yayılması, değişmesi ve bu toplumdaki insanların geniş endişelerinin bir ifadesi olarak dışa açılmasıdır. Savaş ve onun temsil ettiği sistem durdurulacaksa hepimizi yok etmeden önce durdurulmasının nedeni, hareketin sistemden değişim koparacak kadar güçlenmiş olması olacaktır. Yirmi bin kişi, buradaki insanlar, eğer ciddiyseler, eğer yalıtılmışlıklarından kurtulmaya ve savaşı bitirme kararlarının sonuçlarını kabul etmeye, bulundukları her yerde ve ne gerektiriyorsa bir hareket inşa etmeye kendilerini adarlarsa, bu savaşı bitirmeye yeterli olacaktır.

[21] Bir protesto veya bir dizi protesto yerine bir hareket inşa etmek, yalıtılmışlıklarımızdan kurtulmak ve kararlarımızın sonuçlarını kabul etmek, aslında hayatlarımızı değiştirmek; ahlâklı ve adil olduğuna inanan bir toplumun tepkilerine kendimizi açmamız, kendimizi etiketlenmeye ve zulme açmamız ve temel itirazlara tahammülü olmayan bir toplumda gerçekten hatalı görülmeyi göze almamız anlamına gelir.

[22] Bu, zenginliğimizin güvenliğini terk edip Amerikan gücünün mitolojisine bağlı insanlara ulaşmamız ve onları hareketimizin bir parçası yapmamız anlamına gelir. İşçi olsunlar ya da kiliselerde olsunlar -nerede olurlarsa olsunlar- bu ülkenin dört bir yanındaki insanlara ulaşıp onları sistemi değiştirecek bir hareketin parçası yapmamız anlamına gelir.

[23] Bu, sadece Washington’da değil, topluluklarda ve toplum genelinde insanların karşı karşıya kaldığı sorunlarla ilgilenen bir hareket inşa edeceğimiz anlamına gelir. Bu, Vietnam’ı tüm dehşetiyle daha derin bir rahatsızlığın sadece bir semptomu olarak anlayan bir hareket inşa etmemiz; Vietnam’ı engelleyecek değerlerin uygulanmasını mümkün kılan, insanın dürüstlüğüne ve insanın kendi hayatını belirleme kapasitesine olan inanca dayalı bir hareket inşa etmemiz; insanları yoksul oldukları veya ezildikleri için dışlamayan bir hareket; insanların çabalamayı seçebilecekleri toplumun tüm formülasyonlarına tolerans gösterebilme kapasitesine sahip bir hareket; bu ülkede patlak vermeye başlayan öğretimevi (teach-in) gibi protesto biçimlerini üstlenmeye, bunları yoğunlaştırmaya ve tüm ülkeye yaymaya istekli bir hareket; bu ülkede Vietnam’daki savaşta savaşmaya isteksiz olan ve şimdi savaşı azaltmaya hazır olmaya başlayan giderek artan sayıdaki genç erkeği destekleyecek bir hareket; bu savaşın tırmanmasına veya uzamasına tahammül etmeyecek, gerekirse yönetimin savaş çabalarına tüm ülkede kitlesel sivil itaatsizlikle yanıt verecek, bu ülkeyi Vietnam sorunuyla yüzleşmeye zorlayacak bir hareket; Vietnam’da veya başka yerlerde insanca bir yaşam ve hayatlarının kontrolünü bulmak için mücadele eden herkese zorunlu olarak ulaşması gereken bir hareket inşa etmemiz anlamına gelir.

[24] Garip ve çok alışılmadık bir şekilde, Vietnam halkı ile bu gösteriye katılan halk, savaşın sona ermesi yönündeki ortak bir endişeden çok daha fazlasında birleşiyorlar. Her iki ülkede de kendi durumlarını değiştirme gücüne sahip bir hareket inşa etmek için mücadele eden insanlar var. Bu hareketleri hüsrana uğratan sistem aynıdır. Tüm hayatlarımız, kaderlerimiz, yaşama dair tüm umutlarımız, o sistemin üstesinden gelme yeteneğimize bağlıdır.

Kaynak: https://voicesofdemocracy.umd.edu/potter-the-incredible-war-speech-text/

Devamını Okuyun

Yazılar

İran da ABD Gibi Emperyalist Bir Ülke Sonuçta, Değil mi? – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Makaleyi dinlemek için tıklayınız.

İçinde bulunduğumuz günlerde ABD-İsrail şer ekseniyle Batı Asyalı Müslümanlar arasında gerçekleşen savaş, söylem ve bilgi düzeyinde de kıran kırana bir mücadeleye sahne oluyor. Bu savaş hakkında konuşurken ABD’yi emperyalist bir devlet olarak çerçeveleyip, anti-emperyalizmi her onurlu insan için ahlaki bir ödev olarak ifade ettiğinizde bazen indirgemeci bir simetri tuzağının devrede olduğunu görüyorsunuz: “Canım, meseleye neden tek taraflı bakıyorsun? İran da emperyalist bir ülke. Yaşanan şey, iki emperyalist gücün birbiriyle mücadelesinden ibaret…”

Bu argümanın ciddi bir cazibesi var. Bu cazibe İran’ın hatalarından, ABD’nin küresel propaganda makinesinin gücünden, Türk devlet geleneğinin İran’a yönelik kuşkuculuğundan besleniyor. Argüman ayrıca, başkaları canını dişine takıp kahramanca mücadele verirken konfor içinde oturmanın utancını temizlediği için özel bir çekiciliğe sahip. Son olarak, iki tarafı eşitleyerek bizleri “taraf olmaktan” kurtarıp herkesi yargılayan bir “hakem” pozisyonuna yerleştirdiği için de alıcısı bol.

Fakat söz konusu argüman elbette doğru değil. İran da ABD gibi emperyalist bir ülke değil. Emperyalizmle ilgili akademik literatürü ve özellikle bu literatürün Marksist kanadını biraz karıştıran herhangi biri zaten bunu açıklayacak makul bir hattı kolayca tespit eder fakat bunun için o hercümerce dalmak da şart değil. Sakince biraz akıl yürütmek bile ABD ile İran’ın bu açıdan farkını ortaya koymak için yeterli olur. Gelin deneyelim.

Emperyalizm Nedir?

Emperyalizm nedir? Başka ülkelerin topraklarını ele geçirmek ya da başka toplumlarda nüfuz ve kontrol elde etmek midir? Eğer öyleyse tarihin başından bu yana küçük kabilelerden, şehir devletlerine ve derebeyliklere kadar emperyalist olmayan herhangi bir yapıdan bahsetmek mümkün olur mu? Bütün yapılar ve devletler yayılmaya, etkilerini arttırmaya, nüfuz alanlarını genişletmeye ve kapasitelerini yükseltmeye yönelir. Emperyalizmi bunlarla tanımlamak terimi boş bir gösterene dönüştürür: Çok şey dediğiniz zehabına kapılırsınız ama her şeyi kastettiğiniz için hiçbir şey dememiş olursunuz.

Daha analitik bir tanım, akademik literatürde de yapıldığı üzere kavramı içinde geliştiği modern dünyadaki pratiklerle irtibatlandırarak kurmakla mümkün olabilir. Benim önerim bir ilişkilenme biçiminin emperyalist olup olmadığını tespitte şu üç kritere müracaat etmek: (1) Asimetrik güç ilişkisi, (2) egemen tarafından kırılması maliyetli hale getirilmiş sistematik bağımlılık ve (3) güçlü olanın zayıf olanı “onun kendisinden faydalandığından çok daha fazla ondan faydalanacak şekilde” dizayn etmiş olması.

Elimiz değmişken bu üçüncü maddeyi de üç alt unsura ayıralım. Bahsi geçen orantısız fayda akışına dayalı ilişki biçiminin dizaynı mantıksal olarak şu unsurları gerektirir: (a) Evvela taraflar arasında hammadde, para, yetişmiş eleman, bilgi, askeri güç, itibar, nüfuz, bağlantı ağı, silah, teçhizat gibi iktidara tercüme edilebilecek şeylerle ilgili bir alışveriş olmalı, (b) bu alışverişte güçlü olan diğer tarafa sağladığından çok daha fazla fayda elde etmeli ve (c) bu alışveriş ilişkisi egemen olanın sert ve yumuşak formlarıyla güç kullanarak zayıf olanı bu yönde kasıtlı olarak dizayn etmiş olmasına dayanmalı.

Emperyalizmin “Markası” Olarak ABD

ABD kuşkusuz bu tanımdaki tüm kriterleri eksiksiz karşılar. (1) Dünyadaki hemen her ülkeyle asimetrik bir güç ilişkisi içinde olduğu aşikardır. (2) Daha önemlisi, kurduğu ilişkileri kırılması zor bağımlılık ilişkilerine dönüştürmekte fevkalade mahirdir. Sizi kendine silah üzerinden bağımlı kılar; aranızı bozduğunuzda o silahlar birer hurdaya dönüşür. Sizi iktisadi sisteme (dolar, SWIFT) gömer; sistemden çıkmaya kalktığınızda sizi ambargolarla boğar. Siyasi olarak makas değiştirme ihtimaliniz oluştuğunda devreye giren çeşitli müdahale ve darbeler de bunların cabasıdır.

Üstelik ABD elbette son şartı da mükemmelen karşılar. (3) Amerika Birleşik Devletleri, gücün yumuşak ve sert formlarını seferber ederek hemen tüm yeryüzüyle ilişkilerini kendi faydasını maksimize edecek şekilde dizayn etmiştir. Bu tasarımda başlıca rol kuşkusuz kapitalizmindir. Daha önce çok defa uzun uzadıya açıklanan mekanizmalar aracılığıyla, ABD, yeryüzünün ücra köşelerindeki iktisadi faaliyetlerden oluşan artı-değeri dahî kendi uhdesinde toplar ama ABD sadece dünyanın kaynaklarını sömürmez, ayrıca yetişmiş insan gücünü kendine çeker, merkezileştirdiği akademik yayın organları aracılığıyla tüm kürede üretilen bilgiyi istediği yönde çerçeveler, Hollywood aracılığıyla küresel bir kültür inşa eder ve her yerde ortaya çıkan yenilik ve girişimlerin en iyilerini kendisine mal eder.

İşte emperyalizm budur: Bazı ülkelerin başka bazılarına nüfuz etmesi değil; sistematik bağımlılık ilişkisine ve gücün yumuşak/sert kullanımına dayanan sömürü temelli kurumsal bir merkez-çevre ilişkisi işletme kapasitesidir.

İran’ın Sicili

Peki ya İran? İran’ın Irak’tan Yemen’e, Lübnan’dan Filistin’e uzanan bir nüfuz alanı olduğu aşikâr. (1) Bu nüfuz alanındaki yapılarla İran’ın arasında (ABD örneğindekinden çok daha küçük olsa da) asimetrik bir güç ilişkisi bulunduğu da doğru. Ancak bu ilişki biçiminde yukarıdaki ikinci ve üçüncü kriterlerden hangisi var? (2) Öncelikle, İran ile müttefikleri arasında ABD’nin diğer ülkelerle kurduğu gibi sistematik bir bağımlılık söz konusu değil. İran’ın sattığı silahla, iktisadi yaptırımlarla veya politik entrikalarla müttefiklerini kendisine bağımlı hale getirecek bir kapasitesi zaten yok. Lübnan’daki veya Yemen’deki politik yapıların İran’la bağını kesip ABD kampına geçmeleri onlar için bir maliyet oluşturmaz, aksine refaha ulaşmalarına yol açabilir. Aslında, İran’ın resmi söyleminde de kurduğu ittifaklar “mazlum halkları desteklemek” olarak çerçevelenir ve bu en azından kısmen de doğrudur: İran’ın müttefiklerinin ortak özelliği ABD ve İsrail’le çelişik çıkarlara sahip olmalarıdır. Yani onları İran’la birlikte tutan şey İran’ın dayatıp kurumsallaştırdığı sistematik bir bağımlılık ilişkisinden çok, ABD ve İsrail’e karşı kendi çıkarlarını/haklarını savunma baskısıdır.

(3) Sömürü ve kaynak transferi kriteri açısından oluşan sahne daha da önemlidir. İran, nüfuz kurduğu bu coğrafyalardan merkezine bir zenginlik mi taşıyor? Tam tersine. Bugün İran içindeki muhalefetin en büyük argümanı, milli bütçenin önemli bir kısmının dışarıya aktarılması. İran ekonomik olarak bu ilişkiden zararlı çıkmaktadır. Ne kayda değer bir “beyin göçü” alabilmekte, ne de o ülkelerin kaynaklarını sömürüp kendi halkını refaha ulaştırabilmektedir. Eline geçenler temelde, Filistin davasından gelen ve kamu diplomasisinde kullanmaya elverişli kısmi itibar ile bugün kopan savaşı bir süreliğine kendi ülkesinin dışında tutabilme kabiliyeti olmuştur. Dolayısıyla, bu “alışverişin” doğasına bakıldığı zaman ortada kasten dizayn edilmiş sistematik bir orantısız yararlanma ya da sömürü mekanizması görmek hiç kolay değildir. Sahne, emperyalist bir entitenin güç aracılığıyla kurduğu bağımlılık ilişkilerine dayanarak etrafına topladığı çevre yapıları onların menfaatleri aleyhine ve kendi çıkarları için şekillendirmesinden ziyade; ABD, İsrail ve müttefiklerinin saldırganlığına karşı kendini savunmak zorunda kalan bölgesel güçlerin orantısız faydalandırmalara dayanmayan bir işbirliği görünümündedir.

Sonuç: İndirgemeye Dayanan Sahte Eşitliğin Hatası

Kısacası İran’ın bölgedeki varlığını “emperyalizm” olarak çerçevelemek, kavramın ima ettiği “kırılması maliyetlendirilmiş bağımlılık ilişkisi” ve “gücün sert ya da yumuşak formlarıyla dizayn edilip sürdürülen sistematik orantısız faydalanma” unsurlarını göz ardı etmek olur. “Emperyalizm” kavramını her devlet ve yapının icra ettiği sıradan nüfuz ve etki alanı genişletmeye indirgeyerek anlamsızlaştırır. Böylece, tüm yeryüzünü sömüren bir aktör olarak ABD’nin istisnai pozisyonunu da sıradanlaştırarak meşrulaştırır. Zira İran gibi yapılar dahi emperyalistse artık ABD emperyalizminden şikâyet etmek eskisi kadar anlamlı değildir.

Elbette İran’ın politikaları şu anda burada zikretmeye gerek olmayan ciddi kusur ve hatalarla malul. Bu hatalardan bazılarının derin haksızlıklar teşkil ettiğini düşünmek de anlaşılır. Bunlar kuşkusuz tartışılabilir. Ama tüm bunlara rağmen emperyalizm başka bir kategoridir. Şu anda küresel emperyalist hegemonya Batı Asya’da halkların tepesine kâbus gibi çökmüş, bölge halkları da canını dişine takarak bu korkunç gaddarlığa karşı kahramanca dövüşürken yaşanan şeyi “iki emperyalist gücün birbiriyle mücadelesi” olarak çerçevelemek kasten yapılıyorsa ağır bir ahlaksızlık, sehven yapılıyorsa fahiş bir hata olacaktır.

Devamını Okuyun

Yazılar

Bir Direniş Öğretisi: Ramazan ve Aç Kalma Korkusu – Ahmet Orhan

Yayınlanma:

-

“Bu ülkeyi, bu kenti yönetenler ve onlarla iş birliği yapan patronlar, ramazan başından beri hayırseverlikleri ile övünüyorlar. Ülkeyi yönetenler, her gün yoksulların yer sofralarında oturma pozu veriyorlar. Onları Sırma Halı işçilerinin sofralarına çağırıyoruz. O sofralara oturanlar, işçiyi kuru ekmeğe muhtaç edenlerdir. İşçiler aylardır maaşlarını düzenli alamıyorlar. Fazlasını değil, sadece maaşlarının zamanında yatırılmasını istiyorlar. Karşılığında tehdit mesajları alıyorlar. İşçiler bir gün fatura ödemese üstüne faiz geliyor ama işçiye geç ödenen para, aynı para! Bu ülkeyi vâr edenler, sırtında taşıyanlar, fabrikalarda çalışan işçilerdir.”

BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, Gaziantep’te Sırma Halı işçilerinin direnişinde bu sözleri sarf ettiğinde aslında bir sendika konuşmasından fazlasını yapıyor, koca bir sistemi ifşa ediyordu. Sırma Halı işçileri aylardır süren düzensiz ödemelere ve gasp edilen haklarına karşı ses yükselttikleri için karşılarında patronu değil, devleti buldular. Mehmet Türkmen de bu onurlu mücadelenin yanında durduğu için önce gözaltına alındı, ardından “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklandı. Bu bir tesadüf değil; çarpık düzenlerde cezalandırılan çoğu zaman suçun kendisi değil, gösterilen itaatsizliktir. Türkmen’in adliye koridorlarındaki “Sanki her şey prosedüre uygunmuş gibi burada bekletmeyin, bir patron şikâyet ettiğinde direkt cezaevine gönderin!” çıkışı, “Patron şikâyet eder, devlet gereğini yapar!” acı gerçeğini yüzümüze çarpıyor.

DİSK Tekstil’den bir patron ricasıyla kovulduğu söylenen ama geri adım atmayıp BİRTEK-SEN’i kuran Türkmen’in şahsında, emeğin mücadelesini selamlarken asıl meselenin kalbine, yani Ramazan vurgusuna dönmek gerekiyor. Yoksul sofralarında verilen pozlar ve o sofraları kuranların aynı zamanda o yoksulluğun faili olması üzerinde durmamız gereken bir çelişkidir. Bir ay boyunca kulaklarımızda çınlayan sabır, şükür ve kanaat sözleri, ülkenin gerçeğiyle yan yana geldiğinde bambaşka bir anlam kazanıyor ve kirli bir manipülasyona dönüşüyor çünkü bu memlekette yoksulluk bir kader değil; emeği ucuzlatanların, işçiyi güvencesizliğe mahkûm edenlerin ve “Piyasa böyle!” diyerek bu sömürüyü meşrulaştıranların bilinçli tercihidir.

Allah’ın emri olan oruç; açlığı hatırlatması ve paylaşmayı esas alması gerekirken ne yazık ki popüler kültürün ve egemenlerin elinde içi boşaltılmış bir vitrin malzemesine dönüştürüldü. Tam burada, Sakarya’daki üniversite yıllarımdan zihnimde kalan bir basın açıklaması cümlesini hatırlıyorum. O zamanlar belki tam kavrayamamıştım ama bugün çok daha anlamlı geliyor: “İnsanı günaha ve boyun eğmeye iten asıl sebep “Aç kalırsam yok olurum!” zannıdır. Ramazan ise bu zannı yıkan; açlığın öldürmediğini, aksine iradeyle birleştiğinde insanı özgürleştirdiğini öğreten aydır.”

Burada meseleyi biraz açmak gerekiyor: Oruç tutarken akşam yemek yiyeceğimizi elbette biliriz ancak oruç, insanın en temel hayatta kalma dürtüsü olan açlığa karşı bir “Hayır!” diyebilme antrenmanıdır. Bu bir “yoksulluk ve baskı tatbikatı”dır. Sistem bizi her zaman “Aç kalırsın!” diyerek susturur, sömürür ve sıraya sokar. Oruç tutan insan, en zayıf ânında bile bu temel korkuya iradesiyle hükmedebildiğini gördüğünde, zalimin elindeki o korku büyüsü bozulur. İnsan anlar ki aç kalsa da ölmez ama boyun eğerse onuru ölür.

On yılı aşkın süredir çalışıyorum. İşim gereği birçok fabrikada yüzlerce kişi ile temas hâlindeyim. Hem kendi iş serüvenimde hem de o işçilerin gözlerinde hep aynı o sinsi gölgeyi gördüm. Fabrika koridorlarında duyduğum o sessiz kabullenişlerin, yutkunulan haksızlıkların arkasında sürekli o gençlik yıllarımdaki basın açıklamasında duyduğum kadim gerçek yatıyordu sanki: Aç kalma korkusu! Bu korku, sadece bir geçim kaygısı değil; insanın onurunu ve hakikatini baskılayan, onu sisteme yani günaha râm eden görünmez bir pranga gibiydi.

Oysa Ramazan, tam da bu noktada bir devrimci imkân sunar. Tuttuğumuz oruç, aç kalma korkusunun mutlak olmadığını bizzat bedenimize öğretir. Gün boyu aç kalırız ama yıkılmayız; akşam olup o sofra kurulduğunda fark ederiz ki bizi esir alan o korku aslında o kadar da büyük değildir. Bu farkındalık, sömürü düzeninin en güçlü dayanağını, yani “aç bırakma tehdidini” etkisiz hâle getirir. Aç kalmaktan korkmayan insan, kolay kolay boyun eğmez. Bu yönüyle Ramazan, bir özgürleşme pratiğidir.

Şunu açıkça söylemek gerekir: Ramazan’ın rûhunu taşıyanlar, binlerce işçiye gösterişli iftarlar veren, erzak dağıtan hayırsever görünümlü patronlar değildir. Ramazan’ın hakikati; o işçinin emeğinin karşılığını tam alması, çocuklarının rızkı için boyun bükmemesi ve hak ettiği bir iftar sofrasıyla onuruyla buluşması için mücadele edenlerin, korkuyu yenenlerin yanındadır.

Gaziantep’te Sırma Halı işçileri “Millet aç kalmaktan korkuyor ama bizim canımıza tak etti!” diyerek direnen işçiler, işte bu pratikten besleniyorlar.

Bugün İran halkının emperyalist kuşatmaya rağmen geri adım atmayan kolektif tutumu da aynı hakikate işaret ediyor: Bir halk “Aç kalırsın!” tehdidine eyvallah demiyorsa, o düzenin en temel mekanizması çökmüş demektir.

Ramazan’ın özü sofralarda değil, korkunun kırıldığı yerdedir. Mehmet Türkmenler ve direnen işçiler sadece hak aramıyor, bu sömürü düzeninin en büyük silahı olan korkunun hükmünü ortadan kaldırıyorlar.

Bu bayram; fabrikalarda sömürüye karşı duran emekçilerle, emperyalist saldırılar altında izzetiyle direnen halkların kardeşlik bayramıdır. “Aç kalırsın!” diyen zalime boyun eğmeyenlerin, rızkını sadece Allah’tan bilenlerin ve umudu direnişle büyütenlerin bayramı mübarek olsun. Selam olsun korkuyu yenenlere!

Makaleyi sesli dinlemek için tıklayınız.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x