Connect with us

Yazılar

Klasik Dönemde Okullaşma ve Urfa – Harran Okulları – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Okullaşma Nedir?

Bu durum iki madde ile özetlenebilir: Okullaşma durumu ve okul çağındaki çocuklara okuma olanağının sağlanmış olması.

Okullaşma için okula giden öğrenci oranını ve okul sayısını artırmak gerekir.

Konu okullaşma olunca devreye doğal olarak eğitim ve öğretim girer. Eğitim, çeşitli alanlarda bilgi ve beceri sahibi olması istenen ve isteyen kişilere yönelik eylemler silsilesidir.

Öğretim ise karşı tarafa salt bilginin aktarıldığı, ortada öğreten ile öğrenenin olduğu, zihinsel ve el becerisi gerektiren bilginin söz konusu olmadığı “bilgi aktarma” şeklidir.

Kendi içerisinde özgül bir ağırlığa sahip olan bu iki yöntemin artı ve eksileri vardır.

Yeri gelmişken belirtelim Türkiye’de yapılan genel itibarıyla eğitim değil öğretimdir. “Eğitim ve öğretim dönemi” denen bu sürecin isminde eğitim öğretimden önce gelse de sıralama tam tersi olmalıydı. Çünkü öğrenilmeyen, öğretilmeyen bir şeyin eğitimi mümkün değildir.

Tarih boyunca “din temelli” okullaşma durumuna bir vurgu

Bir Süryani ilim adamı, okullaşma konusunda aşağıda gösterdiğimiz minvalde bir sıralama yapmış. Bize de ilginç geldi. Bakalım.

1- İlk okulu Allah açtı. (Doğru galiba. Nitekim “Allah kalemle yazı yazmayı öğretti.”) (Alak, 96/1-5)

2- İkinci okulu Hz. Âdem açtı. (Bu da doğru galiba. Zira mahiyetinin ne olduğunu tam olarak bilmesek de kalemle yazmak öğretilmiş ve öğrenilmişse o zaman bu işi ilk defa Hz. Âdem’in yaptığı düşünülebilir.)

3- Üçüncü okulu Hz. Nuh açtı. (Bu da mümkün!)

4- Dördüncü okulu “ulu’l-azm” peygamberlerden olan ve bir “millet”i bulunan Hz. İbrahim açtı. (Buna da evet!)

5- Daha sonra bu peygamberlerin okul açma işlerinin Antik Yunan’da vücut bulduğunu görüyoruz. Ama burada açılan okulun mahiyeti açısından şirk içerdiği söyleniyor (ki, bu da doğru!)

6- Altıncı okulun süregelen İslam-tevhid mesajının üzeri örtülmesi, var olan hakikatin gizlenmesi üzerine Hz. İsa tarafından açıldığı belirtilmektedir.

Bu bilgiler dikkat edilirse Hz. İsa ile sona eriyor.

Bize göre bunlar doğru olmakla birlikte modern dönemde seküler okullaşma eğilimini sarf-ı nazar ettiğimizde “bize kadar izi kalan” son tevhid okulunun da bir daha kapanmamak üzere Hz. Muhammed tarafından açıldığını söylememiz gerekiyor. Hz. Peygamber döneminde Medine’de hizmet veren Ashab-ı Suffa buna en güzel örnektir.

Urfa Okulu

Dünyanın en eski şehirlerinden biri olan Urfa; Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi üç büyük dinin gelişimi ve etkinliği açısından önemli bir yere sahiptir. Urfa’nın ilahi olsun, beşeri olsun birçok dinin kültürel gelişiminde büyük rolü olmuştur. Bilhassa Hristiyanlık ve İslamiyet’in kültürel merkezi olarak işlev görmüştür. Yahudilik, Hıristiyanlık, Süryanilik, Nesturilik, Sabiilik ve İslamiyet gibi birçok din ve mezhebi bünyesinde barındıran nadir şehirlerden birisidir.

Bu okulda okutulan dersler açısından önem açısından ilk sırayı felsefenin aldığını, daha sonra tıp, edebiyat ve tarihin geldiğini bilmekteyiz. Urfa Okulu, 363 senesinde İranlılar tarafından kurulduğundan bazı kaynaklarda İran medresesi olarak da geçmektedir. Urfa Okulu, farklı din ve mezheplerin etkisinde kaldığından olsa gerek daha çok felsefeye önem verilmiştir. O dönem açısından başta İran/Sasaniler olmak üzere Roma gibi güçlü ve istilacı aynı zamanda yerleştikleri yerde kendi kültürel değer ve hayat telakkilerini emperyalist bir bakış açısıyla hakim kılmaya çalışan devletlerin varlığına rağmen doğuyu ve batıyı ilgilendiren konularda eğitim yapılması istenen okul olgusu açısından birçok şehir dururken başta Urfa’nın ve Harran’ın tercih edilmesi dikkate şayandır.

Bu güçlerden dönemin İran’ının yukarıda belirttiğimiz gibi Urfa’yı tercih etmesi ve burada bir medrese/okul açma düşüncesi bu topraklarda neşvünema bulmuş olan dinlerin, dinsel öğretilerin gerek kendileri ve gerekse de hâkimiyetleri altına almayı düşündükleri o bölgede mukim toplumlar açısından önem arz ediyordu. Zaten öteden beri varlıkları kabul edildiği halde içerik açısından tartışılan ama sonuçta o bölgenin ‘peygamberler bölgesi’ olmasının tesmiyesine bir uygunluk içerisinde bu okulların bu şehirlerde kurulmak istenmesinin önemli bir delili olabilir.

Urfa Okulu’nun birçok dinin ve mezhebin etkisinde kaldığını, başta Yakubi ve Nesturiler arasında bitmek bilmeyen çekişmeler baş gösterdiğinden bu okul 489’da kapatılıp Nesturi hoca ve talebelerinin de kovulduklarını görmekteyiz. Urfa Okulu en çok Süryanilerin etkisinde kalmıştır. Süryaniler filozof değil felsefeci yetiştirmişlerdir. Ayrıca İslam felsefesine ilk çağ filozoflarının eserlerinden (tercüme suretiyle) fikri malzeme sağlamışlardır. Urfa Okulu’nun en istikrarlı çizgisini Müslümanların egemenliği altındayken sürdürdüğü bilinmektedir. Bu meyandan olmak üzere Yunan felsefesi etkisinde başlayan tartışmalar İslami hükümlerin ve inançlarının akılcı yorumlanmasına neden olmuştur. Emevi ve Abbasi dönemlerinde itikadi mezheplerin doğmasına, İslam’ın çoğulcu düşünme ve bir arada yaşama biçiminin oluşmasına, kelam ilminin gelişmesine katkı sağlamış olduğunu da belirtmiş olalım.

Urfa Okulu’nun Müslümanların egemenliğine geçtikten sonra da geçmişteki gibi felsefe okulu olarak özelliğini koruduğunu, gayrimüslim insanlara karşı bir hoşgörü çerçevesinde yaklaşım sergilediklerini ve onların inançlarına dokunmadıklarını ilme verilen önemden dolayı bu okulların ne adına olursa olsun kapatılmadıklarından bahsedilebilir. Ki azınlıkta olanlar, azınlık olarak varlıklarını korudular ve felsefenin öğreticisi olmaya devam ettiler.

Birçok yabancı yazar tarafından Urfa Akademisi olarak da tanımlanan Urfa Okulu, Hristiyan teolojisi açısından İsa’nın kişiliği konusunda başta Kadıköy Ortodoksluğu olmak üzere Nasturilik/Diyofizitçilik, Yakubilik/Monofizitçilik gibi birçok konuda etkin ve belirleyici rol oynamıştır. Urfa Okulu’nda yetişen ve ders veren hocalar yalnızca ilahiyatla iştigal etmemişlerdir. Müzik, şiir, edebiyat, felsefe gibi çeşitli dallarda ürünler vermişlerdir. Örneğin Bardaysan iyi bir aziz olmasının yanında iyi bir müzisyendir ve kiliseye müziği ilk sokan kişidir. Aziz Afraim, Suruçlu Yakup ve Viranşehirli Yakup iyi birer şairdir. Hatta bu dönemde komşu şehirlerden ve ülkelerden gelip sanat, edebiyat, felsefe ve ilahiyat eğitimi alan birçok fikir ve düşünce adamı vardır.

Urfa Okulu’nun entelektüel arkaplanı

Urfa Okulu eski dünyanın, doğuda konumlanan ve dönemin ilgili çevreleri tarafından bilinen ve tanınan önemli birkaç okulundan biriydi. MS I. yüzyıldan itibaren Hristiyanlığı kabul eden ve Hristiyan inancının şekillenmesinde önemli bir fonksiyon icra eden Urfa, Süryanilerin tarih boyunca ilahiyat bağlamında öne çıktıkları iki okuldan birisidir. (Diğeri Harran okuludur.) Burası söz konusu dinsel geleneğin yanı sıra V. yüzyıldan itibaren Atina ve civarındaki felsefi okulların kapatılmasından sonra bir kısmı Yeni Eflatuncu bilimcilerin gelmesiyle daha da hareketlenmiştir.

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ayeti ile Hz. Peygamber’e ait “İlim Çin’de bile olsa onu gidip alınız.” hadisinden yola çıkan Müslümanların fetihle İslam topraklarına kattıkları yerlerde öteden beri var olan kültürlerle diyalog kurmaları, onları koruyup sahip çıkmaları hoşgörü ortamının da oluşmasında önemli bir işlevi olmuştur.

İslam’ın değiştirilmesi mümkün olmayan ve bizzat Kur’an’ın kesin olarak vurguladığı itikadi/inançsal ilkelerini hariç tuttuğumuzda göreceliği toplumlar açısından farklılık arz edebilecek konularda insanlar muhayyer bırakılmış bununla birlikte önemli bir alan olan örfe vurgu yapılmıştır. Şayet bu böyle olmasaydı Müslümanlar asırlar boyu koyu bir Arap tasallutu altında ne kendi ‘makbul değerlerini’ ne de kültürel etkileşim sonucu başka toplumlar almaları gereken değerleri alabileceklerdi. Bu da yerinde sayma, çürüme ve yok olmayı beraberinde getirecekti.

Vahyî temele dayanan birçok dinde ona arız olan yanlışlıklar ve hurafeler zamanla o dinlerin vahyi temellerini nasıl sarsmışsa buna rağmen en son din olması hasebiyle İslam’ın kendi vahyi temellerini yitirmeyeceğinin yanında İslam’a inanan ama ona yaklaşım tarzında gerek şirk gerekse de hurafe kalıbında var olan ama hakikati içermediği apaçık olan inanç dizgeleriyle hareket etmek İslam’a zarar vermeyeceği halde ona kendi fehvasında inanıp yanından bir değer biçmeye çalışacak olan kişiye büyük zararlar verebilir ve onulmaz yaralar açabilir.

İşte bu meyanda sadece Urfa üzerinden bile yaşanılan bir yeri indirgemeci mantıkla kutsallık kalıbı içerisinde değerlendirmeye meyyal Müslümanların normalde göz önünde bulunan hakikati es geçip onun yerine ikame edilen kalıplara bakıp onlardan bir sonuç çıkarma girişiminin maddi ve kültürel açılardan bir getirisi olsa da sonuçta hakikate vasıl olma açısından bir ağırlığının olmayacağını insanlık tarihi verilerinden bilmemiz gerekir.

Eğitimin Mekân ve Anlayış Olarak El Değiştirmesi

Harran’ın ilme ve felsefeye hizmet ettiği ve ünlü bilginleri yetiştirdiği dönemlere baktığımızda İslam dışı olan Sabilik ve Hıristiyanlığın etkisinde kaldığı, daha sonra ise İslami duyarlılığın hakim olduğu bir döneme girdiğini görüyoruz. Zira Harran’da 10. asrın başına kadar Hristiyan olmayan felsefecilerin Sasani İmparatorluğu tebaasından olup Farsça konuşan felsefecilerin oluşturduğu bir okulu bulunuyordu. Bununla birlikte tamamıyla Yunan bilimi ve felsefesinin çalışıldığı okullara devam edenler genellikle Hristiyan’dı.

Harran felsefe okulunun ortaya çıkışı ile ilgili olarak bir başka kaynakta da şu ifadelere yer veriliyor: İslam’ın ortaya çıkışından sonra eğitim İskenderiye’den Antakya’ya geçti ve burada tek bir öğretmen kalıncaya kadar uzun bir süre kaldı. Son öğretmenden iki kişi eğitim gördü, bunlardan her ikisi de daha sonra yanlarına kitaplarını da alarak buradan ayrıldılar.

Anlaşıldığı kadarıyla bunların bir kısmı Hıristiyan, bir kısmı ise Müslüman öğrencilerden oluşuyordu. Eğitimin bir açıdan göç yoluyla İskenderiye’den Harran’a geçmesi aynı zamanda buranın doğal olarak sosyo-kültürel bir değişim geçirmesi demekti: “İşte bu göç sayesinde sosyo-kültürel bir değişim geçiren Harran’da ilim ve felsefe canlanmış, bir kültür merkezi olmuştur. Ekseri Grek asıllı olan Harran halkı putperestti. Onlar, İmparator Justinyanus devrinde Hristiyanlığın Doğu Roma İmparatorluğu’nun resmi dini kabul edilmesinden sonra Hristiyanların baskısına dayanamayarak aslî vatanlarından göç etmişlerdi. Şehirlerinden ayrılmalarıyla birlikte bu göçebeler, özellikle Yeni Eflatunculuk (Neo-platonik Philosophy) olmak üzere Yunan kültürüne bağlılıklarını devam ettirdiler. Bu Harran putperestleri, Abbasiler devrinde Yunan felsefesini ve onlara ait ilimlerini Bağdat’a taşıdılar.

İslam düşüncesinin oluşumunda önemli bir yeri ve etkileri bulunan isim ve fikirler üzerinde duran Cabiri, şunları naklediyor: “Evet bazı Şarkiyatçılar Antakya, Nusaybin, ve Harran (Suriye ve Irak’ın kuzeyi) ile Cündşapur’daki (Güney İran) bazı Süryani ekollerinin oynadıkları rolden bahsetmektedirler. Bunlar Yunan menşeli felsefe ve bilimlerin tercüme yoluyla Doğu’ya intikaline katkıda bulunmuşlardır. Hatta bazıları söz konusu ekollerin kelâm ilmi gibi birtakım İslami ilimleri de etkilediklerini söylemektedir. Ama bu Süryani ekollerin üstatlarını ve öğrencilerini İslam kültüründeki tercüme faaliyetlerine yaptıkları katkılardan dolayı takdir etmemize rağmen aradığımızı onlarda bulamamaktayız.” Bu ekoller hakkında bilinen onların genelde dinî karakterli ekoller olduğudur. Onlar kutsal metinlerle sıkı bir ilişki içindeydiler ve kilisenin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yönlendiriliyorlardı.

Harran’ın salt paganist öğretisinden oldukça farklılık içeren ve doğrudan Grek din kültürünün önemli bir parçası olan Hermetizm’in bu düşünceye sahip İskenderiye Okulu müntesiplerince önce Harran’a, oradan da İslam dönemlerinde bir ilim merkezi olarak öne çıkan Bağdat üzerinden İslam düşüncesine etkisine dair Muhammed Âbid El-Cabiri ise “Arap Aklının Oluşumu” adlı eserinden şu ifadelere yer veriyor: “Hristiyan olan Harranlı Süryanilerin ortaya koydukları çalışmalarını kendi dini ihtiyaçları ve ekolleri üzerinden yine kendi dinleri adına yapmalarının yanında Harranlı Sâbiîlerin ise kendi pagan anlayışları bağlamında hareket etmişlerdir. Harranlılar kendilerine Babil’den gelen kozmoloji bilimlerine ilgi göstermiş, bunlarla bağlantılı olarak gezegenlere tapmış, yıldız bilimi ve büyüyle uğraşmışlardır. Kadim mirasın “gayr-i makul” boyutunda yer alan iki temel akımdan birini oluşturan Hermetik dini felsefenin sahipleri sayılan Sâbiîlerin yerleşim yeri olması da Harran’ın önemini arttıran bir faktördür. İslam tarihinde tercüme kültür aktarımı faaliyetleri sahasında Harranlıların da büyük rolü olmuştur. Özellikle de ikinci dönemde bunu açıkça görmekteyiz. Onlar, kendi ilmî ve felsefi miraslarının büyük bölümünü (Hermetik eserlerin bir bölümü de olmak üzere) Arapça’ya aktarmışlardır.”

Harran Okulu

Başlangıç tarihi bilinmemekle birlikte miladi ilk yüzyıllardan itibaren varlığı kabul edilen bu üniversite o dönemde dünyanın en önemli felsefe okulu olarak bilinir. İskenderiye ve Atina’dan sonra en büyük felsefe okulu Harran Okulu’dur. İslâm ordularının Harran’ı almalarından sonra da bu üniversite varlığını sürdürmüştür. 718-913 tarihleri arasında İslâm’ın hakim olduğu dönemlerde bilim ve sanatta zirveye ulaşılmış, dünyaca ünlü birçok bilim adamı yetişmiştir. Bu üniversiteye o dönemde İslâm dünyasının her yerinden talebeler gelmekte idi. Bu üniversitede Sabiî, Paganist, Hristiyan ve Müslüman âlimler beraber rahatça çalışmaktaydılar.

Geçmişten günümüze tarihi bir kalıntı olarak gelen Harran, birçok dinin menşei ve birçok medeniyetin beşiği olmuştur. İslam öncesi ve sonrası olmak üzere iki dönemde bilim ve kültüre hizmeti olan Harran, tarihi süreç içerisinde bir dönem en parlak devrini yaşamış, ihtişamlı bir isim bırakmıştır. Düşünce tarihi açısından Harran’a baktığımızda ilim ve felsefe açısından oldukça haklı bir şöhrete sahip olduğunu görürüz..

Özellikle din ve felsefe tarihi açısından bakıldığında Harran bir bilim ve medeniyet merkezi olarak belirginleşir.

Harran Okulu ve Felsefe

Felsefe, Yunan filozoflarından ve en önemlilerinden biri olan Platon’dan (Eflatun) başlayarak modern dönem filozoflarına kadar belli başlı filozoflarla ve bazı Müslüman filozofların tarif ve tanımlarından yola çıkılarak eşyanın hakikatini araştıran bir ilim olarak tanımlanmıştır. Böyle olmakla birlikte, o şer’i yol olmayıp onun gibi kararlı değildir. Buna rağmen, o, yapısı ve içerdiği doneler açısından es geçilmesi pek de mümkün görünmeyen bir olgudur.

İslam dünyasında ilk asırlarda tercüme edilmeye bağlı olarak revaç bulan ve Müslüman filozoflarca işin özgünlüğü korunarak İslam felsefesi şeklinde tavsif edilen felsefenin, belli bir müddet sonra, o da var olan siyasi mülahazalarla eğitim müfredatından çıkarıldığı, reddedildiği, unutulduğu ve daha sonra, Osmanlı son döneminde, “hikmet sevgisi” olarak tanımlanan felsefe, bu kez bize doğru Batıcılık yoluyla tekrar yol bulmuştu.

Yukarıda bir yerde, felsefenin İslam dünyasında ilk asırlarda tercüme yoluyla tanınır olduğundan bahis açmıştık. Zamanla İslam felsefesi şeklini alacak olan bu tercüme faaliyetlerinde birçok okulla birlikte Harran Okulu’nun yeri çok önemli ve bambaşka idi.

Siyasî, ticarî, ilmî ve coğrafî olarak merkezi roller üstlenen Harran, çok az mekâna nasip olan bu özellikleriyle, çeviri, felsefe, tıp, astronomi ve benzeri alanlarda birçok ünlünün yetişmesine uygun zemin hazırlamıştır. Belki de bundan dolayı Harran sakinleri, yerel dilleri Süryanicenin yanında Yunancayı da kullandılar. İslam coğrafyasına dâhil olduktan sonra da Harran ve bitişik yerleşim yeri Urfa, felsefe ve bilim merkezi oldular ve aynı zamanda çeviri faaliyetlerinin odağında bulundular.

Yıldız-gezegen kültüne dayalı politeist/paganist Harran anlayışı, Helen düşüncesine direnmesine rağmen Hermes, Agathodaimon, Aratus, Solon, Eflatun, Euhermerus, Pisagor birçok Yunan filozofunu kutsallaştırarak kendi azizleri içerisine dâhil ettiler. Bu etkileşimin bir benzerini aynı coğrafyanın yeni sahipleri Müslümanlar tarafından da yaşandığı bir gerçektir.

İslam felsefesinin oluşumu, her ne kadar Harranlı Sâbiîlerin gerek Süryaniceden ve gerekse de Yunancadan Arapçaya yaptıkları tercüme faaliyetlerine dayanıyor ve belli bir oranda ondan etkilendiği söylense de Allah’ın insanlara kitabı ve hikmeti vermiş olması bu etkileşimi büyük oranda aza indirmiş ve bir müddet sonra yok hükmüne sokmuştur diye düşünmek gerekirdi. Nitekim Müslüman filozofların Allah’ı tanıyarak insanı, tabiatı ve hayatı bilip öğrenmesi, onları bu yolla elde etmesi yani hikmet şubesine başvurması sonucu vaki olmuştu. Ki “Hikmet, müminin yitik malıydı.”

Harranlı olup geleneksel Sâbiî inanca sahip olan, uğraş alanları hasebiyle başta kendi bölgelerinde olmak üzere farklı coğrafyalarda da kendilerinden bahsedilen bu insanların belki de en önemlilerinden biri olan Sabit b. Kurra’nın kendinden emin bir şekilde memleketi olan Harran’ı kastederek Hıristiyanlığa yönelik olarak söylediği “Bu şehir asla Hristiyanlıkla kirlenmemiştir.” sözü az da olsa meseleyi açıklar mahiyetteydi.

Belki de Sabit b. Kurra’ya bu ifadeleri söyleten sebeplerden birisinin adeta “tencere dibin kara” fehvasında ortaya çıkan, temelde tevhidi öze sahip bulunan Hristiyanlığın geldiği son nokta açısından aralarında belirgin bazı farklar bulunsa da onun pagan özellikleri düstur edinmesine yönelik bir itiraz olabilirdi.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

Gözaltılarla Kanıtlanmak İstenen NATO Muhipliği ve 6. Filo Hayaleti

Yayınlanma:

-

Türkiye’nin 1952’den bu yana süren NATO üyeliği, Ankara’da 36.sı yapılan zirve ile misyon itibariyle yeni bir evreye girmiş görünüyor ve anlaşılan o ki Türkiye, bu misyon için oldukça istekli!

Türkiye’nin “NATO’nun savaş üssü olduğuna dair iddialar[1] maalesef yıllar içinde adım adım ete kemiğe büründü. Önümüzde oldukça açık bir tablo var: Kuzeydeki Ukrayna-Rusya savaşı, doğuda ABD-İsrail’in son iki yıldır aralıklarla devam eden İran saldırıları ile Çin’le yakın geleceği alabildiğine meşgul edecek Çin’le rekabet ve son olarak Batı Asya’nın pek çok yanına yayılmış İslamî direniş hareketleri ile bütün bunların karşısında ABD öncülüğünde ve koçbaşı olarak vazifelendirilen İsrail’in pervasızlığında vücut bulan saldırganlıklar…

Uzun Suriye savaşının ulaştığı nihâî aşama ve Suriye’de konuşlanan yeni rejimin ABD-Türkiye hattındaki ortaklığı, Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılma plânları ile Gazze’de süregiden soykırım ve elbette bağlantılı olarak Filistin meselesi, bölgedeki ana yarılma hatlarının geleceğine dair bize bir fikir sunuyor.

Türkiye’nin eski bir NATO müttefiki oluşu, NATO unsurlarının ülkemizin dört bir yanına öteden beri konuşlu oluşları, yukarıda sunmaya çalıştığım tabloda Türkiye’nin asla pasif olmayacak bir role sahip olmasını zaten beraberinde getirecekti ancak meselenin burada asıl mühim olan yanının sıradan bir rol üstlenmek değil de oldukça arzulu bir pozisyon kapma/öne çıkma refleksinin abartılı görünüşüdür.

Beykoz’a NATO deniz unsurunun yerleşmesi ve Adana’da NATO kolordusunun kurulması, yukarıda resmetmeye çalıştığım tabloyu maalesef daha da anlamlı hâle getirmektedir ancak bu iki NATO unsurunun ikamesi, ülkede yeterli ilgiye mazhar olamamıştır. NATO Kürecik radarının kurulduğu dönemde kısmî protesto ve kampanyalar yürütülse de[2] yine genel anlamda bunların yeterli düzeyde seyrettiğini söylemek oldukça zor. Beykoz ve Adana’daki unsurlar için o kadarını bile söyleyebilecek durumda değiliz maalesef!

“Köpeksiz köyde rahatça köteksiz dolaşan” emperyalistler, iş birliğine oldukça sevdalı müttefikleriyle iç içe geçmiş geniş “potansiyel ve fiilî tehdit” dairelerine matuf ve Türkiye’nin hâl ve istikbâlini ileri seviyede etkileyecek konumlandırmalar yapıyorlar. Kuzeydeki NATO-Rusya savaşı diyebileceğimiz savaşın neredeyse doğrudan aktörü olmaya sürüklenmek gibi bir tehlikenin kapıya dayandığını söylemek abartı olmasa gerek. ABD-İsrail’in İran saldırılarında NATO istihbarat uçaklarıyla Kürecik radarının aktif rolü ve iktidarın İran saldırılarından dolayı ABD ve Trump’a herhangi bir kınama ya da tepki eyleminde bulunmaması, oldukça düşündürücü ve yeni dönem rol dağıtımındaki beklentileri bakımından dikkate değerdir. İsrail’e çalışan BTC petrol boru hattı gerçeği ile ticarî faaliyetlerini bir kenarda tutarak Türkiye’nin İsrail’le üst düzeyde yürüttüğü propagandatif kınayıcı dilinin ittifak içinde alan kapma bağlamında değerlendirilmesi pekâlâ mümkündür.[3]

Evet, buraya kadar anlattıklarım hatırlatıcı bir toparlamadır lâkin bırakalım emperyalist blokla uzun süredir müttefik olma hâlini, henüz pratiğe aktarılmaya çalışılan adımlar bile yeterli tepkiye, eleştiriye değer görülmüyor. İslâmî çevrelerin üzerine yapışan 6. Filo hayaleti[4], yeni dönemde derinleşerek sürüyor.[5] AKP iktidarı ile neredeyse son çeyrek yüzyıla ulaşan çok boyutlu iç içe geçişlerin neticesi olarak mezkûr çevrelerin büsbütün onay ve aklama makamı konumuna ulaştıklarını 36. NATO zirvesi dolayımındaki tutum ve izahları nedeniyle bir kez daha gördük. Ankara’yı hayalet kente çeviren ultra abartılı sözüm ona güvenlik (!) tedbirleri; katil ve Epstein sapkını Trump ile ona eşlik eden NATO çetesinin huzuru için hiçbir hak ve hukuk tanımaksızın muhtemel protestoları engellemek maksadıyla kendi halkını ev baskınları ile gözaltına alıp onları pervasızca hürriyetlerinden yoksun bırakan[6] bir siyasî otoriteyi haklılaştırmak, ikinci bir 6. Filo karanlığı olarak tarihe kayıtlanmıştır. Sol-sosyalist çevrelerle Müslümanlardan pek çok kişinin uğradığı bu hukuksuzluk, Türkiye’nin ana gündemlerinden olması gerekirken umarsızca görmezden gelindi.

“NATO füzelerinin ümmetin geleceğini vuracağına” dair beyanımız[7] bir yandan 1952’ye sabitlenmiş bir yandan da ucu açık bir geleceği işaretlemişti. Özellikle İslamî hareketlerin emperyalizme karşı özgürleştirici fiilî ve fikrî bütün çabalarını muhasara etmek, bu füze sembolüyle küffârın temel maksat ve motivasyonu olarak belirginlik kazanmaktadır. Bu büyük tuzağa kimi zaman “Sovyetler-komünizm” kimi zaman da ne oldukları belirsiz “kazanımları korumak” kaygılarıyla düşmek, neredeyse gönül rahatlığı ile tercih edilmektedir. Başka yazılarda tekrar tekrar değerlendirilmesi gereken bu çürümüşlüğün aşılması ne kadar mümkündür bilemiyorum doğrusu!

Osmanlının son birkaç yüzyılında Batılı büyük güçler arasında güttüğü denge politikaları ve borç ilişkisi ile varlığını devam ettirme çabasının bir benzerini Cumhuriyet döneminde, özellikle de AKP iktidarında çarpıcı bir şekilde gördük. Ülkenin husûsen ekonomik çöküşünü Batılı müttefiklere yaslanarak geçiştirmeye çalışan iktidarın yapıp ettikleri, yazının başından beri vurgulamaya çalıştığım “arzu”nun gerekçelendirilmesinden başka bir şey değildir. Süleyman Demirel’in “70 cent’e muhtacız!” itirafını yapmayan kabadayılıkla NATO zirvesinde Trump’ın İran’a saldırı emrine yine herhangi bir tepki vermeyen bağlılık ibretâmizdir!

Söz konusu tabloyu okumaktan acze düşmüş İslamcılığın (!) bir yandan sayısız siyer okumasından stratejik hakikat yerine yine kendi gibi acze düşmüş iktidara payanda olma vazifesi çıkarması da bu sürecin bir başka çarpıcı boyutudur. Hz. Peygamber ve arkadaşlarının zamanın iki büyük gücü Sâsânî ve Doğu Roma arasında herhangi bir denge arayışında bulunmadan tümüyle bağımsız bir söylemle insanlık tarihini yarmasını pratiğe taşıyamamak da bilinç ve iradelerin ne denli sakatlandığının acınası bir görüntüsüdür.

Sol-sosyalist çevrelerle bir kısım Müslümanın meselenin bam teline dokunan söylemlerle neredeyse bir ay boyunca NATO zirvesine karşı yürüttükleri muhalefet, yine de anti-emperyalist kararlılığın varlığı bakımından umut ve gurur vermiştir ve bütün bu yerel-küresel kuşatmaya karşı derinleştirilme potansiyeli taşımaktadır.

Dipnotlar:

[1] Türkiye NATO’nun Savaş Üssü Oluyor, NATO’ya, Patriotlara Hayır! – https://www.tokad.org/2012/12/01/turkiye-natonun-savas-ussu-oluyor-natoya-patriotlara-hayir/

[2] Kürecik Radar Üssü NATO’ya Devredildi – https://www.haksozhaber.net/kurecik-radar-ussu-natoya-devredildi-29783h.htm

[3]Ankara’daki NATO Zirvesi ve İsrail’le “Danışıklı Dövüş”ten İttifak İçi Alan Kapma Mücadelesine – Arif Karaçam – https://yenipencere.com/yazilar/ankaradaki-nato-zirvesi-ve-israille-danisikli-dovusten-ittifak-ici-alan-kapma-mucadelesine-arif-karacam/

[4] 6. Filo Günlerine Dönüş-Ahmet Örs – https://www.tokad.org/2013/01/24/6-filo-gunlerine-donus-ahmet-ors/

[5] NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık-Ümit Aktaş – https://yenipencere.com/yazilar/nato-somurgecilik-ve-muhafazakarlik-umit-aktas/

[6] NATO Zirvesi Tedbirleri: 4 bin 412 Gözaltı – https://www.diken.com.tr/nato-zirvesi-tedbirleri-4-bin-412-gozalti/

[7] Katil NATO’nun Füzeleri, Ümmetin Geleceğini Vuracak – https://www.tokad.org/2011/09/13/katil-natonun-fuzeleri-ummetin-gelecegini-vuracak-2/

Devamını Okuyun

Yazılar

NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Aslında bir Kuzey Atlantik İttifakı olan NATO, İkinci Dünya Savaşının ardından 500 yıllık sömürgecilik tarihinin aktörleri tarafından ve elbette sömürgeciliği sürdürmek için geliştirilen yeni bir kavramsallık çerçevesinde kuruldu. Genişleme sürecinde katılanlar ise yine Avrupa ülkeleri ve Kanada’ydı. Türkiye’nin bu resimdeki ayrıksı duruşu aslında kendi varlığının ikircimliğiyle ilgili; kendisi açısından Batılılaşmacı çizgisini halkına rağmen sürdürmek, NATO’cular açısından ise karşı bloğa geçişini önlemek için alınan/verilen iğreti bir kararla!

Türkiye’nin kimliği ve nerede durması gerektiği yüz yıllık bir istifham çünkü sonuçta o, Birinci Dünya Savaşında yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğunun varisi. Son yüz yılını yarı sömürge bir ülke olarak geçiren Osmanlı İmparatorluğu, dört yüzyıl Avrupa’yı baskı altında tuttuysa da sonuçta yenildi ve topraklarının çoğu (Cezayir, Tunus, Libya, Kıbrıs, Arap Ülkeleri…)  sömürgeci ülkeler (Fransa, İtalya, İngiltere…) tarafından işgal edildi. İsrail tarafından işgal edilen Filistin topraklarının akıbeti ise hâlâ meçhul.

Türkiye, kimliğini müphemleştiren son yüz yıllık tarihin akabinde, sömürgeleştirilmiş bir ülkenin varisi olarak stratejik bir hamleyle eklendiği jeopolitik haritanın dışındaki yegâne ülke. Ama onu her iki dünyanın baskısı altında tutan bu melez kimliğiyle, sömürgeci NATO ülkelerini konuk ederek 36. NATO toplantısına ev sahipliği yaptı. Bütün o şaşaa ise aslında o ikircimi üzerinden atamamışlığıyla da ilgili. Ankara’daki sivil hayat iptal edildi ve birçok muhalif gerekçesiz bir biçimde gözaltına alındı.

NATO’nun meşruiyeti ve işlevi ise öteden beri tartışılıyor. Buna karşı Türkiye’nin siyasal, dinsel ve kültürel konumu hakkında şimdiye değin konuşulmadıysa şayet özellikle aydınlar ve toplum, artık …mış gibi yapmayı bir kenara bırakarak Türkiye’nin kaderinin belirlendiği bu mesele üzerinde ciddiyetle konuşmaya başlamalı. Bu coğrafyanın, halkın yeri neresi, nasıl bir kültürel mirasa sahip ve toplum kendisini hangi kültüre atfetmekte? Kolonyalist NATO ülkeleri ve dekolonyalist ülkeler arasındaki gerçek yeri neresi? Zira Anadolu, öteden beri “Küçük Asya” olarak bilinir ve bu bölge tarih boyunca Avrupa ile Asya arasındaki bir çatışma alanıdır. Bir zaman Roma İmparatorluğunun işgaline uğramışsa da son bin yıldır Asyatik bir halk tarafından yönetilmekte.

Esasına bakılırsa da Anadolu, her iki hatta üç (Asya, Avrupa ve Afrika) kıtanın kesişme yerinde, arada bir coğrafyadır. Arada olmak ise arada kalmışlıktan ziyade ilişkisel bir işlevsellik anlamına gelir ki NATO coğrafyası açısından Türkiye, sınırda, doğudadır. Aslına bakılırsa onu bu kadar önemli kılan, ABD’nin daha merkezi bir üssünü, İran’ı kaybetmesi ve onu ikame çabasıdır. Zira Türkiye, öyle veya böyle, İslam dünyasının ikinci önemli ülkesi lâkin İran’ın devrimle kendi yerini kesinleştirmesine rağmen Türkiye hâlâ ikircimler içinde! Nitekim ABD-İsrail’in son İran saldırısı da buna dair bitmeyen öfkenin yeni bir patlamasıydı. Ama burada ABD’nin eşlikçisi Türkiye değil, İsrail’di. Türkiye ve bazı Körfez (Arap) ülkeleri ise bu kez kelimenin tam anlamıyla arada kaldılar ve aslında üye olarak yer almadıkları NATO toplantısına da bu vesile ile gölge üyeler olarak iştirak ettiler.

Türkiye’yi “arada olmak”la “arada kalmışlık” arasında bir konuma sabitleyemeyen, bir yönden henüz yüz yıl önceki yenilgisiyle tam olarak yüzleşmiş olmaması iken diğer açıdan ise İran ile öteden beri sürdürdüğü bölgesel hegemonya mücadelesi ve İsrail ile ister istemez karşı karşıya geldiği stratejik gerilimdir. Öyle ki İsrail, Türkiye’nin bir sivil gemisine (Mavi Marmara’ya) uluslararası sularda saldırıp on kişiyi katlettiği, onlarcasını da yaraladığı halde, bu konu sessizce geçiştirildi. Buna karşı İsrail Gazze halkını acımasızca bombalarken onun can damarı olan petrol hattı asla kesilmedi hatta Ceyhan’dan Hayfa’ya petrol götüren gemilerin çoğu da Türkiye bandıralıydı.

Yeni durumda ise Türkiye, her iki ülkeye (İran, İsrail) karşı hegemonik mücadelesini sessiz bir biçimde, bir Sünni bloğu oluşturmaya çalışarak vermekte. İşte NATO ya da ABD ile olan ilişkilerinin stratejik düğüm noktası ise tam da burası. Daha birkaç yıl öncesine kadar, Fetullahçılık meselesi nedeniyle karşı karşıya gelinen ve hatta neredeyse BRICS ülkelerine dahil olunma noktasına kadar gelinen krizin geçiştirilmesi, bu tür bir stratejinin ürünü. Özellikle de İngiltere ile birlikte Suriye’de İran’ı ve Rusya’yı bertaraf eden hamle; duruşunu NATO’ya yakın kılan bir biçimde, o kararsızlıktan da çıkaran bir noktaya evrildi. Öyle ki NATO’nun günümüzdeki en önemli mücadele hattı olan Batı Asya hattı, yani İsrail-İran ve Ukrayna-Rusya savaşında Türkiye, bu mücadelenin örtük bir tarafı! Ukrayna’nın savunması Türkiye’den destek alırken İran-ABD savaşında ise Kürecik ve İncirlik üsleri, İran’ın aleyhine istihbarî ve lojistik faaliyetlerine kesintisiz bir biçimde devam etti.

Türkiye’nin son döneminde uzun süre iktidarda kalan Ak Parti ise gerilimli bir iktidar mücadelesine karşı sivil bir hegemonya oluşturmayı becerdi. Daha öncesinde İslami kesimde sadece Yeni Asyacılar ve Fetullahçıların ABD çizgisinde olmasına karşı, son yıllarda muhafazakâr dindarlar hatta birçok İslami vakıf ve cemaat de Ak Parti stratejisi çerçevesinde ABD’ci hatta NATO’cu bir çizgiye yöneldi. Kuşkusuz ki bunda İran’ın Suriye’de izlediği siyasetin de bir etkisi var ancak bölgedeki NATO destekli İsrail faktörüne karşı ABD yanlısı bir çizgiye geçiş, büyük ölçüde Ak Parti stratejisinin bir ürünü. Geçmişte de aynı tutum komünizm karşıtlığı üzerinden işletilirdi hatta 1969’da ABD gemilerine karşı yürüyen sosyalist öğrenciler de karşılarında bazı dinî cemaatleri bulmuştu.

Geldiğimiz noktadaki gidişatı asıl etkileyen âmil ise ne İsrail ne de İran etkisi! Asıl etken, yerel sağcı-muhafazakâr kültür ve iç siyasetin oluşturduğu hegemonyadır. Özellikle de sağcı, muhafazakâr ve İslami vakıf ve cemaatlere sağlanan çeşitli destekler ve imkânlar, ideolojik çekincelerin etkisizleştirilmesinde önemli bir pay sahibi. Nitekim NATO toplantısıyla ilgili olarak İslami Müzakere Girişimi adıyla yayımlanan ve son tahlilde lafı evirip çevirip hiçbir şey söyleyemeyen bir bildiride de -her ne kadar hoşnut olunamasa da- elindeki nimeti kaçırmak istemeyen bir ikircikliliğin kararına tanık oluyoruz. Yirmi yıl öncesine kadar İran İslam Devriminin hızlı birer destekçisi ve NATO’nun keskin karşıtı olan bu grupların, onca tedris ve mücadele sürecinden sonra geldikleri bu nokta ise doğrusu oldukça şaşırtıcı ve trajik!

Ne var ki bunlar kültürümüze çok da yabancı, sürpriz döneklikler değil. İktidarların halkı havuç-sopa tahakkümü altında terbiye ettiği bir geleneğin, siyasal ve kültürel kaypaklığın bir mahsulü. Batı ile Doğu arasında bir strateji üretmek yerine her iki dünya arasındaki dengeleri gözeten bir arada kalmışlığın trajik öyküsü. Beri yandan bu, Muaviye’nin sofrasının tadını Ali’nin ardında kılınan namaza yeğleyen, ulemayı iktidara ideolojik payanda kılan Sünni siyasallığın da bir öyküsü. Dolayısıyla da onca devrimci poz kesmenin ardından iktidara hem de sadece yerel değil, NATO’cu ve sömürgeci küresel iktidara boyun eğmenin ilahiyatı, dindar cemaatlerin sofralarında üretilen karşı devrimci ve uyumcu (aslına bakılırsa çıkarcı) bir teze dönüşmekte. Üstelik Trump, onca beklentilere rağmen somut hiçbir şey vadetmediği gibi İran’a karşı yapılan son saldırı talimatını da bütün sınırları zorlayarak Türkiye’deyken verdi! Bunun sembolik anlamının ise üzerinde ise hiç durulmadı.

İktidarın NATO’da oluşunu meşrulaştırmak için yapılan toplantıda istişare yerine müzakere demeyi tercih eden grubun (çünkü yukarıdan dayatılan bir talimatın istişaresi değil müzakeresi yapılabilir), onca laftan sonra bulabildiği yegâne gerekçe ise, şayet Türkiye NATO’daki yerini koruyamazsa onun yerine İsrail ikame edilir’miş tezi! İsrail’in böylesi bir gerekçeye ihtiyacının olmadığına ise İran-ABD/İsrail savaşında tanık olduk. Tüm NATO ülkeleri farklı biçimler ve dozlarda da olsa şer cephesinin yanında yer aldılar, yine de İran’ın direniş hattına boyun eğdiremediler.

Çocukları (beşikte tutulanları) kandırmaya matuf bu hiçbir şey söylemese de bir şey söyleyen bildirinin, tövbekâr devrimcileri getirdiği nokta ise oldukça açık: iktidarın nimetlerinden mahrum kalma endişesi! Bu nesnel endişe tüm öznel söylemleri bastırdığı için Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik konum da bu gibi nedenlerle hâlâ belirsizliğini ve o tipik arada kalmışlığını sürdürüyor.

İmdat Demir de eleştirmekte bu çelişkiyi: Küresel güç mücadelelerini ahlâkî ve siyasi bir muhasebeye tabi tutmak yerine, NATO’ya yönelik hamasî övgüler dizmek bağımsız düşüncenin değil, zihinsel teslimiyetin göstergesidir. İslamcılığın emperyal güçler karşısında eleştirel mesafesini kaybedip propaganda diline savrulması, fikrî tutarlılık ve ahlâkî iddia açısından ciddi bir çelişkidir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Kapıya Dayanan Devlet: Bir Şafak Baskınının Anatomisi – Ruhullah Sinan Tenşi

Yayınlanma:

-

Öylesine ilginç topraklarda yaşıyoruz ki gelişme ve ilerleme diye nitelendirdiğimiz birçok şeyin aslında düzenin bir illüzyonu olduğunu anlamak çok uzun sürmüyor. Yıllardan bu yana hak, hukuk ve adalet mücadelesi veren biri olarak 6 Temmuz 2026 sabahı “Yok canım, bu kadarı da olmaz herhalde!” dediğimiz bir tablo ile karşı karşıya kaldık.

7 Ekim Aksa Tufanı süreci sonrasında vicdanlı insanlardan müteşekkil birçok yapı Filistin davasına omuz vermek, vicdanın sesini haykırıp iki yüzlülükleri ifşa etmek için alanları boş bırakmadı. Bu insanların “Siyonizm ile tüm ilişkiler kesilsin, askerî-ticari-diplomatik işbirlikleri son bulsun, topraklarımız üzerinden BOTAŞ aracılığıyla akan kanlı Azeri petrolü Siyonizm’i beslemesin!” diye dertleri vardı. Alanları dolduran bu insanlar kimi zaman sert polis müdahalesi ile kimi zaman da 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefetten gözaltına alındı ve cezaevine atıldı. “Gelişmekte olan, hukuk ve adalet endeksini yükseltme hedefine emin adımlarla yürüyen Türkiye gibi bir ülkede anayasal bir hak olan protesto hakkını kullanan insanlar nasıl olur da gözaltı ve sert polis müdahalelerine maruz kalabilir?” diye düşünmeden edemiyor insan(!) Elbette biliyorduk devletlerin vicdanlarının olmadığını, sadece çıkarları olduğunu ve yine biliyorduk ölen çocukların, evleri başlarına yıkılan ve toprakları işgal edilen insanların devletler için kâh iç politikada kâh dış politikada birer koz ve istatistik verilerinden başka bir şey olmadığını.

NATO zirvesi öncesi alınan sıkı güvenlik önlemlerinden Filistin davasına gönül vermiş aktivistler olarak bizler de payımıza düşeni fazlasıyla aldık. Filistin dostları çok iyi bilirler ki bu coğrafyada dökülen her damla kanın, işgal edilen her karış toprağın müsebbibi katil ABD ve Katil NATO’dur! Dolayısıyla Filistin davasına gönül veren aktivistler barışçıl bir eylem yaparak katillerin rahatını bozabilirdi ve bu nedenle 6 Temmuz sabahı dostlarımıza şafak operasyonu yapılarak onlarca insan gözaltına alındı.

Operasyon haberini sabaha karşı saat 04:00 sularında aldım. Dostlarımın gözaltına alındığını öğrendiğimde hemen kalkıp üzerimi giyip pencereden oturduğum evin sokağını izlemeye başladım. Üstelik dostlarımın gözaltında tutulduğu her gün aynı saatlerde uyanarak yaptım bunu. Neden mi? Eğer ailem ve çocuklarımla yaşadığım eve polis baskın yapmak isterse kapıyı hiç zorlamadan onlara açıp  gönül rızasıyla kendimi gözaltına aldırmak için! İlk bakışta, bir aktivistten beklenmeyen bir yaklaşım gibi görünebilir bu size. Hemen teslim olma ve gönül rızasıyla gözaltına alınma, aklı başında bir insanın, özellikle bir aktivistin tercih edebileceği bir şey olmasa gerek!

Evet, benim için tercih edilebilir bir şeydi bu.

90’lı yılların kaotik siyasal-politik ortamında İslamcıların maruz kaldığı zulümler herkesçe malumdur. Ev baskınları, gözaltı ve işkenceler, gözaltındayken ortadan kaybolan ve kendisinden bir daha haber alınamayan insanlar oldukça fazlaydı. Bu kaotik ortamdan ailece nasibini almıştık. Daha çocukken gözleri önünde bir gece yarısı baskınıyla yakını gözaltına alınmış ve işkence görmüş biri olarak yaşadığım travmayı kendi çocuklarıma yaşatmamak için gönül rızasıyla teslim olacaktım. Bu ülkede bir Çocuk Koruma Kanunu varsa da bu kanun ötekileştirilip kriminalize edilenlerin çocuklarını korumaya yaramıyor gördüğümüz kadarıyla!

Asıl düşündürücü olansa şudur: Bir insan, sabaha karşı kapısının çalınmasını beklemeyi nasıl normalleştirir? Daha da vahimi, çocuklarını koruyabilmek adına gözaltına alınmayı gönüllü olarak tercih etmesi nasıl olur da bir “rasyonel tercih” hâline gelir? İşte tam da bu noktada, bireyin psikolojisinden ziyade devletin hukuk anlayışını sorgulamak gerekir. Çünkü hukuk, vatandaşının kapısını hangi saatte çalacağını hatta o kapıyı kıracağını plânlayan değil; vatandaşının gece rahat uyumasını teminat altına alan bir güvence olmalıdır.

Bir devletin büyüklüğü, muhaliflerini susturma kapasitesiyle değil; kendisini en sert biçimde eleştiren insanların dahî temel hak ve özgürlüklerini koruyabilme iradesiyle ölçülür.  Hukuk; düşüncenin, itirazın, protestonun ve vicdani itirazın cezalandırılmadığı bir siyasal iklimi temin etmelidir. Eğer vicdanlı insanlar anayasal haklarını kullanırken potansiyel suçlu muamelesi görmeye başlıyorsa orada hukuk, toplumu dizayn eden ve bir yönetim aygıtı olan illüzyondan başka bir şey değildir.

Filistin davasının yanında durmak, NATO ve ABD emperyalizmin karşısına çıkmak aslında dünyanın neresinde olursa olsun mazlumun yanında durabilme cesaretinin, çıkar ile vicdan arasındaki tercihin ve insanlığın ortak ahlak sınavının adıdır. Bugün Gazze’de bombalar altında can veren çocukların acısını dile getirmek, yerli ve küresel işbirlikçilerin kirli işbirliklerini dile getirmek herhangi bir ideolojik grubun değil, insan olmanın gereğidir. Böylesine evrensel bir vicdani çağrının güvenlik politikalarının konusu hâline getirilmesi, hele ki topraklarımıza adım atan küresel katillerin rahatını korumak adına insanların kapılarını kırıp şafak operasyonları yapmak, onları dört gün nezarethanede gözaltında tutmak hatta tutuklamak hangi vicdan ve hukuki ilke ile açıklanabilir?

Modern devletler çoğu zaman güvenlik kavramını özgürlüklerin önüne koymayı tercih eder. 6 Temmuz sabahı yaşananlar belki hukuk kitaplarında ve hukuk literatüründe yer almayacak ancak o sabah çocuklarının uyanmaması için pencere önünde bekleyen babaların, eşinin gözlerinin içine bakarken ne söyleyeceğini bilemeyen annelerin ve kapının ne zaman çalınacağını hesaplayan insanların hafızasında çok daha derin izler bırakacaktır. Tarih, yalnızca alınan kararları değil; o kararların insanların ruhunda açtığı yaraları da kaydeder.

Belki de en ağır yük, gözaltına alınmak değildir. En ağır yük; çocuklarına hukukun güven veren bir kurum olduğunu anlatmaya çalışırken aynı çocukların gece yarısı kapıya vurulacak sert darbelerden korkarak büyümesidir. Çünkü travmalar yalnızca yaşayanları değil, sonraki kuşakları da şekillendirir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla korku değil, daha fazla adalettir. Daha fazla operasyon değil, daha fazla hukuk güvencesidir. Daha fazla kutuplaşma değil, insan onurunu merkeze alan bir yönetim anlayışıdır. Zira adalet, yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlardan ibaret değildir. Adalet, vatandaşın evinde huzurla uyuyabilmesi, fikrini özgürce ifade edebilmesi ve çocuklarının geleceğine korkuyla değil umutla bakabilmesidir.

Günün sonunda devletler güçleriyle değil, adaletleriyle hatırlanırlar. Güç geçicidir, adalet ise geride bırakılan en kalıcı mirastır. Bugün vicdanın sesini kısmaya çalışan her anlayış, yarın tarihin vicdanında yargılanacak ve muhakkak mahkûm edilecektir. İnsanlık tarihi göstermiştir ki baskı dönemleri gelip geçer fakat hakikatin, adalet arayışının ve vicdanın sesi mutlaka yaşamaya devam eder.

Şimdi sorma vaktidir: Filistin dostlarına reva görülen bu zulüm kime ne kazandırdı? Daha güneş doğmadan İnsanların evlerini basarak kimisinin ise kapısını kırarak çocuklara yaşatılan bu korku hangi günahın üzerini örtebildi? Eli kanlı katilleri bu topraklarda ağırlamak hangi mazlumun yarasına merhem oldu?

En acısı da zaman bize gösterdi ki devletin güvenlik refleksleri (!) asla değişmiyor, değişen tek şey ise bu refleksleri uygulayanların sûretleridir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x