Connect with us

Yazılar

“Filistin Davası” ve Bölgesel Hegemonya Kıskacında Türkiye-İsrail İlişkileri: Tarihsel ve Yapısal Bir Analiz – Levent Baştürk

Yayınlanma:

-

  1. Giriş: Görünürdeki Çatışma, Derindeki Süreklilik

Limanlarda yankılanan vinç sesleri ile meydanlarda atılan öfkeli sloganlar arasındaki boşluk, Türkiye–İsrail ilişkilerinin gerçek koordinatlarını gösterir. Televizyon ekranlarında Gazze’deki yıkıma dair en sert suçlamalar dile getirilirken aynı anda Türkiye limanlarından kalkan gemilerin İsrail’e çelik, yakıt veya gıda taşıması ilk bakışta bir çelişki gibi görünür. Oysa bu durum, iki ülke arasındaki ilişkilerin yalnızca söylemlerle değil, ekonomik çıkarlar, iç siyasal dengeler ve uluslararası sistemin dayattığı stratejik gerçekliklerle şekillendiğini gösterir.

Türkiye–İsrail ilişkileri çoğu zaman kamuoyunda duygusal retoriklerle tartışılsa da dış politika pratikte daha farklı dinamiklerle ilerler. Türkiye’de siyasi aktörlerin sert eleştiriler veya güçlü destek ifadeleri içeren söylemleri çoğu zaman iç kamuoyuna yönelik mesajlar üretirken ekonomik ilişkiler ve ticari ağlar görece istikrarlı bir şekilde işlemeye devam eder. Bu nedenle diplomatik krizler ile ticari süreklilik arasındaki mesafe, dış politikanın yalnızca ideolojik veya ahlâkî tercihlerle açıklanamayacağını gösterir.

2000’li yıllardan itibaren Türkiye’nin dış politikasında ekonomik bağlantıları önceleyen bir yaklaşımın güçlenmesi de bu tabloyu pekiştirmiştir. Devlet yalnızca güvenlik kaygılarını yöneten bir aktör değil, aynı zamanda ticaret hacmini genişletmeye ve yeni pazarlar açmaya çalışan bir ekonomik aktör olarak hareket etmektedir. Türkiye ile İsrail arasında yaşanan siyasi gerilimlere rağmen ticaretin uzun süre artmaya devam etmesi bu pragmatik mantığın açık bir göstergesidir.

Bunun yanında ilişkiler yalnızca ikili düzeyde değil, daha geniş uluslararası sistem içinde şekillenmektedir. Türkiye’nin NATO üyeliği ve Batı güvenlik mimarisi içindeki konumu, İsrail ile ilişkilerin tarihsel çerçevesini belirleyen önemli unsurlardan biridir. Bölgesel dengeler, ABD’nin Orta Doğu politikaları ve küresel ekonomik ilişkiler, iki ülke arasındaki iş birliği ile gerilim arasındaki sınırları sürekli yeniden tanımlar.

Bu nedenle Türkiye–İsrail ilişkilerini yalnızca diplomatik krizler veya liderlerin karşılıklı söylemleri üzerinden okumak eksik kalır. Daha açıklayıcı bir çerçeve, meydanlarda yükselen sloganlarla limanlarda süren ticaret arasındaki mesafeye bakmayı gerektirir çünkü ilişkilerin sürekliliği çoğu zaman tam da bu sessiz alanlarda şekillenir.

  1. Türkiye–İsrail İlişkilerinin Ekonomi-Politik ve Yapısal Çerçevesi

Türkiye’nin İsrail politikasındaki dalgalanmalarını anlamak için dış politikayı yalnızca diplomatik tercihler ya da “devlet aklı” söylemi üzerinden okumak yeterli değildir. Daha açıklayıcı bir yaklaşım, dış politikanın içerideki güç dengeleri, ekonomik çıkarlar ve uluslararası sistemdeki konumla birlikte ele alınmasını gerektirir. Bu perspektife göre dış politika, içerideki siyasal ve ekonomik düzenin sınır ötesine yansıyan bir uzantısıdır.

Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri de büyük ölçüde ülkenin küresel pazarlara entegrasyon süreciyle bağlantılıdır. İş dünyasının farklı kesimleri açısından istikrarlı ticari kanalların korunması önemli bir öncelik oluşturmuştur. 2000’li yıllardan itibaren Türkiye’nin dış politikasında belirginleşen “ticaret yapan devlet” yaklaşımı, bu eğilimi güçlendirmiştir. Bu çerçevede devlet, yalnızca güvenlik tehditlerini yönetmeye çalışan bir aktör değil, aynı zamanda ticaret akışını sürdürmeye ve yeni ekonomik bağlantılar kurmaya çalışan bir aktör olarak hareket eder. Bu nedenle siyasi düzeyde sert eleştirilerin dile getirildiği dönemlerde bile ekonomik ilişkilerin tamamen kesilmemesi sıkça görülen bir durumdur.

Öte yandan Türkiye’nin uluslararası sistemdeki konumu da bu ilişkilerin sınırlarını belirler. NATO üyeliği, Batı ile kurulan ekonomik ve güvenlik ağları ve bölgesel dengeler, İsrail ile ilişkileri çoğu zaman daha geniş bir stratejik çerçeveye yerleştirir. Bu nedenle Türkiye–İsrail ilişkilerindeki gerilim ve yakınlaşmalar, yalnızca ikili ilişkilerin değil, iç siyasal dinamikler ile küresel sistemin yarattığı zorunlulukların kesişiminde şekillenir.

  1. AKP Öncesi Miras: Batı Sistemine Entegrasyonun Bedeli

AKP döneminde görülen “yönetilen gerilimleri” anlamak için Türkiye’nin “Cumhuriyet tarihi” boyunca İsrail ile kurduğu daha derin ve yapısal ilişkilere bakmak gerekir. Bu ilişkilerin temelleri, II. Dünya Savaşı sonrasında şekillenen uluslararası düzen içinde atılmıştır. Türkiye, 1949 yılında İsrail’i tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülke olmuştur. Bu karar, çoğu zaman ideolojik bir yakınlıkla açıklansa da esas olarak Türkiye’nin Soğuk Savaş bağlamında konumunu “Batı Bloku” içinde sabitleme arayışının bir parçasıydı. Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde Batı güvenlik mimarisine dahil olmayı hedefleyen Ankara için İsrail’i tanımak, Washington ile kurulan stratejik ilişkinin bir göstergesi ve Batı ittifakıyla uyumun işareti olarak görülmüştür.

1967 Arap–İsrail Savaşı ve sonrasında yaşanan petrol krizi ise Türkiye’yi daha temkinli bir denge siyasetine yöneltmiştir. Özellikle Kıbrıs meselesi nedeniyle uluslararası alanda yaşanan diplomatik yalnızlık ve Birleşmiş Milletler’de Arap ülkelerinin desteğine duyulan ihtiyaç, Ankara’nın İsrail ile ilişkilerinde daha mesafeli bir tutum benimsemesine yol açmıştır. Bununla birlikte bu mesafe hiçbir zaman tam bir kopuşa dönüşmemiştir. Türkiye, Arap dünyasıyla ilişkilerini geliştirmeye çalışırken bile İsrail ile diplomatik ve güvenlik alanındaki alt düzey temaslarını sürdürmüştür.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ise ilişkiler yeni bir aşamaya girmiştir. 1990’lı yıllarda dış politika üzerinde belirgin bir etkiye sahip olan askeri bürokrasinin yönlendirmesiyle Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler “stratejik ortaklık” düzeyine yükselmiştir. 1996 yılında imzalanan “Askerî Eğitim ve İşbirliği Anlaşması” ile İsrail pilotlarına Türk hava sahası açılmış; özellikle Konya’daki eğitim merkezleri, iki ülke arasındaki askerî iş birliğinin önemli alanlarından biri haline gelmiştir. Aynı dönemde Türkiye’nin savunma sanayii projelerinde İsrail teknolojisinin payı artmış, askeri modernizasyon programları iki ülke arasındaki ilişkilerin en görünür boyutlarından biri olmuştur.

Bu dönemde gerçekleştirilen bazı büyük ölçekli savunma projeleri, ilişkilerin niteliğini açık biçimde göstermektedir. “F-4 Phantom ve F-16 modernizasyonu” projeleri kapsamında yaklaşık 700 milyon dolarlık ihaleler İsrail şirketlerine verilmiş, Türk Hava Kuvvetleri envanterindeki uçakların modernizasyonu büyük ölçüde İsrail savunma sanayii tarafından gerçekleştirilmiştir. Benzer şekilde “M-60 Tank modernizasyonu” için yürütülen ve yaklaşık 687 milyon dolar değerindeki proje, Türk ordusunun zırhlı birliklerinin modernizasyonunda İsrail teknolojisinin önemli bir rol oynamasına yol açmıştır.

Bu yıllar, Türkiye–İsrail ilişkilerinin büyük ölçüde kamuoyu tartışmalarının dışında, daha çok güvenlik bürokrasileri ve askeri kurumlar arasında yürütüldüğü bir dönem olarak da tanımlanabilir. Bölgesel güvenlik denkleminde İsrail, Ankara açısından Suriye, İran ve PKK kaynaklı tehditlere karşı önemli bir “güvenlik ortağı” olarak görülmüştür. Böylece ilişkiler, toplumsal düzeyde sınırlı görünürlük taşıyan fakat devlet kurumları arasında yoğun biçimde sürdürülen bir iş birliği çerçevesi içinde ilerlemiştir.

  1. AKP Dönemi: Isınma, Gerilim ve Yeni Normal

AKP’nin 2002’de iktidara gelişi, Millî Görüş kökenli bir kadronun, 1990’larda askeri-bürokratik elitlerce kurulan İsrail’e dayalı yapısal bağımlılıkla yüzleşmesi olarak okunabilir. Bu süreç, ideolojik miras ile devletin stratejik zorunlulukları arasındaki gerilimin zamanla nasıl yönetildiğini gösterir.

İktidar devralındığında özellikle 1996 anlaşmalarıyla pekişmiş bir “altın çağ” mirası vardı. Türk ordusunun F-4 uçakları ve M-60 tankları gibi kritik sistemleri İsrail modernizasyonuna bağımlıydı. PKK ile mücadelede sağlanan istihbarat ve İHA teknolojileri Ankara açısından vazgeçilmez görülüyordu. Ayrıca Washington’da Ermeni ve Rum lobilerine karşı denge unsuru olarak İsrail yanlısı Yahudi lobisinin desteğine duyulan ihtiyaç, bu bağımlılığı yalnızca askerî değil, diplomatik düzeyde de yapısal kılıyordu.

AKP’nin Isınma Devresi ve BOP (2002-2008)

AKP’nin 2002 yılında iktidara gelişi, Millî Görüş geleneğinden gelen bir kadronun, devletin özellikle 1990’larda askeri-bürokratik elitler tarafından inşa edilen “yapısal İsrail bağımlılığı” ile karşı karşıya kaldığı bir süreci ifade eder. Bu dönemde hükümet, 1996 anlaşmalarıyla pekişmiş “Askeri-Stratejik Bağımlılık” mirasını devralmıştır; Türk ordusunun modernizasyonunun İsrail teknolojisine bağlanması, PKK ile mücadelede sağlanan istihbarat ve İHA (Heron) desteği ile ABD’deki Yahudi lobisinin Türkiye için bir “Washington kapısı” işlevi görmesi bu yapının temel unsurlarını oluşturmuştur.

11 Eylül sonrası ABD’nin Ortadoğu’da radikalizme karşı “ılımlı İslam” ile demokrasiyi birleştiren bir “model ülke” arayışı ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesi, Türkiye’ye bu denklem içinde özel bir rol atfetmiştir. AK Parti liderliğindeki Türkiye, “İslam ile demokrasiyi bağdaştırabilen” yapısıyla bu rol için uygun görülmüş; hükümet ise bölgesel etkinliğini artırmak ve uluslararası sistemde vazgeçilmez bir aktör haline gelmek amacıyla bu misyona gönüllü bir uyum göstermiştir. Bu süreçte ideolojik bagaj büyük ölçüde geri plana itilmiş, reel politik öncelikler belirleyici olmuştur.

Bu çerçevede geliştirilen “komşularla sıfır sorun” politikası, Türkiye’nin çevre ülkelerle gerilimleri azaltarak ekonomik ve diplomatik etki alanını genişletmesini, aynı zamanda Batı ile uyumlu fakat bölgesel olarak aktif bir aktör profilini pekiştirmesini hedeflemiştir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin hem arabulucu rolünü güçlendirme hem de “model ülke” konumunu somutlaştırma stratejisinin tamamlayıcı bir unsuru olmuştur.

AKP, ilk yıllarında Batı’ya “güvenilir ortak” olduğunu kanıtlama ihtiyacı duymuş; Millî Görüş kökenlerinden gelen “İslamcı” imajı dengelemek için İsrail ile ilişkileri hızla geliştirmiştir. Yahudi lobileriyle (ADL gibi) kurulan temaslar ve 2005 yılında Erdoğan’a verilen “Üstün Cesaret Ödülü”, Türkiye’nin Batı kampındaki yerini tescillemeye dönük sembolik adımlar olarak öne çıkmıştır. Bu aynı zamanda, Ermeni ve Rum lobilerinin ABD Kongresi’ndeki etkisini dengeleme arayışının da bir parçası olmuştur.

2005 yılında Erdoğan’ın, Filistinliler nezdinde tartışmalı bir figür olan Ariel Şaron’u ziyaret etmesi, ideolojiden ziyade pragmatizmin öne çıktığını göstermiştir. Türkiye, bu dönemde hem İsrail hem Filistin ile temas kurabilen bir aktör olarak “düzen kurucu merkez ülke” iddiasını güçlendirmeye çalışmış; bununla paralel olarak savunma sanayii işbirlikleri, modernizasyon projeleri ve ekonomik ilişkiler derinleştirilmiştir.

Özetle bu politika hattı, Türkiye’nin BOP içinde kendisine biçilen Batı yanlısı, demokratik ve Müslüman aktör profilini uluslararası düzeyde onaylatma ve bu sayede iç politikadaki konumunu küresel destekle tahkim etme stratejisinin bir sonucu olarak şekillenmiştir.

Gerilim ve Süreklilik: “Davos”tan “Mavi Marmara”ya (2008-2020)

27 Aralık 2008’de başlayan “Dökme Kurşun Operasyonu”, Türkiye-İsrail ilişkilerinde 2000’li yılların ilk derin kırılması ve seyrin değiştiği bir dönüm noktası oldu. Operasyondan sadece birkaç gün önce İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in Ankara’yı ziyaret etmesi ve barışçıl mesajlar verilmesine rağmen saldırının başlatılması, Ankara’da bir “diplomatik sırtından bıçaklama”, “ihanet” ve “diplomatik saygısızlık” olarak algılandı. Bu gelişme, Türkiye’nin yoğun emek verdiği İsrail-Suriye dolaylı barış görüşmelerini sona erdirirken Ankara’nın “düzen kurucu ve arabulucu aktör” rolünü ciddi biçimde zayıflattı ve güven kaybına yol açtı.

Bu kırılma, Türkiye’nin söyleminde belirgin bir sertleşmeyi beraberinde getirdi. Daha önce görece dengeli bir dil kullanan Ankara, operasyonun yol açtığı sivil kayıpların ardından İsrail’i “insanlık suçu”, “devlet terörü” ve ilk kez açık biçimde “terör devleti” kavramlarıyla tanımlamaya başladı. Aynı süreçte ilişkilerin “altın çağı”ndan kalan askerî iş birliği de yara aldı; Türkiye, Anadolu Kartalı Tatbikatı’nın uluslararası bölümünden İsrail’i çıkardı ve bazı savunma projelerini askıya aldı. Tepki yalnızca hükümet düzeyiyle sınırlı kalmadı; Türkiye-İsrail Parlamentolararası Dostluk Grubu üyelerinin istifası ve geniş katılımlı protestolar, diplomatik gerilimin toplumsal bir kopuşa dönüştüğünü gösterdi.

Bu dönemin yarattığı gerilim, sonraki krizlerin de zeminini oluşturdu. 2009 Davos zirvesindeki “One Minute” çıkışı, Türkiye’nin Batı merkezli çizgiden kısmen uzaklaşıp Ortadoğu’da daha bağımsız bir aktör olma iddiasının sembolü haline geldi. Bu çıkış, Erdoğan’ı Arap kamuoyunda öne çıkarırken İsrail tarafında Türkiye’nin artık tarafsız bir arabulucu olamayacağı algısını pekiştirdi. 2010’daki “Alçak Koltuk” krizi ise İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Ayalon’un Türk Büyükelçisi Çelikkol’a yönelik tavrıyla, ilişkilerin “millî onur siyaseti” ve sembolik “aşağılama” pratikleri üzerinden yürütüldüğünü ortaya koydu.

31 Mayıs 2010’daki “Mavi Marmara” olayı, bu gerilim hattının en sert kırılması oldu. Türkiye’nin kendi “11 Eylül”ü olarak tanımladığı bu olay sonrasında diplomatik ilişkiler ikinci kâtip düzeyine indirildi, askerî anlaşmalar askıya alındı ve hava sahası İsrail askeri uçaklarına kapatıldı. Ayrıca İsrail ilk kez “Kırmızı Kitap”ta bölgesel istikrarı bozan bir tehdit olarak tanımlandı. Böylece ilişkiler “güvenlik odaklı müttefiklikten” kalıcı bir “kriz diplomasisi” zeminine kaydı.

Buna karşın siyasi gerilimin zirve yaptığı 2011-2020 döneminde ekonomik ilişkiler “tıkırında giden” bir seyir izledi. 2002’de 1.4 milyar dolar olan ticaret hacmi 2014’te 5.8 milyar dolara, 2020’de ise 6.5 milyar dolara ulaştı. İsrail, Türkiye’ye enerji ve ileri teknoloji sağlarken Türkiye; demir-çelik, çimento ve gıda ihracatını sürdürdü. Bu durum, “Değerli Yalnızlık” söylemine rağmen iş dünyasının (Zorlu, İçdaş vb.) İsrail pazarından çekilmemesi ve hükümetin “Biz İsrail hükümetiyle değil, firmalarla ticaret yapıyoruz!” yaklaşımıyla ekonomik hattı koruduğunu gösterdi.

Sonuçta ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin bir “ticaret yapan devlet” (trading state) olarak dış politikasını iki katmanlı yürüttüğünü ortaya koydu: bir yanda yüksek tonlu “Filistin savunuculuğu” ve ahlâkî söylem, diğer yanda “kesintisiz ekonomik etkileşim” ve pragmatizm. Ancak 7 Ekim 2023 sonrası süreç, Türkiye’nin uzun süre koruduğu “ekonomiyi siyasi krizden izole etme” yaklaşımını bozarak bu dengeyi yeni bir evreye taşıdı.

Ekim Aksa Tufanı Öncesinde Yeni Jeopolitik Dengeler ve Normalleşme: Enerji ve İzolasyon

2010’lu yılların sonuna gelindiğinde Türkiye, Doğu Akdeniz’de artan bir “kuşatılmışlık” algısıyla karşı karşıya kalmıştır. 2019’da Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail, Mısır, İtalya, Ürdün ve Filistin Yönetimi tarafından kurulan Doğu Akdeniz Gaz Forumu (EMGF), Türkiye’yi bölgesel enerji iş birliği mekanizmalarının dışında bırakmış ve bu durum Ankara’nın dışlandığı hissini pekiştirmiştir. 2020’de imzalanan “Abraham Accords (İbrahim Anlaşmaları)” ise İsrail’in Arap dünyasındaki meşruiyetini artırarak Türkiye’nin “Müslüman dünyasındaki kilit müttefik” rolünü zayıflatmış ve ülkeyi daha belirgin bir “değerli yalnızlık” konumuna itmiştir.

Bu jeopolitik tabloya, 2021 itibarıyla derinleşen ekonomik kriz eşlik etmiştir. Yüksek enflasyon ve döviz baskısı altında kalan Ankara, dış kaynak ihtiyacını karşılamak amacıyla yalnızca İsrail ile değil; BAE, Suudi Arabistan ve Mısır gibi aktörlerle de ilişkileri normalleştirme arayışına girmiştir. Bu süreçte İsrail ile zaten “tıkırında giden” ticaretin, siyasi normalleşmeyle daha da büyüyebileceği beklentisi öne çıkmıştır.

Enerji boyutu ise bu “u-dönüşünün” temel eksenlerinden birini oluşturmuştur. ABD’nin, Türkiye’yi dışlayan EastMed boru hattı projesinden desteğini çekmesi, Ankara açısından önemli bir “jeo-ekonomik fırsat” yaratmıştır. Türkiye, İsrail’in Leviathan ve Tamar sahalarından çıkarılan doğalgazın kendi toprakları üzerinden Avrupa’ya taşınmasını sağlayarak bir “enerji hub’ı (merkezi)” olma hedefini güçlendirmek istemiştir.

Bu koşullar altında 9 Mart 2022’de İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un Ankara ziyareti, 14 yıl aradan sonra gerçekleşen ilk üst düzey temas olarak ilişkilerde “yeni bir milat” şeklinde sunulmuştur. Ancak bu normalleşme, liderler arası güvenden çok, tarafların bölgesel dengeler ve ekonomik zorunluluklar çerçevesinde geliştirdiği “çıkara dayalı evlilik” niteliği taşımıştır.

Özetle, 7 Ekim öncesindeki bu “u-dönüşü”, Türkiye’nin bölgesel izolasyondan çıkma, enerji denkleminde yer alma ve ekonomik kriz kaynaklı dış finansman ihtiyacını karşılama stratejisinin bir ürünü olmuştur ancak bu süreç, “Aksa Tufanı” ile yeniden kesintiye uğramıştır.

7 Ekim Sonrası: “Soykırım”ın Lojistik Arka Planı

Aksa Tufanı (7 Ekim 2023) sonrasında Türkiye’nin İsrail’e yönelik politikası, retorik (söylem) ile pratik (eylem) arasındaki belirgin çelişki üzerinden şekillenmiştir. Sürecin ilerleyen aşamalarında Türkiye, başlangıçtaki temkinli tutumunu terk ederek İsrail’i açıkça “terör devleti” olarak tanımlamış ve Gazze’deki eylemleri “soykırım” olarak nitelemiştir. Büyük mitingler ve kampanyalar, toplumsal tepkiyi mobilize eden bir “retorik supap” işlevi görmüştür.

Buna karşılık pratik düzlemde, resmî kısıtlamalara kadar “tıkırında giden” ticaret ve lojistik hatlar varlığını sürdürmüştür. Türkiye, İsrail’in önemli ticaret ortaklarından biri olmaya devam etmiş; gıda, demir-çelik ve çimento gibi temel ürünlerin akışı kesilmemiştir. Azerbaycan petrolünün Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) hattı üzerinden İsrail’e ulaşması, enerji boyutunda kritik bir unsur olmuştur. Türk çeliğinin İsrail savunma sanayiinde kullanıldığı iddiaları, bu ilişkinin stratejik niteliğine işaret etmektedir.

Resmî ticaret yasağına rağmen “soykırımın lojistiği” olarak adlandırılan dolaylı ticaret iddiaları da gündeme gelmiştir. Malların “Filistin’e gidiyor” gibi gösterilerek İsrail’e ulaştırıldığı veya Yunanistan ve Azerbaycan gibi üçüncü ülkeler üzerinden sevkiyatın sürdüğü ileri sürülmektedir.

Ortaya çıkan tablo, bir yanda güçlü bir “Filistin savunuculuğu” ve “ahlâkî üstünlük” iddiasına dayalı söylem; diğer yanda ise ekonomik çıkarlar ve küresel sistemin gerekleri doğrultusunda sürdürülen reel politik bir etkileşimi birlikte barındırmaktadır. Bu durum, söylem ile pratik arasındaki gerilimin dış politikanın temel karakteristiklerinden biri haline geldiğini göstermektedir.

İkinci Trump Döneminde Türkiye’nin Filistin-İsrail Politikası: Denge ve Uyum Arayışı

İkinci Trump döneminde Türkiye’nin Filistin-İsrail politikası, ideolojik söylemler ile sert reel politik gerekliliklerin iç içe geçtiği bir denge arayışı olarak şekillenmiştir. Ankara, bir yandan Filistin davasındaki konumunu korumaya çalışırken diğer yandan “Abraham Accords” (İbrahim Anlaşmaları) ile oluşan yeni bölgesel düzenden dışlanmamak için İsrail ile ilişkilerini “yönetilebilir bir gerilim” seviyesinde tutmaya yönelmiştir. Bu süreç, Türkiye’nin bölgedeki “Sünni-İsrail” eksenine belirli ölçülerde eklemlendiği bir dönüşüme işaret etmektedir.

31 Temmuz 2025 tarihli “New York Bildirisi”, Türkiye’nin Hamas politikasında önemli bir kırılma yaratmıştır. Ankara’nın, Hamas’ın Gazze’deki yönetimini sonlandırması ve silahlarını Filistin Yönetimi’ne devretmesi gerektiğini kabul etmesi, Gazze meselesinde İsrail-Amerikan çizgisiyle uyumlu bir pozisyona yöneldiğini göstermiştir. Bu çerçevede Hamas’ın silahsızlandırılmasına verilen destek, Trump yönetimine açık bir iş birliği mesajı niteliği taşımıştır.

Trump’ın Gazze’de Hamas varlığını sona erdirmeyi hedefleyen “20 maddelik barış planı” kapsamında Türkiye, “ikna edici” bir rol üstlenmiştir. MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Doha’da Hamas liderliğiyle yürüttüğü temaslar bu sürecin merkezinde yer alırken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Hamas’ın planı “başlarını gölgelendirecek tek bir çatı dahî kalmadığı için” kabul ettiğini ifade etmesi, bu yaklaşımın “mecburiyet” temelinde rasyonalize edildiğini göstermiştir.

Planın merkezinde yer alan “Barış Kurulu”, Gazze’yi siyasi bir özne olmaktan çıkarıp salt “yönetim nesnesine” dönüştüren bir yapı olarak öne çıkmaktadır. Trump’ın ömür boyu başkan olduğu ve üyeliklerin ekonomik katkılarla şekillendiği bu mekanizmaya Türkiye’nin Suudi Arabistan, Mısır ve Katar ile birlikte katılması, yeni düzenin inşasında aktif rol üstlendiğini göstermektedir. Aynı zamanda Gazze’de Hamas sonrası dönemde, BAE modeline benzer bir “Barış Kültürü” anlayışının yerleştirilmesini hedefleyen ideolojik dönüşüm de bu planın önemli bir parçası olmuştur.

13 Ekim 2025’te düzenlenen Şarm eş-Şeyh Konferansı ile Türkiye; ABD, Mısır ve Katar’la birlikte dört garantör aktörden biri haline gelmiş ve Gazze İcra Kurulu’nda yer alarak sürecin kurumsal bir parçasına dönüşmüştür. Türkiye’nin uluslararası istikrar gücüne asker göndermeye hazır olduğunu açıklaması, bölgedeki varlığını kalıcılaştırma iradesini ortaya koymuştur.

Bu tablo, Türkiye’nin bir yandan iç kamuoyuna dönük olarak İsrail’i “soykırımcı” olarak eleştiren söylemini sürdürürken diğer yandan diplomatik ve kurumsal düzlemde Trump’ın bölgesel planlarıyla uyumlu hareket ettiğini göstermektedir. Böylece dış politika, “mazlumların sesi” iddiası ile bölgesel güç dengeleri ve ekonomik çıkarlar arasında şekillenen, “çifte standartlı” ancak pragmatik bir karakter kazanmıştır.

  1. Sonuç: Hegemonya Kıskacında Filistin’in Geleceği

Sonuç olarak AKP dönemi Türkiye–İsrail ilişkileri, yüzeydeki sert söylemler ile derindeki yapısal sürekliliklerin iç içe geçtiği karmaşık bir karakter arz etmektedir. Bu çalışma, söz konusu ilişkilerin yalnızca diplomatik krizler, liderler arası polemikler ya da ideolojik pozisyonlar üzerinden okunamayacağını; aksine ekonomik çıkarlar, iç siyasal dengeler ve uluslararası sistemin dayattığı zorunluluklar çerçevesinde şekillendiğini ortaya koymaktadır.

AKP iktidarı, bir yandan Millî Görüş geleneğinden gelen ideolojik mirasın etkisiyle Filistin meselesinde güçlü bir söylem üretmiş, diğer yandan ise devraldığı yapısal bağımlılıkları ve küresel sistem içindeki konumunu gözeterek İsrail ile ilişkileri tamamen koparmaktan kaçınmıştır. Bu durum, Türkiye’nin dış politikasında “yönetilen gerilim” olarak tanımlanabilecek bir stratejinin kurumsallaştığını göstermektedir. Davos krizi, Mavi Marmara olayı ya da 7 Ekim sonrası süreç gibi kırılma anları, söylemsel düzeyde sertleşmelere yol açsa da ekonomik ve stratejik ilişkilerin belirli bir eşiğin altına düşmemesi bu yapısal sürekliliğin en somut göstergesidir.

Özellikle 2000’li yıllardan itibaren belirginleşen “ticaret yapan devlet” yaklaşımı, Türkiye’nin dış politikasını ideolojik tercihlerden ziyade ekonomik rasyonaliteye daha bağımlı hale getirmiştir. Bu bağlamda İsrail ile ticaretin kriz dönemlerinde dahî sürmesi, dış politikanın ahlâkî söylemlerden çok maddi çıkarlar tarafından belirlendiğini ortaya koymaktadır. Aynı şekilde NATO üyeliği, ABD ile ilişkiler ve bölgesel güç dengeleri de Ankara’nın hareket alanını sınırlayan temel faktörler olarak öne çıkmaktadır.

Son dönemde ise Türkiye’nin politikası, yalnızca ikili ilişkiler bağlamında değil de daha geniş bir bölgesel yeniden yapılanma sürecinin parçası olarak şekillenmektedir. Abraham Anlaşmaları sonrası oluşan yeni dengeler, Doğu Akdeniz enerji rekabeti ve küresel güç mücadelesi, Türkiye’yi İsrail ile ilişkilerini tamamen koparmak yerine “kontrollü gerilim” düzeyinde tutmaya yöneltmiştir. İkinci Trump döneminde ortaya çıkan gelişmeler ise bu eğilimin daha da kurumsallaştığını ve Türkiye’nin bölgesel düzende daha pragmatik ve uyum arayan bir pozisyona evrildiğini göstermektedir.

Bu çerçevede Türkiye–İsrail ilişkileri “ne tam anlamıyla bir kopuş ne de kesintisiz bir ittifak” olarak tanımlanabilir. Daha doğru bir kavramsallaştırma, bu ilişkinin “retorik çatışma ile yapısal iş birliği” arasındaki dinamik gerilim üzerine kurulu olduğudur. Dolayısıyla Türkiye’nin Filistin söylemi ile İsrail ile sürdürdüğü ekonomik ve stratejik ilişkiler arasındaki çelişki, bir tutarsızlıktan ziyade, dış politikanın doğasında bulunan çok katmanlı ve pragmatik işleyişin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.

Yazıyı, bu linki tıklayarak dinleyebilirsiniz.

Köşe Yazıları

Cevat Abinin Ardından

Yayınlanma:

-

Bazı insanlar partizan doğarlar. (Bu arada partizanlığı bir partinin fanatiği anlamında değil direnişçi anlamında kullanıyorum.) Pınar Yayınlarının ve Umran Dergisinin genel yayın yönetmeni de böyle biriydi. Bundan böyle ben ondan Cevat Abi diye söz edeceğim. Cevat Abiyi, Ahmet Kot vasıtası ile Umran Dergisi üzerinden tanıdım. Zamanla bu adamın benim gönlümdeki yeri de büyüdü çünkü tam anlamı ile koca yürekli bir ulu çınardı. O dönemde İslamcılıkla ilgili fikirlerim de Cevat Abi üzerinden olumlu bir yer edindi.

Benim tanıdığım Cevat Abi sadece bir entelektüel değildi bir dava adamıydı. Tam da bu nedenle siyasî destek verdiği AKP’nin akçalı işlerine hiç bulaşmadı. Siyasî İslam davasına ömrünü adadığından eleştirel mesafesini bütünü ile kaybetmese de İslam davası adına bir şeyler yapma çabasında olduğunu düşündüğü iktidara desteğini son nefesine kadar bırakmadı

Doğrusu aramızdan ayrılışını geç haber aldım ve cenazesinin kalkacağı günde kesinlikle erteleyemeyeceğim önemli bir mazeretim olduğundan son yolculuğuna eşlik edemedim. Mamafih kabir hayatı denen şeye artık inancım kalmadığından benim nezdimde o, orada yani o sandukanın içinde cismen vardı, rûhu ise varması gereken menzillere çoktan ulaşmıştı. Dolaysıyla cenaze merasimi ailesine karşı bir nezaket davranışı olmuş olacaktı. Yoksa ne onların -özellikle evlatlarının- üzüntüsü bizlerin başsağlığı dilekleri ile azalır ne de bizim ona bu törende hazır bulunmamız bir fayda sağlar. Hasta ziyaretini, düğün merasimini önemserim ama cenaze merasimi eğer aile ile herhangi bir bağınız yoksa pek de önem arzetmez benim için. Kardeşi Ekrem Özkaya dışında ailesinden hiç kimse ile yüzyüze temasım olan birisi olmadığından varlığımın da önem arz ettiği kanısında değilim ama yine de onun bunu önemsediğini bildiğimden son yolculuğunda fizîken hazır bulunmak isterdim lâkin nasip olmadı. Elbette duanın önemli olduğunu bildiğimden ve onun -ben de dâhil- hayatına dokunan insanlardan dua dayanışması beklediğinden içimden yaptığım duaları tekrar edeyim:

“Dilerim mekânı güzellikler içinde olur, Rabbim onu yarlığar ve rahmeti ile muamele eder. Ve dilerim benim gibi hayatına dokunanlar vesile olur ve Rabbim taksiratını affedip Cennetine buyur eder.”

Bu dua faslından sonra ben de bıraktığı izleri paylaşarak bu güzel insana dair düşüncelerimi -arkasından onu hayırla ananlardan olarak- aktarmak istiyorum. Bu, bir veda yazısı benim için ve üzüntüm büyük çünkü erken yaşta kaybettik ve ülkemin onun gibi şeref, haysiyet sahibi entelektüellere ihtiyacı var. Fikirlerimiz uyuşmasa da onun savunduğu fikirlere ihtiyaç var bu ülkede; bu fikirleri de böyle duruş sahibi insanların savunması gerek. Bu bakımdan fikir farkı ona duyduğum saygı ve sevgide en ufak bir azalmaya yol açmadı. Zaten fikri değil yüreği önemser bulduğumdan beridir de fikir farkı değil, kişilik kalıbı çok önemli benim için.

Cevat Abinin Mücadele Birliği denen bir İslamcı yapı ile ilişkili olduğunu çok sonraları öğrendim. Benim gördüğüm, onun Kur’an merkezli bir Müslüman olduğu ve bastığı kimi kitaplardan selefî İslam anlayışına da çok olumsuz bakmadığı yönündeydi. Doğal olarak klasik selefîlik ile Kur’ân merkezlilik birbirlerini nakzeden şeyler ama İbnü’l Kayyim Cevziyye ile Kur’an arasında kendine özgü bir köprü kurmuş olabilir Cevat Abi. Tabii bu yazdıklarım zandan ibaret de olabilir ama Cevziyye’nin kitaplarını basması nedeni ile ben bu bağlantının olacağı kanısına vardım. Elbette birisinin kitabını basmak onun tüm söylediklerini onaylamak anlamına gelmez. Bildiğimce Sünni akaide karşı olan yeni Mûtezilîlik sayılan aklı merkez alan Kur’an’ı derinlemesine inceleyerek geleneğe bidat gözüyle bakan ve benim yakınlık duyduğum ekolden değildi. Tersine geleneği reddetmeyen bir Müslümandı ancak bu tür konuları kendisi ile derinlemesine konuşmadığımdan yanılma payı bırakıyorum.

Cevat abi, net antikapitalist bir duruşa sahipti. Bir kişinin helâl yoldan belli bir zenginlik seviyesinde olmasına karşı değildi ama bunu kapitalizmden net ayırdediyordu ve benden yeni zenginlik/yeni yoksulluk üzerinde çalışmamı istemişti. Bunu vasiyet addettiğimden bunu yazacağım. AKP’nin akçalı işlerinden de Müslümanların para denen fahişenin oyuncağı olup rezilleşmesine de net olumsuz duygularla yaklaşan ve uzak duran biriydi. Tüm bunlardan dolayı onun AKP’ye olan desteğini bir türlü anlamlandıramadım. Hem yaşayış biçimiyle hem İslamî duruşu ile AKP ile asla bağdaşmayacak birisi idi. AKP ne kadar ar namus şişesini taşa çalsa da Cevat abi aksine çok namuslu bir adamdı. Bu yüzden de benim bildiğim, Beyazıt’ta bir yayıncılar çarşısı olma projesi dışında ve Kültür Bakanlığına teklif ettiği İstanbul odaklı kitap projeleri dışında hükümet ile aktif bir bağı olmadı. Bu çarşı projesi için Erdoğan’la görüştü ama ne kendisi ne yakınları için hiçbir ricacılık ilişkisi olmadı. Dürüst yaşadı, dürüst öldü.

İslamcı düşünceye olan bağlılığını hiç bırakmadı ama bağnaz da olmadı. Böyle olduğu için Umran’da serbestçe yazdım, hem de anarşist kimliğimi hiç gizlemeden! İslamcılığa eleştirilerim bile asla geri çevrilmedi. AKP’yi en sert dille eleştirdim ama bir tek gün, bir tek yazım ne geri döndü ne sansür teklifi oldu. Anarşist eksende yazdığım yazılara hatta camia için çok aykırı düşecek yazılarımı bile tereddütsüz bastı.  “Demokrasi” kavramına pek yüz vermese de köküne kadar demokrat bir Müslümandı. Bunu da hep şöyle açıklardı: “Kendi fikirlerinden eminsen ötekine de açık olursun!” Birikim çevresi ile görüştü, ilişkileri oldu ama sonradan iki taraf da o ilişkileri sürdürmedi ve Cevat Abi, o sitede kendisine dair eleştirel yazılara rağmen Birikim çevresine dair tek bir kem söz etmedi. Sol camia ile de görüşebiliyordu, teması vardı. AKP sonrası Birikim gibi özgürlükçü sosyalist çevreler bile düne kadar birlikte fikir alışverişi içinde olduğu o cenahtan insanların rahatlıkla yazılarının yer bulabildiği çevre bile İslamcılarla diyalogu sürdürmeyi bıraktı. Bununla birlikte o çevreden birileri yazdığı zaman da onların yazısını dergiye koyacak kadar da demokrat tavrını kesintisiz devam ettirdi.

Hani sahte liberaller gibi kâinatın tüm seslerine açık olan ama tek bir İslamcıya radyoda program yaptırmayan sorosçu açıklar gibi değil de gerçek anlamda kâinatın tüm seslerine açık bir adamdı. Bir gay bile onunla insanî temasta olabilirdi ama çok kararlı bir eşcinsellik karşıtıydı da! Kısacası insanî olarak kocaman bir yüreğe sahip olsa da fikrî namusuna asla halel getirmedi. Son nefesine dek özgürlükçü ama sonuna kadar İslamcı kalabildi.

Tüm bunlar benim nezdimde onu müstesna bir yere koydu zaten. Birikim çevresinde sözüne itibar edilen namuslu sıfatı ile anılan az sayıda İslamcı entelektüelden biriydi.

Hani Yeni Türkü’nün bir şarkısındaki gibi parlak yıldızlar gibiydi Cevat Abi! Yokluğu ile kendimi yetim gibi hissediyorum. Ümit Aktaş gibi öz abimle bir tuttuğum az sayıda insandan biri oldu. Fikirlerimiz, hele de AKP’ye tiksinti duyacak kadar uzak kaldığım dönemlerde AKP’li olup da dostluğumu devam ettirdiğim az sayıda insandan biriydi Cevat abi. Onunla hem kişisel hem de entelektüel dostluk kurduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Yolun açık olsun canım abim! Bulunduğun yerde sonsuz huzur bulursun umarım. Tek tesellim dürüp düşmek diye anılan bakıma muhtaç kalmadan -ki en büyük dileği idi- son nefesini vermiş olman!

Sana verdiğim tüm sözlerim bâkî canım abim: Yazacağım!

Devamını Okuyun

Yazılar

Husi Saldırıları, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki “Sınırlama Stratejisi”nin Sonunu İşaret Ediyor

Yayınlanma:

-

Husiler, on yıl öncesine kıyasla savaşa daha iyi hazırlanmış durumdalar; Suudi Arabistan ise gerginliğin tırmanmasından artık daha fazla zarar görecek durumda. Suudi Arabistan’ın son birkaç yılda Husi’lere yaklaşımı, İsrail’in 7 Ekim [2023] öncesinde Gazze’deki Hamas’a davranışından çok da farklı değildi. Suudiler, Husi’leri istedikleri noktada tuttuklarını düşünüyorlardı. Siyasi bir çözüme varacak aşamada değillerdi, ancak Husi’leri yeniden tırmanışa geçmekten caydırdıklarını düşünüyorlardı.

Sean Mathews-Middle East Eye- 14 October 2026

Analistlere ve diplomatlara göre Suudi Arabistan’ın Yemen’deki Husi’leri “kontrol altında tutma” çabası, bir yandan da ülkedeki ekonomik büyümeye daha fazla ağırlık vermeye çalışırken çöküşe geçiyor; bu durum, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın iktidara gelmesinden bu yana karşılaştığı en ciddi sınavlardan birini oluşturuyor.

On yıl önce veliaht prens, krallığı, Husi’leri iktidardan uzaklaştırmayı amaçlayan bir savaşa sürüklemişti. Çatışma, Suudi Arabistan için bir bataklığa dönüştü; ülkenin kaynaklarını tüketti ve yıkıcı bombardıman kampanyası nedeniyle yaygın bir tepkiye yol açtı. Sonunda Suudi Arabistan, kayıplarını sınırlandırdı ve 2022’den bu yana Husi’lerle tedirgin bir ateşkes sürdürdü.

King’s College London’da uluslararası güvenlik uzmanı olan Rob Geist Pinfold, Middle East Eye’a yaptığı açıklamada, “Bu, Suudi Arabistan’ın çevreleme stratejisinin çöküşüdür.” dedi.

“Suudi Arabistan’ın son birkaç yılda Husi’lere yaklaşımı, İsrail’in 7 Ekim [2023] öncesinde Gazze’deki Hamas’a davranışından çok da farklı değildi. Suudiler, Husi’leri istedikleri noktada tuttuklarını düşünüyorlardı. Siyasi bir çözüme varacak aşamada değillerdi ancak Husi’leri yeniden tırmanışa geçmekten caydırdıklarını düşünüyorlardı.”

Suudi Arabistan’ın Temmuz ayında Husi yetkililerini taşıyan bir uçağın inişini engellemek için Sana havaalanını bombalaması üzerine çatışma yeniden alevlendi. MEE, uçakta silah sistemlerinin yanı sıra İranlı, Suriyeli ve Hizbullah’a bağlı askeri danışmanların da bulunduğunu bildirdi.

Bunun üzerine Husi milisleri Suudi gemilerine karşı bir abluka ilan etti ve geçen ay Kızıldeniz kıyısı boyunca yıldırım hızında bir saldırı başlattı; Suudi Krallığı ve Yemenli müttefikleri bu saldırıya karşı koymakta zorlandı.

“Kelimenin Tam Anlamıyla Çarpıcı”

Uzmanlara göre Yemen’de son kez tam ölçekli bir savaşın yaşandığı dönemin aksine, Suudi Arabistan artık çatışmanın genişlemesinden daha fazla zarar görecek durumda ve Husi’ler daha sofistike rakipler haline geldi.

Suudi Arabistan, son çatışmalar sırasında Husi’lerin füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşı karşıya kalmıştı ancak bu saldırılar bu seferkiler kadar isabetli değildi.

Sadece geçen hafta içinde Husi milisleri, Riyad Uluslararası Havalimanı’nı üç gün üst üste vurdu. Cumartesi günü gerçekleştirilen saldırıda en az 13 kişi hayatını kaybetti, 300 kişi yaralandı. Grubun hedef belirleme yetenekleri, Salı günü doğudaki Dhahran kentinde Suudi Arabistan’ın devlet petrol devi Aramco’nun genel merkezini vurmalarıyla bir kez daha ortaya çıktı.

Bu saldırılar, bazı kesimlerin Suudi Arabistan ordusunun yeteneklerini sorgulamasına neden oldu.

Krallık, Patriot ve Thaad hava savunma sistemleri de dâhil olmak üzere Amerikan silahlarının önemli bir alıcısı. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü’ne göre krallık, GSYİH’sinin yüzde 6,5’ini askeri teçhizata harcıyor; bu, dünyadaki en yüksek oranlardan biridir.

Orta Doğu Enstitüsü’nde Körfez uzmanı olan Gregory Gause, MEE’ye verdiği demeçte, “Husi’lerin Suudi Arabistan’daki bu son derece önemli tesisleri istedikleri zaman vurabilmeleri ve Suudilerin bunları savunamaması, kelimenin tam anlamıyla oldukça çarpıcı.” dedi.

“Eskisine kıyasla çok daha iyi füzelere ve hedefleme teknolojisine sahip oldukları açık!” diye ekledi.

Riyad’daki bir Batılı savunma yetkilisi MEE’ye, Suudi Arabistan’ın kendisine ateşlenen füzelerin ve insansız hava araçlarının büyük çoğunluğunu engellediğini, bu oranın muhtemelen yüzde 90’ın biraz altında olduğunu söyledi. Ancak Husi milisleri, krallığın hava savunmasını aşma konusunda daha yetkin.

“Husi’ler, Şubat ayında İran’ın gösterdiği performanstan çok daha etkili. Bu yılın başlarında edindikleri deneyimlerden ders çıkardılar.” diyen ve isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan yetkili, “Bu, yenilikçilik, yüksek hız ve en güncel istihbaratın birleşimidir.” diye ekledi.

Husi milisleri, 7 Ekim 2023’ten sonra hedef belirleme becerilerini geliştirdiler ve Gazze’de kuşatma altındaki Filistinlilerle dayanışma içinde olduklarını iddia ederek Kızıldeniz’deki gemilere saldırılar düzenlediler. Dört yıllık ateşkes, gruba Yemen’in engebeli kuzeybatı dağlarında mevzilerini sağlamlaştırmak için zaman kazandırdı. Ayrıca İran’dan hatta Rusya’dan daha fazla destek aldılar,

Hava saldırısı ile hava savunması arasındaki uçurum yeni bir durum değil. İsrail, hava savunma sistemlerini sürekli olarak geliştiriyor ve Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş, yeni askeri teçhizatın test edildiği bir saha hâline geldi.

Suudi Arabistan için sorun, bu kez çatışmaların yeniden başlaması durumunda kaybedeceklerinin daha fazla olmasıdır.

Kim Daha Çok Şey Kaybedecek?

Suudi Arabistan, 2015 yılına kıyasla küresel ekonomiye daha fazla entegre durumda. Uzmanlara göre ülke, ay sonunda önemli bir yatırım konferansına ev sahipliği yapacağı için Riyad Havalimanı’nı uzun süreli olarak kapatmaktan çekiniyor.

Gerginliğin yeniden tırmanmasının maliyeti de yüksek. Suudi Arabistan, Şubat ayında İran’ın ABD’ye yönelik misillemesinin ve İsrail’in saldırısının en kötü etkilerinden genel olarak kaçınmayı başardı. Krallık, istikrarını sergileyerek petrolü daha yüksek fiyatlardan satmanın avantajından yararlandı. Ancak bu avantajın kırılgan olduğu ortaya çıktı.

Suudi Arabistan’ın Doğu-Batı petrol boru hattı, geçen ay düzenlenen ve krallığın Irak’taki İran yanlısı milisleri sorumlu tuttuğu bir saldırı sonucu geçici olarak devre dışı kaldı.

Krallığın ekonomisi hâlihazırda zor durumda. Suudi Arabistan, ekonomisinin bu yıl yüzde 3,6 oranında küçülmesini bekliyor ve “Vizyon 2030” ekonomik planının bir parçasını oluşturan dev projeleri şimdiden küçültmek zorunda kaldı. Daha geniş çaplı bir savaş, krallığın bütçesine daha fazla baskı uygulayabilir.

Gause, “Suudiler, Husi’leri istedikleri kadar bombalayabilirler ancak bu onlara zarar vermez çünkü onlar, modern bir ekonomi oluşturmakla ilgilenmiyorlar.” dedi.

“Husi’lerin Riyad havaalanına düzenlediği bir saldırı, Suudilerin Sana havaalanına düzenlediği bir saldırının Husi’ler için oluşturduğu zarara kıyasla çok daha fazla zarar verir.” diye ekledi.

Suudi Arabistan’ın bu sefer sahip olduğu tek avantaj, yurtdışında biraz daha fazla sempati görmesi.

Diplomatlar ve analistler, Suudi Arabistan’ın Husi saldırılarına genel olarak itidalle karşılık verdiğini söylüyor. Husilerin Riyad havalimanına düzenlediği cumartesi günkü saldırıdan elde edilen video görüntüleri, Umre ziyaretinde bulunan hacıların patlamanın etkisine maruz kaldığını iddia etti ve bu durum gruba karşı geniş çaplı bir kınama dalgasına yol açtı.

“Suudi Arabistan Fazla Uzlaşmacı mı?”

Kuveyt Üniversitesi’nden uzman Bader al-Saif, MEE’ye verdiği demeçte, “Suudiler, daha isabetli hava saldırıları konusunda çıtayı yükseltti.” dedi.

Uzmanlara göre krallık, özellikle daha geniş stratejik nedenlerden ötürü uluslararası toplumu kendi tarafında tutmak istiyor. Bu ayın başlarında Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye ile imzaladığı ortak savunma anlaşması olan Mekke Paktı’nı yürürlüğe koydu. İslamabad, Suudi Arabistan’a hâlihazırda askeri yardım gönderdi; Türkiye’nin de aynı şeyi yapması bekleniyor.

Uzmanlara göre Suudi Arabistan’ın en yakın müttefiki olan ABD, savunma desteği ve istihbarat sağlasa da şu âna kadar çatışmaya açıkça müdahil olmayı reddediyor.

Veliaht Prens Muhammed bin Selman, bu ayın başlarında Riyad’da Demokrat Parti Senatörü Chris Murphy’yi ağırladı. Murphy, 2022’deki ateşkes öncesinde Yemen savaşının en sert eleştirmenlerinden biriydi. Dikkat çekici bir şekilde, bu sefer Suudi Arabistan’dan geri çekilmesini talep etmedi.

Kuveyt Üniversitesi’nden Saif, Suudi Arabistan’ın fazla itidalli davrandığını söyledi.

“Bence biraz güç gösterisi yapmanız gerekiyor. Saldırı altındayken barışçıl bir tutum sergilemek pek akıllıca değil.” dedi. “Husi’leri müzakere masasına oturtmak gerekiyor ve bu da sahada değişikliklere zorlamak anlamına geliyor.” diye ekledi.

Suudi Arabistan, Yemen’e kendi kara kuvvetlerini sevk etmekten çekindiği için yerel müttefiklerine güvenmek zorunda kalıyor.

Krallık, Yemen’in uluslararası alanda tanınan hükümetinin en büyük destekçisidir ancak bu güçler ciddi şekilde bölünmüş durumdadır.

“Dağıldılar, Silahsız Geldiler”

Yemen hükümeti, bu ayın başlarında 2014’ten beri Husi’lerin elinde bulunan tüm toprakları geri almak amacıyla tam ölçekli bir askeri taarruz başlattığını duyurdu. Ancak Körfez bölgesinde taarruzu takip eden bir Batılı yetkili, hükümet güçlerinin performansından “hayal kırıklığına uğradığını” belirtti.

Yetkili, “Son aylarda Yemen hükümet güçlerinin yetenekleri abartıldı ancak oldukça yetersiz kaldılar.” dedi. “Bir birlik, yiyecek ve su olmadan savaşmaya geldi. Diğer birimler ise ortadan kayboldu ve kanatları savunmasız bıraktı.”

Husi’lere karşı en etkili savaşçılar, BAE ile ittifak halindeki Yemenli gruplardır. Suudi Arabistan, bu güçlerin ayrılıkçı emellerine verdiği destek nedeniyle Körfez’deki komşusuyla çatışmaya girdi ve bu da uyumlu bir ordu oluşturma çabalarını zorlaştırdı.

Geçen ay Suudi Arabistan, komşusuyla ilişkilerini düzeltmek amacıyla BAE Başkan Yardımcısı Mansour bin Zayed’i ağırladı ancak Salı günü, sürgünde yaşayan Yemen ayrılıkçı hareketinin lideri Aidarous al-Zubaidi, arkasında eski Güney Yemen devletinin haritasının bulunduğu bir videoda göründü.

Yemen, 1967’den 1990’a kadar ikiye bölünmüştü ve Güney Yemen bağımsız bir Marksist devlet olarak varlığını sürdürmüştü.

Zubaidi, Husi’lere karşı seferberlik çağrısında bulunsa da, aynı zamanda uluslararası topluma Güney Yemen devletine ilişkin anayasal bildirgeyi tanımaları çağrısında bulundu.

Yemen ve Arap Körfezi konusunda bağımsız bir uzman olan İbrahim Celal, MEE’ye. “Onun ortaya çıkışı gereksizdi ve Abu Dabi’nin dayanışma mesajlarına rağmen Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki altta yatan görüş ayrılığını ortaya çıkardı. Yaptığı açıklama, birlik ve beraberlik ruhunu yansıtan bir açıklama değildi.” diye konuştu.

Yine de Celal, karşı saldırının henüz başlangıç aşamasında olduğunu ve Suudi Arabistan’ın yerel müttefiklerini güçlendirmek için daha fazlasını yapabileceğini belirtti. “Husi milisleri, Suudi Arabistan’dan daha fazla gerilimi tırmandırabilir.” dedi ve ekledi: “Bu nedenle Suudi Arabistan’ın Yemen hükümetini daha etkin bir şekilde silahlandırması gerekiyor.”

Middle East Institute’tan Gause, MEE’ye yaptığı açıklamada, daha geniş çaplı bir bölgesel çatışma önleme süreci olmadan Suudi Arabistan’ın Yemen’deki gerçekleri değiştirmesinin pek olası olmadığını belirtti.

Husi’lerin saldırılarının kendi iç nedenleri var ancak uzmanlar, hesaplamalarının İran ile ABD arasındaki durmuş ateşkesinden ayrı düşünülemeyeceğini belirtiyor.

“Suudilerin şu anda izleyebileceği tek pratik yol, ABD’yi İran ile olan çatışmaya son vermeye zorlamaktır. Husi’lerin burada dizginlenmesinin tek yolu, İranlıların onlara bunu söylemesidir. Bu da ancak ABD ile İran arasında siyasi bir anlaşma ile gerçekleşebilir.” dedi.

Kaynak: https://www.middleeasteye.net/news/houthi-strikes-mark-end-saudi-arabias-yemen-containment-strategy

 Çeviri: Dilaver Demirağ

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yemen’den Mekke İttifakı’na: Kiminle, Niçin ve Kimin Hesabına?

Yayınlanma:

-

Samimi konuşalım.

Ortadoğu’da mesele hiçbir zaman yalnızca kimin kime savaş açtığı değildir. Asıl mesele, kimin hangi gerekçeyle savaşa girdiği, savaşın sonunda kimin güç kazandığı ve bütün bu yıkımın kimin bölgesel hesaplarına hizmet ettiğidir!

Birileri güvenlik der, birileri istikrar. Birileri mezhep farklılıklarından söz eder, birileri terörle mücadeleden. Kimi İran’ın yayılmacılığını gerekçe gösterir kimi Amerikan emperyalizmine karşı direndiğini söyler. Herkesin kendisini haklı gösterecek bir hikâyesi vardır. Fakat Ortadoğu’nun kanlı tarihinde asıl hikâye, çoğu zaman kürsülerde anlatılan değil, çıkarların kesiştiği yerde yazılandır.

O hâlde biraz daha derine inelim. Suudi Arabistan neden Yemen’de savaştı? Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke İttifakı neyi hedefliyor? Ensarullah hareketi gerçekten neyin mücadelesini veriyor? Ve en önemlisi, bütün bu hesaplaşmaların sonunda ABD ile İsrail’in bölgesel stratejileri nasıl etkileniyor?

Bunları konuşmak için tarafların propaganda metinlerini tekrarlamak değil, davranışlarını, ittifaklarını ve ortaya çıkan sonuçları birlikte okumak gerekiyor.

Suudi Arabistan, Yemen’de neyi savunuyor?

Suudi Arabistan, Mart 2015’te Yemen’e askerî müdahalede bulundu ve gerekçesi şöyleydi: Uluslararası alanda tanınan Yemen hükûmetini yeniden iktidara getirmek, Ensarullah’ın ilerleyişini durdurmak ve İran’ın bölgedeki nüfuzunu sınırlamak.

Bu gerekçelerin tamamını yok saymak doğru olmaz. Yemen, Suudi Arabistan’ın güney sınırında bulunuyor. Sınır güvenliği, füze ve insansız hava aracı saldırıları, Kızıldeniz’deki ticaret yolları ve İran’ın bölgesel etkisi Riyad açısından güvenlik meseleleri olabilir. Ancak bir devletin güvenlik kaygılarının gerçek olması, o devletin attığı her adımın haklı olduğu anlamına gelmez!

Suudi Arabistan Yemen’in istikrarını mı yoksa Yemen’de kendi çıkarlarına uygun bir siyasi düzen mi inşa etmek istiyor?

Yemen, Babülmendep Boğazı’na, Aden Körfezi’ne ve Kızıldeniz’e açılan stratejik konumuyla yalnızca komşularının değil, küresel ticaret ve enerji güvenliğiyle ilgilenen bütün büyük güçlerin dikkatini çeken bir ülkedir. Dolayısıyla Yemen’deki iktidar mücadelesini yalnızca mezhep çatışmasıyla açıklamak, meselenin en önemli boyutlarını görmezden gelmektir.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen’deki denizcilik çıkarlarını araştırdığımızda, deniz yollarının ve askerî üslerin savaşın yönünü belirleyen temel unsurlar arasında olduğunu görüyoruz.

Suudi Arabistan açısından mesele, güney sınırında kendisine düşman bir askerî gücün yerleşmesini önlemekti. Fakat bu hedefin ötesinde, Yemen’in siyasi geleceğini belirleme ve Körfez’deki güç dengesini koruma isteği de bulunuyordu.

Şimdi soralım: Bir ülkenin güvenliğini sağlamak adına komşu ülkenin siyasi iradesini askerî güçle şekillendirmeye çalışmak, bölgesel tahakküme dönüşmüş olmaz mı?

Üstelik savaşın maliyetini Suudi yöneticilerinden çok Yemen halkı ödedi. Yıllarca süren bombardımanlar, ekonomik çöküş, altyapının tahribi ve insani kriz, Yemen’i dünyanın en ağır insani felaketlerinden biriyle karşı karşıya bıraktı.

Mezhep başka, çıkar başka

Ortadoğu’daki savaşları Sünnilik ile Şiilik arasındaki mücadeleye indirgemek, siyasi iktidarların işini kolaylaştıran bir anlatıdır! Çünkü halklar mezhep kimlikleri üzerinden karşı karşıya getirildiğinde, petrol gelirleri, limanlar, sınırlar, askerî üsler ve iktidarın paylaşılması gibi meseleler ikinci plâna düşüyor.

Suudi Arabistan’ın Sünni kimliği, Yemen’deki müdahalesine meşruiyet kazandırmak için kullanılan unsurlardan biri oldu. Ensarullah’ın Zeydi Şii kökeni ve İran’la ilişkileri de karşı tarafın tehdit anlatısının merkezine yerleştirildi.

Fakat gerçek hayat, bu basit ayrımlara sığmayacak kadar karmaşıktır!

Yemen’deki çatışmanın tarafları yalnızca mezhepsel kimlikleri nedeniyle savaşmadılar. Eski devlet başkanı Ali Abdullah Salih’in bir dönem Ensarullah’la ittifak kurması, daha sonra bu ittifakın dağılması, farklı aşiretlerin ve askerî grupların pozisyon değiştirmesi, siyasi çıkarların mezhep aidiyetlerinden bağımsız olarak da belirleyici olabildiğini gösterdi!

Aynı şekilde Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen müdahalesinde başlangıçta birlikte hareket ederken zaman içinde farklı yerel aktörleri destekleyen, hatta birbirlerinin çıkarlarıyla çatışan politikalara yöneldiler.

2025’in sonlarında Suudi Arabistan ile BAE arasındaki Yemen kaynaklı gerilimin açık bir krize dönüşmesi, bu rekabetin önemli örneklerinden biriydi. Riyad ve Abu Dabi aynı askerî koalisyonda yer almış olsalar da Yemen’in güneyindeki siyasi düzen, limanlar ve nüfuz alanları konusunda aynı hedefleri paylaşmıyorlardı.

Demek ki mesele yalnızca Sünni-Şii karşıtlığı değil. Aynı mezhepten olanlar birbirleriyle rekabet edebiliyor; farklı mezheplerden olanlar ise çıkarları kesiştiğinde iş birliği yapabiliyor!

Öyleyse mezhep söyleminin arkasındaki iktidar ilişkilerini sorgulamadan Ortadoğu’yu anlayamayız!

Mekke İttifakı kimin ittifakı?

Şimdi gelelim daha yakından bakılması gereken bir başka gelişmeye: Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke Savunma İttifakı’na.

Ekim 2026’da kamuoyuna yansıyan gelişmelere göre üç ülke, Yemen kaynaklı saldırılar karşısında kolektif caydırıcılık tedbirlerini devreye sokma ve Suudi Arabistan’a askerî destek sağlama konusunda anlaşmaya vardı (Oysa saldıran Suudi Arabistan, saldırıya uğrayan Yemen). İttifak, Ağustos 2026’da imzalanan savunma anlaşmasının ilk kez işletilmesiyle gündeme geldi.

Burada durup düşünelim.

Mekke adı, Müslümanların zihninde kutsal bir çağrışım taşır. Savunma, kardeşlik ve dayanışma kavramları da doğal olarak olumlu karşılanır. Ancak bir ittifakın adının ne olduğu kadar, hangi tehdit tanımı üzerinden hareket ettiği, hangi askerî yükümlülükleri üstlendiği ve ortaya çıkacak güç dengesinin kime yarayacağı da önemlidir!

Gazze soykırımı için işletilmeyen dayanışmanın Amerikan emperyalizmine, Siyonist yerleşimciliğe ve üzerlerindeki yüzyıllık Suudi boyunduruğuna karşı itiraz eden Yemen’e karşı işletilmesi kabul edilebilir şey değildir!

Bu ittifakın ABD veya İsrail tarafından kurulmuş olması gerekmeksizin, sonuçları bu ülkelerin stratejik hedefleriyle örtüşüyor. Burada gözden kaçırılmaması gereken tarafı tam da şudur: Bir aktörün kendi çıkarını gözeterek attığı adım, başka bir gücün çıkarına da hizmet edebilir!

Mesele, bütün aktörlerin gizli bir merkezden emir aldığını varsaymasak bile; birbirinden bağımsız kararların nasıl aynı stratejik sonuca ulaşabildiğini sorgulamaktır.

Türkiye’nin yeri: Kardeşlik söylemi mi, stratejik tercih mi?

Türkiye’nin böyle bir ittifaka katılması, yalnızca Suudi Arabistan’la ilişkilerinin gelişmesi şeklinde okunamaz!

Ankara, güvenlik tehditlerini, ekonomik ilişkilerini, bölgesel nüfuzunu ve büyük güçlerle ilişkilerini birlikte değerlendirmek zorundadır. Suudi Arabistan’la iş birliği Türkiye’ye savunma alanında yeni imkânlar ve diplomatik hareket alanı sağlayabilir. Fakat bu iş birliğinin hangi koşullarda askerî yükümlülüğe dönüşeceği, Türkiye’nin hangi çatışmalara ne ölçüde dâhil olacağı ve karar alma süreçlerinde ne kadar bağımsız kalacağı açıklığa kavuşturulmalıdır.

Müslüman ülkelerin ortak savunma kapasitesi oluşturması, ilke olarak olumlu bir hedef olabilir. Fakat ortak savunmanın neye karşı ve kiminle birlikte yürütüldüğü belirleyicidir!

Eğer Müslüman ülkeler birbirlerinin toprak bütünlüğünü korumak, Filistin halkının haklarını savunmak, dış müdahaleleri önlemek ve bölgesel sorunları bağımsız biçimde çözmek için ortak hareket ediyorsa bu iş birliği anlamlıdır, gereklidir!

Ama ortak savunma kavramı, yalnızca belirli bir bölgesel gücü çevrelemek, başka ülkelerin stratejik üstünlüğünü korumak veya Filistin meselesini ikinci plana itmek için kullanılıyorsa, orada ciddi bir siyasi basiretsizlik var demektir!

Türkiye açısından asıl mesele, bir ittifakta yer alıp almamaktan önce, o ittifakın hedeflerini kimin belirlediğidir!

Bir ittifakın eşit ortağı olmak başka, başkalarının stratejik hedeflerini gerçekleştiren bir güvenlik unsuruna dönüşmek başkadır!

Ensarullah neyi hedefliyor?

Şimdi de Ensarullah’a bakalım.

Ensarullah‘ı yalnızca İran’ın yönlendirdiği bir vekil güç olarak tanımlamak, Yemen’deki toplumsal ve siyasi dinamikleri eksik okumaktır! Hareketin kökleri, Kuzey Yemen’deki Zeydi dinî ve toplumsal çevrelere uzanıyor. Hareket, zaman içinde Yemen devletine karşı silahlı mücadeleye girişti; 2014’te Sana‘yı ele geçirerek ülkenin siyasi dengesini kökten değiştirdi.

İran’ın hareket üzerindeki askerî ve siyasi desteği önemlidir. Bu desteği görmezden gelmek de yanlış olur. Ancak Ensarullah’ın kendi tabanı, yerel hesapları, ideolojik yönelimi ve iktidar hedefleri vardır. Her kararını doğrudan Tahran’ın talimatıyla aldığı varsayımı, hareketin kendi siyasi iradesini ve Yemen’in iç dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalır!

Peki, Ensarullah’ın hedefi nedir?

Hareketin kendi söyleminde yabancı müdahalelere karşı çıkmak, Yemen’in bağımsızlığını savunmak, Suudi Arabistan’ın askerî baskısını sona erdirmek ve Filistin meselesinde İsrail’e karşı durmak önemli yer tutuyor.

Özellikle Gazze‘deki saldırıların ardından Kızıldeniz’deki gemilere ve İsrail’e yönelik saldırılar, hareketi Yemen sınırlarının ötesinde etkili bir aktör hâline getirdi. Ensarullah’ın, bu eylemleri Filistinlilere destek ve İsrail’e karşı mücadelesi diğer bölge ülkeleri, İslam ülkeleri için iyi bir motivasyon ve cesaret örneğidir.

Dolayısıyla Ensarullah’ı eleştirmeden savunmak da onu yalnızca İran’ın kuklası saymak da doğru bir analiz değildir!

Bir hareketin ABD’ye ve İsrail’e karşı söylem geliştirmesi, onun bütün uygulamalarını kendiliğinden meşru kılmaz. Aynı şekilde İran’la ilişkilerinin bulunması da Yemen’deki bütün taleplerin dışarıdan üretildiğini kanıtlamaz.

Burada samimi konuşmak, iki tarafa da aynı soruyu sormaktır: Halkın iradesini mi temsil ediyorsunuz, yoksa halkın acılarını kendi iktidarınızı büyütmek için mi kullanıyorsunuz?

ABD ve İsrail bu tablonun neresinde?

Ortadoğu’daki her gelişmeyi tek bir gizli planın parçası olarak açıklamak kolaydır. Fakat kolay açıklamalar her zaman doğru değildir.

ABD’nin bölgedeki temel çıkarları arasında İsrail’in güvenliği, askerî erişim imkânları, enerji piyasalarının istikrarı, deniz ticaretinin korunması ve rakip güçlerin hareket alanının sınırlandırılması bulunuyor. İsrail açısından ise İran’ın askerî kapasitesi, bölgesel müttefikleri, füze ve insansız hava aracı tehditleri ve Kızıldeniz’deki güvenlik dengesi öne çıkıyor.

Bu çıkarlar zaman zaman Suudi Arabistan’ın güvenlik politikalarıyla örtüşebilir. Ancak örtüşme, her konuda tam bir uyum bulunduğu anlamına gelmez. Riyad’ın ekonomik dönüşüm hedefleri, savaşlardan kaçınma ihtiyacı ve bölgesel istikrar arayışı da kendi başına önemlidir.

Türkiye iktidarı, 100 milyonluk bir ülkeyi 8 milyonluk İsrail’in payandası yapmak yerine dost ve kardeş Yemen halına destek olması gerekmez mi? ABD yarın çekip gidecek, İsrail’in yarını bile şüpheli, bu topraklarda daha fazla kalması mümkün değil, herkes durduğu yeri buna göre belirlemeli.

Bununla birlikte, sonuçlara bakmak bize önemli ipuçları verir.

Yemen’in parçalanması, devlet kurumlarının zayıflaması ve toplumun uzun süreli bir savaş içinde kalması, dış müdahalelere açık bir ortam oluşturur. Silahlı grupların çoğalması, ekonomik kaynakların farklı aktörlerin denetimine girmesi ve deniz yollarının uluslararası askerî rekabetin merkezine dönüşmesi, yalnızca Yemen halkının değil, bütün bölgenin geleceğini etkiler!

Bir ülke kendi siyasi iradesini oluşturamaz hâle geldiğinde, onun toprakları ve kaynakları üzerinde nüfuz kurmak isteyen dış aktörlerin işi kolaylaşır, işte buna her ne gerekçeyle olursa olsun Türkiye yol açmamalı dost ve kardeş Yemen’in yanında durmalıdır.

Bu nedenle asıl sorgulanması gereken, yalnızca kimin kime karşı savaştığı değil, savaşın hangi siyasi ve ekonomik düzeni ürettiğidir!

Düşünelim şimdi, on yılı aşan çatışmaların sonunda Yemen daha bağımsız, daha müreffeh ve daha bütünleşmiş bir ülke mi oldu? Yoksa farklı güçlerin rekabet ettiği, dış müdahalelere açık, yoksullaşmış ve parçalanma riski taşıyan bir alana mı dönüştü?

Bu soruya verilecek cevap, bütün tarafların açıklamalarından daha öğreticidir.

Direnişin de bir muhasebeye ihtiyacı var

Filistin meselesi, bölgesel siyasetin en önemli ahlaki sınavlarından biridir. Gazze’de yaşananlar karşısında sessiz kalan, İsrail’in askerî üstünlüğünü sorgulamayan ve Filistinlilerin haklarını yalnızca diplomatik bir başlık olarak gören yönetimlerin ciddi bir sorumluluğu vardır. Soykırıma rağmen ticaret devam edenlerin, hâlâ İsrail’e petrol, gıda, çelik, çimento vb. gönderenlerin soykırım suçuna ortaklığı ve sorumluluğu vardır. Bölge ülkelerinin işgalcilerle “normalleşme” anlaşmaları için fırsat kollamaları kabul edilemez.

Ensarullah’ın Filistin’e destek söylemi ve İsrail’e karşı gerçekleştirdiği eylemleri Yemen’i bölgesel siyasetin önemli bir parçası hâline getirdi. Bazı Arap yönetimlerinin İsrail’le ticari, siyasi ve askeri ilişkileri soykırıma rağmen sürdürmeleri kabul edilemez bir durumdur.

Suudi Arabistan’ın güvenlik, istikrar ve ekonomik kalkınma söylemleri, başka bir ülkenin halkının maruz kaldığı yıkımı meşrulaştırmak için kullanılamaz!

İlke, aktöre göre değişiyorsa orada ilkeden değil, çıkardan söz ediyoruz demektir!

Günün sonunda kim kazanıyor?

Yemen’deki savaşı, Mekke İttifakı’nı ve Ensarullah’ın bölgesel rolünü aynı çerçevede değerlendirdiğimizde, karşımıza birbirinden farklı hedefleri olan aktörler çıkıyor.

Suudi Arabistan, sınır güvenliğini ve bölgesel nüfuzunu korumak istiyor. Türkiye, kendi güvenlik ve dış politika hedeflerini gözetiyor. Pakistan, askerî ve diplomatik ilişkilerini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendiriyor. İran, bölgesel nüfuzunu ve kendisiyle iş birliği yapan silahlı aktörlerin kapasitesini artırmaya çalışıyor. Ensarullah ise Yemen’deki iktidarını korumak ve bölgesel pazarlıklarda daha güçlü bir konum elde etmek istiyor.

ABD ve İsrail de kendi güvenlik ve stratejik çıkarları doğrultusunda gelişmeleri değerlendiriyor hatta yönlendiriyor desek yeridir.

Bu aktörlerin hepsini tek bir merkezden yönetilen bir planın parçaları olarak göstermek doğru olmasa bile. Fakat çıkarların nasıl kesiştiğini, hangi ittifakların hangi sonuçları doğurduğunu ve hangi halkların bu politikaların bedelini ödediğini sorgulamak zorundayız!

Çünkü uluslararası siyasette bir ittifakın kimin çıkarına hizmet ettiğini anlamak için yalnızca kurucu belgelerine değil, sahada ortaya çıkardığı sonuçlara da bakılır.

Eğer bu güvenlik düzenlemesi İran’ı çevreleme stratejisinin askerî ayağına dönüşüyorsa, bundan en büyük stratejik kazancı ABD’nin elde edeceği açıktır. İsrail üzerindeki bölgesel baskı hafiflerken Filistinlilerin hakları için tek bir somut güvence dahi üretilemiyorsa, bu düzenlemenin kimin güvenliğine hizmet ettiğini anlamak için müneccim olmaya gerek yoktur!

Trump’ın Gazze Plânı’na payandalık edenler, Gazze barışının garantörü olduklarını söyleyenler, dönüp kendi icraatlarına baksınlar! İsrail’in saldırılarını durdurabildiler mi? Gazze’ye yeterli gıda ve tıbbi yardımın girişini sağlayabildiler mi? İnsanların en temel yaşam hakkı olan gıdaya ve temiz içme suyuna erişimini güvence altına alabildiler mi? Hayır! O hâlde hangi barışın garantörlüğünden söz ediyorlar?

Gazze’de çocuklar açlıkla, hastalar ilaçsızlıkla, insanlar susuzlukla boğuşurken barış garantörlüğü ilan etmek, siyasi bir başarı değil, söylemle gerçeklik arasındaki uçurumu örtme çabasıdır! İsrail’i durduracak iradeyi ortaya koyamayanların, İran’ı çevrelemek için askerî ittifaklar kurması ise önceliklerini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Filistinlilerin hayatını korumaya gelince etkisiz kalan bu mekanizmalar, İsrail’in bölgesel üstünlüğünü güvence altına almaya gelince mi işlev kazanacaktır?

Mesele kimin barıştan söz ettiği değil, kimin saldırganlığı durdurabildiğidir. Filistinlilerin canını, suyunu, ekmeğini ve özgürlüğünü güvence altına alamayan bir ittifakın barış söylemi, kendi başına hiçbir anlam taşımaz. Çünkü Gazze’de barışın ölçüsü, masalarda imzalanan belgeler ya da kürsülerden verilen güvenceler değil; İsrail’in saldırılarının durması, kuşatmanın sona ermesi ve Filistinlilerin insanca yaşama hakkının fiilen güvence altına alınmasıdır. Bunlar gerçekleşmiyorsa, geriye barışın garantörlüğü değil, adaletsiz bir düzenin siyasi hamiliği kalır!

Bazılarına, kuşkuyu kanıtın yerine koyuyormuşum gibi gelebilir ama öyle değil, görünenin arkasındaki ilişkileri araştırıp anlamaya çalışıyorum.

Asıl mesele, Müslüman ülkelerin ortak hareket etmesi değil, ortak hareketin hangi amaçla ve kimin yararına gerçekleştirildiğidir!

Samimi konuşmak

Samimi konuşmak, iktidarların kullandığı kavramların arkasındaki gerçekliği sorgulamaktır.

Güvenlik denildiğinde kimin güvenliği?
İstikrar denildiğinde kimin iktidarının istikrarı?
Kardeşlik denildiğinde hangi halkların acıları görülüyor, hangilerinin acıları görmezden geliniyor?

Bir politikanın sonucunda ABD’nin veya İsrail’in çıkarları güçleniyorsa, o politikayı savunanlar bunun farkında mı? Farkındalarsa, hangi gerekçeyle savunuyorlar? Farkında değillerse, kendi bağımsız siyasetlerini nasıl oluşturacaklar?

Müslüman ülkelerin ihtiyacı, yalnızca yeni ittifaklar kurmak değildir. Kendi halklarının iradesini esas alan, dış güçlerin baskısından uzak duran, Filistin’in haklarını pazarlık konusu yapmayan ve bölgesel sorunları savaş yerine adalet temelinde çözebilen bir siyasi anlayışa ihtiyaç vardır.

Yemen halkının geleceği, Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygılarından da Ensarullah’ın iktidar hedeflerinden de daha büyüktür. Filistin’in özgürlüğü, herhangi bir devletin bölgesel nüfuz hesabına indirgenemeyecek kadar önemlidir. Türkiye’nin dış politikası da yalnızca bir ittifakta yer almakla değil, o ittifakın amaçlarını hangi ilkeler doğrultusunda şekillendirdiğiyle anlam kazanır!

Ortadoğu’nun ihtiyacı, bir hegemonun yerine başka bir hegemon koymak değil, halkların iradesini bütün bölgesel hesapların önüne geçirmektir. İsrail’in devam eden işgal ve soykırımını durdurmaktır!

Çünkü adalet, yalnızca düşman ilan edilen güce karşı çıkmakla değil, kendi tarafının yanlışlarını da görebilmekle başlar, iktidar kendilerinde diye susan STK’lar da soykırım ve zulümlerin ortağı olmuş olmuyor mu?

Samimi konuşmak, kimin ne söylediğine değil ne yaptığına; kimin hangi bayrağı taşıdığına değil, hangi düzeni kurduğuna; kimin düşman ilan edildiğine değil, bütün bu mücadelelerin sonunda kimin kazandığına bakmaktır!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x