Connect with us

Yazılar

Lüzumunda Gelmeyen – Mustafa Zahid Ergün

Yayınlanma:

-

Aklıma bir imaj düştü. Onu yazıp “İşte hayatım bu şekilde geçiyor!” diye artistik bir cümle kurmaya niyetlenmiştim. O anda kaydetmeyi ihmal ettim, kafamdan silindi gitti. Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış Han Duvarları’na belki de kömür parçalarıyla yazmış kalem yoklukta, benim ne mazeretim vardı, hiç, hep tembellik.

Dağ bayır gezdiği bir gün yorgunluktan kendini yarı kuru ağacın altına bırakan, en çok tâbi olduğumuz kanunu zihninde yerli yerine oturtabilmek için düşündüğü sırada kafasına elma düşünce en yakınındaki kayıt cihazına; dünya tarihine geçeceğinden haberi olmayan şaşkın çobanın epizodik anıları daha sonra erişmek için kaydettiği temporal lobundaki hipokampuse nakşeden Newton kardeşim vardır mesela.

Murdar kurnada bakır tasın yüzdüğünü görünce, zatürreeyi önemsemeden peştamalıyla çarşılarda, Anadolu Rock güftelerine girmeyi hak edecek şekilde ıslak ıslak kendini rüzgâra veren Arşimedciğim, kardeşim bir sakin ol, ayıp değil mi o yaşta. “Evraka evraka!” diye bağırmanız asırlardan aşıp bana kadar geldi. Sevdiğini sevdiğine söyle demişler, bu sözü ucundan da olsa tutmanız iyi olmuş. Kendime o kadar fazla yüklenmek haksızlık sayılır, ihmallerimden bir kitap çıkardı şimdiye kadar.

Sincapların palamutları gömdükleri yerleri unutmasının ormanları çoğaltması gibi, zihnimin derinliklerine hapsolan imajların, geçen seferlerde bahsini geçirdiğim mahir köstebek sayesinde yerli yersiz zamanlarda açığa çıkacağından eminim. Ama keşke istediğim zaman gelseler. Adını unuttuğumdan günlerce aramak zorunda kaldığım bilgisayar dosyalarına benzemeseler. Onlarcasından en az beş tanesini niçin açtığımı unuttuğumdan, anlamak için işaret parmağımla fareyi gıdıklayarak sayfayı aşağı yukarı kaydırırken yüzümdeki mavi ekranla başlıklara dalıp dalıp gittiğim sekmeler gibi olmasalar.

Babaannem anlatmıştı. Dedemden müsaadeyle anlattığı pek az şeyden biridir madem, ölüme çare olsun diye buraya kaydedeyim bari. Eski köyümüz ilçeden 7 km. yukarıda. Akrabamızdan bir adam bir akşamüstü, gün içerisinde çarşıda görüp selamını babasına ileteceği adamın adını unutuvermiş aniden. Birkaç ipucu verse de diğerlerinin hatırlamasına yettirememiş. Ailesinin ricalarına, tutmalarına aldırmadan atla onca yolu tepip evin kapısına varmış. Bu kadarla kalsa iyi, tam kapıya vuracakken aklına gelmesin mi, gece gece rahatsız etmeyeyim diye vazgeçmiş de köşe başında suret bulan musluklu çeşmeden kendini, yalaktan atını sulayıp gerisin geri dönmüş köye. Bu trajik durum, yanında bir eksiklik hissedip komediye de yer veriyor. Kendine fazlaca güvendiği için yolda belde tekrar etmediğinden köye vardığında ismi bir daha unutmuş. Atına söyleseydi keşke, geçtiği patikalardaki çalılara, gürgenlere, dişbudaklara fısıldasaydı, mevsimi bilmiyoruz ama yemişlerden ne varsa bildirseydi hepsine, yol boyunca kendine yarenlik eden, baştan sona bittiğinde köye yaklaştığını haber veren türkü repertuarı yanında birkaç kere de adını ansaydı. Uzaktan köy gözüktüğünde bir hamleyle dilini döndürmüş ağzında, ama şaşkınlıktan gözleri yerinden uğramış da isim çıkmamış yine. Kafasında dank ettikten sonra menzile varana kadar hatırlamak için çok zorlamış kendini. O kadar meşakkatten sonra bir delilik daha yapıp geri dönmeyi yedirememiş kendine. Öyle ya, dağın taşın da hakkı vardır, yol gösteren yıldızlar da ayıplar belki. Atı da yormuştur gereksiz diyemeyeceğimiz bu meşgaleyle ama Genceli’ye selâm çakıp Ferhat olup sırtlaması gerekirdi madem öyle. Bilirsiniz bu tür durumlarda ailedekileri uyku tutmaz. Geceliklerinin üstüne kalın montunu atan babasının avluda sakin adımlarla aşağı yukarı voltaladığını görünce ne yaptığının farkına ancak varmış bizimki. Babacan baba, babaca kaygılarla bir elinde fincan diğerindeki çubuğundan derin nefesi buğulu gözlerle salarken imalı kinayeli olmayan bir tonda “gel Mükerremim gel” diye yitiğini zikrettiğinde ne kadar sevinse azdır. Babası da o gittikten az sonra bağlantıları kurup hatırlamış meğerse. Oğlu dönene kadar yatakta bir o yana bir bu yana dönmek yerine avluda yarenlik etmiş geceye, yıldızlı geceye. Tamam, belki mermiye kafa atan dayıoğlumuz yok ama bu konularda biz de kendi çapımızda belalı bir aileyiz yani. Kimse bizi test etmeye kalkmasın, hatırlayana kadar basmadığımız ayak kalmaz sonra.

“Senin de amma önemli fikirlerin varmış he!” diyenler olabilir. Evet, öyle, belki fazla önemli değil, ama sonuçta bir duvar örüyorum, elimde yonttuğum tuğla, yoldan geçenlere bakarak bir süre öylece bekliyorum ve çırak harç getirmiyor. Sizin zorunuza gitmez miydi bu. En azından manzaradan sıkıldığınızda ve işi götürü aldığınızı hatırladığınızda başlardınız bağırmaya.

İmaj düştüğü anda, mesela kızışmış cephe hattında olsam, bir küçük sigara kâğıdına da olsa yazmam icap eder. Yavuklumun mektubu bozulacak bile olsa harflere emanet etmem gerekir. Gel gör ki yokluk kıtlık varmış gibi uzanıp ya da iki adım gayret gösterip ulaş(a)mıyorum malzemeye. Malzeme, adı üstünde, “lazım olan” demek değil mi, niçin beni bu kadar zorluyor, ihtiyaç olduğu besbelli, ama gelmiyor mesaiye, kartını basmıyor göstere göstere. Bıkkın ve bezgin adayların sıralarda bıraktığından nasibimize düşen onlarca kalem, onlarca defter, binlerce metrekare kâğıt, üç telefon, iki bilgisayar, bir tablet, buzdolabında post-itler, lüks restoran masalarında üzerine “saatin ederi alınmıştır” notları yazılabilen 17-25 poşet peçete olduğu hâlde hiçbiri imdadıma yetişmiyor.  Birkaç gün sonra bambaşka şeylerle uğraştığımda, bunun niye hâlen aklıma gelmediği üzerine kafa yorarken ucundan tekrar yakaladığımı hissettiğim benzer başka bir imaj düştü kucağıma. Göğsümde yumuşatıp hakkını verdiğim voleyle ağların tozunu almak vardı. Uykuyla uyanıklık arasında kulaklıkla, ekrana bakmamı gerektirmeyen bir video dinlerken yine ihmal ettim. Hâlbuki ilkini karşılayıp karşılamadığına tam emin olamasam da bu mukni buluşla mutmain olmuştum. Niye hamle yapıp kaydetmedim ki yine. Evet, siz de merak ettiniz sonrasında ne olduğunu. Kara kışın ortasında, karanlık sabahta çeşitli sebeplerle derse geç kalan kara kaşlı bir öğrencinin kaba montunun olanca sıkıcılığıyla, çantasının skolyoz tetikleyici ağırlığıyla çatlak öğretmenince ayakta bekletildiği sınıf köşesinde çatık kaşlarıyla kinini diri tuttuğu gibi burnumdan soludum. Heh, iyi de etmişim, meğerse doğru nefes almak hafızayı tazeliyormuş.

Madem bu dertten bu kadar muzdaripim, müştekiyim, müşteriyim, bu vesileyle kendisine buradan bir çağrıda bulunayım bari. Kıymetli “gelmeyen”, ölesiye “beklenen”, niçin böyle yapıyorsun kardeşim. Niye mağdur ediyorsun beni olur olmaz yerlerde. Bak soru işareti bile koymuyorum cümle sonlarına, mevzuu sen de biliyorsun. Yapma kardeşim, yapma, tamam mı. Sen lüzumsuzsa söndürülmesi gereken lamba mısın, sen oyunda fazla gelen sandalye misin, büyüdüğünde metrobüste daha rahat koltuk kapabilmesi için bahçede kapmaca talimi yaparken gideceği köşeyi es geçen dalgın masum musun. Bu küçücük dünyada kuyruğunu bırakması gibi bir kertenkelenin, orta yerde bırakma ben sevdiğini, yazmadan birkaç satır. Yapma bunu, mahcup etme beni. Bak bu son ihtarım, bazen çok zorda kalmama rağmen iki satırın hatırına daha önce bu kadar üstüne gelmedim, şimdilik de güzel güzel söylüyorum, bir dahaki sefere farklı konuşurum, aklını başına devşir. Bizde o kadar burjuva âdetleri olmaz ama gece yarısı akla düşen zeytinyağlı limonlu Tokat sarma kadar ol bari. Çat kapı gel, ansızın düş gözümün önüne.

Her seferinde olduğu gibi bu yazıda da mutlaka unuttuğum bir şeyler vardır. Nedir onlar? Ne bileyim ben. Sincaplar palamutları unutmasaydı ormanlar, ben bir şeyleri unutmasaydım bu yazı oluşmazdı. Unutmayı istediğimiz o kadar çok şey varken niçin onları değil de en elzemleri kaçırır göz önünden, dolaba kaldırır, kimini dondurur kimini dehlizlerde bekletir. Kimini de maalesef öldürür. “Diğer yazıya bak.” Telefonda paragrafı yazarken araya sıkıştırdığım bu notu o günün akşamında okuduğumda hangi yazıyı kastettiğini uzun uzun düşündüm. Neden sonra aklıma geldi de dönüp bakıverdim: Cihan Aktaş’ın Unutulmayan kitabını tahlil ettiğim Unutursak Kalbimiz… Madem geldik, ateş alıp kaçmayalım:  “Unuttuğumuzda kalbimizin kuruması gereken bir dolu olaya şahit oluyoruz. Hiçbir nesil bundan azade kalamıyor. Herkesi maruz bırakıp kimseyi mazur görmeyen işler başımızda sürekli. Bunlar musibet, evet, ama musibet rastgele olmaz, getirilir; bilerek ve isteyerek, hedef gözetilerek, isabet alınarak…/ Unutulmayan, eskiyi yâd için acıları diri tutan bir isim. Fakat muhtemel, müstakbel darbelere tedbir almayıp kapıyı da teklifsiz açtığımız için unutulan da diyebiliriz; tamam, unuttum, sıradaki… Zamanlamanın hep manidar olduğu topraklarda; unutmadıysak diğerleri niçin oldu? Acı tazelemek için mi unutmamalı yoksa tedbir almak için mi? Birincisi daima açık ara önde maalesef!”

Bir de unuttuğumuzu sandığımız, vakti geldiğinde -sözgelimi yirmi yıl sonra- ansızın ortaya çıkıp bazen rezillik çıkaran (son kısmını unuttum)…

Yazıya çalıştığım günlerde, içeriğe pek de yakışacağını düşündüğüm birçok güzel fikri, afili cümleyi, atmosferine uyması amacıyla bu sefer bile isteye, bakalım ne olacak diye not almadığım için heba ettim diyebilirim. Tersi bazı şeyler de olmadı değil. Mesela birinde tıraşın en civcivli ânında berberden müsaadeyle klavyeye abandım, onun da işine geldi gerçi, birkaç fırt, birkaç da yudum çekti bu arada. Bir diğerinde otobüste telefonla uğraşırken genelde midem bulandığı için rastgele bir durakta inip arka rendeleyen oturaklarda etim dona dona yaz’eyledim, yine soğuktan hissetmediğim parmak uçlarımla. Açık söylemek gerekirse şu an okuduğunuz cümleyi yaya geçidine girmeden kaldırımda yazıyorum, motorlu kuryenin kornası kulağımı çınlatıyor, sinirlerimi sıçratıyor, yan gözle etkili bir bakış atıp iniyorum yola. Bunu ise karşı kaldırımda: Elimde telefonla aheste aheste yürüdüğüm için yok yere kızıp gereksiz dayılık yapan şoför arkadaşla küfürleşmemizi buraya yazamıyorum tabii, kusura bakmayın. Gerçi benim ettiklerimi yazarım da, onunkileri çözümleyemedim. En azından şunu yazmadan geçmeyelim; oğlum siz manyak mısınız ulen, yaya geçidindeki insan nasılsa koşar diye gazı köklemek ne demek birader. Önüne başka bir araç çıktığında var gücünle frene abanıyorsun ama o etten kemikten ve sen saatte 200’le gidebilen 1500 kiloluk makineye hükmettiğin için mi katlanmak zorumdayım bütün bu salaklıklara. Olum, sen hiç yaya olmuyor musun, hiç çocuğunun elinden tutup karşıdan karşıya geçmiyor musun. Bak sana da çok gördüm soru işaretini. Anladın sen onu. Buraya da ünlem gerekiyordu ama değmez. Bir başkası da durmayı aklından bile geçirmediğinden, yoktan yere çarpmasın diye kendimi kaldırıma attıktan sonra şoför mahalline fırlattığım delici bakışları görünce kulaklığımı işaret etmişti. He, pardon ben kulaklık olduğundan görmemiştim onu da, o yüzden yavaş hareket ediyordum. Hayır kardeşim ben yavaş değilim, sen hızlısın. 0 km.yi aşan her hız fazladır yaya geçidinde. Heh, bak şimdi hatırlayınca yine gülesim geldi, bir keresinde de elinde telefon olduğundan göz göze gelmemize imkân vermeyen bir hödüğün önüne atladığımda acı bir frenle durmak zorunda kalmıştı son anda. Ama hem geçmeme müsaade etmedi hem de “sen önce bi ellerini cebinden çıkarsana be” diye höykürmüştü. Burayı çocuklar okumasın: Şimdi Raskolnikov gelse de kanlı baltayı verse elime. Yok, herifçioğluna vurmayacağım, göstersem yeter sanırım. Arabadan inse tüm cesaretini kaybedeceğinden eminim çünkü. Ayrıca ben elimi cebimden çıkarırım çıkarmasına ama elimle beraber çıkacak şeylerden acayip korkarsın, o yüzden acırım sana.

O yoluna, biz yolumuza… Devam edelim. İmajlardan bir tanesi aklımdan nasıl uçtu, tahmin bile edemezsiniz. Akşam çocuğu okuldan getirirken apartmanın bahçe kapısından geçtiğimizde ben yine kelimeleri birbirine ulamaya gayret ederken “baba kapıyı kapat da rüzgâr girmesin” dedi müstehzi. Kendisi ferforje olduğu yetmiyormuş gibi her tarafı açık olan kapıyı kapatacakmışım da soğuk gelmeyecekmiş. Bak sen 1. sınıflık sıpaya, benim birinci sınıf şakamı bana satıyor. Satın almaya pek hevesliymişim ki, kanatlanıp uçtu cümleler bölük bölük.

Tabii insanın bir yerlere not almasının mümkün olmadığı pek zor bir durum daha vardır. Ahmetçiğim Sağlam, şimdi burada detaylarına girmek istemediğim bu durumu “Yazarlığımı tuvalete borçluyum” başlıklı yazısında uzun uzun anlatmıştı, 25 kiloluk bedeni toprağa kavuşmadan bir yıl kadar önce. Dar alanda odaklanma daha kolay oluyor tabii, başka ne olsun sebep.

Bazen öyle amansız hatırlama gayreti içinde oluyorum, deliriyorum kızıyorum ki kendime, aklıma gelmesiyle gitmesinin bir olduğu o anda ne yapıyorduysam onu tekrar yapmaya çalışıyorum. Evdeysem evi, sokaktaysam geri dönüp kaldırımı turluyorum, sürahiden su alıyorduysam yine öyle yapıyorum, su görünce şişsem bile. Oryantiring oyunundaki gibi olayları, mekânları sırasıyla takiple zorluyorum kendimi, yalvarıyorum adeta kendime gelsin diye. Ya gelsin, ya da onu unuttuğum gibi, öyle bir şey olduğunu ve bu vakayla ilgili tüm detayları da unutayım ve rahat edeyim bari. Böyle olması için araya saçma sapan işler soktuğum da oluyor. Koğuşta ay yürüyüşü yapan asker videolarından tut, 8-10 saniyelik vine’lara kadar sarıp sarıp tüttürüyorum. Ama çare olmuyor, birkaç gün geçmesi, araya daha büyük olaylar girmesi, yepyeni buluşlarla tatmin edici başka cümlelere erişmem gerekiyor. Lise sonda okul şampiyonluğunu son anda kaçırınca o ergenlikle birkaç gün kendime gelememiştim niyeyse. Ya da büyük bir kayıp yaşayan insanlarda da olur ya hani, unutana kadar araya kurşundan devasa kapılar gelse yeridir. Bana o kadar kalın olmasa da bir tane röntgenci kapısı lazım olduğu muhakkak. Bak şimdi işe bak, bir önceki cümleyi telefonun takvim hatırlatma kısmına yazmıştım. Oranın harf kapasitesi biraz düşük. Yazmaya izin veriyor ama kaydedince eksik bırakıyor, fazla yazdın diye uyarmıyor da. Kaptırıp gitmişim, haddi aşmışım. Tabii sonrasında buraya kopyalarken cümleyi nasıl bitirdiğimi hatırlayamadım. Yepyeni bir biçime büründü zorunlu olarak. Muhtemelen o cümlelerde röntgenci yerine başkaları vardı.

Bir yazıya niyetlendiğimde, başlığını yine bu takvime kaydediyorum. Ayarlıyorum, her gün hatırlatıyor. Tekrarlarla birlikte böyle yüzlerce, hatta sonsuza giden hatırlatmalar var kayıtlı. Başkasından buyruk alarak iş yapmaya mı alışmışım nedir, boşuna esnaflık yerine memurluk yapmıyoruz, burada da kendim kaydetsem bile başkası emrediyor, hatırlatıyor olunca daha disiplinli oluyorum. İş bu ya, bu yazının uyarısını bir karışıklık esnasında silmişim. Birkaç gün hiç aklıma gelmedi. Neden sonra hatırladığımda bu sefer de yeniden hatırlatıcı oluşturmayı ihmal ettim. Kardeşim nedir bu çektiğimiz. Birkaç hafta sonra ancak başlayabildim tekrar hatırlamamla.

O zaman yazımıza adının baş harfleri M. Z. E. olan az ünlü yazarımızın bir yazısından alıntıyla son verelim: “Ahmet Örs’ün kitaplarını okuyup hakkında yazmaya çalıştığım günlerde bilgisayarın başından kalkıp uykunun ağır basmasıyla kapanan gözlerime söz geçiremediğim bir zaman yazarın öykücülüğüyle ilgili harika bir detay geldi aklıma. Şu an hatırlayamasam bile o anki hazzını hissediyorum. İyi bir buluş diye kendimle de övündüm arada. Fakat üşendiğimden kalkıp not almadım bir kâğıda veya telefona. Buluşun sevinciyle uykunun tatlı kollarına teslim ettim kendimi. Bu tür durumlarda hafıza tekniklerinden birini kullanırdım ama ona da müracaat etmedim. Öyle ya, bu kadar güzel bir fikri unutabilecek kadar ihanet içinde bir beynim yoktu ki. Varmış meğer, kalktığımda neden sonra aklıma gelmesi gerektiği zaman derinlerden çekip çıkarmaya davrandığımda aklımda konuyla alâkalı hiçbir şey yoktu. Zaten öyle bir konu olduğu da kalktıktan saatler sonra gelebilmişti zihnime. Cümlelere bile dökmüştüm hâlbuki uyumadan önce. Ne yapsam ne etsem gelmedi inatçı. Ama olsun, bak kurtulamadı elimden. Kendisini yazamasam da öyküsünü yazıyorum inadına. Sen kalk, bilinçaltımdan oya oya yukarılara çık, beni heveslendir, sonra ortadan kaybol. Öyle yağma yok, kendin yoksan bile dedikodunu yaparım ben de.”

Kurt kışı geçirir ama yediği ayazı unutmaz. Bu da onlardan biri: İlk ne zaman duydum bilemiyorum ama Kurtuluş Savaşı sırasında vuruşmalar İzmir ve civarında geçiyorken “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emrini teknik açıdan sorgulamam hem coğrafya bilgimi hem de tenakuzları yakalamakla görevli iflah olmaz musahhih adaylığımı gösteriyor. Hayatın olağan akışına uymayan bu cümleyi kulağımın arkasına değil, kepçenin tam içine, deliğin başına, diğerlerinin yanına yerleştirdim. Özellikle araştırmasam da ileride palamut akını gibi gelecek doğrulayıcı destekleyici bilgileri tutabilmek için oltamı hazırladım. Yıllar sonra bir şekilde gelip beni buldu. Ege Denizi’nin o dönemki adı İç Akdeniz’miş. Birçok şeyi bu şekilde öğrendim diyebilirim. Detaylı bilgi için Algılarımız’a[1] bakabilirsiniz.

[1] https://yenipencere.com/yazilar/algilarimiz-mustafa-zahid-ergun/

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

35C Romanı: Modern Zamanlarda Tevhid, Adalet ve İnsanı Savunmak – Abdülkerim Bülbül

Yayınlanma:

-

Ahmet Örs, 35C romanıyla okuru sadece edebî bir yolculuğa çıkarmıyor; onu sarsıcı bir hesaplaşmanın, “mezarda emeklilikten” dijital köleliğe, Medine Sözleşmesi’nden 1 Mayıs alanlarına uzanan geniş bir vicdan atlasının ortasına bırakıyor. Yazarın zengin okuma haritası (Ali Şeriati’den Tanpınar’a, Fikret Başkaya’dan İsmet Özel’e) romanın dokusuna sinmiş durumda.

Sistematik Çürüme ve Sosyal Eleştiri: “Mezarda Emeklilik”

Yazar, modern Türkiye’nin çalışma düzenini ve sosyal güvenlik sistemini sert bir dille eleştirir. “Mezarda emekliliğe hayır!” sloganı üzerinden sistemin insanı posası çıkana kadar sömürmesini deşifre eder. Bu eleştiri, üniversitelerdeki liyâkatsizlikle birleşir. “Kayırmayla hoca olanların” üretemediği edebiyat ve hazırladıkları “yaranmacı antolojiler”, toplumsal bir kanser olan “torpil ve statüko”nun edebiyat dünyasındaki izdüşümüdür.

Hukuk, Edebiyat ve “İnsan Yanı”

Romanın en dikkat çekici vurgularından biri hukuk ve edebiyatın kesiştiği noktadır. Avukat Mehmet Ali Başaran referansı üzerinden kurulan bu köprü, hukukun sadece kupkuru kurallar bütünü değil, “insan yanı” olan bir adalet arayışı olması gerektiğini hatırlatır. Yazara göre edebiyat, hukuku vicdanla tanıştıracak olan yegâne mecradır.

Teolojik Bir Başkaldırı: “Zulmü Parçalamak”

Ahmet Örs, siyaset felsefesini kadim ve ilahi bir referansla temellendirir: Zülkarneyn kıssası ve Medine Sözleşmesi.

Şiar: “Allah, emek, özgürlük!” Bu üçleme, yazarın ideolojik omurgasını oluşturur.

Küresel Adalet: “Canan” karakteri üzerinden yansıtılan duruş; Mumbai’den Gazze’ye, Halep’ten Porto Alegre’ye kadar zulüm gören her halkın acısını kendi yüreğinde hisseder. 1 Mayıs alanlarındaki “tevhid, adalet, özgürlük” sloganı, yazar için nostaljik bir anı değil, hâlâ diri tutulması gereken bir direniş bayrağıdır.

Antropolojik Bir Teşhis: “İnsan, İnsana Karşı”

Örs’e göre insanın en büyük trajedisi kendi doğasındadır. “Tanrısallık, insanda bir özlemdir.” diyerek insanın haddini aşma meyline (İlahlık taslamasına) dikkat çeker.

Müfsid Hevesler: Doğaya verilen zarar (yok edilen ormanlar, börtü böceğin yok edilmesi), yazar tarafından aslında insanın kendini yok etmesi olarak okunur.

En Büyük Cihad: Yazara göre en zorlu mücadele, “insanı, insana karşı savunmak”tır çünkü insan, hırstan mürekkeptir ve çoğu zaman kendi hakikatine düşmandır. “Börtü böceğe sahip çıkmayan insan olamaz!” cümlesiyle merhametin sadece insanla sınırlı kalmaması gerektiğinin altını çizer.

İslamcı Edebiyat ve Demokrasi Sorgulaması

Yazar, “İslamcı edebiyat” kavramına ironik ve eleştirel bir mesafeden bakar. “Öfke, çaresizliğin beyanıdır.” diyerek bu çevrenin ilmî ve edebî üretimindeki tıkanıklığa işaret eder. Abdurrahman Arslan ve Ümit Aktaş gibi isimler üzerinden yürütülen “Demokrasi, şûrâdan sayılır mı?” tartışmasıyla İslam düşüncesinin modern siyasal kavramlarla olan sancılı imtihanını masaya yatırır.

Silinmeyen Hafıza: Duvarlar ve Şehitler

Roman, geçmişin devrimci rûhunu ve acılarını bugünle birleştirir.

Halkın Matbaası: 12 Eylül öncesi duvarlara yazılan “Zafer İnananlarındır” ve “Sermayenin değil, Rabbimizin kuluyuz” sloganları, yazar için silinmeyen bir hafızadır.

Güncel Yaralar: KHK mağdurları, başörtüsü yasakları, Ceylan Önkol ve Taybet Ana… Örs, bu isimler ve olaylar üzerinden Türkiye’nin her kesimden insanın canını yakan “kanun ve zulüm” sarmalını eleştirir.

Sonuç: Hakikat Limanına Demir Atmak

Ahmet Örs’ün 35C’si; akıl, beton, asfalt ve dijital muhasara arasında boğulan çağdaş insan için bir çıkış yolu arıyor. Bu yol; emeğin kutsallığından, kadim sözleşmelerden ve en önemlisi “insanı savunmaktan” geçiyor. Yazar, sahafların test kitabı sattığı bir çağda, bize Ali Şeriatî’nin sesiyle seslenerek hakla batılı bir kez daha ayırmaya davet ediyor.

35C, bir roman olmanın ötesinde; “Bu coğrafyada devrim olmaz!” diyen ümitsizliğe karşı “Yaşasın emeğin dayanışması!” diyen sönmeyen bir inancın kaydı gibi duruyor.

Devamını Okuyun

Yazılar

Palantir’in Dünyası: Anlamı Öldür, İnsanı Yönet – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Bu çağın manifestoları artık kitaplardan çıkmıyor. Bu çağın manifestoları; tankların gölgesinde, sunucu odalarının soğuk ışığında, algoritmaların sessiz matematiğinde yazılıyor. Palantir’in manifestosu da tam olarak budur. Bir teknoloji metni değil, bir iktidar bildirisidir. Bir şirketin vizyon belgesi değil, yeni bir dünyanın ilanıdır. İşte o yeni dünya şunları söylüyor:

“Savaş bitmedi. Sadece biçim değiştirdi.”
“İnsanlık özgürleşmedi. Sadece daha sofistike zincirlerle bağlandı.”
“Devletler yönetmiyor; veri yönetiyor.”
“Güç artık namluda değil, veri tabanında.”

Palantir’in manifestosu, Batı’nın dünyaya verdiği en net mesajlardan biridir. Bu metin, küresel düzenin hangi yönde aktığını gösteren bir pusuladır ve o pusula, dünyanın geri kalanına özellikle de Türkiye’ye ve İslam coğrafyasına şunu fısıldamıyor, bağırıyor:

“Ya bizim sistemimize entegre olursunuz ya da ezilirsiniz!”

Fakat asıl trajedi burada başlıyor çünkü Türkiye ve İslam dünyası bu çağın en büyük dönüşümünü hâlâ bir “gündem maddesi” sanıyor. Bu coğrafya, kendi mezar kazıcısının hangi aletleri kullandığını bile umursamıyor.

Emperyalizm Artık Algoritmadır

Bir zamanlar emperyalizm askerle gelirdi. Postallarla, işgalle, tankla gelirdi. Şimdi ise daha temiz, daha steril, daha “medenî” bir surette geliyor: yazılımla!

Bugünün sömürgeciliği artık bayrak dikmiyor.
Bugünün sömürgeciliği artık toprak istemiyor.
Bugünün sömürgeciliği, zihin istiyor.

Palantir’in manifestosu işte bunu söylüyor. Açık açık diyor ki:

  • Biz veriyi toplarız.
  • Biz veriyi işleriz.
  • Biz veriyi karar mekanizmasına çeviririz.
  • Biz devlete yön veririz.
  • Biz savaşın aklını üretiriz.

Bu şu demektir: Batı sadece silah satmıyor; artık savaşın zihnini aklını satıyor!

Ve bu zihin satın alındığında bağımsızlık sadece bir tabela olur. Bayrağın var olabilir ama iraden yoktur. Parlamento oturur ama karar başkalarının elindedir. Hükümet değişir ama sistem değişmez çünkü sistemin kalbi artık oradadır: veri merkezlerinde.

Palantir’in İddiası: “Biz İnsanlığın Tanrısı Oluyoruz!”

Palantir’in manifestosu, teknik bir metin değildir; bu metin, modern çağın kibir metnidir. Bu metin, insanlığın üstüne kurulan dijital tanrılığın ilanıdır.

Eskiden “Tanrı” adına konuşan krallar vardı.
Bugün “güvenlik” adına konuşan algoritmalar var.

Eskiden insanlar, tanrılar için kurban edilirdi.
Bugün insanlar “risk analizi” için kurban ediliyor.

Bir hedefin vurulması artık bir askerî karar değil, bir veri çıktısıdır. Bir şehrin kuşatılması artık strateji değil, bir simülasyon sonucudur. Bir ülkenin çökertilmesi artık işgal değil; finansal manipülasyonla, medya operasyonuyla, sosyal ağ mühendisliğiyle yapılan bir “dijital darbe”dir.

Bu yeni çağın adı şudur:

Siber Emperyalizm – Algoritma Sömürgeciliği – Dijital Hegemonya

En acısı da şudur: Bu düzeni kuranlar sadece devletler değil, şirketlerdir. Şirketler artık devletlerden güçlüdür. Devletler artık şirketlerin taşeronudur.

Batı, bunu bile saklamıyor. Palantir manifestosu bir itiraftır:
“Biz savaşacağız ve bu savaşı teknolojiyle kazanacağız!”  diye bas bas bağırıyor.

Peki Biz Ne Yapıyoruz? İslam Dünyası Ne Yapıyor?

Hiçbir şey!

Türkiye, hamasete batmış durumda, büyük konuşuyor. İslam dünyası, slogan atıyor. Fakat bu çağ sloganla geçmez. Bu çağ, hamasetle aşılmaz. Bu çağ, ekranlarda bağırarak kazanılmaz.

Bu çağda kazanma ve mücadele iradesini ortaya koyanlar şunları yapar:

  • Veri toplar.
  • Veri işler.
  • Teknoloji üretir.
  • Bilim geliştirir.
  • Algoritma yazar.
  • Savunmayı dijitalleştirir.
  • Toplumun zihnini korur.
  • Medya savaşını yönetir.

Biz ise ne yapıyoruz?

  • Gündüz televizyon tartışmaları izliyoruz.
  • Gece sosyal medyada birbirimizi yiyoruz.
  • Üniversiteyi diploma dağıtan mezarlığa çeviriyoruz.
  • Bilimi “lüzumsuz” görüyoruz.
  • Teknolojiyi sadece tüketiyoruz.
  • Gençleri ya yurt dışına kaçırıyoruz ya da umutsuzluğa gömüyoruz.

Sonra da kalkıp “Büyük devletiz!” diyoruz.

Büyük devlet olmak için büyük laflar yetmez.
Büyük devlet olmak için büyük akıl gerekir.

Bizde ise akıl üretimi çökmüş durumda.
Devlet, aklını ABD, İngiltere ve İsrail’e kiraya vermiş durumdadır!

İlahiyatların Utanç Veren Kısırlığı

İslam dünyasının en büyük sorunu dış düşman değildir.
En büyük sorunu İsrail değildir.
En büyük sorunu Amerika değildir.

En büyük sorunu kendi zihinsel felcidir!

Bu felcin en görünür örneği ise ilahiyat dünyasıdır.

Bugün ilahiyat camiası, ümmetin vicdanı olması gerekirken neyle meşgul?

  • Bin yıl önceki ihtilafların tekrarıyla,
  • Mezhep polemikleriyle,
  • Kelime oyunlarıyla,
  • “Şu caiz mi, bu mekruh mu?” düzeyindeki hayatı boğucu tartışmalarla,
  • Toplumun gerçek krizlerine dokunmayan akademik gevezeliklerle!

Bir yanda Filistin’de çocuklar enkaz altında can verirken,
bir yanda Yemen açlıktan kırılırken,
bir yanda İran’a kuşatma kurulurken,
bir yanda Lübnan’ın nefesi kesilirken,
bir yanda Türkiye ekonomik çöküşle boğuşurken…

İlahiyat dünyası hâlâ hangi meseleyle uğraşıyor?

“Cennet fiziksel mi metafizik mi?”
“Kabir azabı nasıl olur?”
“Falanca âlim filanca âlime cevap vermiş miydi?”

Bu, sadece akıl tutulması değildir. Bu, ümmete ihanettir.

Çünkü din, hayatın dışında bir müze malzemesi değildir. Din, hayatın tam merkezinde durması gereken bir adalet çağrısıdır. Din, mazlumun yanında saf tutmaktır. Din, çağın putlarını teşhis etmektir.

Ama bugünkü ilahiyat, putları teşhis etmiyor.
Çünkü put değişti.

Put artık heykel değil.
Put artık algoritma.
Put artık para.
Put artık güç.
Put artık medya.
Put artık veri.

İşte ilahiyat camiası bu yeni putlara karşı tek kelime edemiyor. Çünkü bu putları tanımıyor. Çünkü çağın dilini bilmiyor. Çünkü modern dünyayı okuyamıyor.

Bu yüzden ümmet, kendi aklını kaybetmiş halde.

Kimin Verisi Kimin Elinde?

Bugün en büyük ahlâk meselesi şudur:

Bir insanın mahremiyeti kime aittir?
Bir toplumun davranışları kim tarafından izleniyor?
Bir ülkenin karar mekanizmaları hangi algoritmalarla yönlendiriliyor?

Bunlar artık siyasi değil, doğrudan dinî meselelerdir.

Çünkü İslam, insanın onurunu korumayı emreder.
İslam, mahremiyeti korumayı emreder.
İslam, adaleti ayakta tutmayı emreder.

Gelin görün ki modern dünya, mahremiyeti öldürüyor.
Onuru pazarlıyor.
Adaleti güçlünün oyuncağı haline getiriyor.

İşte Palantir manifestosu, bu gerçeği açıkça savunuyor:
“Güç bizim elimizde olmalı.”

Batı, artık gizlemiyor.
Batı, artık utanmıyor.
Batı, artık demokrasi masalını bile zoraki anlatıyor.

Batı’nın yeni dini “güvenlik”tir ve bu güvenliğin tanrısı algoritmadır.

İslam Dünyası Neden Uyuyor?

Bu uykunun sebebi kader değil.
Bu uykunun sebebi tarih değil.
Bu uykunun sebebi “dış güçler” değil.

Bu uykunun sebebi şudur: İslam dünyasının yönetici sınıfları, halkın bilinçlenmesini istemiyor.

Çünkü bilinçlenen halk hesap sorar.
Çünkü okuyan toplum adalet ister.
Çünkü düşünen gençlik köleliği kabul etmez.

O yüzden toplumlara gerçek bilgi değil, propaganda sunuluyor.
O yüzden gerçek eğitim değil, ezber veriliyor.
O yüzden gerçek bilim değil, vitrin projeler veriliyor.
O yüzden gerçek din değil, uyuşturucu bir din sunuluyor.

İslam dünyasında din, iktidarların elinde çoğu zaman bir “uyuşturma aracı”na dönüşmüş durumda. Bu yüzden ümmetin büyük kısmı dini ya ritüele indirgedi ya da siyasi slogan malzemesi yaptı.

Halbuki din, slogan değil; bilinçtir.
Din, uyuşmak değil; uyanmaktır.

Türkiye’nin En Büyük Yanılgısı: “Biz Bu Oyunu Anlarız!”

Türkiye, tarihsel hafızasına güveniyor fakat bu çağda tarih tek başına yetmez. Osmanlı nostaljisiyle yapay zekâ çağında ayakta kalınamaz! Ecdad anlatımıyla veri merkezi kurulamaz! “Kurtuluş Savaşı ruhu” diyerek algoritma üretilemez!

Türkiye’nin önünde iki yol var:

Ya teknolojiyi üreten bir devlet aklı kuracak,
ya da teknoloji tüketen bir pazar ülkesi olarak kalacak.

Ya bilgi toplumuna dönüşecek,
ya da manipülasyon toplumuna!

Ya bağımsız olacak,
ya da bağımsızlık kelimesini sadece nutuklarda kullanacak.

Çünkü Palantir dünyasında bağımsızlık, tank sayısıyla ölçülmez.
Bağımsızlık, veriyi kimin yönettiğiyle ölçülür.

Ümmetin Bugün İhtiyacı Olan Şey: “Uyanık Bir Akıl İnşa Etmek”

Bu çağda ümmetin ihtiyacı olan şey yeni bir parti değil.
Yeni bir lider de değil.
Yeni bir mezhep tartışması hiç değil.

Ümmetin ihtiyacı olan şey şudur:

  • Gerçek bir düşünce devrimi
  • Bilimsel üretim
  • Teknolojik bağımsızlık
  • Ahlâkî yeniden doğuş
  • İslam’ın çağın krizlerine cevap veren bir direniş dili

İslam, sadece geçmişi anlatan bir masal değildir.
İslam, geleceği kurma iradesidir.

Bu irade yoksa din, sadece ağıt olur.

Bugün İslam dünyası ağıt yakıyor.
Sürekli kayıplarına ağlıyor.
Sürekli yenilgilerini anlatıyor.
Sürekli “Bizi neden sevmiyorlar?” diye soruyor.

Hâlbuki mesele sevilmek değil.
Mesele, ayakta kalmak!

Bu dünya merhametle işlemiyor.
Bu dünya güçle işliyor.

Güç dediğimiz şey ise artık sadece silah değil, akıldır.

Palantir Çağında Uyanmayanlar Köle Olacak!

Palantir manifestosu bize şunu söylüyor:

“Biz, yeni çağın efendisiyiz.”

Biz ise bu meydan okumaya cevap veremiyoruz çünkü hâlâ uykudayız.

İslam dünyası, tarihin en büyük kırılma anlarından birini yaşıyor. Bu kırılma, sadece siyasi değil; vâroluşsal bir kırılmadır. Bu çağ, toplumları ya özne yapacak ya da nesneye çevirecek.

Ya üretenler olacağız ya tüketilenler!

Ya yazılım yazacağız ya yazılımla yönetileceğiz!

Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!

Ya düşünce inşa edeceğiz ya başkalarının düşüncesiyle şekilleneceğiz!

Bu çağın adı şudur: Dijital Sömürge Çağı!

Bu çağda uyuyanların kaderi bellidir: Uyananların kölesi olmak!

O yüzden artık sorulacak sorular şunlardır:

Türkiye ne zaman uyanacak?
İslam dünyası ne zaman uyanacak?
İlahiyat dünyası ne zaman hayata dönecek?

Bu çağ beklemiyor! Bu çağ merhamet etmiyor! Bu çağ geri kalanı affetmiyor!

Ama bir şey daha var…
Palantir’in manifestosu bir tehditse bizim suskunluğumuz sadece bir zayıflık değil; aynı zamanda gecikmiş bir sorumluluktur çünkü biz Müslümanlar henüz konuşmaya başlamadık.

Biz henüz çağın büyük hesabını açmadık.
Henüz “Bu düzen insanı öldürüyor!” demedik.
Henüz “Bu teknoloji tanrı değil, araçtır!” demedik.
Henüz “Veri kutsal değildir, insan kutsaldır!” diye haykırmadık.

Şunu herkes bilmeli:
Bizim meselemiz sadece Filistin değildir. Bizim meselemiz sadece Gazze değildir. Bizim meselemiz sadece Türkiye değildir. Bizim meselemiz bir milletin bekâsı değil, bütün bir insanlığın geleceğidir.

Batı bugün yalnızca zulüm deği, aynı zamanda ruhsuzluktur!
Batı bugün yalnızca saldırganlık değil, aynı zamanda anlamsızlıktır!

Kendi inşa ettiği uygarlık, kendi insanını öğütüyor.

Batılı insan artık Tanrı’ya inanmıyor ama algoritmaya inanıyor.
Batılı insan artık peygamber dinlemiyor ama “trend analizine” secde ediyor.
Batılı insan artık vicdan taşımıyor ama “güvenlik protokolü” taşıyor.

En korkuncu da Batılı insan, özgür olduğunu sanıyor. Oysa ekranın içinde mahpustur!

Bugün Batı’nın insanı;
daha fazla tükettiği hâlde daha mutsuz,
daha fazla bilgiye ulaştığı halde daha cahil,
daha fazla eğlendiği halde daha huzursuz,
daha fazla konuştuğu halde daha yalnızdır!

Çünkü Batı medeniyeti insanı kurtarmadı, insanı anlamdan kopardı.

Anlamdan kopan insan, artık kolay yönetilir çünkü anlamını kaybeden insan, ruhunu kaybeder. Ruhunu kaybeden insan, algoritmanın kölesi olur.

Palantir’in dünyası işte budur: Anlamı öldür, insanı yönet!

Biz Sadece Kendimizi Kurtarmayacağız

Bu yüzden bizim mücadelemiz, bir intikam mücadelesi değildir.
Bizim mücadelemiz, bir rövanş kavgası değildir.
Bizim mücadelemiz, sadece “Batı’ya karşı Batı” üretmek değildir.

Bizim mücadelemiz, insanlığı kurtarma mücadelesidir.

Biliyoruz ki İslam, yalnızca Müslümanlar için gönderilmiş bir gelenek değildir.
İslam, tüm insanlık için gönderilmiş hak din ve bir diriliş çağrısıdır.

İnsan, makine değildir.
İnsan, veri değildir.
İnsan, hedef değildir.
İnsan, tüketim nesnesi değildir.

İnsan, emanettir.
İnsan, şereftir.
İnsan, halifedir.

Bugün Batı’nın insanı da esirdir ancak onun zinciri demirden değil!
Onun zinciri “konfor”dan yapılmıştır.
Onun zinciri “haz”dan yapılmıştır.
Onun zinciri “dijital bağımlılık”tan yapılmıştır.

İşte o zinciri kıracak bir söz lâzım!
O sözü de ne Harvard üretebilir,
ne Google üretebilir,
ne Palantir üretebilir!

O sözü ancak hakikat üretir.
O söz Allah’ın sözü ve onu ancak Müslüman söyleyebilir!

Algoritmalara Karşı Yeni Bir Dil

Biz Müslümanlar eğer gerçekten uyanırsak eğer gerçekten aklımızı yeniden kurarsak eğer ilahiyatı mezarlık akademisinden çıkarıp hayatın merkezine koyarsak…

Sadece kendimizi kurtarmayacağız.

Batı’nın anlamı yıkılmış insanına da yardım edeceğiz çünkü insanlığın bugün en büyük ihtiyacı teknoloji değildir. İnsanlığın bugün en büyük ihtiyacı hakikattir.

Bu çağın en büyük devrimi, algoritmanın değil, vicdanın yönettiği bir dünya olacaktır.

İşte bu yüzden bizim hedefimiz yalnızca savunma değildir. Bizim hedefimiz yalnızca direnmek değildir.

Bizim hedefimiz yeni bir çağ kurmaktır.

Batı “dijital tanrılar” üretirken biz insanı yeniden insan yapan bir medeniyet fikri üreteceğiz.

Batı “veriyle yönetim” kurarken biz adaletle yönetimin ne olduğunu yeniden hatırlatacağız.

Batı “insanı ölçülebilir bir nesneye” çevirirken biz insanı, yeniden “emanet” olarak göreceğiz.

Palantir Çağında Son Söz Şudur

Palantir’in manifestosu bir küstahlıktır lâkin bizim suskunluğumuz daha büyük bir utançtır.

Elbette bu utanç kader değildir çünkü biz daha başlamadık.

Biz ayağa kalktığımız gün; sadece Müslümanlara değil, sadece Türkiye’ye değil, sadece İslam coğrafyasına değil…

Biz kendimize yardım ettiğimiz gibi anlam dünyası harabeye dönmüş Batılı insanlara da yardım edeceğiz.

Onları da bu dijital putlardan kurtaracağız.
Onları da tüketimin karanlığından çıkaracağız.
Onları da algoritmaların tasallutundan özgürleştireceğiz.

Bu çağda asıl devrim, teknolojiyi yenmek değil; teknolojiyi put olmaktan çıkarmaktır!

Putları kırmak bizim tarihimizdir.
Anlam boşluğunda yüzen insanları algoritmaların tasallutun kurtarmaktır.

Palantir de zulmün arkasına saklanan egemenler de şunu iyi bilsin:

Biz konuşmaya daha yeni başlıyoruz!

Devamını Okuyun

Yazılar

Bozuk Düzen, Büyüyen Bataklık – Onur Ercan

Yayınlanma:

-

Okul saldırıları çok yönlü ele alınması gereken bir konu ancak özellikle Maraş’taki katliam haberinden sonra aklıma, her taşın altında “onları” arayan biri olarak “Bu bir satanist/masonik ayin olabilir mi?” sorusu geldi.

İki okul saldırısının arka arkaya gelmesi ve özellikle Maraş katliamındaki tuhaflıklar, olayların bir tesadüf olma ihtimalini zayıflatıyor. Onlara göre özellikle çocuk öldürmek bir ibadettir hatta savaşın başında çocuk öldürmenin bir nevi uğur getireceğine inandıkları bile söylenir.

Gazze savaşının başlarında bir çocuk hastanesini bombalayarak 500 çocuğu katlettiklerini hatırlayın. İran’da ilk saldırdıkları yer de bir okuldu çünkü içinde çocuk var! Dahası o gün Yahudi takvimine göre özel ibadet günlerinden biriydi! Yani bu çocuk öldürmeler birer ritüeldi!
Türkiye’de neden şu anda böyle bir ayin düşünmüş olabilirler bilmiyorum ama Anadolu halklarının onlar için cezalandırılması gereken öncelikli halklardan olduğunu biliyorum. Maraş merkezli büyük depremlerden dolayı bazı Yahudi din adamlarının mutlu olduğu haberlerini hatırlayanınız vardır. Dolayısıyla herhangi bir siyasî hedef olmadan da bir “ibadet” yapmış olabilirler. Zaman zaman yapılıyor. Bolu’daki otel yangınıyla ilgili bu yöndeki iddiaları incelediniz mi?

Psikolojik sorunları olan bir çocuğu kullanarak bu katliamı yaptırmış olabilirler mi? Sık kullanılan bir yöntemdir: Cinayet deliye işlettirilir, azmettiren gizli kalır! Olaydan sonra gündeme gelen bir Telegram grubu da hayli ilginç. Aynı isimli bir örgüte ait olduğu da iddia edilen grupla saldırganların organik bağı tespit edilebilmiş değilse de saldırıları öven ve yeni saldırı tehditleri yapan paylaşımlarla birlikte satanist/masonik aklın hedeflerine uygun birçok içerik barındırıyor.

Hiçbir kutsal tanımıyorlar, yerleşik hiçbir değer kabul etmiyorlar; dahası grupta, hayvanlara işkence videoları ve tecavüz övgülerine de rastlamak mümkün! Epsteingilleri hatırlatıyor! Bu grubun yüz bin üyeye ulaşana kadar neden kapatılmadığı da hayret verici bir konu! Herhâlde devşirilebilecek daha fazla genç biriksin diye beklemiş olamazlar! “Tek din, tek dünya devleti” sloganıyla hareket eden küreselci satanist/masonik aklın bütün yerleşik değerleri alt üst etmek ve kötülüğün her türlüsünü yaygınlaştırmak istediği bilinen bir gerçek.
Kötülük onlar için iyi bir şey. Neden? Çünkü inançları böyle! Amaç satana, yani şeytana hizmet! Toplumsal atmosferi, yapacakları başka bir operasyon için uygun hâle getirmek istemiş de olabilirler.

Turhan Çömez’in velilerle konuşarak gündeme getirdiği ve cevabını hepimizin beklediği sorular da bir organizasyon olma ihtimaline işaret ediyor. Katilin çantasını her girişte kontrol ettiren eski okul yönetimi olaydan bir ay önce neden görevden alındı? Elektrik kesilince çalışmaya devam etsin diye kullanılan kameralar için güç kaynağı neden yoktu? Eski idare, sabahçı öğrencilerin öğleden sonra okula gelmesini yasaklamışken yeni idare neden bunu uygulamadı?

Bu şüphemizi büyük bir soru işareti olarak buraya bıraktıktan sonra meseleye başka bir açıdan bakalım:

İster siyasî ister çıkar amaçlı olsun şiddet hep vardı ancak motivasyon kaynakları farklı olarak! 70’li yıllardaki ideolojik kaynaklı şiddet 1980 sonrasında, ülkenin bir kısmı hariç, yerini bireysel çıkar veya küçük grup çıkarı amaçlı şiddete bırakmaya başladı. 2000’li yıllarda artık online platformlar üzerinden de eleman sağlayan üyelerinin çoğu 25 yaş altı yeni nesil çeteler yaygınlaştı ki onlar da çıkar amaçlı! Bahsettiğim Telegram grubunda görüldüğü gibi galiba artık motivasyonu tamamen farklı bir tür şiddetin büyüdüğünü görüyoruz. Adını bulamadım. “Kötülük için kötülük” ya da “cinnetle karışık kötülük” olabilir mi?

Diğerlerinde olduğu gibi bir ilk olan son olayların da hem kişisel hem sistemsel yönü var tabii ama sistemsel tarafına biraz daha fazla vurgu yapmak istiyorum. Saldırganların motivasyonu salt cinnetle veya psikolojik bozuklukla açıklanamaz ya da bir öfke veya görünür olma, fark edilme hırsı ile? Belki de hepsinden biraz var. Siyasî hedef yok, kişisel husûmet yok, gasp veya soygun amacı yok ama şiddet var!
İster siyasî amaçlı terör uygulayan yapılanmalar ister çıkar amaçlı suç örgütleri ister başka hedefleri olan yapılar tarafından devşirilmiş olsun isterse salt kişisel amaçlı olarak şiddete yönelmiş olsun şiddet eğilimi neden bu kadar yüksek, gençler ve çocuklar neden bu derece devşirilmeye yatkın, neden psikolojik bozukluk yaşıyorlar ve sonunda neden tam olarak hiçbir kategoriye oturtamadığımız bir şiddet
türü şeklinde bir okul katliamıyla karşılaştık?

Konformizm, hedonizm ve pragmatizm gençleri ideolojilerden, ulvî hedeflerden daha fazla etkisi altına alıyor. Daha önceleri, şiddet kullanan gençlerin bireysel çıkarların ötesinde ‘aşkın’ gâyeleri vardı. İnandıkları sistemi hakim kılmak istiyorlardı. Binlerce kilometre uzaktaki tanımadıkları insanları bile kurtarmak istiyorlardı.

Şiddet olaylarına karışanlarda olduğu gibi şiddete bulaşmayan gençler arasında da bireyselcilik, anlam yitimi, çıkarcılık yaygın hatta maneviyatını kaybetmemiş olanlar arasında bile maneviyatı daha bireyselci anlama ve yaşama eğilimi yüksek. Bireyselcileşmiş, anlam yitimi yaşayan, “değer”leri değersiz görme eğiliminde olan gencin “hakk”ın güçlü değil gücün “haklı” olduğu bir vasatta, yaşadığı boşluğu karşısına
çıkan çer çöple doldurması şaşılacak bir durum değildir.

”Psikolojisi bozukmuş.”, ”Cinnet geçirmiş.” gibi ifadeler kasıtlı veya bilinçlidir, düzeni aklamanın bir yoludur! Nebhânî hikmetli söylemiş: “Bir yerde suç ender görülüyorsa suçu işleyen kişi, sık görülüyorsa düzen bozuktur!”

İnsan, cinnet noktasına neden gelir? Dar dairedeki sorunların çoğunlukla makro sistemden, yani sosyal, ekonomik ve siyasî düzenden kaynaklanan sebepleri vardır. Bütün suçu bir bakana hatta iktidara yüklemek haksızlık olur çünkü bu bozuk düzeni onlar kurmadı ancak sorumluluklarının büyüklüğünden kaçamazlar!

Şimdi iktidara soralım:

Bu bozuk düzeni değiştirmek için 24 yılda ne yaptınız, ne yapabildiniz; laikliğin ve kapitalizmin başını örtmüş olmaktan başka? Özal’ın yolundan gittiğinizi söylüyordunuz ki doğruydu! Onun derinleştirdiği, insanı yalnızlaştıran, kendine ve topluma yabancılaştıran, “değerlerimizi” değersizleştiren, bireyselciliği öne çıkaran düzenin kapitalist karakterini iyiden iyiye şiddetlendirdiniz.

Siz de benim gibi mi hissediyorsunuz bilmiyorum!

Büyüyen bir bataklıktaymışız gibi…

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x