Connect with us

Yazılar

“Filistin Davası” ve Bölgesel Hegemonya Kıskacında Türkiye-İsrail İlişkileri: Tarihsel ve Yapısal Bir Analiz – Levent Baştürk

Yayınlanma:

-

  1. Giriş: Görünürdeki Çatışma, Derindeki Süreklilik

Limanlarda yankılanan vinç sesleri ile meydanlarda atılan öfkeli sloganlar arasındaki boşluk, Türkiye–İsrail ilişkilerinin gerçek koordinatlarını gösterir. Televizyon ekranlarında Gazze’deki yıkıma dair en sert suçlamalar dile getirilirken aynı anda Türkiye limanlarından kalkan gemilerin İsrail’e çelik, yakıt veya gıda taşıması ilk bakışta bir çelişki gibi görünür. Oysa bu durum, iki ülke arasındaki ilişkilerin yalnızca söylemlerle değil, ekonomik çıkarlar, iç siyasal dengeler ve uluslararası sistemin dayattığı stratejik gerçekliklerle şekillendiğini gösterir.

Türkiye–İsrail ilişkileri çoğu zaman kamuoyunda duygusal retoriklerle tartışılsa da dış politika pratikte daha farklı dinamiklerle ilerler. Türkiye’de siyasi aktörlerin sert eleştiriler veya güçlü destek ifadeleri içeren söylemleri çoğu zaman iç kamuoyuna yönelik mesajlar üretirken ekonomik ilişkiler ve ticari ağlar görece istikrarlı bir şekilde işlemeye devam eder. Bu nedenle diplomatik krizler ile ticari süreklilik arasındaki mesafe, dış politikanın yalnızca ideolojik veya ahlâkî tercihlerle açıklanamayacağını gösterir.

2000’li yıllardan itibaren Türkiye’nin dış politikasında ekonomik bağlantıları önceleyen bir yaklaşımın güçlenmesi de bu tabloyu pekiştirmiştir. Devlet yalnızca güvenlik kaygılarını yöneten bir aktör değil, aynı zamanda ticaret hacmini genişletmeye ve yeni pazarlar açmaya çalışan bir ekonomik aktör olarak hareket etmektedir. Türkiye ile İsrail arasında yaşanan siyasi gerilimlere rağmen ticaretin uzun süre artmaya devam etmesi bu pragmatik mantığın açık bir göstergesidir.

Bunun yanında ilişkiler yalnızca ikili düzeyde değil, daha geniş uluslararası sistem içinde şekillenmektedir. Türkiye’nin NATO üyeliği ve Batı güvenlik mimarisi içindeki konumu, İsrail ile ilişkilerin tarihsel çerçevesini belirleyen önemli unsurlardan biridir. Bölgesel dengeler, ABD’nin Orta Doğu politikaları ve küresel ekonomik ilişkiler, iki ülke arasındaki iş birliği ile gerilim arasındaki sınırları sürekli yeniden tanımlar.

Bu nedenle Türkiye–İsrail ilişkilerini yalnızca diplomatik krizler veya liderlerin karşılıklı söylemleri üzerinden okumak eksik kalır. Daha açıklayıcı bir çerçeve, meydanlarda yükselen sloganlarla limanlarda süren ticaret arasındaki mesafeye bakmayı gerektirir çünkü ilişkilerin sürekliliği çoğu zaman tam da bu sessiz alanlarda şekillenir.

  1. Türkiye–İsrail İlişkilerinin Ekonomi-Politik ve Yapısal Çerçevesi

Türkiye’nin İsrail politikasındaki dalgalanmalarını anlamak için dış politikayı yalnızca diplomatik tercihler ya da “devlet aklı” söylemi üzerinden okumak yeterli değildir. Daha açıklayıcı bir yaklaşım, dış politikanın içerideki güç dengeleri, ekonomik çıkarlar ve uluslararası sistemdeki konumla birlikte ele alınmasını gerektirir. Bu perspektife göre dış politika, içerideki siyasal ve ekonomik düzenin sınır ötesine yansıyan bir uzantısıdır.

Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri de büyük ölçüde ülkenin küresel pazarlara entegrasyon süreciyle bağlantılıdır. İş dünyasının farklı kesimleri açısından istikrarlı ticari kanalların korunması önemli bir öncelik oluşturmuştur. 2000’li yıllardan itibaren Türkiye’nin dış politikasında belirginleşen “ticaret yapan devlet” yaklaşımı, bu eğilimi güçlendirmiştir. Bu çerçevede devlet, yalnızca güvenlik tehditlerini yönetmeye çalışan bir aktör değil, aynı zamanda ticaret akışını sürdürmeye ve yeni ekonomik bağlantılar kurmaya çalışan bir aktör olarak hareket eder. Bu nedenle siyasi düzeyde sert eleştirilerin dile getirildiği dönemlerde bile ekonomik ilişkilerin tamamen kesilmemesi sıkça görülen bir durumdur.

Öte yandan Türkiye’nin uluslararası sistemdeki konumu da bu ilişkilerin sınırlarını belirler. NATO üyeliği, Batı ile kurulan ekonomik ve güvenlik ağları ve bölgesel dengeler, İsrail ile ilişkileri çoğu zaman daha geniş bir stratejik çerçeveye yerleştirir. Bu nedenle Türkiye–İsrail ilişkilerindeki gerilim ve yakınlaşmalar, yalnızca ikili ilişkilerin değil, iç siyasal dinamikler ile küresel sistemin yarattığı zorunlulukların kesişiminde şekillenir.

  1. AKP Öncesi Miras: Batı Sistemine Entegrasyonun Bedeli

AKP döneminde görülen “yönetilen gerilimleri” anlamak için Türkiye’nin “Cumhuriyet tarihi” boyunca İsrail ile kurduğu daha derin ve yapısal ilişkilere bakmak gerekir. Bu ilişkilerin temelleri, II. Dünya Savaşı sonrasında şekillenen uluslararası düzen içinde atılmıştır. Türkiye, 1949 yılında İsrail’i tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülke olmuştur. Bu karar, çoğu zaman ideolojik bir yakınlıkla açıklansa da esas olarak Türkiye’nin Soğuk Savaş bağlamında konumunu “Batı Bloku” içinde sabitleme arayışının bir parçasıydı. Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde Batı güvenlik mimarisine dahil olmayı hedefleyen Ankara için İsrail’i tanımak, Washington ile kurulan stratejik ilişkinin bir göstergesi ve Batı ittifakıyla uyumun işareti olarak görülmüştür.

1967 Arap–İsrail Savaşı ve sonrasında yaşanan petrol krizi ise Türkiye’yi daha temkinli bir denge siyasetine yöneltmiştir. Özellikle Kıbrıs meselesi nedeniyle uluslararası alanda yaşanan diplomatik yalnızlık ve Birleşmiş Milletler’de Arap ülkelerinin desteğine duyulan ihtiyaç, Ankara’nın İsrail ile ilişkilerinde daha mesafeli bir tutum benimsemesine yol açmıştır. Bununla birlikte bu mesafe hiçbir zaman tam bir kopuşa dönüşmemiştir. Türkiye, Arap dünyasıyla ilişkilerini geliştirmeye çalışırken bile İsrail ile diplomatik ve güvenlik alanındaki alt düzey temaslarını sürdürmüştür.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ise ilişkiler yeni bir aşamaya girmiştir. 1990’lı yıllarda dış politika üzerinde belirgin bir etkiye sahip olan askeri bürokrasinin yönlendirmesiyle Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler “stratejik ortaklık” düzeyine yükselmiştir. 1996 yılında imzalanan “Askerî Eğitim ve İşbirliği Anlaşması” ile İsrail pilotlarına Türk hava sahası açılmış; özellikle Konya’daki eğitim merkezleri, iki ülke arasındaki askerî iş birliğinin önemli alanlarından biri haline gelmiştir. Aynı dönemde Türkiye’nin savunma sanayii projelerinde İsrail teknolojisinin payı artmış, askeri modernizasyon programları iki ülke arasındaki ilişkilerin en görünür boyutlarından biri olmuştur.

Bu dönemde gerçekleştirilen bazı büyük ölçekli savunma projeleri, ilişkilerin niteliğini açık biçimde göstermektedir. “F-4 Phantom ve F-16 modernizasyonu” projeleri kapsamında yaklaşık 700 milyon dolarlık ihaleler İsrail şirketlerine verilmiş, Türk Hava Kuvvetleri envanterindeki uçakların modernizasyonu büyük ölçüde İsrail savunma sanayii tarafından gerçekleştirilmiştir. Benzer şekilde “M-60 Tank modernizasyonu” için yürütülen ve yaklaşık 687 milyon dolar değerindeki proje, Türk ordusunun zırhlı birliklerinin modernizasyonunda İsrail teknolojisinin önemli bir rol oynamasına yol açmıştır.

Bu yıllar, Türkiye–İsrail ilişkilerinin büyük ölçüde kamuoyu tartışmalarının dışında, daha çok güvenlik bürokrasileri ve askeri kurumlar arasında yürütüldüğü bir dönem olarak da tanımlanabilir. Bölgesel güvenlik denkleminde İsrail, Ankara açısından Suriye, İran ve PKK kaynaklı tehditlere karşı önemli bir “güvenlik ortağı” olarak görülmüştür. Böylece ilişkiler, toplumsal düzeyde sınırlı görünürlük taşıyan fakat devlet kurumları arasında yoğun biçimde sürdürülen bir iş birliği çerçevesi içinde ilerlemiştir.

  1. AKP Dönemi: Isınma, Gerilim ve Yeni Normal

AKP’nin 2002’de iktidara gelişi, Millî Görüş kökenli bir kadronun, 1990’larda askeri-bürokratik elitlerce kurulan İsrail’e dayalı yapısal bağımlılıkla yüzleşmesi olarak okunabilir. Bu süreç, ideolojik miras ile devletin stratejik zorunlulukları arasındaki gerilimin zamanla nasıl yönetildiğini gösterir.

İktidar devralındığında özellikle 1996 anlaşmalarıyla pekişmiş bir “altın çağ” mirası vardı. Türk ordusunun F-4 uçakları ve M-60 tankları gibi kritik sistemleri İsrail modernizasyonuna bağımlıydı. PKK ile mücadelede sağlanan istihbarat ve İHA teknolojileri Ankara açısından vazgeçilmez görülüyordu. Ayrıca Washington’da Ermeni ve Rum lobilerine karşı denge unsuru olarak İsrail yanlısı Yahudi lobisinin desteğine duyulan ihtiyaç, bu bağımlılığı yalnızca askerî değil, diplomatik düzeyde de yapısal kılıyordu.

AKP’nin Isınma Devresi ve BOP (2002-2008)

AKP’nin 2002 yılında iktidara gelişi, Millî Görüş geleneğinden gelen bir kadronun, devletin özellikle 1990’larda askeri-bürokratik elitler tarafından inşa edilen “yapısal İsrail bağımlılığı” ile karşı karşıya kaldığı bir süreci ifade eder. Bu dönemde hükümet, 1996 anlaşmalarıyla pekişmiş “Askeri-Stratejik Bağımlılık” mirasını devralmıştır; Türk ordusunun modernizasyonunun İsrail teknolojisine bağlanması, PKK ile mücadelede sağlanan istihbarat ve İHA (Heron) desteği ile ABD’deki Yahudi lobisinin Türkiye için bir “Washington kapısı” işlevi görmesi bu yapının temel unsurlarını oluşturmuştur.

11 Eylül sonrası ABD’nin Ortadoğu’da radikalizme karşı “ılımlı İslam” ile demokrasiyi birleştiren bir “model ülke” arayışı ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesi, Türkiye’ye bu denklem içinde özel bir rol atfetmiştir. AK Parti liderliğindeki Türkiye, “İslam ile demokrasiyi bağdaştırabilen” yapısıyla bu rol için uygun görülmüş; hükümet ise bölgesel etkinliğini artırmak ve uluslararası sistemde vazgeçilmez bir aktör haline gelmek amacıyla bu misyona gönüllü bir uyum göstermiştir. Bu süreçte ideolojik bagaj büyük ölçüde geri plana itilmiş, reel politik öncelikler belirleyici olmuştur.

Bu çerçevede geliştirilen “komşularla sıfır sorun” politikası, Türkiye’nin çevre ülkelerle gerilimleri azaltarak ekonomik ve diplomatik etki alanını genişletmesini, aynı zamanda Batı ile uyumlu fakat bölgesel olarak aktif bir aktör profilini pekiştirmesini hedeflemiştir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin hem arabulucu rolünü güçlendirme hem de “model ülke” konumunu somutlaştırma stratejisinin tamamlayıcı bir unsuru olmuştur.

AKP, ilk yıllarında Batı’ya “güvenilir ortak” olduğunu kanıtlama ihtiyacı duymuş; Millî Görüş kökenlerinden gelen “İslamcı” imajı dengelemek için İsrail ile ilişkileri hızla geliştirmiştir. Yahudi lobileriyle (ADL gibi) kurulan temaslar ve 2005 yılında Erdoğan’a verilen “Üstün Cesaret Ödülü”, Türkiye’nin Batı kampındaki yerini tescillemeye dönük sembolik adımlar olarak öne çıkmıştır. Bu aynı zamanda, Ermeni ve Rum lobilerinin ABD Kongresi’ndeki etkisini dengeleme arayışının da bir parçası olmuştur.

2005 yılında Erdoğan’ın, Filistinliler nezdinde tartışmalı bir figür olan Ariel Şaron’u ziyaret etmesi, ideolojiden ziyade pragmatizmin öne çıktığını göstermiştir. Türkiye, bu dönemde hem İsrail hem Filistin ile temas kurabilen bir aktör olarak “düzen kurucu merkez ülke” iddiasını güçlendirmeye çalışmış; bununla paralel olarak savunma sanayii işbirlikleri, modernizasyon projeleri ve ekonomik ilişkiler derinleştirilmiştir.

Özetle bu politika hattı, Türkiye’nin BOP içinde kendisine biçilen Batı yanlısı, demokratik ve Müslüman aktör profilini uluslararası düzeyde onaylatma ve bu sayede iç politikadaki konumunu küresel destekle tahkim etme stratejisinin bir sonucu olarak şekillenmiştir.

Gerilim ve Süreklilik: “Davos”tan “Mavi Marmara”ya (2008-2020)

27 Aralık 2008’de başlayan “Dökme Kurşun Operasyonu”, Türkiye-İsrail ilişkilerinde 2000’li yılların ilk derin kırılması ve seyrin değiştiği bir dönüm noktası oldu. Operasyondan sadece birkaç gün önce İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in Ankara’yı ziyaret etmesi ve barışçıl mesajlar verilmesine rağmen saldırının başlatılması, Ankara’da bir “diplomatik sırtından bıçaklama”, “ihanet” ve “diplomatik saygısızlık” olarak algılandı. Bu gelişme, Türkiye’nin yoğun emek verdiği İsrail-Suriye dolaylı barış görüşmelerini sona erdirirken Ankara’nın “düzen kurucu ve arabulucu aktör” rolünü ciddi biçimde zayıflattı ve güven kaybına yol açtı.

Bu kırılma, Türkiye’nin söyleminde belirgin bir sertleşmeyi beraberinde getirdi. Daha önce görece dengeli bir dil kullanan Ankara, operasyonun yol açtığı sivil kayıpların ardından İsrail’i “insanlık suçu”, “devlet terörü” ve ilk kez açık biçimde “terör devleti” kavramlarıyla tanımlamaya başladı. Aynı süreçte ilişkilerin “altın çağı”ndan kalan askerî iş birliği de yara aldı; Türkiye, Anadolu Kartalı Tatbikatı’nın uluslararası bölümünden İsrail’i çıkardı ve bazı savunma projelerini askıya aldı. Tepki yalnızca hükümet düzeyiyle sınırlı kalmadı; Türkiye-İsrail Parlamentolararası Dostluk Grubu üyelerinin istifası ve geniş katılımlı protestolar, diplomatik gerilimin toplumsal bir kopuşa dönüştüğünü gösterdi.

Bu dönemin yarattığı gerilim, sonraki krizlerin de zeminini oluşturdu. 2009 Davos zirvesindeki “One Minute” çıkışı, Türkiye’nin Batı merkezli çizgiden kısmen uzaklaşıp Ortadoğu’da daha bağımsız bir aktör olma iddiasının sembolü haline geldi. Bu çıkış, Erdoğan’ı Arap kamuoyunda öne çıkarırken İsrail tarafında Türkiye’nin artık tarafsız bir arabulucu olamayacağı algısını pekiştirdi. 2010’daki “Alçak Koltuk” krizi ise İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Ayalon’un Türk Büyükelçisi Çelikkol’a yönelik tavrıyla, ilişkilerin “millî onur siyaseti” ve sembolik “aşağılama” pratikleri üzerinden yürütüldüğünü ortaya koydu.

31 Mayıs 2010’daki “Mavi Marmara” olayı, bu gerilim hattının en sert kırılması oldu. Türkiye’nin kendi “11 Eylül”ü olarak tanımladığı bu olay sonrasında diplomatik ilişkiler ikinci kâtip düzeyine indirildi, askerî anlaşmalar askıya alındı ve hava sahası İsrail askeri uçaklarına kapatıldı. Ayrıca İsrail ilk kez “Kırmızı Kitap”ta bölgesel istikrarı bozan bir tehdit olarak tanımlandı. Böylece ilişkiler “güvenlik odaklı müttefiklikten” kalıcı bir “kriz diplomasisi” zeminine kaydı.

Buna karşın siyasi gerilimin zirve yaptığı 2011-2020 döneminde ekonomik ilişkiler “tıkırında giden” bir seyir izledi. 2002’de 1.4 milyar dolar olan ticaret hacmi 2014’te 5.8 milyar dolara, 2020’de ise 6.5 milyar dolara ulaştı. İsrail, Türkiye’ye enerji ve ileri teknoloji sağlarken Türkiye; demir-çelik, çimento ve gıda ihracatını sürdürdü. Bu durum, “Değerli Yalnızlık” söylemine rağmen iş dünyasının (Zorlu, İçdaş vb.) İsrail pazarından çekilmemesi ve hükümetin “Biz İsrail hükümetiyle değil, firmalarla ticaret yapıyoruz!” yaklaşımıyla ekonomik hattı koruduğunu gösterdi.

Sonuçta ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin bir “ticaret yapan devlet” (trading state) olarak dış politikasını iki katmanlı yürüttüğünü ortaya koydu: bir yanda yüksek tonlu “Filistin savunuculuğu” ve ahlâkî söylem, diğer yanda “kesintisiz ekonomik etkileşim” ve pragmatizm. Ancak 7 Ekim 2023 sonrası süreç, Türkiye’nin uzun süre koruduğu “ekonomiyi siyasi krizden izole etme” yaklaşımını bozarak bu dengeyi yeni bir evreye taşıdı.

Ekim Aksa Tufanı Öncesinde Yeni Jeopolitik Dengeler ve Normalleşme: Enerji ve İzolasyon

2010’lu yılların sonuna gelindiğinde Türkiye, Doğu Akdeniz’de artan bir “kuşatılmışlık” algısıyla karşı karşıya kalmıştır. 2019’da Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail, Mısır, İtalya, Ürdün ve Filistin Yönetimi tarafından kurulan Doğu Akdeniz Gaz Forumu (EMGF), Türkiye’yi bölgesel enerji iş birliği mekanizmalarının dışında bırakmış ve bu durum Ankara’nın dışlandığı hissini pekiştirmiştir. 2020’de imzalanan “Abraham Accords (İbrahim Anlaşmaları)” ise İsrail’in Arap dünyasındaki meşruiyetini artırarak Türkiye’nin “Müslüman dünyasındaki kilit müttefik” rolünü zayıflatmış ve ülkeyi daha belirgin bir “değerli yalnızlık” konumuna itmiştir.

Bu jeopolitik tabloya, 2021 itibarıyla derinleşen ekonomik kriz eşlik etmiştir. Yüksek enflasyon ve döviz baskısı altında kalan Ankara, dış kaynak ihtiyacını karşılamak amacıyla yalnızca İsrail ile değil; BAE, Suudi Arabistan ve Mısır gibi aktörlerle de ilişkileri normalleştirme arayışına girmiştir. Bu süreçte İsrail ile zaten “tıkırında giden” ticaretin, siyasi normalleşmeyle daha da büyüyebileceği beklentisi öne çıkmıştır.

Enerji boyutu ise bu “u-dönüşünün” temel eksenlerinden birini oluşturmuştur. ABD’nin, Türkiye’yi dışlayan EastMed boru hattı projesinden desteğini çekmesi, Ankara açısından önemli bir “jeo-ekonomik fırsat” yaratmıştır. Türkiye, İsrail’in Leviathan ve Tamar sahalarından çıkarılan doğalgazın kendi toprakları üzerinden Avrupa’ya taşınmasını sağlayarak bir “enerji hub’ı (merkezi)” olma hedefini güçlendirmek istemiştir.

Bu koşullar altında 9 Mart 2022’de İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un Ankara ziyareti, 14 yıl aradan sonra gerçekleşen ilk üst düzey temas olarak ilişkilerde “yeni bir milat” şeklinde sunulmuştur. Ancak bu normalleşme, liderler arası güvenden çok, tarafların bölgesel dengeler ve ekonomik zorunluluklar çerçevesinde geliştirdiği “çıkara dayalı evlilik” niteliği taşımıştır.

Özetle, 7 Ekim öncesindeki bu “u-dönüşü”, Türkiye’nin bölgesel izolasyondan çıkma, enerji denkleminde yer alma ve ekonomik kriz kaynaklı dış finansman ihtiyacını karşılama stratejisinin bir ürünü olmuştur ancak bu süreç, “Aksa Tufanı” ile yeniden kesintiye uğramıştır.

7 Ekim Sonrası: “Soykırım”ın Lojistik Arka Planı

Aksa Tufanı (7 Ekim 2023) sonrasında Türkiye’nin İsrail’e yönelik politikası, retorik (söylem) ile pratik (eylem) arasındaki belirgin çelişki üzerinden şekillenmiştir. Sürecin ilerleyen aşamalarında Türkiye, başlangıçtaki temkinli tutumunu terk ederek İsrail’i açıkça “terör devleti” olarak tanımlamış ve Gazze’deki eylemleri “soykırım” olarak nitelemiştir. Büyük mitingler ve kampanyalar, toplumsal tepkiyi mobilize eden bir “retorik supap” işlevi görmüştür.

Buna karşılık pratik düzlemde, resmî kısıtlamalara kadar “tıkırında giden” ticaret ve lojistik hatlar varlığını sürdürmüştür. Türkiye, İsrail’in önemli ticaret ortaklarından biri olmaya devam etmiş; gıda, demir-çelik ve çimento gibi temel ürünlerin akışı kesilmemiştir. Azerbaycan petrolünün Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) hattı üzerinden İsrail’e ulaşması, enerji boyutunda kritik bir unsur olmuştur. Türk çeliğinin İsrail savunma sanayiinde kullanıldığı iddiaları, bu ilişkinin stratejik niteliğine işaret etmektedir.

Resmî ticaret yasağına rağmen “soykırımın lojistiği” olarak adlandırılan dolaylı ticaret iddiaları da gündeme gelmiştir. Malların “Filistin’e gidiyor” gibi gösterilerek İsrail’e ulaştırıldığı veya Yunanistan ve Azerbaycan gibi üçüncü ülkeler üzerinden sevkiyatın sürdüğü ileri sürülmektedir.

Ortaya çıkan tablo, bir yanda güçlü bir “Filistin savunuculuğu” ve “ahlâkî üstünlük” iddiasına dayalı söylem; diğer yanda ise ekonomik çıkarlar ve küresel sistemin gerekleri doğrultusunda sürdürülen reel politik bir etkileşimi birlikte barındırmaktadır. Bu durum, söylem ile pratik arasındaki gerilimin dış politikanın temel karakteristiklerinden biri haline geldiğini göstermektedir.

İkinci Trump Döneminde Türkiye’nin Filistin-İsrail Politikası: Denge ve Uyum Arayışı

İkinci Trump döneminde Türkiye’nin Filistin-İsrail politikası, ideolojik söylemler ile sert reel politik gerekliliklerin iç içe geçtiği bir denge arayışı olarak şekillenmiştir. Ankara, bir yandan Filistin davasındaki konumunu korumaya çalışırken diğer yandan “Abraham Accords” (İbrahim Anlaşmaları) ile oluşan yeni bölgesel düzenden dışlanmamak için İsrail ile ilişkilerini “yönetilebilir bir gerilim” seviyesinde tutmaya yönelmiştir. Bu süreç, Türkiye’nin bölgedeki “Sünni-İsrail” eksenine belirli ölçülerde eklemlendiği bir dönüşüme işaret etmektedir.

31 Temmuz 2025 tarihli “New York Bildirisi”, Türkiye’nin Hamas politikasında önemli bir kırılma yaratmıştır. Ankara’nın, Hamas’ın Gazze’deki yönetimini sonlandırması ve silahlarını Filistin Yönetimi’ne devretmesi gerektiğini kabul etmesi, Gazze meselesinde İsrail-Amerikan çizgisiyle uyumlu bir pozisyona yöneldiğini göstermiştir. Bu çerçevede Hamas’ın silahsızlandırılmasına verilen destek, Trump yönetimine açık bir iş birliği mesajı niteliği taşımıştır.

Trump’ın Gazze’de Hamas varlığını sona erdirmeyi hedefleyen “20 maddelik barış planı” kapsamında Türkiye, “ikna edici” bir rol üstlenmiştir. MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Doha’da Hamas liderliğiyle yürüttüğü temaslar bu sürecin merkezinde yer alırken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Hamas’ın planı “başlarını gölgelendirecek tek bir çatı dahî kalmadığı için” kabul ettiğini ifade etmesi, bu yaklaşımın “mecburiyet” temelinde rasyonalize edildiğini göstermiştir.

Planın merkezinde yer alan “Barış Kurulu”, Gazze’yi siyasi bir özne olmaktan çıkarıp salt “yönetim nesnesine” dönüştüren bir yapı olarak öne çıkmaktadır. Trump’ın ömür boyu başkan olduğu ve üyeliklerin ekonomik katkılarla şekillendiği bu mekanizmaya Türkiye’nin Suudi Arabistan, Mısır ve Katar ile birlikte katılması, yeni düzenin inşasında aktif rol üstlendiğini göstermektedir. Aynı zamanda Gazze’de Hamas sonrası dönemde, BAE modeline benzer bir “Barış Kültürü” anlayışının yerleştirilmesini hedefleyen ideolojik dönüşüm de bu planın önemli bir parçası olmuştur.

13 Ekim 2025’te düzenlenen Şarm eş-Şeyh Konferansı ile Türkiye; ABD, Mısır ve Katar’la birlikte dört garantör aktörden biri haline gelmiş ve Gazze İcra Kurulu’nda yer alarak sürecin kurumsal bir parçasına dönüşmüştür. Türkiye’nin uluslararası istikrar gücüne asker göndermeye hazır olduğunu açıklaması, bölgedeki varlığını kalıcılaştırma iradesini ortaya koymuştur.

Bu tablo, Türkiye’nin bir yandan iç kamuoyuna dönük olarak İsrail’i “soykırımcı” olarak eleştiren söylemini sürdürürken diğer yandan diplomatik ve kurumsal düzlemde Trump’ın bölgesel planlarıyla uyumlu hareket ettiğini göstermektedir. Böylece dış politika, “mazlumların sesi” iddiası ile bölgesel güç dengeleri ve ekonomik çıkarlar arasında şekillenen, “çifte standartlı” ancak pragmatik bir karakter kazanmıştır.

  1. Sonuç: Hegemonya Kıskacında Filistin’in Geleceği

Sonuç olarak AKP dönemi Türkiye–İsrail ilişkileri, yüzeydeki sert söylemler ile derindeki yapısal sürekliliklerin iç içe geçtiği karmaşık bir karakter arz etmektedir. Bu çalışma, söz konusu ilişkilerin yalnızca diplomatik krizler, liderler arası polemikler ya da ideolojik pozisyonlar üzerinden okunamayacağını; aksine ekonomik çıkarlar, iç siyasal dengeler ve uluslararası sistemin dayattığı zorunluluklar çerçevesinde şekillendiğini ortaya koymaktadır.

AKP iktidarı, bir yandan Millî Görüş geleneğinden gelen ideolojik mirasın etkisiyle Filistin meselesinde güçlü bir söylem üretmiş, diğer yandan ise devraldığı yapısal bağımlılıkları ve küresel sistem içindeki konumunu gözeterek İsrail ile ilişkileri tamamen koparmaktan kaçınmıştır. Bu durum, Türkiye’nin dış politikasında “yönetilen gerilim” olarak tanımlanabilecek bir stratejinin kurumsallaştığını göstermektedir. Davos krizi, Mavi Marmara olayı ya da 7 Ekim sonrası süreç gibi kırılma anları, söylemsel düzeyde sertleşmelere yol açsa da ekonomik ve stratejik ilişkilerin belirli bir eşiğin altına düşmemesi bu yapısal sürekliliğin en somut göstergesidir.

Özellikle 2000’li yıllardan itibaren belirginleşen “ticaret yapan devlet” yaklaşımı, Türkiye’nin dış politikasını ideolojik tercihlerden ziyade ekonomik rasyonaliteye daha bağımlı hale getirmiştir. Bu bağlamda İsrail ile ticaretin kriz dönemlerinde dahî sürmesi, dış politikanın ahlâkî söylemlerden çok maddi çıkarlar tarafından belirlendiğini ortaya koymaktadır. Aynı şekilde NATO üyeliği, ABD ile ilişkiler ve bölgesel güç dengeleri de Ankara’nın hareket alanını sınırlayan temel faktörler olarak öne çıkmaktadır.

Son dönemde ise Türkiye’nin politikası, yalnızca ikili ilişkiler bağlamında değil de daha geniş bir bölgesel yeniden yapılanma sürecinin parçası olarak şekillenmektedir. Abraham Anlaşmaları sonrası oluşan yeni dengeler, Doğu Akdeniz enerji rekabeti ve küresel güç mücadelesi, Türkiye’yi İsrail ile ilişkilerini tamamen koparmak yerine “kontrollü gerilim” düzeyinde tutmaya yöneltmiştir. İkinci Trump döneminde ortaya çıkan gelişmeler ise bu eğilimin daha da kurumsallaştığını ve Türkiye’nin bölgesel düzende daha pragmatik ve uyum arayan bir pozisyona evrildiğini göstermektedir.

Bu çerçevede Türkiye–İsrail ilişkileri “ne tam anlamıyla bir kopuş ne de kesintisiz bir ittifak” olarak tanımlanabilir. Daha doğru bir kavramsallaştırma, bu ilişkinin “retorik çatışma ile yapısal iş birliği” arasındaki dinamik gerilim üzerine kurulu olduğudur. Dolayısıyla Türkiye’nin Filistin söylemi ile İsrail ile sürdürdüğü ekonomik ve stratejik ilişkiler arasındaki çelişki, bir tutarsızlıktan ziyade, dış politikanın doğasında bulunan çok katmanlı ve pragmatik işleyişin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.

Yazıyı, bu linki tıklayarak dinleyebilirsiniz.

Yazılar

Kötülüğün Sıradanlığı – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Yazıyı dinlemek için tıklayınız.

İlk kez Hannah Arendt, başka bir bağlamda kullanmıştı bu ifadeyi: kötülüğün sıradanlığı. O kadar sıradanlaşmıştır ki kötülük, bahsini etmeye bile değmeyecek bir ölçüde görülmezleşmişti. Sıradan bir şeydi artık! Bahse değer bile değildi. Her şey bir emir-komuta zinciri içerisinde gerçekleştirilmiş, öylesine yaşanmış, geçip gitmişti. Peki; ya yaşanılan acılar, haksızlıklar, insanlık onurunun çiğnenmesi, dokunulmaz sayılan değerler, katliamlar… O zaman ise hemen korunmaya çalışılan ulusal çıkarlardan, kamusal ilkelerden, siyasetin vazgeçilmezlerinden, düşmanların faaliyetlerinden bahisler açılır. Giderek insanlığa dair o dikkat ve duyarlılıktan uzaklaşılır, bir başka deyişle kötülüğün bu denli sıradanlaştığı kertede, yaşanılan kötülüklerin bile farkına varılamaz hâle gelinir. Tabii bununla birlikte insanlar sıradanlaşırken karşısında sessiz kalınan kötülükler de sıradanlaşır.

Öyle ki bu sıradanlık, kötülüğün bu içselleştirilmesi, hiç ummadığımız anlarda nüksedebilir. O denli içselleştirilir ki artık kanıksanmış ve hatta bir vecibe haline gelmiştir. Hiç kimse düşünmez artık bunun üzerinde; “Ne yapıyoruz, ey insanlar nereye gidiyorsunuz?” diye. Hatta bu sinsi alışkanlığa karşı duranlar suçlanmaya bile başlanır. Sonuç ise toplumsallaştırılan o kötülüğün sıradanlaşmasından da öte, adeta bir alışkanlık hâline getirilmesidir. Bu sıradanlaşmanın önüne geçmek içindir ki gelişmiş bütün toplumlarda, siyasete dâir bütün önemli kuramlarda, iktidarların zaman zaman değiştirilmesi ve sınırlandırılmasına dâir kurallar konur.  Hem hiç kimsenin vazgeçilmez olmadığı ortaya çıksın hem de belli kadrolar yönetimi kendilerine âitleştirmesin, diye çünkü uzayıp giden yönetimsel süreçler, giderek vazgeçilemez alışkanlıklara ve bunu korumaya dair sıradanlaşan kötülüklere yol açar.

Geçtiğimiz günlerde yaşadığımız Maraş’taki okul katliamı ve akabindeki müessif bir hadise, kötülüğün sıradanlaşmasına dâir, “Bu kadarı da olmamalı!” denilebilecek bir tepkiye yol açtı. On kişinin ölümüne yol açan bu müessif hadiseden sonra, öğrencilerin cenaze törenlerine katılan bakanlar, sekiz öğrencinin cenazesine katılırken birisine, Yusuf Tarık Gül’ünkine katılmadı hatta Yusuf’un adı, vefat eden ve yaralanan çocukların listesine de küçük harflerle yazıldı çünkü Yusuf’un babası, KHK ile işinden atılmış ve beş yıl cezaevinde kaldıktan sonra, birkaç ay önce cezasını tamamlayıp evine dönmüştü. Sanki bu ceza, kişisel değil de ailesel ve hatta toplumsal bir ceza imiş gibi Yusuf, cenazesinde ayrımcılığa tâbi tutulmuş, küçültülmeye çalışılmıştır.   

Kötülüğün ve haksızlığın bu denli sıradanlaştırıldığı bir durumun, aslında hiçbir hukûkî dayanağı olmadığı hâlde adeta bir görevmiş ve hatta bir onurmuş gibi ısrarla uygulamada tutulması ve buna hiçbir dahli olmayan bir çocuğa kadar genişletilmesi, nasıl izah edilmekte acaba ya da bir izaha dahî değer bulunmakta mı? Çocuk, aslında hiçbir kabahati olmadığı bir mesele yüzünden küçük düşürülmekte, ötekileştirilmekte ve yasal olmayan bir biçimde cezalandırılmaktadır. O da yetmiyormuş gibi aslında devletin hatalar silsilesinin bir neticesi olan bir katliamın kurbanı olduğu hâlde bile hatasına kurban edildiği devletin bakışlarınca kendisinden özür dilenmek yerine cezalandırılması sürdürülmektedir.

Hangi inanç, hangi hukuk adına? Hiç kimse başkasının günahını yüklenemez! (Fâtır, 18) ya da hiç kimseye başkasının günahı yüklenemez! Hiç kimsenin başkasının işlediği suç nedeniyle cezalandırılamayacağı; suçtan ancak onu işleyenin sorumlu tutulabileceği ise ceza hukûkunun en temel ilkesi! Kaldı ki burada cezalandırılan çocuk, saldırı sonucu katledilen ve henüz yasal açıdan reşit bile olmayan biri; nerede kaldı ki babasının itham edildiği suç nedeniyle sorumlu tutulabilsin!

Devlet, hele ki bir hukuk devleti, bir babanın cezası nedeniyle çocuğunu cezalandıracak bir kararı alamaz veya buna dâir bir uygulamayı bir alışkanlık, bir örf, bir protokol kâidesi hâline getiremez. Bunlar ancak ilkel toplumlarda veya faşist yönetimlerde yani nesnel hukûkun, ahlâkın ve adaletin ilkelerinin geçerli olmadığı şartlarda ve toplumlarda ortaya konabilecek tutumlardır. Kaldı ki yasa koyucu böylesi hukuksuz bir kararı almış bile olsa kişi(ler) bu karara uymak zorunda değildir çünkü Türkiye, çeşitli açılardan evrensel hukuk ilkelerini benimsemiş ve bunlara tâbi bir ülkedir. Bu uygulama ise temel insan haklarına aykırıdır. Uygulanması alçaltıcıdır. Kişileri, bunları uygulamaya zorlamak; sadece cezalandırılanı değil, buna rıza gösterenleri de alçaltmaktır. Bu tip uygulamaların yaygınlaşması, giderek hukuk dışı bir vasatın genişletilmesine yol açacaktır. Suçun ve cezanın böylesi yollarla genişletilmesi belki iktidarın işlerini biçimsel açıdan kolaylaştıracak ama giderek büyüyen bir biçimde kötülüğün sıradanlaştığı ve yaygınlaştığı bir ahlâkî çürümeye yol açacaktır.

Devamını Okuyun

Yazılar

35C Romanı: Modern Zamanlarda Tevhid, Adalet ve İnsanı Savunmak – Abdülkerim Bülbül

Yayınlanma:

-

Ahmet Örs, 35C romanıyla okuru sadece edebî bir yolculuğa çıkarmıyor; onu sarsıcı bir hesaplaşmanın, “mezarda emeklilikten” dijital köleliğe, Medine Sözleşmesi’nden 1 Mayıs alanlarına uzanan geniş bir vicdan atlasının ortasına bırakıyor. Yazarın zengin okuma haritası (Ali Şeriati’den Tanpınar’a, Fikret Başkaya’dan İsmet Özel’e) romanın dokusuna sinmiş durumda.

Sistematik Çürüme ve Sosyal Eleştiri: “Mezarda Emeklilik”

Yazar, modern Türkiye’nin çalışma düzenini ve sosyal güvenlik sistemini sert bir dille eleştirir. “Mezarda emekliliğe hayır!” sloganı üzerinden sistemin insanı posası çıkana kadar sömürmesini deşifre eder. Bu eleştiri, üniversitelerdeki liyâkatsizlikle birleşir. “Kayırmayla hoca olanların” üretemediği edebiyat ve hazırladıkları “yaranmacı antolojiler”, toplumsal bir kanser olan “torpil ve statüko”nun edebiyat dünyasındaki izdüşümüdür.

Hukuk, Edebiyat ve “İnsan Yanı”

Romanın en dikkat çekici vurgularından biri hukuk ve edebiyatın kesiştiği noktadır. Avukat Mehmet Ali Başaran referansı üzerinden kurulan bu köprü, hukukun sadece kupkuru kurallar bütünü değil, “insan yanı” olan bir adalet arayışı olması gerektiğini hatırlatır. Yazara göre edebiyat, hukuku vicdanla tanıştıracak olan yegâne mecradır.

Teolojik Bir Başkaldırı: “Zulmü Parçalamak”

Ahmet Örs, siyaset felsefesini kadim ve ilahi bir referansla temellendirir: Zülkarneyn kıssası ve Medine Sözleşmesi.

Şiar: “Allah, emek, özgürlük!” Bu üçleme, yazarın ideolojik omurgasını oluşturur.

Küresel Adalet: “Canan” karakteri üzerinden yansıtılan duruş; Mumbai’den Gazze’ye, Halep’ten Porto Alegre’ye kadar zulüm gören her halkın acısını kendi yüreğinde hisseder. 1 Mayıs alanlarındaki “tevhid, adalet, özgürlük” sloganı, yazar için nostaljik bir anı değil, hâlâ diri tutulması gereken bir direniş bayrağıdır.

Antropolojik Bir Teşhis: “İnsan, İnsana Karşı”

Örs’e göre insanın en büyük trajedisi kendi doğasındadır. “Tanrısallık, insanda bir özlemdir.” diyerek insanın haddini aşma meyline (İlahlık taslamasına) dikkat çeker.

Müfsid Hevesler: Doğaya verilen zarar (yok edilen ormanlar, börtü böceğin yok edilmesi), yazar tarafından aslında insanın kendini yok etmesi olarak okunur.

En Büyük Cihad: Yazara göre en zorlu mücadele, “insanı, insana karşı savunmak”tır çünkü insan, hırstan mürekkeptir ve çoğu zaman kendi hakikatine düşmandır. “Börtü böceğe sahip çıkmayan insan olamaz!” cümlesiyle merhametin sadece insanla sınırlı kalmaması gerektiğinin altını çizer.

İslamcı Edebiyat ve Demokrasi Sorgulaması

Yazar, “İslamcı edebiyat” kavramına ironik ve eleştirel bir mesafeden bakar. “Öfke, çaresizliğin beyanıdır.” diyerek bu çevrenin ilmî ve edebî üretimindeki tıkanıklığa işaret eder. Abdurrahman Arslan ve Ümit Aktaş gibi isimler üzerinden yürütülen “Demokrasi, şûrâdan sayılır mı?” tartışmasıyla İslam düşüncesinin modern siyasal kavramlarla olan sancılı imtihanını masaya yatırır.

Silinmeyen Hafıza: Duvarlar ve Şehitler

Roman, geçmişin devrimci rûhunu ve acılarını bugünle birleştirir.

Halkın Matbaası: 12 Eylül öncesi duvarlara yazılan “Zafer İnananlarındır” ve “Sermayenin değil, Rabbimizin kuluyuz” sloganları, yazar için silinmeyen bir hafızadır.

Güncel Yaralar: KHK mağdurları, başörtüsü yasakları, Ceylan Önkol ve Taybet Ana… Örs, bu isimler ve olaylar üzerinden Türkiye’nin her kesimden insanın canını yakan “kanun ve zulüm” sarmalını eleştirir.

Sonuç: Hakikat Limanına Demir Atmak

Ahmet Örs’ün 35C’si; akıl, beton, asfalt ve dijital muhasara arasında boğulan çağdaş insan için bir çıkış yolu arıyor. Bu yol; emeğin kutsallığından, kadim sözleşmelerden ve en önemlisi “insanı savunmaktan” geçiyor. Yazar, sahafların test kitabı sattığı bir çağda, bize Ali Şeriatî’nin sesiyle seslenerek hakla batılı bir kez daha ayırmaya davet ediyor.

35C, bir roman olmanın ötesinde; “Bu coğrafyada devrim olmaz!” diyen ümitsizliğe karşı “Yaşasın emeğin dayanışması!” diyen sönmeyen bir inancın kaydı gibi duruyor.

Devamını Okuyun

Yazılar

Palantir’in Dünyası: Anlamı Öldür, İnsanı Yönet – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Bu çağın manifestoları artık kitaplardan çıkmıyor. Bu çağın manifestoları; tankların gölgesinde, sunucu odalarının soğuk ışığında, algoritmaların sessiz matematiğinde yazılıyor. Palantir’in manifestosu da tam olarak budur. Bir teknoloji metni değil, bir iktidar bildirisidir. Bir şirketin vizyon belgesi değil, yeni bir dünyanın ilanıdır. İşte o yeni dünya şunları söylüyor:

“Savaş bitmedi. Sadece biçim değiştirdi.”
“İnsanlık özgürleşmedi. Sadece daha sofistike zincirlerle bağlandı.”
“Devletler yönetmiyor; veri yönetiyor.”
“Güç artık namluda değil, veri tabanında.”

Palantir’in manifestosu, Batı’nın dünyaya verdiği en net mesajlardan biridir. Bu metin, küresel düzenin hangi yönde aktığını gösteren bir pusuladır ve o pusula, dünyanın geri kalanına özellikle de Türkiye’ye ve İslam coğrafyasına şunu fısıldamıyor, bağırıyor:

“Ya bizim sistemimize entegre olursunuz ya da ezilirsiniz!”

Fakat asıl trajedi burada başlıyor çünkü Türkiye ve İslam dünyası bu çağın en büyük dönüşümünü hâlâ bir “gündem maddesi” sanıyor. Bu coğrafya, kendi mezar kazıcısının hangi aletleri kullandığını bile umursamıyor.

Emperyalizm Artık Algoritmadır

Bir zamanlar emperyalizm askerle gelirdi. Postallarla, işgalle, tankla gelirdi. Şimdi ise daha temiz, daha steril, daha “medenî” bir surette geliyor: yazılımla!

Bugünün sömürgeciliği artık bayrak dikmiyor.
Bugünün sömürgeciliği artık toprak istemiyor.
Bugünün sömürgeciliği, zihin istiyor.

Palantir’in manifestosu işte bunu söylüyor. Açık açık diyor ki:

  • Biz veriyi toplarız.
  • Biz veriyi işleriz.
  • Biz veriyi karar mekanizmasına çeviririz.
  • Biz devlete yön veririz.
  • Biz savaşın aklını üretiriz.

Bu şu demektir: Batı sadece silah satmıyor; artık savaşın zihnini aklını satıyor!

Ve bu zihin satın alındığında bağımsızlık sadece bir tabela olur. Bayrağın var olabilir ama iraden yoktur. Parlamento oturur ama karar başkalarının elindedir. Hükümet değişir ama sistem değişmez çünkü sistemin kalbi artık oradadır: veri merkezlerinde.

Palantir’in İddiası: “Biz İnsanlığın Tanrısı Oluyoruz!”

Palantir’in manifestosu, teknik bir metin değildir; bu metin, modern çağın kibir metnidir. Bu metin, insanlığın üstüne kurulan dijital tanrılığın ilanıdır.

Eskiden “Tanrı” adına konuşan krallar vardı.
Bugün “güvenlik” adına konuşan algoritmalar var.

Eskiden insanlar, tanrılar için kurban edilirdi.
Bugün insanlar “risk analizi” için kurban ediliyor.

Bir hedefin vurulması artık bir askerî karar değil, bir veri çıktısıdır. Bir şehrin kuşatılması artık strateji değil, bir simülasyon sonucudur. Bir ülkenin çökertilmesi artık işgal değil; finansal manipülasyonla, medya operasyonuyla, sosyal ağ mühendisliğiyle yapılan bir “dijital darbe”dir.

Bu yeni çağın adı şudur:

Siber Emperyalizm – Algoritma Sömürgeciliği – Dijital Hegemonya

En acısı da şudur: Bu düzeni kuranlar sadece devletler değil, şirketlerdir. Şirketler artık devletlerden güçlüdür. Devletler artık şirketlerin taşeronudur.

Batı, bunu bile saklamıyor. Palantir manifestosu bir itiraftır:
“Biz savaşacağız ve bu savaşı teknolojiyle kazanacağız!”  diye bas bas bağırıyor.

Peki Biz Ne Yapıyoruz? İslam Dünyası Ne Yapıyor?

Hiçbir şey!

Türkiye, hamasete batmış durumda, büyük konuşuyor. İslam dünyası, slogan atıyor. Fakat bu çağ sloganla geçmez. Bu çağ, hamasetle aşılmaz. Bu çağ, ekranlarda bağırarak kazanılmaz.

Bu çağda kazanma ve mücadele iradesini ortaya koyanlar şunları yapar:

  • Veri toplar.
  • Veri işler.
  • Teknoloji üretir.
  • Bilim geliştirir.
  • Algoritma yazar.
  • Savunmayı dijitalleştirir.
  • Toplumun zihnini korur.
  • Medya savaşını yönetir.

Biz ise ne yapıyoruz?

  • Gündüz televizyon tartışmaları izliyoruz.
  • Gece sosyal medyada birbirimizi yiyoruz.
  • Üniversiteyi diploma dağıtan mezarlığa çeviriyoruz.
  • Bilimi “lüzumsuz” görüyoruz.
  • Teknolojiyi sadece tüketiyoruz.
  • Gençleri ya yurt dışına kaçırıyoruz ya da umutsuzluğa gömüyoruz.

Sonra da kalkıp “Büyük devletiz!” diyoruz.

Büyük devlet olmak için büyük laflar yetmez.
Büyük devlet olmak için büyük akıl gerekir.

Bizde ise akıl üretimi çökmüş durumda.
Devlet, aklını ABD, İngiltere ve İsrail’e kiraya vermiş durumdadır!

İlahiyatların Utanç Veren Kısırlığı

İslam dünyasının en büyük sorunu dış düşman değildir.
En büyük sorunu İsrail değildir.
En büyük sorunu Amerika değildir.

En büyük sorunu kendi zihinsel felcidir!

Bu felcin en görünür örneği ise ilahiyat dünyasıdır.

Bugün ilahiyat camiası, ümmetin vicdanı olması gerekirken neyle meşgul?

  • Bin yıl önceki ihtilafların tekrarıyla,
  • Mezhep polemikleriyle,
  • Kelime oyunlarıyla,
  • “Şu caiz mi, bu mekruh mu?” düzeyindeki hayatı boğucu tartışmalarla,
  • Toplumun gerçek krizlerine dokunmayan akademik gevezeliklerle!

Bir yanda Filistin’de çocuklar enkaz altında can verirken,
bir yanda Yemen açlıktan kırılırken,
bir yanda İran’a kuşatma kurulurken,
bir yanda Lübnan’ın nefesi kesilirken,
bir yanda Türkiye ekonomik çöküşle boğuşurken…

İlahiyat dünyası hâlâ hangi meseleyle uğraşıyor?

“Cennet fiziksel mi metafizik mi?”
“Kabir azabı nasıl olur?”
“Falanca âlim filanca âlime cevap vermiş miydi?”

Bu, sadece akıl tutulması değildir. Bu, ümmete ihanettir.

Çünkü din, hayatın dışında bir müze malzemesi değildir. Din, hayatın tam merkezinde durması gereken bir adalet çağrısıdır. Din, mazlumun yanında saf tutmaktır. Din, çağın putlarını teşhis etmektir.

Ama bugünkü ilahiyat, putları teşhis etmiyor.
Çünkü put değişti.

Put artık heykel değil.
Put artık algoritma.
Put artık para.
Put artık güç.
Put artık medya.
Put artık veri.

İşte ilahiyat camiası bu yeni putlara karşı tek kelime edemiyor. Çünkü bu putları tanımıyor. Çünkü çağın dilini bilmiyor. Çünkü modern dünyayı okuyamıyor.

Bu yüzden ümmet, kendi aklını kaybetmiş halde.

Kimin Verisi Kimin Elinde?

Bugün en büyük ahlâk meselesi şudur:

Bir insanın mahremiyeti kime aittir?
Bir toplumun davranışları kim tarafından izleniyor?
Bir ülkenin karar mekanizmaları hangi algoritmalarla yönlendiriliyor?

Bunlar artık siyasi değil, doğrudan dinî meselelerdir.

Çünkü İslam, insanın onurunu korumayı emreder.
İslam, mahremiyeti korumayı emreder.
İslam, adaleti ayakta tutmayı emreder.

Gelin görün ki modern dünya, mahremiyeti öldürüyor.
Onuru pazarlıyor.
Adaleti güçlünün oyuncağı haline getiriyor.

İşte Palantir manifestosu, bu gerçeği açıkça savunuyor:
“Güç bizim elimizde olmalı.”

Batı, artık gizlemiyor.
Batı, artık utanmıyor.
Batı, artık demokrasi masalını bile zoraki anlatıyor.

Batı’nın yeni dini “güvenlik”tir ve bu güvenliğin tanrısı algoritmadır.

İslam Dünyası Neden Uyuyor?

Bu uykunun sebebi kader değil.
Bu uykunun sebebi tarih değil.
Bu uykunun sebebi “dış güçler” değil.

Bu uykunun sebebi şudur: İslam dünyasının yönetici sınıfları, halkın bilinçlenmesini istemiyor.

Çünkü bilinçlenen halk hesap sorar.
Çünkü okuyan toplum adalet ister.
Çünkü düşünen gençlik köleliği kabul etmez.

O yüzden toplumlara gerçek bilgi değil, propaganda sunuluyor.
O yüzden gerçek eğitim değil, ezber veriliyor.
O yüzden gerçek bilim değil, vitrin projeler veriliyor.
O yüzden gerçek din değil, uyuşturucu bir din sunuluyor.

İslam dünyasında din, iktidarların elinde çoğu zaman bir “uyuşturma aracı”na dönüşmüş durumda. Bu yüzden ümmetin büyük kısmı dini ya ritüele indirgedi ya da siyasi slogan malzemesi yaptı.

Halbuki din, slogan değil; bilinçtir.
Din, uyuşmak değil; uyanmaktır.

Türkiye’nin En Büyük Yanılgısı: “Biz Bu Oyunu Anlarız!”

Türkiye, tarihsel hafızasına güveniyor fakat bu çağda tarih tek başına yetmez. Osmanlı nostaljisiyle yapay zekâ çağında ayakta kalınamaz! Ecdad anlatımıyla veri merkezi kurulamaz! “Kurtuluş Savaşı ruhu” diyerek algoritma üretilemez!

Türkiye’nin önünde iki yol var:

Ya teknolojiyi üreten bir devlet aklı kuracak,
ya da teknoloji tüketen bir pazar ülkesi olarak kalacak.

Ya bilgi toplumuna dönüşecek,
ya da manipülasyon toplumuna!

Ya bağımsız olacak,
ya da bağımsızlık kelimesini sadece nutuklarda kullanacak.

Çünkü Palantir dünyasında bağımsızlık, tank sayısıyla ölçülmez.
Bağımsızlık, veriyi kimin yönettiğiyle ölçülür.

Ümmetin Bugün İhtiyacı Olan Şey: “Uyanık Bir Akıl İnşa Etmek”

Bu çağda ümmetin ihtiyacı olan şey yeni bir parti değil.
Yeni bir lider de değil.
Yeni bir mezhep tartışması hiç değil.

Ümmetin ihtiyacı olan şey şudur:

  • Gerçek bir düşünce devrimi
  • Bilimsel üretim
  • Teknolojik bağımsızlık
  • Ahlâkî yeniden doğuş
  • İslam’ın çağın krizlerine cevap veren bir direniş dili

İslam, sadece geçmişi anlatan bir masal değildir.
İslam, geleceği kurma iradesidir.

Bu irade yoksa din, sadece ağıt olur.

Bugün İslam dünyası ağıt yakıyor.
Sürekli kayıplarına ağlıyor.
Sürekli yenilgilerini anlatıyor.
Sürekli “Bizi neden sevmiyorlar?” diye soruyor.

Hâlbuki mesele sevilmek değil.
Mesele, ayakta kalmak!

Bu dünya merhametle işlemiyor.
Bu dünya güçle işliyor.

Güç dediğimiz şey ise artık sadece silah değil, akıldır.

Palantir Çağında Uyanmayanlar Köle Olacak!

Palantir manifestosu bize şunu söylüyor:

“Biz, yeni çağın efendisiyiz.”

Biz ise bu meydan okumaya cevap veremiyoruz çünkü hâlâ uykudayız.

İslam dünyası, tarihin en büyük kırılma anlarından birini yaşıyor. Bu kırılma, sadece siyasi değil; vâroluşsal bir kırılmadır. Bu çağ, toplumları ya özne yapacak ya da nesneye çevirecek.

Ya üretenler olacağız ya tüketilenler!

Ya yazılım yazacağız ya yazılımla yönetileceğiz!

Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!

Ya düşünce inşa edeceğiz ya başkalarının düşüncesiyle şekilleneceğiz!

Bu çağın adı şudur: Dijital Sömürge Çağı!

Bu çağda uyuyanların kaderi bellidir: Uyananların kölesi olmak!

O yüzden artık sorulacak sorular şunlardır:

Türkiye ne zaman uyanacak?
İslam dünyası ne zaman uyanacak?
İlahiyat dünyası ne zaman hayata dönecek?

Bu çağ beklemiyor! Bu çağ merhamet etmiyor! Bu çağ geri kalanı affetmiyor!

Ama bir şey daha var…
Palantir’in manifestosu bir tehditse bizim suskunluğumuz sadece bir zayıflık değil; aynı zamanda gecikmiş bir sorumluluktur çünkü biz Müslümanlar henüz konuşmaya başlamadık.

Biz henüz çağın büyük hesabını açmadık.
Henüz “Bu düzen insanı öldürüyor!” demedik.
Henüz “Bu teknoloji tanrı değil, araçtır!” demedik.
Henüz “Veri kutsal değildir, insan kutsaldır!” diye haykırmadık.

Şunu herkes bilmeli:
Bizim meselemiz sadece Filistin değildir. Bizim meselemiz sadece Gazze değildir. Bizim meselemiz sadece Türkiye değildir. Bizim meselemiz bir milletin bekâsı değil, bütün bir insanlığın geleceğidir.

Batı bugün yalnızca zulüm deği, aynı zamanda ruhsuzluktur!
Batı bugün yalnızca saldırganlık değil, aynı zamanda anlamsızlıktır!

Kendi inşa ettiği uygarlık, kendi insanını öğütüyor.

Batılı insan artık Tanrı’ya inanmıyor ama algoritmaya inanıyor.
Batılı insan artık peygamber dinlemiyor ama “trend analizine” secde ediyor.
Batılı insan artık vicdan taşımıyor ama “güvenlik protokolü” taşıyor.

En korkuncu da Batılı insan, özgür olduğunu sanıyor. Oysa ekranın içinde mahpustur!

Bugün Batı’nın insanı;
daha fazla tükettiği hâlde daha mutsuz,
daha fazla bilgiye ulaştığı halde daha cahil,
daha fazla eğlendiği halde daha huzursuz,
daha fazla konuştuğu halde daha yalnızdır!

Çünkü Batı medeniyeti insanı kurtarmadı, insanı anlamdan kopardı.

Anlamdan kopan insan, artık kolay yönetilir çünkü anlamını kaybeden insan, ruhunu kaybeder. Ruhunu kaybeden insan, algoritmanın kölesi olur.

Palantir’in dünyası işte budur: Anlamı öldür, insanı yönet!

Biz Sadece Kendimizi Kurtarmayacağız

Bu yüzden bizim mücadelemiz, bir intikam mücadelesi değildir.
Bizim mücadelemiz, bir rövanş kavgası değildir.
Bizim mücadelemiz, sadece “Batı’ya karşı Batı” üretmek değildir.

Bizim mücadelemiz, insanlığı kurtarma mücadelesidir.

Biliyoruz ki İslam, yalnızca Müslümanlar için gönderilmiş bir gelenek değildir.
İslam, tüm insanlık için gönderilmiş hak din ve bir diriliş çağrısıdır.

İnsan, makine değildir.
İnsan, veri değildir.
İnsan, hedef değildir.
İnsan, tüketim nesnesi değildir.

İnsan, emanettir.
İnsan, şereftir.
İnsan, halifedir.

Bugün Batı’nın insanı da esirdir ancak onun zinciri demirden değil!
Onun zinciri “konfor”dan yapılmıştır.
Onun zinciri “haz”dan yapılmıştır.
Onun zinciri “dijital bağımlılık”tan yapılmıştır.

İşte o zinciri kıracak bir söz lâzım!
O sözü de ne Harvard üretebilir,
ne Google üretebilir,
ne Palantir üretebilir!

O sözü ancak hakikat üretir.
O söz Allah’ın sözü ve onu ancak Müslüman söyleyebilir!

Algoritmalara Karşı Yeni Bir Dil

Biz Müslümanlar eğer gerçekten uyanırsak eğer gerçekten aklımızı yeniden kurarsak eğer ilahiyatı mezarlık akademisinden çıkarıp hayatın merkezine koyarsak…

Sadece kendimizi kurtarmayacağız.

Batı’nın anlamı yıkılmış insanına da yardım edeceğiz çünkü insanlığın bugün en büyük ihtiyacı teknoloji değildir. İnsanlığın bugün en büyük ihtiyacı hakikattir.

Bu çağın en büyük devrimi, algoritmanın değil, vicdanın yönettiği bir dünya olacaktır.

İşte bu yüzden bizim hedefimiz yalnızca savunma değildir. Bizim hedefimiz yalnızca direnmek değildir.

Bizim hedefimiz yeni bir çağ kurmaktır.

Batı “dijital tanrılar” üretirken biz insanı yeniden insan yapan bir medeniyet fikri üreteceğiz.

Batı “veriyle yönetim” kurarken biz adaletle yönetimin ne olduğunu yeniden hatırlatacağız.

Batı “insanı ölçülebilir bir nesneye” çevirirken biz insanı, yeniden “emanet” olarak göreceğiz.

Palantir Çağında Son Söz Şudur

Palantir’in manifestosu bir küstahlıktır lâkin bizim suskunluğumuz daha büyük bir utançtır.

Elbette bu utanç kader değildir çünkü biz daha başlamadık.

Biz ayağa kalktığımız gün; sadece Müslümanlara değil, sadece Türkiye’ye değil, sadece İslam coğrafyasına değil…

Biz kendimize yardım ettiğimiz gibi anlam dünyası harabeye dönmüş Batılı insanlara da yardım edeceğiz.

Onları da bu dijital putlardan kurtaracağız.
Onları da tüketimin karanlığından çıkaracağız.
Onları da algoritmaların tasallutundan özgürleştireceğiz.

Bu çağda asıl devrim, teknolojiyi yenmek değil; teknolojiyi put olmaktan çıkarmaktır!

Putları kırmak bizim tarihimizdir.
Anlam boşluğunda yüzen insanları algoritmaların tasallutun kurtarmaktır.

Palantir de zulmün arkasına saklanan egemenler de şunu iyi bilsin:

Biz konuşmaya daha yeni başlıyoruz!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x