Connect with us

Yazılar

Altay Cem Meriç’in Şen Kahkahaları Eşliğinde Şeriati’yi Yeniden Hatırlamak, III – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Altay Cem Meriç’in Ali Şeriati videosuyla ilgili şimdilik yazacağım son yazı bu. Açıkçası bunca şeyi tane tane açıklayarak kendisine hak ettiğinden fazla itibar ettiğim zehabına kapılmamak zor. Heyhat, “rage-bait”inin kurbanı oldum. Varsın öyle olsun, en azından meraklısı için Şeriati’yle ilgili yalanlarının ifşası internette asılı kalmış olur.

Allah İnsanı İddiasından Vuruyor!

Konumuza dönelim. Kendini olduğundan büyük sanmanın insanı düşürdüğü ibretlik çukurlardan birini Altay Cem Meriç’in Şeriati’yi eleştirmeyi denerken müracaat ettiği mefhum-kelime argümanında görüyoruz. Meriç, “adeta 4 yaşında bir çocuk” olmakla suçladığı Şeriati’yi, kelime ile mefhumu ayıramamakla ve bu yüzden tevhidin aslında “kader” inancını gerektirdiğini fark edememekle suçluyor. Ancak ilahi adaletten midir bilmem, aynı bahiste bizzat kendi koyduğu kriterin altında kendisi eziliyor.

Çünkü Şeriati’nin o satırlarda “kader” diye isimlendirerek Emevilere nispet edip eleştirdiği şey, Meriç’in de tevhidin mantıksal zorunluluğu olmadığını kabul ettiği cebriye inancından başka bir şey değil. Üstelik Şeriati, bugün bizim anladığımız manada kaza ve kader Muaviye’nin ürünüdür” diyerek Emevi uydurması olan bu cebriyeciliği kastettiğini açıkça aşikar ediyor. Şaşırtıcıdır, Altay Cem Meriç de “bugün bizim anladığımız manada” şerhi dahil bu sözlerini tamı tamına alıntılıyor.

Ama bir kez “kaza ve kader” kelimeleri geçti ya, Meriç “adeta 4 yaşında bir çocuk gibi” bu kelimelerin işaret ettiği mefhumun kendi tasavvurundaki şey olmak zorunda olduğu zehabından bir türlü kendini sıyıramıyor. Şeriati’nin, şerh de düşerek ve neredeyse açıkça cebriye inancını işaret etmiş olmasına rağmen, kendi kafasındaki kaderi kastettiğini varsaymaktan ayrılamıyor. Yani, tam da alay ederek Şeriati’nin terimler ile kavramları ayırma becerisinden mahrumiyetini vurguladığı safhada kendisi bunları ayırmakta zaafa düşerek rezil oluyor. Allah’ın sopası yok!

Şirine’nin Etek Giymesi Fenomeni Olarak Toplumsal Ayrımcılık

Videoda benzeri bir niteliksizlik, ayrımcılık terimi dolayımında da cereyan ediyor. Bu defaki şaşırtıcı derecede komik: Şeriati, metinde tevhid dininin ayrımcılığı meşrulaştıran tağutları yok edeceğini zikretmiş. Meriç büyük bir dikkat ve rikkatle derhal bilgeliğini gösterip “Hangi cihetten ayrımcılık?” diye soruyor. Sonraki açıklamaları evlere şenlik. Bizlere ayrımcılığa karşı olmanın saçma olduğunu kanıtlamak için, en ideal düzende dahi, insanların doktorlar ve hastalar, öğretmenler ve öğrenciler olarak “ayrışmaya” devam edeceğini; Şirinler Köyü’nde Şirine’nin etek giymesinin bile ayrımcılık olduğunu anlatıyor. Bu faslı hepten şaşkınlık içinde izlediğimi itiraf etmeliyim.

Garip ama, Altay Cem Meriç’in daha ayrımcılık teriminden kavramın kendisine gitme hüneri yok. Bu terimle hukuki/sosyal kavrama gideceğine, tüm ayrımların ortadan kaldırılmasının kastedildiğini sanacak kadar hayattan bihaber. Bereket hukukla iştigal etmiyor. Yoksa özgürlükten başkasına vurabilmeyi, eşitlikten herkesin aynı saatte zorla uyandırılmasını anlardı.

Anlattıklarımın iyice karikatürleştiğinin farkındayım, fakat sahiden bunları laf olsun diye bol keseden sallamıyorum. Gerçekten de ayrımcılıktan öğretmen-hasta arasındaki ayrımları anlıyor; toplumsal sınıf kavramıyla tabipler odasına gönderme yapıldığını sanıyor, orduda bir komutan olmasını eşitliğe aykırı telakki ediyor. Bu gibi argümanları kendince havalı bir biçimde art arda sıralayıp, kendinden emin ve sorgulayıcı bakışlar atarak Ali Şeriati’yi çürüttüğünden komik derecede emin görünüyor. Şaşırmamak mümkün mü? Bir insan bu kadar az şey bildiği hususlarda nasıl bu kadar özgüvenli konuşabilir? İtiraf etmeliyim, kendimi maruz bıraktığım bu video beni sürekli özne ve benlik konusunda düşünmeye sevk ediyor. Ama şimdilik devam edelim.

“Hani Ya, Nerede Bu Sömürüyü Meşrulaştıran Din?”

Altay Cem Meriç videonun başka bir yerinde, Şeriati’nin şirk dininin haksız hiyerarşileri ve sömürüyü meşrulaştırdığı argümanını aktarıyor. Belki de videonun en trajikomik yeri burası. Zira cüretle “Kim meşrulaştırmış ya eşitsizliği?” diye soruyor. Ona sorarsak İslam tarihinde kimse dini kullanarak haksızlıkları, adaletsizlikleri, gerekçesiz eşitsizlikleri meşrulaştırmamış. Muaviye’nin “ısırıcı saltanata” geçerken yaptığı “Bana bu gömleği Allah giydirdi” konuşmasını boş verelim. Sormak lazım bu atanamamış Bel’am gibi konuşan kişiye: Türkiye’de birilerinin açlıktan kırıldığı başkalarının tokluktan öldüğü bu düzen nelere dayanarak ayakta kalıyor? Milyonlarca insanın, bir avuç insanın düzenli işçisi olmasını sürdürebilir kılan şeyler neler? Yüz binlerce ev boşken, binlerce evsizin sokaklarda yatmasına karşı çıkmak neyle yanlış hale geliyor? Din adına konuşanlar mülkiyete dokunmayı, egemenle zayıf arasında yapılmış olsa da sözleşmeyi ihlal etmeyi, iktidara baş kaldırmayı günah olarak etiketlemiyorlar mı?

Şeriati zımnen, kapitalist düzenin ana damarlarını teşkil eden üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin, birilerinin diğerlerine kalıcı ve düzenli biçimde hizmet etmesini sağlayan modern iş sözleşmelerinin ve tüm sistemi koruyan iktidara başkaldırı yasağının şirk dini tarafından meşrulaştırılarak desteklendiğini öne sürüyor. Ya kapitalist sömürü yok, ya sayılanlar gibi toplumsal kurumlara dayanmıyor, ya da din adına konuşanlar bu kurumları desteklemiyor. Hangisi doğru? Eğer etrafta “topuklarını ıslatmadan” gezip dolanmayı maharet sanıyor ve ekonomi politikten tamamen bihaberseniz, o zaman “Ben zulüm haktır” diyen alim duymadım dersiniz. Bir de öyle mi deselerdi?

Şeriati Batılı Aydınlarla Peygamberleri Bir mi Tutuyor?

Meriç’in son bir saptırmasından bahsetmezsem olmaz. Sorarsanız, Şeriati Batılı her şeyi iyi ve güzel buluyormuş, Müslümanlara dair her şeye savaş açmış. Bu saçma görüşlerle didişecek değilim. Marksizmin etkisindeki İslamcı bir aydından bahsediyoruz. Kitaplarından iki satır okuyan rahatlıkla görür ki Şeriati’nin projesi hiç kuşkusuz Müslüman toplumların güçlenerek Batı emperyalizminin tahakkümünden kurtulmasıdır. Bu o kadar aşikar ki izah etmek için klavyede basılan her tuş israf olur.

Öte yandan, Meriç Şeriati’ye daha somut bir iftira da atıyor. İddiaya göre Şeriati, Batılı aydınlarla peygamberleri birbirine eşitliyormuş. Videonun başında zikrettiği bu büyük “cürmü” açmasını merakla beklemişken görüyoruz ki, kastettiği şey Şeriati’nin şu cümleleriymiş: “Netice olarak şunu ifade etmek istiyorum: Kiliseye ve Orta Çağ’da hâkim olan dine karşı mücadelede temsil ettikleri rol açısından …Avrupalı aydınların ve özgürlükçülerin misyonu, tarih boyunca bizim peygamberlerimizin üstlendikleri misyonun aynısıdır.”

Altay Cem Meriç işine gelmediği için izleyicisinden kaçırıyor ama, Şeriati’nin cümlesinde çok belirgin bir tahsis ibaresi var. Batılı aydınlar, yalnızca ve yalnızca “hakim olan dine karşı mücadelede temsil ettikleri rol açısından” peygamberlerle aynı misyonu üstleniyorlar. Hemen sonrasında Şeriati ekliyor, garip ama Meriç de zikrediyor: “Ancak onların algılamalarının ve vardıkları sonucun doğru olduğunu söylemiyorum.

Yani argüman şu: Batılı aydınlar ve özgürlükçüler, karşı karşıya oldukları sömürü ve tahakküm üreten, haksızlıkları meşrulaştıran, ayrıcalıklı bir grubun elinde oyuncağa dönüşmüş olan şirk dinine karşı dövüşmekte haklılardı. Buradaki “lâ” kısmında peygamberler ile ortak bir işi yapıyorlardı. Fakat bu yeterli değildi. Yıkım sürecini tevhid diniyle taçlandırmadıkları için şirk dininde yaşamaya devam ediyorlar. Şeriati’ye göre bunun önemli göstergelerinden birisi toplumlarındaki sınıflar ve tabakalaşmadır. Hatırlayın, bunlar şirk dininin emareleridir.

Altay Cem Meriç ise buradaki benzerlik iddiasını alıyor, Şeriati’nin Batıyı hiç eleştirmediği, Batılı aydınlara Allah dese rahatlayacağı (evet bunu diyor!), işinin gücünün Müslümanlarla didişmek olduğu gibi baştan sona iftira teşkil edecek sonuçlara bağlıyor. Şeriati hakkında hiçbir şey duymamışsanız belki inanabileceğiniz, büyük, çocukça ve kasıtlı iftiralar. Sahiden insanı dermansız bırakan bir kötülük.

Sonuç Yerine

Kapatırken aşikar olanı hatırlatayım: Kimse eleştirilmez değil. Fakat Altay Cem Meriç eleştirmiyor, beceriksizce saldırıyor. Zira, muhatabını kendi içinden kavramaya talip değil, en ufak bir saygı emaresi göstermiyor. Aşağılıyor, alay ediyor, yapay kahkahalar atıyor, kendisiyle çelişme pahasına yaftalar asıyor, gizliyor, yanlış aktarıyor ve çarpıtıyor. Beceriksizliğinin en büyük sebebi de hırs ve hıncı. O kadar büyük bir coşkuyla ve tavizsiz saldırıyor ki, komik bir karikatüre dönüşüyor.

Eh… Biz çıkaracağımız derse odaklanalım. Bir insan nasıl bu hale gelebilir diye sorup durdum. Bu durum, günahların en büyüklerinden birini istikrarla icra etmenin kaçınılmaz neticesi gibi görünmüyor mu? Anlaşılan, uyaracak eş dost, selim bir vicdan, kendini dışarıdan görecek bir istidat yoksa insanın kibri kontrolden çıkabiliyor. Kibri paçalarından akmaya, kulaklarından fışkırmaya başladığı zaman da insan işte böyle zelil hale geliyor demek ki. Şaşkına çeviren bir küstahlık, kendini alçaltıcı bir tahkir etme çabası, komik duruma düşüren bir alaycılık ve bol miktarda hınç, kin, nefret ve enaniyet. Korkunç bir bileşim. Rabbim bu arazları salih kullarından beri tutsun.

Yazılar

Faşizm mi, İnsaniyet mi?- Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız. 

İsrail’de, Filistinli esirlere yönelik insanlık dışı “İdam Yasası”nın mimarı olan aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, mide bulandıran bir skandala daha imza attı. Eşinin doğum günü için özel olarak hazırlattığı “darağacı” figürlü pastayı dans ederek kesen faşist bakan, pastanın üzerine yazdırdığı “Hayaller bazen gerçek olur!” notuyla tüm dünyanın tepkisini çekti. (03.05.26 KARAR)

Bir dinin insana aslî anlamda neyi öğretmesi gerektiğine dair bir temel bilinçten yoksunluğun ve yolunu şaşırmışlığın bu fotoğrafını görünce, tıpkı coğrafî sınırlarının belirsizliği gibi ahlâkî sınırların da belirsizleştiği bu şımarık densizlik, insanın o aslî köklerinden ve ilkelerinden kopunca nasıl da aşağıların aşağısına düşebileceğini hatırlatmakta değil mi?

İnsanlığa dair en temel utanç duygularını bile yitirmiş, rezillik sayılabilecek en nâhoş davranışları bile o sınır tanımaz edepsizliğiyle ortaya koymaktan hoşnut bu dibe vuruşun bize korku yok edasıyla her tekrarlanışı, kutsal metinlerde de tekrarlanan o bir kavmin çöküşünün en bariz belirtileri değil mi? Zira korku duvarını aşma gösterileri her zaman kendisine güvenin bir kanıtı olmayıp çoğu kez kendisine özsaygısını yitirmiş bir rezilliğin dışavurumudur. Artık bir alışkanlığa dönüşmüş saldırganlığıyla İsrail, hukûkî ve coğrafî sınırları belli bir olağan devlet değil, her an sınırlarını genişletmek için fırsat kollayan ve çevresinde istikrarsızlık yaratarak etrafına korku ve dehşet saçan bürokratik bir terör makinesi, mürebbîsi olan faşizmi bile aşan bir kötülük aygıtı!

Küresel medyayı el altında tutan bu gösteri toplumu, elini sürmekten imtina etmediği o her türden kirli araçlarıyla, aynı zamanda demagojik bir propaganda mekanizması! Sanal, finansal ve siyasal ama her hâlükârda kötücül ağlarıyla yayıldığı yeryüzünde işleyen teknokratik bir cürüm şebekesi! Yahudi halkını, Siyonist sermayeyi ve Evanjelik kıyametçiliği işlevselleştirmiş bir kötülüğün rezilleşmesi! Dinin ve devletin acımasız bir amaçla kullanıldığı ve örgütlendiği yegâne sömürge ülkesi! Kelimelerin kan ile yazıldığı bir ceza sömürgesi ki yalnızca rahipler bir fikrin değerini, dökülen kan miktarıyla ölçülebileceğini iddia edebilir.[1]

Hıristiyanlar ise yirmi asır boyunca Romalılara ve Yahudilere hayran oldular, onları okuyup hem sözlerinde hem de işlerinde taklit ettiler; insanlar bir cürüm işleyip sonrasında da onu meşru kılmak istediği her seferinde uygun bir alıntı bulmak için (onların) şâheserlerine başvurdular.[2] Bu ise onları şımarttıkça şımarttı, hayatın gerçekliğinden ve sadeliğinden uzaklaştırdı. Oysa kaderden kaçılamayacağını, güce tapılmayacağını, düşmandan nefret edilmeyeceğini, talihsizin hor görülmeyeceğini[3] hatırlayabilselerdi özsel amaçlarından çoktan uzaklaştıkları o kutsal ilkeleri, ötekilere karşı yükümlülüklerini, hiç kimsenin haksız ve acımasız bir biçimde öldürülmeyeceğini; komşunun hiçbir şeyine, özellikle de onuruna ve namusuna göz dikilemeyeceğini de anımsayabileceklerdi.

Yüz yıldır edindikleri ırkçılaştırılmış inanışları, Yahudilikten çok kapitalist bir yanılsamaya dayanan bu yeni din/ideoloji ise Tanrı’nın değil, Thedor Herzl’in ütopyasının ve Hitler’in yarattığı nefretin eseri. Bir şiddet tuzağına yakalanmış olan bu acımasız aygıtın sihri, çevresine yenilmezliğine dair bir efsane yaratmasındadır. Gelgelelim büyü bozuldu ve önce Gazze direnişi, ardından İran, bu kanlı aygıtın tekerine çomak sokarak efsanenin salt görüntüsel doğasını ve örtbas edilemeyecek zaafını açığa çıkardı.

Bilinçaltı korkuların veya arzuların yarattığı faşizm/Siyonizm için cezalandırma bir adalet arayışı ve yolu olmaktan çok, karşısındakini daha da ezmeye ve kimliksizleştirmeye çalışmaktan ibaret. Bu ise toplumları aşağılamaktan, intikamdan ve çevresine korku saçan bir terörizmden öteye gidemiyor. Buna maruz kalan çaresiz halklar ise adeta köklerinden sökülmüş gibi meflûçlaşmaktalar. Bunu bir hükümranlık şartı olarak gören ceberut devletler, kaynağı şüpheli ve giderek daha da acımasız bir silahlanmanın gücüyle yeni Leviathanlar yaratmakta! İnsanlıktan uzak bir terörizmin ve şiddetin oluşturduğu diasporalar ise yeni inanç dalgalarına değil, nihilist bir karmaşaya yol açmakta.

Çevrelerine dayattıkları bir çağdaş köleliği savunan İsrail egemenleri, ister istemez adalet duygusundan da uzaklaşmakta. Hayatlarının her ânına sinen bu faşizm ise esasında örtbas edilmiş bir korkunun, güvensizliğin ve köksüzlüğün belirtisi! Oysa ütopikleştirdikleri o vaat edilmiş ülke; ahlâkın ve adaletin tecelligâhıdır ki kendileri, giderek tam da aksi yöne, distopik bir cehenneme doğru sürüklenmekte!

Öyle ki sömürgeleşen siyahların asimile olmaları veya tersinden bir ırkçılıkla giriştikleri siyah güzellemelerine karşı, Aime Cesaire ve Frantz Fanon’un gerekirse beyazlarla da iş birliğine girişerek sürdürdükleri sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı mücadelenin aksine Yahudiler, kendilerini de beyazlığa dahil ettikleri bir ırkçılıkla çevrelerindeki Araplara karşı bir beyaz üstüncülüğü arsızlığı içindeler. Öylesine faşist bir ırkçılık ki, keskin nişancıları Gazze’deki çocukları katlederken bundan en küçük bir utanç duymayı bir kenara bırakın, adeta bir av partisindeymiş gibi vahşi sevinç çığlıkları atabilmekteler. Oysa günümüz insanlığı bir hayvanın bile bu şekildeki katlini uygun bulmamakta ve insanlığına yakıştırmamaktadır.

Bunu önleyecek, daha doğrusu yeryüzünü bu sıkışmışlığından kurtaracak bir mucizenin imkânsızlığını savunmak ise gerçekte yeryüzünde sürüp gitmekte olan hayatı anlayamamak ve zalimlerin gücünü abartmaktan başka nedir ki? Filistin halkının yüz yıldır süren direnişi bile bu açıdan okunduğunda, insanlığın o şaşırtıcı ve her şeye rağmen köklerinden sökülmeyi reddeden o destansı çabası, dünya üzerinde gerçek anlamda neyin değişmekte olduğuna dair bir işaret vermekte değil mi?

Ardı ardına gelen küresel SUMUD filolarının umuda çağrısı, Siyonist işgalcinin bir ceza sömürgesine dönüştürdüğü Gazze’ye ulaşımı engellese de insanlıktan umut kesilemeyeceğini de ortaya koymakta! Her şeyin tersine döneceği kritik nokta, o mucize ânı ise tam da burası değil mi? İnsanlığın iyilik arayışının zulme galebe çalacağı bir direnişin sürdürülmesi ve bu azmin, şirretliği karakter edinmiş zalimin çöküşüne yol açması umudu… Gazze, tarihin ve insanlığın bir sınanma noktası. İnsanlık bir kere daha karara verecek: faşizm mi insaniyet mi?

[1] Simon Weil, Baskı ve Özgürlük, Mecaz yay. s. 61-62

[2] Simon Weil, Savaş ve İlyada, KETEBE yay. s. 43-44

[3] Weil, age, s. 45

Devamını Okuyun

Yazılar

Politik Temsil ile Endüstriyel Futbol Arasında: Amedspor Örneği – Serhat Altın

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız.

Futbolun ortaya çıkışı ve tarihsel gelişimi, sadece bir oyunun doğuşu değil, aynı zamanda halkların, işçi sınıfının, toplumsal mücadelelerin ve devrimci duruşların yeşil sahaya yansımasıdır.

Spor müsabakaları içerisinde hiç şüphesiz futbolun yeri ve önemi çok ayrı bir konumda duruyor. Futbol, günümüzde milyar dolarlık bir endüstri olsa da kökenleri işçi sınıfının mücadelelerine ve devrimci bir ruha dayanır. Sanayi Devrimi sonrası İngiltere’de fabrikalarda çalışan işçilerin, ağır çalışma koşullarına bir tepki ve dayanışma aracı olarak futbolu hayatlarına sokması, oyunun toplumsal bir başkaldırı niteliği taşımasına neden olmuştur.

Futbolun yaygınlaşması, Sanayi Devrimi ile gelişen işçi sınıfı ve onların yaşam kültürüyle doğrudan ilişkilidir. Fabrika işçilerinin hafta sonları top oynaması, bir kaçış ve dayanışma aracı olmuştur. Futbol, tarih boyunca toplumsal muhalefetin, direnişin ve politik duruşun bir alanı olmuştur. Özellikle taraftar grupları, tribünleri politik fikirlerini ifade ettikleri, antifaşist, antikapitalist duruş sergiledikleri alanlara dönüştürmüşlerdir.

Günümüz endüstriyel futbolu ise şike/kumar/bahis sermayedarlarının tekelinde yoz bir hâl almış durumda maalesef. Merhum Ali Şeriatî’nin şu cümlesi çok manidar: “Tribünlerden gelen sesler, savaşlardaki mazlumların sesinden fazla geliyor ise futbol afyondur!” Maalesef günümüz futbolu halkta afyon etkisi yaratıp onları gerçek yaşamdan kopararak bireyler ve gruplar arasında kin ve nefrete sürükleme aracı olarak iş görüyor.

Futbolun dayanışma ruhuyla; topluma, kültüre, politik duruşa ne kadar etki ettiğinin somut bir örneği hiç şüphesiz Amedspor’dur. Kürt halkının Amedspor’a olan bağı ve desteği sanırım dünyanın pek az yerinde görülmemiş bir örnekliktir. Amedspor’un sadece saha içinde değil, saha dışında da takındığı tavır ve politik duruş, yaşadığı baskılar; bahis sistemlerine, tahkim kararlarına, adaletsizliğe karşı yükselttiği tepkiler futbolun içindeki sınıfsal ve politik çatışmayı da gösterir. Tüm baskı ve kısıtlamalara rağmen elde ettiği başarılar ve taraftar desteği, futbolun politik, devrimci bir çıkış, kültürel bir direnç alanı ve dayanışma ruhu olabileceğini göstermiştir.

Bu durum, Kürt halkı özelinde de ayrıca kültürün ve hafızanın futbol yoluyla nasıl canlı tutulduğunun çok somut bir örneği. (Bu sosyoloji iyi irdelenmeli!) Bunca kirli ilişki ağlarına rağmen geleceğe ve futbola umutla bakarak futbolun sadece bir oyun olmadığını; politik, devrimci, direnişçi ve dayanışmacı rûhuyla halkları bir arada tutma aracı olduğunu; günümüz endüstriyel futboluna, futbol kodamanlarına, şike/kumar/bahis sermayedarlarına karşı tavır alarak yeniden halkların oyunu haline getirebiliriz.

Umut ediyorum ki Amedspor tüm bu kirli ilişki ağlarına rağmen buralardan sıyrılarak sadece halkların desteği ve dayanışmasıyla devrimci duruş sergileyen günümüz futbolunun başarılı bir örneği olur.

Devamını Okuyun

Yazılar

1 Mayıs’a Bin Selâm! – Ali Bal

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız.

Zulmün Kaynağı ve İlâhî Uyarı

“Yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır ve onlar pek yakında alevlenmiş ateşe gireceklerdir.”

Bu ifadeler, Nisâ Sûresinin onuncu ayetinde geçmektedir.

“Bunlar apaçık kitabın ayetleridir.

İman eden bir topluluk için Musa ile Firavun haberlerinden bir kısmını gerçek şekliyle sana anlatacağız.

Şüphe yok ki Firavun, yeryüzünde ululandı ve halkını parça parça etti.

Onlardan bir grubu zayıf düşürüyor, oğullarını kesiyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu çünkü o, bozgunculardandı.

Biz ise o yerde zayıf düşürülenlere lütûfta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları o topraklara mirasçı kılmak istiyorduk.

Ve onları o yerde iktidara getirelim de Firavuna, Hâmân’a ve askerlerine onlardan korktukları şeyi kendilerine gösterelim.”

Bu ifadeler de Kasas sûresinin hemen başında yer alır.

Not: Firavun, Hâmân ve askerlerinin korktukları şey, bir gün gelip iktidarlarının son bulmasıdır. Köleleştirdikleri, ezdikleri ve emeğini sömürdükleri mustazafların yani ezilen sınıfın kendilerini devirip iktidara gelmesidir.

Modern Kölelik ve Asgari Ücret Çelişkisi

Bugün, bu ülkede ülkede açlık sınırı ve “asgarî ücret” denilen uygulama gerçekten utanç vericidir.[1] Zira kölelik çağlarında da efendiler kölelerinin iş gücünden yararlanabilmek için onların karınlarını doyurmakta ve hastaysalar zamanın imkânları ölçüsünde onların tedavilerini yaptırmaktaydılar. Bu, bir marifet değildir!

Buradan baktığımızda antik zamanlardaki köleliğin modern çağda/aydınlanma çağında aynen devam ettiğini görüyoruz.

Küresel Sömürü Düzeni ve Uygarlık Yanılsaması

Dünyaya baktığımızda genel tablonun yaşadığımız ülkeden pek de farkı olmadığını görüyoruz. Dünyanın gelişmiş ülkeleri sanayide, bilimde ve teknoloji alanlarında geri kalmış ülkelerin petrollerini, doğal gazlarını, yer altı ve yer üstü bütün zenginliklerini sömürmekte sonra da uygarlıktan bahsetmektedirler. Hangi uygarlık! Zulmün, sömürünün, vahşet ve barbarlığın uygarlığı olur mu? Bunun Hristiyanlığı veya Müslümanlığı olur mu?

Dünyanın bu hâlini, bırakın Müslümanlığı, hiçbir din ve kitapla açıklamak mümkün değildir. Müslümanlık ise sadece namaz kılmak, oruç tutmak ya da Hacca gitmek hiç değildir!

Mücadelenin Gerekliliği, Hak ve Adalet Arayışı

Bu düzen değişmeli!

Müslümanlar, hak ve adalet tüm yeryüzünde hâkim oluncaya kadar tıpkı tarih boyunca gelip geçen Allah elçileri ile onların sadık izleyicileri gibi yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar bu çağın Firavunları, Kârunları ve Hâmânları ile savaşmalıdırlar!

Bu konuyla ilgili Enfal-39[2] ve Bakara-193[3] ayetlerine bakılabilir. Ayetlerde geçen “yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız oluncaya kadar” ifadesi, “yeryüzünde Firavunların, Kârunların ve Hâmânların düzeni son buluncaya kadar” anlamına gelmektedir.

Ezilenlerin Sorumluluğu ve Ortak Suçlar

Tabii bunun için ezilenlere çok büyük bir görev düşmektedir. Onların hükûmetlerini iş başına getirmemektir. İbrahim-21 ve 22 ile Sebe-31 ve 33 ayetleri bu duruma işaret eder. Zira bu kâbil hükûmetleri iş başına getiren; onlara oy verip destekleyen, sahip ve arka çıkan halk sınıfları da onların suçlarına ortaktır!

İlk verdiğim ayette buyrulduğu gibi “yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır!” Peki, ya onları iktidara getirenler?

Bahsedilen ayetler, vukuu mutlak ve bir gün kadar yakın olan kıyamet gününde o mustazafların bu dünya hayatında iktidara getirdikleri zalim hükûmetler ve iktidarlarla birlikte haşr olacaklarını haber vermektedir.

Zulmün, haksızlığın ve adaletsizliğin hâkim olduğu ve Müslüman olduğunu iddia edenlerin buna seyirci kaldıkları bir dünyada Müslümanlık iddiası tümüyle boş bir iddiadan ibarettir.

Dipnotlar:

[1] TÜRK-İŞ araştırmasına göre Nisan-2026 Açlık Sınırı, 34.587 liradır.

[2] “Artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve [insanların] kulca yönelişleri bütünüyle ve yalnızca Allah’a adanıncaya kadar onlarla savaşın! Eğer direnmeyi bırakırlarsa bilin ki Allah, onların edip-eylediği her şeyi görmektedir.”

[3] “O hâlde artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve yalnızca Allah’a kulluk edilinceye kadar onlarla savaşın ancak vazgeçerlerse [bilinçli olarak] zulüm işleyenlerin dışındakilere karşı tüm düşmanlıklar sona erecektir.”

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x