Connect with us

Yazılar

Klasik Dönemde Okullaşma ve Urfa – Harran Okulları – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Okullaşma Nedir?

Bu durum iki madde ile özetlenebilir: Okullaşma durumu ve okul çağındaki çocuklara okuma olanağının sağlanmış olması.

Okullaşma için okula giden öğrenci oranını ve okul sayısını artırmak gerekir.

Konu okullaşma olunca devreye doğal olarak eğitim ve öğretim girer. Eğitim, çeşitli alanlarda bilgi ve beceri sahibi olması istenen ve isteyen kişilere yönelik eylemler silsilesidir.

Öğretim ise karşı tarafa salt bilginin aktarıldığı, ortada öğreten ile öğrenenin olduğu, zihinsel ve el becerisi gerektiren bilginin söz konusu olmadığı “bilgi aktarma” şeklidir.

Kendi içerisinde özgül bir ağırlığa sahip olan bu iki yöntemin artı ve eksileri vardır.

Yeri gelmişken belirtelim Türkiye’de yapılan genel itibarıyla eğitim değil öğretimdir. “Eğitim ve öğretim dönemi” denen bu sürecin isminde eğitim öğretimden önce gelse de sıralama tam tersi olmalıydı. Çünkü öğrenilmeyen, öğretilmeyen bir şeyin eğitimi mümkün değildir.

Tarih boyunca “din temelli” okullaşma durumuna bir vurgu

Bir Süryani ilim adamı, okullaşma konusunda aşağıda gösterdiğimiz minvalde bir sıralama yapmış. Bize de ilginç geldi. Bakalım.

1- İlk okulu Allah açtı. (Doğru galiba. Nitekim “Allah kalemle yazı yazmayı öğretti.”) (Alak, 96/1-5)

2- İkinci okulu Hz. Âdem açtı. (Bu da doğru galiba. Zira mahiyetinin ne olduğunu tam olarak bilmesek de kalemle yazmak öğretilmiş ve öğrenilmişse o zaman bu işi ilk defa Hz. Âdem’in yaptığı düşünülebilir.)

3- Üçüncü okulu Hz. Nuh açtı. (Bu da mümkün!)

4- Dördüncü okulu “ulu’l-azm” peygamberlerden olan ve bir “millet”i bulunan Hz. İbrahim açtı. (Buna da evet!)

5- Daha sonra bu peygamberlerin okul açma işlerinin Antik Yunan’da vücut bulduğunu görüyoruz. Ama burada açılan okulun mahiyeti açısından şirk içerdiği söyleniyor (ki, bu da doğru!)

6- Altıncı okulun süregelen İslam-tevhid mesajının üzeri örtülmesi, var olan hakikatin gizlenmesi üzerine Hz. İsa tarafından açıldığı belirtilmektedir.

Bu bilgiler dikkat edilirse Hz. İsa ile sona eriyor.

Bize göre bunlar doğru olmakla birlikte modern dönemde seküler okullaşma eğilimini sarf-ı nazar ettiğimizde “bize kadar izi kalan” son tevhid okulunun da bir daha kapanmamak üzere Hz. Muhammed tarafından açıldığını söylememiz gerekiyor. Hz. Peygamber döneminde Medine’de hizmet veren Ashab-ı Suffa buna en güzel örnektir.

Urfa Okulu

Dünyanın en eski şehirlerinden biri olan Urfa; Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi üç büyük dinin gelişimi ve etkinliği açısından önemli bir yere sahiptir. Urfa’nın ilahi olsun, beşeri olsun birçok dinin kültürel gelişiminde büyük rolü olmuştur. Bilhassa Hristiyanlık ve İslamiyet’in kültürel merkezi olarak işlev görmüştür. Yahudilik, Hıristiyanlık, Süryanilik, Nesturilik, Sabiilik ve İslamiyet gibi birçok din ve mezhebi bünyesinde barındıran nadir şehirlerden birisidir.

Bu okulda okutulan dersler açısından önem açısından ilk sırayı felsefenin aldığını, daha sonra tıp, edebiyat ve tarihin geldiğini bilmekteyiz. Urfa Okulu, 363 senesinde İranlılar tarafından kurulduğundan bazı kaynaklarda İran medresesi olarak da geçmektedir. Urfa Okulu, farklı din ve mezheplerin etkisinde kaldığından olsa gerek daha çok felsefeye önem verilmiştir. O dönem açısından başta İran/Sasaniler olmak üzere Roma gibi güçlü ve istilacı aynı zamanda yerleştikleri yerde kendi kültürel değer ve hayat telakkilerini emperyalist bir bakış açısıyla hakim kılmaya çalışan devletlerin varlığına rağmen doğuyu ve batıyı ilgilendiren konularda eğitim yapılması istenen okul olgusu açısından birçok şehir dururken başta Urfa’nın ve Harran’ın tercih edilmesi dikkate şayandır.

Bu güçlerden dönemin İran’ının yukarıda belirttiğimiz gibi Urfa’yı tercih etmesi ve burada bir medrese/okul açma düşüncesi bu topraklarda neşvünema bulmuş olan dinlerin, dinsel öğretilerin gerek kendileri ve gerekse de hâkimiyetleri altına almayı düşündükleri o bölgede mukim toplumlar açısından önem arz ediyordu. Zaten öteden beri varlıkları kabul edildiği halde içerik açısından tartışılan ama sonuçta o bölgenin ‘peygamberler bölgesi’ olmasının tesmiyesine bir uygunluk içerisinde bu okulların bu şehirlerde kurulmak istenmesinin önemli bir delili olabilir.

Urfa Okulu’nun birçok dinin ve mezhebin etkisinde kaldığını, başta Yakubi ve Nesturiler arasında bitmek bilmeyen çekişmeler baş gösterdiğinden bu okul 489’da kapatılıp Nesturi hoca ve talebelerinin de kovulduklarını görmekteyiz. Urfa Okulu en çok Süryanilerin etkisinde kalmıştır. Süryaniler filozof değil felsefeci yetiştirmişlerdir. Ayrıca İslam felsefesine ilk çağ filozoflarının eserlerinden (tercüme suretiyle) fikri malzeme sağlamışlardır. Urfa Okulu’nun en istikrarlı çizgisini Müslümanların egemenliği altındayken sürdürdüğü bilinmektedir. Bu meyandan olmak üzere Yunan felsefesi etkisinde başlayan tartışmalar İslami hükümlerin ve inançlarının akılcı yorumlanmasına neden olmuştur. Emevi ve Abbasi dönemlerinde itikadi mezheplerin doğmasına, İslam’ın çoğulcu düşünme ve bir arada yaşama biçiminin oluşmasına, kelam ilminin gelişmesine katkı sağlamış olduğunu da belirtmiş olalım.

Urfa Okulu’nun Müslümanların egemenliğine geçtikten sonra da geçmişteki gibi felsefe okulu olarak özelliğini koruduğunu, gayrimüslim insanlara karşı bir hoşgörü çerçevesinde yaklaşım sergilediklerini ve onların inançlarına dokunmadıklarını ilme verilen önemden dolayı bu okulların ne adına olursa olsun kapatılmadıklarından bahsedilebilir. Ki azınlıkta olanlar, azınlık olarak varlıklarını korudular ve felsefenin öğreticisi olmaya devam ettiler.

Birçok yabancı yazar tarafından Urfa Akademisi olarak da tanımlanan Urfa Okulu, Hristiyan teolojisi açısından İsa’nın kişiliği konusunda başta Kadıköy Ortodoksluğu olmak üzere Nasturilik/Diyofizitçilik, Yakubilik/Monofizitçilik gibi birçok konuda etkin ve belirleyici rol oynamıştır. Urfa Okulu’nda yetişen ve ders veren hocalar yalnızca ilahiyatla iştigal etmemişlerdir. Müzik, şiir, edebiyat, felsefe gibi çeşitli dallarda ürünler vermişlerdir. Örneğin Bardaysan iyi bir aziz olmasının yanında iyi bir müzisyendir ve kiliseye müziği ilk sokan kişidir. Aziz Afraim, Suruçlu Yakup ve Viranşehirli Yakup iyi birer şairdir. Hatta bu dönemde komşu şehirlerden ve ülkelerden gelip sanat, edebiyat, felsefe ve ilahiyat eğitimi alan birçok fikir ve düşünce adamı vardır.

Urfa Okulu’nun entelektüel arkaplanı

Urfa Okulu eski dünyanın, doğuda konumlanan ve dönemin ilgili çevreleri tarafından bilinen ve tanınan önemli birkaç okulundan biriydi. MS I. yüzyıldan itibaren Hristiyanlığı kabul eden ve Hristiyan inancının şekillenmesinde önemli bir fonksiyon icra eden Urfa, Süryanilerin tarih boyunca ilahiyat bağlamında öne çıktıkları iki okuldan birisidir. (Diğeri Harran okuludur.) Burası söz konusu dinsel geleneğin yanı sıra V. yüzyıldan itibaren Atina ve civarındaki felsefi okulların kapatılmasından sonra bir kısmı Yeni Eflatuncu bilimcilerin gelmesiyle daha da hareketlenmiştir.

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ayeti ile Hz. Peygamber’e ait “İlim Çin’de bile olsa onu gidip alınız.” hadisinden yola çıkan Müslümanların fetihle İslam topraklarına kattıkları yerlerde öteden beri var olan kültürlerle diyalog kurmaları, onları koruyup sahip çıkmaları hoşgörü ortamının da oluşmasında önemli bir işlevi olmuştur.

İslam’ın değiştirilmesi mümkün olmayan ve bizzat Kur’an’ın kesin olarak vurguladığı itikadi/inançsal ilkelerini hariç tuttuğumuzda göreceliği toplumlar açısından farklılık arz edebilecek konularda insanlar muhayyer bırakılmış bununla birlikte önemli bir alan olan örfe vurgu yapılmıştır. Şayet bu böyle olmasaydı Müslümanlar asırlar boyu koyu bir Arap tasallutu altında ne kendi ‘makbul değerlerini’ ne de kültürel etkileşim sonucu başka toplumlar almaları gereken değerleri alabileceklerdi. Bu da yerinde sayma, çürüme ve yok olmayı beraberinde getirecekti.

Vahyî temele dayanan birçok dinde ona arız olan yanlışlıklar ve hurafeler zamanla o dinlerin vahyi temellerini nasıl sarsmışsa buna rağmen en son din olması hasebiyle İslam’ın kendi vahyi temellerini yitirmeyeceğinin yanında İslam’a inanan ama ona yaklaşım tarzında gerek şirk gerekse de hurafe kalıbında var olan ama hakikati içermediği apaçık olan inanç dizgeleriyle hareket etmek İslam’a zarar vermeyeceği halde ona kendi fehvasında inanıp yanından bir değer biçmeye çalışacak olan kişiye büyük zararlar verebilir ve onulmaz yaralar açabilir.

İşte bu meyanda sadece Urfa üzerinden bile yaşanılan bir yeri indirgemeci mantıkla kutsallık kalıbı içerisinde değerlendirmeye meyyal Müslümanların normalde göz önünde bulunan hakikati es geçip onun yerine ikame edilen kalıplara bakıp onlardan bir sonuç çıkarma girişiminin maddi ve kültürel açılardan bir getirisi olsa da sonuçta hakikate vasıl olma açısından bir ağırlığının olmayacağını insanlık tarihi verilerinden bilmemiz gerekir.

Eğitimin Mekân ve Anlayış Olarak El Değiştirmesi

Harran’ın ilme ve felsefeye hizmet ettiği ve ünlü bilginleri yetiştirdiği dönemlere baktığımızda İslam dışı olan Sabilik ve Hıristiyanlığın etkisinde kaldığı, daha sonra ise İslami duyarlılığın hakim olduğu bir döneme girdiğini görüyoruz. Zira Harran’da 10. asrın başına kadar Hristiyan olmayan felsefecilerin Sasani İmparatorluğu tebaasından olup Farsça konuşan felsefecilerin oluşturduğu bir okulu bulunuyordu. Bununla birlikte tamamıyla Yunan bilimi ve felsefesinin çalışıldığı okullara devam edenler genellikle Hristiyan’dı.

Harran felsefe okulunun ortaya çıkışı ile ilgili olarak bir başka kaynakta da şu ifadelere yer veriliyor: İslam’ın ortaya çıkışından sonra eğitim İskenderiye’den Antakya’ya geçti ve burada tek bir öğretmen kalıncaya kadar uzun bir süre kaldı. Son öğretmenden iki kişi eğitim gördü, bunlardan her ikisi de daha sonra yanlarına kitaplarını da alarak buradan ayrıldılar.

Anlaşıldığı kadarıyla bunların bir kısmı Hıristiyan, bir kısmı ise Müslüman öğrencilerden oluşuyordu. Eğitimin bir açıdan göç yoluyla İskenderiye’den Harran’a geçmesi aynı zamanda buranın doğal olarak sosyo-kültürel bir değişim geçirmesi demekti: “İşte bu göç sayesinde sosyo-kültürel bir değişim geçiren Harran’da ilim ve felsefe canlanmış, bir kültür merkezi olmuştur. Ekseri Grek asıllı olan Harran halkı putperestti. Onlar, İmparator Justinyanus devrinde Hristiyanlığın Doğu Roma İmparatorluğu’nun resmi dini kabul edilmesinden sonra Hristiyanların baskısına dayanamayarak aslî vatanlarından göç etmişlerdi. Şehirlerinden ayrılmalarıyla birlikte bu göçebeler, özellikle Yeni Eflatunculuk (Neo-platonik Philosophy) olmak üzere Yunan kültürüne bağlılıklarını devam ettirdiler. Bu Harran putperestleri, Abbasiler devrinde Yunan felsefesini ve onlara ait ilimlerini Bağdat’a taşıdılar.

İslam düşüncesinin oluşumunda önemli bir yeri ve etkileri bulunan isim ve fikirler üzerinde duran Cabiri, şunları naklediyor: “Evet bazı Şarkiyatçılar Antakya, Nusaybin, ve Harran (Suriye ve Irak’ın kuzeyi) ile Cündşapur’daki (Güney İran) bazı Süryani ekollerinin oynadıkları rolden bahsetmektedirler. Bunlar Yunan menşeli felsefe ve bilimlerin tercüme yoluyla Doğu’ya intikaline katkıda bulunmuşlardır. Hatta bazıları söz konusu ekollerin kelâm ilmi gibi birtakım İslami ilimleri de etkilediklerini söylemektedir. Ama bu Süryani ekollerin üstatlarını ve öğrencilerini İslam kültüründeki tercüme faaliyetlerine yaptıkları katkılardan dolayı takdir etmemize rağmen aradığımızı onlarda bulamamaktayız.” Bu ekoller hakkında bilinen onların genelde dinî karakterli ekoller olduğudur. Onlar kutsal metinlerle sıkı bir ilişki içindeydiler ve kilisenin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yönlendiriliyorlardı.

Harran’ın salt paganist öğretisinden oldukça farklılık içeren ve doğrudan Grek din kültürünün önemli bir parçası olan Hermetizm’in bu düşünceye sahip İskenderiye Okulu müntesiplerince önce Harran’a, oradan da İslam dönemlerinde bir ilim merkezi olarak öne çıkan Bağdat üzerinden İslam düşüncesine etkisine dair Muhammed Âbid El-Cabiri ise “Arap Aklının Oluşumu” adlı eserinden şu ifadelere yer veriyor: “Hristiyan olan Harranlı Süryanilerin ortaya koydukları çalışmalarını kendi dini ihtiyaçları ve ekolleri üzerinden yine kendi dinleri adına yapmalarının yanında Harranlı Sâbiîlerin ise kendi pagan anlayışları bağlamında hareket etmişlerdir. Harranlılar kendilerine Babil’den gelen kozmoloji bilimlerine ilgi göstermiş, bunlarla bağlantılı olarak gezegenlere tapmış, yıldız bilimi ve büyüyle uğraşmışlardır. Kadim mirasın “gayr-i makul” boyutunda yer alan iki temel akımdan birini oluşturan Hermetik dini felsefenin sahipleri sayılan Sâbiîlerin yerleşim yeri olması da Harran’ın önemini arttıran bir faktördür. İslam tarihinde tercüme kültür aktarımı faaliyetleri sahasında Harranlıların da büyük rolü olmuştur. Özellikle de ikinci dönemde bunu açıkça görmekteyiz. Onlar, kendi ilmî ve felsefi miraslarının büyük bölümünü (Hermetik eserlerin bir bölümü de olmak üzere) Arapça’ya aktarmışlardır.”

Harran Okulu

Başlangıç tarihi bilinmemekle birlikte miladi ilk yüzyıllardan itibaren varlığı kabul edilen bu üniversite o dönemde dünyanın en önemli felsefe okulu olarak bilinir. İskenderiye ve Atina’dan sonra en büyük felsefe okulu Harran Okulu’dur. İslâm ordularının Harran’ı almalarından sonra da bu üniversite varlığını sürdürmüştür. 718-913 tarihleri arasında İslâm’ın hakim olduğu dönemlerde bilim ve sanatta zirveye ulaşılmış, dünyaca ünlü birçok bilim adamı yetişmiştir. Bu üniversiteye o dönemde İslâm dünyasının her yerinden talebeler gelmekte idi. Bu üniversitede Sabiî, Paganist, Hristiyan ve Müslüman âlimler beraber rahatça çalışmaktaydılar.

Geçmişten günümüze tarihi bir kalıntı olarak gelen Harran, birçok dinin menşei ve birçok medeniyetin beşiği olmuştur. İslam öncesi ve sonrası olmak üzere iki dönemde bilim ve kültüre hizmeti olan Harran, tarihi süreç içerisinde bir dönem en parlak devrini yaşamış, ihtişamlı bir isim bırakmıştır. Düşünce tarihi açısından Harran’a baktığımızda ilim ve felsefe açısından oldukça haklı bir şöhrete sahip olduğunu görürüz..

Özellikle din ve felsefe tarihi açısından bakıldığında Harran bir bilim ve medeniyet merkezi olarak belirginleşir.

Harran Okulu ve Felsefe

Felsefe, Yunan filozoflarından ve en önemlilerinden biri olan Platon’dan (Eflatun) başlayarak modern dönem filozoflarına kadar belli başlı filozoflarla ve bazı Müslüman filozofların tarif ve tanımlarından yola çıkılarak eşyanın hakikatini araştıran bir ilim olarak tanımlanmıştır. Böyle olmakla birlikte, o şer’i yol olmayıp onun gibi kararlı değildir. Buna rağmen, o, yapısı ve içerdiği doneler açısından es geçilmesi pek de mümkün görünmeyen bir olgudur.

İslam dünyasında ilk asırlarda tercüme edilmeye bağlı olarak revaç bulan ve Müslüman filozoflarca işin özgünlüğü korunarak İslam felsefesi şeklinde tavsif edilen felsefenin, belli bir müddet sonra, o da var olan siyasi mülahazalarla eğitim müfredatından çıkarıldığı, reddedildiği, unutulduğu ve daha sonra, Osmanlı son döneminde, “hikmet sevgisi” olarak tanımlanan felsefe, bu kez bize doğru Batıcılık yoluyla tekrar yol bulmuştu.

Yukarıda bir yerde, felsefenin İslam dünyasında ilk asırlarda tercüme yoluyla tanınır olduğundan bahis açmıştık. Zamanla İslam felsefesi şeklini alacak olan bu tercüme faaliyetlerinde birçok okulla birlikte Harran Okulu’nun yeri çok önemli ve bambaşka idi.

Siyasî, ticarî, ilmî ve coğrafî olarak merkezi roller üstlenen Harran, çok az mekâna nasip olan bu özellikleriyle, çeviri, felsefe, tıp, astronomi ve benzeri alanlarda birçok ünlünün yetişmesine uygun zemin hazırlamıştır. Belki de bundan dolayı Harran sakinleri, yerel dilleri Süryanicenin yanında Yunancayı da kullandılar. İslam coğrafyasına dâhil olduktan sonra da Harran ve bitişik yerleşim yeri Urfa, felsefe ve bilim merkezi oldular ve aynı zamanda çeviri faaliyetlerinin odağında bulundular.

Yıldız-gezegen kültüne dayalı politeist/paganist Harran anlayışı, Helen düşüncesine direnmesine rağmen Hermes, Agathodaimon, Aratus, Solon, Eflatun, Euhermerus, Pisagor birçok Yunan filozofunu kutsallaştırarak kendi azizleri içerisine dâhil ettiler. Bu etkileşimin bir benzerini aynı coğrafyanın yeni sahipleri Müslümanlar tarafından da yaşandığı bir gerçektir.

İslam felsefesinin oluşumu, her ne kadar Harranlı Sâbiîlerin gerek Süryaniceden ve gerekse de Yunancadan Arapçaya yaptıkları tercüme faaliyetlerine dayanıyor ve belli bir oranda ondan etkilendiği söylense de Allah’ın insanlara kitabı ve hikmeti vermiş olması bu etkileşimi büyük oranda aza indirmiş ve bir müddet sonra yok hükmüne sokmuştur diye düşünmek gerekirdi. Nitekim Müslüman filozofların Allah’ı tanıyarak insanı, tabiatı ve hayatı bilip öğrenmesi, onları bu yolla elde etmesi yani hikmet şubesine başvurması sonucu vaki olmuştu. Ki “Hikmet, müminin yitik malıydı.”

Harranlı olup geleneksel Sâbiî inanca sahip olan, uğraş alanları hasebiyle başta kendi bölgelerinde olmak üzere farklı coğrafyalarda da kendilerinden bahsedilen bu insanların belki de en önemlilerinden biri olan Sabit b. Kurra’nın kendinden emin bir şekilde memleketi olan Harran’ı kastederek Hıristiyanlığa yönelik olarak söylediği “Bu şehir asla Hristiyanlıkla kirlenmemiştir.” sözü az da olsa meseleyi açıklar mahiyetteydi.

Belki de Sabit b. Kurra’ya bu ifadeleri söyleten sebeplerden birisinin adeta “tencere dibin kara” fehvasında ortaya çıkan, temelde tevhidi öze sahip bulunan Hristiyanlığın geldiği son nokta açısından aralarında belirgin bazı farklar bulunsa da onun pagan özellikleri düstur edinmesine yönelik bir itiraz olabilirdi.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Faşizm mi, İnsaniyet mi?- Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız. 

İsrail’de, Filistinli esirlere yönelik insanlık dışı “İdam Yasası”nın mimarı olan aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, mide bulandıran bir skandala daha imza attı. Eşinin doğum günü için özel olarak hazırlattığı “darağacı” figürlü pastayı dans ederek kesen faşist bakan, pastanın üzerine yazdırdığı “Hayaller bazen gerçek olur!” notuyla tüm dünyanın tepkisini çekti. (03.05.26 KARAR)

Bir dinin insana aslî anlamda neyi öğretmesi gerektiğine dair bir temel bilinçten yoksunluğun ve yolunu şaşırmışlığın bu fotoğrafını görünce, tıpkı coğrafî sınırlarının belirsizliği gibi ahlâkî sınırların da belirsizleştiği bu şımarık densizlik, insanın o aslî köklerinden ve ilkelerinden kopunca nasıl da aşağıların aşağısına düşebileceğini hatırlatmakta değil mi?

İnsanlığa dair en temel utanç duygularını bile yitirmiş, rezillik sayılabilecek en nâhoş davranışları bile o sınır tanımaz edepsizliğiyle ortaya koymaktan hoşnut bu dibe vuruşun bize korku yok edasıyla her tekrarlanışı, kutsal metinlerde de tekrarlanan o bir kavmin çöküşünün en bariz belirtileri değil mi? Zira korku duvarını aşma gösterileri her zaman kendisine güvenin bir kanıtı olmayıp çoğu kez kendisine özsaygısını yitirmiş bir rezilliğin dışavurumudur. Artık bir alışkanlığa dönüşmüş saldırganlığıyla İsrail, hukûkî ve coğrafî sınırları belli bir olağan devlet değil, her an sınırlarını genişletmek için fırsat kollayan ve çevresinde istikrarsızlık yaratarak etrafına korku ve dehşet saçan bürokratik bir terör makinesi, mürebbîsi olan faşizmi bile aşan bir kötülük aygıtı!

Küresel medyayı el altında tutan bu gösteri toplumu, elini sürmekten imtina etmediği o her türden kirli araçlarıyla, aynı zamanda demagojik bir propaganda mekanizması! Sanal, finansal ve siyasal ama her hâlükârda kötücül ağlarıyla yayıldığı yeryüzünde işleyen teknokratik bir cürüm şebekesi! Yahudi halkını, Siyonist sermayeyi ve Evanjelik kıyametçiliği işlevselleştirmiş bir kötülüğün rezilleşmesi! Dinin ve devletin acımasız bir amaçla kullanıldığı ve örgütlendiği yegâne sömürge ülkesi! Kelimelerin kan ile yazıldığı bir ceza sömürgesi ki yalnızca rahipler bir fikrin değerini, dökülen kan miktarıyla ölçülebileceğini iddia edebilir.[1]

Hıristiyanlar ise yirmi asır boyunca Romalılara ve Yahudilere hayran oldular, onları okuyup hem sözlerinde hem de işlerinde taklit ettiler; insanlar bir cürüm işleyip sonrasında da onu meşru kılmak istediği her seferinde uygun bir alıntı bulmak için (onların) şâheserlerine başvurdular.[2] Bu ise onları şımarttıkça şımarttı, hayatın gerçekliğinden ve sadeliğinden uzaklaştırdı. Oysa kaderden kaçılamayacağını, güce tapılmayacağını, düşmandan nefret edilmeyeceğini, talihsizin hor görülmeyeceğini[3] hatırlayabilselerdi özsel amaçlarından çoktan uzaklaştıkları o kutsal ilkeleri, ötekilere karşı yükümlülüklerini, hiç kimsenin haksız ve acımasız bir biçimde öldürülmeyeceğini; komşunun hiçbir şeyine, özellikle de onuruna ve namusuna göz dikilemeyeceğini de anımsayabileceklerdi.

Yüz yıldır edindikleri ırkçılaştırılmış inanışları, Yahudilikten çok kapitalist bir yanılsamaya dayanan bu yeni din/ideoloji ise Tanrı’nın değil, Thedor Herzl’in ütopyasının ve Hitler’in yarattığı nefretin eseri. Bir şiddet tuzağına yakalanmış olan bu acımasız aygıtın sihri, çevresine yenilmezliğine dair bir efsane yaratmasındadır. Gelgelelim büyü bozuldu ve önce Gazze direnişi, ardından İran, bu kanlı aygıtın tekerine çomak sokarak efsanenin salt görüntüsel doğasını ve örtbas edilemeyecek zaafını açığa çıkardı.

Bilinçaltı korkuların veya arzuların yarattığı faşizm/Siyonizm için cezalandırma bir adalet arayışı ve yolu olmaktan çok, karşısındakini daha da ezmeye ve kimliksizleştirmeye çalışmaktan ibaret. Bu ise toplumları aşağılamaktan, intikamdan ve çevresine korku saçan bir terörizmden öteye gidemiyor. Buna maruz kalan çaresiz halklar ise adeta köklerinden sökülmüş gibi meflûçlaşmaktalar. Bunu bir hükümranlık şartı olarak gören ceberut devletler, kaynağı şüpheli ve giderek daha da acımasız bir silahlanmanın gücüyle yeni Leviathanlar yaratmakta! İnsanlıktan uzak bir terörizmin ve şiddetin oluşturduğu diasporalar ise yeni inanç dalgalarına değil, nihilist bir karmaşaya yol açmakta.

Çevrelerine dayattıkları bir çağdaş köleliği savunan İsrail egemenleri, ister istemez adalet duygusundan da uzaklaşmakta. Hayatlarının her ânına sinen bu faşizm ise esasında örtbas edilmiş bir korkunun, güvensizliğin ve köksüzlüğün belirtisi! Oysa ütopikleştirdikleri o vaat edilmiş ülke; ahlâkın ve adaletin tecelligâhıdır ki kendileri, giderek tam da aksi yöne, distopik bir cehenneme doğru sürüklenmekte!

Öyle ki sömürgeleşen siyahların asimile olmaları veya tersinden bir ırkçılıkla giriştikleri siyah güzellemelerine karşı, Aime Cesaire ve Frantz Fanon’un gerekirse beyazlarla da iş birliğine girişerek sürdürdükleri sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı mücadelenin aksine Yahudiler, kendilerini de beyazlığa dahil ettikleri bir ırkçılıkla çevrelerindeki Araplara karşı bir beyaz üstüncülüğü arsızlığı içindeler. Öylesine faşist bir ırkçılık ki, keskin nişancıları Gazze’deki çocukları katlederken bundan en küçük bir utanç duymayı bir kenara bırakın, adeta bir av partisindeymiş gibi vahşi sevinç çığlıkları atabilmekteler. Oysa günümüz insanlığı bir hayvanın bile bu şekildeki katlini uygun bulmamakta ve insanlığına yakıştırmamaktadır.

Bunu önleyecek, daha doğrusu yeryüzünü bu sıkışmışlığından kurtaracak bir mucizenin imkânsızlığını savunmak ise gerçekte yeryüzünde sürüp gitmekte olan hayatı anlayamamak ve zalimlerin gücünü abartmaktan başka nedir ki? Filistin halkının yüz yıldır süren direnişi bile bu açıdan okunduğunda, insanlığın o şaşırtıcı ve her şeye rağmen köklerinden sökülmeyi reddeden o destansı çabası, dünya üzerinde gerçek anlamda neyin değişmekte olduğuna dair bir işaret vermekte değil mi?

Ardı ardına gelen küresel SUMUD filolarının umuda çağrısı, Siyonist işgalcinin bir ceza sömürgesine dönüştürdüğü Gazze’ye ulaşımı engellese de insanlıktan umut kesilemeyeceğini de ortaya koymakta! Her şeyin tersine döneceği kritik nokta, o mucize ânı ise tam da burası değil mi? İnsanlığın iyilik arayışının zulme galebe çalacağı bir direnişin sürdürülmesi ve bu azmin, şirretliği karakter edinmiş zalimin çöküşüne yol açması umudu… Gazze, tarihin ve insanlığın bir sınanma noktası. İnsanlık bir kere daha karara verecek: faşizm mi insaniyet mi?

[1] Simon Weil, Baskı ve Özgürlük, Mecaz yay. s. 61-62

[2] Simon Weil, Savaş ve İlyada, KETEBE yay. s. 43-44

[3] Weil, age, s. 45

Devamını Okuyun

Yazılar

Politik Temsil ile Endüstriyel Futbol Arasında: Amedspor Örneği – Serhat Altın

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız.

Futbolun ortaya çıkışı ve tarihsel gelişimi, sadece bir oyunun doğuşu değil, aynı zamanda halkların, işçi sınıfının, toplumsal mücadelelerin ve devrimci duruşların yeşil sahaya yansımasıdır.

Spor müsabakaları içerisinde hiç şüphesiz futbolun yeri ve önemi çok ayrı bir konumda duruyor. Futbol, günümüzde milyar dolarlık bir endüstri olsa da kökenleri işçi sınıfının mücadelelerine ve devrimci bir ruha dayanır. Sanayi Devrimi sonrası İngiltere’de fabrikalarda çalışan işçilerin, ağır çalışma koşullarına bir tepki ve dayanışma aracı olarak futbolu hayatlarına sokması, oyunun toplumsal bir başkaldırı niteliği taşımasına neden olmuştur.

Futbolun yaygınlaşması, Sanayi Devrimi ile gelişen işçi sınıfı ve onların yaşam kültürüyle doğrudan ilişkilidir. Fabrika işçilerinin hafta sonları top oynaması, bir kaçış ve dayanışma aracı olmuştur. Futbol, tarih boyunca toplumsal muhalefetin, direnişin ve politik duruşun bir alanı olmuştur. Özellikle taraftar grupları, tribünleri politik fikirlerini ifade ettikleri, antifaşist, antikapitalist duruş sergiledikleri alanlara dönüştürmüşlerdir.

Günümüz endüstriyel futbolu ise şike/kumar/bahis sermayedarlarının tekelinde yoz bir hâl almış durumda maalesef. Merhum Ali Şeriatî’nin şu cümlesi çok manidar: “Tribünlerden gelen sesler, savaşlardaki mazlumların sesinden fazla geliyor ise futbol afyondur!” Maalesef günümüz futbolu halkta afyon etkisi yaratıp onları gerçek yaşamdan kopararak bireyler ve gruplar arasında kin ve nefrete sürükleme aracı olarak iş görüyor.

Futbolun dayanışma ruhuyla; topluma, kültüre, politik duruşa ne kadar etki ettiğinin somut bir örneği hiç şüphesiz Amedspor’dur. Kürt halkının Amedspor’a olan bağı ve desteği sanırım dünyanın pek az yerinde görülmemiş bir örnekliktir. Amedspor’un sadece saha içinde değil, saha dışında da takındığı tavır ve politik duruş, yaşadığı baskılar; bahis sistemlerine, tahkim kararlarına, adaletsizliğe karşı yükselttiği tepkiler futbolun içindeki sınıfsal ve politik çatışmayı da gösterir. Tüm baskı ve kısıtlamalara rağmen elde ettiği başarılar ve taraftar desteği, futbolun politik, devrimci bir çıkış, kültürel bir direnç alanı ve dayanışma ruhu olabileceğini göstermiştir.

Bu durum, Kürt halkı özelinde de ayrıca kültürün ve hafızanın futbol yoluyla nasıl canlı tutulduğunun çok somut bir örneği. (Bu sosyoloji iyi irdelenmeli!) Bunca kirli ilişki ağlarına rağmen geleceğe ve futbola umutla bakarak futbolun sadece bir oyun olmadığını; politik, devrimci, direnişçi ve dayanışmacı rûhuyla halkları bir arada tutma aracı olduğunu; günümüz endüstriyel futboluna, futbol kodamanlarına, şike/kumar/bahis sermayedarlarına karşı tavır alarak yeniden halkların oyunu haline getirebiliriz.

Umut ediyorum ki Amedspor tüm bu kirli ilişki ağlarına rağmen buralardan sıyrılarak sadece halkların desteği ve dayanışmasıyla devrimci duruş sergileyen günümüz futbolunun başarılı bir örneği olur.

Devamını Okuyun

Yazılar

1 Mayıs’a Bin Selâm! – Ali Bal

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız.

Zulmün Kaynağı ve İlâhî Uyarı

“Yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır ve onlar pek yakında alevlenmiş ateşe gireceklerdir.”

Bu ifadeler, Nisâ Sûresinin onuncu ayetinde geçmektedir.

“Bunlar apaçık kitabın ayetleridir.

İman eden bir topluluk için Musa ile Firavun haberlerinden bir kısmını gerçek şekliyle sana anlatacağız.

Şüphe yok ki Firavun, yeryüzünde ululandı ve halkını parça parça etti.

Onlardan bir grubu zayıf düşürüyor, oğullarını kesiyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu çünkü o, bozgunculardandı.

Biz ise o yerde zayıf düşürülenlere lütûfta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları o topraklara mirasçı kılmak istiyorduk.

Ve onları o yerde iktidara getirelim de Firavuna, Hâmân’a ve askerlerine onlardan korktukları şeyi kendilerine gösterelim.”

Bu ifadeler de Kasas sûresinin hemen başında yer alır.

Not: Firavun, Hâmân ve askerlerinin korktukları şey, bir gün gelip iktidarlarının son bulmasıdır. Köleleştirdikleri, ezdikleri ve emeğini sömürdükleri mustazafların yani ezilen sınıfın kendilerini devirip iktidara gelmesidir.

Modern Kölelik ve Asgari Ücret Çelişkisi

Bugün, bu ülkede ülkede açlık sınırı ve “asgarî ücret” denilen uygulama gerçekten utanç vericidir.[1] Zira kölelik çağlarında da efendiler kölelerinin iş gücünden yararlanabilmek için onların karınlarını doyurmakta ve hastaysalar zamanın imkânları ölçüsünde onların tedavilerini yaptırmaktaydılar. Bu, bir marifet değildir!

Buradan baktığımızda antik zamanlardaki köleliğin modern çağda/aydınlanma çağında aynen devam ettiğini görüyoruz.

Küresel Sömürü Düzeni ve Uygarlık Yanılsaması

Dünyaya baktığımızda genel tablonun yaşadığımız ülkeden pek de farkı olmadığını görüyoruz. Dünyanın gelişmiş ülkeleri sanayide, bilimde ve teknoloji alanlarında geri kalmış ülkelerin petrollerini, doğal gazlarını, yer altı ve yer üstü bütün zenginliklerini sömürmekte sonra da uygarlıktan bahsetmektedirler. Hangi uygarlık! Zulmün, sömürünün, vahşet ve barbarlığın uygarlığı olur mu? Bunun Hristiyanlığı veya Müslümanlığı olur mu?

Dünyanın bu hâlini, bırakın Müslümanlığı, hiçbir din ve kitapla açıklamak mümkün değildir. Müslümanlık ise sadece namaz kılmak, oruç tutmak ya da Hacca gitmek hiç değildir!

Mücadelenin Gerekliliği, Hak ve Adalet Arayışı

Bu düzen değişmeli!

Müslümanlar, hak ve adalet tüm yeryüzünde hâkim oluncaya kadar tıpkı tarih boyunca gelip geçen Allah elçileri ile onların sadık izleyicileri gibi yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar bu çağın Firavunları, Kârunları ve Hâmânları ile savaşmalıdırlar!

Bu konuyla ilgili Enfal-39[2] ve Bakara-193[3] ayetlerine bakılabilir. Ayetlerde geçen “yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız oluncaya kadar” ifadesi, “yeryüzünde Firavunların, Kârunların ve Hâmânların düzeni son buluncaya kadar” anlamına gelmektedir.

Ezilenlerin Sorumluluğu ve Ortak Suçlar

Tabii bunun için ezilenlere çok büyük bir görev düşmektedir. Onların hükûmetlerini iş başına getirmemektir. İbrahim-21 ve 22 ile Sebe-31 ve 33 ayetleri bu duruma işaret eder. Zira bu kâbil hükûmetleri iş başına getiren; onlara oy verip destekleyen, sahip ve arka çıkan halk sınıfları da onların suçlarına ortaktır!

İlk verdiğim ayette buyrulduğu gibi “yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır!” Peki, ya onları iktidara getirenler?

Bahsedilen ayetler, vukuu mutlak ve bir gün kadar yakın olan kıyamet gününde o mustazafların bu dünya hayatında iktidara getirdikleri zalim hükûmetler ve iktidarlarla birlikte haşr olacaklarını haber vermektedir.

Zulmün, haksızlığın ve adaletsizliğin hâkim olduğu ve Müslüman olduğunu iddia edenlerin buna seyirci kaldıkları bir dünyada Müslümanlık iddiası tümüyle boş bir iddiadan ibarettir.

Dipnotlar:

[1] TÜRK-İŞ araştırmasına göre Nisan-2026 Açlık Sınırı, 34.587 liradır.

[2] “Artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve [insanların] kulca yönelişleri bütünüyle ve yalnızca Allah’a adanıncaya kadar onlarla savaşın! Eğer direnmeyi bırakırlarsa bilin ki Allah, onların edip-eylediği her şeyi görmektedir.”

[3] “O hâlde artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve yalnızca Allah’a kulluk edilinceye kadar onlarla savaşın ancak vazgeçerlerse [bilinçli olarak] zulüm işleyenlerin dışındakilere karşı tüm düşmanlıklar sona erecektir.”

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x