Connect with us

Yazılar

İran da ABD Gibi Emperyalist Bir Ülke Sonuçta, Değil mi? – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Makaleyi dinlemek için tıklayınız.

İçinde bulunduğumuz günlerde ABD-İsrail şer ekseniyle Batı Asyalı Müslümanlar arasında gerçekleşen savaş, söylem ve bilgi düzeyinde de kıran kırana bir mücadeleye sahne oluyor. Bu savaş hakkında konuşurken ABD’yi emperyalist bir devlet olarak çerçeveleyip, anti-emperyalizmi her onurlu insan için ahlaki bir ödev olarak ifade ettiğinizde bazen indirgemeci bir simetri tuzağının devrede olduğunu görüyorsunuz: “Canım, meseleye neden tek taraflı bakıyorsun? İran da emperyalist bir ülke. Yaşanan şey, iki emperyalist gücün birbiriyle mücadelesinden ibaret…”

Bu argümanın ciddi bir cazibesi var. Bu cazibe İran’ın hatalarından, ABD’nin küresel propaganda makinesinin gücünden, Türk devlet geleneğinin İran’a yönelik kuşkuculuğundan besleniyor. Argüman ayrıca, başkaları canını dişine takıp kahramanca mücadele verirken konfor içinde oturmanın utancını temizlediği için özel bir çekiciliğe sahip. Son olarak, iki tarafı eşitleyerek bizleri “taraf olmaktan” kurtarıp herkesi yargılayan bir “hakem” pozisyonuna yerleştirdiği için de alıcısı bol.

Fakat söz konusu argüman elbette doğru değil. İran da ABD gibi emperyalist bir ülke değil. Emperyalizmle ilgili akademik literatürü ve özellikle bu literatürün Marksist kanadını biraz karıştıran herhangi biri zaten bunu açıklayacak makul bir hattı kolayca tespit eder fakat bunun için o hercümerce dalmak da şart değil. Sakince biraz akıl yürütmek bile ABD ile İran’ın bu açıdan farkını ortaya koymak için yeterli olur. Gelin deneyelim.

Emperyalizm Nedir?

Emperyalizm nedir? Başka ülkelerin topraklarını ele geçirmek ya da başka toplumlarda nüfuz ve kontrol elde etmek midir? Eğer öyleyse tarihin başından bu yana küçük kabilelerden, şehir devletlerine ve derebeyliklere kadar emperyalist olmayan herhangi bir yapıdan bahsetmek mümkün olur mu? Bütün yapılar ve devletler yayılmaya, etkilerini arttırmaya, nüfuz alanlarını genişletmeye ve kapasitelerini yükseltmeye yönelir. Emperyalizmi bunlarla tanımlamak terimi boş bir gösterene dönüştürür: Çok şey dediğiniz zehabına kapılırsınız ama her şeyi kastettiğiniz için hiçbir şey dememiş olursunuz.

Daha analitik bir tanım, akademik literatürde de yapıldığı üzere kavramı içinde geliştiği modern dünyadaki pratiklerle irtibatlandırarak kurmakla mümkün olabilir. Benim önerim bir ilişkilenme biçiminin emperyalist olup olmadığını tespitte şu üç kritere müracaat etmek: (1) Asimetrik güç ilişkisi, (2) egemen tarafından kırılması maliyetli hale getirilmiş sistematik bağımlılık ve (3) güçlü olanın zayıf olanı “onun kendisinden faydalandığından çok daha fazla ondan faydalanacak şekilde” dizayn etmiş olması.

Elimiz değmişken bu üçüncü maddeyi de üç alt unsura ayıralım. Bahsi geçen orantısız fayda akışına dayalı ilişki biçiminin dizaynı mantıksal olarak şu unsurları gerektirir: (a) Evvela taraflar arasında hammadde, para, yetişmiş eleman, bilgi, askeri güç, itibar, nüfuz, bağlantı ağı, silah, teçhizat gibi iktidara tercüme edilebilecek şeylerle ilgili bir alışveriş olmalı, (b) bu alışverişte güçlü olan diğer tarafa sağladığından çok daha fazla fayda elde etmeli ve (c) bu alışveriş ilişkisi egemen olanın sert ve yumuşak formlarıyla güç kullanarak zayıf olanı bu yönde kasıtlı olarak dizayn etmiş olmasına dayanmalı.

Emperyalizmin “Markası” Olarak ABD

ABD kuşkusuz bu tanımdaki tüm kriterleri eksiksiz karşılar. (1) Dünyadaki hemen her ülkeyle asimetrik bir güç ilişkisi içinde olduğu aşikardır. (2) Daha önemlisi, kurduğu ilişkileri kırılması zor bağımlılık ilişkilerine dönüştürmekte fevkalade mahirdir. Sizi kendine silah üzerinden bağımlı kılar; aranızı bozduğunuzda o silahlar birer hurdaya dönüşür. Sizi iktisadi sisteme (dolar, SWIFT) gömer; sistemden çıkmaya kalktığınızda sizi ambargolarla boğar. Siyasi olarak makas değiştirme ihtimaliniz oluştuğunda devreye giren çeşitli müdahale ve darbeler de bunların cabasıdır.

Üstelik ABD elbette son şartı da mükemmelen karşılar. (3) Amerika Birleşik Devletleri, gücün yumuşak ve sert formlarını seferber ederek hemen tüm yeryüzüyle ilişkilerini kendi faydasını maksimize edecek şekilde dizayn etmiştir. Bu tasarımda başlıca rol kuşkusuz kapitalizmindir. Daha önce çok defa uzun uzadıya açıklanan mekanizmalar aracılığıyla, ABD, yeryüzünün ücra köşelerindeki iktisadi faaliyetlerden oluşan artı-değeri dahî kendi uhdesinde toplar ama ABD sadece dünyanın kaynaklarını sömürmez, ayrıca yetişmiş insan gücünü kendine çeker, merkezileştirdiği akademik yayın organları aracılığıyla tüm kürede üretilen bilgiyi istediği yönde çerçeveler, Hollywood aracılığıyla küresel bir kültür inşa eder ve her yerde ortaya çıkan yenilik ve girişimlerin en iyilerini kendisine mal eder.

İşte emperyalizm budur: Bazı ülkelerin başka bazılarına nüfuz etmesi değil; sistematik bağımlılık ilişkisine ve gücün yumuşak/sert kullanımına dayanan sömürü temelli kurumsal bir merkez-çevre ilişkisi işletme kapasitesidir.

İran’ın Sicili

Peki ya İran? İran’ın Irak’tan Yemen’e, Lübnan’dan Filistin’e uzanan bir nüfuz alanı olduğu aşikâr. (1) Bu nüfuz alanındaki yapılarla İran’ın arasında (ABD örneğindekinden çok daha küçük olsa da) asimetrik bir güç ilişkisi bulunduğu da doğru. Ancak bu ilişki biçiminde yukarıdaki ikinci ve üçüncü kriterlerden hangisi var? (2) Öncelikle, İran ile müttefikleri arasında ABD’nin diğer ülkelerle kurduğu gibi sistematik bir bağımlılık söz konusu değil. İran’ın sattığı silahla, iktisadi yaptırımlarla veya politik entrikalarla müttefiklerini kendisine bağımlı hale getirecek bir kapasitesi zaten yok. Lübnan’daki veya Yemen’deki politik yapıların İran’la bağını kesip ABD kampına geçmeleri onlar için bir maliyet oluşturmaz, aksine refaha ulaşmalarına yol açabilir. Aslında, İran’ın resmi söyleminde de kurduğu ittifaklar “mazlum halkları desteklemek” olarak çerçevelenir ve bu en azından kısmen de doğrudur: İran’ın müttefiklerinin ortak özelliği ABD ve İsrail’le çelişik çıkarlara sahip olmalarıdır. Yani onları İran’la birlikte tutan şey İran’ın dayatıp kurumsallaştırdığı sistematik bir bağımlılık ilişkisinden çok, ABD ve İsrail’e karşı kendi çıkarlarını/haklarını savunma baskısıdır.

(3) Sömürü ve kaynak transferi kriteri açısından oluşan sahne daha da önemlidir. İran, nüfuz kurduğu bu coğrafyalardan merkezine bir zenginlik mi taşıyor? Tam tersine. Bugün İran içindeki muhalefetin en büyük argümanı, milli bütçenin önemli bir kısmının dışarıya aktarılması. İran ekonomik olarak bu ilişkiden zararlı çıkmaktadır. Ne kayda değer bir “beyin göçü” alabilmekte, ne de o ülkelerin kaynaklarını sömürüp kendi halkını refaha ulaştırabilmektedir. Eline geçenler temelde, Filistin davasından gelen ve kamu diplomasisinde kullanmaya elverişli kısmi itibar ile bugün kopan savaşı bir süreliğine kendi ülkesinin dışında tutabilme kabiliyeti olmuştur. Dolayısıyla, bu “alışverişin” doğasına bakıldığı zaman ortada kasten dizayn edilmiş sistematik bir orantısız yararlanma ya da sömürü mekanizması görmek hiç kolay değildir. Sahne, emperyalist bir entitenin güç aracılığıyla kurduğu bağımlılık ilişkilerine dayanarak etrafına topladığı çevre yapıları onların menfaatleri aleyhine ve kendi çıkarları için şekillendirmesinden ziyade; ABD, İsrail ve müttefiklerinin saldırganlığına karşı kendini savunmak zorunda kalan bölgesel güçlerin orantısız faydalandırmalara dayanmayan bir işbirliği görünümündedir.

Sonuç: İndirgemeye Dayanan Sahte Eşitliğin Hatası

Kısacası İran’ın bölgedeki varlığını “emperyalizm” olarak çerçevelemek, kavramın ima ettiği “kırılması maliyetlendirilmiş bağımlılık ilişkisi” ve “gücün sert ya da yumuşak formlarıyla dizayn edilip sürdürülen sistematik orantısız faydalanma” unsurlarını göz ardı etmek olur. “Emperyalizm” kavramını her devlet ve yapının icra ettiği sıradan nüfuz ve etki alanı genişletmeye indirgeyerek anlamsızlaştırır. Böylece, tüm yeryüzünü sömüren bir aktör olarak ABD’nin istisnai pozisyonunu da sıradanlaştırarak meşrulaştırır. Zira İran gibi yapılar dahi emperyalistse artık ABD emperyalizminden şikâyet etmek eskisi kadar anlamlı değildir.

Elbette İran’ın politikaları şu anda burada zikretmeye gerek olmayan ciddi kusur ve hatalarla malul. Bu hatalardan bazılarının derin haksızlıklar teşkil ettiğini düşünmek de anlaşılır. Bunlar kuşkusuz tartışılabilir. Ama tüm bunlara rağmen emperyalizm başka bir kategoridir. Şu anda küresel emperyalist hegemonya Batı Asya’da halkların tepesine kâbus gibi çökmüş, bölge halkları da canını dişine takarak bu korkunç gaddarlığa karşı kahramanca dövüşürken yaşanan şeyi “iki emperyalist gücün birbiriyle mücadelesi” olarak çerçevelemek kasten yapılıyorsa ağır bir ahlaksızlık, sehven yapılıyorsa fahiş bir hata olacaktır.

Yazılar

Faşizm mi, İnsaniyet mi?- Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız. 

İsrail’de, Filistinli esirlere yönelik insanlık dışı “İdam Yasası”nın mimarı olan aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, mide bulandıran bir skandala daha imza attı. Eşinin doğum günü için özel olarak hazırlattığı “darağacı” figürlü pastayı dans ederek kesen faşist bakan, pastanın üzerine yazdırdığı “Hayaller bazen gerçek olur!” notuyla tüm dünyanın tepkisini çekti. (03.05.26 KARAR)

Bir dinin insana aslî anlamda neyi öğretmesi gerektiğine dair bir temel bilinçten yoksunluğun ve yolunu şaşırmışlığın bu fotoğrafını görünce, tıpkı coğrafî sınırlarının belirsizliği gibi ahlâkî sınırların da belirsizleştiği bu şımarık densizlik, insanın o aslî köklerinden ve ilkelerinden kopunca nasıl da aşağıların aşağısına düşebileceğini hatırlatmakta değil mi?

İnsanlığa dair en temel utanç duygularını bile yitirmiş, rezillik sayılabilecek en nâhoş davranışları bile o sınır tanımaz edepsizliğiyle ortaya koymaktan hoşnut bu dibe vuruşun bize korku yok edasıyla her tekrarlanışı, kutsal metinlerde de tekrarlanan o bir kavmin çöküşünün en bariz belirtileri değil mi? Zira korku duvarını aşma gösterileri her zaman kendisine güvenin bir kanıtı olmayıp çoğu kez kendisine özsaygısını yitirmiş bir rezilliğin dışavurumudur. Artık bir alışkanlığa dönüşmüş saldırganlığıyla İsrail, hukûkî ve coğrafî sınırları belli bir olağan devlet değil, her an sınırlarını genişletmek için fırsat kollayan ve çevresinde istikrarsızlık yaratarak etrafına korku ve dehşet saçan bürokratik bir terör makinesi, mürebbîsi olan faşizmi bile aşan bir kötülük aygıtı!

Küresel medyayı el altında tutan bu gösteri toplumu, elini sürmekten imtina etmediği o her türden kirli araçlarıyla, aynı zamanda demagojik bir propaganda mekanizması! Sanal, finansal ve siyasal ama her hâlükârda kötücül ağlarıyla yayıldığı yeryüzünde işleyen teknokratik bir cürüm şebekesi! Yahudi halkını, Siyonist sermayeyi ve Evanjelik kıyametçiliği işlevselleştirmiş bir kötülüğün rezilleşmesi! Dinin ve devletin acımasız bir amaçla kullanıldığı ve örgütlendiği yegâne sömürge ülkesi! Kelimelerin kan ile yazıldığı bir ceza sömürgesi ki yalnızca rahipler bir fikrin değerini, dökülen kan miktarıyla ölçülebileceğini iddia edebilir.[1]

Hıristiyanlar ise yirmi asır boyunca Romalılara ve Yahudilere hayran oldular, onları okuyup hem sözlerinde hem de işlerinde taklit ettiler; insanlar bir cürüm işleyip sonrasında da onu meşru kılmak istediği her seferinde uygun bir alıntı bulmak için (onların) şâheserlerine başvurdular.[2] Bu ise onları şımarttıkça şımarttı, hayatın gerçekliğinden ve sadeliğinden uzaklaştırdı. Oysa kaderden kaçılamayacağını, güce tapılmayacağını, düşmandan nefret edilmeyeceğini, talihsizin hor görülmeyeceğini[3] hatırlayabilselerdi özsel amaçlarından çoktan uzaklaştıkları o kutsal ilkeleri, ötekilere karşı yükümlülüklerini, hiç kimsenin haksız ve acımasız bir biçimde öldürülmeyeceğini; komşunun hiçbir şeyine, özellikle de onuruna ve namusuna göz dikilemeyeceğini de anımsayabileceklerdi.

Yüz yıldır edindikleri ırkçılaştırılmış inanışları, Yahudilikten çok kapitalist bir yanılsamaya dayanan bu yeni din/ideoloji ise Tanrı’nın değil, Thedor Herzl’in ütopyasının ve Hitler’in yarattığı nefretin eseri. Bir şiddet tuzağına yakalanmış olan bu acımasız aygıtın sihri, çevresine yenilmezliğine dair bir efsane yaratmasındadır. Gelgelelim büyü bozuldu ve önce Gazze direnişi, ardından İran, bu kanlı aygıtın tekerine çomak sokarak efsanenin salt görüntüsel doğasını ve örtbas edilemeyecek zaafını açığa çıkardı.

Bilinçaltı korkuların veya arzuların yarattığı faşizm/Siyonizm için cezalandırma bir adalet arayışı ve yolu olmaktan çok, karşısındakini daha da ezmeye ve kimliksizleştirmeye çalışmaktan ibaret. Bu ise toplumları aşağılamaktan, intikamdan ve çevresine korku saçan bir terörizmden öteye gidemiyor. Buna maruz kalan çaresiz halklar ise adeta köklerinden sökülmüş gibi meflûçlaşmaktalar. Bunu bir hükümranlık şartı olarak gören ceberut devletler, kaynağı şüpheli ve giderek daha da acımasız bir silahlanmanın gücüyle yeni Leviathanlar yaratmakta! İnsanlıktan uzak bir terörizmin ve şiddetin oluşturduğu diasporalar ise yeni inanç dalgalarına değil, nihilist bir karmaşaya yol açmakta.

Çevrelerine dayattıkları bir çağdaş köleliği savunan İsrail egemenleri, ister istemez adalet duygusundan da uzaklaşmakta. Hayatlarının her ânına sinen bu faşizm ise esasında örtbas edilmiş bir korkunun, güvensizliğin ve köksüzlüğün belirtisi! Oysa ütopikleştirdikleri o vaat edilmiş ülke; ahlâkın ve adaletin tecelligâhıdır ki kendileri, giderek tam da aksi yöne, distopik bir cehenneme doğru sürüklenmekte!

Öyle ki sömürgeleşen siyahların asimile olmaları veya tersinden bir ırkçılıkla giriştikleri siyah güzellemelerine karşı, Aime Cesaire ve Frantz Fanon’un gerekirse beyazlarla da iş birliğine girişerek sürdürdükleri sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı mücadelenin aksine Yahudiler, kendilerini de beyazlığa dahil ettikleri bir ırkçılıkla çevrelerindeki Araplara karşı bir beyaz üstüncülüğü arsızlığı içindeler. Öylesine faşist bir ırkçılık ki, keskin nişancıları Gazze’deki çocukları katlederken bundan en küçük bir utanç duymayı bir kenara bırakın, adeta bir av partisindeymiş gibi vahşi sevinç çığlıkları atabilmekteler. Oysa günümüz insanlığı bir hayvanın bile bu şekildeki katlini uygun bulmamakta ve insanlığına yakıştırmamaktadır.

Bunu önleyecek, daha doğrusu yeryüzünü bu sıkışmışlığından kurtaracak bir mucizenin imkânsızlığını savunmak ise gerçekte yeryüzünde sürüp gitmekte olan hayatı anlayamamak ve zalimlerin gücünü abartmaktan başka nedir ki? Filistin halkının yüz yıldır süren direnişi bile bu açıdan okunduğunda, insanlığın o şaşırtıcı ve her şeye rağmen köklerinden sökülmeyi reddeden o destansı çabası, dünya üzerinde gerçek anlamda neyin değişmekte olduğuna dair bir işaret vermekte değil mi?

Ardı ardına gelen küresel SUMUD filolarının umuda çağrısı, Siyonist işgalcinin bir ceza sömürgesine dönüştürdüğü Gazze’ye ulaşımı engellese de insanlıktan umut kesilemeyeceğini de ortaya koymakta! Her şeyin tersine döneceği kritik nokta, o mucize ânı ise tam da burası değil mi? İnsanlığın iyilik arayışının zulme galebe çalacağı bir direnişin sürdürülmesi ve bu azmin, şirretliği karakter edinmiş zalimin çöküşüne yol açması umudu… Gazze, tarihin ve insanlığın bir sınanma noktası. İnsanlık bir kere daha karara verecek: faşizm mi insaniyet mi?

[1] Simon Weil, Baskı ve Özgürlük, Mecaz yay. s. 61-62

[2] Simon Weil, Savaş ve İlyada, KETEBE yay. s. 43-44

[3] Weil, age, s. 45

Devamını Okuyun

Yazılar

Politik Temsil ile Endüstriyel Futbol Arasında: Amedspor Örneği – Serhat Altın

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız.

Futbolun ortaya çıkışı ve tarihsel gelişimi, sadece bir oyunun doğuşu değil, aynı zamanda halkların, işçi sınıfının, toplumsal mücadelelerin ve devrimci duruşların yeşil sahaya yansımasıdır.

Spor müsabakaları içerisinde hiç şüphesiz futbolun yeri ve önemi çok ayrı bir konumda duruyor. Futbol, günümüzde milyar dolarlık bir endüstri olsa da kökenleri işçi sınıfının mücadelelerine ve devrimci bir ruha dayanır. Sanayi Devrimi sonrası İngiltere’de fabrikalarda çalışan işçilerin, ağır çalışma koşullarına bir tepki ve dayanışma aracı olarak futbolu hayatlarına sokması, oyunun toplumsal bir başkaldırı niteliği taşımasına neden olmuştur.

Futbolun yaygınlaşması, Sanayi Devrimi ile gelişen işçi sınıfı ve onların yaşam kültürüyle doğrudan ilişkilidir. Fabrika işçilerinin hafta sonları top oynaması, bir kaçış ve dayanışma aracı olmuştur. Futbol, tarih boyunca toplumsal muhalefetin, direnişin ve politik duruşun bir alanı olmuştur. Özellikle taraftar grupları, tribünleri politik fikirlerini ifade ettikleri, antifaşist, antikapitalist duruş sergiledikleri alanlara dönüştürmüşlerdir.

Günümüz endüstriyel futbolu ise şike/kumar/bahis sermayedarlarının tekelinde yoz bir hâl almış durumda maalesef. Merhum Ali Şeriatî’nin şu cümlesi çok manidar: “Tribünlerden gelen sesler, savaşlardaki mazlumların sesinden fazla geliyor ise futbol afyondur!” Maalesef günümüz futbolu halkta afyon etkisi yaratıp onları gerçek yaşamdan kopararak bireyler ve gruplar arasında kin ve nefrete sürükleme aracı olarak iş görüyor.

Futbolun dayanışma ruhuyla; topluma, kültüre, politik duruşa ne kadar etki ettiğinin somut bir örneği hiç şüphesiz Amedspor’dur. Kürt halkının Amedspor’a olan bağı ve desteği sanırım dünyanın pek az yerinde görülmemiş bir örnekliktir. Amedspor’un sadece saha içinde değil, saha dışında da takındığı tavır ve politik duruş, yaşadığı baskılar; bahis sistemlerine, tahkim kararlarına, adaletsizliğe karşı yükselttiği tepkiler futbolun içindeki sınıfsal ve politik çatışmayı da gösterir. Tüm baskı ve kısıtlamalara rağmen elde ettiği başarılar ve taraftar desteği, futbolun politik, devrimci bir çıkış, kültürel bir direnç alanı ve dayanışma ruhu olabileceğini göstermiştir.

Bu durum, Kürt halkı özelinde de ayrıca kültürün ve hafızanın futbol yoluyla nasıl canlı tutulduğunun çok somut bir örneği. (Bu sosyoloji iyi irdelenmeli!) Bunca kirli ilişki ağlarına rağmen geleceğe ve futbola umutla bakarak futbolun sadece bir oyun olmadığını; politik, devrimci, direnişçi ve dayanışmacı rûhuyla halkları bir arada tutma aracı olduğunu; günümüz endüstriyel futboluna, futbol kodamanlarına, şike/kumar/bahis sermayedarlarına karşı tavır alarak yeniden halkların oyunu haline getirebiliriz.

Umut ediyorum ki Amedspor tüm bu kirli ilişki ağlarına rağmen buralardan sıyrılarak sadece halkların desteği ve dayanışmasıyla devrimci duruş sergileyen günümüz futbolunun başarılı bir örneği olur.

Devamını Okuyun

Yazılar

1 Mayıs’a Bin Selâm! – Ali Bal

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız.

Zulmün Kaynağı ve İlâhî Uyarı

“Yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır ve onlar pek yakında alevlenmiş ateşe gireceklerdir.”

Bu ifadeler, Nisâ Sûresinin onuncu ayetinde geçmektedir.

“Bunlar apaçık kitabın ayetleridir.

İman eden bir topluluk için Musa ile Firavun haberlerinden bir kısmını gerçek şekliyle sana anlatacağız.

Şüphe yok ki Firavun, yeryüzünde ululandı ve halkını parça parça etti.

Onlardan bir grubu zayıf düşürüyor, oğullarını kesiyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu çünkü o, bozgunculardandı.

Biz ise o yerde zayıf düşürülenlere lütûfta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları o topraklara mirasçı kılmak istiyorduk.

Ve onları o yerde iktidara getirelim de Firavuna, Hâmân’a ve askerlerine onlardan korktukları şeyi kendilerine gösterelim.”

Bu ifadeler de Kasas sûresinin hemen başında yer alır.

Not: Firavun, Hâmân ve askerlerinin korktukları şey, bir gün gelip iktidarlarının son bulmasıdır. Köleleştirdikleri, ezdikleri ve emeğini sömürdükleri mustazafların yani ezilen sınıfın kendilerini devirip iktidara gelmesidir.

Modern Kölelik ve Asgari Ücret Çelişkisi

Bugün, bu ülkede ülkede açlık sınırı ve “asgarî ücret” denilen uygulama gerçekten utanç vericidir.[1] Zira kölelik çağlarında da efendiler kölelerinin iş gücünden yararlanabilmek için onların karınlarını doyurmakta ve hastaysalar zamanın imkânları ölçüsünde onların tedavilerini yaptırmaktaydılar. Bu, bir marifet değildir!

Buradan baktığımızda antik zamanlardaki köleliğin modern çağda/aydınlanma çağında aynen devam ettiğini görüyoruz.

Küresel Sömürü Düzeni ve Uygarlık Yanılsaması

Dünyaya baktığımızda genel tablonun yaşadığımız ülkeden pek de farkı olmadığını görüyoruz. Dünyanın gelişmiş ülkeleri sanayide, bilimde ve teknoloji alanlarında geri kalmış ülkelerin petrollerini, doğal gazlarını, yer altı ve yer üstü bütün zenginliklerini sömürmekte sonra da uygarlıktan bahsetmektedirler. Hangi uygarlık! Zulmün, sömürünün, vahşet ve barbarlığın uygarlığı olur mu? Bunun Hristiyanlığı veya Müslümanlığı olur mu?

Dünyanın bu hâlini, bırakın Müslümanlığı, hiçbir din ve kitapla açıklamak mümkün değildir. Müslümanlık ise sadece namaz kılmak, oruç tutmak ya da Hacca gitmek hiç değildir!

Mücadelenin Gerekliliği, Hak ve Adalet Arayışı

Bu düzen değişmeli!

Müslümanlar, hak ve adalet tüm yeryüzünde hâkim oluncaya kadar tıpkı tarih boyunca gelip geçen Allah elçileri ile onların sadık izleyicileri gibi yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar bu çağın Firavunları, Kârunları ve Hâmânları ile savaşmalıdırlar!

Bu konuyla ilgili Enfal-39[2] ve Bakara-193[3] ayetlerine bakılabilir. Ayetlerde geçen “yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız oluncaya kadar” ifadesi, “yeryüzünde Firavunların, Kârunların ve Hâmânların düzeni son buluncaya kadar” anlamına gelmektedir.

Ezilenlerin Sorumluluğu ve Ortak Suçlar

Tabii bunun için ezilenlere çok büyük bir görev düşmektedir. Onların hükûmetlerini iş başına getirmemektir. İbrahim-21 ve 22 ile Sebe-31 ve 33 ayetleri bu duruma işaret eder. Zira bu kâbil hükûmetleri iş başına getiren; onlara oy verip destekleyen, sahip ve arka çıkan halk sınıfları da onların suçlarına ortaktır!

İlk verdiğim ayette buyrulduğu gibi “yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır!” Peki, ya onları iktidara getirenler?

Bahsedilen ayetler, vukuu mutlak ve bir gün kadar yakın olan kıyamet gününde o mustazafların bu dünya hayatında iktidara getirdikleri zalim hükûmetler ve iktidarlarla birlikte haşr olacaklarını haber vermektedir.

Zulmün, haksızlığın ve adaletsizliğin hâkim olduğu ve Müslüman olduğunu iddia edenlerin buna seyirci kaldıkları bir dünyada Müslümanlık iddiası tümüyle boş bir iddiadan ibarettir.

Dipnotlar:

[1] TÜRK-İŞ araştırmasına göre Nisan-2026 Açlık Sınırı, 34.587 liradır.

[2] “Artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve [insanların] kulca yönelişleri bütünüyle ve yalnızca Allah’a adanıncaya kadar onlarla savaşın! Eğer direnmeyi bırakırlarsa bilin ki Allah, onların edip-eylediği her şeyi görmektedir.”

[3] “O hâlde artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve yalnızca Allah’a kulluk edilinceye kadar onlarla savaşın ancak vazgeçerlerse [bilinçli olarak] zulüm işleyenlerin dışındakilere karşı tüm düşmanlıklar sona erecektir.”

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x