Connect with us

Yazılar

Lüzumunda Gelmeyen – Mustafa Zahid Ergün

Yayınlanma:

-

Aklıma bir imaj düştü. Onu yazıp “İşte hayatım bu şekilde geçiyor!” diye artistik bir cümle kurmaya niyetlenmiştim. O anda kaydetmeyi ihmal ettim, kafamdan silindi gitti. Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış Han Duvarları’na belki de kömür parçalarıyla yazmış kalem yoklukta, benim ne mazeretim vardı, hiç, hep tembellik.

Dağ bayır gezdiği bir gün yorgunluktan kendini yarı kuru ağacın altına bırakan, en çok tâbi olduğumuz kanunu zihninde yerli yerine oturtabilmek için düşündüğü sırada kafasına elma düşünce en yakınındaki kayıt cihazına; dünya tarihine geçeceğinden haberi olmayan şaşkın çobanın epizodik anıları daha sonra erişmek için kaydettiği temporal lobundaki hipokampuse nakşeden Newton kardeşim vardır mesela.

Murdar kurnada bakır tasın yüzdüğünü görünce, zatürreeyi önemsemeden peştamalıyla çarşılarda, Anadolu Rock güftelerine girmeyi hak edecek şekilde ıslak ıslak kendini rüzgâra veren Arşimedciğim, kardeşim bir sakin ol, ayıp değil mi o yaşta. “Evraka evraka!” diye bağırmanız asırlardan aşıp bana kadar geldi. Sevdiğini sevdiğine söyle demişler, bu sözü ucundan da olsa tutmanız iyi olmuş. Kendime o kadar fazla yüklenmek haksızlık sayılır, ihmallerimden bir kitap çıkardı şimdiye kadar.

Sincapların palamutları gömdükleri yerleri unutmasının ormanları çoğaltması gibi, zihnimin derinliklerine hapsolan imajların, geçen seferlerde bahsini geçirdiğim mahir köstebek sayesinde yerli yersiz zamanlarda açığa çıkacağından eminim. Ama keşke istediğim zaman gelseler. Adını unuttuğumdan günlerce aramak zorunda kaldığım bilgisayar dosyalarına benzemeseler. Onlarcasından en az beş tanesini niçin açtığımı unuttuğumdan, anlamak için işaret parmağımla fareyi gıdıklayarak sayfayı aşağı yukarı kaydırırken yüzümdeki mavi ekranla başlıklara dalıp dalıp gittiğim sekmeler gibi olmasalar.

Babaannem anlatmıştı. Dedemden müsaadeyle anlattığı pek az şeyden biridir madem, ölüme çare olsun diye buraya kaydedeyim bari. Eski köyümüz ilçeden 7 km. yukarıda. Akrabamızdan bir adam bir akşamüstü, gün içerisinde çarşıda görüp selamını babasına ileteceği adamın adını unutuvermiş aniden. Birkaç ipucu verse de diğerlerinin hatırlamasına yettirememiş. Ailesinin ricalarına, tutmalarına aldırmadan atla onca yolu tepip evin kapısına varmış. Bu kadarla kalsa iyi, tam kapıya vuracakken aklına gelmesin mi, gece gece rahatsız etmeyeyim diye vazgeçmiş de köşe başında suret bulan musluklu çeşmeden kendini, yalaktan atını sulayıp gerisin geri dönmüş köye. Bu trajik durum, yanında bir eksiklik hissedip komediye de yer veriyor. Kendine fazlaca güvendiği için yolda belde tekrar etmediğinden köye vardığında ismi bir daha unutmuş. Atına söyleseydi keşke, geçtiği patikalardaki çalılara, gürgenlere, dişbudaklara fısıldasaydı, mevsimi bilmiyoruz ama yemişlerden ne varsa bildirseydi hepsine, yol boyunca kendine yarenlik eden, baştan sona bittiğinde köye yaklaştığını haber veren türkü repertuarı yanında birkaç kere de adını ansaydı. Uzaktan köy gözüktüğünde bir hamleyle dilini döndürmüş ağzında, ama şaşkınlıktan gözleri yerinden uğramış da isim çıkmamış yine. Kafasında dank ettikten sonra menzile varana kadar hatırlamak için çok zorlamış kendini. O kadar meşakkatten sonra bir delilik daha yapıp geri dönmeyi yedirememiş kendine. Öyle ya, dağın taşın da hakkı vardır, yol gösteren yıldızlar da ayıplar belki. Atı da yormuştur gereksiz diyemeyeceğimiz bu meşgaleyle ama Genceli’ye selâm çakıp Ferhat olup sırtlaması gerekirdi madem öyle. Bilirsiniz bu tür durumlarda ailedekileri uyku tutmaz. Geceliklerinin üstüne kalın montunu atan babasının avluda sakin adımlarla aşağı yukarı voltaladığını görünce ne yaptığının farkına ancak varmış bizimki. Babacan baba, babaca kaygılarla bir elinde fincan diğerindeki çubuğundan derin nefesi buğulu gözlerle salarken imalı kinayeli olmayan bir tonda “gel Mükerremim gel” diye yitiğini zikrettiğinde ne kadar sevinse azdır. Babası da o gittikten az sonra bağlantıları kurup hatırlamış meğerse. Oğlu dönene kadar yatakta bir o yana bir bu yana dönmek yerine avluda yarenlik etmiş geceye, yıldızlı geceye. Tamam, belki mermiye kafa atan dayıoğlumuz yok ama bu konularda biz de kendi çapımızda belalı bir aileyiz yani. Kimse bizi test etmeye kalkmasın, hatırlayana kadar basmadığımız ayak kalmaz sonra.

“Senin de amma önemli fikirlerin varmış he!” diyenler olabilir. Evet, öyle, belki fazla önemli değil, ama sonuçta bir duvar örüyorum, elimde yonttuğum tuğla, yoldan geçenlere bakarak bir süre öylece bekliyorum ve çırak harç getirmiyor. Sizin zorunuza gitmez miydi bu. En azından manzaradan sıkıldığınızda ve işi götürü aldığınızı hatırladığınızda başlardınız bağırmaya.

İmaj düştüğü anda, mesela kızışmış cephe hattında olsam, bir küçük sigara kâğıdına da olsa yazmam icap eder. Yavuklumun mektubu bozulacak bile olsa harflere emanet etmem gerekir. Gel gör ki yokluk kıtlık varmış gibi uzanıp ya da iki adım gayret gösterip ulaş(a)mıyorum malzemeye. Malzeme, adı üstünde, “lazım olan” demek değil mi, niçin beni bu kadar zorluyor, ihtiyaç olduğu besbelli, ama gelmiyor mesaiye, kartını basmıyor göstere göstere. Bıkkın ve bezgin adayların sıralarda bıraktığından nasibimize düşen onlarca kalem, onlarca defter, binlerce metrekare kâğıt, üç telefon, iki bilgisayar, bir tablet, buzdolabında post-itler, lüks restoran masalarında üzerine “saatin ederi alınmıştır” notları yazılabilen 17-25 poşet peçete olduğu hâlde hiçbiri imdadıma yetişmiyor.  Birkaç gün sonra bambaşka şeylerle uğraştığımda, bunun niye hâlen aklıma gelmediği üzerine kafa yorarken ucundan tekrar yakaladığımı hissettiğim benzer başka bir imaj düştü kucağıma. Göğsümde yumuşatıp hakkını verdiğim voleyle ağların tozunu almak vardı. Uykuyla uyanıklık arasında kulaklıkla, ekrana bakmamı gerektirmeyen bir video dinlerken yine ihmal ettim. Hâlbuki ilkini karşılayıp karşılamadığına tam emin olamasam da bu mukni buluşla mutmain olmuştum. Niye hamle yapıp kaydetmedim ki yine. Evet, siz de merak ettiniz sonrasında ne olduğunu. Kara kışın ortasında, karanlık sabahta çeşitli sebeplerle derse geç kalan kara kaşlı bir öğrencinin kaba montunun olanca sıkıcılığıyla, çantasının skolyoz tetikleyici ağırlığıyla çatlak öğretmenince ayakta bekletildiği sınıf köşesinde çatık kaşlarıyla kinini diri tuttuğu gibi burnumdan soludum. Heh, iyi de etmişim, meğerse doğru nefes almak hafızayı tazeliyormuş.

Madem bu dertten bu kadar muzdaripim, müştekiyim, müşteriyim, bu vesileyle kendisine buradan bir çağrıda bulunayım bari. Kıymetli “gelmeyen”, ölesiye “beklenen”, niçin böyle yapıyorsun kardeşim. Niye mağdur ediyorsun beni olur olmaz yerlerde. Bak soru işareti bile koymuyorum cümle sonlarına, mevzuu sen de biliyorsun. Yapma kardeşim, yapma, tamam mı. Sen lüzumsuzsa söndürülmesi gereken lamba mısın, sen oyunda fazla gelen sandalye misin, büyüdüğünde metrobüste daha rahat koltuk kapabilmesi için bahçede kapmaca talimi yaparken gideceği köşeyi es geçen dalgın masum musun. Bu küçücük dünyada kuyruğunu bırakması gibi bir kertenkelenin, orta yerde bırakma ben sevdiğini, yazmadan birkaç satır. Yapma bunu, mahcup etme beni. Bak bu son ihtarım, bazen çok zorda kalmama rağmen iki satırın hatırına daha önce bu kadar üstüne gelmedim, şimdilik de güzel güzel söylüyorum, bir dahaki sefere farklı konuşurum, aklını başına devşir. Bizde o kadar burjuva âdetleri olmaz ama gece yarısı akla düşen zeytinyağlı limonlu Tokat sarma kadar ol bari. Çat kapı gel, ansızın düş gözümün önüne.

Her seferinde olduğu gibi bu yazıda da mutlaka unuttuğum bir şeyler vardır. Nedir onlar? Ne bileyim ben. Sincaplar palamutları unutmasaydı ormanlar, ben bir şeyleri unutmasaydım bu yazı oluşmazdı. Unutmayı istediğimiz o kadar çok şey varken niçin onları değil de en elzemleri kaçırır göz önünden, dolaba kaldırır, kimini dondurur kimini dehlizlerde bekletir. Kimini de maalesef öldürür. “Diğer yazıya bak.” Telefonda paragrafı yazarken araya sıkıştırdığım bu notu o günün akşamında okuduğumda hangi yazıyı kastettiğini uzun uzun düşündüm. Neden sonra aklıma geldi de dönüp bakıverdim: Cihan Aktaş’ın Unutulmayan kitabını tahlil ettiğim Unutursak Kalbimiz… Madem geldik, ateş alıp kaçmayalım:  “Unuttuğumuzda kalbimizin kuruması gereken bir dolu olaya şahit oluyoruz. Hiçbir nesil bundan azade kalamıyor. Herkesi maruz bırakıp kimseyi mazur görmeyen işler başımızda sürekli. Bunlar musibet, evet, ama musibet rastgele olmaz, getirilir; bilerek ve isteyerek, hedef gözetilerek, isabet alınarak…/ Unutulmayan, eskiyi yâd için acıları diri tutan bir isim. Fakat muhtemel, müstakbel darbelere tedbir almayıp kapıyı da teklifsiz açtığımız için unutulan da diyebiliriz; tamam, unuttum, sıradaki… Zamanlamanın hep manidar olduğu topraklarda; unutmadıysak diğerleri niçin oldu? Acı tazelemek için mi unutmamalı yoksa tedbir almak için mi? Birincisi daima açık ara önde maalesef!”

Bir de unuttuğumuzu sandığımız, vakti geldiğinde -sözgelimi yirmi yıl sonra- ansızın ortaya çıkıp bazen rezillik çıkaran (son kısmını unuttum)…

Yazıya çalıştığım günlerde, içeriğe pek de yakışacağını düşündüğüm birçok güzel fikri, afili cümleyi, atmosferine uyması amacıyla bu sefer bile isteye, bakalım ne olacak diye not almadığım için heba ettim diyebilirim. Tersi bazı şeyler de olmadı değil. Mesela birinde tıraşın en civcivli ânında berberden müsaadeyle klavyeye abandım, onun da işine geldi gerçi, birkaç fırt, birkaç da yudum çekti bu arada. Bir diğerinde otobüste telefonla uğraşırken genelde midem bulandığı için rastgele bir durakta inip arka rendeleyen oturaklarda etim dona dona yaz’eyledim, yine soğuktan hissetmediğim parmak uçlarımla. Açık söylemek gerekirse şu an okuduğunuz cümleyi yaya geçidine girmeden kaldırımda yazıyorum, motorlu kuryenin kornası kulağımı çınlatıyor, sinirlerimi sıçratıyor, yan gözle etkili bir bakış atıp iniyorum yola. Bunu ise karşı kaldırımda: Elimde telefonla aheste aheste yürüdüğüm için yok yere kızıp gereksiz dayılık yapan şoför arkadaşla küfürleşmemizi buraya yazamıyorum tabii, kusura bakmayın. Gerçi benim ettiklerimi yazarım da, onunkileri çözümleyemedim. En azından şunu yazmadan geçmeyelim; oğlum siz manyak mısınız ulen, yaya geçidindeki insan nasılsa koşar diye gazı köklemek ne demek birader. Önüne başka bir araç çıktığında var gücünle frene abanıyorsun ama o etten kemikten ve sen saatte 200’le gidebilen 1500 kiloluk makineye hükmettiğin için mi katlanmak zorumdayım bütün bu salaklıklara. Olum, sen hiç yaya olmuyor musun, hiç çocuğunun elinden tutup karşıdan karşıya geçmiyor musun. Bak sana da çok gördüm soru işaretini. Anladın sen onu. Buraya da ünlem gerekiyordu ama değmez. Bir başkası da durmayı aklından bile geçirmediğinden, yoktan yere çarpmasın diye kendimi kaldırıma attıktan sonra şoför mahalline fırlattığım delici bakışları görünce kulaklığımı işaret etmişti. He, pardon ben kulaklık olduğundan görmemiştim onu da, o yüzden yavaş hareket ediyordum. Hayır kardeşim ben yavaş değilim, sen hızlısın. 0 km.yi aşan her hız fazladır yaya geçidinde. Heh, bak şimdi hatırlayınca yine gülesim geldi, bir keresinde de elinde telefon olduğundan göz göze gelmemize imkân vermeyen bir hödüğün önüne atladığımda acı bir frenle durmak zorunda kalmıştı son anda. Ama hem geçmeme müsaade etmedi hem de “sen önce bi ellerini cebinden çıkarsana be” diye höykürmüştü. Burayı çocuklar okumasın: Şimdi Raskolnikov gelse de kanlı baltayı verse elime. Yok, herifçioğluna vurmayacağım, göstersem yeter sanırım. Arabadan inse tüm cesaretini kaybedeceğinden eminim çünkü. Ayrıca ben elimi cebimden çıkarırım çıkarmasına ama elimle beraber çıkacak şeylerden acayip korkarsın, o yüzden acırım sana.

O yoluna, biz yolumuza… Devam edelim. İmajlardan bir tanesi aklımdan nasıl uçtu, tahmin bile edemezsiniz. Akşam çocuğu okuldan getirirken apartmanın bahçe kapısından geçtiğimizde ben yine kelimeleri birbirine ulamaya gayret ederken “baba kapıyı kapat da rüzgâr girmesin” dedi müstehzi. Kendisi ferforje olduğu yetmiyormuş gibi her tarafı açık olan kapıyı kapatacakmışım da soğuk gelmeyecekmiş. Bak sen 1. sınıflık sıpaya, benim birinci sınıf şakamı bana satıyor. Satın almaya pek hevesliymişim ki, kanatlanıp uçtu cümleler bölük bölük.

Tabii insanın bir yerlere not almasının mümkün olmadığı pek zor bir durum daha vardır. Ahmetçiğim Sağlam, şimdi burada detaylarına girmek istemediğim bu durumu “Yazarlığımı tuvalete borçluyum” başlıklı yazısında uzun uzun anlatmıştı, 25 kiloluk bedeni toprağa kavuşmadan bir yıl kadar önce. Dar alanda odaklanma daha kolay oluyor tabii, başka ne olsun sebep.

Bazen öyle amansız hatırlama gayreti içinde oluyorum, deliriyorum kızıyorum ki kendime, aklıma gelmesiyle gitmesinin bir olduğu o anda ne yapıyorduysam onu tekrar yapmaya çalışıyorum. Evdeysem evi, sokaktaysam geri dönüp kaldırımı turluyorum, sürahiden su alıyorduysam yine öyle yapıyorum, su görünce şişsem bile. Oryantiring oyunundaki gibi olayları, mekânları sırasıyla takiple zorluyorum kendimi, yalvarıyorum adeta kendime gelsin diye. Ya gelsin, ya da onu unuttuğum gibi, öyle bir şey olduğunu ve bu vakayla ilgili tüm detayları da unutayım ve rahat edeyim bari. Böyle olması için araya saçma sapan işler soktuğum da oluyor. Koğuşta ay yürüyüşü yapan asker videolarından tut, 8-10 saniyelik vine’lara kadar sarıp sarıp tüttürüyorum. Ama çare olmuyor, birkaç gün geçmesi, araya daha büyük olaylar girmesi, yepyeni buluşlarla tatmin edici başka cümlelere erişmem gerekiyor. Lise sonda okul şampiyonluğunu son anda kaçırınca o ergenlikle birkaç gün kendime gelememiştim niyeyse. Ya da büyük bir kayıp yaşayan insanlarda da olur ya hani, unutana kadar araya kurşundan devasa kapılar gelse yeridir. Bana o kadar kalın olmasa da bir tane röntgenci kapısı lazım olduğu muhakkak. Bak şimdi işe bak, bir önceki cümleyi telefonun takvim hatırlatma kısmına yazmıştım. Oranın harf kapasitesi biraz düşük. Yazmaya izin veriyor ama kaydedince eksik bırakıyor, fazla yazdın diye uyarmıyor da. Kaptırıp gitmişim, haddi aşmışım. Tabii sonrasında buraya kopyalarken cümleyi nasıl bitirdiğimi hatırlayamadım. Yepyeni bir biçime büründü zorunlu olarak. Muhtemelen o cümlelerde röntgenci yerine başkaları vardı.

Bir yazıya niyetlendiğimde, başlığını yine bu takvime kaydediyorum. Ayarlıyorum, her gün hatırlatıyor. Tekrarlarla birlikte böyle yüzlerce, hatta sonsuza giden hatırlatmalar var kayıtlı. Başkasından buyruk alarak iş yapmaya mı alışmışım nedir, boşuna esnaflık yerine memurluk yapmıyoruz, burada da kendim kaydetsem bile başkası emrediyor, hatırlatıyor olunca daha disiplinli oluyorum. İş bu ya, bu yazının uyarısını bir karışıklık esnasında silmişim. Birkaç gün hiç aklıma gelmedi. Neden sonra hatırladığımda bu sefer de yeniden hatırlatıcı oluşturmayı ihmal ettim. Kardeşim nedir bu çektiğimiz. Birkaç hafta sonra ancak başlayabildim tekrar hatırlamamla.

O zaman yazımıza adının baş harfleri M. Z. E. olan az ünlü yazarımızın bir yazısından alıntıyla son verelim: “Ahmet Örs’ün kitaplarını okuyup hakkında yazmaya çalıştığım günlerde bilgisayarın başından kalkıp uykunun ağır basmasıyla kapanan gözlerime söz geçiremediğim bir zaman yazarın öykücülüğüyle ilgili harika bir detay geldi aklıma. Şu an hatırlayamasam bile o anki hazzını hissediyorum. İyi bir buluş diye kendimle de övündüm arada. Fakat üşendiğimden kalkıp not almadım bir kâğıda veya telefona. Buluşun sevinciyle uykunun tatlı kollarına teslim ettim kendimi. Bu tür durumlarda hafıza tekniklerinden birini kullanırdım ama ona da müracaat etmedim. Öyle ya, bu kadar güzel bir fikri unutabilecek kadar ihanet içinde bir beynim yoktu ki. Varmış meğer, kalktığımda neden sonra aklıma gelmesi gerektiği zaman derinlerden çekip çıkarmaya davrandığımda aklımda konuyla alâkalı hiçbir şey yoktu. Zaten öyle bir konu olduğu da kalktıktan saatler sonra gelebilmişti zihnime. Cümlelere bile dökmüştüm hâlbuki uyumadan önce. Ne yapsam ne etsem gelmedi inatçı. Ama olsun, bak kurtulamadı elimden. Kendisini yazamasam da öyküsünü yazıyorum inadına. Sen kalk, bilinçaltımdan oya oya yukarılara çık, beni heveslendir, sonra ortadan kaybol. Öyle yağma yok, kendin yoksan bile dedikodunu yaparım ben de.”

Kurt kışı geçirir ama yediği ayazı unutmaz. Bu da onlardan biri: İlk ne zaman duydum bilemiyorum ama Kurtuluş Savaşı sırasında vuruşmalar İzmir ve civarında geçiyorken “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emrini teknik açıdan sorgulamam hem coğrafya bilgimi hem de tenakuzları yakalamakla görevli iflah olmaz musahhih adaylığımı gösteriyor. Hayatın olağan akışına uymayan bu cümleyi kulağımın arkasına değil, kepçenin tam içine, deliğin başına, diğerlerinin yanına yerleştirdim. Özellikle araştırmasam da ileride palamut akını gibi gelecek doğrulayıcı destekleyici bilgileri tutabilmek için oltamı hazırladım. Yıllar sonra bir şekilde gelip beni buldu. Ege Denizi’nin o dönemki adı İç Akdeniz’miş. Birçok şeyi bu şekilde öğrendim diyebilirim. Detaylı bilgi için Algılarımız’a[1] bakabilirsiniz.

[1] https://yenipencere.com/yazilar/algilarimiz-mustafa-zahid-ergun/

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Yazılar

Palantir’i Konuşmadan İslamcılığı Tartışmak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Asıl Sorun Dün Değil, Yarının Egemenliği

“Palantir’in Dünyası: Anlamı Öldür, İnsanı Yönet” başlıklı yazım üzerine kaleme alınan eleştiri, önemli sorular soruyor. İslamcılığın tarihsel tecrübesini, Mehmet Âkif’in düşüncesini ve modern İslamcı hareketlerin açmazlarını tartışıyor. Yazarın teşhislerindeki zarafet ve Mehmet Akif’ten bu yana gelen modernleşme parodimize tuttuğu ayna için gerçekten teşekkür ederim. Bu yönüyle yazı dikkate değerdir.

Bununla birlikte yazının temel problemi, benim metnimi kendi tartışma eksenine çekerek okumaya çalışmasıdır. Yazıyı okurken Palantir’i değil, İslamcılığı; algoritmaları değil, Mehmet Âkif’i; veri sömürgeciliğini değil, Müslümanların tarihsel muhasebesini merkeze alıyor. Durum böyle olunca yazının merkezindeki mesele ıskalanmış oluyor.

Bugün CIA’nın, Pentagon’un, NATO’nun, İsrail’in ve büyük teknoloji şirketlerinin birlikte kurduğu veri egemenliğini anlamadan ne İslamcılığı eleştirebiliriz ne de liberalizmi, sosyalizmi savunabiliriz.

Benim yazımın merkezi İslamcılık değildi.

Daha doğrusu yalnızca İslamcılık değildi.

Benim meselem, insanlığın yeni bir iktidar biçimiyle karşı karşıya olmasıdır, “veri sömürgeciliğine” insanlığın ve İslamcılığın hazırlıksız yakalanmasıdır!

Artık egemenlik yalnızca tanklarla, parlamentolarla ya da ulus devletlerle kurulmamaktadır.

Egemenlik; veriyle, algoritmayla, yapay zekâyla ve dijital altyapılarla yeniden inşa edilmektedir.

Palantir, bu dönüşümün yalnızca bir şirketi değil, sembolüdür!

Bugün Gazze’de kullanılan hedefleme sistemlerinden göçmen hareketlerinin izlenmesine, finansal davranışların analizinden seçim kampanyalarının yönetilmesine kadar uzanan geniş bir alanda yeni iktidar dili veri üzerinden kuruluyor.

Böyle bir çağda hâlâ yalnızca “İslamcılık neden başarısız oldu?” sorusuna sıkışıp kalmak, yangın çıkan binada duvar boyasının rengini tartışmaya benziyor!

Elbette İslamcılık eleştirilebilir, eleştirilmelidir çünkü son yarım asır bize gösterdi ki birçok İslamcı hareket, iktidarı amaç hâline getirdi.

Devleti dönüştürmek isterken devlet tarafından dönüştürüldü.

Adalet iddiasıyla yola çıkanlar, çoğu zaman bürokrasinin diliyle konuşmaya başladılar, adaletin kasabı oldular.

Tevhid söylemi, seçim söylemine; ümmet ideali ise parti sadakatine dönüştü!

Bunlar inkâr edilemez gerçeklerdir fakat buraya saplanıp kaldığımızda daha büyük resmi kaçırıyoruz.

Bugün yalnızca İslamcılık krizde değildir.

Liberalizm de krizde!

Milliyetçilik de krizde!

Sosyalizm de krizde!

Modernizm de krizde!

Bu ideolojilerin tamamı, dijital çağın kurduğu yeni egemenlik biçimini açıklamakta yetersiz kalıyor.

Yirminci yüzyıl boyunca devletler vatandaşlarını nüfus kayıtlarıyla yönetiyordu.

Bugün ise şirketler insanları davranış kalıplarıyla yönetiyor.

Eskiden vatandaş, devletin dosyasında yer alıyordu.

Bugün devletler de şirketlerin veri tabanlarında yer alıyor.

İşte bunları konuşmalıyız çünkü artık Google, Palantir, OpenAI, Microsoft, NVIDIA, Amazon, Starlink, Anduril, BlackRock gibi şirketler devletlerden bağımsız güç merkezleri hâline geliyor!

İşte benim yazımın merkezinde duran soru buydu.

İnsanlık, tarihte ilk kez insanı tanımaya değil, onu hesaplamaya çalışan bir medeniyetin içine mi giriyor?

Palantir‘in temsil ettiği dünya, yalnızca Amerikan dış politikasının yeni aracı değil aynı zamanda anlamın tasfiyesidir.

İnsan artık hakikati arayan bir varlık olarak değil; tahmin edilebilir, yönlendirilebilir ve optimize edilebilir bir veri kümesi olarak görülmektedir.

Burada mesele Batı düşmanlığı değildir.

Mesele, insanın mahiyetidir.

Eleştiride dikkatimi çeken noktalardan biri de Mehmet Âkif’e ilişkin değerlendirmedir. “Âkif nerede yanıldı?” sorusu elbette sorulabilir ancak belki daha doğru soru şudur:

Biz, Âkif’in hangi uyarılarını duymadık?

Âkif’in bütün çabası, Müslüman toplumun yeniden ahlâk, ilim ve irade ekseninde ayağa kalkmasıydı. O, teknolojiyi reddetmedi; bilâkis çağın bilgisini almayı savundu ancak bu bilginin ahlâkî bir zemin üzerinde yükselmesini istedi.

Bugün ise elimizde teknoloji var fakat hikmet yok.

Veri var fakat anlam yok.

Yapay zekâ var fakat adalet yok.

Dolayısıyla sorun, Âkif’in düşüncesinin eskimesi değil; onun “ahlâk ile bilgi arasındaki ilişki” konusunda söylediklerinin daha da görünür hâle gelmesidir.

Yazıma yöneltilen eleştirilerden biri de ümmet fikrinin artık işlevsiz olduğu imasıdır.

Buna kesinlikle katılmıyorum çünkü bugün sermaye küreseldir, veri küreseldir, gözetim küreseldir, şirketler küreseldir.

Eğer sömürü küresel ise adalet arayışı neden ulusal sınırlara mahkûm olsun?

Özgürlük ve direniş talebi neden küresel olmasın?

Ümmet fikrini yalnızca romantik bir özlemi olarak okumak büyük bir indirgemedir.

Ümmet, her şeyden önce adaletin etnik, mezhebî ve millî aidiyetlerin üzerine çıkarılmasıdır.

Bugün bu ilkeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.

Tabii burada da bir özeleştiri yapmak gerekir.

Müslümanlar uzun zamandır ümmeti inşa etmiyor -edemiyor- sadece ümmet üzerine konuşuyor.

Tevhidi yaşamıyor, tevhid hakkında konferans veriyor.

Adaleti kurmuyor, adalet sloganları üretiyor.

Bilgiyi üretmiyor, üretilen bilgiyi tüketiyor.

Belki de asıl kriz burada yatıyor.

Bu nedenle benim yazım, İslamcılığı aklama metni değildir.

Tam tersine, Müslümanların yeni çağın meydan okumalarını anlamakta ne kadar hazırlıksız olduğunu anlatan bir uyarıdır!

Artık savaşlar artık yalnızca cephede yapılmıyor; insan zihninde yapılıyor, anlam üzerinde yapılıyor, algoritmalar üzerinde yapılıyor.

Bu savaşta sadece askerî olarak değil, fikrî olarak da hazırlıksız olan toplumlar, kendi iradelerini fark etmeden teslim ediyor.

Son olarak şunu söylemek isterim:

Bugün en kolay iş, geçmiş hareketlerin hatalarını saymaktır.

Zor olan ise geleceğin hangi tehditlerle şekillendiğini görebilmektir.

İslamcılığı eleştirmek elbette mümkündür.

Fakat Palantir’i, yapay zekâyı, veri sömürgeciliğini ve algoritmik iktidarı konuşmadan yapılan her İslamcılık eleştirisi, geçmişin muhasebesini yaparken geleceğin sömürge düzenini gözden kaçırma riski taşır.

Asıl soru artık “İslamcılık neden başarısız oldu?” değildir.

Asıl soru şudur:

İnsanın iradesi, anlamı ve özgürlüğü; algoritmaların, veri tekellerinin ve dijital imparatorlukların karşısında nasıl korunacağıdır?

Bu soruya cevap veremeyen hiçbir siyasal teori;

ister İslamcı olsun,

ister liberal,

ister muhafazakâr,

ister sosyalist;

yirmi birinci yüzyılın gerçek sorunlarına cevap üretemeyecektir!

Son olarak şunu söylemeliyim: İslamcılık başarısız oldu diye Palantir’i görmezden gelemeyiz.

İnsanlık ilk kez algoritmalar tarafından yönetilen bir medeniyet inşa ediyor.

Bu yeni çağda eski ideolojik kavgaları tekrar etmek yerine yeni bir ahlâk, yeni bir siyaset ve yeni bir bilgi tasavvuru geliştirmek zorundayız!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İslamcılık Sorunu ya da Akif Nerede Yanıldı?

Yayınlanma:

-

Faruk Yeşil arkadaşın yazısı Ulu Çınar bahsinde sözünü ettiğim İslamcı zihnin medeniyet anlatısını nasıl anladığını göstermesi bakımından ibretlik bir yazı.

Yazı kendi içinde çelişik bana göre çünkü yazar bir yandan Palantir’de simgeleşen o ilahlık taslama rûhunu gösteriyor diğer yandan bir İslam ülkesi olarak Türkiye’nin kendi Yapay Zekâsını üreterek Batı karşısında bağımsız olmasını savunuyor ve İslam ülkelerin bilim, teknoloji üretmeye davet ediyor. Sonra da dönüp İslam’ın insanlık tasavvuru üzerine sözler söylüyor ve yazının sonuna diyor ki “Biz henüz son sözümüzü söylemedik!”

Bu satırlardan sonra sormak gereğini duydum: “Tamam son sözünüzü söylemediniz ama o son söz ne olacak? İslamî Yapay Zekâ mı?  Üzerine ayetler yazılmış Otonom Dronlar mı ve o dronlarla batı sömürgeciliğini darma duman edip tevhid bayrağını Batının Burçlarına dikmek mi?”

Yazar, reçetesini yazıyor:

“İslam dünyası, tarihin en büyük kırılma anlarından birini yaşıyor. Bu kırılma, sadece siyasî değil; vâroluşsal bir kırılmadır. Bu çağ, toplumları ya özne yapacak ya da nesneye çevirecek.

Ya üretenler olacağız ya tüketilenler!

Ya yazılım yazacağız ya yazılımla yönetileceğiz!

Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!

Ya düşünce inşa edeceğiz ya başkalarının düşüncesiyle şekilleneceğiz!

Bu çağın adı şudur: Dijital Sömürge Çağı!

Bu çağda uyuyanların kaderi bellidir: Uyananların kölesi olmak!

O yüzden artık sorulacak sorular şunlardır:

Türkiye ne zaman uyanacak?

İslam dünyası ne zaman uyanacak?

İlahiyat dünyası ne zaman hayata dönecek?

Bu çağ beklemiyor! Bu çağ merhamet etmiyor! Bu çağ geri kalanı affetmiyor!

Bu yüzden bizim mücadelemiz, bir intikam mücadelesi değildir.

Bizim mücadelemiz, bir rövanş kavgası değildir.

Bizim mücadelemiz, sadece “Batı’ya karşı Batı” üretmek değildir.”,

Ama bunları yazan Faruk Yeşil sonra da dönüp Batı’ya adeta zehir kusuyor ki bu pasajlar, tam da oksidentalizm manifestosu.

“Bizim mücadelemiz, insanlığı kurtarma mücadelesidir.

Biliyoruz ki İslam, yalnızca Müslümanlar için gönderilmiş bir gelenek değildir.

İslam, tüm insanlık için gönderilmiş hak din ve bir diriliş çağrısıdır.

İnsan, makine değildir.

İnsan, veri değildir.

İnsan, hedef değildir.

İnsan, tüketim nesnesi değildir.

İnsan, emanettir.

İnsan, şereftir.

İnsan, halifedir.

Bugün Batı’nın insanı da esirdir ancak onun zinciri demirden değil!

Onun zinciri “konfor”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “haz”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “dijital bağımlılık”tan yapılmıştır.

İşte o zinciri kıracak bir söz lâzım!

O sözü de ne Harvard üretebilir,

ne Google üretebilir,

ne Palantir üretebilir!

O sözü ancak hakikat üretir.

O söz Allah’ın sözü ve onu ancak Müslüman söyleyebilir!”

Buradan da anlıyoruz ki reçete, Batılı insanı İlahî mesajla tanıştırmak İslam’la şereflendirmek…

Bunu yaparak yeni bir çağ kuracağız.

Biz Müslümanlar eğer gerçekten uyanırsak eğer gerçekten aklımızı yeniden kurarsak eğer ilahiyatı mezarlık akademisinden çıkarıp hayatın merkezine koyarsak…

Sadece kendimizi kurtarmayacağız.

Batı’nın anlamı yıkılmış insanına da yardım edeceğiz çünkü insanlığın bugün en büyük ihtiyacı teknoloji değildir. İnsanlığın bugün en büyük ihtiyacı hakikattir.

Bu çağın en büyük devrimi, algoritmanın değil, vicdanın yönettiği bir dünya olacaktır.

İşte bu yüzden bizim hedefimiz yalnızca savunma değildir. Bizim hedefimiz yalnızca direnmek değildir.

Bizim hedefimiz yeni bir çağ kurmaktır.

Batı “dijital tanrılar” üretirken biz insanı yeniden insan yapan bir medeniyet fikri üreteceğiz.

Batı “veriyle yönetim” kurarken biz adaletle yönetimin ne olduğunu yeniden hatırlatacağız.

Batı “insanı ölçülebilir bir nesneye” çevirirken biz insanı, yeniden “emanet” olarak göreceğiz.”

Yukarıda bilim ve teknoloji çağrısı yapan satırlarla bunları birleştirdiğimizde sonuç şu oluyor: Bu teknolojiler Batılı zihin tarafından üretildiği için insan bir veri, bunun için algoritmalar hâkim. Eğer İslamî zihinle algoritma yazarsak o zaman insan, veri olmaz, teknolojinin tutsağı olmaz. Anlamdan yoksun bir dünya kurulmaz. Yani bilim ve teknolojiye Kur’an aşısı yaparsak tüm bunlar adeta sihirli değnek değilmiş gibi değişir ve artık insanlığın hayrına sonuçlar verir.

Yazar aslında diyor ki, “Düşmanın silahlarıyla silahlanalım!” Gelgelelim düşmanın silahlarının sizi düşmanla özdeş kılacağını fark etmiyor.

Kusura bakmasın Yazının sloganik mesajı benim zihnimde net: “İlerleyelim beyler!” ve bu fikir çok önce Osmanlının son dönemlerinde dillendirildi. Dillendiren kişi de bu coğrafyadaki İslamcı zihin için kurucu aktördür: Mehmet Akif. Akif, yaklaşık iki asır önce yazarın formülünün terkibini oluşturmuştu: “Batının ilmini, fennini alalım; kültürünü dışarıda bırakalım!”

Ne yazık ki düne kadar önemli bir coğrafyada hâkimiyet kurmuş bir imparatorluğun sonunda düşmanına teslim olması hele de düşmanının kültür dünyasına eklemlenme ihtimali onu derinden yaralamıştı. İşte bu nedenle Mehmet Akif de sorunu, yazar gibi tanımlar: Geri kalmışlık! Batı, bilimsel ve teknolojik atılımlar yaparken İslam dünyası pratik meselelere kafa yormak yerine soyut dinsel tartışmalar yapmıştır. Bunun bedelini de düne kadar boyun eğdirdiği düşman tarafından boyun eğdirilerek ödemiştir.

Akif’in teşhisinin adı bugün “tarihe geç kalmak” olarak tanımlanıyor. “Haksız mı?” derseniz “Haksız!” diyemem. Mesela Akdeniz’de kendisine başarı getiren gemiler yerine kalyonu ikâme edebilseydi ve mücadeleyi Akdeniz’den öteye taşırıp Batıyla okyanuslarda rekabet edebileydi muhtemelen Osmanlı tarihi bambaşka bir mecrada akardı ama Marks’ın değer verdiğim bir sözü var: “İhtiyaç, îcâdın anasıdır!” Osmanlı, her bakımdan üstünken ve düşmanı da ona boyun eğmişken eski köye yeni âdet getiremezdi lâkin ticaret yollarını düşmana kaptırmış ve İpek Yolunun suyolu olarak devamı olan Akdeniz’de nefes alamayan Avrupa, bu eksiği kapatmak zorundaydı ve bunu da yaptı. Yaptığı anda süreç tersine döndü ve dünün galibi, mağluba dönüştü.

“İslam dünyası tarihe neden geç kaldı?” tartışması, bu yazının sınırlarını ziyadesi ile aşar ama Akif’in bulduğu formülü, III. Selim’den başlayarak önemli padişahların bulduğunu da biliyoruz: açılan askerî okullar, Batılı bir üniversite olarak Darülfünun, top dökümhaneleri hatta sanayii tesisleri…  Gelin görün ki olmadı, olmazdı çünkü düşman, artık 1-0 önde iken sizin ona yetişmeniz zordu. Zaten bu çabaya “Birinci Batılılaşma” denmesi de sorunun ne olduğunu anlatmıyor mu? Osmanlı, Faruk Yeşil’in yolundan gitmeye çalıştı. Batı teknolojisini Batıya karşı kullanarak kayıplarını telafi edeceğini düşündü ama olmadı. Hiç şüphesiz bu “olmadı”nın “oldurmadı”lar bölümü de var! Kısacası Akif’in rüyası aslında yanlış tevil edilmiş bir rüyaydı çünkü Osmanlı modernleşmesinin gösterdiği gibi zihinseli de kapsamayan bir teknoloji transferi söz konusu değil! Yani kültürel gümrük duvarlarınız işe yaramıyor! Mobil telefonla beraber Tiktok da karşınızda beliriveriyor çünkü Tiktok’u yaratan zihinle mobil telefonu yaratan zihin aynı! Topu alıp baloyu dışarıda bırakamıyorsunuz; o vals, siz istemesiniz de kapınızı yumrukluyor!

Bu çelişkinin temelinde yatan şey teknolojini nötr bir şey olduğu fikridir! “Ekmek bıçağıyla ekmek de kesersiniz adam da öldürebilirsiniz!” örneği verilir fakat hakikat böyle değildir. O bıçak, adam öldürmeyi de kapsar çünkü zaten esas olarak öldürmek için tasarlanmıştır. Atalarımız, çakmataşından bıçaklar yontarken bunu bir av silahı olarak tasarladı ve o silahı daha sonra mızrağın ucuna geçirip rakip kabilenin savaşçısını öldürdü ama Faruk Yeşil’e göre “Ekmek bıçağı ekmek keser, onu sadece bunun için kullanabiliriz eğer bizim elimizde olursa!”

Hâsılı teknoloji, nötr değildir çünkü bir zihniyet örgütlenmesidir. Ekmek bıçağı, teknoloji değil tekniktir; olmayan pençeniz görevi görür ama pençe de doğası gereği yırtar. Kısacası bir buluşu sadece iyi amaçlar için kullanacağımız fikri bir yanılsamadır. Bunun yanı sıra teknik ile teknoloji arasındaki ayrım da bir hakikattir lâkin yazılım ya da algoritma, tırnağınız ya da dişinizi ikame etmek için değildir.

Yazarın satırlarından dökülen şey aslında bir güç kıskançlığı! Yani “Batı, güçlü ve biz de güçlü olmalıyız ve o güçle batıyı yenersek Batının ürettiği değerlerin yerine yeni değerler koyarız!” sâfiyâneliği!

Çok uzatmak istemiyorum ama bu zihinle Kur’an konusunda da “medeniyet” dediği şeyde de uzlaşamayacağımız açık! İslamcılık bir iktidar ideolojisi olmaktan kurtulmadıkça olsa olsa yeni bir Batı olursunuz: Çin’in İslamî versiyonu! Şimdi yazara soruyorum: Nükleer silah ile algoritma arasında bir fark var mı, varsa bu fark nedir?

Ulu Çınar tam da bunu anlatıyor aslında. Orada söylediğim şey netti: Biz, medeniyet üzerine düşüneceksek önce ontolojik sorularla başlamalıyız çünkü ontolojik sözler söyleyen bir mesajın muhatabıyız. Belli ki muhatap olduğumuzla gerçek bir ünsiyet kuramamışız!

Benim için net olan şu: İlahî hitap, bana Batının yerine geçmemi söylemiyor!

Sorulması gereken esas soru ise şudur: Kur’an’ın murâdı insanların bir güç odağı olması mıdır? Kitap, bize iktidar olmanın yollarını mı öğretti yoksa iktidar denen şeyin bir kanser olduğunu mu? Sahi Allah, neden “Şecereye yaklaşma!” dedi?

Devamını Okuyun

Yazılar

Ne Darbe Ne Demokrasi! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Her yıl 15 Temmuz geldiğinde Türkiye yeniden aynı tartışmaların içine çekiliyor. Bir taraf “demokrasi destanı” diyor, diğer taraf darbenin karanlık yönlerini tartışıyor. Herkes kendi siyasal pozisyonunu güçlendirecek cümleler kuruyor fakat bütün bu gürültünün içinde asıl sorulması gereken soru çoğu zaman unutuluyor.

Bir Müslüman bu hadiseye hangi ilkeler üzerinden bakmalıdır?

Müslüman, olayları sloganlarla değil, vahyin ölçüleriyle değerlendirir.

Onun terazisi iktidarlar değildir; hakikattir.

Onun safı partiler değildir; adalettir.

Onun yönü kalabalıklar değildir; Allah’ın rızasıdır.

Tam da bu sebeple Müslüman, 15 Temmuz’a bakarken önce şunu söylemek zorundadır:

Biz ne darbelerin ne de demokrasinin kutsanmasının tarafıyız.

Çünkü bizim davamız, iktidar biçimlerinden daha büyük; insanlığın yeniden Allah’ın hükmüyle buluşması davasıdır.

Bugün dünyanın ihtiyacı, darbe ile demokrasi arasında tercih yapmak değildir. Dünyanın ihtiyacı, zulmün bütün biçimlerini reddeden yeni bir ahlâkî ve tevhîdî teklifin yeniden ayağa kalkmasıdır.

DARBE NEDİR?

Darbe, silahlı bir grubun zor kullanarak iktidarı ele geçirmesidir.

Bunun meşruiyeti yoktur.

Zorbalık, hangi üniformayı giyerse giysin zulümdür.

Tankın gölgesinde kurulan hiçbir düzen adalet getirmez.

Kur’an, zalimliği yöntemine göre ayırmaz.

Bir zulüm, asker eliyle yapılınca zulüm olduğu gibi sivil eliyle yapılınca da zulümdür.

Üniforma zulmü meşrulaştırmadığı gibi sandık da meşrulaştırmaz.

Müslüman darbeye karşıdır çünkü Allah yeryüzünde fesadı sevmez.

İnsanların iradesini silahla teslim almak, Allah’ın kullarını başka kulların tahakkümüne sokmaktır.

Bu yönüyle darbe, yalnızca anayasal bir suç değil; aynı zamanda ahlâkî ve tevhidî bir sapmadır.

PEKİ, DEMOKRASİ NEDİR?

Burada Müslümanın cesur olması gerekir.

Modern çağ, demokrasiyi sorgulanamaz bir kutsala dönüştürmüştür.

Demokrasi, halkın kendi kendisini yönetmesi iddiasıdır.

Egemenliğin millete ait olduğunu söyler.

İslam’ın temel iddiası ise farklıdır.

Egemenlik Allah’ındır.

Hüküm yalnızca O’nundur.

Müslüman için yasa koyma yetkisi insanların keyfine bırakılamaz.

Çoğunluk, haramı helal yapamaz.

Kalabalıklar hakkı belirleyemez.

Sandık, vahyin yerine geçemez.

Tam da burada büyük bir zihinsel problem ortaya çıkmaktadır.

Darbeyi reddeden birçok Müslüman, farkında olmadan demokrasiyi kutsamaya başlamaktadır.

Oysa tevhid, iki yanlış arasında tercih yapmak değildir.

Tevhid, yanlışın her türünü reddedebilmektir.

Bir Müslüman ne tankı alkışlar ne de sandığı ilahlaştırır.

Modern siyaset Müslümanlara sürekli iki seçenek sunuyor.

Ya darbeyi ya demokrasiyi savun!

Ya şu bloğun içinde ol ya bu bloğun içinde!

Ya Doğunun safına geç ya Batı’nın!

Ya NATO ya başka bir güç!

Sanki hakikat bunlardan birinin içindeymiş gibi…

Oysa Kur’an’ın inşa ettiği şahsiyet, bu ikilemleri reddeder.

Bütün bu durumlarda Müslüman, üçüncü bir söz söylemek zorundadır.

Biz Allah’ın şahitleriyiz.

Biz hiçbir beşerî ideolojinin muhafızı değiliz.

Ne liberalizmin

Ne milliyetçiliğin

Ne darbelerin...

Ne demokrasinin

Biz yalnızca adaletin şahitleriyiz!

ASIL SORU “KİM KAZANDI?” DEĞİL, “İNSANLIK NE KAYBETTİ?”

15 Temmuz üzerine yıllardır şu sorular soruluyor:

Kim kazandı?

Kim plânladı?

Kim destekledi?

Kim ihanet etti?

Fakat Müslümanın sorusu başka olmalıdır.

Bu süreçte ümmet ne kazandı?

İnsanlık ne kazandı?

Mazlumlar ne kazandı?

Filistin ne kazandı?

Gazze ne kazandı?

Doğu Türkistan ne kazandı?

Sudan ne kazandı?

Yemen ne kazandı?

Suriye ne kazandı?

Lübnan ne kazandı?

İran ne kazandı?

Yoksul halkımız ne kazandı?

Özgürlükler ne kazandı?

Eğer bütün siyasi zaferlerin sonunda mazlumlar hâlâ yalnızsa hâlâ zulme uğruyorsa ve biz susuyorsak…

İnsanlık hâlâ sömürülüyorsa…

Silah şirketleri daha fazla büyüyorsa…

Kapitalizm daha da güçleniyorsa…

O zaman ortada kutlanacak bir şey yoktur!

Değil mi ki İslam’ın ölçüsü iktidarın kimde olduğu değil;

adaletin kim için gerçekleştiğidir!

Bugün birçok Müslüman enerjisini sürekli siyasal kamplaşmalarda tüketmektedir.

Kim iktidarda?

Kim muhalefette?

Kim kazandı?

Kim kaybetti?

Kim kime destek verdi?

Bütün bunlar, Müslümanın aslî vazifesini görünmez hâle getiriyor.

Allah Resûlü insanları demokrasiye çağırmadı.

Darbeye de çağırmadı.

İnsanları Allah’a çağırdı.

Toplum inşa etti.

İnsan yetiştirdi.

Ahlâk kurdu.

Adalet tesis etti.

Yetim korudu.

Köle özgürleştirdi.

Kadını insan yerine koydu.

Faizi kaldırdı.

Sömürüyü reddetti.

İnsanı yeniden inşa etti.

Çünkü sistemler, insan düzelmeden düzelmez!

MÜSLÜMANIN ASIL SORUMLULUĞU

Bugün bizim meselemiz hangi sistemin kazanacağı değildir.

Bizim meselemiz hangi insanın ortaya çıkacağıdır.

Kur’an’ın istediği insan;

emanete sadık,

adaleti ayakta tutan,

zulme yaklaşmayan,

güce tapmayan,

çıkar için eğilmeyen,

Allah’tan başkasına kulluk etmeyen insandır.

Böyle insanlar yetişmeden hangi anayasa yazılırsa yazılsın sonuç değişmeyecektir.

Yozlaşmış insanlar sağlam sistem kuramaz.

Kur’an; önce insanı değiştirir, sonra toplumu, sonra düzeni!

Modern siyaset ise tam tersini yapar.

Önce sistemi değiştirir.

İnsanı ihmal eder.

Sonra aynı zulüm, farklı isimlerle yeniden üretilir.

MÜSLÜMAN, İNSANLIĞA NE SÖYLEMELİ?

Belki de artık en önemli soru budur.

Müslüman, sürekli şu tartışmaların peşinden mi gidecek?

Darbe mi?

Demokrasi mi?

Sağ mı?

Sol mu?

Liberalizm mi?

Milliyetçilik mi?

Yoksa insanlığa yeni bir teklif mi sunacak?

Bugün dünya büyük bir ahlâkî çöküş yaşamaktadır.

Batı, özgürlüğü kaybetmiştir.

Doğu, adaleti kaybetmiştir.

Kapitalizm merhameti öldürmüştür.

Milliyetçilik insanı parçalamıştır.

Sekülerizm anlamı tüketmiştir.

Teknoloji büyümüş,

vicdan küçülmüştür!

İşte tam burada Müslümanın söyleyeceği söz vardır.

Biz, insanı yalnız bırakmayan bir sistem teklif ediyoruz.

Serveti değil emaneti merkeze alan bir düzen teklif ediyoruz.

Çıkarı değil kardeşliği merkeze alan bir toplum teklif ediyoruz.

Irkı değil takvayı üstün gören bir anlayış teklif ediyoruz.

Gücü değil, hakkı önceleyen bir siyaset teklif ediyoruz.

İnsanlığın ihtiyacı tam da budur.

ÜÇÜNCÜ YOL DEĞİL, ASIL YOL!

Bazıları bunu “üçüncü yol” olarak görebilir.

Oysa bu yeni bir yol değildir.

Bu, peygamberlerin yoludur.

Hz. İbrahim, Nemrut’un tarafı olmadı ama karşı cephedeki başka zalimin de tarafı olmadı.

Hz. Musa Firavun’un düzenini reddetti, yerine başka bir firavun üretmedi.

Hz. Muhammed, Mekke aristokrasisinin sistemini de reddetti.

Roma’nın ve Sâsânî’nin medeniyetini de model almadı.

O, vahyin inşa ettiği yeni bir toplum kurdu.

İşte Müslümanın bugün yeniden hatırlaması gereken budur.

Biz mevcut düzenlerden daha iyi bir versiyon üretmek için gönderilmedik.

Biz insanlığı Allah’ın adaletine davet etmek için gönderildik.

Sonuç: Müslüman Taraf Değil, Şahit Olmalıdır

15 Temmuz üzerinden yıllardır taraflar konuşuyor.

Siyaset konuşuyor.

Medya konuşuyor.

İktidar konuşuyor.

Muhalefet konuşuyor.

Gelin görün ki Müslümanın sesi çoğu zaman duyulmuyor.

Oysa bizim söylememiz gereken cümle çok nettir:

Biz darbeye razı olmayız çünkü zulmü reddederiz.

Biz demokrasiyi de mutlaklaştırmayız çünkü egemenliği Allah’a ait biliriz.

Biz gücün değil, Hakkın yanındayız.

Biz sandığın değil, adaletin peşindeyiz.

Biz tankların gölgesinde de yürümeyiz, kalabalıkların alkışına da teslim olmayız.

Çünkü bizim yürüdüğümüz yol, peygamberlerin yoludur.

Artık Müslüman, kendisini iki yanlış arasında tercih yapmaya zorlayan bütün siyasal denklemleri aşmalıdır!

İnsanlık, bize rağmen unuttuğu hakikati yeniden hatırlatmamızı bekliyor.

Bizim görevimiz, hangi iktidarın kazanacağını tartışmak değil; hangi insanın ayağa kalkacağını göstermektir.

Yeryüzünün gerçek ihtiyacı; yeni bir iktidar değil, yeni bir vicdandır.

İşte o vicdan ne tankın namlusunda ne de sandığın içinde doğar!

O vicdan, yalnızca Allah’a teslim olmuş kalplerde filizlenir.

İşte Müslümanın sözü de iddiası da insanlığa vaadi de burada başlar.

İslam’ın izzetini yeniden kuşanmak için yürüyenlere,
Müslümanların selametini kendi çıkarlarının önünde tutanlara,
tevhidi hayatın merkezine yerleştirenlere,
adaleti hiçbir güce feda etmeyenlere,
ahlâkı siyasetin ve menfaatin üzerinde tutanlara,
yeryüzünde Allah’ın şahitleri olarak daha adil, daha merhametli ve daha onurlu bir dünya inşa etmek için gayret edenlere selam olsun!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x