Connect with us

Yazılar

Tasavvuf-Tarikat-Felsefe: Hangi Temel, Hangi Dinamikler? – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Bir Giriş Denemesi

Bundan önceki bir yazımızda, Selçuklu ve özellikle de Osmanlı döneminde, Türk halkı üzerinden yürüyerek bir bütün olarak Anadolu’da, işin içerisine Kürtleri de dahil ederek, tasavvuf özelinde tarikat yapılanması açısından var olan iki sultanlığın (maddi ve manevi) birbirlerini tanıma, çatışma ve yan yana durma eylemi üzerinden bir değerlendirmede bulunmuştuk.

Bu yazımızda da manevi dinamiklerin, iddia edildiği üzere ne kadar manevilik içerdiğini, içerebildiğini ve bunun da var olan hakikatten hareketle yaşanılan dünyada insanların/Müslümanların derdine ne ölçüde derman olduğunun, olabileceğinin sorusunu sormaya çalışıyoruz.

Kısacası maksat, var olan bu dinamiklere elden geldiğince bir göz atmak!

İnsanoğlu tarih boyunca, yaşadığı hayatı anlamlandırmak için kendine yönelik “iç ve dış durumlar” üzerinden bir mânâ âleminin varlığına ve o varlık ile kendisini de görüp gözeten; yerine göre ödül ve ceza vere(bile)cek bir gücün varlığını, büyük oranda eğildiği fıtratına müracaat yolu ve hisleriyle kabul etmiş olarak değerlendirilir. Bu durum, ilk insan topluluklarından günümüze kadar bir seyir çizgisi takip edilerek sürüp gelmiştir.

Ya tamamen fıtrata, elim akla onlarla birlikte vahiy ile görevli olarak gelen elçilerin sundukları mesaja uygun olarak “madde ve mana” bütünlüğünde hakikate ulaşmış ya da bunlara birçok yanlışlıklar katarak bu işi yanlış bir din anlayışı mucibince bir şekilde sürdüregelmiştir.

Kısacası, her hâlükârda insan, inanma ihtiyacını bir şekilde yerine getirmeye çalışmıştır.

Bu şekilde muharref olanından “ed-Din” vasfını sürdürmüş bulunan aziz İslam’a kadar insanlar, kendi dinamikleri içerisinde bunlara büyük anlatılar gözü ile bakmıştır. Gerçi İslam’ı büyük bir anlatı olarak değil de vahye dayalı bir inanç sistemi olarak değerlendirmek gerekir.

İslam’ın salt bir anlatı olmayıp küllî bir inanç sistemine sahip bulunduğunu ve ona yönelik yorumların haddi aşmamak şartıyla bir yere not edilecek bir din olduğunu belirtmiş olalım.

Görebildiğimiz kadarıyla temelinin vahye dayandığını düşündüğümüz ama dünde ve günümüzde de “tevhid dışı” bir kulvarda bulunan inanç sistemlerinin mahiyetine bakıldığında ve onun adına yapılan ama onun aslını içermeyen birçok anlatının marifetiyle oluşan yorumlara göz atıldığında, manevi dinamiklerin dünyevî dinamiklere dönüşmemiş olsa da, büyük oranda hakikati yansıtmadığını söyleyebiliriz.

Bu tür yorumlara en bariz örnek tasavvuf olgusu üzerinden epeyce bir oranda verilebilir.

Tabii ki tasavvuftan kastımız onu mahkûm etmek değil. Sadece bu form üzerinden dinin aslına yönelik yapılagelen yorumlara, onun üzerinden oluşan yapılaşmaya ve o yapılaşma üzerinden dünyevî alanda saltanat kurmaya ve bu saltanatın devamı içinde, maddi iktidar ile (devlet) hareket etmeye ve bu yolla dine yönelik zararlara değinmektir.

Yukarıda insanın tarih boyunca yaşadığı hayatı anlamlandırma çabalarına vurgu yapmıştık. Bu anlamlandırma ameliyesi farklı toplumlarda, farklı formlarda ve çeşitli tezahürlerle gerçekleşmiştir.

Felsefeyi de bu minvalde değerlendirdiğimizde bu formun antik Yunan’da neşvünema bulması da, insanın hayatı anlama, anlamlandırma ve algılamasına yönelik insanî bir çaba olarak karşımız çıkar.

Yunan’da felsefe, Doğu’da mistik anlayış ve arayışlar, İslam dünyasının önemli bir bölümünde de temeli büyük oranda mistisizme dayanan tasavvuf düşüncesinin Müslümanlaşması şeklinde kendini belirgin kılar.

Öncelikle şunu belirtelim: Arap olmayan Müslüman toplumlarda var olan tasavvuf anlayışının, genel anlamda Arap toplumunda pek yer edinmeyişinin önemli bir sebebi o toplumlarda Selefiliğin önemli bir yer edinmesi ile bağlantılı olabilir. Gerçi, imam İbn Teymiyye, onun talebesi İbn Kayyım El-Cevziyye dahil birçok eski dönem Hanbeli/Selefilerin de az oranda da olsa tasavvuf düşüncesine bir eğilimin olduğunu söylemek gerekir.

Aralarında basit bir benzeştirme yapmadan, olaya maksat açısından baktığımızda, hayatı anlama ve anlamlandırma sadedinde nasıl ki felsefede birçok teoriden söz ediliyor ise, tasavvuf bünyesinde de aynı maksada binaen birçok teori, söylem söz konusudur.

Felsefede; örneğin Aristo’dan kinaye ilk İslam (Arap) filozofu El-Kindi’nin kurucularından olan Meşşaîlik ekolü.

Tasavvufta; örneğin Muhiddin İbnü’l-Arabî’nin kurucusu olduğu Vahdet-i Vücud, İmam-ı Rabbanî’ye atfedilen Vahdet-i Şuhud, Nur-u Muhammediye teorileri akla gelir.

Felsefenin kaynağı Batı, yani antik Yunan; tasavvufun kaynağı, çıkış yeri ise Hint alt kıtası…

Bu ikisinin de hayatı anlama ve anlamlandırma çabası içerisinde olduğunun bilindiği, birçok yanlış yönlerine rağmen ola ki hikmetten de az bir şeylere sahip olmalarına rağmen Müslümanların kahir ekseriyeti felsefeyi sapkınlık olarak değerlendirdikleri halde iş tasavvufa gelince akan suların durduğuna şahit oluruz.

Bizce, bu manzaraya bakıldığında, birinde (tasavvuf) her ne kadar iç arınma söz konusu ise de bu yolda en başta aklı kullanma düşüncesi olmadığı, meyyitin (ölü kişi) gassala kayıtsz ve şartsız, hiçbir şey demeden, itiraz etmeksizin şeyhe bağlılığın aksine felsefe ne olursa olsun düşünmeyi ve dolayısıyla düşünceyi önceler, bağımsız düşünmeyi önerir.

Bir de felsefe bir oluşun ve eylemin ne maksat için yapılacağına dair bir temel vazifesi görür. Zaten ona bu bariz özelliğinden dolayı “kurucu” bir gözle bakılır. Ama bırakın tarikatı, şunu, bunu; bir yol ve yöntem olan tasavvuf için bu hiç söz konusu değildir.

Yine ayrıca belirtmek gerekirse, felsefe insanı düşünceye, düşünmeye sevk ettiğinden dolayı insanların büyük bölümü tarafından pek makul, daha doğrusu kullanışlı bulunmaz. Ama tasavvuf söz konusu olacaksa, hem manevi kazanç peşinde olunacak ve hem de şeyhe tam bir teslimiyet (körü körüne biat) ile birçok “maddi ve manevi” sorumluluktan yırtılacak ve kurtulunduğu var sayılacaktır.

Bu tür kalıcı sebeplerden dolayı tarih boyunda tasavvuf içerisinde birçok yol ve tarikat kurulmuş olduğu halde hemen hemen hiçbir kimsenin aklına bir felsefe tarikatı kurmak gelmemiştir. Bu da olsa olsa birisinin salt düşünceye -onların kahir ekseriyeti spekülasyon da olsa- diğerinin ise salt teslimiyet temeline dayanması, işin rengini göstermektedir.

İnsanların büyük bölümü maneviyat dendiğinde ne diyeceklerini, nasıl davranacaklarını şaşırıp dururlar.

İlla da “maneviyat” deyip dururlar ama bu maneviyat denen şeyin nasıl bir şey olduğu konusunda elle tutulur, akla uygun bir şeyler söyleyemezler.

“Bunun sebebi nedir?” diye sorulduğunda o insanların yine büyük bir bölümünün Müslüman olduğumuz halde “Kur’an nasıl bir kitaptır” sorusuna yönelik verilmesi gereken cevabı bizzat Kur’an’dan değil de, onunla pek bir ilgisi olmayan tali (ikincil) kaynaklardan, ya da şifahi (sözlü) olarak birisinden, onu da cidden teyit etmeden duymuşlardır.

Kur’an’la ilgili soruya bu yollarla cevaplar verildiği için olsa gerek, aynen bir gömleğin iliğinin sıra atlayarak iliklenmesi hadisesinde vaki olduğu gibi, din ile ilgili sorulara verilen ve haliyle alınan cevaplarda pek bir hakikat içermeyecek ve birçok konu speküle edilip durulacak ve spekülasyon dinin yerini alacak ve hakikat ise ters yüz edilecektir.

Ondan sonra gelsin “Hadis, Kur’an’dan üstün müdür? Hadis, Kur’an ayetlerini nesh eder mi? Kabir azabı var mı?” gibi sorular! Bir yandan da bu soruları haklı çıkarmaya yönelik uygun cevaplar da verilir durur!

Gerçi bu türden sorular, direkt tasavvuf ile ilgili sorular olmayıp “bize özgü” Sünnilik anlayışı içerisinde sorulan sorular ve verilen cevaplar olmakla birlikte, bizim insanımızın din ile tanışma kaynağı genel itibarıyla tasavvuf düşüncesi üzerinden gerçekleştiği için, bu yaklaşımın bizlik bir tarafı var.

Bununla birlikte, tasavvuftaki mürit-şeyh ilişkisinde vaki olduğu üzere düşünmeye değil, sorgusuz sualsiz teslimiyete rağmen felsefede “düşünme eylemi” ön planda olduğu halde, bu inceliğine rağmen onun da bünyesi büyük oranda spekülasyona dayanmakta ve her sonra gelenin teorisi, bir öncekinin -belki de üstadının- teorisine zıt düşmekte, yer yer onu yerle bir etmekte ve yok saymaktadır. Böyle bir yol takip edilirken de, en azından “hikmeti anlama, bilgiye hürmet ve “bir önceki” bilgeye saygı” durumunun devrede olması gerekirken, bu tür bir yolun pek de izlenmediğini söyleyebiliriz.

Ama İslam ilim geleneğinde, bazı yanlışlıklarla birlikte, bu incelikli yolun mümkün mertebe takip edildiğini söyleyebiliriz. Her daim böyle olursa, düşünceyi öncelediği bilinen felsefenin de tasavvuftan kalır bir yanı bulunabilir mi? Tabii ki de hayır!

Burada şuna da değinmekte fayda var: Allah’ın cinlerle birlikte, kendisine ibadet etmesi için yarattığını belirttiği** insanın dünyanın, yani yaşanılan hayatın öznesi olması ve eylemlerinden dolayı da bir imtihana tabi tutulacak oluşu, insanın maddi ve manevi boyutta düşünce üretmesini de öncelerdi.

İşte, insanın kendi “indî” gerçekliğinden hareketle üretegeldiği doğru ve yanlış düşünsel kalıplar, “insanî eylemler” olarak karşımıza çıkar. Ki, bu durum onun kınanmasını da, gönendirilmesini de berberinde getirir. Gönendirmeyi herkes yapabilirdi ama ya kınanma işini kim yapabilir?

İşte soru da, sorun da burada düğümlenmektedir.

Bazılarının iddia edegeldiği üzere “hakikatin kendisinde bulunduğu” bazı özel ve imtiyazlı kişiler(!) değil de, kınanma eylemini gerçekleştirebilecek akli, ilmi ve ahlaki bir altyapıya haiz olan hikmet ehli insanlar yapabilir.

Tabii ki de, bu da gelişi güzel ve harcı âlem bir tarzda olmayıp işi künhüne vakıf olunabildiği oranda yapabilecekler tarafından…

Böylece, manevi değil de maddi kıstasların işin ehlince hikmetle yoğrulması sonucunda, insani eylemler ele alınır ve kendi kıymeti mucibince değer kazanır. Böyle bir kıstasa sahip isek, bizzat dinin kendisi, felsefe ve tasavvuf vb. olgular büyük bir vukufiyet içerisinde ele alınır ve değerlendirilebilir.

* Zariyat Sûresi, 56

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Cumhuriyet Başarılı Bir Proje mi? – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Cumhuriyet’in bir proje olduğu hep söylenegeldi. Mustafa Kemal ve çevresinin buna dair ön hazırlıkları bilinmekte. Modernleşmeci, seküler, ulusçu ve cumhuriyetçi bir proje. Bununla birlikte totaliter, otoriter, Batıcı bir proje. Batıcılığı, bu yöndeki bir çağdaşlaşmayı amaçlaması anlamına gelmekte. Sekülerliği ise din ile devleti ayırmaktan çok, dini bastırmayı ve kalkınmacı bir seferberlik yaratmayı hedeflemekteydi. Cumhuriyetçiliği ise Fransa modelinde bir ulus yaratmak ve bununla birlikte demokratik bir çoğulculuğu reddetmek anlamına da gelmekte. Müzakereci bir çoğulculuğu reddeden, halkı buna uygun görmeyen bir otoriterliğin kılavuzluğuyla çıkılan yolda ahlâkın değil de başarının önemsendiği bir tutum ise toplumu giderek nihilist bir çıkarcılığa sürükleyecekti.

Oldukça şaşırtıcı ve inanılmaz şeyler de gerçekleşmedi değil. Sözgelimi padişahlıkla birlikte hilafetin de kaldırılması. Burada kalmayıp dünyada pek de cesaret edilmemiş ya da lüzum görülmemiş bir kültürel köktencilikle, Derrida’nın deyimiyle bir harf darbesi yapılması ki bu yolla aslında Türkiye, dünya üzerinde bulunduğu yerden başka bir kıtaya geçmeye azmetmekteydi. Asya’dan Avrupa’ya bu geçiş, gerçekte tam olarak toplumsal bir geçişi sağladı mı, yoksa bu arada kalışı ebedî bir tereddüte mi dönüştürdü bu, hâlâ tartışılmakta!

Bu beklenmedik tarihsel durum, bir yazgı değildi kuşkusuz. “Şayet Osmanlı, kendi istikrarı doğrultusunda devam etseydi, ne olurdu?” konusu üzerinde de düşünülmedi değil. Çünkü köktenci sıçramalar kimi açılardan yolu kısaltıyor olsa da yarattığı sarsıntılarla toplumsal insicamı altüst ettiği de bir gerçek. Türkiye ise bu süreçte Doğu’dan uzaklaşsa da Batı’ya da kabul edilmedi. Daha doğrusu o kritik eşiği aşıp Batılılaşamadı! Kimileri bunu bir doku uyuşmazlığı olarak da görüyor. Öyle ki bu belirsizlik, içsel gerilimleri de besliyor.

Derken aradan yüz yıl geçti. Kuşkusuz ki bir zaman tüneli olsaydı oldukça farklı bir Türkiye manzarası her iki tarafı da epeyce şaşırtırdı. Bu, sadece Türkiye’ye ve sadece bu tip değişimlerin içerisinden geçmiş toplumlara özgü bir şaşırtıcılık değil. Bu süreçte, tüm dünyada da öyle veya böyle tarihin en hızlı dönüşümü yaşandı. Belki hızlı, acımasız ve umulmadık bir değişim süreciydi bu ama hayat, özellikle de insani ve toplumsal hayat zaten değişim anlamına gelir ve hiçbir toplum da buna karşı ilânihâye direnemez. Önemli olan, bu değişimin olumlu yönlerden ivmelendirilebilmesidir.

Günümüz açısından en şaşırtıcı olan kuşkusuz ki yüzyılın ardından Türkiye’nin Kemalizm’e muhalif bir toplumsal kesim tarafından yönetilmesi. Kimileri için bu, Cumhuriyetin başarısızlığı olarak görülebilir ama bir başka bakış ise buna, toplumsal yarılmışlığı bütünleyen bir imkân olarak da bakabilir. Ne var ki Cumhuriyet, olumlu çabalarını da tartışılır kılacak bir biçimde, daha en başından itibaren toplumsal gerçekliği pek de dikkate almayan bir köktencilikle malûldü. Verili gerçekliği umursamayan bir ülkücülük, buna hiç de uyarlı olmayan yüzeysel değişimlerle topluma, öze nüfûz edebileceğini varsaymaktaydı.

Bu bakışın yüzeyselliği bir ölçüde inkılâpçıların asker kökenli olmasıyla, tıpkı askerdeki buyrukçuluğun etkileyiciliği gibi toplumun da kendi buyrultuları/söylevleri doğrultusunda kolayca değiştirilebileceğine dair iyimserliklerinden kaynaklanmaktaydı. Çünkü bu yönetici kuşak, toplumu hukuk ve yasa yerine doğrudan buyruklarla, belli bir yönetimsellikle idare edecektir ki bu muğlaklığın içine Fransız devriminden askerî talimatlara, sömürge yönetimlerinden saray alışkanlıklarına kadar birçok çelişki sızmıştı.

Oysa toplum, zannedildiği gibi öyle her biçimin kolayca verilebileceği bir hamur olmadığı gibi rastgele doldurulabilecek bir tekne de değildir. Askerî buyurganlıkla siyasal müzakerecilik ise oldukça farklı şeylerdir ki tam da burada cumhuriyetle demokrasi farkı da ortaya çıkmaktadır. Ne var ki süreç içerisinde o zorlayıcı “Batı’ya aitlik endişesi” Cumhuriyetçileri, kritik bir noktada seçimlerini demokratik dünyadan yana yapmak zorunda bırakacaktır. Bu durumda ise ister istemez o zamana değin görmezlikten geldikleri toplumsal derinliklerle, dindarlarla, ırklarla, mezheplerle karşılaşmak ve yüzleşmek zorunda kalacaklardır. Onların varsayımlarına göreyse bu tip farklılıklar, Cumhuriyetin o üstün enerjisiyle şimdiye değin çoktan eritilmiş olmalıydı. Hâlbuki tam aksine karşılarında biçimlerini değiştirseler de oldukça bilenmiş, hınçlı ve birikimli kitleler bulacaklardı. Bu nitelemelerde Cumhuriyetin olumlu ya da olumsuz yoldan katkıları da vardı kuşkusuz.

Cumhuriyet seçkinleri bir ulus yaratmaya çalışırken farklı uluslar yaratıldığının farkına varmamıştı çünkü toplumsala dair oldukça naif bir bakışa sahiptiler. Sonunda imparatorluğun büsbütün dağıldığı o Dünya Savaşı sonrası manzarası, aslında ne denli askerî yetkinlikten uzak olduklarını ortaya koyduğu gibi yüz yıllık bir Cumhuriyet süreci de toplumsal derinliklere nüfûz etmekten ne denli uzak olunduğunu da ortaya koyacaktı. Devasa bir toplumun salt buyruklarla veya iyi niyet temennileriyle ya da Cumhuriyet baloları ve halkevleriyle değişmeyeceğini pek de düşünmüş değillerdi. Beri yandan Cumhuriyeti derinleştiremedikleri gibi demokrasiyi de bir türlü içselleştiremeyeceklerdi.

Tüm bunlara rağmen ve iktidar biçimsel olarak ellerinden kaçmış bile olsa, yirmi dört yıldır iktidarda olan karşı kesimin varlığı bir açıdan bir başarısızlık olarak da görülse bu, Cumhuriyetin bir başarısı olarak da kabul edilebilir çünkü son tahlilde sistem, Kemalist ilkelerin üzerinde sürdürülmekte! Bu ilkelerin aşılamadığı, Kürtler ve Aleviler karşısında takınılan ayak sürümeler ve tereddütlerden de anlaşılmıyor mu?  Ak Parti, bu anlamda sistem dışı bir parti değil ve hâlâ Batı ittifakı çerçevesindeki bir stratejiye dahil. Siyasete ve sosyolojiye bakışı da temel Cumhuriyetçi stratejinin dışına çıkabilmiş yani sahici anlamdaki bir demokratik çoğulculuğa yönelebilecek bir cesaretten ve niyetten yoksun.

Sistemin bu yönde çatallanması temel bir sorun değil kuşkusuz. Asıl sorun, sistemin kurucusu olan CHP’nin içerisine düştüğü sefalet! Uzun zamandır esaslı bir yol ve yordam üretmekten uzaklaşan bu parti, şimdilerde ise yolsuzluk sorgulamalarıyla boğuşmakta. Bir dönem CHP’nin muhaliflerine karşı uyguladığı yargı silahıyla terbiye, şimdilerde kendisine karşı uygulanmakta. Şayet ilkeli bir tutum içerisinde kalabilseydi, toplumun içerisinde bulunduğu çaresizlikler ve zorluklar karşısında bir toplumsal rıza yaratması oldukça kolaylaşabilirdi. Gerek şaibeli kongre meselesi gerekse belediyelerdeki yolsuzluklar, bu kolaylığı oldukça zorlaştırmış durumda. Son tahlilde giderek daha da kirlenen, yoksullaşan ve toplumu da umutsuzluğa sürükleyen bir manzara karşısındayız.

Ne dersiniz: Cumhuriyet başarılı bir proje mi?

(19.05.2026)

Devamını Okuyun

Yazılar

Tarımda Ezberleri Bozma Vakti: Patojen Tohum mu, Yok Edilen Toprak mı? – Mehmet Tülüce

Yayınlanma:

-

Her yıl tarım bürokrasisinden ve konvansiyonel tarım savunucularından aynı tekdüze nakaratı dinliyoruz: “Atalık tohumlar ev yapımıdır, sertifikasızdır, bünyesinde hastalık barındırır ve emeğinizi boşa çıkarır. Bu yüzden hibrit tohum kullanmalı, tarlanızı da bolca kimyasalla ilaçlamalısınız!”

Tarımı sadece laboratuvar tüplerinden ve agro-kimya şirketlerinin ürün kataloglarından ibaret sanan, toprağı ise bitkiyi ayakta tutan kuru bir saksıdan ibaret gören bu indirgemeci anlayışa karşı, ekolojinin kadim dilini hatırlatmanın vakti geldi. Gelin, o çok korkulan “tohumdan gelen hastalıklar” efsanesinin arkasındaki gerçek ekolojiyi konuşalım.

1. Toprak cansız bir saksı değildir: Sertifikalı tohum çelişkisi

Sertifikalı tohum savunucularının en büyük yanılgısı, toprağı biyolojik olarak ölü bir materyal sanmalarıdır. Oysa yapılan birçok güncel saha deneyi ve agro-ekolojik çalışma, asıl sertifikalı ve hibrit tohumlarda hastalık riskinin uzun vadede çok daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor.

Laboratuvar sterilliğinde, adeta fanus içinde büyütülen ve bağışıklık sistemi doğanın gerçek zorluklarıyla hiç tanışmamış bu hassas tohumlar, gerçek tarlaya çıktıklarında en küçük bir çevresel streste havlu atıyorlar. Hâlbuki organik yapısı güçlü bir toprakta, milyarlarca mikroorganizmanın yönettiği muazzam bir savunma ekosistemi çalışır. Bilim dünyasında “Baskılayıcı Toprak” (Suppressive Soil) olarak adlandırılan bu canlı organizma, tohumun olası genetik zayıflıklarını örten en büyük kalkandır.

2. Canlı toprakta hastalık ilerleyemez

Bitki patolojisinde “Hastalık Üçgeni” denen bir kural vardır: Bir hastalığın salgına dönüşmesi için patojenin varlığı yetmez; hassas bir konakçı (zayıf bitki) ve buna uygun stresli bir çevre (ölü toprak) gerekir. Dolayısıyla, velev ki atalık tohumdan bitkiye bir virüs ya da bakteri bulaşmış olsun; organik maddece zengin, yaşayan bir toprakta bu hastalık ilerleyip tarlayı kurutamaz.

Böyle bir toprakta köklerin etrafını saran faydalı mantarlar (Trichoderma) ve yararlı bakteriler (Bacillus), kök çevresinde adeta bir siber güvenlik duvarı örer. Zararlı patojenlere üreyecek ne bir alan ne de tüketecek bir besin bırakırlar. Üstelik canlı toprakla beslenen bitkinin uyarılmış bağışıklık sistemi (ISR) o kadar tetiktedir ki bünyesinde virüs taşısa bile semptom gösterip hastalanmadan büyür ve meyvesini verir.

3. Salgını yaratan tohum değil, modern uygulamalardır

Bugün tarlaları ve bağları çökerterek küresel gıda krizlerine yol açan şey; tohumların sertifikasız oluşu değil, toprağı çöle çeviren modern tarım uygulamalarıdır: ağır pestisitler, fungisitler, sentetik gübreler, toprağın yapısını patlatan aşırı işleme ve kilometrelerce tek tip bitki ekimi (monokültür)…

Biz kimyasal ilaçlarla topraktaki zararlıyı öldürürken aslında bitkiyi koruyacak o muazzam “yerli mikroorganizma ordusunu” da katlediyoruz. Biyolojik olarak ölmüş, bağışıklığı sıfırlanmış bir toprağa dünyanın en kusursuz sertifikalı tohumunu da ekseniz, oraya düşecek en küçük bir patojen kıvılcımı tüm tarlayı küle çevirir çünkü bitkinin arkasında duracak bir toprak ekosistemi kalmamıştır!

4. Atalık tohum, bir coğrafyanın hâfızasıdır

Atalık tohumlar, yüzyıllardır bu coğrafyanın iklim krizlerine, kuraklıklarına, yerel böcek ve hastalıklarına karşı direnç geliştirerek bugüne ulaşmış canlı birer kütüphanedir. Onları “hastalık kaynağı” ilan edip yasaklamaya çalışmak, doğanın evrimsel dehasına ve insanlığın ortak mirasına hakarettir. Tarımda asıl risk; tohumun sertifikasız olması değil, biyoçeşitliliğin yok edilmesi ve tohumun küresel şirketlerin tekeline bırakılmasıdır.

Sonuç olarak;

Çiftçinin emeğini korumak ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek istiyorsak çözümü laboratuvar kapılarında veya tekelci şirketlerin dayatmalarında aramayı bırakmalıyız. Doğaya karşı savaşarak değil, doğayla iş birliği yaparak tarım yapılır. Tohumu suçlamaktan vazgeçip toprağı kompostla, organik maddeyle beslediğimizde yani toprağa destek çıktığımızda göreceğiz ki güçlü bir toprak, kendi ilacını da kendi bağışıklığını da üretecek eşsiz bir bilgedir.

Ezberleri bozma, toprağı ve tohumu özgürleştirme vakti gelmiştir!

Devamını Okuyun

Yazılar

“Sömürgeciliğin Aşılması” Üzerine – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

11 Mayıs’ta başlayan World Decolonization Forum, NUN Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından, “Hollywood hegemonyasına karşı İstanbul perspektifi” sloganı minvalinde düzenlendi. Açılış konuşmasında Esra Albayrak, “Batı’sız bir dünyayı değil de Batı’nın ‘efendilik kompleksi’nden arınmasını amaçladıklarını” söyledi.

Gelgelelim bu amaç, daha tanıtım cümleleri ve başlığıyla meselenin derinliğine vukûfiyetle gerçekleşebilecek bir girişim olmaktan uzaklaşmakta değil mi? Zira öncelikle sömürgen/kolonyal bir geçmişten arınmak, efendiliğe râm olmaktan kurtulmak, özellikle de dile özen göstermek gerekmiyor mu? Aksi hâlde edilen onca söz ve düzenlenen forum, Frantz Fanon’un Siyah Deri Beyaz Maske(ler) kitabında dile getirdiği gibi bir “maske” veya “taklit” olmaktan öteye gidemez. Beyaz sömürgeciye karşı o siyah benliğin kapatılmaya çalışıldığı maskeler ile süregidecek olan ise yazgısal yenilgiler veya razı olunan partnerliklerdir.

Sömürgeciliğin üstüncülüğüyle ırkçılığın tepkiselliği arasında gidip gelen bir düşmanlık hâli, Haiti Devriminden bu yana, Beyazlar kadar Siyahların da bir türlü kabullenemediği bir belirsizliğe yol açar. Öyle ki Haiti’de 1804’de gerçekleştirilen devrime bile ne Fransızlar ne de Haitililer inanabilmiştir. Sömürgelerde gerçekleşen bu ilk siyahî devrim, sömürgeciliğe dair o temel sorunsalı, sömürgecinin gücünün saymacalığı yanında, sömürge halklarının güçsüzlüğünün de bir türlü aşılamayan o madûniyetlerine dayandığı gerçeğini açığa çıkarması açısından oldukça önemlidir.

Sömürgecilik uzun bir tarih ve el’an da sonuçlandırılamamış katmanlı bir süreç! Askerî ve teknolojik üstünlüğün kültürel ve bilimsel açıdan takviye edildiği bir tahakküm! Öyle ki neden sonra bu sömürgeci tahakküm sona erdirilse de sömürgecinin üstünlüğünden, yine onun dili ve kültürü karşısında duyulan o ezilmişlik hâlinden bir türlü çıkılamaz. Sömürgeciyi kovanların maruz bırakıldıkları bu derin yaralanmışlık, baş edilemeyen o madûniyet hissiyatı, sömürgelerin bir türlü üstesinden gelemedikleri travmatik bir ezilmişliğin hikâyesidir.

Sömürgecilikten kurtuluş için 19. yüzyılda başlayan mücadeleler yoğunluklu olarak 20. yüzyılda da devam etti. Bütün bu süreç içerisinde teşhis edilen en acı gerçeklik ise sömürgecinin kovulmasından öte, içselleştirilmiş olan madûniyetten kurtuluşun zorluğuydu. Bunun da ötesinden, sömürgeliğe hazır oluş hâlinden söz eden de Malik bin Nebi değil miydi? Öyle ki yüzyılın en büyük mücadelesini veren Gandi, işte bu katmanlı sorunu aşabilmek için ortaya koyduğu sivil itaatsizliğe dayanan bir özgürleşme çabası içerisindeyken kendi halkından ırkçı bir fanatik tarafından katledilmedi mi? Madûniyet Mektebi ise işte bu derin yaralanmışlığın aşılabilmesi için ancak 1980’li yıllarda ve Türkiye de dahil birçok ülkenin sorunsallaştır(a)madığı bu sorunu aşabilmek, en azından konuşabilmek için, Gayatri Spivak, Ranajit Guha, Dipesh Chakrabarty gibi Hindistanlı bir grup aydın tarafından kurulacaktı. Ülkemizde bu çalışmaya ilgi gösteren ise sadece Atasoy Müftüoğlu oldu. 1985’te “Mekteb”i ziyaret ederek bilgi aldı ve meseleyi Türkiye’ye de taşımaya çalıştı. Tabii -sağcısı ve solcusu ile- ülke kamuoyuna bakarsanız Türkiye, sömürgecilik gibi bir süreçten geçmediği veya bunu üstüne alınmadığı için böylesi bir hissiyattan da yoksundu. Aslında uzun yıllar fiilen bu durumda yaşanıldığı hâlde, hiç kimse bu alçaltıcı durumla anılmak istemiyordu. Oysa Osmanlının son dönemlerinde en az tüm sömürge ülkeleri kadar aşağılanmış ve Cumhuriyetten sonra da adeta yerelleştirilmiş bir kolonizasyon şartlarında yaşanılmıştı!

Günümüzde bu durum, bir ölçüde aşılmış olsa da yerel düzeyde tutulan bir çakma efendilikle Batılılığı içselleştiren bir sömürge hâli, doğrudan ülke içinde üretilerek aslî sorunun örtbas edilmeye çalışıldığı bir kandırmaca sürdürüldü. Çünkü bu mesele yani sömürgeleştirilmişlik, hiçbir zaman sorunsallaştırılmadığı gibi ondan kurtuluşa dair de sözgelimi dilin, kültürün, siyasal tâbiliğin aşılamadığı sahici bir dekolonizasyon mücadelesine hiç kimse gönül indirmedi. Sömürgecinin dilinin, biliminin, kültürünün aşılamadığı bir özgürleşme sahihleştirilemedi. Sözgelimi böylesi bir toplantıda kullanılan İngilizce terimleri ve kavramları kaç kişi yadırgatıcı bulmuştur? Aslında ilk adımın tam da bu tumturaklı lâflardan kopmakla başlayacağını hatırlatma duyarlılığı gösterebilen kaç kişi çıkmıştır?

Öyle garip ve utanç verici bir ikiyüzlülük sürdürülmekte ki World Decolonization Forumu’nun bir hafta öncesinde SAHA EXPO adı altında bir silah fuarı düzenlenmişti (Zamanlama manidar!) ve bu fuara katılanlar arasında İsrail’e, yani sömürgeciliğin bölgedeki fiilî temsilciliğine silah tedariki yapan firmalar da bulunmaktaydı. Kısacası, bırakın o epistemolojik kopuşu, teknolojik bağımlılık bile aşılabilmiş değil! İşe silahla başlamak ise sömürgecinin terk ettiği (etmek zorunda kaldığı) hikâyeye yeniden başlamak değil mi? Hâlbuki asıl yapılması gereken, sömürgecilikle hesaplaşılması yani mevcut bilimin, teknolojinin, siyasetin, iktisadın, felsefenin Batı’ya özgü bir sömürü tutumu oluşu ve sömürgeciliğin doğrudan bundan beslendiğinin sorgulanabildiği bir hakikat ve adalet arayışını başlatmak değil mi?

Gerçek bir sömürgecilik karşıtı mücadele, öncelikle dilini ve kültürünü arındırmalı ve “emperyal” sözcüklerden kurtulmaya çalışmalı değil mi? Ancak bundan sonradır ki sömürge halkların kimlerle iş birliği içerisinde olunduğuna bakılır ve ilişkiler, sömürgeci kirlerden arındırılır. Daha da önemlisi, öncelikle kendi duruşunu, dilini ve hayatını şu efendilik pozlarından arındırmaktır. Gerçek bir decolonization yani sömürgecilikten arınış, öncelikle kendi uygulamalarını sömürgeci tutumlardan ve köle-efendi mantığına dayanan ilişki biçimlerinden arındırmayı gerektirmektedir.

Ülkemiz, her ne kadar uzun süren bir doğrudan sömürgeleştirilme süreci yaşamamış olsa da farklı toplumsal yaralanmışlıkların yol açtığı madûniyet durumundan kurtulunmuş değil. Bunun en bariz emaresi ülke içerisindeki Kürtler, Alevîler gibi halkların madûnlaştırılması ve ötekileştirilmesi; dahası ise bunların etnik, dilsel ya da dinsel özgürlüklerinin kabullenilememesi değil mi? Birlikte yaşanılan halklara karşı takınılan bu aşağılayıcı tutum, sömürgeciliğin yarattığı travmayı atlatabilmek için başvurulan bir ödünleme mekanizması olsa da esasında tipik bir kendini aldatıştır. Bu aldatışın belirtileri Kürt sorununun çözümüne dair son girişimdeki o bir türlü elden bırakılamayan taklitçi efendilik hâllerinde sırıtmakta değil mi? Bunun Batılı sömürgeci ülkelerin tutumundan farkı nedir ki? Kaldı ki bu ülkelerin çoğu, geçmişleriyle yüzleşmekte ve kendilerini bundan arındırmaya çalışmaktalar ama bu konudaki yüzsüzlüğünü sürdüren ABD, Türkiye’nin en önemli dostu ve müttefiki! Öte yandan ABD’nin bölgedeki sömürgeci üssü ve müttefiki olan işgalci İsrail’in de en önemli ihtiyaçları Türkiye tarafından ya da aracılığıyla tedarik edilmekte!

 

Bu konu hakkında Yeni Şafak’ta yazan Yasin Aktay’a göre ise Forum’un en önemli tarafı, dekolonizasyonun yalnızca siyasi bağımsızlık değil, zihinsel bağımsızlık olduğu vurgusu. Ona göre Türkiye’nin burada oynadığı rol yalnızca eleştirel, tepkisel ve ağlak bir dil geliştirmek değil, alternatif üretme çabasıdır. Savunma sanayiindeki yerlileşme hamlelerinden medya ağlarına, eğitim kurumlarından kültürel üretime kadar birçok girişim aslında epistemolojik bağımsızlığın parçalarıdır çünkü kendi teknolojisini, kavramlarını ve anlatısını üretemeyen toplumların siyasal bağımsızlığı da eksik kalır.

Ama Türkiye’de resmî tarih ve kimlik söylemi bile hâlâ kolonizasyonun izlerini ağır biçimde taşıyor. 120 yıl önce kolonizasyonun bir halkası olarak Türk-Arap-Kürt halkları arasına konulmuş olan ırkçı sınırlar bugün bizzat bu halkların zihinlerinde sömürgecilerin epistemolojik bekçileri veya gardiyanları olarak işlevlerini yerine getirmeye devam ediyor. Bu konuda kat edilecek hâlâ çok mesafe var!

Bir türlü aşılamayan bu verili durumun başlangıcını 120 yıllık bir tarih öncesine atfeden Aktay, yönetiminde olduğu Ak Parti’nin 24 yıldır buna karşı ne yaptığı konusunda ise hiçbir şey söylemiyor. Sadece silah üretmekle varılacak yer ise bir taraftan müştekî olunan ama öte taraftan da özenilen küresel sistemin bir parçası olma arzusundan başka neyi ifade ediyor? Buradan devşirilmek istenilen İsrail yerine sömürgeciliğin bölgedeki temsilciliğini üstlenmek ise bu, sorunun çözümünü değil de üç yüz yıldır yaşanmakta olan krizin neden bir türlü aşılamadığının bariz bir işareti olacaktır.

Gerçi toplantıya bu konuda söz sahibi olan tumturaklı isimler çağrılmış olsa da mesela toplantıya iştirak eden Salman Sayyid’in en temel sömürgecilik eleştirisinin bu konuda Kemalizm’in işlevleştirilmesi bâbında olduğu hâlde, K. Atatürk imzasının SAHA Expo fuarında sergilenen füzelerden birisine verilmiş olması nasıl izah edilmekte? Yoksa bu da tıpkı din ve dünya ayrılığı gibi silahlanma ve decolonization ayrılığı gibi bir ikicilik mi?  Oysa sömürgeciliğe karşı ilk savaşımı verenlerden biri olan Türkiye’nin yöneldiği Batı menşeli ulusçuluk (Kemalizm) ideolojisinin izleğinde yürüyen tüm sömürge ulusçuluklarının birbirlerine düşmanlıkları, gerçekte geriye çekilen sömürgecilerin sahayı mayınlamasından başka bir anlama gelmez. Yunanistan-Türkiye, Hindistan-Pakistan, Çin-Tayvan, Rusya-Ukrayna… Peki, bu ülkeler ve onları taklit eden tüm öteki ulusalcılıkların kaçı bunun farkında?

Toplantının bir başka katılımcısı, Walter Mignola’nın sözünü ettiği sadece insanların değil, bilginin de madûnlaştırılması meselesinin, dahası sadece tarih yazımı ve tercümeye indirgenmiş bir epistemolojik bağımlılığın aşılma mecburiyetinin ne kadar farkındayız? Gerek “Doğu”dan gerekse “Batı”dan yapılan tercümelerde kaynak dillere olan kavramsal bağımlılıktan kurtulabilmek için bu konuda adı var ama kendisi turizme emanet edilmiş Kültür Bakanlığı veya üniversiteler ne gibi çaba içerisindeler? Özellikle de kavramsal çevirilerin yapılamamasının acı sonucu, düşünsel ve bilimsel bağımlılığın sürdürülmesi değil mi? Madûniyetin ve özerkleşememenin en önemli nedeni ise bu düşünsel ve kültürel bağımlılıktan kurtulamayıştır. Bütün yatırımlarını silahlanmaya yapan iktidar, zihinlerini kaybettiği bir kuşakla kime ve ne için savaşım vermeyi düşünmekte? Bu savaşım verilse bile kazanılacak olan ne?

Sorunun en çetrefilli tarafı ise Spivak’ın dillendirdiği “madûnun konuşabilmesi” meselesi. Bu, madûnlaşmış kesimlerin dilden yoksunlaşması bir yana, söylediklerinin duyulmaması veya dikkate alınmaması gibi sorunlarla da malûl! Mesela bir Kürt ananın ya da bir Alevî dedenin yakınmaları ne kadar dikkate alınmakta? İstanbul’un merkezinde her hafta konuşan Cumartesi annelerinin sözünü kaç kişi duyuyor ve duyanlar bundan ne anlıyor?

Daha ötesine gidelim: Neredeyse tüm Batı Asya ülkelerinin bir silah deposu hâline getirilmesi kimin işine yarıyor? Roberto de Monticelli’nin Filistin’de çiğnenenin insanlık onuru oluşu tespitini kim umursuyor? Buradaki irili ufaklı Arap devletlerine stoklanmış silahlar kimin için kullanılıyor? Dost ve düşman kavramlarının bir kavram kargaşasına kurban edildiği bu petrodolarların stoklanma havzasında çanlar kimin için çalıyor?

Doğrusu merak ediyorum, World Decolonization Forum’da, uzaklarda yankılanan İspanyol liderinin çığlığı ne kadar duyulabildi? Ya İran’ın İsrail karşısındaki mukavemetinin sadece füzelerinin gücüne bağlı olmayan direncinin; Şirazî, Şeriatî ve Humeynî’den beri gelen bir çizgiye bağlılığı üzerinde de konuşulabilindi mi? Yoksa yerli ve millî hassasiyetler kadar emperyal tavsiyelerle ilgili o nezaket çizgisinin aşılmaması mıydı temel duyarlılık? Epistemolojik bir kopuş muydu üzerinde durulan o kritik nokta yoksa yerel bir inisiyatifin pekiştirilme kaygısı mı?

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x