Connect with us

Yazılar

Klasik Dönemde Okullaşma ve Urfa – Harran Okulları – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Okullaşma Nedir?

Bu durum iki madde ile özetlenebilir: Okullaşma durumu ve okul çağındaki çocuklara okuma olanağının sağlanmış olması.

Okullaşma için okula giden öğrenci oranını ve okul sayısını artırmak gerekir.

Konu okullaşma olunca devreye doğal olarak eğitim ve öğretim girer. Eğitim, çeşitli alanlarda bilgi ve beceri sahibi olması istenen ve isteyen kişilere yönelik eylemler silsilesidir.

Öğretim ise karşı tarafa salt bilginin aktarıldığı, ortada öğreten ile öğrenenin olduğu, zihinsel ve el becerisi gerektiren bilginin söz konusu olmadığı “bilgi aktarma” şeklidir.

Kendi içerisinde özgül bir ağırlığa sahip olan bu iki yöntemin artı ve eksileri vardır.

Yeri gelmişken belirtelim Türkiye’de yapılan genel itibarıyla eğitim değil öğretimdir. “Eğitim ve öğretim dönemi” denen bu sürecin isminde eğitim öğretimden önce gelse de sıralama tam tersi olmalıydı. Çünkü öğrenilmeyen, öğretilmeyen bir şeyin eğitimi mümkün değildir.

Tarih boyunca “din temelli” okullaşma durumuna bir vurgu

Bir Süryani ilim adamı, okullaşma konusunda aşağıda gösterdiğimiz minvalde bir sıralama yapmış. Bize de ilginç geldi. Bakalım.

1- İlk okulu Allah açtı. (Doğru galiba. Nitekim “Allah kalemle yazı yazmayı öğretti.”) (Alak, 96/1-5)

2- İkinci okulu Hz. Âdem açtı. (Bu da doğru galiba. Zira mahiyetinin ne olduğunu tam olarak bilmesek de kalemle yazmak öğretilmiş ve öğrenilmişse o zaman bu işi ilk defa Hz. Âdem’in yaptığı düşünülebilir.)

3- Üçüncü okulu Hz. Nuh açtı. (Bu da mümkün!)

4- Dördüncü okulu “ulu’l-azm” peygamberlerden olan ve bir “millet”i bulunan Hz. İbrahim açtı. (Buna da evet!)

5- Daha sonra bu peygamberlerin okul açma işlerinin Antik Yunan’da vücut bulduğunu görüyoruz. Ama burada açılan okulun mahiyeti açısından şirk içerdiği söyleniyor (ki, bu da doğru!)

6- Altıncı okulun süregelen İslam-tevhid mesajının üzeri örtülmesi, var olan hakikatin gizlenmesi üzerine Hz. İsa tarafından açıldığı belirtilmektedir.

Bu bilgiler dikkat edilirse Hz. İsa ile sona eriyor.

Bize göre bunlar doğru olmakla birlikte modern dönemde seküler okullaşma eğilimini sarf-ı nazar ettiğimizde “bize kadar izi kalan” son tevhid okulunun da bir daha kapanmamak üzere Hz. Muhammed tarafından açıldığını söylememiz gerekiyor. Hz. Peygamber döneminde Medine’de hizmet veren Ashab-ı Suffa buna en güzel örnektir.

Urfa Okulu

Dünyanın en eski şehirlerinden biri olan Urfa; Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi üç büyük dinin gelişimi ve etkinliği açısından önemli bir yere sahiptir. Urfa’nın ilahi olsun, beşeri olsun birçok dinin kültürel gelişiminde büyük rolü olmuştur. Bilhassa Hristiyanlık ve İslamiyet’in kültürel merkezi olarak işlev görmüştür. Yahudilik, Hıristiyanlık, Süryanilik, Nesturilik, Sabiilik ve İslamiyet gibi birçok din ve mezhebi bünyesinde barındıran nadir şehirlerden birisidir.

Bu okulda okutulan dersler açısından önem açısından ilk sırayı felsefenin aldığını, daha sonra tıp, edebiyat ve tarihin geldiğini bilmekteyiz. Urfa Okulu, 363 senesinde İranlılar tarafından kurulduğundan bazı kaynaklarda İran medresesi olarak da geçmektedir. Urfa Okulu, farklı din ve mezheplerin etkisinde kaldığından olsa gerek daha çok felsefeye önem verilmiştir. O dönem açısından başta İran/Sasaniler olmak üzere Roma gibi güçlü ve istilacı aynı zamanda yerleştikleri yerde kendi kültürel değer ve hayat telakkilerini emperyalist bir bakış açısıyla hakim kılmaya çalışan devletlerin varlığına rağmen doğuyu ve batıyı ilgilendiren konularda eğitim yapılması istenen okul olgusu açısından birçok şehir dururken başta Urfa’nın ve Harran’ın tercih edilmesi dikkate şayandır.

Bu güçlerden dönemin İran’ının yukarıda belirttiğimiz gibi Urfa’yı tercih etmesi ve burada bir medrese/okul açma düşüncesi bu topraklarda neşvünema bulmuş olan dinlerin, dinsel öğretilerin gerek kendileri ve gerekse de hâkimiyetleri altına almayı düşündükleri o bölgede mukim toplumlar açısından önem arz ediyordu. Zaten öteden beri varlıkları kabul edildiği halde içerik açısından tartışılan ama sonuçta o bölgenin ‘peygamberler bölgesi’ olmasının tesmiyesine bir uygunluk içerisinde bu okulların bu şehirlerde kurulmak istenmesinin önemli bir delili olabilir.

Urfa Okulu’nun birçok dinin ve mezhebin etkisinde kaldığını, başta Yakubi ve Nesturiler arasında bitmek bilmeyen çekişmeler baş gösterdiğinden bu okul 489’da kapatılıp Nesturi hoca ve talebelerinin de kovulduklarını görmekteyiz. Urfa Okulu en çok Süryanilerin etkisinde kalmıştır. Süryaniler filozof değil felsefeci yetiştirmişlerdir. Ayrıca İslam felsefesine ilk çağ filozoflarının eserlerinden (tercüme suretiyle) fikri malzeme sağlamışlardır. Urfa Okulu’nun en istikrarlı çizgisini Müslümanların egemenliği altındayken sürdürdüğü bilinmektedir. Bu meyandan olmak üzere Yunan felsefesi etkisinde başlayan tartışmalar İslami hükümlerin ve inançlarının akılcı yorumlanmasına neden olmuştur. Emevi ve Abbasi dönemlerinde itikadi mezheplerin doğmasına, İslam’ın çoğulcu düşünme ve bir arada yaşama biçiminin oluşmasına, kelam ilminin gelişmesine katkı sağlamış olduğunu da belirtmiş olalım.

Urfa Okulu’nun Müslümanların egemenliğine geçtikten sonra da geçmişteki gibi felsefe okulu olarak özelliğini koruduğunu, gayrimüslim insanlara karşı bir hoşgörü çerçevesinde yaklaşım sergilediklerini ve onların inançlarına dokunmadıklarını ilme verilen önemden dolayı bu okulların ne adına olursa olsun kapatılmadıklarından bahsedilebilir. Ki azınlıkta olanlar, azınlık olarak varlıklarını korudular ve felsefenin öğreticisi olmaya devam ettiler.

Birçok yabancı yazar tarafından Urfa Akademisi olarak da tanımlanan Urfa Okulu, Hristiyan teolojisi açısından İsa’nın kişiliği konusunda başta Kadıköy Ortodoksluğu olmak üzere Nasturilik/Diyofizitçilik, Yakubilik/Monofizitçilik gibi birçok konuda etkin ve belirleyici rol oynamıştır. Urfa Okulu’nda yetişen ve ders veren hocalar yalnızca ilahiyatla iştigal etmemişlerdir. Müzik, şiir, edebiyat, felsefe gibi çeşitli dallarda ürünler vermişlerdir. Örneğin Bardaysan iyi bir aziz olmasının yanında iyi bir müzisyendir ve kiliseye müziği ilk sokan kişidir. Aziz Afraim, Suruçlu Yakup ve Viranşehirli Yakup iyi birer şairdir. Hatta bu dönemde komşu şehirlerden ve ülkelerden gelip sanat, edebiyat, felsefe ve ilahiyat eğitimi alan birçok fikir ve düşünce adamı vardır.

Urfa Okulu’nun entelektüel arkaplanı

Urfa Okulu eski dünyanın, doğuda konumlanan ve dönemin ilgili çevreleri tarafından bilinen ve tanınan önemli birkaç okulundan biriydi. MS I. yüzyıldan itibaren Hristiyanlığı kabul eden ve Hristiyan inancının şekillenmesinde önemli bir fonksiyon icra eden Urfa, Süryanilerin tarih boyunca ilahiyat bağlamında öne çıktıkları iki okuldan birisidir. (Diğeri Harran okuludur.) Burası söz konusu dinsel geleneğin yanı sıra V. yüzyıldan itibaren Atina ve civarındaki felsefi okulların kapatılmasından sonra bir kısmı Yeni Eflatuncu bilimcilerin gelmesiyle daha da hareketlenmiştir.

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ayeti ile Hz. Peygamber’e ait “İlim Çin’de bile olsa onu gidip alınız.” hadisinden yola çıkan Müslümanların fetihle İslam topraklarına kattıkları yerlerde öteden beri var olan kültürlerle diyalog kurmaları, onları koruyup sahip çıkmaları hoşgörü ortamının da oluşmasında önemli bir işlevi olmuştur.

İslam’ın değiştirilmesi mümkün olmayan ve bizzat Kur’an’ın kesin olarak vurguladığı itikadi/inançsal ilkelerini hariç tuttuğumuzda göreceliği toplumlar açısından farklılık arz edebilecek konularda insanlar muhayyer bırakılmış bununla birlikte önemli bir alan olan örfe vurgu yapılmıştır. Şayet bu böyle olmasaydı Müslümanlar asırlar boyu koyu bir Arap tasallutu altında ne kendi ‘makbul değerlerini’ ne de kültürel etkileşim sonucu başka toplumlar almaları gereken değerleri alabileceklerdi. Bu da yerinde sayma, çürüme ve yok olmayı beraberinde getirecekti.

Vahyî temele dayanan birçok dinde ona arız olan yanlışlıklar ve hurafeler zamanla o dinlerin vahyi temellerini nasıl sarsmışsa buna rağmen en son din olması hasebiyle İslam’ın kendi vahyi temellerini yitirmeyeceğinin yanında İslam’a inanan ama ona yaklaşım tarzında gerek şirk gerekse de hurafe kalıbında var olan ama hakikati içermediği apaçık olan inanç dizgeleriyle hareket etmek İslam’a zarar vermeyeceği halde ona kendi fehvasında inanıp yanından bir değer biçmeye çalışacak olan kişiye büyük zararlar verebilir ve onulmaz yaralar açabilir.

İşte bu meyanda sadece Urfa üzerinden bile yaşanılan bir yeri indirgemeci mantıkla kutsallık kalıbı içerisinde değerlendirmeye meyyal Müslümanların normalde göz önünde bulunan hakikati es geçip onun yerine ikame edilen kalıplara bakıp onlardan bir sonuç çıkarma girişiminin maddi ve kültürel açılardan bir getirisi olsa da sonuçta hakikate vasıl olma açısından bir ağırlığının olmayacağını insanlık tarihi verilerinden bilmemiz gerekir.

Eğitimin Mekân ve Anlayış Olarak El Değiştirmesi

Harran’ın ilme ve felsefeye hizmet ettiği ve ünlü bilginleri yetiştirdiği dönemlere baktığımızda İslam dışı olan Sabilik ve Hıristiyanlığın etkisinde kaldığı, daha sonra ise İslami duyarlılığın hakim olduğu bir döneme girdiğini görüyoruz. Zira Harran’da 10. asrın başına kadar Hristiyan olmayan felsefecilerin Sasani İmparatorluğu tebaasından olup Farsça konuşan felsefecilerin oluşturduğu bir okulu bulunuyordu. Bununla birlikte tamamıyla Yunan bilimi ve felsefesinin çalışıldığı okullara devam edenler genellikle Hristiyan’dı.

Harran felsefe okulunun ortaya çıkışı ile ilgili olarak bir başka kaynakta da şu ifadelere yer veriliyor: İslam’ın ortaya çıkışından sonra eğitim İskenderiye’den Antakya’ya geçti ve burada tek bir öğretmen kalıncaya kadar uzun bir süre kaldı. Son öğretmenden iki kişi eğitim gördü, bunlardan her ikisi de daha sonra yanlarına kitaplarını da alarak buradan ayrıldılar.

Anlaşıldığı kadarıyla bunların bir kısmı Hıristiyan, bir kısmı ise Müslüman öğrencilerden oluşuyordu. Eğitimin bir açıdan göç yoluyla İskenderiye’den Harran’a geçmesi aynı zamanda buranın doğal olarak sosyo-kültürel bir değişim geçirmesi demekti: “İşte bu göç sayesinde sosyo-kültürel bir değişim geçiren Harran’da ilim ve felsefe canlanmış, bir kültür merkezi olmuştur. Ekseri Grek asıllı olan Harran halkı putperestti. Onlar, İmparator Justinyanus devrinde Hristiyanlığın Doğu Roma İmparatorluğu’nun resmi dini kabul edilmesinden sonra Hristiyanların baskısına dayanamayarak aslî vatanlarından göç etmişlerdi. Şehirlerinden ayrılmalarıyla birlikte bu göçebeler, özellikle Yeni Eflatunculuk (Neo-platonik Philosophy) olmak üzere Yunan kültürüne bağlılıklarını devam ettirdiler. Bu Harran putperestleri, Abbasiler devrinde Yunan felsefesini ve onlara ait ilimlerini Bağdat’a taşıdılar.

İslam düşüncesinin oluşumunda önemli bir yeri ve etkileri bulunan isim ve fikirler üzerinde duran Cabiri, şunları naklediyor: “Evet bazı Şarkiyatçılar Antakya, Nusaybin, ve Harran (Suriye ve Irak’ın kuzeyi) ile Cündşapur’daki (Güney İran) bazı Süryani ekollerinin oynadıkları rolden bahsetmektedirler. Bunlar Yunan menşeli felsefe ve bilimlerin tercüme yoluyla Doğu’ya intikaline katkıda bulunmuşlardır. Hatta bazıları söz konusu ekollerin kelâm ilmi gibi birtakım İslami ilimleri de etkilediklerini söylemektedir. Ama bu Süryani ekollerin üstatlarını ve öğrencilerini İslam kültüründeki tercüme faaliyetlerine yaptıkları katkılardan dolayı takdir etmemize rağmen aradığımızı onlarda bulamamaktayız.” Bu ekoller hakkında bilinen onların genelde dinî karakterli ekoller olduğudur. Onlar kutsal metinlerle sıkı bir ilişki içindeydiler ve kilisenin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yönlendiriliyorlardı.

Harran’ın salt paganist öğretisinden oldukça farklılık içeren ve doğrudan Grek din kültürünün önemli bir parçası olan Hermetizm’in bu düşünceye sahip İskenderiye Okulu müntesiplerince önce Harran’a, oradan da İslam dönemlerinde bir ilim merkezi olarak öne çıkan Bağdat üzerinden İslam düşüncesine etkisine dair Muhammed Âbid El-Cabiri ise “Arap Aklının Oluşumu” adlı eserinden şu ifadelere yer veriyor: “Hristiyan olan Harranlı Süryanilerin ortaya koydukları çalışmalarını kendi dini ihtiyaçları ve ekolleri üzerinden yine kendi dinleri adına yapmalarının yanında Harranlı Sâbiîlerin ise kendi pagan anlayışları bağlamında hareket etmişlerdir. Harranlılar kendilerine Babil’den gelen kozmoloji bilimlerine ilgi göstermiş, bunlarla bağlantılı olarak gezegenlere tapmış, yıldız bilimi ve büyüyle uğraşmışlardır. Kadim mirasın “gayr-i makul” boyutunda yer alan iki temel akımdan birini oluşturan Hermetik dini felsefenin sahipleri sayılan Sâbiîlerin yerleşim yeri olması da Harran’ın önemini arttıran bir faktördür. İslam tarihinde tercüme kültür aktarımı faaliyetleri sahasında Harranlıların da büyük rolü olmuştur. Özellikle de ikinci dönemde bunu açıkça görmekteyiz. Onlar, kendi ilmî ve felsefi miraslarının büyük bölümünü (Hermetik eserlerin bir bölümü de olmak üzere) Arapça’ya aktarmışlardır.”

Harran Okulu

Başlangıç tarihi bilinmemekle birlikte miladi ilk yüzyıllardan itibaren varlığı kabul edilen bu üniversite o dönemde dünyanın en önemli felsefe okulu olarak bilinir. İskenderiye ve Atina’dan sonra en büyük felsefe okulu Harran Okulu’dur. İslâm ordularının Harran’ı almalarından sonra da bu üniversite varlığını sürdürmüştür. 718-913 tarihleri arasında İslâm’ın hakim olduğu dönemlerde bilim ve sanatta zirveye ulaşılmış, dünyaca ünlü birçok bilim adamı yetişmiştir. Bu üniversiteye o dönemde İslâm dünyasının her yerinden talebeler gelmekte idi. Bu üniversitede Sabiî, Paganist, Hristiyan ve Müslüman âlimler beraber rahatça çalışmaktaydılar.

Geçmişten günümüze tarihi bir kalıntı olarak gelen Harran, birçok dinin menşei ve birçok medeniyetin beşiği olmuştur. İslam öncesi ve sonrası olmak üzere iki dönemde bilim ve kültüre hizmeti olan Harran, tarihi süreç içerisinde bir dönem en parlak devrini yaşamış, ihtişamlı bir isim bırakmıştır. Düşünce tarihi açısından Harran’a baktığımızda ilim ve felsefe açısından oldukça haklı bir şöhrete sahip olduğunu görürüz..

Özellikle din ve felsefe tarihi açısından bakıldığında Harran bir bilim ve medeniyet merkezi olarak belirginleşir.

Harran Okulu ve Felsefe

Felsefe, Yunan filozoflarından ve en önemlilerinden biri olan Platon’dan (Eflatun) başlayarak modern dönem filozoflarına kadar belli başlı filozoflarla ve bazı Müslüman filozofların tarif ve tanımlarından yola çıkılarak eşyanın hakikatini araştıran bir ilim olarak tanımlanmıştır. Böyle olmakla birlikte, o şer’i yol olmayıp onun gibi kararlı değildir. Buna rağmen, o, yapısı ve içerdiği doneler açısından es geçilmesi pek de mümkün görünmeyen bir olgudur.

İslam dünyasında ilk asırlarda tercüme edilmeye bağlı olarak revaç bulan ve Müslüman filozoflarca işin özgünlüğü korunarak İslam felsefesi şeklinde tavsif edilen felsefenin, belli bir müddet sonra, o da var olan siyasi mülahazalarla eğitim müfredatından çıkarıldığı, reddedildiği, unutulduğu ve daha sonra, Osmanlı son döneminde, “hikmet sevgisi” olarak tanımlanan felsefe, bu kez bize doğru Batıcılık yoluyla tekrar yol bulmuştu.

Yukarıda bir yerde, felsefenin İslam dünyasında ilk asırlarda tercüme yoluyla tanınır olduğundan bahis açmıştık. Zamanla İslam felsefesi şeklini alacak olan bu tercüme faaliyetlerinde birçok okulla birlikte Harran Okulu’nun yeri çok önemli ve bambaşka idi.

Siyasî, ticarî, ilmî ve coğrafî olarak merkezi roller üstlenen Harran, çok az mekâna nasip olan bu özellikleriyle, çeviri, felsefe, tıp, astronomi ve benzeri alanlarda birçok ünlünün yetişmesine uygun zemin hazırlamıştır. Belki de bundan dolayı Harran sakinleri, yerel dilleri Süryanicenin yanında Yunancayı da kullandılar. İslam coğrafyasına dâhil olduktan sonra da Harran ve bitişik yerleşim yeri Urfa, felsefe ve bilim merkezi oldular ve aynı zamanda çeviri faaliyetlerinin odağında bulundular.

Yıldız-gezegen kültüne dayalı politeist/paganist Harran anlayışı, Helen düşüncesine direnmesine rağmen Hermes, Agathodaimon, Aratus, Solon, Eflatun, Euhermerus, Pisagor birçok Yunan filozofunu kutsallaştırarak kendi azizleri içerisine dâhil ettiler. Bu etkileşimin bir benzerini aynı coğrafyanın yeni sahipleri Müslümanlar tarafından da yaşandığı bir gerçektir.

İslam felsefesinin oluşumu, her ne kadar Harranlı Sâbiîlerin gerek Süryaniceden ve gerekse de Yunancadan Arapçaya yaptıkları tercüme faaliyetlerine dayanıyor ve belli bir oranda ondan etkilendiği söylense de Allah’ın insanlara kitabı ve hikmeti vermiş olması bu etkileşimi büyük oranda aza indirmiş ve bir müddet sonra yok hükmüne sokmuştur diye düşünmek gerekirdi. Nitekim Müslüman filozofların Allah’ı tanıyarak insanı, tabiatı ve hayatı bilip öğrenmesi, onları bu yolla elde etmesi yani hikmet şubesine başvurması sonucu vaki olmuştu. Ki “Hikmet, müminin yitik malıydı.”

Harranlı olup geleneksel Sâbiî inanca sahip olan, uğraş alanları hasebiyle başta kendi bölgelerinde olmak üzere farklı coğrafyalarda da kendilerinden bahsedilen bu insanların belki de en önemlilerinden biri olan Sabit b. Kurra’nın kendinden emin bir şekilde memleketi olan Harran’ı kastederek Hıristiyanlığa yönelik olarak söylediği “Bu şehir asla Hristiyanlıkla kirlenmemiştir.” sözü az da olsa meseleyi açıklar mahiyetteydi.

Belki de Sabit b. Kurra’ya bu ifadeleri söyleten sebeplerden birisinin adeta “tencere dibin kara” fehvasında ortaya çıkan, temelde tevhidi öze sahip bulunan Hristiyanlığın geldiği son nokta açısından aralarında belirgin bazı farklar bulunsa da onun pagan özellikleri düstur edinmesine yönelik bir itiraz olabilirdi.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Mutlak Butlan ve Change.Org – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Hukukun siyasete müdahil olduğu mutlak butlan hükmü, siyasetin sıfır noktası! Meselenin ayrıntılarına ve gerekçelerine girmeksizin siyasetin yerine hukukun işlevselleştirilmesi, siyasal oyunların daha da içinden çıkılamaz bir hâle getirilmesidir. Oysa hayatın çoğu kez yasalarla düzenlenemeyecek olan uzlaşısal ve diri bir yönü vardır ki bir toplumsal dinamizm de ancak bununla sağlanabilir. Yaşanılanların ahlâkîlikten uzaklığı ise Türkiye siyasetinin en başından beri pek de dikkate almadığı bir teamül. Siyaset, genel olarak çıplak bir güç meselesi olarak algılanıyor ve sonuçta haklı olanlar değil, güçlü olanlar kazanıyor. Bunu önleyecek veya dengeleyecek bir güç veya denetim mekanizması ise ortada yok çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin ontolojisi, halkın mümkün olduğu kadar siyasetin dışında tutulmasına ve seçkinlerin adımlarının izlenmesine ayarlı.

Sanki tüm bunlar bilinmiyormuş veya müşteki olanların bunda hiçbir payı yokmuş gibi salt maruz kalınan tutumla sınırlı tikel bir adalet arama çabası da başka bir sorun hatta garabet! Haksızlıklar ve mağduriyetler karşısında yıllardır sus pus olanların şimdiki çabalarının toplumda bir karşılık bulmaması biraz da bununla ilgili değil mi? Yıllardır dindarlara yapılanlar karşısındaki sessizlikleri bir yana, Kürtler ve Aleviler konusunda bile hâlâ açık seçik bir dille konuşulamaması, temeldeki bu demokrasi/çoğulculuk çekincesinden kaynaklanmıyor mu?

Temel sorun Türkiye’nin hâlâ Kemalist, yani bir insanın, bir generalin adıyla anılan bir ideolojiye dayanan bir Cumhuriyet olmasıdır. Öyle ki sözüm ona muhalif bir eğilime dayanan Ak Parti bile bu Cumhuriyetin ilkelerine sıkı sıkıya bağlı. Kimsenin taşları yerinden oynatmaya da niyeti yok!

Kemal Kılıçdaroğlu, kendisine yapılanlara karşı çıkmakta haklı olsa da bu sadece ahlâkî bir haklılık ki bunun da Türkiye siyasetinde bir karşılığı yok çünkü Türkiye siyasetinde ahlâkîlik, bir meziyet addedilmediği gibi bu konudaki söylemler hemen dine ve laikliğe yapılan göndermelerle kuşkuyla da karşılanıyor. Özgür Özel ekibi ise siyaseten haklı olsa da kararı yargı tarafından verilen haksızlıkları, yolsuzluklara dayandı(rıldı)ğı için kendilerini savunulamaz kılmakta.  Daha belediye yönetimlerinde bunca yolsuzluk şaibesi ile sarmalanmış bir parti iktidara geldiğinde neler yapmaz ki? Doğal olarak denilecek ki “İktidardakilerin onlardan bir farkı mı var?” Doğru ama bu doğruluk hiç kimseyi haklı kılmıyor. Şayet kötü hasletlerde eşitseniz o zaman da halk bilgeliği devreye giriyor ve bir riske girilmektense statüko devam ediyor. Kısacası CHP, iktidara gelebilmek için bir meziyet ortaya koymalıyken ya kendini ya da verili yolsuzluklar düzenini tekrarlamaktan öteye gidemiyor.

Kurucu bir parti olarak CHP’nin en önemli sorunu, Kemalist ideolojiyle mâlul bir sistemi demokratikleştirmeye dair hiçbir adım atmamış olması. Atılan yarım yamalak adımlar da beğenilmeyen o sağcı partilerce ama Kemalist ilkeler korkusuyla eksik, insicamsız, yetersiz adımlardı ki bunlar da sistemi demokratikleştiremedi. Sistem değiştirilse de çok şeyler değişmeyecek belki ama en azından bir başlangıç noktası yakalanacak. Sözgelimi Alevilerin bir Cemevine sahip olamaması sağcı partilerin bir kabahati miydi? Bir başka mesele olarak Kürt sorununun çözülememesi ve Kürtçenin bir eğitim dili olma haysiyetine kavuşamamasının kabahati sağcı partilerde mi? Eminim ki bu konularda CHP cesaretli bir adım atsa hiç kimse buna karşı çıkamaz ama çözüm süreçlerinde de ayağını sürüyen hep CHP (Kemalist çizgi) oldu.

CHP, Anayasa’da, özellikle de ilk dört maddede özetlenen kurucu ulusalcı çizgiyi tartışmaya bile açtırmıyor. Hâlbuki aradan yüz yıl geçti ve artık bambaşka bir dünyada yaşamaktayız. Ne var ki Türkiye, bırakın bir demokratikleşme adımı atmayı, siyaseti daha da otokratlaştırma peşinde! Bunun kabahatini ise sadece Ak Partiye yüklemek kolaycılık değil mi? Hatta Türkiye, cumhuriyetin de temel koşulu olan tam anlamıyla seçimli bir sisteme bile ancak sağcı partilerle kavuşabildi. Bu sistemin sahiciliği, tarafsızlığı ve adilliği ise her seçimde tartışılsa bile o da her mesele gibi bir süre sonra unutulup gitmekte!

Yine de bunlar işin biçimsel yanları. Asıl önemli olan, cumhuriyetin de gereği olduğu hâlde halkın/toplumun siyasete doğrudan katılımının engellenmişliği, daha doğrusu buna dair hiçbir teamülün, yasanın, geleneğin olmayışı. Zaman zaman buna yönelik bazı adımlar atılmış olsa da sonuçta ağır basan hep nepotizm yani yakın/tanıdık kayırmacılığı oldu. Demokratik ülkelerde yerel yönetimlerin etkinliğine ve siyasetin denetlenebilir olmasına karşı Türkiye’de bu tip mekanizmalar hiçbir zaman oluşturulamadı veya işlemedi. Sonuçta ise geleneksel padişahçılık eğilimleri ağır basarak siyasal partilerimizin her biri kendi iktidar alanlarını bu yöndeki eğilimlere göre örgütlediler.

Bir de doğrudan partilerle ilgili olmayan ya da onların doğrudan üstlenmedikleri bürokratik sorunlar var: toplumsal, hukukî, meslekî, etik hatta siyasî sorunlar… Yakınları olanlar bir şekilde siyasî/bürokratik yetkililere ulaşabilseler de toplumun geniş kesimi bu imkândan yoksun! Giderek daha da genişleyen bir kesim ise özellikle sorun çözme yöntemi olarak Change.Org ve benzeri kampanya sitelerine başvuruyor. Gün geçmiyor ki bu tip bir talebi imzalamayayım!  Bu, çoğu günler birkaç imzayı bile buluyor!

Sanırım bu sadece bir çaresizliği yansıtmaktan öte, bir tür toplumsal/demokratik tepkinin de bir göstergesi çünkü toplumun hemşehri derneklerinin ötesinde toparlanacağı, dertlerini paylaşacağı ve çareler arayacağı başka da mekanizmaları yok! Öyle ki bu kampanyalar kimi zaman oldukça etkili de oluyor. Cumhurî ve demokratik hak arama ve örgütlenme imkânlarından yoksun olan toplumun bu yola yönelmesi, buradan doğru daha esaslı çarelere yol açar mı, bilinmez.

Görünen o ki Türkiye siyaseti kadar toplumu da daha uzun süre demokratik teamüllere yönelemeyecek çünkü öncelikle böylesi bir geleneğimiz yok. Belki bin yıl önce bir ölçüde de olsa vardı (Ahiler, Loncalar, Dergâhlar, imece kültürü…) ama bin yıllık Bizantinist otokrasi/padişahlık bu toplumun dayanışmacı kültürünü meflûç hâle getirmiş durumda. Yüz yıllık cumhuriyet de buna dair bir umut yaratamadı. Aslına bakılırsa İslamî şûra geleneğinin ömrü bile Muhammed (as)’dan sonra otuz yıl bile sürmedi. Onun da önünü Sâsânî-Bizans otokrasisi kesti. Gereksiz ayrıntılarla boğuşan Müslümanlar ise bu aslî ilkeyi, onun yarattığı boşluğu ve eksikliği pek de umursamakta değiller.

Avrupa’yı iktisadî olduğu kadar siyasî olarak da üretken kılan ise toplumun bütününü etkinleştiren, hayata katan, sorumluluğu paylaştıran tutumudur lâkin bizler, bundan oldukça uzağız ve üstelik bunu varoluşsal bir meziyet hâline de getirmişiz. Oysa bu, kendi otokratik geleneğimizle de örtüşen bir tür faşizmden başka bir şey değil. Dolayısıyla da çoğulculuktan uzak olduğu gibi katılımcılıktan da yoksun! Buna dair bir özeleştiri, yüzleşme ve buradan çıkış için bir çare üretmek ise hiç kimsenin umurunda değil. Herkes içine gömüldüğü o tarihsel ve kültürel barikatlarını korumakla yetinmekte.

Devamını Okuyun

Yazılar

Yeniden Başlamak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Hayat yine o eski seyrindedir, büyük hedefler peşindeydik, büyük idealler kurduk ama ne yazık ki realitemiz ütopyamızı aşmış durumdaydı. Çok insan öğütüldü ve yine ne yazık ki genelde insanlık, özelde Müslümanlık askıya alındı ve biz bütün bu olup bitenlere öylesine alışmış, onları öylesine kabullenmiştik ki adeta her şey yolundaymış gibi, ortada hiçbir anormallik yokmuş gibi davranıyorduk. Hâlbuki başkaları ile paylaşmayı unuttuğumuz için ne sevinçlerimiz çoğalıyor ne de acılarımız azalıyordu. Ülke nüfusunun yarıya yakını antidepresan kullanıyor oluşunun vahâmeti bizi hiç rahatsız etmiyordu.

Rûhumuz, zihnimiz gibi kelime dağarcığımız da darmadağınık! Oysa bizim çok güçlü dayanaklarımız, diriliş ve direniş mevzilerimiz vardı. Salt çıkar ve oportünizme hizmet eden siyasetin zorba ve müşrikçe tasallutları bizi mevzilerimizde yenilgiye uğratmak istiyordu ama biz tuzlu su içerek susuzluğunu gidermeye çalışan kişi misali, sürekli aynı kozayı örmeye, üzerimizi kapatmaya, kendi bencilliğimize kapanmaya, dış dünya ile ilişkilerimizi kesmeye, kendi köşemize çekilmeye devam ediyorduk. Bir birimizle ilişkimiz, korkudan, güvensizlikten ibaret hâle gelmişti.

Meramımızı, duygularımızı ifade etmekte çoğu zaman güçlük çekiyoruz. Kafamızdan ve kalbimizden geçen düşünceleri, içimizde bir denizin coşkun dalgaları gibi kabaran duyguları, tam olarak anlatmakta zorlanıyor hatta onları hiç mi hiç anlatamıyoruz! Düştüğümüz yerden kalkmanın, zihnimiz üzerindeki bu katı blokajları kaldırmanın mutlaka bir yolu olmalı! Bunun için bir şeyler yapıyor olmalıyız ama biz tembelliğin, vurdumduymazlığın, “Adam, sende!”ciliğin dibini bulmuş durumdayız.  Hangi toplumda veya kültürde olursa olsun gerçek sorunları konuşmaksızın, fark etmeksizin, umut etmeyi hak edecek hiçbir şey yapmadan ilânihaye umut ederek; sahte, küçük ve yüzeysel sorunları konuşarak, tartışarak o gerçek sorunlarımızı çözemeyiz, çözemiyoruz.

Her yanımız kan revan! Zulüm, tüm coğrafyamızı sardığı hâlde biz, paramparçayız; sürekli biçimde bir birimizle çekiştiğimiz için rüzgârımız kaybolmuş. Toplumlara yaşadıkları zulmü tarif edecek ve onlara ezildiklerini hatırlatacak cümlelerimiz çok cılız, çok yavan kalıyor. Allah’ın arzu ettiği toplumun nasıllığını yaşamıyla örnekliğini gösterecek güçlü bir duruşa ve ilmî arka plâna hatta bu konuda çok güçlü bir iradeye bile sahip değiliz. Aleyhimize dahî olsa hakka sahip çıkacak bir ahlâka ve dile ihtiyacımız var. Hayat ciddiyetsizliği, samimiyetsizliği kaldırmaz. Her an ölüme yaklaşıyoruz. Dünyamız berbat bir durumda elbette bunda büyük dahlimiz olmasa bile payımız vardır, kötülüklere susarak bu durumu desteklemiş oluyoruz en azından. Bu durum, bu şekilde devam ederse gelecek nesiller için çok kötü bir çığır açacağız. Allah’ın da İslam’ın da bize ihtiyacı yok ama bizim “rahmet”e, “merhamet” ve “nimet”e ihtiyacımız var. Yoksa Allah dinini “Ey insanlar!” diye haykıracak, gereğince amel edecek yiğitler halk eder ve onların eli ile dini hâkim kılar. Hiç unutmayalım ki tercihlerimiz ahiretimizi belirler. Tercihlerini doğru yapanlar, dünyada izzet ve onura, ahirette de felâha ulaşacak kutlu Müslümanlardır.

“Adalet” diyorlar ama kapitalistler kadar adil davranmıyorlar! “Merhamet” diyorlar lâkin mafya kadar bile acımaları yok! “Dayanışma” diyorlar fakat kendileri dışındakiler umurlarında bile değil! “Zalime karşıyız!” diyorlar ancak güç, ellerine geçince yeryüzünün azılı zalimlerine rahmet okutuyorlar! Modern sistemin acentesi muhafazakâr partilerin, STK’ların sahih İslam’a verdiği zararı, açtığı bu büyük gediği konuşmaya hiç kimse cesaret edemiyor.

Ali Şeriati’nin yıllar önce işaret ettiği o büyük hastalık büyüyerek önümüzde duruyor: İnsanlar artık sadece topraklarını değil, bilinçlerini de sömürgeleştirmiş durumdalar! Düşmanlarının diliyle düşünüyor, düşmanlarının kavramlarıyla konuşuyor ve düşmanlarının çizdiği sınırlar içerisinde hayal kuruyorlar. Bunun için işgal tanklarla başlamıyor artık. İşgal, önce zihinde başlıyor. İnsan; kendini unutunca, Rabbini unutunca, neden yaratıldığını unutunca işgal tamamlanmış oluyor!

Seyyid Kutub’un “cahiliye” dediği şey, yalnızca putlara tapılan eski çağlar değildi. Allah’ın hükmünü hayatın dışına iten her düzen, insanı insanın rabbi hâline getiren her sistem, gücü hakikatin önüne geçiren her anlayış yeni bir cahiliyeydi. Bugün bu cahiliye yalnızca Batı’da değil, Doğu’da da var! Müslüman isimler taşıyan yönetimlerde de var! Kur’an okunan kürsülerde de var!

Allah’ın adının anıldığı ama Allah’ın adaletinin uygulanmadığı her yerde var çünkü tevhid, sadece Allah’ın varlığını kabul etmek değildir. Tevhid; hayatın merkezine Allah’ı yerleştirmektir. Ekonomide, siyasette, ticarette, hukukta, eğitimde ve ahlâkta Allah’ın ölçülerini üstün tutmaktır. Bugün ise Müslümanların önemli bir kısmı Allah’ın adını seviyor ama hükmünü ağır buluyor. Kur’an’ı öpüyor ama rehber edinmiyor. Peygamber’i sevdiğini söylüyor ama onun ahlâkından kaçıyor. Şehitleri alkışlıyor ama onların yürüdüğü yolu yürümekten korkuyor. Bu yüzden sözler çoğalırken etkileri azalıyor. Konuşmalar uzarken samimiyet eksiliyor. Oysa insanlığın ihtiyacı olan şey; yeni sloganlar değil, yeni bir ahlâkî diriliştir. Hakikat, taraftar istemez; şahit ister, kalabalık istemez; bedel ödeyecek insanlar ister!

İnsanın özgürlüğü, zincirlerini sevmesiyle değil; onları kırmasıyla başlar. Belki zulmü tamamen durdurmaya gücümüz yetmeyecek. Belki mazlumların gözyaşlarını bir anda silemeyeceğiz ama en azından zalimlerin safında olmamalıyız. Hiç olmazsa sessizliğimizi onların hizmetine sunmamalıyız. Çocuklarımıza korkunun değil de onurun, umudun mirasını bırakmalıyız.

Hiçbir toplum kendi hikâyesinden çekilerek varlığını sürdüremez. Bizi kuşatan şey yalnızca ekonomik krizler, savaşlar veya siyasi hesaplar değildir; çok daha derin bir kuşatılmışlığın içindeyiz. Düşüncemiz kuşatılmış, dilimiz kuşatılmış, hayallerimiz kuşatılmıştır. Yaşadığımız pek çok şeyi doğal akışın sonucu sanıyoruz. Çoğu zaman önümüze konulan sınırları kader, bize öğretilen korkuları gerçeklik zannediyoruz.

Bugün en büyük problemimiz güçsüz olmamız değildir; problem, gücü, hakikatten daha değerli görmemizdir. Hakikat uğruna makamı, parayı, konforu terk edebiliyor muyuz?  Edemiyorsak eğer hepsini toptan kaybedeceğiz, tarih bunun örnekleri ile doludur.

İşte bu yüzden yeniden başlamamız gerekiyor, önce kendimizden başlamamız gerekiyor. Kalbimizi işgal eden korkuları yenmeliyiz! Dilimizi esir alan yalanları, hayatımızı kuşatan konfor putlarını parçalamak gibi bir sorumluluğumuz var!

Bugün ümmetin en çok ihtiyaç duyduğu şey yeni kahramanlar değil, yeniden ayağa kalkacak bir vicdan ve iradedir! Mazlumun acısını kendi acısı gibi hisseden bir yürek, hakikati kendi çıkarından üstün tutan bir ahlâk, Allah’ın huzurunda hesap vereceğini unutmayan bir bilinçtir. Merhamet kaybolduğunda güç, zulme dönüşür; adalet kaybolduğunda dava, slogana dönüşür; samimiyet kaybolduğunda ise en güzel sözler bile boşlukta yankılanan bir sesten ibaret kalır.

Bütün bunlara rağmen umutsuz olmak için bir sebebimiz yok çünkü tarih, sarayların değil, hakikate sâdık kalanların omuzlarında ilerlemiştir. Gece, ne kadar uzun olursa olsun sabahı engelleyemez. Zulüm ne kadar büyürse büyüsün bir gün kendi ağırlığı altında çöker. Bize düşen şey sonucu garanti etmek değil, şahitliğimizi korumaktır. Bir kandil gibi yanabilmek, karanlığın büyüklüğüne değil taşıdığımız ışığın hakikatine bakabilmektir. Her şey bizim gücümüzle kâim olacak değildir! Biz, samimiyetle adım atarsak Allah adımlarımızı bereketlendireceğini vaat ediyor.

Esasen kurtuluş, dünyayı bir günde değiştirebilmekte değil; karanlığın en koyu ânında bile Rabbine güvenerek hakikatin safında kalabilmektedir. Direniş, insanın rûhunu kötülüğe teslim etmeyi reddetmesidir. Umut ise bütün kapılar kapanmış görünürken bile yeni bir kapının Allah tarafından açılacağına inanmaktır.

(Kasım-2017)

Devamını Okuyun

Yazılar

Cumhuriyet Başarılı Bir Proje mi? – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Cumhuriyet’in bir proje olduğu hep söylenegeldi. Mustafa Kemal ve çevresinin buna dair ön hazırlıkları bilinmekte. Modernleşmeci, seküler, ulusçu ve cumhuriyetçi bir proje. Bununla birlikte totaliter, otoriter, Batıcı bir proje. Batıcılığı, bu yöndeki bir çağdaşlaşmayı amaçlaması anlamına gelmekte. Sekülerliği ise din ile devleti ayırmaktan çok, dini bastırmayı ve kalkınmacı bir seferberlik yaratmayı hedeflemekteydi. Cumhuriyetçiliği ise Fransa modelinde bir ulus yaratmak ve bununla birlikte demokratik bir çoğulculuğu reddetmek anlamına da gelmekte. Müzakereci bir çoğulculuğu reddeden, halkı buna uygun görmeyen bir otoriterliğin kılavuzluğuyla çıkılan yolda ahlâkın değil de başarının önemsendiği bir tutum ise toplumu giderek nihilist bir çıkarcılığa sürükleyecekti.

Oldukça şaşırtıcı ve inanılmaz şeyler de gerçekleşmedi değil. Sözgelimi padişahlıkla birlikte hilafetin de kaldırılması. Burada kalmayıp dünyada pek de cesaret edilmemiş ya da lüzum görülmemiş bir kültürel köktencilikle, Derrida’nın deyimiyle bir harf darbesi yapılması ki bu yolla aslında Türkiye, dünya üzerinde bulunduğu yerden başka bir kıtaya geçmeye azmetmekteydi. Asya’dan Avrupa’ya bu geçiş, gerçekte tam olarak toplumsal bir geçişi sağladı mı, yoksa bu arada kalışı ebedî bir tereddüte mi dönüştürdü bu, hâlâ tartışılmakta!

Bu beklenmedik tarihsel durum, bir yazgı değildi kuşkusuz. “Şayet Osmanlı, kendi istikrarı doğrultusunda devam etseydi, ne olurdu?” konusu üzerinde de düşünülmedi değil. Çünkü köktenci sıçramalar kimi açılardan yolu kısaltıyor olsa da yarattığı sarsıntılarla toplumsal insicamı altüst ettiği de bir gerçek. Türkiye ise bu süreçte Doğu’dan uzaklaşsa da Batı’ya da kabul edilmedi. Daha doğrusu o kritik eşiği aşıp Batılılaşamadı! Kimileri bunu bir doku uyuşmazlığı olarak da görüyor. Öyle ki bu belirsizlik, içsel gerilimleri de besliyor.

Derken aradan yüz yıl geçti. Kuşkusuz ki bir zaman tüneli olsaydı oldukça farklı bir Türkiye manzarası her iki tarafı da epeyce şaşırtırdı. Bu, sadece Türkiye’ye ve sadece bu tip değişimlerin içerisinden geçmiş toplumlara özgü bir şaşırtıcılık değil. Bu süreçte, tüm dünyada da öyle veya böyle tarihin en hızlı dönüşümü yaşandı. Belki hızlı, acımasız ve umulmadık bir değişim süreciydi bu ama hayat, özellikle de insani ve toplumsal hayat zaten değişim anlamına gelir ve hiçbir toplum da buna karşı ilânihâye direnemez. Önemli olan, bu değişimin olumlu yönlerden ivmelendirilebilmesidir.

Günümüz açısından en şaşırtıcı olan kuşkusuz ki yüzyılın ardından Türkiye’nin Kemalizm’e muhalif bir toplumsal kesim tarafından yönetilmesi. Kimileri için bu, Cumhuriyetin başarısızlığı olarak görülebilir ama bir başka bakış ise buna, toplumsal yarılmışlığı bütünleyen bir imkân olarak da bakabilir. Ne var ki Cumhuriyet, olumlu çabalarını da tartışılır kılacak bir biçimde, daha en başından itibaren toplumsal gerçekliği pek de dikkate almayan bir köktencilikle malûldü. Verili gerçekliği umursamayan bir ülkücülük, buna hiç de uyarlı olmayan yüzeysel değişimlerle topluma, öze nüfûz edebileceğini varsaymaktaydı.

Bu bakışın yüzeyselliği bir ölçüde inkılâpçıların asker kökenli olmasıyla, tıpkı askerdeki buyrukçuluğun etkileyiciliği gibi toplumun da kendi buyrultuları/söylevleri doğrultusunda kolayca değiştirilebileceğine dair iyimserliklerinden kaynaklanmaktaydı. Çünkü bu yönetici kuşak, toplumu hukuk ve yasa yerine doğrudan buyruklarla, belli bir yönetimsellikle idare edecektir ki bu muğlaklığın içine Fransız devriminden askerî talimatlara, sömürge yönetimlerinden saray alışkanlıklarına kadar birçok çelişki sızmıştı.

Oysa toplum, zannedildiği gibi öyle her biçimin kolayca verilebileceği bir hamur olmadığı gibi rastgele doldurulabilecek bir tekne de değildir. Askerî buyurganlıkla siyasal müzakerecilik ise oldukça farklı şeylerdir ki tam da burada cumhuriyetle demokrasi farkı da ortaya çıkmaktadır. Ne var ki süreç içerisinde o zorlayıcı “Batı’ya aitlik endişesi” Cumhuriyetçileri, kritik bir noktada seçimlerini demokratik dünyadan yana yapmak zorunda bırakacaktır. Bu durumda ise ister istemez o zamana değin görmezlikten geldikleri toplumsal derinliklerle, dindarlarla, ırklarla, mezheplerle karşılaşmak ve yüzleşmek zorunda kalacaklardır. Onların varsayımlarına göreyse bu tip farklılıklar, Cumhuriyetin o üstün enerjisiyle şimdiye değin çoktan eritilmiş olmalıydı. Hâlbuki tam aksine karşılarında biçimlerini değiştirseler de oldukça bilenmiş, hınçlı ve birikimli kitleler bulacaklardı. Bu nitelemelerde Cumhuriyetin olumlu ya da olumsuz yoldan katkıları da vardı kuşkusuz.

Cumhuriyet seçkinleri bir ulus yaratmaya çalışırken farklı uluslar yaratıldığının farkına varmamıştı çünkü toplumsala dair oldukça naif bir bakışa sahiptiler. Sonunda imparatorluğun büsbütün dağıldığı o Dünya Savaşı sonrası manzarası, aslında ne denli askerî yetkinlikten uzak olduklarını ortaya koyduğu gibi yüz yıllık bir Cumhuriyet süreci de toplumsal derinliklere nüfûz etmekten ne denli uzak olunduğunu da ortaya koyacaktı. Devasa bir toplumun salt buyruklarla veya iyi niyet temennileriyle ya da Cumhuriyet baloları ve halkevleriyle değişmeyeceğini pek de düşünmüş değillerdi. Beri yandan Cumhuriyeti derinleştiremedikleri gibi demokrasiyi de bir türlü içselleştiremeyeceklerdi.

Tüm bunlara rağmen ve iktidar biçimsel olarak ellerinden kaçmış bile olsa, yirmi dört yıldır iktidarda olan karşı kesimin varlığı bir açıdan bir başarısızlık olarak da görülse bu, Cumhuriyetin bir başarısı olarak da kabul edilebilir çünkü son tahlilde sistem, Kemalist ilkelerin üzerinde sürdürülmekte! Bu ilkelerin aşılamadığı, Kürtler ve Aleviler karşısında takınılan ayak sürümeler ve tereddütlerden de anlaşılmıyor mu?  Ak Parti, bu anlamda sistem dışı bir parti değil ve hâlâ Batı ittifakı çerçevesindeki bir stratejiye dahil. Siyasete ve sosyolojiye bakışı da temel Cumhuriyetçi stratejinin dışına çıkabilmiş yani sahici anlamdaki bir demokratik çoğulculuğa yönelebilecek bir cesaretten ve niyetten yoksun.

Sistemin bu yönde çatallanması temel bir sorun değil kuşkusuz. Asıl sorun, sistemin kurucusu olan CHP’nin içerisine düştüğü sefalet! Uzun zamandır esaslı bir yol ve yordam üretmekten uzaklaşan bu parti, şimdilerde ise yolsuzluk sorgulamalarıyla boğuşmakta. Bir dönem CHP’nin muhaliflerine karşı uyguladığı yargı silahıyla terbiye, şimdilerde kendisine karşı uygulanmakta. Şayet ilkeli bir tutum içerisinde kalabilseydi, toplumun içerisinde bulunduğu çaresizlikler ve zorluklar karşısında bir toplumsal rıza yaratması oldukça kolaylaşabilirdi. Gerek şaibeli kongre meselesi gerekse belediyelerdeki yolsuzluklar, bu kolaylığı oldukça zorlaştırmış durumda. Son tahlilde giderek daha da kirlenen, yoksullaşan ve toplumu da umutsuzluğa sürükleyen bir manzara karşısındayız.

Ne dersiniz: Cumhuriyet başarılı bir proje mi?

(19.05.2026)

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x