Connect with us

Yazılar

“Filistin Davası” ve Bölgesel Hegemonya Kıskacında Türkiye-İsrail İlişkileri: Tarihsel ve Yapısal Bir Analiz – Levent Baştürk

Yayınlanma:

-

  1. Giriş: Görünürdeki Çatışma, Derindeki Süreklilik

Limanlarda yankılanan vinç sesleri ile meydanlarda atılan öfkeli sloganlar arasındaki boşluk, Türkiye–İsrail ilişkilerinin gerçek koordinatlarını gösterir. Televizyon ekranlarında Gazze’deki yıkıma dair en sert suçlamalar dile getirilirken aynı anda Türkiye limanlarından kalkan gemilerin İsrail’e çelik, yakıt veya gıda taşıması ilk bakışta bir çelişki gibi görünür. Oysa bu durum, iki ülke arasındaki ilişkilerin yalnızca söylemlerle değil, ekonomik çıkarlar, iç siyasal dengeler ve uluslararası sistemin dayattığı stratejik gerçekliklerle şekillendiğini gösterir.

Türkiye–İsrail ilişkileri çoğu zaman kamuoyunda duygusal retoriklerle tartışılsa da dış politika pratikte daha farklı dinamiklerle ilerler. Türkiye’de siyasi aktörlerin sert eleştiriler veya güçlü destek ifadeleri içeren söylemleri çoğu zaman iç kamuoyuna yönelik mesajlar üretirken ekonomik ilişkiler ve ticari ağlar görece istikrarlı bir şekilde işlemeye devam eder. Bu nedenle diplomatik krizler ile ticari süreklilik arasındaki mesafe, dış politikanın yalnızca ideolojik veya ahlâkî tercihlerle açıklanamayacağını gösterir.

2000’li yıllardan itibaren Türkiye’nin dış politikasında ekonomik bağlantıları önceleyen bir yaklaşımın güçlenmesi de bu tabloyu pekiştirmiştir. Devlet yalnızca güvenlik kaygılarını yöneten bir aktör değil, aynı zamanda ticaret hacmini genişletmeye ve yeni pazarlar açmaya çalışan bir ekonomik aktör olarak hareket etmektedir. Türkiye ile İsrail arasında yaşanan siyasi gerilimlere rağmen ticaretin uzun süre artmaya devam etmesi bu pragmatik mantığın açık bir göstergesidir.

Bunun yanında ilişkiler yalnızca ikili düzeyde değil, daha geniş uluslararası sistem içinde şekillenmektedir. Türkiye’nin NATO üyeliği ve Batı güvenlik mimarisi içindeki konumu, İsrail ile ilişkilerin tarihsel çerçevesini belirleyen önemli unsurlardan biridir. Bölgesel dengeler, ABD’nin Orta Doğu politikaları ve küresel ekonomik ilişkiler, iki ülke arasındaki iş birliği ile gerilim arasındaki sınırları sürekli yeniden tanımlar.

Bu nedenle Türkiye–İsrail ilişkilerini yalnızca diplomatik krizler veya liderlerin karşılıklı söylemleri üzerinden okumak eksik kalır. Daha açıklayıcı bir çerçeve, meydanlarda yükselen sloganlarla limanlarda süren ticaret arasındaki mesafeye bakmayı gerektirir çünkü ilişkilerin sürekliliği çoğu zaman tam da bu sessiz alanlarda şekillenir.

  1. Türkiye–İsrail İlişkilerinin Ekonomi-Politik ve Yapısal Çerçevesi

Türkiye’nin İsrail politikasındaki dalgalanmalarını anlamak için dış politikayı yalnızca diplomatik tercihler ya da “devlet aklı” söylemi üzerinden okumak yeterli değildir. Daha açıklayıcı bir yaklaşım, dış politikanın içerideki güç dengeleri, ekonomik çıkarlar ve uluslararası sistemdeki konumla birlikte ele alınmasını gerektirir. Bu perspektife göre dış politika, içerideki siyasal ve ekonomik düzenin sınır ötesine yansıyan bir uzantısıdır.

Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri de büyük ölçüde ülkenin küresel pazarlara entegrasyon süreciyle bağlantılıdır. İş dünyasının farklı kesimleri açısından istikrarlı ticari kanalların korunması önemli bir öncelik oluşturmuştur. 2000’li yıllardan itibaren Türkiye’nin dış politikasında belirginleşen “ticaret yapan devlet” yaklaşımı, bu eğilimi güçlendirmiştir. Bu çerçevede devlet, yalnızca güvenlik tehditlerini yönetmeye çalışan bir aktör değil, aynı zamanda ticaret akışını sürdürmeye ve yeni ekonomik bağlantılar kurmaya çalışan bir aktör olarak hareket eder. Bu nedenle siyasi düzeyde sert eleştirilerin dile getirildiği dönemlerde bile ekonomik ilişkilerin tamamen kesilmemesi sıkça görülen bir durumdur.

Öte yandan Türkiye’nin uluslararası sistemdeki konumu da bu ilişkilerin sınırlarını belirler. NATO üyeliği, Batı ile kurulan ekonomik ve güvenlik ağları ve bölgesel dengeler, İsrail ile ilişkileri çoğu zaman daha geniş bir stratejik çerçeveye yerleştirir. Bu nedenle Türkiye–İsrail ilişkilerindeki gerilim ve yakınlaşmalar, yalnızca ikili ilişkilerin değil, iç siyasal dinamikler ile küresel sistemin yarattığı zorunlulukların kesişiminde şekillenir.

  1. AKP Öncesi Miras: Batı Sistemine Entegrasyonun Bedeli

AKP döneminde görülen “yönetilen gerilimleri” anlamak için Türkiye’nin “Cumhuriyet tarihi” boyunca İsrail ile kurduğu daha derin ve yapısal ilişkilere bakmak gerekir. Bu ilişkilerin temelleri, II. Dünya Savaşı sonrasında şekillenen uluslararası düzen içinde atılmıştır. Türkiye, 1949 yılında İsrail’i tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülke olmuştur. Bu karar, çoğu zaman ideolojik bir yakınlıkla açıklansa da esas olarak Türkiye’nin Soğuk Savaş bağlamında konumunu “Batı Bloku” içinde sabitleme arayışının bir parçasıydı. Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde Batı güvenlik mimarisine dahil olmayı hedefleyen Ankara için İsrail’i tanımak, Washington ile kurulan stratejik ilişkinin bir göstergesi ve Batı ittifakıyla uyumun işareti olarak görülmüştür.

1967 Arap–İsrail Savaşı ve sonrasında yaşanan petrol krizi ise Türkiye’yi daha temkinli bir denge siyasetine yöneltmiştir. Özellikle Kıbrıs meselesi nedeniyle uluslararası alanda yaşanan diplomatik yalnızlık ve Birleşmiş Milletler’de Arap ülkelerinin desteğine duyulan ihtiyaç, Ankara’nın İsrail ile ilişkilerinde daha mesafeli bir tutum benimsemesine yol açmıştır. Bununla birlikte bu mesafe hiçbir zaman tam bir kopuşa dönüşmemiştir. Türkiye, Arap dünyasıyla ilişkilerini geliştirmeye çalışırken bile İsrail ile diplomatik ve güvenlik alanındaki alt düzey temaslarını sürdürmüştür.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ise ilişkiler yeni bir aşamaya girmiştir. 1990’lı yıllarda dış politika üzerinde belirgin bir etkiye sahip olan askeri bürokrasinin yönlendirmesiyle Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler “stratejik ortaklık” düzeyine yükselmiştir. 1996 yılında imzalanan “Askerî Eğitim ve İşbirliği Anlaşması” ile İsrail pilotlarına Türk hava sahası açılmış; özellikle Konya’daki eğitim merkezleri, iki ülke arasındaki askerî iş birliğinin önemli alanlarından biri haline gelmiştir. Aynı dönemde Türkiye’nin savunma sanayii projelerinde İsrail teknolojisinin payı artmış, askeri modernizasyon programları iki ülke arasındaki ilişkilerin en görünür boyutlarından biri olmuştur.

Bu dönemde gerçekleştirilen bazı büyük ölçekli savunma projeleri, ilişkilerin niteliğini açık biçimde göstermektedir. “F-4 Phantom ve F-16 modernizasyonu” projeleri kapsamında yaklaşık 700 milyon dolarlık ihaleler İsrail şirketlerine verilmiş, Türk Hava Kuvvetleri envanterindeki uçakların modernizasyonu büyük ölçüde İsrail savunma sanayii tarafından gerçekleştirilmiştir. Benzer şekilde “M-60 Tank modernizasyonu” için yürütülen ve yaklaşık 687 milyon dolar değerindeki proje, Türk ordusunun zırhlı birliklerinin modernizasyonunda İsrail teknolojisinin önemli bir rol oynamasına yol açmıştır.

Bu yıllar, Türkiye–İsrail ilişkilerinin büyük ölçüde kamuoyu tartışmalarının dışında, daha çok güvenlik bürokrasileri ve askeri kurumlar arasında yürütüldüğü bir dönem olarak da tanımlanabilir. Bölgesel güvenlik denkleminde İsrail, Ankara açısından Suriye, İran ve PKK kaynaklı tehditlere karşı önemli bir “güvenlik ortağı” olarak görülmüştür. Böylece ilişkiler, toplumsal düzeyde sınırlı görünürlük taşıyan fakat devlet kurumları arasında yoğun biçimde sürdürülen bir iş birliği çerçevesi içinde ilerlemiştir.

  1. AKP Dönemi: Isınma, Gerilim ve Yeni Normal

AKP’nin 2002’de iktidara gelişi, Millî Görüş kökenli bir kadronun, 1990’larda askeri-bürokratik elitlerce kurulan İsrail’e dayalı yapısal bağımlılıkla yüzleşmesi olarak okunabilir. Bu süreç, ideolojik miras ile devletin stratejik zorunlulukları arasındaki gerilimin zamanla nasıl yönetildiğini gösterir.

İktidar devralındığında özellikle 1996 anlaşmalarıyla pekişmiş bir “altın çağ” mirası vardı. Türk ordusunun F-4 uçakları ve M-60 tankları gibi kritik sistemleri İsrail modernizasyonuna bağımlıydı. PKK ile mücadelede sağlanan istihbarat ve İHA teknolojileri Ankara açısından vazgeçilmez görülüyordu. Ayrıca Washington’da Ermeni ve Rum lobilerine karşı denge unsuru olarak İsrail yanlısı Yahudi lobisinin desteğine duyulan ihtiyaç, bu bağımlılığı yalnızca askerî değil, diplomatik düzeyde de yapısal kılıyordu.

AKP’nin Isınma Devresi ve BOP (2002-2008)

AKP’nin 2002 yılında iktidara gelişi, Millî Görüş geleneğinden gelen bir kadronun, devletin özellikle 1990’larda askeri-bürokratik elitler tarafından inşa edilen “yapısal İsrail bağımlılığı” ile karşı karşıya kaldığı bir süreci ifade eder. Bu dönemde hükümet, 1996 anlaşmalarıyla pekişmiş “Askeri-Stratejik Bağımlılık” mirasını devralmıştır; Türk ordusunun modernizasyonunun İsrail teknolojisine bağlanması, PKK ile mücadelede sağlanan istihbarat ve İHA (Heron) desteği ile ABD’deki Yahudi lobisinin Türkiye için bir “Washington kapısı” işlevi görmesi bu yapının temel unsurlarını oluşturmuştur.

11 Eylül sonrası ABD’nin Ortadoğu’da radikalizme karşı “ılımlı İslam” ile demokrasiyi birleştiren bir “model ülke” arayışı ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesi, Türkiye’ye bu denklem içinde özel bir rol atfetmiştir. AK Parti liderliğindeki Türkiye, “İslam ile demokrasiyi bağdaştırabilen” yapısıyla bu rol için uygun görülmüş; hükümet ise bölgesel etkinliğini artırmak ve uluslararası sistemde vazgeçilmez bir aktör haline gelmek amacıyla bu misyona gönüllü bir uyum göstermiştir. Bu süreçte ideolojik bagaj büyük ölçüde geri plana itilmiş, reel politik öncelikler belirleyici olmuştur.

Bu çerçevede geliştirilen “komşularla sıfır sorun” politikası, Türkiye’nin çevre ülkelerle gerilimleri azaltarak ekonomik ve diplomatik etki alanını genişletmesini, aynı zamanda Batı ile uyumlu fakat bölgesel olarak aktif bir aktör profilini pekiştirmesini hedeflemiştir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin hem arabulucu rolünü güçlendirme hem de “model ülke” konumunu somutlaştırma stratejisinin tamamlayıcı bir unsuru olmuştur.

AKP, ilk yıllarında Batı’ya “güvenilir ortak” olduğunu kanıtlama ihtiyacı duymuş; Millî Görüş kökenlerinden gelen “İslamcı” imajı dengelemek için İsrail ile ilişkileri hızla geliştirmiştir. Yahudi lobileriyle (ADL gibi) kurulan temaslar ve 2005 yılında Erdoğan’a verilen “Üstün Cesaret Ödülü”, Türkiye’nin Batı kampındaki yerini tescillemeye dönük sembolik adımlar olarak öne çıkmıştır. Bu aynı zamanda, Ermeni ve Rum lobilerinin ABD Kongresi’ndeki etkisini dengeleme arayışının da bir parçası olmuştur.

2005 yılında Erdoğan’ın, Filistinliler nezdinde tartışmalı bir figür olan Ariel Şaron’u ziyaret etmesi, ideolojiden ziyade pragmatizmin öne çıktığını göstermiştir. Türkiye, bu dönemde hem İsrail hem Filistin ile temas kurabilen bir aktör olarak “düzen kurucu merkez ülke” iddiasını güçlendirmeye çalışmış; bununla paralel olarak savunma sanayii işbirlikleri, modernizasyon projeleri ve ekonomik ilişkiler derinleştirilmiştir.

Özetle bu politika hattı, Türkiye’nin BOP içinde kendisine biçilen Batı yanlısı, demokratik ve Müslüman aktör profilini uluslararası düzeyde onaylatma ve bu sayede iç politikadaki konumunu küresel destekle tahkim etme stratejisinin bir sonucu olarak şekillenmiştir.

Gerilim ve Süreklilik: “Davos”tan “Mavi Marmara”ya (2008-2020)

27 Aralık 2008’de başlayan “Dökme Kurşun Operasyonu”, Türkiye-İsrail ilişkilerinde 2000’li yılların ilk derin kırılması ve seyrin değiştiği bir dönüm noktası oldu. Operasyondan sadece birkaç gün önce İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in Ankara’yı ziyaret etmesi ve barışçıl mesajlar verilmesine rağmen saldırının başlatılması, Ankara’da bir “diplomatik sırtından bıçaklama”, “ihanet” ve “diplomatik saygısızlık” olarak algılandı. Bu gelişme, Türkiye’nin yoğun emek verdiği İsrail-Suriye dolaylı barış görüşmelerini sona erdirirken Ankara’nın “düzen kurucu ve arabulucu aktör” rolünü ciddi biçimde zayıflattı ve güven kaybına yol açtı.

Bu kırılma, Türkiye’nin söyleminde belirgin bir sertleşmeyi beraberinde getirdi. Daha önce görece dengeli bir dil kullanan Ankara, operasyonun yol açtığı sivil kayıpların ardından İsrail’i “insanlık suçu”, “devlet terörü” ve ilk kez açık biçimde “terör devleti” kavramlarıyla tanımlamaya başladı. Aynı süreçte ilişkilerin “altın çağı”ndan kalan askerî iş birliği de yara aldı; Türkiye, Anadolu Kartalı Tatbikatı’nın uluslararası bölümünden İsrail’i çıkardı ve bazı savunma projelerini askıya aldı. Tepki yalnızca hükümet düzeyiyle sınırlı kalmadı; Türkiye-İsrail Parlamentolararası Dostluk Grubu üyelerinin istifası ve geniş katılımlı protestolar, diplomatik gerilimin toplumsal bir kopuşa dönüştüğünü gösterdi.

Bu dönemin yarattığı gerilim, sonraki krizlerin de zeminini oluşturdu. 2009 Davos zirvesindeki “One Minute” çıkışı, Türkiye’nin Batı merkezli çizgiden kısmen uzaklaşıp Ortadoğu’da daha bağımsız bir aktör olma iddiasının sembolü haline geldi. Bu çıkış, Erdoğan’ı Arap kamuoyunda öne çıkarırken İsrail tarafında Türkiye’nin artık tarafsız bir arabulucu olamayacağı algısını pekiştirdi. 2010’daki “Alçak Koltuk” krizi ise İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Ayalon’un Türk Büyükelçisi Çelikkol’a yönelik tavrıyla, ilişkilerin “millî onur siyaseti” ve sembolik “aşağılama” pratikleri üzerinden yürütüldüğünü ortaya koydu.

31 Mayıs 2010’daki “Mavi Marmara” olayı, bu gerilim hattının en sert kırılması oldu. Türkiye’nin kendi “11 Eylül”ü olarak tanımladığı bu olay sonrasında diplomatik ilişkiler ikinci kâtip düzeyine indirildi, askerî anlaşmalar askıya alındı ve hava sahası İsrail askeri uçaklarına kapatıldı. Ayrıca İsrail ilk kez “Kırmızı Kitap”ta bölgesel istikrarı bozan bir tehdit olarak tanımlandı. Böylece ilişkiler “güvenlik odaklı müttefiklikten” kalıcı bir “kriz diplomasisi” zeminine kaydı.

Buna karşın siyasi gerilimin zirve yaptığı 2011-2020 döneminde ekonomik ilişkiler “tıkırında giden” bir seyir izledi. 2002’de 1.4 milyar dolar olan ticaret hacmi 2014’te 5.8 milyar dolara, 2020’de ise 6.5 milyar dolara ulaştı. İsrail, Türkiye’ye enerji ve ileri teknoloji sağlarken Türkiye; demir-çelik, çimento ve gıda ihracatını sürdürdü. Bu durum, “Değerli Yalnızlık” söylemine rağmen iş dünyasının (Zorlu, İçdaş vb.) İsrail pazarından çekilmemesi ve hükümetin “Biz İsrail hükümetiyle değil, firmalarla ticaret yapıyoruz!” yaklaşımıyla ekonomik hattı koruduğunu gösterdi.

Sonuçta ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin bir “ticaret yapan devlet” (trading state) olarak dış politikasını iki katmanlı yürüttüğünü ortaya koydu: bir yanda yüksek tonlu “Filistin savunuculuğu” ve ahlâkî söylem, diğer yanda “kesintisiz ekonomik etkileşim” ve pragmatizm. Ancak 7 Ekim 2023 sonrası süreç, Türkiye’nin uzun süre koruduğu “ekonomiyi siyasi krizden izole etme” yaklaşımını bozarak bu dengeyi yeni bir evreye taşıdı.

Ekim Aksa Tufanı Öncesinde Yeni Jeopolitik Dengeler ve Normalleşme: Enerji ve İzolasyon

2010’lu yılların sonuna gelindiğinde Türkiye, Doğu Akdeniz’de artan bir “kuşatılmışlık” algısıyla karşı karşıya kalmıştır. 2019’da Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail, Mısır, İtalya, Ürdün ve Filistin Yönetimi tarafından kurulan Doğu Akdeniz Gaz Forumu (EMGF), Türkiye’yi bölgesel enerji iş birliği mekanizmalarının dışında bırakmış ve bu durum Ankara’nın dışlandığı hissini pekiştirmiştir. 2020’de imzalanan “Abraham Accords (İbrahim Anlaşmaları)” ise İsrail’in Arap dünyasındaki meşruiyetini artırarak Türkiye’nin “Müslüman dünyasındaki kilit müttefik” rolünü zayıflatmış ve ülkeyi daha belirgin bir “değerli yalnızlık” konumuna itmiştir.

Bu jeopolitik tabloya, 2021 itibarıyla derinleşen ekonomik kriz eşlik etmiştir. Yüksek enflasyon ve döviz baskısı altında kalan Ankara, dış kaynak ihtiyacını karşılamak amacıyla yalnızca İsrail ile değil; BAE, Suudi Arabistan ve Mısır gibi aktörlerle de ilişkileri normalleştirme arayışına girmiştir. Bu süreçte İsrail ile zaten “tıkırında giden” ticaretin, siyasi normalleşmeyle daha da büyüyebileceği beklentisi öne çıkmıştır.

Enerji boyutu ise bu “u-dönüşünün” temel eksenlerinden birini oluşturmuştur. ABD’nin, Türkiye’yi dışlayan EastMed boru hattı projesinden desteğini çekmesi, Ankara açısından önemli bir “jeo-ekonomik fırsat” yaratmıştır. Türkiye, İsrail’in Leviathan ve Tamar sahalarından çıkarılan doğalgazın kendi toprakları üzerinden Avrupa’ya taşınmasını sağlayarak bir “enerji hub’ı (merkezi)” olma hedefini güçlendirmek istemiştir.

Bu koşullar altında 9 Mart 2022’de İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un Ankara ziyareti, 14 yıl aradan sonra gerçekleşen ilk üst düzey temas olarak ilişkilerde “yeni bir milat” şeklinde sunulmuştur. Ancak bu normalleşme, liderler arası güvenden çok, tarafların bölgesel dengeler ve ekonomik zorunluluklar çerçevesinde geliştirdiği “çıkara dayalı evlilik” niteliği taşımıştır.

Özetle, 7 Ekim öncesindeki bu “u-dönüşü”, Türkiye’nin bölgesel izolasyondan çıkma, enerji denkleminde yer alma ve ekonomik kriz kaynaklı dış finansman ihtiyacını karşılama stratejisinin bir ürünü olmuştur ancak bu süreç, “Aksa Tufanı” ile yeniden kesintiye uğramıştır.

7 Ekim Sonrası: “Soykırım”ın Lojistik Arka Planı

Aksa Tufanı (7 Ekim 2023) sonrasında Türkiye’nin İsrail’e yönelik politikası, retorik (söylem) ile pratik (eylem) arasındaki belirgin çelişki üzerinden şekillenmiştir. Sürecin ilerleyen aşamalarında Türkiye, başlangıçtaki temkinli tutumunu terk ederek İsrail’i açıkça “terör devleti” olarak tanımlamış ve Gazze’deki eylemleri “soykırım” olarak nitelemiştir. Büyük mitingler ve kampanyalar, toplumsal tepkiyi mobilize eden bir “retorik supap” işlevi görmüştür.

Buna karşılık pratik düzlemde, resmî kısıtlamalara kadar “tıkırında giden” ticaret ve lojistik hatlar varlığını sürdürmüştür. Türkiye, İsrail’in önemli ticaret ortaklarından biri olmaya devam etmiş; gıda, demir-çelik ve çimento gibi temel ürünlerin akışı kesilmemiştir. Azerbaycan petrolünün Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) hattı üzerinden İsrail’e ulaşması, enerji boyutunda kritik bir unsur olmuştur. Türk çeliğinin İsrail savunma sanayiinde kullanıldığı iddiaları, bu ilişkinin stratejik niteliğine işaret etmektedir.

Resmî ticaret yasağına rağmen “soykırımın lojistiği” olarak adlandırılan dolaylı ticaret iddiaları da gündeme gelmiştir. Malların “Filistin’e gidiyor” gibi gösterilerek İsrail’e ulaştırıldığı veya Yunanistan ve Azerbaycan gibi üçüncü ülkeler üzerinden sevkiyatın sürdüğü ileri sürülmektedir.

Ortaya çıkan tablo, bir yanda güçlü bir “Filistin savunuculuğu” ve “ahlâkî üstünlük” iddiasına dayalı söylem; diğer yanda ise ekonomik çıkarlar ve küresel sistemin gerekleri doğrultusunda sürdürülen reel politik bir etkileşimi birlikte barındırmaktadır. Bu durum, söylem ile pratik arasındaki gerilimin dış politikanın temel karakteristiklerinden biri haline geldiğini göstermektedir.

İkinci Trump Döneminde Türkiye’nin Filistin-İsrail Politikası: Denge ve Uyum Arayışı

İkinci Trump döneminde Türkiye’nin Filistin-İsrail politikası, ideolojik söylemler ile sert reel politik gerekliliklerin iç içe geçtiği bir denge arayışı olarak şekillenmiştir. Ankara, bir yandan Filistin davasındaki konumunu korumaya çalışırken diğer yandan “Abraham Accords” (İbrahim Anlaşmaları) ile oluşan yeni bölgesel düzenden dışlanmamak için İsrail ile ilişkilerini “yönetilebilir bir gerilim” seviyesinde tutmaya yönelmiştir. Bu süreç, Türkiye’nin bölgedeki “Sünni-İsrail” eksenine belirli ölçülerde eklemlendiği bir dönüşüme işaret etmektedir.

31 Temmuz 2025 tarihli “New York Bildirisi”, Türkiye’nin Hamas politikasında önemli bir kırılma yaratmıştır. Ankara’nın, Hamas’ın Gazze’deki yönetimini sonlandırması ve silahlarını Filistin Yönetimi’ne devretmesi gerektiğini kabul etmesi, Gazze meselesinde İsrail-Amerikan çizgisiyle uyumlu bir pozisyona yöneldiğini göstermiştir. Bu çerçevede Hamas’ın silahsızlandırılmasına verilen destek, Trump yönetimine açık bir iş birliği mesajı niteliği taşımıştır.

Trump’ın Gazze’de Hamas varlığını sona erdirmeyi hedefleyen “20 maddelik barış planı” kapsamında Türkiye, “ikna edici” bir rol üstlenmiştir. MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Doha’da Hamas liderliğiyle yürüttüğü temaslar bu sürecin merkezinde yer alırken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Hamas’ın planı “başlarını gölgelendirecek tek bir çatı dahî kalmadığı için” kabul ettiğini ifade etmesi, bu yaklaşımın “mecburiyet” temelinde rasyonalize edildiğini göstermiştir.

Planın merkezinde yer alan “Barış Kurulu”, Gazze’yi siyasi bir özne olmaktan çıkarıp salt “yönetim nesnesine” dönüştüren bir yapı olarak öne çıkmaktadır. Trump’ın ömür boyu başkan olduğu ve üyeliklerin ekonomik katkılarla şekillendiği bu mekanizmaya Türkiye’nin Suudi Arabistan, Mısır ve Katar ile birlikte katılması, yeni düzenin inşasında aktif rol üstlendiğini göstermektedir. Aynı zamanda Gazze’de Hamas sonrası dönemde, BAE modeline benzer bir “Barış Kültürü” anlayışının yerleştirilmesini hedefleyen ideolojik dönüşüm de bu planın önemli bir parçası olmuştur.

13 Ekim 2025’te düzenlenen Şarm eş-Şeyh Konferansı ile Türkiye; ABD, Mısır ve Katar’la birlikte dört garantör aktörden biri haline gelmiş ve Gazze İcra Kurulu’nda yer alarak sürecin kurumsal bir parçasına dönüşmüştür. Türkiye’nin uluslararası istikrar gücüne asker göndermeye hazır olduğunu açıklaması, bölgedeki varlığını kalıcılaştırma iradesini ortaya koymuştur.

Bu tablo, Türkiye’nin bir yandan iç kamuoyuna dönük olarak İsrail’i “soykırımcı” olarak eleştiren söylemini sürdürürken diğer yandan diplomatik ve kurumsal düzlemde Trump’ın bölgesel planlarıyla uyumlu hareket ettiğini göstermektedir. Böylece dış politika, “mazlumların sesi” iddiası ile bölgesel güç dengeleri ve ekonomik çıkarlar arasında şekillenen, “çifte standartlı” ancak pragmatik bir karakter kazanmıştır.

  1. Sonuç: Hegemonya Kıskacında Filistin’in Geleceği

Sonuç olarak AKP dönemi Türkiye–İsrail ilişkileri, yüzeydeki sert söylemler ile derindeki yapısal sürekliliklerin iç içe geçtiği karmaşık bir karakter arz etmektedir. Bu çalışma, söz konusu ilişkilerin yalnızca diplomatik krizler, liderler arası polemikler ya da ideolojik pozisyonlar üzerinden okunamayacağını; aksine ekonomik çıkarlar, iç siyasal dengeler ve uluslararası sistemin dayattığı zorunluluklar çerçevesinde şekillendiğini ortaya koymaktadır.

AKP iktidarı, bir yandan Millî Görüş geleneğinden gelen ideolojik mirasın etkisiyle Filistin meselesinde güçlü bir söylem üretmiş, diğer yandan ise devraldığı yapısal bağımlılıkları ve küresel sistem içindeki konumunu gözeterek İsrail ile ilişkileri tamamen koparmaktan kaçınmıştır. Bu durum, Türkiye’nin dış politikasında “yönetilen gerilim” olarak tanımlanabilecek bir stratejinin kurumsallaştığını göstermektedir. Davos krizi, Mavi Marmara olayı ya da 7 Ekim sonrası süreç gibi kırılma anları, söylemsel düzeyde sertleşmelere yol açsa da ekonomik ve stratejik ilişkilerin belirli bir eşiğin altına düşmemesi bu yapısal sürekliliğin en somut göstergesidir.

Özellikle 2000’li yıllardan itibaren belirginleşen “ticaret yapan devlet” yaklaşımı, Türkiye’nin dış politikasını ideolojik tercihlerden ziyade ekonomik rasyonaliteye daha bağımlı hale getirmiştir. Bu bağlamda İsrail ile ticaretin kriz dönemlerinde dahî sürmesi, dış politikanın ahlâkî söylemlerden çok maddi çıkarlar tarafından belirlendiğini ortaya koymaktadır. Aynı şekilde NATO üyeliği, ABD ile ilişkiler ve bölgesel güç dengeleri de Ankara’nın hareket alanını sınırlayan temel faktörler olarak öne çıkmaktadır.

Son dönemde ise Türkiye’nin politikası, yalnızca ikili ilişkiler bağlamında değil de daha geniş bir bölgesel yeniden yapılanma sürecinin parçası olarak şekillenmektedir. Abraham Anlaşmaları sonrası oluşan yeni dengeler, Doğu Akdeniz enerji rekabeti ve küresel güç mücadelesi, Türkiye’yi İsrail ile ilişkilerini tamamen koparmak yerine “kontrollü gerilim” düzeyinde tutmaya yöneltmiştir. İkinci Trump döneminde ortaya çıkan gelişmeler ise bu eğilimin daha da kurumsallaştığını ve Türkiye’nin bölgesel düzende daha pragmatik ve uyum arayan bir pozisyona evrildiğini göstermektedir.

Bu çerçevede Türkiye–İsrail ilişkileri “ne tam anlamıyla bir kopuş ne de kesintisiz bir ittifak” olarak tanımlanabilir. Daha doğru bir kavramsallaştırma, bu ilişkinin “retorik çatışma ile yapısal iş birliği” arasındaki dinamik gerilim üzerine kurulu olduğudur. Dolayısıyla Türkiye’nin Filistin söylemi ile İsrail ile sürdürdüğü ekonomik ve stratejik ilişkiler arasındaki çelişki, bir tutarsızlıktan ziyade, dış politikanın doğasında bulunan çok katmanlı ve pragmatik işleyişin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.

Yazıyı, bu linki tıklayarak dinleyebilirsiniz.

Yazılar

Filistin İçin Aktivizmi Aşarak Örgütlü Mücadeleye Ulaşmak – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Türkiye, 7 Ekim sonrasında başlayan sürece hazırlıksız yakalandı. Özellikle İslami saiklerle Filistin mücadelesine destek vermek isteyenler, kendilerini güçlü örgütsel zeminlerden mahrum bir halde buldu. Eski İslami camianın büyük kitle ve hak örgütleri, yıllar süren havuç-sopa siyasetiyle ya iktidar tarafından içerilmiş ya da kolu kanadı kırılarak işlevsizleştirilmişti. Bu sebeple İsrail’le ticareti, Kürecik Radar Üssü’nü veya İsrail’e petrol sevkiyatını durdurması için siyasi iktidara baskı uygulayabilecek hemen hiçbir güçlü örgütsel zemin mevcut değildi.

Bu vaziyet ilk aylarda tam bir şaşkınlığa yol açtı. Yine de birkaç aylık yalpalamanın ardından tüm bu “talim terbiye” süreçlerine ve “saraylılaştırma” operasyonlarına rağmen meydanlarda siyasi iktidarın İsrail’le ve NATO’yla ilişkilerini sorunsallaştıran bir ses, kendisine yer bulmaya başladı.

Bu yazıda emperyalizme ve siyonizme karşı yükselen bu sesin aldığı ve alabileceği farklı biçimler üzerine kısa bir tartışma yürüteceğim. En temelde kavramsal bir ayrıma dayanıyorum. Buna göre, bir tarafta görece nevzuhur bir eylemsellik biçimi ve tehlikeli bir tuzak olarak “aktivizm”, diğer tarafta ise evvelemirden beri tanıdığımız ve benim bu yazıda “örgütlü mücadele” diyeceğim hareket tarzı yer alıyor.

Aktivizm Tuzağı

Aktivizmi farklı biçimlerde tanımlamak mümkün. Ben bu yazı bağlamında aktivizmle görece gevşek irtibat ağları üzerinden hareket eden, bireysel fedakarlıklara dayalı, ses getiren sahneler aracılığıyla kamu vicdanına hitap ederek amaçlanan değişimi tetiklemeye çalışan bir eylemsellik biçimini kastediyorum. İklim krizine dikkat çekmek için meşhur bir tabloya boya dökmek, hayvanlara yapılan işkenceyi protesto etmek üzere birkaç kişiyle işlek bir yolun ortasında oturarak trafiği kilitlemek veya Femen örneğinde olduğu gibi çıplak kadın bedenlerini sansasyonel bir gösterinin merkezine yerleştirmek bu eylemselliğin belirgin örnekleri olarak gösterilebilir.

Bu yaklaşım tarzında birliktelik, görece dar, birbirinden kopuk ve gevşek irtibat ağlarıyla sınırlı kalmaya eğilimlidir. Çoğu zaman kararlar geniş ve sabırla işletilen bir istişare düzeni yerine hızlı olmak ve gündeme yetişmek isteyen küçük çekirdekler veya bireyler tarafından alınır. Böylece, gerçekleştirilen etkinlikler birçok denge unsurunu beraberce kollayan ve istişareyle açığa çıkan bir ortak aklın ürünü olmak yerine, adanmış ve inanmış aktivistlerin duygu durumlarına yoğun ölçüde bağımlı ve görece fevri çıkışlar görünümü kazanır.

Eylemlerin tesir üretmesinin varsayılan temel yolu, çıkarılan sesin kamu vicdanında karşılık bulmasıdır. Böylece geniş kitlelerde oluşan rahatsızlığın ilgili politikanın değişmesine yol açacağı varsayılır. Fakat haddizatında insanlar şok edici şeylere alışmaya çok meyilli varlıklardır. Hedef kamu vicdanı olunca sürekli vites yükseltme baskısı ortaya çıkar. Ahlaki teşhir için gitgide daha sarsıcı, daha çarpıcı ve daha sansasyonel eylemlere yönelmek gerekir.

Bu durum, aktivistleri aldıkları kişisel riski yükseltmek zorunda bırakır. Her seferinde daha sarsıcı bir sahneye, daha şoke edici bir âna ihtiyaç duyulur. Ne kadar sansasyonel, aykırı ve yüksek cesaret gerektiren bir iş çizgisi kurulursa sıradan insanların katılım eşiği de o kadar yükselir. Bu sarmal birçok kişiyi süreçten eler. Sahnenin merkezinde, bu bedeli ödemeyi göze alabilen az sayıdaki cesur ve fedakâr insan kalır. Geri kalan geniş kitleye ise onları desteklemek, görüntülerini paylaşmak, maddi katkı sunmak veya uzaktan alkışlamak düşer. Böylece aktivizm, liberal dünyanın ruhuna fevkalade uygun biçimde, bir grup inançlı ve fedakâr insanın baş rol oynadığı küçük şovlara dönüşme riski taşır.

Tüm bunların yanında, maalesef bu yöntemin insanı dönüştüren de bir tarafı var. Büyük fedakârlıklar yapan küçük bir grup, ödediği bedel ağırlaştıkça kendisini herkes adına konuşmaya yetkili görmeye ve aynı yolu takip etmeyenleri duyarsızlıkla yahut korkaklıkla ilişkilendirmeye eğilimli hale gelebilir. Haklı öfke, kitleleri kazanacak bir dile tercüme edilmek yerine öfkenin sahipleriyle geri kalan herkes arasındaki mesafeyi büyütmeye başlar.

Elbette bütün bunlar aktivizmin tamamen manasız olduğu anlamına gelmez. Bir meseleyi görünür kılmak, sessizliği bozmak ve kamuoyunu harekete geçirmek küçümsenecek işler değil. Fakat görünürlük ile güç de birbirinden farklı şeylerdir. Görünürlük olsa olsa güce tahvil edilebilecek bir imkandır. Onu kalıcı bir güce dönüştürecek mekanizmalar bulunmadığında eylem, ne kadar ses getirirse getirsin, yalnızca istenen sonuçları üretmekte zorlanmayacak hatta amaçlananın aksine hizmet edebilir hale gelecektir.

Maalesef kasten hazırlıksız bırakılmamız, 7 Ekim sonrasında Filistin mücadelesinin ve anti-emperyalist mücadelenin en azından kısmen aktivizm parantezinde patinaj yapmasına yol açmış görünüyor. Oysa daha kalıcı ve etkili sonuçlara ulaşmak için başka bir yönteme ihtiyacımız var. Bu da bizi ikinci modele getiriyor.

Aktivizmden Kolektif Güce

Aktivizmin karşısına yerleştirdiğim “örgütlü mücadele” kavramıyla, daha iyi tanımlanmış bir yapısallığı temel alan, herkesin birbirini kollayarak azar azar aldığı risklere dayanan ve olabildiğince çok kişiyi işin içine katarak siyasi iktidara baskı kurmaya çalışan bir yaklaşım tarzını kastediyorum.

Bu tarz bir mücadelenin gevşek bir irtibat ağından daha fazlasına ihtiyacı olduğu tartışmasızdır. Aksine, böyle bir model tanımlanmış yetkiler ve sorumluluklar, süreklilik taşıyan bir mensubiyet ilişkisi ve insanlar arasında karşılıklı yükümlülüklerin kabulünü gerektirir. Ayrıca böyle bir sistemde kararların irtibat ağı içindeki önder pozisyondakilerin fevri girişimleriyle değil, katılımcı ve şeffaf istişare mekanizmaları aracılığıyla alınması beklenir.

Esas yönelim az sayıda kişi aracılığıyla çarpıcı sahneler üreterek kamu vicdanını harekete geçirmek değil, kamusal bir örgütlenme inşa ederek olabildiğince geniş kitleler aracılığıyla siyasi karar alıcılara yönelik bir baskı mekanizması geliştirmektir. Bu sebeple bütün süreçlerin katılıma olabildiğince elverişli tutulması gerekir. Yukarıda zikrettiğim sansasyonel eylemler meseleyi gündeme taşımaya elverişli olsa da geniş kitlelerin sürece katılımını zorlaştırır ve onları yalnızca alkışına müracaat edilen bir seyirci topluluğu olarak tutma riski doğurur. Örgütlü mücadelede ise eylemler, çok sayıda insanın ölçülü bir risk aldığı ve isteyen herkesin içeride anonimleşerek bulunabileceği biçimlerde tasarlanır. Bunun bir sonucu olarak eyleme katılanların isimleri veya yüzleriyle hareketin ikonlarına dönüşmemesi beklenir. Zira etkinliklerin az sayıda kişinin cesaret ve fedakârlık gösterisi yerine çok sayıda kişinin kolektif iradesinin ifade bulduğu zeminler olarak tasarlanmasına itina gösterilir.

Bu durum aynı zamanda, aktivizm ile örgütlü mücadele arasındaki hedef farkıyla da tam bir uyum halindedir. Aktivizm ahlaki teşhir aracılığıyla kamusal bir rahatsızlığı tetikleyerek iktidarı geri adım atmaya yönlendirmeye çalışır. Öte yandan örgütlü mücadele ise halkın olabildiğince geniş kesimini bizzat içererek en temelde iktidarın bu çağrıyı görmezden gelmesini maliyetli hale getirmeye yönelir. Görünürlük, kamu vicdanına tesir etmek ve ağır haksızlıkları teşhir ederek sonuca ilerlemek elbette anlamsız değildir fakat esas olan grubun bizzat kendi öz gücüyle bir çeşit yaptırım kapasitesi geliştirmeye çalışmaktır.

Şunu vurgulamama izin verin: Bir toplumsal hareketin aktivizm yerine örgütlü mücadele biçimine bürünmesi için on binlerce kişiyi örgütlemiş olması şart değildir. Esas olan, on binlerce insanı içine alabilecek bir örgütlenme mantığıyla hareket etmesidir. Bunun için, (1) itibarı korunmaya değer, kolektifi temsil eden ve sıklıkla değişmeyen bir isim veya tabela, (2) tarafların etkin katılımına imkân tanıyan iyi tanımlanmış bir yapı, (3) birbirini belirli ölçüde tanıyan ve birbirine güvenen bir kadro, (4) üyelerini kollayan ve istişare aracılığıyla kendisini ortak akla açan bir karar düzeni ve (5) bütün bunları bir arada tutan, sınırları belirleyen ve kitleyi kazanmak için kullanılan bir doktrin ve söylemin gerekli olduğundan bahsedilebilir. Kanaatimce bir yapı bu unsurları ne ölçüde taşıyorsa, eylemselliğin yönünün de aktivizmden örgütlü mücadeleye kayması o oranda mümkün olabilir.

Doğrusu, fedakâr eylemlere dayanan bir aktivizm modeliyle kamu vicdanında kısa vadede daha fazla tesir uyandırmanın mümkün göründüğünü teslim etmeliyim. Belki dar zamanlarda ve kriz dönemlerinde elde avuçta yeterli imkân yoksa bu rasyonel bir seçenek de olabilir. Fakat daha gerçek ve kalıcı sonuçlara ulaşmak; birbirini tanıyıp birbirine güvenen insanlarca örülmüş ve kamusal alanda görüşlerine itibar edilen bir örgütlü baskı gücü elde etmek istiyorsak daha uzun olan yola revan olmak zorundayız.

İtiraz Enerjisini Örgütlü Güce Dönüştürmek

Elbette Filistin’le ilgili canını dişine takan, varını yoğunu ortaya koyan, kendini riske atarak aylarını ve yıllarını bu davaya adayan aktivistlerin kötü niyetli olduğunu öne sürmüyorum. Hatta yapılan pek çok işi kahramanca buluyor, gösterilen fedakarlığa hürmet ediyorum. Üstelik örgütlü alanın bu kadar tahrip edildiği koşullarda insanların ellerinde kalan araçlarla tepki vermesini de son derece anlaşılır buluyorum. Dolayısıyla derdim, bu eylemleri küçümsemek değil, geliştirilmesi ümidiyle eksik yönlerine ilişkin birtakım saptamalarda bulunmaktan ibaret.

Bir iktidar yapısı olarak liberal düzen hiçbir ciddi itirazdan elbette hoşlanmaz. Fakat kritik zamanlarda yüz binlerce kişiyi bir araya getirebilecek, bir tarihi olan ve halk nezdinde muteber kabul edilen örgütlenmelerle didişmektense itiraz enerjisinin, gevşek irtibat ağları aracılığıyla icra edilen tekil ve dağınık performanslara hapsolmasını yeğler.

Yurdumuzun emperyalist ve siyonistlerden bağımsızlığını savunmak için aktivizm olarak ifade ettiğim faslı aşmak ve örgütlü mücadele olarak isimlendirdiğim modele geçmek zorundayız. Yol daha uzun, daha zahmetli ve ilk bakışta daha az heyecan verici olabilir. Fakat dünyayı beş-altı cesur insanın kahramanca fedakârlığı değil ancak birbirine güvenen ve birlikte hareket edebilen binlerce insanın örgütlü gücü değiştirebilir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Göller Bölgesinde Bir Ada – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Zaman zaman içine düştüğümüz bir çölleşme iklimi ve anlayıştan uzaklığın yarattığı o kuraklık, insanın içini kavurur da tıpkı eski bir dosta sığınır gibi, sözcüklerinin alevler gibi yalımlandığı bir dosta sığınırsınız. İllâ yakınınızda, karşınızda ve hatta hayatta olması gerekmez bu dostun ki Şeriatî, bazen de hayal eder öylesi bir dostu ve ışığını hiç kaybetmeyen bir umudu yenilemek için Chandel’e, yani kendi yüreği gibi yanan bir muma hitap eder. Anlaşılamamak değildir asıl sorun, bir yankı bulamamak da! Alevlenip yanmaktır asıl mesele, çiğ iken pişmektir. Muhayyel de olsa bu dost, bir jestiyle, sözüyle ya da bakışıyla sağaltır yaranızı veya daha da deşer. Hayır! Daha iyileşmedin, yeterince acı çekmedin; hamlığını, çiğliğini yeterince gidermedin diyerek yüreğinizi yeni imtihanlara sokar; sürdürerek alevler içerisindeki yolculuğunuzu!

Hatta okuduğunuz bir ibare; âh, tam da buydu işte! diye yerinizden fırlatır bu buluş, incelik, yerindelik. Evet, sorun onun yokluğu, suskunluğu hatta aldırışsızlığı da değildir. Bakmaz yüzünüze belki, dikkate almaz o derindeki sancıyı, karmaşayı. Başka yerdedir bakışları. Kim bilir, belki o da acı çekmektedir, sakıngandır bu yüzden, yarası deşilsin istememektedir. Belki de asıl duyarsızlık sizdedir, bu acıyı hissetmeksizin, kendi yaranıza dokunuşa dair o yersiz bekleyişinizde! O anda, bunu hissettiğinizde siz de orada, tıpkı o sınırda, Âdem’in imtihan olduğu o ağaca dokunup dokunmama, o sınırı geçip geçmemenin tereddüdüyle kalakalırsınız ki o bir anlık duraklayış, aslında hayatın özünü belirleyen bir karar ânıdır. Bir an ki ömre bedel!

Hepimizi duraksatan sınırlar vardır ve zaman zaman çekildiğimiz o sessizlik kuleleri… Umudumuzu yitirdiğimiz anlar ya da cesaretimizin kesildiği… Belki de hayatın şiiri çekilmiştir ve içimizdeki o ürperti artık yoklamamaktadır kalbi. O zaman çıkıp da gidesiniz gelir kendi içinizden bile. Ama terk edemediğiniz o temsiliyet ağır bir yük gibi omuzlarınıza oturur. Ey insan, bilgelik mekteplerinin kaçkın çocuğu! Geçip karşısına sarsmak ve onu yeni bir başlangıca ikna etmek için değiştirirsiniz rolünüzü. Oysa asıl sorun tam da budur. Hayatın bir rol gibi yüzünüze yapıştığı o sahicisizlikten çıkma çabanızın akimliği… Nasıl çıkacağım bu yüzle karşına, ne sunacağım bir ömrün hasılası olarak? Bu yarım kalmışlıkla, yapaylıkla nasıl sürdürülebilir bir yolculuk? Nasıl bakılabilir bir dostun yüzüne? Hem bu asılsız yüzle nasıl bir dost bulunabilir?

Şeriatî, iliklerine değin hissetmişti bu yalnızlığı ki onu özleten o yalnızlık sözlerini edebilmişti. Aslında kendisinin de söylemeye mecbur kaldığı siyasal sözlerini değil, bir çölün kıyısındaki o susuzluktan yandığı ama yine de bir vahanın yanı başından usulca yürüyüp geçtiği o âsûdeliğini ve o sırada kendisinin bile duymadığı fısıltılarını… Âh o yanmışlık ve daha dolmadı süren diyen o seslenişe râm olmak! Yangınının alevlerini soğutmak yerine ısrarla yolculuğunu sürdürmek! Onca mihnetten sonra, … piştik elhamdülillah diyememek! Öyle bir dem ki tüm sözlerin üzerinde yükseldiği o temel yoksunluk duygusunu anlatmak, ne mümkün! Oysa çağımızda başka sözler yükselmekte gökyüzüne. Geriye kalan nedir, ışığımız olacak o kelimeler, sözün büyüsü; ışıltısını yitirmiş bir maceradan arta kalan, ne?

Öyle demler vardır ki ve insan öylesine yalnızlaşır ki işte o dem, tıpkı göller bölgesinde bir ada gibi kalıverirsiniz yapayalnız. Âh Rabbim! Keşke ben de bu dem göllerde bir kamış olsam… Bu trajik yalnızlığı derinlemesine duyan nadir insanlardan biriydi Şeriatî. Bu ise onun yüceliklere yükseldiği anlardı ve en güzel kelimeleri işte bu anların bir hâsılasıydı. Hiç de şikâyetçi değildi bu yalnızlığından ama olayların hızı, karşı koyamayacağı bir fırtına onu alıp hiç umulmadık yerlere doğru sürükledi. Bir kaçak olarak gittiği o yaban ülkede artık taşımaktan yorulduğu canını teslim etti Rabbine ve o uzun çöl gecelerinde bunaldığı demlerde sığındığı toprağın kuytularına değil de uzaklardaki bir toprağa, bir yüce gönlün yanı başına defnedildi.

İşte öylesi gecelerden birinde, çölün derinliklerine doğru yürürken, bir ruh ikiziyle karşılaşmıştı kumulların arasında. İnsanlardan öylesine bezgin, bedenini taşımaktan yorgun ve kendisini anlayabilecek bir sîma bulabilmekten öyle umutsuzdu ki işte o zaman çağırmıştı bu mustarip kardeşini imdadına; o da bir zamanlar, Buda’yı çağırmıştı gönül evine!

Yalnızlık kâbusundan kurtulmak için tarihe sığınınca karşıma ilk çıkan; bilgi, duygu ve düşünce derinliği yüzünden daha otuz üç yaşındayken işkence ile lime lime edilerek yakılan kardeşim Aynulkudât oldu… Evet, cehalet çağlarında şuur bağışlanamaz bir kendini bilmezliktir. Mazlumlar ve yüreği yanmışlar diyarında ise ruh ve gönül yüceliği… Buda’nın tabiriyle ise göller bölgesinde bir ada olmak, affedilemeyecek bir günahtır.

Kendi kendime iç yakınışlarımı okurken pek çok kez bunları kardeşim Aynulkudât’ın da yazmış olduğunu gördüm. Onun iç yakınışlarına ait bu yazıları okurken onları sanki ben yazmışım gibi geldi bana! İşte onun benim ‘Çöl’üme ve “Çöl’deki” bana ilişkin önsözü:

… ‘Âşıkların hâllerini yazsam olmuyor, akıllıların hâllerini yazsam yine olmuyor. Hiç yazmasam sessiz kalsam da olmuyor. Sözlerimi şerh etsem de olmuyor; şerh etmesem, susup kalsam da!

Aynulkudât oldukça genç bir yaşta ağır işkencelerle öldürüldü. Şeriatî ise konuşmasının engellendiği, susturulduğu, sözlerinin duyulamaz bir hâle getirildiği ülkesinde adeta dilsizleştirildi.  Öyle ki yurdunu terk etmek, kaçıp gitmek zorunda kaldı. Onu öylesine yalnızlaştırdılar ve duyulamazlaştırdılar ki kalbi, o uzak diyarlarda tıkanıp kaldı! Sadece baskılar ve saldırılar mıydı buna yol açan yoksa her ne derse desin süregiden o derin sessizlik mi? Anlaşılmanın yarattığı tepkiler ve saldırılar mı yoksa aldırışsızlığın o çölsü cehennemi mi?

İşte postmodern/neoliberal çağın sansürsüz gevezelikleri de aslında tam da bu yolla cezalandırılmanın en acı yöntemlerinden biridir. Orada hiç kimse sözünün anlamını umursamaz, sadece konuşur. İçinde kaybolduğu o sanal dünyada dostluğa değil de tepkilere karşı duyarlıdır. Bir çöl gibi yayılan kuraklığı umursamaksızın göller bölgesinde bir ada olmaktansa içeriğini yitirmiş kelimelerin okyanusunda boğulsun ister. Yanmış bir gönülle yücelmek değildir arzuladığı ne de iyiliğe doğru bir adım atmak: sadece söz, sadece yankı, sadece görünürlük!

Cemil Meriç’e göreyse hakikati görmezlikten gelen hatta umursamayan bir çağda şuur ve hassasiyet, serâzat düşünce ve gönül yüceliği değildi artık. Entelektüel ikbal ve mevki hırsına düşmüştü. “Ahlâksızlığa katılmayacak kadar ödlek, dört yol ağzında şaşkın ve mütereddit bekleyen, başarısızlıktan korktukları için karara yanaşmayan” entelektüelleri acı bir tebessümle iğneler Şeriatî. Ona göre bir yol seçmek, ‘ilk adım’ı atmak değildir, hayatın bütününü tayin etmektir. Duraksama ve kuşku, bugünkü entelektüel köleliğimizin, başka bir deyişle entelektüalizmin sonucu! Şeriatî çok kısa fakat çok verimli hayatı boyunca düşüncenin ve insanlığın bu kadim ve tanınmış düşmanlarıyla savaşacaktır.[1]

[1] Cemil Meriç, Kırk Ambar, Cilt 2. İletişim Y. s. 205, 206.

Devamını Okuyun

Yazılar

Ne Darbe Ne Demokrasi! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Her yıl 15 Temmuz geldiğinde Türkiye yeniden aynı tartışmaların içine çekiliyor. Bir taraf “demokrasi destanı” diyor, diğer taraf darbenin karanlık yönlerini tartışıyor. Herkes kendi siyasal pozisyonunu güçlendirecek cümleler kuruyor fakat bütün bu gürültünün içinde asıl sorulması gereken soru çoğu zaman unutuluyor.

Bir Müslüman bu hadiseye hangi ilkeler üzerinden bakmalıdır?

Müslüman, olayları sloganlarla değil, vahyin ölçüleriyle değerlendirir.

Onun terazisi iktidarlar değildir; hakikattir.

Onun safı partiler değildir; adalettir.

Onun yönü kalabalıklar değildir; Allah’ın rızasıdır.

Tam da bu sebeple Müslüman, 15 Temmuz’a bakarken önce şunu söylemek zorundadır:

Biz ne darbelerin ne de demokrasinin kutsanmasının tarafıyız.

Çünkü bizim davamız, iktidar biçimlerinden daha büyük; insanlığın yeniden Allah’ın hükmüyle buluşması davasıdır.

Bugün dünyanın ihtiyacı, darbe ile demokrasi arasında tercih yapmak değildir. Dünyanın ihtiyacı, zulmün bütün biçimlerini reddeden yeni bir ahlâkî ve tevhîdî teklifin yeniden ayağa kalkmasıdır.

DARBE NEDİR?

Darbe, silahlı bir grubun zor kullanarak iktidarı ele geçirmesidir.

Bunun meşruiyeti yoktur.

Zorbalık, hangi üniformayı giyerse giysin zulümdür.

Tankın gölgesinde kurulan hiçbir düzen adalet getirmez.

Kur’an, zalimliği yöntemine göre ayırmaz.

Bir zulüm, asker eliyle yapılınca zulüm olduğu gibi sivil eliyle yapılınca da zulümdür.

Üniforma zulmü meşrulaştırmadığı gibi sandık da meşrulaştırmaz.

Müslüman darbeye karşıdır çünkü Allah yeryüzünde fesadı sevmez.

İnsanların iradesini silahla teslim almak, Allah’ın kullarını başka kulların tahakkümüne sokmaktır.

Bu yönüyle darbe, yalnızca anayasal bir suç değil; aynı zamanda ahlâkî ve tevhidî bir sapmadır.

PEKİ, DEMOKRASİ NEDİR?

Burada Müslümanın cesur olması gerekir.

Modern çağ, demokrasiyi sorgulanamaz bir kutsala dönüştürmüştür.

Demokrasi, halkın kendi kendisini yönetmesi iddiasıdır.

Egemenliğin millete ait olduğunu söyler.

İslam’ın temel iddiası ise farklıdır.

Egemenlik Allah’ındır.

Hüküm yalnızca O’nundur.

Müslüman için yasa koyma yetkisi insanların keyfine bırakılamaz.

Çoğunluk, haramı helal yapamaz.

Kalabalıklar hakkı belirleyemez.

Sandık, vahyin yerine geçemez.

Tam da burada büyük bir zihinsel problem ortaya çıkmaktadır.

Darbeyi reddeden birçok Müslüman, farkında olmadan demokrasiyi kutsamaya başlamaktadır.

Oysa tevhid, iki yanlış arasında tercih yapmak değildir.

Tevhid, yanlışın her türünü reddedebilmektir.

Bir Müslüman ne tankı alkışlar ne de sandığı ilahlaştırır.

Modern siyaset Müslümanlara sürekli iki seçenek sunuyor.

Ya darbeyi ya demokrasiyi savun!

Ya şu bloğun içinde ol ya bu bloğun içinde!

Ya Doğunun safına geç ya Batı’nın!

Ya NATO ya başka bir güç!

Sanki hakikat bunlardan birinin içindeymiş gibi…

Oysa Kur’an’ın inşa ettiği şahsiyet, bu ikilemleri reddeder.

Bütün bu durumlarda Müslüman, üçüncü bir söz söylemek zorundadır.

Biz Allah’ın şahitleriyiz.

Biz hiçbir beşerî ideolojinin muhafızı değiliz.

Ne liberalizmin

Ne milliyetçiliğin

Ne darbelerin...

Ne demokrasinin

Biz yalnızca adaletin şahitleriyiz!

ASIL SORU “KİM KAZANDI?” DEĞİL, “İNSANLIK NE KAYBETTİ?”

15 Temmuz üzerine yıllardır şu sorular soruluyor:

Kim kazandı?

Kim plânladı?

Kim destekledi?

Kim ihanet etti?

Fakat Müslümanın sorusu başka olmalıdır.

Bu süreçte ümmet ne kazandı?

İnsanlık ne kazandı?

Mazlumlar ne kazandı?

Filistin ne kazandı?

Gazze ne kazandı?

Doğu Türkistan ne kazandı?

Sudan ne kazandı?

Yemen ne kazandı?

Suriye ne kazandı?

Lübnan ne kazandı?

İran ne kazandı?

Yoksul halkımız ne kazandı?

Özgürlükler ne kazandı?

Eğer bütün siyasi zaferlerin sonunda mazlumlar hâlâ yalnızsa hâlâ zulme uğruyorsa ve biz susuyorsak…

İnsanlık hâlâ sömürülüyorsa…

Silah şirketleri daha fazla büyüyorsa…

Kapitalizm daha da güçleniyorsa…

O zaman ortada kutlanacak bir şey yoktur!

Değil mi ki İslam’ın ölçüsü iktidarın kimde olduğu değil;

adaletin kim için gerçekleştiğidir!

Bugün birçok Müslüman enerjisini sürekli siyasal kamplaşmalarda tüketmektedir.

Kim iktidarda?

Kim muhalefette?

Kim kazandı?

Kim kaybetti?

Kim kime destek verdi?

Bütün bunlar, Müslümanın aslî vazifesini görünmez hâle getiriyor.

Allah Resûlü insanları demokrasiye çağırmadı.

Darbeye de çağırmadı.

İnsanları Allah’a çağırdı.

Toplum inşa etti.

İnsan yetiştirdi.

Ahlâk kurdu.

Adalet tesis etti.

Yetim korudu.

Köle özgürleştirdi.

Kadını insan yerine koydu.

Faizi kaldırdı.

Sömürüyü reddetti.

İnsanı yeniden inşa etti.

Çünkü sistemler, insan düzelmeden düzelmez!

MÜSLÜMANIN ASIL SORUMLULUĞU

Bugün bizim meselemiz hangi sistemin kazanacağı değildir.

Bizim meselemiz hangi insanın ortaya çıkacağıdır.

Kur’an’ın istediği insan;

emanete sadık,

adaleti ayakta tutan,

zulme yaklaşmayan,

güce tapmayan,

çıkar için eğilmeyen,

Allah’tan başkasına kulluk etmeyen insandır.

Böyle insanlar yetişmeden hangi anayasa yazılırsa yazılsın sonuç değişmeyecektir.

Yozlaşmış insanlar sağlam sistem kuramaz.

Kur’an; önce insanı değiştirir, sonra toplumu, sonra düzeni!

Modern siyaset ise tam tersini yapar.

Önce sistemi değiştirir.

İnsanı ihmal eder.

Sonra aynı zulüm, farklı isimlerle yeniden üretilir.

MÜSLÜMAN, İNSANLIĞA NE SÖYLEMELİ?

Belki de artık en önemli soru budur.

Müslüman, sürekli şu tartışmaların peşinden mi gidecek?

Darbe mi?

Demokrasi mi?

Sağ mı?

Sol mu?

Liberalizm mi?

Milliyetçilik mi?

Yoksa insanlığa yeni bir teklif mi sunacak?

Bugün dünya büyük bir ahlâkî çöküş yaşamaktadır.

Batı, özgürlüğü kaybetmiştir.

Doğu, adaleti kaybetmiştir.

Kapitalizm merhameti öldürmüştür.

Milliyetçilik insanı parçalamıştır.

Sekülerizm anlamı tüketmiştir.

Teknoloji büyümüş,

vicdan küçülmüştür!

İşte tam burada Müslümanın söyleyeceği söz vardır.

Biz, insanı yalnız bırakmayan bir sistem teklif ediyoruz.

Serveti değil emaneti merkeze alan bir düzen teklif ediyoruz.

Çıkarı değil kardeşliği merkeze alan bir toplum teklif ediyoruz.

Irkı değil takvayı üstün gören bir anlayış teklif ediyoruz.

Gücü değil, hakkı önceleyen bir siyaset teklif ediyoruz.

İnsanlığın ihtiyacı tam da budur.

ÜÇÜNCÜ YOL DEĞİL, ASIL YOL!

Bazıları bunu “üçüncü yol” olarak görebilir.

Oysa bu yeni bir yol değildir.

Bu, peygamberlerin yoludur.

Hz. İbrahim, Nemrut’un tarafı olmadı ama karşı cephedeki başka zalimin de tarafı olmadı.

Hz. Musa Firavun’un düzenini reddetti, yerine başka bir firavun üretmedi.

Hz. Muhammed, Mekke aristokrasisinin sistemini de reddetti.

Roma’nın ve Sâsânî’nin medeniyetini de model almadı.

O, vahyin inşa ettiği yeni bir toplum kurdu.

İşte Müslümanın bugün yeniden hatırlaması gereken budur.

Biz mevcut düzenlerden daha iyi bir versiyon üretmek için gönderilmedik.

Biz insanlığı Allah’ın adaletine davet etmek için gönderildik.

Sonuç: Müslüman Taraf Değil, Şahit Olmalıdır

15 Temmuz üzerinden yıllardır taraflar konuşuyor.

Siyaset konuşuyor.

Medya konuşuyor.

İktidar konuşuyor.

Muhalefet konuşuyor.

Gelin görün ki Müslümanın sesi çoğu zaman duyulmuyor.

Oysa bizim söylememiz gereken cümle çok nettir:

Biz darbeye razı olmayız çünkü zulmü reddederiz.

Biz demokrasiyi de mutlaklaştırmayız çünkü egemenliği Allah’a ait biliriz.

Biz gücün değil, Hakkın yanındayız.

Biz sandığın değil, adaletin peşindeyiz.

Biz tankların gölgesinde de yürümeyiz, kalabalıkların alkışına da teslim olmayız.

Çünkü bizim yürüdüğümüz yol, peygamberlerin yoludur.

Artık Müslüman, kendisini iki yanlış arasında tercih yapmaya zorlayan bütün siyasal denklemleri aşmalıdır!

İnsanlık, bize rağmen unuttuğu hakikati yeniden hatırlatmamızı bekliyor.

Bizim görevimiz, hangi iktidarın kazanacağını tartışmak değil; hangi insanın ayağa kalkacağını göstermektir.

Yeryüzünün gerçek ihtiyacı; yeni bir iktidar değil, yeni bir vicdandır.

İşte o vicdan ne tankın namlusunda ne de sandığın içinde doğar!

O vicdan, yalnızca Allah’a teslim olmuş kalplerde filizlenir.

İşte Müslümanın sözü de iddiası da insanlığa vaadi de burada başlar.

İslam’ın izzetini yeniden kuşanmak için yürüyenlere,
Müslümanların selametini kendi çıkarlarının önünde tutanlara,
tevhidi hayatın merkezine yerleştirenlere,
adaleti hiçbir güce feda etmeyenlere,
ahlâkı siyasetin ve menfaatin üzerinde tutanlara,
yeryüzünde Allah’ın şahitleri olarak daha adil, daha merhametli ve daha onurlu bir dünya inşa etmek için gayret edenlere selam olsun!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x