Connect with us

Yazılar

“Filistin Davası” ve Bölgesel Hegemonya Kıskacında Türkiye-İsrail İlişkileri: Tarihsel ve Yapısal Bir Analiz – Levent Baştürk

Yayınlanma:

-

  1. Giriş: Görünürdeki Çatışma, Derindeki Süreklilik

Limanlarda yankılanan vinç sesleri ile meydanlarda atılan öfkeli sloganlar arasındaki boşluk, Türkiye–İsrail ilişkilerinin gerçek koordinatlarını gösterir. Televizyon ekranlarında Gazze’deki yıkıma dair en sert suçlamalar dile getirilirken aynı anda Türkiye limanlarından kalkan gemilerin İsrail’e çelik, yakıt veya gıda taşıması ilk bakışta bir çelişki gibi görünür. Oysa bu durum, iki ülke arasındaki ilişkilerin yalnızca söylemlerle değil, ekonomik çıkarlar, iç siyasal dengeler ve uluslararası sistemin dayattığı stratejik gerçekliklerle şekillendiğini gösterir.

Türkiye–İsrail ilişkileri çoğu zaman kamuoyunda duygusal retoriklerle tartışılsa da dış politika pratikte daha farklı dinamiklerle ilerler. Türkiye’de siyasi aktörlerin sert eleştiriler veya güçlü destek ifadeleri içeren söylemleri çoğu zaman iç kamuoyuna yönelik mesajlar üretirken ekonomik ilişkiler ve ticari ağlar görece istikrarlı bir şekilde işlemeye devam eder. Bu nedenle diplomatik krizler ile ticari süreklilik arasındaki mesafe, dış politikanın yalnızca ideolojik veya ahlâkî tercihlerle açıklanamayacağını gösterir.

2000’li yıllardan itibaren Türkiye’nin dış politikasında ekonomik bağlantıları önceleyen bir yaklaşımın güçlenmesi de bu tabloyu pekiştirmiştir. Devlet yalnızca güvenlik kaygılarını yöneten bir aktör değil, aynı zamanda ticaret hacmini genişletmeye ve yeni pazarlar açmaya çalışan bir ekonomik aktör olarak hareket etmektedir. Türkiye ile İsrail arasında yaşanan siyasi gerilimlere rağmen ticaretin uzun süre artmaya devam etmesi bu pragmatik mantığın açık bir göstergesidir.

Bunun yanında ilişkiler yalnızca ikili düzeyde değil, daha geniş uluslararası sistem içinde şekillenmektedir. Türkiye’nin NATO üyeliği ve Batı güvenlik mimarisi içindeki konumu, İsrail ile ilişkilerin tarihsel çerçevesini belirleyen önemli unsurlardan biridir. Bölgesel dengeler, ABD’nin Orta Doğu politikaları ve küresel ekonomik ilişkiler, iki ülke arasındaki iş birliği ile gerilim arasındaki sınırları sürekli yeniden tanımlar.

Bu nedenle Türkiye–İsrail ilişkilerini yalnızca diplomatik krizler veya liderlerin karşılıklı söylemleri üzerinden okumak eksik kalır. Daha açıklayıcı bir çerçeve, meydanlarda yükselen sloganlarla limanlarda süren ticaret arasındaki mesafeye bakmayı gerektirir çünkü ilişkilerin sürekliliği çoğu zaman tam da bu sessiz alanlarda şekillenir.

  1. Türkiye–İsrail İlişkilerinin Ekonomi-Politik ve Yapısal Çerçevesi

Türkiye’nin İsrail politikasındaki dalgalanmalarını anlamak için dış politikayı yalnızca diplomatik tercihler ya da “devlet aklı” söylemi üzerinden okumak yeterli değildir. Daha açıklayıcı bir yaklaşım, dış politikanın içerideki güç dengeleri, ekonomik çıkarlar ve uluslararası sistemdeki konumla birlikte ele alınmasını gerektirir. Bu perspektife göre dış politika, içerideki siyasal ve ekonomik düzenin sınır ötesine yansıyan bir uzantısıdır.

Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri de büyük ölçüde ülkenin küresel pazarlara entegrasyon süreciyle bağlantılıdır. İş dünyasının farklı kesimleri açısından istikrarlı ticari kanalların korunması önemli bir öncelik oluşturmuştur. 2000’li yıllardan itibaren Türkiye’nin dış politikasında belirginleşen “ticaret yapan devlet” yaklaşımı, bu eğilimi güçlendirmiştir. Bu çerçevede devlet, yalnızca güvenlik tehditlerini yönetmeye çalışan bir aktör değil, aynı zamanda ticaret akışını sürdürmeye ve yeni ekonomik bağlantılar kurmaya çalışan bir aktör olarak hareket eder. Bu nedenle siyasi düzeyde sert eleştirilerin dile getirildiği dönemlerde bile ekonomik ilişkilerin tamamen kesilmemesi sıkça görülen bir durumdur.

Öte yandan Türkiye’nin uluslararası sistemdeki konumu da bu ilişkilerin sınırlarını belirler. NATO üyeliği, Batı ile kurulan ekonomik ve güvenlik ağları ve bölgesel dengeler, İsrail ile ilişkileri çoğu zaman daha geniş bir stratejik çerçeveye yerleştirir. Bu nedenle Türkiye–İsrail ilişkilerindeki gerilim ve yakınlaşmalar, yalnızca ikili ilişkilerin değil, iç siyasal dinamikler ile küresel sistemin yarattığı zorunlulukların kesişiminde şekillenir.

  1. AKP Öncesi Miras: Batı Sistemine Entegrasyonun Bedeli

AKP döneminde görülen “yönetilen gerilimleri” anlamak için Türkiye’nin “Cumhuriyet tarihi” boyunca İsrail ile kurduğu daha derin ve yapısal ilişkilere bakmak gerekir. Bu ilişkilerin temelleri, II. Dünya Savaşı sonrasında şekillenen uluslararası düzen içinde atılmıştır. Türkiye, 1949 yılında İsrail’i tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülke olmuştur. Bu karar, çoğu zaman ideolojik bir yakınlıkla açıklansa da esas olarak Türkiye’nin Soğuk Savaş bağlamında konumunu “Batı Bloku” içinde sabitleme arayışının bir parçasıydı. Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde Batı güvenlik mimarisine dahil olmayı hedefleyen Ankara için İsrail’i tanımak, Washington ile kurulan stratejik ilişkinin bir göstergesi ve Batı ittifakıyla uyumun işareti olarak görülmüştür.

1967 Arap–İsrail Savaşı ve sonrasında yaşanan petrol krizi ise Türkiye’yi daha temkinli bir denge siyasetine yöneltmiştir. Özellikle Kıbrıs meselesi nedeniyle uluslararası alanda yaşanan diplomatik yalnızlık ve Birleşmiş Milletler’de Arap ülkelerinin desteğine duyulan ihtiyaç, Ankara’nın İsrail ile ilişkilerinde daha mesafeli bir tutum benimsemesine yol açmıştır. Bununla birlikte bu mesafe hiçbir zaman tam bir kopuşa dönüşmemiştir. Türkiye, Arap dünyasıyla ilişkilerini geliştirmeye çalışırken bile İsrail ile diplomatik ve güvenlik alanındaki alt düzey temaslarını sürdürmüştür.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ise ilişkiler yeni bir aşamaya girmiştir. 1990’lı yıllarda dış politika üzerinde belirgin bir etkiye sahip olan askeri bürokrasinin yönlendirmesiyle Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler “stratejik ortaklık” düzeyine yükselmiştir. 1996 yılında imzalanan “Askerî Eğitim ve İşbirliği Anlaşması” ile İsrail pilotlarına Türk hava sahası açılmış; özellikle Konya’daki eğitim merkezleri, iki ülke arasındaki askerî iş birliğinin önemli alanlarından biri haline gelmiştir. Aynı dönemde Türkiye’nin savunma sanayii projelerinde İsrail teknolojisinin payı artmış, askeri modernizasyon programları iki ülke arasındaki ilişkilerin en görünür boyutlarından biri olmuştur.

Bu dönemde gerçekleştirilen bazı büyük ölçekli savunma projeleri, ilişkilerin niteliğini açık biçimde göstermektedir. “F-4 Phantom ve F-16 modernizasyonu” projeleri kapsamında yaklaşık 700 milyon dolarlık ihaleler İsrail şirketlerine verilmiş, Türk Hava Kuvvetleri envanterindeki uçakların modernizasyonu büyük ölçüde İsrail savunma sanayii tarafından gerçekleştirilmiştir. Benzer şekilde “M-60 Tank modernizasyonu” için yürütülen ve yaklaşık 687 milyon dolar değerindeki proje, Türk ordusunun zırhlı birliklerinin modernizasyonunda İsrail teknolojisinin önemli bir rol oynamasına yol açmıştır.

Bu yıllar, Türkiye–İsrail ilişkilerinin büyük ölçüde kamuoyu tartışmalarının dışında, daha çok güvenlik bürokrasileri ve askeri kurumlar arasında yürütüldüğü bir dönem olarak da tanımlanabilir. Bölgesel güvenlik denkleminde İsrail, Ankara açısından Suriye, İran ve PKK kaynaklı tehditlere karşı önemli bir “güvenlik ortağı” olarak görülmüştür. Böylece ilişkiler, toplumsal düzeyde sınırlı görünürlük taşıyan fakat devlet kurumları arasında yoğun biçimde sürdürülen bir iş birliği çerçevesi içinde ilerlemiştir.

  1. AKP Dönemi: Isınma, Gerilim ve Yeni Normal

AKP’nin 2002’de iktidara gelişi, Millî Görüş kökenli bir kadronun, 1990’larda askeri-bürokratik elitlerce kurulan İsrail’e dayalı yapısal bağımlılıkla yüzleşmesi olarak okunabilir. Bu süreç, ideolojik miras ile devletin stratejik zorunlulukları arasındaki gerilimin zamanla nasıl yönetildiğini gösterir.

İktidar devralındığında özellikle 1996 anlaşmalarıyla pekişmiş bir “altın çağ” mirası vardı. Türk ordusunun F-4 uçakları ve M-60 tankları gibi kritik sistemleri İsrail modernizasyonuna bağımlıydı. PKK ile mücadelede sağlanan istihbarat ve İHA teknolojileri Ankara açısından vazgeçilmez görülüyordu. Ayrıca Washington’da Ermeni ve Rum lobilerine karşı denge unsuru olarak İsrail yanlısı Yahudi lobisinin desteğine duyulan ihtiyaç, bu bağımlılığı yalnızca askerî değil, diplomatik düzeyde de yapısal kılıyordu.

AKP’nin Isınma Devresi ve BOP (2002-2008)

AKP’nin 2002 yılında iktidara gelişi, Millî Görüş geleneğinden gelen bir kadronun, devletin özellikle 1990’larda askeri-bürokratik elitler tarafından inşa edilen “yapısal İsrail bağımlılığı” ile karşı karşıya kaldığı bir süreci ifade eder. Bu dönemde hükümet, 1996 anlaşmalarıyla pekişmiş “Askeri-Stratejik Bağımlılık” mirasını devralmıştır; Türk ordusunun modernizasyonunun İsrail teknolojisine bağlanması, PKK ile mücadelede sağlanan istihbarat ve İHA (Heron) desteği ile ABD’deki Yahudi lobisinin Türkiye için bir “Washington kapısı” işlevi görmesi bu yapının temel unsurlarını oluşturmuştur.

11 Eylül sonrası ABD’nin Ortadoğu’da radikalizme karşı “ılımlı İslam” ile demokrasiyi birleştiren bir “model ülke” arayışı ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesi, Türkiye’ye bu denklem içinde özel bir rol atfetmiştir. AK Parti liderliğindeki Türkiye, “İslam ile demokrasiyi bağdaştırabilen” yapısıyla bu rol için uygun görülmüş; hükümet ise bölgesel etkinliğini artırmak ve uluslararası sistemde vazgeçilmez bir aktör haline gelmek amacıyla bu misyona gönüllü bir uyum göstermiştir. Bu süreçte ideolojik bagaj büyük ölçüde geri plana itilmiş, reel politik öncelikler belirleyici olmuştur.

Bu çerçevede geliştirilen “komşularla sıfır sorun” politikası, Türkiye’nin çevre ülkelerle gerilimleri azaltarak ekonomik ve diplomatik etki alanını genişletmesini, aynı zamanda Batı ile uyumlu fakat bölgesel olarak aktif bir aktör profilini pekiştirmesini hedeflemiştir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin hem arabulucu rolünü güçlendirme hem de “model ülke” konumunu somutlaştırma stratejisinin tamamlayıcı bir unsuru olmuştur.

AKP, ilk yıllarında Batı’ya “güvenilir ortak” olduğunu kanıtlama ihtiyacı duymuş; Millî Görüş kökenlerinden gelen “İslamcı” imajı dengelemek için İsrail ile ilişkileri hızla geliştirmiştir. Yahudi lobileriyle (ADL gibi) kurulan temaslar ve 2005 yılında Erdoğan’a verilen “Üstün Cesaret Ödülü”, Türkiye’nin Batı kampındaki yerini tescillemeye dönük sembolik adımlar olarak öne çıkmıştır. Bu aynı zamanda, Ermeni ve Rum lobilerinin ABD Kongresi’ndeki etkisini dengeleme arayışının da bir parçası olmuştur.

2005 yılında Erdoğan’ın, Filistinliler nezdinde tartışmalı bir figür olan Ariel Şaron’u ziyaret etmesi, ideolojiden ziyade pragmatizmin öne çıktığını göstermiştir. Türkiye, bu dönemde hem İsrail hem Filistin ile temas kurabilen bir aktör olarak “düzen kurucu merkez ülke” iddiasını güçlendirmeye çalışmış; bununla paralel olarak savunma sanayii işbirlikleri, modernizasyon projeleri ve ekonomik ilişkiler derinleştirilmiştir.

Özetle bu politika hattı, Türkiye’nin BOP içinde kendisine biçilen Batı yanlısı, demokratik ve Müslüman aktör profilini uluslararası düzeyde onaylatma ve bu sayede iç politikadaki konumunu küresel destekle tahkim etme stratejisinin bir sonucu olarak şekillenmiştir.

Gerilim ve Süreklilik: “Davos”tan “Mavi Marmara”ya (2008-2020)

27 Aralık 2008’de başlayan “Dökme Kurşun Operasyonu”, Türkiye-İsrail ilişkilerinde 2000’li yılların ilk derin kırılması ve seyrin değiştiği bir dönüm noktası oldu. Operasyondan sadece birkaç gün önce İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in Ankara’yı ziyaret etmesi ve barışçıl mesajlar verilmesine rağmen saldırının başlatılması, Ankara’da bir “diplomatik sırtından bıçaklama”, “ihanet” ve “diplomatik saygısızlık” olarak algılandı. Bu gelişme, Türkiye’nin yoğun emek verdiği İsrail-Suriye dolaylı barış görüşmelerini sona erdirirken Ankara’nın “düzen kurucu ve arabulucu aktör” rolünü ciddi biçimde zayıflattı ve güven kaybına yol açtı.

Bu kırılma, Türkiye’nin söyleminde belirgin bir sertleşmeyi beraberinde getirdi. Daha önce görece dengeli bir dil kullanan Ankara, operasyonun yol açtığı sivil kayıpların ardından İsrail’i “insanlık suçu”, “devlet terörü” ve ilk kez açık biçimde “terör devleti” kavramlarıyla tanımlamaya başladı. Aynı süreçte ilişkilerin “altın çağı”ndan kalan askerî iş birliği de yara aldı; Türkiye, Anadolu Kartalı Tatbikatı’nın uluslararası bölümünden İsrail’i çıkardı ve bazı savunma projelerini askıya aldı. Tepki yalnızca hükümet düzeyiyle sınırlı kalmadı; Türkiye-İsrail Parlamentolararası Dostluk Grubu üyelerinin istifası ve geniş katılımlı protestolar, diplomatik gerilimin toplumsal bir kopuşa dönüştüğünü gösterdi.

Bu dönemin yarattığı gerilim, sonraki krizlerin de zeminini oluşturdu. 2009 Davos zirvesindeki “One Minute” çıkışı, Türkiye’nin Batı merkezli çizgiden kısmen uzaklaşıp Ortadoğu’da daha bağımsız bir aktör olma iddiasının sembolü haline geldi. Bu çıkış, Erdoğan’ı Arap kamuoyunda öne çıkarırken İsrail tarafında Türkiye’nin artık tarafsız bir arabulucu olamayacağı algısını pekiştirdi. 2010’daki “Alçak Koltuk” krizi ise İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Ayalon’un Türk Büyükelçisi Çelikkol’a yönelik tavrıyla, ilişkilerin “millî onur siyaseti” ve sembolik “aşağılama” pratikleri üzerinden yürütüldüğünü ortaya koydu.

31 Mayıs 2010’daki “Mavi Marmara” olayı, bu gerilim hattının en sert kırılması oldu. Türkiye’nin kendi “11 Eylül”ü olarak tanımladığı bu olay sonrasında diplomatik ilişkiler ikinci kâtip düzeyine indirildi, askerî anlaşmalar askıya alındı ve hava sahası İsrail askeri uçaklarına kapatıldı. Ayrıca İsrail ilk kez “Kırmızı Kitap”ta bölgesel istikrarı bozan bir tehdit olarak tanımlandı. Böylece ilişkiler “güvenlik odaklı müttefiklikten” kalıcı bir “kriz diplomasisi” zeminine kaydı.

Buna karşın siyasi gerilimin zirve yaptığı 2011-2020 döneminde ekonomik ilişkiler “tıkırında giden” bir seyir izledi. 2002’de 1.4 milyar dolar olan ticaret hacmi 2014’te 5.8 milyar dolara, 2020’de ise 6.5 milyar dolara ulaştı. İsrail, Türkiye’ye enerji ve ileri teknoloji sağlarken Türkiye; demir-çelik, çimento ve gıda ihracatını sürdürdü. Bu durum, “Değerli Yalnızlık” söylemine rağmen iş dünyasının (Zorlu, İçdaş vb.) İsrail pazarından çekilmemesi ve hükümetin “Biz İsrail hükümetiyle değil, firmalarla ticaret yapıyoruz!” yaklaşımıyla ekonomik hattı koruduğunu gösterdi.

Sonuçta ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin bir “ticaret yapan devlet” (trading state) olarak dış politikasını iki katmanlı yürüttüğünü ortaya koydu: bir yanda yüksek tonlu “Filistin savunuculuğu” ve ahlâkî söylem, diğer yanda “kesintisiz ekonomik etkileşim” ve pragmatizm. Ancak 7 Ekim 2023 sonrası süreç, Türkiye’nin uzun süre koruduğu “ekonomiyi siyasi krizden izole etme” yaklaşımını bozarak bu dengeyi yeni bir evreye taşıdı.

Ekim Aksa Tufanı Öncesinde Yeni Jeopolitik Dengeler ve Normalleşme: Enerji ve İzolasyon

2010’lu yılların sonuna gelindiğinde Türkiye, Doğu Akdeniz’de artan bir “kuşatılmışlık” algısıyla karşı karşıya kalmıştır. 2019’da Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail, Mısır, İtalya, Ürdün ve Filistin Yönetimi tarafından kurulan Doğu Akdeniz Gaz Forumu (EMGF), Türkiye’yi bölgesel enerji iş birliği mekanizmalarının dışında bırakmış ve bu durum Ankara’nın dışlandığı hissini pekiştirmiştir. 2020’de imzalanan “Abraham Accords (İbrahim Anlaşmaları)” ise İsrail’in Arap dünyasındaki meşruiyetini artırarak Türkiye’nin “Müslüman dünyasındaki kilit müttefik” rolünü zayıflatmış ve ülkeyi daha belirgin bir “değerli yalnızlık” konumuna itmiştir.

Bu jeopolitik tabloya, 2021 itibarıyla derinleşen ekonomik kriz eşlik etmiştir. Yüksek enflasyon ve döviz baskısı altında kalan Ankara, dış kaynak ihtiyacını karşılamak amacıyla yalnızca İsrail ile değil; BAE, Suudi Arabistan ve Mısır gibi aktörlerle de ilişkileri normalleştirme arayışına girmiştir. Bu süreçte İsrail ile zaten “tıkırında giden” ticaretin, siyasi normalleşmeyle daha da büyüyebileceği beklentisi öne çıkmıştır.

Enerji boyutu ise bu “u-dönüşünün” temel eksenlerinden birini oluşturmuştur. ABD’nin, Türkiye’yi dışlayan EastMed boru hattı projesinden desteğini çekmesi, Ankara açısından önemli bir “jeo-ekonomik fırsat” yaratmıştır. Türkiye, İsrail’in Leviathan ve Tamar sahalarından çıkarılan doğalgazın kendi toprakları üzerinden Avrupa’ya taşınmasını sağlayarak bir “enerji hub’ı (merkezi)” olma hedefini güçlendirmek istemiştir.

Bu koşullar altında 9 Mart 2022’de İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un Ankara ziyareti, 14 yıl aradan sonra gerçekleşen ilk üst düzey temas olarak ilişkilerde “yeni bir milat” şeklinde sunulmuştur. Ancak bu normalleşme, liderler arası güvenden çok, tarafların bölgesel dengeler ve ekonomik zorunluluklar çerçevesinde geliştirdiği “çıkara dayalı evlilik” niteliği taşımıştır.

Özetle, 7 Ekim öncesindeki bu “u-dönüşü”, Türkiye’nin bölgesel izolasyondan çıkma, enerji denkleminde yer alma ve ekonomik kriz kaynaklı dış finansman ihtiyacını karşılama stratejisinin bir ürünü olmuştur ancak bu süreç, “Aksa Tufanı” ile yeniden kesintiye uğramıştır.

7 Ekim Sonrası: “Soykırım”ın Lojistik Arka Planı

Aksa Tufanı (7 Ekim 2023) sonrasında Türkiye’nin İsrail’e yönelik politikası, retorik (söylem) ile pratik (eylem) arasındaki belirgin çelişki üzerinden şekillenmiştir. Sürecin ilerleyen aşamalarında Türkiye, başlangıçtaki temkinli tutumunu terk ederek İsrail’i açıkça “terör devleti” olarak tanımlamış ve Gazze’deki eylemleri “soykırım” olarak nitelemiştir. Büyük mitingler ve kampanyalar, toplumsal tepkiyi mobilize eden bir “retorik supap” işlevi görmüştür.

Buna karşılık pratik düzlemde, resmî kısıtlamalara kadar “tıkırında giden” ticaret ve lojistik hatlar varlığını sürdürmüştür. Türkiye, İsrail’in önemli ticaret ortaklarından biri olmaya devam etmiş; gıda, demir-çelik ve çimento gibi temel ürünlerin akışı kesilmemiştir. Azerbaycan petrolünün Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) hattı üzerinden İsrail’e ulaşması, enerji boyutunda kritik bir unsur olmuştur. Türk çeliğinin İsrail savunma sanayiinde kullanıldığı iddiaları, bu ilişkinin stratejik niteliğine işaret etmektedir.

Resmî ticaret yasağına rağmen “soykırımın lojistiği” olarak adlandırılan dolaylı ticaret iddiaları da gündeme gelmiştir. Malların “Filistin’e gidiyor” gibi gösterilerek İsrail’e ulaştırıldığı veya Yunanistan ve Azerbaycan gibi üçüncü ülkeler üzerinden sevkiyatın sürdüğü ileri sürülmektedir.

Ortaya çıkan tablo, bir yanda güçlü bir “Filistin savunuculuğu” ve “ahlâkî üstünlük” iddiasına dayalı söylem; diğer yanda ise ekonomik çıkarlar ve küresel sistemin gerekleri doğrultusunda sürdürülen reel politik bir etkileşimi birlikte barındırmaktadır. Bu durum, söylem ile pratik arasındaki gerilimin dış politikanın temel karakteristiklerinden biri haline geldiğini göstermektedir.

İkinci Trump Döneminde Türkiye’nin Filistin-İsrail Politikası: Denge ve Uyum Arayışı

İkinci Trump döneminde Türkiye’nin Filistin-İsrail politikası, ideolojik söylemler ile sert reel politik gerekliliklerin iç içe geçtiği bir denge arayışı olarak şekillenmiştir. Ankara, bir yandan Filistin davasındaki konumunu korumaya çalışırken diğer yandan “Abraham Accords” (İbrahim Anlaşmaları) ile oluşan yeni bölgesel düzenden dışlanmamak için İsrail ile ilişkilerini “yönetilebilir bir gerilim” seviyesinde tutmaya yönelmiştir. Bu süreç, Türkiye’nin bölgedeki “Sünni-İsrail” eksenine belirli ölçülerde eklemlendiği bir dönüşüme işaret etmektedir.

31 Temmuz 2025 tarihli “New York Bildirisi”, Türkiye’nin Hamas politikasında önemli bir kırılma yaratmıştır. Ankara’nın, Hamas’ın Gazze’deki yönetimini sonlandırması ve silahlarını Filistin Yönetimi’ne devretmesi gerektiğini kabul etmesi, Gazze meselesinde İsrail-Amerikan çizgisiyle uyumlu bir pozisyona yöneldiğini göstermiştir. Bu çerçevede Hamas’ın silahsızlandırılmasına verilen destek, Trump yönetimine açık bir iş birliği mesajı niteliği taşımıştır.

Trump’ın Gazze’de Hamas varlığını sona erdirmeyi hedefleyen “20 maddelik barış planı” kapsamında Türkiye, “ikna edici” bir rol üstlenmiştir. MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Doha’da Hamas liderliğiyle yürüttüğü temaslar bu sürecin merkezinde yer alırken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Hamas’ın planı “başlarını gölgelendirecek tek bir çatı dahî kalmadığı için” kabul ettiğini ifade etmesi, bu yaklaşımın “mecburiyet” temelinde rasyonalize edildiğini göstermiştir.

Planın merkezinde yer alan “Barış Kurulu”, Gazze’yi siyasi bir özne olmaktan çıkarıp salt “yönetim nesnesine” dönüştüren bir yapı olarak öne çıkmaktadır. Trump’ın ömür boyu başkan olduğu ve üyeliklerin ekonomik katkılarla şekillendiği bu mekanizmaya Türkiye’nin Suudi Arabistan, Mısır ve Katar ile birlikte katılması, yeni düzenin inşasında aktif rol üstlendiğini göstermektedir. Aynı zamanda Gazze’de Hamas sonrası dönemde, BAE modeline benzer bir “Barış Kültürü” anlayışının yerleştirilmesini hedefleyen ideolojik dönüşüm de bu planın önemli bir parçası olmuştur.

13 Ekim 2025’te düzenlenen Şarm eş-Şeyh Konferansı ile Türkiye; ABD, Mısır ve Katar’la birlikte dört garantör aktörden biri haline gelmiş ve Gazze İcra Kurulu’nda yer alarak sürecin kurumsal bir parçasına dönüşmüştür. Türkiye’nin uluslararası istikrar gücüne asker göndermeye hazır olduğunu açıklaması, bölgedeki varlığını kalıcılaştırma iradesini ortaya koymuştur.

Bu tablo, Türkiye’nin bir yandan iç kamuoyuna dönük olarak İsrail’i “soykırımcı” olarak eleştiren söylemini sürdürürken diğer yandan diplomatik ve kurumsal düzlemde Trump’ın bölgesel planlarıyla uyumlu hareket ettiğini göstermektedir. Böylece dış politika, “mazlumların sesi” iddiası ile bölgesel güç dengeleri ve ekonomik çıkarlar arasında şekillenen, “çifte standartlı” ancak pragmatik bir karakter kazanmıştır.

  1. Sonuç: Hegemonya Kıskacında Filistin’in Geleceği

Sonuç olarak AKP dönemi Türkiye–İsrail ilişkileri, yüzeydeki sert söylemler ile derindeki yapısal sürekliliklerin iç içe geçtiği karmaşık bir karakter arz etmektedir. Bu çalışma, söz konusu ilişkilerin yalnızca diplomatik krizler, liderler arası polemikler ya da ideolojik pozisyonlar üzerinden okunamayacağını; aksine ekonomik çıkarlar, iç siyasal dengeler ve uluslararası sistemin dayattığı zorunluluklar çerçevesinde şekillendiğini ortaya koymaktadır.

AKP iktidarı, bir yandan Millî Görüş geleneğinden gelen ideolojik mirasın etkisiyle Filistin meselesinde güçlü bir söylem üretmiş, diğer yandan ise devraldığı yapısal bağımlılıkları ve küresel sistem içindeki konumunu gözeterek İsrail ile ilişkileri tamamen koparmaktan kaçınmıştır. Bu durum, Türkiye’nin dış politikasında “yönetilen gerilim” olarak tanımlanabilecek bir stratejinin kurumsallaştığını göstermektedir. Davos krizi, Mavi Marmara olayı ya da 7 Ekim sonrası süreç gibi kırılma anları, söylemsel düzeyde sertleşmelere yol açsa da ekonomik ve stratejik ilişkilerin belirli bir eşiğin altına düşmemesi bu yapısal sürekliliğin en somut göstergesidir.

Özellikle 2000’li yıllardan itibaren belirginleşen “ticaret yapan devlet” yaklaşımı, Türkiye’nin dış politikasını ideolojik tercihlerden ziyade ekonomik rasyonaliteye daha bağımlı hale getirmiştir. Bu bağlamda İsrail ile ticaretin kriz dönemlerinde dahî sürmesi, dış politikanın ahlâkî söylemlerden çok maddi çıkarlar tarafından belirlendiğini ortaya koymaktadır. Aynı şekilde NATO üyeliği, ABD ile ilişkiler ve bölgesel güç dengeleri de Ankara’nın hareket alanını sınırlayan temel faktörler olarak öne çıkmaktadır.

Son dönemde ise Türkiye’nin politikası, yalnızca ikili ilişkiler bağlamında değil de daha geniş bir bölgesel yeniden yapılanma sürecinin parçası olarak şekillenmektedir. Abraham Anlaşmaları sonrası oluşan yeni dengeler, Doğu Akdeniz enerji rekabeti ve küresel güç mücadelesi, Türkiye’yi İsrail ile ilişkilerini tamamen koparmak yerine “kontrollü gerilim” düzeyinde tutmaya yöneltmiştir. İkinci Trump döneminde ortaya çıkan gelişmeler ise bu eğilimin daha da kurumsallaştığını ve Türkiye’nin bölgesel düzende daha pragmatik ve uyum arayan bir pozisyona evrildiğini göstermektedir.

Bu çerçevede Türkiye–İsrail ilişkileri “ne tam anlamıyla bir kopuş ne de kesintisiz bir ittifak” olarak tanımlanabilir. Daha doğru bir kavramsallaştırma, bu ilişkinin “retorik çatışma ile yapısal iş birliği” arasındaki dinamik gerilim üzerine kurulu olduğudur. Dolayısıyla Türkiye’nin Filistin söylemi ile İsrail ile sürdürdüğü ekonomik ve stratejik ilişkiler arasındaki çelişki, bir tutarsızlıktan ziyade, dış politikanın doğasında bulunan çok katmanlı ve pragmatik işleyişin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.

Yazıyı, bu linki tıklayarak dinleyebilirsiniz.

Yazılar

Direniş Ekseni: Siyonizme ve Emperyalizme Karşı Birleşen Yerel Hareketler – Robert Inlakesh

Yayınlanma:

-

Robert Inlakesh, “Direniş Ekseni”nin yerel köklerinin izini sürerek Siyonizme ve emperyalist tahakküme karşı duyulan ortak karşıtlığın ulusal ve mezhebî sınırları aşan bir ittifakı nasıl şekillendirdiğini ortaya koyuyor.

Bölgeyi parçalara ayırmak, Batı Asya’yı tarihsel Küresel Güney bloğundan ayırmak ve soldaki doğal müttefiklerin desteğini kesmek amacıyla emperyalizme ve yerleşimci sömürgeciliğe karşı mücadelenin temel sorumlusu olan İslamî direniş grupları kasten yanlış tanıtılmış hatta dışarıdan dayatılmış bir gerçeklik gibi gösterilmiştir.

Bugünün bölgesel direnişi, “Direniş Ekseni” olarak bilinmektedir. Washington merkezli İsrail yanlısı düşünce kuruluşları; Filistin Direnişi, İran İslam Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), Irak direniş grupları, Hizbullah ve son dönemde Yemenli Ensarullah’tan oluşan bu ittifakı on yıllardır İran ve onun “vekilleri” olarak çerçevelemektedir.

İlk olarak 2004 yılında Ürdün’ün Haşimî Kralı II. Abdullah tarafından kullanılan “Şii Hilali” ifadesi de bölgesel direniş bloğunu mezhepsel bir ittifak olarak tanımlamanın bir aracı olarak benimsenen başka bir kavramdır. Ürdün hükümdarı daha sonra bunu gelişen mezhepsel bir tehdit uyarısı olarak kastetmediğini açıklasa da sözleri, Batılı emperyalistler ve İsrail tarafından tam olarak bu şekilde kullanılmıştır.

Bu söylem; bölgesel direnişi itibarsızlaştırmak, onu yabancı ve özünde mezhepçilikle motive olmuş gibi göstermek ya da HAMAS veya İslamî Cihad gibi hareketlerin yeni bir Pers imparatorluğu kurmayı amaçlayan ve İran İslam Cumhuriyeti tarafından yönetilen daha geniş bir satranç oyununda otonomluktan yoksun olduğunu ileri sürmek için son derece bilinçli bir şekilde tasarlanmıştır.

Bu nedenle “Direniş Ekseni”ni itibarsızlaştırmayı amaçlayan onlarca yıllık kampanyanın iki temel ayağı olmuştur:

  1. Pan-Arap/Pan-İslam birliği kavramlarını engelleyici yerel bir kampanya,
  2. İttifakı, solun ve aydınlanma değerlerinin bir düşmanı olarak resmetmeye çalışan küresel bir kampanya.

Her ikisi de büyük ölçüde “eksen”i izole etmeyi başarmıştır. İsrail ve ABD liderliğindeki bu tür propaganda kampanyalarının başarısına açıkça birden fazla faktör katkıda bulunmaktadır. Bunlardan biri de “Direniş Ekseni”nin hedef kitlelerin zihninde doğru bir algı oluşturma konusundaki yetersizliğidir.

Çok sayıda faktör arasında en önemlilerinden biri de ABD müttefiki Körfez Arap Krallıklarının, medya kanallarını kendi devlet ideolojilerini (dinî yorum olanlar dahil dâhil) örtük olarak teşvik eden propagandalarla doldurmak ve İran hakkında her türlü bilgi kirliliğini yaymak için muazzam servetlerini harcama yönündeki kararlı çabalarıdır. Hem Irak hem de Suriye’deki savaşlar –ki her iki savaşta da ciddi mezhepsel şiddet olayları patlak vermiştir–, bu propagandaya büyük ölçüde zemin hazırlamıştır.

Arap Milliyetçiliğinden İslamî Direnişe

İşgal altındaki Filistin sınırları içinde ve ötesinde, dış tahakküme ve yerleşimci sömürgeciliğe karşı 100 yılı aşkın süredir devam eden mücadelede büyük ideolojik dönüşümler yaşandı.

Filistin’de ulusal direniş hareketi; yerel yarı feodal liderlerden komünistlere, sosyalistlere, Arap milliyetçilerine, “Büyük Suriye” savunucularına ve elbette İslamî hareketlere kadar uzanan geniş bir yelpazeden beslendi. 1920’lerdeki bir dizi isyana katılan köylü işçilerin ötesinde, İngiliz mandası altındaki işgal altındaki Filistin’de kurulan ilk gerçek direniş kadroları, Şeyh İzzeddin el-Kassam yönetimi altında çalışan silahlı direniş hücreleriydi. Suriyeli âlim, el-Kaff el-Esed (Siyah El) olarak bilinen yapıyı kurmaktan sorumluydu ve İslamî bir söylemi savundu. Ayrıca 1931 Kudüs Kongresini toplayan ve Mescid-i Aksa meselesi etrafında İslam Birliği sağlamaya çalışan Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî gibi liderler de vardı.

Bununla birlikte aynı dönemde işgal altındaki Filistin içinde Müslüman-Hıristiyan birlikleri, kentli Filistinli elitlerin önemli entelektüel katkıları ve bölge genelindeki Arap milliyetçisi komutanlar ile hareketlerin büyük etkileri de mevcuttu. Bunların tamamı ulusal direniş hikâyesinin ayrılmaz bir parçasıydı.

Nakba’dan (Büyük Felaket) sonra Arap dünyasının büyük bir kısmı dikkatini Mısır lideri Cemal Abdünnasır’a ve onun Arap milliyetçiliği anlayışına çevirdi. Cumhurbaşkanı Nasır, 1956’da İngiltere, Fransa ve İsrail tarafından Mısır’a karşı başlatılan Üçlü Müdahaleyi atlatmayı başardı; bu çatışma, tüm işgalci güçlerin ülke topraklarından çekilmesiyle sonuçlandı. Kahire’nin medya makinesi aracılığıyla kurduğu etkili kültürel nüfûzla birleştiğinde 1956 zaferi, Mısırlı lidere ve daha sonra “Nasırclık” olarak bilinecek akıma muazzam bir siyasi sermaye sağladı.

1951 yılında Filistin davası için savaşan ve kendisini Nasır ile hizalayan öncü kuruluşlardan biri hâline gelen “Arap Milliyetçi Hareketi” ortaya çıktı. 1957’de, kendisi de milliyetçi bir örgüt olan Fetih hareketi doğdu. Farklı biçimleriyle Arap milliyetçiliğinin, 1967 savaşının tarihî yenilgisine kadar dönemin rakipsiz popüler ideolojisi olduğunu söylemek mümkündür.

Haziran 1967 savaşı, Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ın imajını yerle bir etti. İsrail; Sina yarımadasının, Golan tepelerinin, Doğu Kudüs’ün, Batı Şeria’nın ve Gazze’nin işgaliyle sonuçlanan sürpriz bir saldırı başlattı. Yaklaşık 350.000 kişi evlerinden sürüldü. Sonraki yıllarda ise özellikle işgal altındaki Batı Şeria’dan Ürdün’e doğru on binlerce kişi daha etnik temizliğe maruz kalmaya devam etti.

Arap Milliyetçi Hareketinin üst yönetimi başka bir yol izlemeye karar vererek Filistin Halk Kurtuluş Cephesi‘ni (FHKC) kurdu ve Marksist-Leninist bir doktrini benimsedi. Nasırclığın çöküşü ve Mısırlı liderin sadece birkaç yıl sonraki ölümünün ardından başlayan bir özeleştiri döneminde, Arap dünyası genelinde direniş grupları ve partileri ortaya çıktı. Filistin kurtuluş mücadelesinde Arap milliyetçiliğini kurtaran unsurlardan biri de Mart 1968’de, Fetih savaşçılarının İsrail ordusuyla Karameh savaşı olarak bilinen silahlı çatışmaya girmesiyle yaşandı.

İsrail, yaklaşık 15.000 asker kullanarak Fetih’e ait üsleri yok etmek amacıyla Ürdün’deki bir kasabaya saldırmıştı. Ürdün Silahlı Kuvvetleri ile birlikte savaşan Filistinli Fedayiler, İsrail ordusuna ağır kayıplar verdiren 15 saatlik bir çatışmaya girmeyi başardı. Ürdünlüler ve Filistinliler daha fazla kayıp vermiş olsa da bu savaş, Arap Dünyasına İsrail’in yenilmez olmadığını gösterdi ve kitlelerin zihninde askerî seçeneğin hâlâ geçerli olduğunu doğruladı.

Çeşitli direniş hareketlerinin çatısı altında faaliyet gösterdiği Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), merkezini Ürdün’e kurdu ve güçlenmeye başladı. Onların varlıkları, Kral Hüseyin ve İsrail için büyük bir tehdit olarak yorumlandı. Bu korkular, nihayetinde Eylül 1970’te Filistin direnişine yönelik bir baskıyla sonuçlandı. Aynı yılın Ekim ayında Ürdün kralı ile FKÖ lideri Yasir Arafat, direniş savaşçılarının ülkeden çekilmesini öngören bir anlaşma imzaladı.

Sonuç olarak FKÖ, Lübnan’a taşındı ve buradan İsrail ordusuyla çatışmalara girdi. Bu da İsrail’in Güney Lübnan köy ve şehirlerini defalarca işgal etmesine yol açtı. 1970’ler boyunca siyasî yelpazenin farklı kesimlerinden İranlı devrimciler –Marksistler, İslamî sosyalistler ve İmam Humeynî’nin takipçileri– FKÖ kamplarında eğitim almak üzere Lübnan ve Güney Yemen’e seyahat etti. Bu askerî deneyim, sadece 1979 devriminin ABD destekli İran Şahı’nı devirmesine yardımcı olmakla kalmadı, aynı zamanda İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nu (DMO) kuracak kilit liderlere FKÖ aracılığıyla askerî bilgi birikimi sağladı.

1979 sonrasında bile FKÖ mensupları, DMO’nun eğitilmesine yardımcı olmak için İran’a seyahat etti. Nitekim Yasir Arafat, İslam Cumhuriyeti’ni sadece desteklemekle kalmayıp iki taraf arasındaki ittifakın boyutunu göstermek için bizzat Tahran’a seyahat eden ilk yabancı lider oldu. Bu ilişkiler daha sonra İran-Irak Savaşı sırasında, FKÖ ile Irak lideri Saddam Hüseyin arasındaki yakın ilişki nedeniyle bozulacaktır.

1982’ye gelindiğinde İsrail, Lübnan’ı bir kez daha işgal etmek için FKÖ ile ilgisi olmayan bir olayı bahane etti. Güney Lübnan’ı yeniden işgal ettiler ancak bu kez Beyrut’a kadar ilerleyerek Filistin direnişi ve onun müttefikleriyle bir çıkmaza girene kadar savaştılar.

Bunun sonucunda 20.000’e yakın Filistinli ve Lübnanlı öldürüldü ve nihayetinde FKÖ’nün liderliğini ve 14.000 savaşçısını Tunus’a çekmeyi kabul ettiği bir teslim olma anlaşmasına varıldı.

Bunun ardından ve direniş savaşçılarının yokluğunda İsrail ordusu, faşist müttefiki Lübnanlı milislere göz yumarak çaresiz Filistinli mültecilere yönelik birden fazla katliama öncülük etti. Bunların en kötüsü, Sabra mahallesi ve Şatila mülteci kampında çoğu kadın ve çocuk olmak üzere yaklaşık 3.500 sivilin topluca katledilmesiydi. Hem Şii Lübnanlılar hem de Filistinliler bu katliam kampanyalarının kurbanı oldular.

Hizbullah, Hamas ve İslamî Cihad’ın Yükselişi

İsrail daha sonra Güney Lübnan’da bir işgalci güç olarak kalmaya karar verdi ve 1985 yılında vekili olan Güney Lübnan Ordusu’nun (SLA) yardımıyla güneydeki yasa dışı işgalini resmen başlattı. Çoğunluğu şii müslüman olan güneyin işgal edilmesine bir tepki olarak Emel adlı şii siyasî partisinin birçok üyesi, hareketin sınırları dışında faaliyet gösteren bir İslamî direniş cephesi oluşturmaya yöneldi.

1985 yılında ve İran Devrim Muhafızları’nın desteğiyle bu ayrılıkçı grup, Hizbullah‘ın doğuşunu ilan etti. İsrail’e direnmek amacıyla kurulan ve işgal güçlerine karşı ağır kayıplar verdiren operasyonlar düzenlemeye başlayacak olan bu yeni parti, yerli bir Lübnan hareketiydi.

Bu dönemde yaşanan bir diğer gelişme ise Filistinlilerin kendilerinin bir özeleştiri sürecine girmeleriydi. Moral açısından ağır bir darbe daha almışlar ve ilerlemek için yeni bir yol arayışına girmişlerdi. Gazze Şeridinde FHKC, en sert direniş örgütüydü ancak sürgündeki Fetih, FKÖ içindeki lider hareket konumundaydı.

Zaten 1970’lerde, Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in Filistin kanadı olan el-Mücemma’ el-İslamî, sosyal alanla sınırlıydı ve şiddete karşıydı ancak bu hareket, sonradan İslamî sivil toplum sektörü olarak bilinecek yapıyı inşa etmeye başladı ve hayır işleri, sağlık klinikleri ile Gazze’deki İslam Üniversitesinin kurulması sayesinde çok sayıda takipçi çekmeye başladı.

Bu sırada, 1970’lerin sonlarında bir diğer örgüt olan Filistin İslamî Cihad’ı da kurulma aşamasındaydı. el-Mücemma’ hareketinin aksine İC, silahlı mücadeleyi bireysel bir yükümlülük olarak açıkça savundu. 1980’lerin başında el bombaları ve tüfekler kullanarak silahlı eylemler başlatmakta gecikmedi. FKÖ’nün 1982’deki yenilgisinin ardından İC, işgalle mücadelede yeni bir yol arayan eski Fetih üyelerini hızla bünyesine katmaya başladı. 1948’den bu yana kurulan diğer Filistinli hareketlerden farklı olarak bu İslamî gruplar, doğrudan işgal altındaki Filistin sınırları içinden, özellikle de Gazze Şeridi’nden doğmuştu.

1987 yılına gelindiğinde “birinci İntifada”, Gazze şeridindeki Cibaliye mülteci kampından patlak verdi. Çabalarını silahlı direnişe yoğunlaştıran ve liderleri aslen İran’daki İslam devriminden ilham alan İC, Gazze’deki işçi sınıfı arasında belirli bir taban edinmişti ancak ölçeği sınırlıydı. Buna karşılık HAMAS, İntifada’nın ilk aşamasında kuruluşunu duyurduğunda sivil toplum sektörü aracılığıyla zaten geniş bir destek tabanı oluşturmuş durumdaydı.

İntifada’yı yönetmek için büyük çaba harcayan Kuzey Afrika merkezli FKÖ liderliğine bir darbe de 1990 yılında Irak lideri Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal etme kararıyla geldi. Fetih, tarafsız bir tutum takınmadan daha önce Irak cumhurbaşkanını destekleyen açıklamalar yapmayı tercih etmişti. Bu hata, Körfez Arap krallıklarından gelen finansal destekte muazzam bir kayba ve hatta Filistinlilerin Kuveyt topraklarından sınır dışı edilmesine yol açtı.

1993-1995 yılları arasında FKÖ, İsrail ile Oslo Anlaşmalarını imzalayarak merkezini Gazze Şeridi ve Batı Şeria’ya taşıdı ancak vatanlarının %82’si üzerinde İsrail’in varlığını tanıdıkları bu anlaşma, ağır bir baskı ve zorlama altında imzalandı. ABD-İsrail ittifakı, FKÖ’yü İntifada’nın yükünü sona erdirecek bir anlaşmaya imza atmaya zorlamak için örgütün zayıflığından yararlandı. İsraillilerin güvenlik ve sivil idari görevlerini üstlenecek olan Filistin yönetiminin işgal altındaki topraklarda kurulmasına bu şekilde izin verdiler.

Yasir Arafat’ın, “Oslo barış süreci”nin çöküşünün ardından patlak veren ikinci İntifada sırasında 2004 yılında kuşatma altında ölmesinden sonra İslamî direniş örgütleri yavaş yavaş ciddi bir direniş yolunda geriye kalan tek güç hâline geldi. 2002 yılında Filistinli direniş grupları ve Filistin yönetimi güvenlik güçlerinin merkezî olmayan liderliği, İsrail’in büyük baskılarına maruz kaldı. O yıl “Savunma Kalkanı Operasyonu” başlatıldı ve bu operasyon, Cenin mülteci kampında ve Batı Şeria’nın kuzeyindeki diğer bölgelerde mevzilenmiş Filistinli direniş gruplarının yenilgisiyle sonuçlandı.

ABD, 2003 yılında Arafat’ı, Filistin yönetimini reforme etmeye zorladı ve bu da FY Başbakanlığı makamını yarattı. 2005 yılına gelindiğinde ABD tarafından seçilen FY lideri Mahmud Abbas, Filistin güvenlik güçlerinin farklı unsurlarını merkezî bir liderlik altında birleştirmek amacıyla yeni yasaları yürürlüğe koydu. Takip eden yıllar içinde de her alanda gücü eline geçirdi ve 2007’den itibaren FY güvenlik güçlerini İsrail ordusunun bir alt yüklenicisine dönüştürecek ABD destekli bir süreci başlattı.

Bu esnada HAMAS, 2006 yılındaki demokratik seçimleri ezici bir zaferle kazandı. Ardından ABD destekli bir darbe girişimini boşa çıkardı ve kuşatma altındaki Gazze Şeridi’nden İsrail’e karşı silahlı direnişini sürdürdü.

Bölgesel Bir Eksen Nasıl Şekillendi?

Suriye, İsrail’e direnen hareketlere silah transferine izin vermesi, bazı durumlarda bu güçlerin eğitilmesine yardımcı olması, bu gruplar için özel silahlar üretmesi ve liderliklerine ev sahipliği yapması nedeniyle uzunca bir süre bölgesel direnişte kritik bir halka oldu. Örneğin, eski HAMAS siyasî büro başkanı Halid Meş’al, Suriye savaşının patlak vermesinin ardından Katar’a geçene kadar Şam’da bulunuyordu. O dönemde bile İC ve daha az oranda FHKC-GK, Suriye’de önemli bir varlık göstermiş ve orada kalmaya devam etmişti.

Hafız Esad ve ardından Beşar yönetimindeki Suriye liderliği, Filistinli direniş gruplarını desteklemiş ancak her zaman bu hareketlerin yönünü kontrol etmeye çalışmıştı. Esad yönetiminin partisi olan Suriye Baas Partisi kurulduğunda, es-Saika adında bir Filistin kanadı ve daha sonra FHKC-Genel Komutanlık’ı (GK) da kurdu. Esad dönemi, Hizbullah ve Filistin direnişine verilen desteğin kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmaya çalışıldığı açık bir dönem olsa da Suriye, İsrail’e karşı verilen mücadelede şüphesiz hayatî bir rol oynadı. İran, rejim değişikliği çabalarının Aralık-2024’te Şam’da ABD destekli bir yönetimin işbaşına gelmesinden önce bu kara köprüsünü ve stratejik müttefikini korumak için çaba sarf edecekti.

İranlılar, ABD’nin 2003’teki işgalinin ardından komşu Irak’ın çoğunluğu şii olan nüfusuyla doğal olarak yakın bağlarını sürdürdü. Hükümetin devrilmesi, el-Kaide bağlantılı gruplar eliyle toplu mezhebî kan dökme olaylarının patlak vermesi ve ABD tarafından kurulan yolsuzluğa batmış bir sistemin tesis edilmesiyle birlikte Devrim Muhafızları Kudüs Gücü ülke içinde varlık göstermeye başladı. 2014 yılına gelindiğinde DEAŞ, taarruz başlatıp Irak genelinde büyük sivil katliamlar yapmaya başladığında Devrim Muhafızları, kendi sınırlarına da ulaşmakla tehdit eden bu düşmanca ele geçirme hareketini ezmek amacıyla bir dizi milis grubunun kurulmasına yardımcı olmaya karar verdi. Bu durum, Irak topraklarında DEAŞ’ı sahada mağlup edecek direniş grupları hâline gelen Haşdi Şabi‘yi (Halk Seferberlik Birlikleri) doğurdu.

Yemen’deki Ensarullah ise ayrı bir hikâyedir. Hareket, başlangıçta Suudi Arabistan tarafından Yemen’de agresif bir şekilde teşvik edilen Vahhabiliğin yayılmasına karşı vaazlar vermeye başlayan Zeydî bir ihya âlimi olan Hüseyin el-Husî tarafından başlatıldı. 1990’larda kuzeydeki Saada bölgesinde küçük bir hareket olarak başlayan grup, 2000’lerin başında ABD’nin “Terörle Mücadele” kampanyasına dahil olmasının ardından eski Yemen diktatörü Ali Abdullah Salih’in şiddetli baskılarına maruz kaldı.

Hüseyin el-Husî aslında İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı oldukça eleştirel bir tutuma sahipti. Bu durum, bir gözaltı baskınında rejim tarafından öldürülmesi ve hareketin başına kardeşi Abdülmelik el-Husî‘nin geçmesiyle sona erdi. 2011 yılında Arap Baharı sırasında kuzeydeki bu isyancı hareket, diktatörlerini devirmek için başlayan halk ayaklanmasına dahil oldu ve 2015 yılına gelindiğinde başkent San’a şehrini ele geçirdi.

Mezhepçiliğin Ötesinde: Birleşik Bir Direniş Cephesi Gereksinimi

İster bu hareketlere ideolojik esaslar veya eylemleri nedeniyle karşı çıkın ister İran hükümetine hangi gerekçeyle olursa olsun muhalif olun, “Direniş Ekseni”ni oluşturan bölgesel unsurların hiçbiri “yapay veya dışarıdan dayatılma” değildir! Her bir ayrıntıyı ele almak bu yazının kapsamını aşsa da bugünkü direniş ittifakının bölgenin kendi öz bağrından çıktığını göz önünde bulundurmak önemlidir.

Aslında Direniş Ekseni, kendisinden önce gelen milliyetçi ve sosyalist hareketlere kıyasla çok daha az yabancı nüfûzuna sahiptir. Geçmişte bölgedeki direnişte ve ideolojilerde büyük rol oynayan Sovyetler Birliği, Bağlantısızlar Hareketi ve Çin Halk Cumhuriyeti; Batı Asya ve Kuzey Afrika menşe’li değildi. Bunu belirtmek, bir hareketin ideolojik kökenlerinin veya destekçilerinin onu geçerli ya da geçersiz kıldığını savunmak amacını taşımamaktadır; aksine sadece Direniş Ekseni‘ni Arap dünyasında yabancı bir davetsiz misafir gibi gösteren propagandanın mantıksız olduğunu vurgulamaktır.

Özellikle şu anda bölge genelinde bir dizi İslamî direniş örgütü ve hükümetine baktığımız düşünüldüğünde İran’ın büyük bir rol oynamış olması hiç de şaşırtıcı değildir. Tarihsel olarak Farslar, erken Safevî hanedanlığı döneminde kitleler hâlinde Şii mezhebine geçmeden önce de sonra da İslamî düşünceye ve medeniyete muazzam katkılarda bulunmuşlardır. Nitekim İmam Buharî, İmam Müslim ve Ebu Davud gibi en önde gelen Sünni hadis derleyicilerinin çoğu Fars kökenliydi, Fars soyundan geliyordu ve/veya İran sınırları içinde yaşamıştı.

Direniş Ekseni‘nin iki nedenden dolayı vâr olduğu kolayca kanıtlanabilir: Bu ittifak hem karşılıklı olarak faydalı hem de emperyalist tahakküme direnmeye yönelik ideolojik bir bağlılık etrafında birbirine kenetlenmiş bir yapıdır. Irak ve Lübnan direniş grupları ağırlıklı olarak On İki İmam şiisi olsa ve bu durum onları ideolojik olarak İran’a yakın kılsa da Filistinliler ve Yemen silahlı kuvvetleri öyle değildir.

Tarihsel olarak bakıldığında bu kadar geniş ittifaklar içinde sınıfçılığın, kabileciliğin, yabancı düşmanlığının, hak ihlallerinin, mezhepçiliğin ve cinsiyetçiliğin tamamen yok olduğu hiçbir örnek yoktur. Bu sorunlar hiçbir zaman görmezden gelinmemeli ya da hafife alınmamalı aksine emperyalizme ve saldırgan işgale direnen her hareket için birer engel olarak anlaşılmalıdır.

Çoğu zaman Batı’nın –iyi niyetli solcular tarafından yapılanlar da dâhil olmak üzere– yukarıda belirtilen türdeki sorunlar nedeniyle ulusal kurtuluş hareketlerine ve anti-emperyalist liderliklere verilen desteği kötüleme girişimleri, sonuçta köklü oryantalist ve İslamofobik söylemlere dayanmaya kadar varır. Bu durum, günümüzdeki hareketlere “saflık testleri” uygulamak adına, örgütlenme ve/veya toplum düzeyinde kendileri de çeşitli sorunlarla boğuşmuş olan geçmişteki direniş mücadelelerini romantize ederek kurunun yanında yaşı da yakmaktır.

Eğer Direniş Ekseni yenilgiye uğrarsa İsrail’e ve ABD emperyalizmine karşı verilen mücadele açıkçası gelecek nesiller boyunca kaybedilmiş olacaktır. Gazze soykırımı ve ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından bölgesel direniş ittifakı, dışarıdan dayatılan toplam bir zorbalığın karşısında duran tek engeldir. Bu durum, direnişe yönelik tüm eleştirilerin bir kenara bırakılması gerektiğini savunmak değil; aksine bu eleştirileri doğru yöne kanalize etmek, Büyük İsrail Projesi‘ne ve Washington D.C.’nin dış politika yerleşkesinden ibaret olan zorbalığa siper olma tuzağına düşmekten kaçınmaktır.

– Robert Inlakesh; Ortadoğu üzerine odaklanan, özellikle Filistin konusunda uzmanlaşmış bir gazeteci, yazar ve belgesel yapımcısıdır.

Kaynak: thinkingpalestine.com

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Kürdî Partiler Ne Yapmak İstemiyor? – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Geçmiş dönemlerde, sosyal ve ilim türü benzeri konularda, tüzel kişiliklerin ve “belirginleşme” anlamında tekil şahsa dayanan konum ve durumların tespiti ve kabulüne dair bir meşruiyetin varlığı her zaman söz konusu olabilmiştir.

Meşruiyetlerin günümüzde kabulünün yolu, anayasal çerçevede mümkün olabilmektedir.

Bu: bir yapının, kurumun çalışması, iş yapması, uğraş içerisinde olması ve devlet ile kamuoyunda (halk nezdinde) anayasal anlamda tescil edilmesiyle mümkün olacağıdır.

Partilerin meşruiyet zemininde siyaset yapması açısından ise meşruiyet durumu, partiler üzerinden, o partilerin hangi düşünce, ekol ve paradigmadan hareketle sağlanacaksa o siyasî partilerin kamuoyunun onayına hazır olması, kendilerini onlara benimsetebilmesi, onların da o partiyi kabul etmelerinin akabinde anayasal çerçevede meşruiyet-resmiyet kazanmış olur.

Zira anayasanın da tüm çevreleri bağlayan ve -bazı noktalarına haklı eleştiri getirilecek olsa da- temel bir metin olup işlerlik açısından toplum oluşturucu ve devlet kurucu bir yöne sahip olabilmesi gerekecektir.

Bu meyanda kendi başına bir toplum, kitle olarak ele alınacak olan siyasi partilerin de kendi ideolojileri, düşünceleri, ekol ve paradigmaları mükemmel olsa dahî onlara meşruiyet, o yapının kendini yürürlükte bulunan siyasi partiler yasası açısından anayasaya irca etmesi şeklinde olur. Zaten tüm partiler de aynı minval üzere durmaktadırlar.

Esas konumuza dönersek fiiliyatta belirli bir yeri bulunan ama anayasal meşruiyet içre resmî bir karşılığı bulunmayan Kürt siyaseti (ya da başka partilerin benimsedikleri dil üzerinden ifade edersek “Kürdistanî siyaset”) söylemi zaman zaman, artan ve eksilen bir hızla muhatabınca dile getirilmektedir.

Bu anayasal anlamda meşrûiyetsizlikten dolayı olsa gerek, DEM Parti olmak üzere PKK’yla iltisaklı partilerin birçok yetkilisi dönem dönem “Kürt siyaseti” söyleminde bulunmuşlardır.

Diğer, yani “Kürdistanî siyaset” söylemini, DEM ve onun menendi hükmünde bulunan bir-iki parti dışında kalan -bunlara yerel partiler diyelim- ve bölgede varlık göstermeye çalışan partiler ve partileşme niyetinde bulunan yapılar tarafından da dile getirilmektedir.

Dikkat edilirse DEM Parti gibi sol-sosyalist, HÜDAPAR gibi Kürdî yanı ile İslamcı kimliği paralel giden partilerin dışında kalıp adeta bölgeye sıkışan partiler, milliyetçilik saikiyle Kürdistanî söylemi çokça dile getirmektedirler.

Bu partiler, büyük oranda Kürt milliyetçiliği dışında geneli kuşatacak bir düşünce skala ve net bir dünya görüşleri olmadığından bir türlü Türkiyelileşemiyorlar.

Gerçi bunların bir kısmı kendilerine “komünist ve sosyalist” sıfatı almış olsalar da bunlar o partiler için isimsel aparattan öte bir şey olmayıp temel karakter olarak onlar Kürt milliyetçisidirler.

Üzerinde bulunulan bu zeminin hareketliğine bakıldığında doğru ve yanlışıyla “gelenek” ağır basmakta olup bu yapılardan ne Kürt halkının ne de bu topraklarda yaşayan diğer halkların vâr olan sorunlarına yönelik bir çözümlerinin olmadığı kendiliğinden anlaşılmaktadır.

Yukarıda da bahsettiğimiz üzere DEM Parti ve HÜDAPAR’ın ve ülke sathında örgütlenme çabaları bulunan bir-iki parti dışında kalan sair partilerin “Kürdistanîliğe uygunluk içre” Diyarbakır’a sıkışıp kaldıkları görülmektedir.

Hâlbuki söz konusu Türkiye ise ve bir siyasi parti iktidarda bulunmak ya da muhalefet sıralarında kalıp siyaset üretecekse onun merkez adresinin Ankara olması akıllıca bir durumdur.

Yukarıda da varlıklarına temas buyurduğumuz partilerin dışında hem Kürt halkı için hem Türkiye’nin tamamına seslenmek, onlar adına siyaset yapmak isteyen partiler de var.

Bu partiler “elden geldiği kadarıyla” siyaset yaptıkları için kendi merkez adreslerini doğal olarak Ankara olarak belirlemiş bulunmaktadırlar. (Ör: İnsan ve Özgürlük Partisi, HAKPAR vb.)

Yürürlükte olan “Siyasi Partiler Kanunu” mûcibince bir partinin yerel ve ulusal alanda seçimlere girebilmesi için illerin en az yarısında (81 ilin en az 41’inde) teşkilat kurmuş olması ve bu illerin en az üçte birinin ilçelerinde örgütlenmiş olması şarttır.

Seçimlere girmeye hak kazanan partilerin var olan seçim yasasındaki duruma göre hareket etmeleri, onların tüm Türkiye’nin partisi olma niyeti ile Türkiyelileşmesine ve kendini Diyarbakır ile sınırlı tutan partilerin salt “bölge partisi” görüntüsü vermesine bakıldığında bunların iktidar olmaktan ziyade ciddi anlamda muhalefet partisi olma iddialarının da vâr olmadığı görülecektir.

Sadece -o da yerelde- DEM Parti ile bir-iki vekillik ve belediye meclis üyeliği sözü alabilmek için dar bir seçim ittifakı yapmaktadırlar, o kadar!

Onları hafife almak gibi olmasın ama birçoğunun verdiği görüntüye bakıldığında çoğu kez bir STK kadar bile toplumsal ağırlıklarının olmadığı söylenebilir.

Hatta bir kısmı yerel dinamiklerle kurulan gerek bölgede ve gerekse de Filistin, Gazze, Doğu Türkistan, Lübnan’da vb. insani yardım faaliyeti yürüten STK’lar, yardım dernekleri kadar bile bir yer işgal edememektedirler. Edemedikleri gibi bölge insanından da kopuk bir hâl içerisinde bulunmaktadırlar.

Söz konusu STK’lar, yapılar şöyle ya da böyle bölgede ve ülkenin önemli bir kısmında varlık gösteren muhafazakâr ve İslamcı yönü bulunan hareketlerin bünyesinde bulunduklarından dolayı, halkla sağlıklı ilişki kurabiliyor ve onlara ulaşabiliyorlar fakat o Kürdî partiler böyle bir atraksiyon gösteremiyor.

Bu yapılar, Türkiye’yi ve dolayısıyla kendi içerisinde bulundukları “bölgeyi” ve insan sirkülasyonunu, Kürdistan’ın diğer parçalarında olduğu üzere, steril olarak görme sevdasına kapılmış gibiler.

Türkiye, diğer bölge ülkelerinden bariz bir şekilde ayrılarak cumhuriyetin çok öncesinden bu yana bir zincir misali devamlılık gösteren bir yapı arz ederken bu ülkenin Kürtleri de bazı bağlılıklar sarf-ı nazar edildiğinde diğer ülkelerde yaşayan Kürtlerden farklılık gösterir.

Düşünün; cumhuriyetin ta ilk günlerinden başlamak üzere -siyaset içermeyecek olsa da- çeşitli sosyal durumlardan (geçim sıkıntısı, geri kalmışlık/bırakılmışlık, feodal ilişki biçimleri, deprem vb.) dolayı otuzların sonundan başlamak üzere Batı’ya bir yönelim var.

Bu yönelimde, bölgede yaşayan Türk nüfus kadar Kürt nüfusun da hatırı sayılır bir ağırlığı var.

Bunların dışında Kürtlerin kendi topraklarından kalkıp batı illerine göçme düşünce ve pratiği bazı sosyal sebeplerden dolayı görünecek olsa da küresel liberal güçlerin telkiniyle bölgenin Türk Batılılaşması üzerinden kapitalist sisteme entegresini sağlama adına gerçekleştirilen 12 Eylül askeri darbesi sonucunda başlayan Kürt göçü, o zamandan bugüne -bu göç 1990’larda zirve yaptı- var olan Kürt nüfusun başta İstanbul olmak üzere Batı’da bloklaşmasını sağladı.

Yani, 1990’larda olan bitenden dolayı evi, köyü yakılan, en azından ailesinin bir ferdini ya teröre ya da JİTEM gibi karanlık yapıların katliam ve cinayetlerine kurban veren halkın kahir ekseriyeti, Batıya nispeten yaşanılabilecek olan bir Erzurum, Malatya, Urfa, Antep gibi illerden -buralara da göçler oldu- ziyade Adana’ya, Mersin’e, Manisa’ya, İzmir’e, Antalya’ya; ağırlıklı olarak İstanbul’a doğru oldu.

Hâliyle bu etnik ve kültürel çoğunluktan dolayı İstanbul, “Kürtlerin en büyük kenti” unvanına kavuşmuş oldu. Artık sosyolojik bir gerçekliğimiz var; İstanbul Kürtleri!

Bu durum, Kürdistan’ın diğer parçalarında yaşayan Kürtlerin herhangi bir sebeple kendi bölgelerinden çıktığında gittiği ilk şehrin o ülkenin başkenti olmadığını teyit eder.

İç savaş öncesi bir işe ihtiyacı olan Suriyeli Kürt gençlerin tercihinin Şam ya da bir başka kent değil de büyük oranda turizmin bir geçim kaynağı olarak değerlendirildiği Lübnan’ın başkenti Beyrut olduğu gerçeği ile yine İstanbul’un tercih edilmesi aynı oranda önem kazanmaktadır.

Yeri gelmişken söyleyelim; Beyrut, aynı zamanda Türkiyeli Arap gençlerin de (Mardin vs.) işçilik tercihinde ilk sıralarda yer almaktadır.

Türkiye özelinde böyle yadsınamaz bir gerçeklik varken Kürt nüfusun çeşitli sebeplerle İstanbul gibi büyük şehirleri tercih edip oraları yurt tutmaları, oralarda çalışmaları, iş sahibi olmaları ve oraların birçok imkânından yararlanma çabaları ile birçok STK bünyesinde yer almaları hatta DEM Parti dahil olmak üzere birçok partide siyaset yapmaları hatırda tutulursa kendilerini Diyarbakır’a hapseden ve dolayısıyla “siyaset dışı kalan” yerel partilerin -en azından o insanlara/çevrelere ulaşmak bakımından- neden Türkiye genelinde siyaset yapmayı tercih etmediklerini anlamak mümkün değildir!

Eğer, düşünceleri bağımsız bir devlet kurma üzerine şekillenmiş ise bunun mümkün olmadığını o partilerin anlaması gerekir. Zira Türk devletinin Kürt realitesini red ve inkâr sonucunda oluşan Kürt sorunu, “etki-tepki” kabilinde PKK diye bir gerçeklik üretti.

Şimdi ise bu gerçeklik, devam eden süreçte Kürtlerin, vatandaşı oldukları devletin, bir ihmali izale sadedinde kurucu ortağı olması gereken bir vasatta PKK ve Öcalan faktörü üzerinden Kürt siyasetinin motor gücünün DEM Parti ya da Öcalan’ın kuruluşuna önayak olacağı söylenen muadil bir partinin terkisinde olacağını bilmek için kâhin olmaya gerek kalmaz!

O zaman yazımızın başlığına dikkat çekerek sorumuzu “yeniden” soralım: Bu partiler ne yapmak istiyorlar değil, ne yapmak istemiyorlar?

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Kuzgunlar Çağı

Yayınlanma:

-

 

Hayatlarımız bir yüktür generale:

“Kan nasıl akar bir hayaletten?”

Mahmut Derviş

“Hiçbir zenginlik, başkasının yoksulluğundan habersiz değildir.”

Eduardo Galeano

Yaşadığımız sefalet sonrası kısa hafızalı toplumumuzda sıklığı artan skandalvârî hadiselere eklenen geçen yılki okul baskını ve son olarak Manisa’da okul önünde katliam girişimi[1] olayı sonrası, bu konulara kafa patlatan, sosyolojiyle siyasetin kesişiminde yaşadığı dünyadan hafakanlar basan bir muhalif olarak -moda olduğu gibi- söze AKP’ye saydırmakla başlamayacağım. Bu olaylar, AKP’nin artık yazacak yer bulmakta zorlandığımız kara kaplı defterinde yeni bir satırdır olsa olsa! Görünen o ki bu iktidardan kurtulamazsak defterin sayfaları dolduğundan kara kaplı defterler söz konusu olacak. Ancak bu kez AKP gerçekten küreselleşme eğilimli bir salgınla karşı karşıya ve bunu anlayacak bakış açısından yoksun ne yazık ki! Geçen yılki olayla ilgili meseleyi “dış mihraklı internet fesadı”na sıkıştırarak salgının enfekte ettiklerini arttırma ihtimali nedeniyle tekrar riski, fırsat bulduğunda yeniden ortaya çıkma ihtimali olan bir olguyla karşı karşıya, görüşünü savunmuştum ve Manisa’da yaşanan olay haklı çıkmama neden oldu.

Bununla beraber, eğitimli profesyonellerin mızmızlanmalarından da pek hoşlanmıyorum; bu da bir başka gerçek. Hele “Biz çocuğumuzu boşuna mı özel okula gönderiyoruz!” gibi savunmalar, sinir uçlarıma basınç yapıyor. Dinozor bir muhalif olarak özel okul savunusu yapıp sonra da MESEM’lerden, bir öğün yemek yoksunu devlet okullarının sefalet hâlinden dem vurup devlet okullarından yakınmayı sosyal duyarlık olarak sunmak bana çelişki olarak geliyor. O yakınılan devlet okullarına çocuklarını gönderen kesimler, çocuklarını “elleri yüreklerinde” bir biçimde devlet okullarına zevklerinden göndermediğine göre bu özel okulculuktaki sınıfsallık oldukça trajik olsa gerek! Bourdieu’nün “habitus” ve “kültürel sermaye” kavramlarını anmadan edemem: Okul; sınıfsal eşitsizliği yeniden üretirken üst sınıflar bunu “doğal başarı” gibi görür, alt sınıflar ise “başarısızlığa” mahkûm edilir. Ülkemiz küçük burjuvasının bende tiksinti duygusu ürettiği ve onların sahte sosyal duyar kasmaları karşısında öfkeden kıpkırmızı olduğum bir hakikat! Bu “tahsilli cehalet” unvanını ziyadesi ile hak eden eğitimli orta sınıf, tam bir hayal kırıklığı! Bunlara dair herhangi bir umut beslemiyorum. Bunların hâli “Ne köy olur ne kasaba!” deyimine son derece uygun!

Sözü uzatmayacağım: Solculuk kasan kentli orta sınıf hallerinden hazzetmiyorum. Bunu söyleyip asıl mızmızlanacaklarıma geçmek istiyorum çünkü bu baskınlar ne buraya özgü ne de -muhtemel ki- güvenlik merkezli ve Özgür Özel’in o geçen yılki okul baskını için gaf listesine eklenecek “uzman çavuş görevlendirmek”le sınırlı! Elbette okullarda ciddi bir güvenlik boşluğu olduğu da bir başka gerçek. Her neyse, işin güvenlik kısmı –“devlet” düşmanı bir ideolojinin mensubu olarak- benim meselem olmadığı gibi devletin ne yapması gerektiğini söylemek de aynı siyasî arka plân nedeniyle benim işim değil; hele ki teknolojinin gelişim hızıyla giderek küresel bir MESEM’leşmenin eşiğine gelinmişken!

Sıkı bir Illich destekçisi ve sevdalısı olarak “okul” olgusu da yazımın konusuna girmiyor. Illich’in yarım yüzyıl önce söylediği gibi: Okul; iyi insan yetiştirmez, uzmanlar ve tüketiciler yetiştirir! Bugün neoliberalizm, bu eleştiriyi haklı çıkarmakla kalmamış; okulu, piyasanın doğrudan bir uzantısı hâline getirmiştir. Yazık ki diploma zorunluluğu nedeniyle -pek azımız hariç- bu bela kafeslere tıkıştırdığımız çocuklarımızı öğüten kurumdan hiç hoşlanmadığımı da gizlemeyeceğim hatta Tanıl Bora’ya selam verip bunca cehaletin okulun bir ürünü olduğunu da söyleyip esas olguya geçmektir niyetim.

Okul Saldırılarından Okul Katliamına Şiddet Döneminin Toplumsal Çıktısı

Sosyoloji de diğer bilimler gibi sisteme hizmet etmek üzere ihdas edilmiş bir bilim. Neyse ki sosyalist düşünce sayesinde sosyoloji, sisteme muhalefet edenlerin de yakıtı oldu ancak tüm modern bilimler gibi -ister liberal ister muhafazakâr isterse solcu olsun- sosyoloji de “neden” sorusu etrafında örüyor kendisini.

Bu yazıyı yazmadan önce iki ayrı başlıkta internette arama yaptım: Biri “okul saldırısı”, diğeri “okul katliamlarına varan baskınlar, ateş açmalar”. Türkiye’de okul saldırıları çok yeni değil; Gazete sayfalarında “kız tartışması”ndan farklı olgulara kadar bıçaklama olaylarından geçilmiyor! Silah, çok nadir hatta çeteleşme bile var (ama yeni nesil mafyalaşma değil) lâkin dikkat çeken tarihsel örüntü, bunların 2000’li yıllardan sonra sıklaşması! Bu da AKP ile okullarda şiddetin yaygınlaşmaya, artmaya başladığını gösteriyor ki bu da toplumda artan şiddetle paralel gelişen bir durumdur.

Gelgelelim model ülke ABD’de -özellikle son yıllarda yaygınlık kazanan- “ateşli silahla gelişigüzel ateş ederek öldürme” benzerliği bakımından yaşadığımız son iki olay bir ilk! Diğer bıçaklama, öğretmen vurma, veli saldırısı olayları bir katliam amacı içermiyor; öfkenin ve şiddetin bir hedefi var. Sadece bir vak’a araştırmaya değer. Bunlardan birinde, 27 Nisan 2023’te, sigara içmesine müdahale edilen bir genç, pompalıyla etrafa ateş açmış; olayda iki öğretim üyesi ve bir öğrenci yaralanmış. Bu cinayetle saldırganlardan birinin memleketindeki katliam girişimi arasında bir benzerlik dikkatimden kaçmadı; bunu ileride açacağım.

Bundan sonraki kısma geçmeden iki şeyi belirtmek istiyorum. Bu yazıda bu saldırıları gerçekleştirenleri etik kaygılarla anonimleştirdim. İsimlerini anmayacağım. Bu gençlerin geride bıraktıkları -onların lanetli kişiliklere dönüştürülmesi nedeniyle- acılarını her gün daha çok kanayarak yaşıyorlar. Dahası AKP, onları günah keçisi yapıp zindanda çürümeye bıraktı. Tipik kuzgun olan A’nın ailesi -sanki herkes mükemmel bir pedagog, mükemmel bir ebeveynmiş gibi- artık birer nefret nesnesi, kurban değil! Bu gençler de öyle oldu, sanki sistemin bataklığında üremediler de katil doğdular! Aileler bir yandan bu kötü şöhretle yaşıyor ve bunun ağır yükünü taşıyor, -özellikle kuzgun A’nın ailesi- bir de üstüne zindanda çürüme bedeli ödüyor; sanki bu çocuğun bir katliam öznesi olması için her şeyi yapmışlar gibi! (Aile konusuna bilâhare değineceğim.) Tüm bu acılar yetmiyormuş gibi bir yandan da onları kaybetmenin acısını yaşıyorlar. Bu gençlerin adlarını cin çağırır gibi anmak yerine onları anonim kılarak hem onlara hem de ailelerinin yasına saygı gösteriyorum. Onlar artık aramızda değiller. Bu zavallı gençleri birer ölüm makinesine dönüştüren karanlığa, dipsiz uçuruma -asıl lanetlenecek olan tekno-oligarşiye- öfke göstermek yerine onları ve geride bıraktıkları ailelerini lanetlemek, işin en kolayıdır! Onları kuzguna dönüştürenleri ortadan kaldıran Luigi Mangione’ler[2] olmadığından bu gençler birer günah keçisi! Onlar kadar kurbanlarının da depresyonlarını canlandırmamak için isimlerini anmıyorum, kodlama bile yapmıyorum. Onları değil, onları üreten şeyleri bilmeye, bilinmesine odaklandım bu yazıda. Medyanın enformasyon ayinine katılmak ayrıca yeni kuzgunlar da üretmek demek. Onlar birer idol değil, birer yası tutulacak kayıplar. Kayıp ruhlarını üreten bataklığı hedef almalıyız, onları değil. Keşke medya da bu gençleri anonim bıraksaydı!

İkinci olarak da tüm bu okul baskıncısı gençlerin ortak sembolü olarak “kuzgun”u seçtim. Kuzgun, mitolojide birçok halk kültüründe ölümün sembol hayvanıdır; o, ölüm getirendir. Bu bakımdan bu öznelere en uygun lakap bence.

 “Manyak Cinayet” Ülkesi ABD ve Salgın Hâli

Başlıktaki “Manyak Cinayet”, bunu yapanlara bir gönderme değil. Manyak Cinayet, ABD’deki bir dijital cemaatin adı ancak bu ülkenin bir manyaklık sorunu olduğu ve bu cinayetlerin de bu manyaklığın bir promosyonu olduğu gerçeğini de göz ardı etmiyorum. Bu bakımdan “manyak cinayet” ifadesi çok uygun düşüyor.

Bu tür katliamlar yaygın olarak ABD’de görülüyor. 1966’dan bu yana 2500 civarında vak’a var, neredeyse gelenek olmuş denebilecek düzeyde! Ölü sayısı ise 1200 civarında, yine neredeyse küçük çaplı bir soykırım![3] ABD’den sonra eğitim sistemiyle örnek model kabul edilen ülkelerin başında gelen Finlandiya, bir ara ikinci sıraya yerleşmişti ama Brezilya ve Meksika, vak’a ve ölüm sayısında onu geçti. Yazık ki hadise küreselleşiyor; 2000’li yıllardan itibaren Fransa, Kenya, Rusya, Tayland, Malezya, Meksika, Guyana vb. birçok ülkede bu tür okul katliamları yaşanmış durumda. En fazla can kaybı Rusya’da; 2004 Beslan saldırılarında 330’dan fazla can kaybı yaşandı.[4]

Tabii burada literatürde “nihilist şiddet” olarak geçenler ile yukarıdaki 2500 rakamı arasında ayrım yapmak gerekir çünkü bu rakam, bir okulda çeşitli nedenle bir silahın ateşlenmesi ve bunun sonucunda can kaybı yaşanmasını içeriyor. Bu konuda data oluşturan Washington Post’un verilerine göre nihilist şiddet vak’ası 180-200 arasında ve toplam can kaybı da 1000’e yaklaşıyor. Öyle ya da böyle, ABD’de bugüne dek 390 bin civarında çocuk ya da genç bu saldırılara tanık olmanın travmasını yaşamış durumda ve 2000’ler itibariyle bu olgu, bir salgına dönüşüyor. Asıl alarm zilleri de burada bence: Şiddet, küreselleşiyor!

Bence meseleyi tam olarak ifade edecek şey de bu: Güney Amerika ülkelerindeki şiddeti bir ölçüde farklı analiz edeceğim çünkü orada maço kültürün etkisi büyük (Gerçi bu iki saldırı içinde -benim simülasyon olarak tanımladığım kuzgun A’da- maço kültürle ilişkilenme olsa da!). Güney Amerika, özellikle de Brezilya ve Meksika -bir de Kenya- kadın cinayetlerinin de en yüksek olduğu bölge ve ülkeler hatta bir ara bu ikisi, uzak ara birinci denecek konumdaydı. O nedenle bu iki ülkeye özel olarak yer vereceğim.

Okul Saldırganlarının Psikolojik Portresi: Çöl Büyür

Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’te söylediği “Çöl büyür, vay hâline içinde çöl saklayanın!” vecizesine uygun, içinde çöl taşıyan gençler bunlar ve çoğunlukla erkekler. Bu çöl, neolitik çağların kumlarından değil; neoliberalizmin atık depolarından, terk edilme ekonomilerinden, ıskartalaşma fabrikalarından devşirme! Yine Zerdüşt’e atıfta bulunursam: “Çok fazla gizli sefalet var burada, dile gelmek isteyen; çok fazla akşam, çok fazla bulut, çok fazla dumanlı hava!”

Psikolojik olarak kuraklaşmış, erozyonla çölleşmiş bir ruh hâli var bu gençlerde. En önemli özellikleri, anlamı ve bir gelecek umudunu taşımamaları; kendilerini “kaybedenler” olarak görmeleri. Sosyal teorisyenlerin “yarınsızlık” dediği şey tam olarak budur: Neoliberal sistemin atıklarına ve terk edilmişlerine bir gelecek tahayyülü sunulmaz, onlar “ufkun dışında” bırakılır.

Nörolojik Boyut

Nörolojik olarak irade, karar ve olaylar arasında anlamlı bağ kurma yönünde eksik saptanmış. Katliamcıların beyin taramalarında (özellikle kitle saldırganlarında), duyguları yöneten amigdala ile bu duyguları dizginlemesi gereken prefrontal korteks arasındaki bağın zayıf olduğu görülür. Hissizleşme mekanizması ise ayna nöronlara bağlanıyor: Bu saldırganlarda, başkalarına empati duyabilme yetisinin gelişimini sağlayan ayna, nöronlarda işlev bozukluğu olduğu sonucuna varılmış.[5]

Beynin entelektüel işlevler yanında irade ile ilgili kısmı olan prefrontal korteks, 25 yaşında gelişimini tamamlıyor. Bu olaylarda faillerin ezici çoğunluğu ergen -yani kuzgun A’da olduğu gibi 12-14 yaş aralığında- ya da genç ergen (16-20 yaş aralığı). Kısacası bu gençler, beyinsel gelişimleri tamamlanmamış bir evrede, kendilerini nihiliste dönüştüren sosyo-psikolojik süreçlere maruz kalıyor. Türkiye’de bu olay milat olduğu için tam bir psiko-sosyal analiz imkânı yok. Ayrıca bu genellemeler ister istemez bir genelleme; her saldırganın kendine özgü durumları mevcut ancak ortak yönleri de var ve psikolojik portreler bu ortak yönlerden üretiliyor.

FBI’ın ve Gizli Servis’in oluşturduğu verilere göre okul katliamcıları genellikle erkek, ergen, orta-sınıf veya alt-orta sınıf kökenli bireylerden oluşuyor. Ortak özellikler şunlar olarak saptanmış (çoğu vakada %60-80 oranında görülür):

Yalnızlık ve toplumsal dışlanma: Çoğu, kendini yalnız hissediyor. Bu gençlerde akranları tarafından reddedilme, zorbalığa uğrama veya zulme maruz kalma duygusu çok yaygındır. Ailede sorunlar (boşanma, istikrarsızlık, travma), okul veya iş başarısızlığı gibi olumsuz yaşam deneyimleri sık görülüyor. Burada sosyal bilimcilerin “atık” kavramını ve geç neo-liberalizm ya da geç kapitalizm olgusunun “terk edilme ekonomileri”ni anmak gerekir: neoliberal sistem, uyumsuz veya “başarısız” olanları önce atık olarak kodlar, sonra da terk eder; görünür kılar ama hiçbir etik yükümlülük duymaz.

Ruh sağlığı sorunları: Neredeyse hepsinde depresyon, kaygı, öfke kontrolü güçlüğü, intihar düşünceleri veya intihar girişimleri görülüyor ancak ağır psikoz (gerçeklikten kopma, halüsinasyon gibi) nadirdir. Çoğu kişi tedavi görmemiş veya yetersiz tedavi almış. Saldırı sırasında veya hemen sonrasında intihar etme olasılıkları yüksektir.

Kişilik özellikleri: Kendini aşırı üstün görme (narsisizm), empati eksikliği, başkalarına karşı acımasızlık (sadizm), paranoid düşünceler ve düşük sorumluluk duygusu öne çıkıyor.[6] Şiddet içeren filmler, oyunlar veya silahlara aşırı ilgi duyma yaygındır.

Bu noktada değersizlik duygusunun narsistik bir savunmaya, oradan da nihilizme dönüştüğü psikodinamik süreci Kernberg ve Kohut’la birlikte düşünmek gerekir. Kernberg’e göre patolojik narsisizm, derin bir değersizlik duygusunu örten bir kalkandır. Kişi “Ben, hiçbir şey değilim!” duygusunu yaşamamak için “Ben her şeyim!” (büyüklenmeci narsisizm) veya “Bana her şey mübah!” (şiddete meşruiyet) pozisyonuna sığınır. Kohut ise narsisizmin sağlıklı bir “öz” gelişiminin kesintiye uğraması olduğunu söyler. Ayna görevi gören ebeveyn figürleri çocuğun değerini yansıtmazsa, çocuk ya çöker (depresyon) ya da şişer (büyüklenmeci narsisizm)[7] ama bu dönüşüm otomatik değildir. Bu geçişi mümkün kılan bir ara halka vardır: dijital evren.

Elbette tüm bu sorunları olan -özellikle de yalnız- gençlerin hepsinden katil çıkmıyor. Bu yakıtı tutuşturup yangın başlatmak için ek öğelere gerek var. İşte bu ek öğe, “dijital güdüleyici”dir. Dijital yalıtım (kimi sosyal teorisyenlerin “bağlantısallık” ile “temas” arasındaki ayrımı), algoritmik kışkırtma, şiddetin simülasyonu (dijital oyunlar, dark web forumları, manifestolar) ve nihilizmin bir “bilinçlenme” olarak sunulduğu alt kültürler; tüm bunlar birlikte çalışarak değersizliği narsist nihilizme dönüştürür. Bu dijital güdüleyici olmadan içsel kriz içsel kalır; depresyon, kaygı, kendine zarar olarak tezahür eder ama dijital güdüleyici devreye girdiğinde aynı kriz dışa yönelir, büyüklenmeci bir kisveye bürünür ve şiddetle sonuçlanması daha muhtemeldir. Çünkü güdüleyicilere maruz kalan herkes eyleme geçmiyor. Son noktaya ulaşanlar, doğal olarak daha az.

Nihilist Şiddet ve Dijital Sürü

ABD özelinde kullanılan bu kavram -şu anda kuzgun A örneğinde (bu yazıda kuzgun B’yi kuzgun A’dan ayırdım çünkü kuzgun B farklı bir profil)- gördüğümüz bu kavram, eylemsel boşluğu ifade etmek için kullanılıyor. Ezcümle bir tanım verecek olursak: Nihilist şiddet, herhangi bir somut politik ajanda, dinî saik, ideolojik saik veya rasyonel bir anlam yapısına dayanmayan, gösterisel bir yıkım eylemidir. Her ne kadar dijital nihilizmle aşırı sağ arasında yakınlık olsa da okul katliamcılarında işin nihilizm boyutu, sorunlar yaşayan bu gençlerin dünyayı anlamsız bir bok çukuru olarak görmesiyle başlıyor.

Yalnızlık ve değersizlik hissi, psikolojik transfer mekanizması ile dünyaya yansıtılıyor ve “Dünya anlamdan yoksun!”, “Dünya beni anlamıyor!”, “Dünya kötü ve anlamsız!” sürecine evriliyor. Bu transfer şu şekilde gerçekleşiyor: Genelde kişi sürece kendini dışlanmış, zavallılaşmış, değersizleştirilmiş biri olarak başlıyor. Sosyal dışlanmaya kaygı ve stres eşlik ediyor, bu da çok farklı bir depresyon hâline dönüşüyor. Klasik depresyonun bedensel çöküntü hâli -kolunu bile oynatma isteksizliği- bizim kuzgunlarda yoktur. Stres ve kaygıya eşlik eden öfke, kendini dışarıya doğru yöneltir. İnternet tam burada devreye giriyor ancak burada internet, yakıtı tutuşturan faktördür. Psikanalist Otto Kernberg’in deyimiyle, patolojik narsisizm, değersizliğin savunmasıdır. Kuzgun, “Ben değersizim!” diyemeyeceği için “Dünya değersiz!” der.

Okul katliamcıları, mimetik arzu dediğimiz -Girard’ın şiddet için açıkladığı- kavramla, diğer katliamcıların arzusunu taklit eder. Girard’a göre mimetik arzu, iki öznenin aynı nesneye yönelmesiyle kaçınılmaz bir gerilim yaratır. Kuzgun için bu nesne, “görünürlük” ve “şöhret”tir. Bu gerilim ancak şiddetle çözülür. Bu genelde dijital yankı odalarında oluşur. Yapılan araştırmalar, bu kişilerin sosyal medya kullanıcısı olduğunu gösteriyor. Sadece sosyal medya değil, medyanın kendisi de bu kişilere önceki katliamcıları rol model olarak sunuyor. Sosyal medya ya da Telegram, TikTok vb. gibi platformlar üzerinden sosyalleşen gençler, kendi yaşadıklarını yaşayanlarla karşılaşıyor ve bu platformlarda genelde “suçlunun kendisi değil, toplum olduğu” duygusu oluşuyor. Buradan okul katliamcıları (Buralarda bu kişiler, birer kahraman olarak algılanıyor.) ile ilgili veri topluyor ve onun yaşam öyküsünü kendisine eklemleyerek bir reddiye üretiyor: “Ben değersiz değilim, toplum değersiz!” Nitekim kuzgunların bazıları nezdinde toplumsal eşitlik, niteliksizliğin kaynağıdır; toplum niteliksiz bir çoğunluktur, o nedenle değerleri yoktur.

Dijital yankı odaları ve aşırı bilgi bolluğu nedeniyle Z Kuşağı, giderek daha nihilist bir hâle geliyor; hayatın anlamsız olduğunu düşünüyor.  Onların karşılaştığı bu aşırı “bilgi” bolluğu, bireyin farklı bakış açılarına maruz kalmasını sınırlayarak çevresindeki dünyayı anlama biçimini çarpıtır. Orta düzeydeki inançlar -politika, din veya yaşam tarzı seçimleri gibi konularda- ateşli kanaatlere dönüştüğünde, toplumsal ve siyasî eylemsizlik, bireylerin daha nihilist hâle gelmesine veya insanlığın geneline dönük olumlu bakışı kaybetmesine neden olabiliyor. Kuzgunlar da bu bolluk ortasında kayboluyor ve dijital yankı odaları onların yaşama bakışını biçimlendiriyor.

Harvard Hukuk Fakültesindeki Davranışsal Ekonomi ve Kamu Politikası Programının kurucusu ve yöneticisi Cass Sunstein, ağ topluluklarının fiziksel ve coğrafî sınırları aştığı için öncelikle (ya da yalnızca) benzer görüşlere sahip marjinal topluluklarla iletişimi sürdürmek için yeni fırsatlar doğduğunu belirtir. Bu, saldırıların salgına dönüşmesini ve dünyanın farklı bölgelerine ihracını da açıklar.

Birçok önemli gözlemciye göre yankı odaları, demokratik ve aydınlanmış bir tartışmayı teşvik etmek yerine grup zihniyetini, kutuplaşmayı ve aşırılığı beslemektedir. Yankı odaları, çevrimiçi tartışmalarda insanların karşıt görüşleri seçici bir şekilde göz ardı etmeleri ve dolayısıyla neredeyse hiç dirençle karşılaşmamalarıyla karakterize edilir. Bunun siyasî görüşleri pekiştirdiği ve nihayetinde kutuplaştırdığı düşünülmektedir. Kuzgunlar bu yankı odalarında nefreti kuşanıyor ve kendilerinin dışında kalan her şeyi değersiz ve harcanabilir görmeyi öğreniyor.

Tam bu noktada Byung-Chul Han, bize bir kavram hediye eder: dijital sürü. Bu kavram, klasik anlamdaki “kitle” kavramının yerini alan bir kavram. “Dijital sürü”, yalnızlaşmış bireylerin geçici ve etkisiz bir birleşimi olarak tarif ediliyor. Dijital iletişim, mekânsal mesafeleri ortadan kaldırırken zihinsel mesafelerin de yıkılmasına yol açar. Dijital ortamın teşvik ettiği anonim iletişim, sorumluluk ve güven duygusunu yok ederek bir “patavatsızlık ve düşüncesizlik kültürü” yaratır. Bu anonimlik, dijital infial dalgaları olan “shitstorm”ların -yani çok sayıda insanın yoğun tartışma, eleştiri veya öfke gösterdiği, kaos ve hoşnutsuzlukla dolu durumların- en büyük besi kaynağı olur. Yankı odaları tam da burada şekil alır.

Platform nihilizmi, dijital ağların ve sosyal medyanın anlam üretiminde bir “sıfır noktasına” ulaştığı, bilginin derinlikten yoksun bir kayıtsızlık havuzuna dönüştüğü yapısal bir durumu temsil eder. Hâsılı nihilist şiddet, büyük ölçüde dijital sürünün oluşturduğu yankı odalarında ürer. Dijitalizasyon, kişiyi anonimleştirdiği için toplumda bireyler de anonimleşir. Dahası, dijitalliğin kendisi “duygusal donukluğa” büyük oranda imkân sağlar. Berardi’nin deyimiyle, bağlantısallık vardır ama temas yoktur. Dijitallik, dokunmayı ve teması ortadan kaldırıp her şeyi bir imaja hapseder. Bu, duygusal bağ kurmayı engeller; böylece duygular aşınmaya başlar. Buna dijital oyunlar da eklenince öldürmek, oyunlaşır ve imajinatif bir skor hâline gelir. Kuzgunlar da bu zeminden çıkar.

Bu temel tespitlere eklenecek daha birçok şey var ama tüm bu ırmaklar tek bir denize akıyor. Sistem, nihilizm üretiyor ve “toplum” denen şey çürüyor. Tam da burada bir karşı dalga artık zorunluluk ama bitpazarına nur yağdırmayan bir dalga! Ben, buna bir ad koydum: ilerlemeci anlamında olmayan İlerici Muhafazakârlık. Çünkü bu yıkım dalgasına karşı bir set lâzım ve muhafazakârlık tam da bugün altın değerinde ancak klasik muhafazakârlık bugünün yaralarına merhem değil! Onun son kullanım tarihi çoktan dolsa da orada, yangından kurtarılacak dediğimiz kurtarılması gereken şeyler var. Düşünümsel dindarlık eksenli bir muhafazakârlık olarak İslam üzerinde de yeniden düşünmek gerek ama Akifçi ya da Necip Fazıl eksenli değil! Güncellenmiş bir Cemil Meriç, güncellenmiş Nurettin Topçu, güncellenmiş A. Hamdi Tanpınar’dan süzülmüş Kur’an üzerine ciddî kafa yorup bir yüzyıl tefsiri diyeceğimiz bir muhafazakârlık…

Ben, anarşist düşünce ile İslam arasında diyalog üzerine çalıştım ve sonunda soyuna soyuna soyuna Vahdet-i Vücut odaklı bir tasavvufla Anarşizm arasında düşünsel bir söyleşinin derdimize ilaç olacağı kanısına vardım.

Gelecek yazı buna dair eskizler içerecek. Şimdi Faruk Yeşil’e bir gönül borcu ödemesi var çünkü onun devrim yazısı[8] bende bazı fay hatlarını harekete geçirdi ve onun bu son derece kıymetli yazısına kendi penceremden bir destek vermem gerekiyor.

Dipnotlar:

[1] Turgutlu’da lise yakınında silahlı saldırı: 3 öğrenci yoğun bakımda:

https://bianet.org/haber/turgutluda-lise-yakininda-silahli-saldiri-3-ogrenci-yogun-bakimda-323653

[2] Luigi Nicholas Mangione (d. 6 Mayıs 1998), United Healthcare CEO’su Brian Thompson’ın öldürülmesinde şüpheli olarak tanımlanan bir isim. Son duruşmalarda bu cinayeti üstlendi.

[3] K-12 School Shooting Database                                                                                                                                  https://k12ssdb.org

[4] List of School Massacres by Death Toll, Wikipedia               https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_school_massacres_by_death_toll#Rampage_killers

[5] Kendisi FBI danışmanı olan ve bu konuda çokça referans verilen Peter Langman, A Bio-Psycho-Social Model of School Shooters,                                                                                                                                                                                  https://schoolshooters. info/sites/default/files/bio_psycho_social_1.0.pdf

[6]Burada çok çarpıcı bir benzerlik var çünkü Narsisizm sadece kuzgunlara özgü değil. Kuzgunlarla benzer özellikler zenginlerde de tıpkısının aynısı diyecek kadar yaygın olarak mevcut.

[7]Ana Schmidt, Comparison of Kernbergs and Kohuts Theory of Narcissistic Personality Disorder (Kernberg ve Kohut’un Narsisistik Kişilik Bozukluğu Teorilerinin Karşılaştırılması) Turk Psikiyatri Dergisi. 2019 Summer/yaz ;30(2):137-141.

[8] Faruk Yeşil: Devrim; Şimdi Değilse Ne Zaman?

Devrim; Şimdi Değilse Ne Zaman?

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x