Connect with us

Yazılar

Lüzumunda Gelmeyen – Mustafa Zahid Ergün

Yayınlanma:

-

Aklıma bir imaj düştü. Onu yazıp “İşte hayatım bu şekilde geçiyor!” diye artistik bir cümle kurmaya niyetlenmiştim. O anda kaydetmeyi ihmal ettim, kafamdan silindi gitti. Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış Han Duvarları’na belki de kömür parçalarıyla yazmış kalem yoklukta, benim ne mazeretim vardı, hiç, hep tembellik.

Dağ bayır gezdiği bir gün yorgunluktan kendini yarı kuru ağacın altına bırakan, en çok tâbi olduğumuz kanunu zihninde yerli yerine oturtabilmek için düşündüğü sırada kafasına elma düşünce en yakınındaki kayıt cihazına; dünya tarihine geçeceğinden haberi olmayan şaşkın çobanın epizodik anıları daha sonra erişmek için kaydettiği temporal lobundaki hipokampuse nakşeden Newton kardeşim vardır mesela.

Murdar kurnada bakır tasın yüzdüğünü görünce, zatürreeyi önemsemeden peştamalıyla çarşılarda, Anadolu Rock güftelerine girmeyi hak edecek şekilde ıslak ıslak kendini rüzgâra veren Arşimedciğim, kardeşim bir sakin ol, ayıp değil mi o yaşta. “Evraka evraka!” diye bağırmanız asırlardan aşıp bana kadar geldi. Sevdiğini sevdiğine söyle demişler, bu sözü ucundan da olsa tutmanız iyi olmuş. Kendime o kadar fazla yüklenmek haksızlık sayılır, ihmallerimden bir kitap çıkardı şimdiye kadar.

Sincapların palamutları gömdükleri yerleri unutmasının ormanları çoğaltması gibi, zihnimin derinliklerine hapsolan imajların, geçen seferlerde bahsini geçirdiğim mahir köstebek sayesinde yerli yersiz zamanlarda açığa çıkacağından eminim. Ama keşke istediğim zaman gelseler. Adını unuttuğumdan günlerce aramak zorunda kaldığım bilgisayar dosyalarına benzemeseler. Onlarcasından en az beş tanesini niçin açtığımı unuttuğumdan, anlamak için işaret parmağımla fareyi gıdıklayarak sayfayı aşağı yukarı kaydırırken yüzümdeki mavi ekranla başlıklara dalıp dalıp gittiğim sekmeler gibi olmasalar.

Babaannem anlatmıştı. Dedemden müsaadeyle anlattığı pek az şeyden biridir madem, ölüme çare olsun diye buraya kaydedeyim bari. Eski köyümüz ilçeden 7 km. yukarıda. Akrabamızdan bir adam bir akşamüstü, gün içerisinde çarşıda görüp selamını babasına ileteceği adamın adını unutuvermiş aniden. Birkaç ipucu verse de diğerlerinin hatırlamasına yettirememiş. Ailesinin ricalarına, tutmalarına aldırmadan atla onca yolu tepip evin kapısına varmış. Bu kadarla kalsa iyi, tam kapıya vuracakken aklına gelmesin mi, gece gece rahatsız etmeyeyim diye vazgeçmiş de köşe başında suret bulan musluklu çeşmeden kendini, yalaktan atını sulayıp gerisin geri dönmüş köye. Bu trajik durum, yanında bir eksiklik hissedip komediye de yer veriyor. Kendine fazlaca güvendiği için yolda belde tekrar etmediğinden köye vardığında ismi bir daha unutmuş. Atına söyleseydi keşke, geçtiği patikalardaki çalılara, gürgenlere, dişbudaklara fısıldasaydı, mevsimi bilmiyoruz ama yemişlerden ne varsa bildirseydi hepsine, yol boyunca kendine yarenlik eden, baştan sona bittiğinde köye yaklaştığını haber veren türkü repertuarı yanında birkaç kere de adını ansaydı. Uzaktan köy gözüktüğünde bir hamleyle dilini döndürmüş ağzında, ama şaşkınlıktan gözleri yerinden uğramış da isim çıkmamış yine. Kafasında dank ettikten sonra menzile varana kadar hatırlamak için çok zorlamış kendini. O kadar meşakkatten sonra bir delilik daha yapıp geri dönmeyi yedirememiş kendine. Öyle ya, dağın taşın da hakkı vardır, yol gösteren yıldızlar da ayıplar belki. Atı da yormuştur gereksiz diyemeyeceğimiz bu meşgaleyle ama Genceli’ye selâm çakıp Ferhat olup sırtlaması gerekirdi madem öyle. Bilirsiniz bu tür durumlarda ailedekileri uyku tutmaz. Geceliklerinin üstüne kalın montunu atan babasının avluda sakin adımlarla aşağı yukarı voltaladığını görünce ne yaptığının farkına ancak varmış bizimki. Babacan baba, babaca kaygılarla bir elinde fincan diğerindeki çubuğundan derin nefesi buğulu gözlerle salarken imalı kinayeli olmayan bir tonda “gel Mükerremim gel” diye yitiğini zikrettiğinde ne kadar sevinse azdır. Babası da o gittikten az sonra bağlantıları kurup hatırlamış meğerse. Oğlu dönene kadar yatakta bir o yana bir bu yana dönmek yerine avluda yarenlik etmiş geceye, yıldızlı geceye. Tamam, belki mermiye kafa atan dayıoğlumuz yok ama bu konularda biz de kendi çapımızda belalı bir aileyiz yani. Kimse bizi test etmeye kalkmasın, hatırlayana kadar basmadığımız ayak kalmaz sonra.

“Senin de amma önemli fikirlerin varmış he!” diyenler olabilir. Evet, öyle, belki fazla önemli değil, ama sonuçta bir duvar örüyorum, elimde yonttuğum tuğla, yoldan geçenlere bakarak bir süre öylece bekliyorum ve çırak harç getirmiyor. Sizin zorunuza gitmez miydi bu. En azından manzaradan sıkıldığınızda ve işi götürü aldığınızı hatırladığınızda başlardınız bağırmaya.

İmaj düştüğü anda, mesela kızışmış cephe hattında olsam, bir küçük sigara kâğıdına da olsa yazmam icap eder. Yavuklumun mektubu bozulacak bile olsa harflere emanet etmem gerekir. Gel gör ki yokluk kıtlık varmış gibi uzanıp ya da iki adım gayret gösterip ulaş(a)mıyorum malzemeye. Malzeme, adı üstünde, “lazım olan” demek değil mi, niçin beni bu kadar zorluyor, ihtiyaç olduğu besbelli, ama gelmiyor mesaiye, kartını basmıyor göstere göstere. Bıkkın ve bezgin adayların sıralarda bıraktığından nasibimize düşen onlarca kalem, onlarca defter, binlerce metrekare kâğıt, üç telefon, iki bilgisayar, bir tablet, buzdolabında post-itler, lüks restoran masalarında üzerine “saatin ederi alınmıştır” notları yazılabilen 17-25 poşet peçete olduğu hâlde hiçbiri imdadıma yetişmiyor.  Birkaç gün sonra bambaşka şeylerle uğraştığımda, bunun niye hâlen aklıma gelmediği üzerine kafa yorarken ucundan tekrar yakaladığımı hissettiğim benzer başka bir imaj düştü kucağıma. Göğsümde yumuşatıp hakkını verdiğim voleyle ağların tozunu almak vardı. Uykuyla uyanıklık arasında kulaklıkla, ekrana bakmamı gerektirmeyen bir video dinlerken yine ihmal ettim. Hâlbuki ilkini karşılayıp karşılamadığına tam emin olamasam da bu mukni buluşla mutmain olmuştum. Niye hamle yapıp kaydetmedim ki yine. Evet, siz de merak ettiniz sonrasında ne olduğunu. Kara kışın ortasında, karanlık sabahta çeşitli sebeplerle derse geç kalan kara kaşlı bir öğrencinin kaba montunun olanca sıkıcılığıyla, çantasının skolyoz tetikleyici ağırlığıyla çatlak öğretmenince ayakta bekletildiği sınıf köşesinde çatık kaşlarıyla kinini diri tuttuğu gibi burnumdan soludum. Heh, iyi de etmişim, meğerse doğru nefes almak hafızayı tazeliyormuş.

Madem bu dertten bu kadar muzdaripim, müştekiyim, müşteriyim, bu vesileyle kendisine buradan bir çağrıda bulunayım bari. Kıymetli “gelmeyen”, ölesiye “beklenen”, niçin böyle yapıyorsun kardeşim. Niye mağdur ediyorsun beni olur olmaz yerlerde. Bak soru işareti bile koymuyorum cümle sonlarına, mevzuu sen de biliyorsun. Yapma kardeşim, yapma, tamam mı. Sen lüzumsuzsa söndürülmesi gereken lamba mısın, sen oyunda fazla gelen sandalye misin, büyüdüğünde metrobüste daha rahat koltuk kapabilmesi için bahçede kapmaca talimi yaparken gideceği köşeyi es geçen dalgın masum musun. Bu küçücük dünyada kuyruğunu bırakması gibi bir kertenkelenin, orta yerde bırakma ben sevdiğini, yazmadan birkaç satır. Yapma bunu, mahcup etme beni. Bak bu son ihtarım, bazen çok zorda kalmama rağmen iki satırın hatırına daha önce bu kadar üstüne gelmedim, şimdilik de güzel güzel söylüyorum, bir dahaki sefere farklı konuşurum, aklını başına devşir. Bizde o kadar burjuva âdetleri olmaz ama gece yarısı akla düşen zeytinyağlı limonlu Tokat sarma kadar ol bari. Çat kapı gel, ansızın düş gözümün önüne.

Her seferinde olduğu gibi bu yazıda da mutlaka unuttuğum bir şeyler vardır. Nedir onlar? Ne bileyim ben. Sincaplar palamutları unutmasaydı ormanlar, ben bir şeyleri unutmasaydım bu yazı oluşmazdı. Unutmayı istediğimiz o kadar çok şey varken niçin onları değil de en elzemleri kaçırır göz önünden, dolaba kaldırır, kimini dondurur kimini dehlizlerde bekletir. Kimini de maalesef öldürür. “Diğer yazıya bak.” Telefonda paragrafı yazarken araya sıkıştırdığım bu notu o günün akşamında okuduğumda hangi yazıyı kastettiğini uzun uzun düşündüm. Neden sonra aklıma geldi de dönüp bakıverdim: Cihan Aktaş’ın Unutulmayan kitabını tahlil ettiğim Unutursak Kalbimiz… Madem geldik, ateş alıp kaçmayalım:  “Unuttuğumuzda kalbimizin kuruması gereken bir dolu olaya şahit oluyoruz. Hiçbir nesil bundan azade kalamıyor. Herkesi maruz bırakıp kimseyi mazur görmeyen işler başımızda sürekli. Bunlar musibet, evet, ama musibet rastgele olmaz, getirilir; bilerek ve isteyerek, hedef gözetilerek, isabet alınarak…/ Unutulmayan, eskiyi yâd için acıları diri tutan bir isim. Fakat muhtemel, müstakbel darbelere tedbir almayıp kapıyı da teklifsiz açtığımız için unutulan da diyebiliriz; tamam, unuttum, sıradaki… Zamanlamanın hep manidar olduğu topraklarda; unutmadıysak diğerleri niçin oldu? Acı tazelemek için mi unutmamalı yoksa tedbir almak için mi? Birincisi daima açık ara önde maalesef!”

Bir de unuttuğumuzu sandığımız, vakti geldiğinde -sözgelimi yirmi yıl sonra- ansızın ortaya çıkıp bazen rezillik çıkaran (son kısmını unuttum)…

Yazıya çalıştığım günlerde, içeriğe pek de yakışacağını düşündüğüm birçok güzel fikri, afili cümleyi, atmosferine uyması amacıyla bu sefer bile isteye, bakalım ne olacak diye not almadığım için heba ettim diyebilirim. Tersi bazı şeyler de olmadı değil. Mesela birinde tıraşın en civcivli ânında berberden müsaadeyle klavyeye abandım, onun da işine geldi gerçi, birkaç fırt, birkaç da yudum çekti bu arada. Bir diğerinde otobüste telefonla uğraşırken genelde midem bulandığı için rastgele bir durakta inip arka rendeleyen oturaklarda etim dona dona yaz’eyledim, yine soğuktan hissetmediğim parmak uçlarımla. Açık söylemek gerekirse şu an okuduğunuz cümleyi yaya geçidine girmeden kaldırımda yazıyorum, motorlu kuryenin kornası kulağımı çınlatıyor, sinirlerimi sıçratıyor, yan gözle etkili bir bakış atıp iniyorum yola. Bunu ise karşı kaldırımda: Elimde telefonla aheste aheste yürüdüğüm için yok yere kızıp gereksiz dayılık yapan şoför arkadaşla küfürleşmemizi buraya yazamıyorum tabii, kusura bakmayın. Gerçi benim ettiklerimi yazarım da, onunkileri çözümleyemedim. En azından şunu yazmadan geçmeyelim; oğlum siz manyak mısınız ulen, yaya geçidindeki insan nasılsa koşar diye gazı köklemek ne demek birader. Önüne başka bir araç çıktığında var gücünle frene abanıyorsun ama o etten kemikten ve sen saatte 200’le gidebilen 1500 kiloluk makineye hükmettiğin için mi katlanmak zorumdayım bütün bu salaklıklara. Olum, sen hiç yaya olmuyor musun, hiç çocuğunun elinden tutup karşıdan karşıya geçmiyor musun. Bak sana da çok gördüm soru işaretini. Anladın sen onu. Buraya da ünlem gerekiyordu ama değmez. Bir başkası da durmayı aklından bile geçirmediğinden, yoktan yere çarpmasın diye kendimi kaldırıma attıktan sonra şoför mahalline fırlattığım delici bakışları görünce kulaklığımı işaret etmişti. He, pardon ben kulaklık olduğundan görmemiştim onu da, o yüzden yavaş hareket ediyordum. Hayır kardeşim ben yavaş değilim, sen hızlısın. 0 km.yi aşan her hız fazladır yaya geçidinde. Heh, bak şimdi hatırlayınca yine gülesim geldi, bir keresinde de elinde telefon olduğundan göz göze gelmemize imkân vermeyen bir hödüğün önüne atladığımda acı bir frenle durmak zorunda kalmıştı son anda. Ama hem geçmeme müsaade etmedi hem de “sen önce bi ellerini cebinden çıkarsana be” diye höykürmüştü. Burayı çocuklar okumasın: Şimdi Raskolnikov gelse de kanlı baltayı verse elime. Yok, herifçioğluna vurmayacağım, göstersem yeter sanırım. Arabadan inse tüm cesaretini kaybedeceğinden eminim çünkü. Ayrıca ben elimi cebimden çıkarırım çıkarmasına ama elimle beraber çıkacak şeylerden acayip korkarsın, o yüzden acırım sana.

O yoluna, biz yolumuza… Devam edelim. İmajlardan bir tanesi aklımdan nasıl uçtu, tahmin bile edemezsiniz. Akşam çocuğu okuldan getirirken apartmanın bahçe kapısından geçtiğimizde ben yine kelimeleri birbirine ulamaya gayret ederken “baba kapıyı kapat da rüzgâr girmesin” dedi müstehzi. Kendisi ferforje olduğu yetmiyormuş gibi her tarafı açık olan kapıyı kapatacakmışım da soğuk gelmeyecekmiş. Bak sen 1. sınıflık sıpaya, benim birinci sınıf şakamı bana satıyor. Satın almaya pek hevesliymişim ki, kanatlanıp uçtu cümleler bölük bölük.

Tabii insanın bir yerlere not almasının mümkün olmadığı pek zor bir durum daha vardır. Ahmetçiğim Sağlam, şimdi burada detaylarına girmek istemediğim bu durumu “Yazarlığımı tuvalete borçluyum” başlıklı yazısında uzun uzun anlatmıştı, 25 kiloluk bedeni toprağa kavuşmadan bir yıl kadar önce. Dar alanda odaklanma daha kolay oluyor tabii, başka ne olsun sebep.

Bazen öyle amansız hatırlama gayreti içinde oluyorum, deliriyorum kızıyorum ki kendime, aklıma gelmesiyle gitmesinin bir olduğu o anda ne yapıyorduysam onu tekrar yapmaya çalışıyorum. Evdeysem evi, sokaktaysam geri dönüp kaldırımı turluyorum, sürahiden su alıyorduysam yine öyle yapıyorum, su görünce şişsem bile. Oryantiring oyunundaki gibi olayları, mekânları sırasıyla takiple zorluyorum kendimi, yalvarıyorum adeta kendime gelsin diye. Ya gelsin, ya da onu unuttuğum gibi, öyle bir şey olduğunu ve bu vakayla ilgili tüm detayları da unutayım ve rahat edeyim bari. Böyle olması için araya saçma sapan işler soktuğum da oluyor. Koğuşta ay yürüyüşü yapan asker videolarından tut, 8-10 saniyelik vine’lara kadar sarıp sarıp tüttürüyorum. Ama çare olmuyor, birkaç gün geçmesi, araya daha büyük olaylar girmesi, yepyeni buluşlarla tatmin edici başka cümlelere erişmem gerekiyor. Lise sonda okul şampiyonluğunu son anda kaçırınca o ergenlikle birkaç gün kendime gelememiştim niyeyse. Ya da büyük bir kayıp yaşayan insanlarda da olur ya hani, unutana kadar araya kurşundan devasa kapılar gelse yeridir. Bana o kadar kalın olmasa da bir tane röntgenci kapısı lazım olduğu muhakkak. Bak şimdi işe bak, bir önceki cümleyi telefonun takvim hatırlatma kısmına yazmıştım. Oranın harf kapasitesi biraz düşük. Yazmaya izin veriyor ama kaydedince eksik bırakıyor, fazla yazdın diye uyarmıyor da. Kaptırıp gitmişim, haddi aşmışım. Tabii sonrasında buraya kopyalarken cümleyi nasıl bitirdiğimi hatırlayamadım. Yepyeni bir biçime büründü zorunlu olarak. Muhtemelen o cümlelerde röntgenci yerine başkaları vardı.

Bir yazıya niyetlendiğimde, başlığını yine bu takvime kaydediyorum. Ayarlıyorum, her gün hatırlatıyor. Tekrarlarla birlikte böyle yüzlerce, hatta sonsuza giden hatırlatmalar var kayıtlı. Başkasından buyruk alarak iş yapmaya mı alışmışım nedir, boşuna esnaflık yerine memurluk yapmıyoruz, burada da kendim kaydetsem bile başkası emrediyor, hatırlatıyor olunca daha disiplinli oluyorum. İş bu ya, bu yazının uyarısını bir karışıklık esnasında silmişim. Birkaç gün hiç aklıma gelmedi. Neden sonra hatırladığımda bu sefer de yeniden hatırlatıcı oluşturmayı ihmal ettim. Kardeşim nedir bu çektiğimiz. Birkaç hafta sonra ancak başlayabildim tekrar hatırlamamla.

O zaman yazımıza adının baş harfleri M. Z. E. olan az ünlü yazarımızın bir yazısından alıntıyla son verelim: “Ahmet Örs’ün kitaplarını okuyup hakkında yazmaya çalıştığım günlerde bilgisayarın başından kalkıp uykunun ağır basmasıyla kapanan gözlerime söz geçiremediğim bir zaman yazarın öykücülüğüyle ilgili harika bir detay geldi aklıma. Şu an hatırlayamasam bile o anki hazzını hissediyorum. İyi bir buluş diye kendimle de övündüm arada. Fakat üşendiğimden kalkıp not almadım bir kâğıda veya telefona. Buluşun sevinciyle uykunun tatlı kollarına teslim ettim kendimi. Bu tür durumlarda hafıza tekniklerinden birini kullanırdım ama ona da müracaat etmedim. Öyle ya, bu kadar güzel bir fikri unutabilecek kadar ihanet içinde bir beynim yoktu ki. Varmış meğer, kalktığımda neden sonra aklıma gelmesi gerektiği zaman derinlerden çekip çıkarmaya davrandığımda aklımda konuyla alâkalı hiçbir şey yoktu. Zaten öyle bir konu olduğu da kalktıktan saatler sonra gelebilmişti zihnime. Cümlelere bile dökmüştüm hâlbuki uyumadan önce. Ne yapsam ne etsem gelmedi inatçı. Ama olsun, bak kurtulamadı elimden. Kendisini yazamasam da öyküsünü yazıyorum inadına. Sen kalk, bilinçaltımdan oya oya yukarılara çık, beni heveslendir, sonra ortadan kaybol. Öyle yağma yok, kendin yoksan bile dedikodunu yaparım ben de.”

Kurt kışı geçirir ama yediği ayazı unutmaz. Bu da onlardan biri: İlk ne zaman duydum bilemiyorum ama Kurtuluş Savaşı sırasında vuruşmalar İzmir ve civarında geçiyorken “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emrini teknik açıdan sorgulamam hem coğrafya bilgimi hem de tenakuzları yakalamakla görevli iflah olmaz musahhih adaylığımı gösteriyor. Hayatın olağan akışına uymayan bu cümleyi kulağımın arkasına değil, kepçenin tam içine, deliğin başına, diğerlerinin yanına yerleştirdim. Özellikle araştırmasam da ileride palamut akını gibi gelecek doğrulayıcı destekleyici bilgileri tutabilmek için oltamı hazırladım. Yıllar sonra bir şekilde gelip beni buldu. Ege Denizi’nin o dönemki adı İç Akdeniz’miş. Birçok şeyi bu şekilde öğrendim diyebilirim. Detaylı bilgi için Algılarımız’a[1] bakabilirsiniz.

[1] https://yenipencere.com/yazilar/algilarimiz-mustafa-zahid-ergun/

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Köşe Yazıları

Kendini Kandırmayı Sevdiren Döngü

Yayınlanma:

-

Bir seçimin insanları, hele de onca problemi üst üste, iç içe yaşayan bir halkı heyecanlandırması pek tabiidir. Geniş kitleler hemen bir mucize olsun bekler, insanlığın uzun tarihi bunun sayısız örneği ile doludur ancak  hakikat başka bir zaviyeden seslenmeye devam ediyor.

Problemlerin birden çözüme kavuşturulduğu görülmüş şey midir? İdeolojik bir perspektiften bakıldığında bunun cevabı net ve kesindir ancak insanız işte, bir mucize gerçekleşmeli ve gelecek günler için güneş bir an evvel yüzünü göstermelidir.

Bütün güzel temennilere kapımız ve gönlümüz açık. Ayaz bıçak gibi keserken bu ılık beklentiye kim kapısını sımsıkı kapatabilir ki?

Gelin görün ki hayat başka hatlardan akıyor. İnsanlığın en temel çelişkilerindeki en mühim aktörler öyle yerli yerinde duruyor. Kavi ve muhkem duruşlarını tehdit edecek, meydan okuma cesareti gösterecek bir seda işitmiş değiller.

Köşe başları tutulmuş hatta köşeler keskinleştirilmiş! Bu durumda köşeyi, başlarıyla alt üst edecek; okumayı, bağlantılı olarak çözümlemeyi, akabinde de sökümü azimle ve istikamet dairesinde yapacak bir süreç gerekiyor.

Ekonomi, Kürt meselesi, kapitalist tahakküm, küresel çevreleme, bütün boyutlarıyla resmi ideoloji, adalet, ekoloji, eğitim… Kabarıp duran bir listemiz var.  Önümüze sunulan krokide bütün çerçeve ayrıntıları ile belirlenmiş, sınırlar çekilmiş. Enerjimize yazıktır. “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur.” tekrar ve aymazlığına düşmek uzak durmamız gereken birinci tehlikedir.

Kur’an ve siyerin birlikte okunmasından devşirilecek rota bilgisi ve hikmetlerle yol almak temel İslami sorumlulukken bu güzergâhın adının şeklen olması dışında umumiyetle anılmaması kaybın başlangıç noktası ve yeni kaybedişlerin teminatıdır.

Misâk-ı milli sınırlarına hapsedilen, eleştirel siyasal hatlara onun dışında bir alan izni çıkmayan bir oyundan çıkmak hakikatten yana olanların boynuna borçtur, ısrarla tekrar edelim. İşin ucunda ahiret ve en nihayetinde âlemlerin rabbine teslimiyet varsa kurulacak siyasetin her bir parça ve aşaması mevcutların dışında ve bambaşka olmalıdır.

Yerel ve küresel, hangi alan ya da merkez esas alınırsa alınsın “tağutu red ve inkâr” esası “tevhid” ilkesinin tüm teorik ve pratik boyutlarıyla mü’minlerce rehber edinilmelidir. Mütehakkim bir gelecek tasavvurunun bütün tarafları hakikat ve hikmet zemininden ihraç edeceği bilgisi, çıkılacak yolun niteliğine dair taliplisi için mühim ipuçları vermektedir.

İnsanın aceleci tabiatı nice tuzakları davet etmektedir; türümüzün tarihi, İslami bütün çağlar ve aşamalar yine bunun sayısız kanıtıyla dolu iken başka projelerin ıslahına yönelmek büyük nasipsizliktir.

Hakikate davet ve bu davetin eş zamanlı olarak ürettiği direniş bilinciyle zulüm yapılarından çekilmek, tehditler karşısında kenetlenmiş binalar gibi saf tutmak ve Zülkarneyn gibi mazlumların çağrısına yetişmek şiarı çıkılacak yolculukların ışığıdır.

Kendini kandırmayı sevdiren döngü en büyük tuzaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Firavun’un Adamlarının Karşısına ve Büyük Kalabalıkların Önüne Çıkan Musa

Yayınlanma:

-

Sözün cazibesine kapılmamak mümkün değildir çoğu zaman, bir şey diyemem lâkin söz bir yerden sonra boş gösterene dönüşürse artık ihtiramını kaybeder. Lafazanlık bu manada son derece tehlikeli bir evredir, uzayıp gider. Eylemden kopuktur. İman, salih amelle anlam kazanır, ete kemiğe bürünür. Lafazanlıktaki maharetin büyüsel bir karşılığı yok değildir ancak eylemden kopukluğu nihayetinde imhasına sebebiyet verecektir.

Eylemin teorik çerçeveden, ilmî-usûlî derinlikten kopuk oluşu bir müddet sonra yavanlığı ve kaba tekrarı beraberinde getirecektir. Paulo Freire Ezilenlerin Pedagojisi’nde bu tehlikeye dikkat çeker. Kuran’ı Kerim’in iman-amel bütünlüğüne, sözün somut karşılıklarına dair uyarıları iman edenler için çok daha geniş bir çemberi daha başından çizer.

İslamcılık tartışmalarına müdahalede bulunan bir yazımda[1] İslamcılığın sahada üretilen bir şey olduğunu vurgulamaya çalışmıştım. Evet, İslamcılık sahada üretilen bir şeydi. Bütün siyasal çalışmalarda, taban örgütlenmelerde, tebliğ-dayanışma çabalarında, kültür-sanat faaliyetlerinde, eylem ve yürüyüşlerde, yoksula uzanan elde kendini somutlamaktaydı. Kitlelerle, hayatla temas kuran İslamcılık teorik tartışmaları da beraberinde büyütüyor, yayın ve diğer tartışma zeminlerini güçlendirip çeşitlendiriyordu.

İslamcılığın AKP iktidarı tarafından rehin alınmasıyla bu bereket imha edildi, devlet imkânları safına geçen belediye, stk ve türlü çeşit bakanlıklar tarafından finanse edilen sempozyum ve benzeri faaliyetlerde İslamcılık bir kadavra muamelesi gördü. Öldürülmüştü, hakkında konuşmaya iştahlı ücretli ağızlar tarafından işlendi, işlendi ve kullanım ömrü tümüyle dolduruldu. Az evvel bahsettiğim yazı doğrudan bu hakikate dönük bir isyandı aynı zamanda. İslamcılık sahada olan bir şeydi ve arsızca kadavra muamelesine tabi tutulamazdı. Gece gündüz çalışan kadınların, malını mülkünü bu uğurda harcayan fedakârların, uzak İslam coğrafyalarında can veren yiğitlerin, dergi-gazete satırlarına nefes veren gayretkeşlerin omuzlarında yükselmişti. Saf değiştiren ücretli koronun haddine değildi onu tartışmak, bereketinden rant devşirmek!

İslami hareket de denilebilir, hatta denilmelidir, sahada olan bir şeyse eğer bu, bugün için de geçerlidir. Her zaman geçerlidir muhakkak ama elde avuçta ne varsa, yani nerede ne kadar bağlısı kaldıysa artık, işte o kitle şaka götürmez hakikatle yüzleşmelidir: Lafazanlıkla eylemcilik arasındaki dengeyi sağlamaya ayarlamalıdır kendini. Sosyal medya çağının tembelliği ve tarafını belli etme imkânını oturduğu yerden belli etme yanılsamasını körüklediği bir zamanın büyüsünden sıyrılmalıdır. Problemli teorik tutumlarla az evvel değinmeye çalıştığım büyüsel yanılsamaların birlikte ürettiği tavırsızlık İslamcılığın son unsurlarını da sahnenin dışına itmek üzeredir.

Emek mücadelesinin türlü çeşit cephelerine, ekoloji savunusundan antiemperyalist-antisiyonist tutumlara uzanan geniş yelpazede halkın ve egemenlerin önünde fiili olarak boy gösteremeyen siyasi-İslami kimlik ilan edilmeyen bir iflas halindedir. Lafazanlığın iştiha ile zirve yaptığı ve sözün meydanlarda, direnişlerde sınanmadığı; Firavun’un adamlarının karşısına ve büyük kalabalıkların önüne çıkan Musa’nın rehber edinilmediği bir mücadele söylemi karşılıksızdır, boş gösterendir. İzahı yapılamaz bir gerçek dışılıktır.

Yerelden küresel direniş ağlarına uzanacak fiili bir perspektiften uzak, sözün çekim alanına hapsolmuş siyasal tavır(sızlık)dan tevbe etmek yeni bir ilk adım olmalıdır. Bunun için eli tutulacak örneklikler dünyanın her tarafında vardır. Sahih bir niyete bakar.

[1] https://www.tasfiyedergisi.net/islamcilik-sahada-olan-bir-seydi/

Devamını Okuyun

Yazılar

Türkiye ile Mısır: Normalleşmenin Seyri – İslam Özkan

Yayınlanma:

-

AKP’nin ekonomi gündemi diğer alanlardaki fiyaskoları ciddi ölçüde arka plana itti. Örneğin Müslüman Kardeşler’e -ki AKP’nin siyasi müttefikidir- sahip çıkmaması hakkıyla değerlendirilmedi.

Son dönemde yapılanlar, iktidarın Sisi darbesi ve hemen sonraki süreçlerde Müslüman Kardeşler’in davasını sahipleniyor görünmesinin en önemli nedeninin, Mısır’da İhvan karşıtı gösterilerle neredeyse eş zamanlı yaşanan Gezi olaylarının iktidara yönelik tehdidi olduğu algısını güçlendiriyor.

İktidarın Rabia meselesini bu kadar sahiplenmesi, aslında bütünüyle koltuk mücadelesinden ve kendisini iktidarda tutma gayretinden ibaret kavgasını, sanki İslami-ideolojik bir kavgaymış gibi kamuoyuna sunma gayreti olarak açıklanabilir. Bu şekilde Müslüman dünyanın desteğini arkasına alarak hem dışarıda, hem içeride konsolidasyon amaçlanmıştı. Şayet sahiplenme fikri duruş ve dini inançlardan kaynaklanan ideolojik bir tutum olsaydı, aynı tavrın bugün de sürmesi gerekirdi. Ancak iktidarda yıllandıkça tıpkı bir Leviathan gibi taraftarlarını dahî yutan, kendisine daha çok kurban isteyen doymak bilmez güç arayışı inanç, itikat, fikri hedef gibi herhangi bir yüce değerle ilgisinin kalmadığını gösterir niteliktedir.

Önce Müslüman Kardeşler’e yakın kanallardaki siyasi programlar kaldırıldı. Ardından Nisan ayında doğrudan İhvan’ın kanalı olan “Mükemmilin”i kapattılar. Şimdi de birçok İhvan üyesi, Mısır’a iade edilmek üzere gözaltına alınıyor ya da tutuklanıyor. En son gazeteci Husam el Ğamri, Mısır’a iade edilmek üzere gözaltına alındı. Muhtemelen talimat en üstten gelmiş ve “Sisi yönetimi ne istiyorsa yapılsın, İhvan yetkililerinden Türkiye’de siyasi faaliyet yapmayacaklarına dair belge imzalatılsın!” denmiş. Arap basınına göre bütün İhvan yetkilileri taahhüt içeren belgeyi imzalamışlar.

Türkiye’nin Mısır’la ilişkileri normalleştirme konusundaki bu ısrarının arkasında Libya’da giderek etkisizleşen Ankara’nın, Mısır’la barışarak yeniden orada etkin hale gelme arayışlarının yattığı belirtiliyor. Bu arada Husam Ğamri’nin tutuklanma nedeni, Şermu’ş Şeyh’te yapılacak iklim toplantısı önünde gösteri yapılması çağrısında bulunması olduğu tahmin ediliyor. Zira Ğamri bu çağrıyı yaptıktan sonra oğlu Yusuf el Ğamri, Mısır polisi tarafından kaçırılmıştı.

Devamını Okuyun

GÜNDEM