Connect with us

Söyleşiler

Yavuz Yazıcı: Lazca Artık Son Dönemlerini Yaşıyor

Yayınlanma:

-

Kardeşim bir Laz kızı ile evlenince ben de Lazlar, Lazca ve Laz kültürüne dair yeni şeyler öğrenme fırsatı edindim yıllar önce. İstedim ki bu dil ve kültüre dair gerçekleştirdiğimiz sohbetlerden Yeni Pencere okurlarına sunayım bir parça. Yavuz Yazıcı hoş muhabbet bir emekli polis. Lazca ve Laz kültürü üzerine birkaç isimle daha konuşacağım. En yakınlardan başlıyoruz. Dinleme önerisi ile buyurun okumaya.

Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Bu tanımlama içinde Laz olmak kaçıncı sırada yer alıyor?

Biz Lazlar her daim kendimizi Türklük ve Türk kavramı içerisinde bir kültürel mirasın temsilcisi gibi görmekteyiz. Açmak gerekirse; çok eski tarihlerden beri Türk kavimlerinin içerisinde çoğunlukla asimile olmuş bir milletiz. Laz olmak bizim için önemli bir olgu ama Türklüğü ve Türk milliyetçiliğini de özümsemiş durumdayız. Bu sebeple kendimizi çoğunlukla Türk olarak görmekteyiz. Özellikle yeni nesilde Laz mirasına yönelmeyi de görmekteyiz. Bu yönelme genelde müzik alanında ve festivaller kapsamında yapılan Lazca söylemler üzerinde ilgi uyandırmakta. Farklı bir yönelim; yani öğrenelim Lazca’yı, bilelim, Lazca konuşalım gibi bir yönelim yoktur.

Lazca ana diliniz mi? Nerde nasıl öğrendiniz?

Lazca aile içinde kullandığımız ana dilimiz. Şunu belirtmek isterim ki biz, çoğunluğumuz, yani 1969-75 yılları arasında çok odalı büyük bir Laz evinde kalırdık. Burada herkes, babam dedem babaannem amcalarım teyzelerim vesaire, herkes bir aradayken Lazca konuşuyordum. Yazamazdık ama hepimiz bu dili biliyorduk o zaman. Anadilimizdi. Dışarıda, okulda ve çarşıda Türkçe konuşurduk. Laz olanlarla bir arada, dışarıda Lazca da konuşurdum. Bu dili büyüklerimizden öğrendik ama şu anda kendimiz ve çekirdek ailemizde pek konuşulmadığı için çocuklarımız sadece Laz olduklarını bilirler, birkaç kelime Lazca konuşabilirler “Mohti” (“Gel”) “İdi” (Git) “Keyseli” (“Kalk”), “Dohedi” (“Otur”) gibi kelimeleri bilmektedirler. Bu durumda, Lazca’nın son temsilcileri bizleriz gibi gözüküyor. Biz çocuklarımıza bu kültürü öğretmekte isteksiz gibi duruyoruz. Bu sadece benim için değil tüm Lazlar için geçerli. Çocuklarımızın farklı alanlarda olduğu, büyük şehirlerde olduğu, işte, aile ortamlarından uzak olduğumuz için büyüklerimizden ayrıldık. Çekirdek aileye dönüşmek de kendi öz dilimizi, öz kültürümüzü unutup daha da asimile olmamızı kolaylaştırdı.

Laz olmak sizce daha ziyade dille mi, coğrafyayla mı yoksa duyguyla mı alakalı? Sizin için Laz olmanın anlamını, duygu ve düşüncesini merak ediyorum.

Laz olmak bence bulunduğumuz coğrafya ile alakalı. Tabii bir kültüre ait olmak güzel bir duygu benim için. Laz olmak gurur verici çünkü zamanında bir devlet olmuş, güzel kültüre sahip olmuş bir miras bu. Zamanla diğer kültürler içerisinde, özellikle Türk kavimleri, Gürcü kavimleri ile iç içe geçmiş, özünden ve geleneklerinden kısmen de olsa uzaklaşmıştır. Kafkaslar mitolojide “diller dağı” olarak geçmektedir, bu bölgede 124 dil konuşulmaktadır. Bu karışım en çok Lazca’yı etkilemiştir. Lazca bile Ardeşen’de farklı Arhavi’de farklı Hopa’da farklı telaffuz edilmektedir. Mesela biz değirmene “skibu” deriz. Ardeşen ve Arhavi’de bu “karmate” olarak telaffuz edilmekte. Yani birçok farklılıklar bulunmakta ama genelde bu ilçelerde konuşulan Lazca ile hepimiz birbirimizle anlaşabiliyoruz.

Lazca ile kendinizi yeteri kadar ifade edebildiğinizi düşünüyor musunuz?

Lazca ile kendimi yeterince ifade etmem için çevremdeki birçok kişinin de bu dili bilmesi ve konuşması lazım. Maalesef Laz olan ve bu dili sadece yüzeysel bilen çok sayıda insan var. Bu yüzden kendimi Lazca ifade etmem çoğu zaman zorlaşıyor. Çocukluğumuzda daha çok ve sık kullanılan Lazca’yı şimdi, 2025 yılına geldiğimizde, artık sadece sokakta, birbirimizi tanıdığımız insanlarla karşılaştığımızda, nostaljik şekilde konuşur olduk. Bunu yaşatmaya çalışıyoruz fakat gitgide bu dilin yok olmaya gittiğini görüyorum.

Günlük hayatınızda Lazca ne kadar yer tutuyor?

Günlük hayatımızda Lazca hiç yer tutmuyor desek yeri var çünkü resmi dairelerde, sokakta, bankalarda, okullarda, hiçbir yerde bu diyarda konuşulmuyor. Bu dili konuşan insan sayısı da her geçen gün azalıyor. Laz toplumu Türkçe’yi özümsemiş. Lazca sanki kültürel bir hobi gibi olmuş maalesef.  Yaşantımızda bizi Lazca’ya yönlendirecek ne bir durum ne de bir oluşum pek gerçekleşmiyor. Toplum olarak baktığımda bu kültürel mirası taşıyan bizlerin de böyle bir şeye ihtiyacımız sanki yokmuş gibi bir ortam var. Herkes halinden memnun. Bu gidişle de buna pek ihtiyacımız olmayacak gibi duruyor.

Türkiye’de Lazca hangi bölgelerde, tahminen kaç milyon insan tarafından konuşuluyordur?

Ülkemizde Lazca konuşulan yerler, vilayet bazında Rize ve Artvin ilinin Hopa, Kemalpaşa, Borçka’nın bir kısmı, Arhavi, Fındıklı, Pazar, Ardeşen, Kocaeli ve Adapazarı’nın bir kısmından ibaret. Tahmini olarak Türkiye’de 600-700 bin kişi bu dile yakın, biraz ya da fazla Lazca bilen insanlardan oluşuyor. Bu rakamın yarısından fazlası tamamen asimile olmuş durumda. Komşumuz Gürcistan’ın Batum bölgesinde ve Gürcistan’ın Zugdidi bölgesinde yoğun şekilde Laz nüfusuna rastlanmakta. Tahminim Gürcistan ülkesinde 1 milyonu aşkın Laz nüfusu vardır. Orada Lazlara “Megrel” denilmekte. Gürcistan’da yaşayan Lazların, Sarp bölümünde kalan, bizim sınıra yakın olan yerdeki Lazların çok az bir kısmı Müslüman.

Lazca’nın geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Yok olma endişesi taşıyor musunuz?

Lazca artık son dönemlerini yaşıyor, diyebiliriz. Bizim yaş grubu Lazca konuşabiliyor yani iyi derecede konuşanlarımız da var, ben iyi derecede Lazca konuşabiliyorum, anlayabiliyorum ama bunu yazıya dökemiyorum. Yani %99 yazma olayımız yoktur. Bu yeni nesil, z kuşağı dediğimiz, bu dili tamamen unutmuştur. Evlerde artık Lazca konuşulmuyor. Gençler çok ilgisiz zaten. Bir yozlaşma mevcut, bu yozlaşma her alanda olduğu gibi Lazcayı da derinden etkilemektedir. Lazcanın artık son demlerini yaşamakta olduğunu, kaçınılmaz bir sona doğru gittiğini görmekteyiz. Bazı oluşumlar ve gruplar bunu yaşatmaya çalışıyor ama ilgi olmayan yerde ne kadar yaşatabilirsin, bu da bir soru işareti!

Sanırım Türkiye’de insanlar Laz olduğunu söylemeye çekiniyordu eskiden? Şimdi nasıl, sizin bu konudaki yaklaşım ve düşünceniz nedir?

Ben şu anda 63 yaşındayım. Bizim nesil ataerkil olarak büyüdük. Hepimiz büyük evlerde büyük aileler halinde yaşardık. Çok fazla çocuk, amcalar dayılar halalar teyzeler, hep bir arada olduğumuz zamanlardı. Bizim kuşak okula gittiğimizde, evde devamlı Lazca konuştuğumuz için okulda zorluk çekiyorduk. Babaannem, dedem, babam “Lazca konuşulmasın yoksa Türkçeyi konuşamıyorsunuz” diye bizi uyarırlardı. “Türkçe konuşun” diye bizi uyarırlardı, bize telkinde bulunurlardı. Amcalarım ve babam da devlet yetkilileri tarafından zaman zaman resmi dairelerde ikaz edildiklerini beyan ederlerdi. Bizim Laz toplulukları bir Kürt nüfusu kadar kalabalık bir nüfusa sahip olmadığımız için toplum tarafından ve devlet yetkilileri tarafından daha hoşgörü ile bakılan bir kültür mirası olarak görülmüştür. Bu anlamda ciddi bir zorluk yaşamadık. “Siz Lazsanız şunu yapamazsınız, bunu yapamazsınız, şuna sahip olamazsınız” gibisinden hiçbir baskı ve etnik bir yaklaşım görmedik fakat 1980 ve 1991 yılları arasında ülkemizde Lazca yasaklanmıştı. Darbe dönemine denk geldiği için bunu bir tehlike olarak adlandırmış devlet yetkililerimiz. Hatta Cengiz Kurtoğlu yapmış olduğu bir müzikte (Enna Gogahfelare – “Bir Sana Sarılayım”) şeklinde Türkçe müziğin içerisine Lazca bir kelime yerleştirdiği için soruşturma bile geçirmişti ama bu dönemde böyle bir şey yok artık. Lazca her tarafta serbestçe kullanabilmekte. Alıcısı varsa kullanılmasında bir sakınca görülmüyor.

Laz kültürü denince ilk akla gelenler nelerdir?

Laz kültürü deyince toplumda ilk akla gelen şey işte Laz dili, Laz evleri, Serenderler, yemeklerimiz, balıkçılık, Atmaca ve kuş avcılığıdır. Atmaca ve kuş avcılığı Lazlarda çok yaygındır. Kokulu üzümden yapılan birçok yiyecek “pepeçura” (“üzüm muhallebisi”) ve bundan yapılan içecekler (üzüm şerbeti vs.) vardır.

Yemek kültürü açısından baktığımızda tabii Laz Böreğimiz çok meşhurdur. Hamsili pilavlar, karalahana, peynir tavalama, lahana dolmalarımız… Yiyecek açısından zengin bir kültüre sahip diyebilirim Lazlar.

Laz kültürünü doğru tanımak ve anlamak için neler okunabilir, dinlenebilir, izlenebilir? Kitap, Müzik ve Film öneriniz var mı?

Laz kültürü son zamanlarda bir uyuma moduna girmişti. Bu uyuma modundan Kazım Koyuncu vesilesiyle çıktık diyebilirim. Kendisi aynı zamanda köylüm olur ve onunla gurur duyarız. Kazım’la birlikte bu kültüre ait büyük bir sempati uyandı toplumumuzda. Lazların bir dili olduğu, bir kültüre sahip olduğu görüldü. Özellikle Lazlığı neredeyse unutmakta olan yeni nesil bu işe dört elle sarıldı. Kazım’ın yanı sıra Birol Topaloğlu ve Erdal Bayrakoğlu da lazca’yı çok iyi kullanan, Lazca müzik icra eden sanatçılarımız. Yenilerden Resul Dindar da Lazca şarkılara yer veren bir Laz olarak sevilen bir sanatçımızdır.

Film olarak “Nanaçkimi” (“Anneciğim”) isimli filmi önerebilirim. Kitap olarak da Lazca öğreten kitaplardan “Lazuri Doviguram”(Lazca Öğreniyorum) adlı sözlük niteliğinde kitabı anmak isterim.

Lazca bir deyişle bitirelim. Sık sık kullandığınız bir deyim ve anlamı…

MEGAÇAYAŞİ NUHONDARE (BAŞINA GELİNCE KATLANACAKSIN)

ENNA GOGAHFELARE (BİR SANA SARILAYIM)

Laz Atasözü:

ZENGİNİŞİ MAMULİKTİ SKUMS, XOCİKTİ İMÇVALS (ZENGİNİN HOROZU DA YUMURTLAR ÖKÜZÜ DE SÜT VERİR)

Bu hususta eklemek istediğiniz başka bir şeyler var mı?

BÜYÜKLERİMİZİN AKTARDIKLARIYLA BİRLİKTE EKLEMEK İSTERİM Kİ BİZ LAZLAR HER ZAMAN KENDİMİZİ BU MİLLETİN ÖZ EVLATLARI OLARAK GÖRDÜK VE GÖRMEYE DEVAM EDİYORUZ. BEN ÖZELLİKLE LAZ OLDUĞUM İÇİN BU ÜLKEDE HEP HOŞGÖRÜYLE KARŞILANDIM. BİZ LAZLARDA AŞİRET, TARİKAT DEĞİL AİLE VE BİREY ÖN PLANDADIR. BİZLER KÜÇÜK VE KÜLTÜREL BİR TOPLULUK OLDUĞUMUZDAN TEHDİT OLARAK ALGILANMIYORUZ. BELKİ DE LAZLAR KARAKTERLERİ, DURUŞLARI VE DAVRANIŞLARIYLA SEVİLDİKLERİ İÇİNDİR BU DURUM.

1983 Trabzon doğumlu avukat. Kitapları: Uzun Bir Cumartesi (Anlatı), 272 (Roman), Ufak Tefek Şeyler (Deneme), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme), Kelebek Ve Arı (Biyografi), Ceza Hikayeleri (Hikaye), Kuzularla Saklambaç (Hikaye), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye) İletişim: m.ali.b@hotmail.com

Tıklayın, yorumlayın
5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Söyleşiler

“Atasoy Abi” Belgeselinin Yapımcı ve Yönetmeni Sefa Sarı İle – Yasin Şafak

Yayınlanma:

-

Belgesele ilginiz ne zaman nasıl oluştu? Kendiniz ne şekilde başladınız?

Sinema ve belgeselle ilgim gençlik yıllarımdan başlar, sürekli film ve belgesel izlerdim. Sonraları sinema ve siyaset bağlamında yazılar yazdım. Arkadaşların belgesellerinde serbest gazeteci olarak röportaj verir, fikirlerimi paylaşırdım. Tabii izleyici olmakla, sinema ya da belgesel yapmak, yaratıcı olmak/üretmek çok farklı şeyler. Arundhati Roy “Sığınağım ve Fırtınam”da -mutlaka okuyun- şöyle der: “Ben, tırmanılmamış dağdan yanayım; fethedilmemiş ay’dan! Sonsuz kuramlardan, açıklamalardan bıkmışım!” Belgesel yapmak, yaratmak biraz o fethedilmemiş dağlardır, ay’dır.

Çizginin yaratıcı tarafına geçmem tamamen tesadüftü. Anthony Bourdain’in hayatını anlatan “Roadrunner” belgeselini izlemiş, çok beğenmiştim. Etkilendim. Harika bir belgeseldi. İnsana, hayata, dünyaya dair bir manifesto! Roadrunner’ı izlememiş, anlamamış, izlemiş ama anlamamış biriyle açıkçası bir dakika dahî zaman geçirmek istemem. Neyse; fırsat, 2022’de geldi. Şair-yazar dostum Asuman Susam’a şair Gülten Akın’ın biyografisinin çalışılması için Gülten Akın’nın ailesi, arşivi teklif etmişti. Nasıl yapalım, derken kabul ettik; arşivi aldık ve tarama, tasnif, kayıt, röportaj vs. çalışmaya başladık. Arşiv için röportajları kayıt altına alıyorduk, elimizde çok değerli bir arşiv vardı ve röportaj kayıtları da iyiydi. Asuman’a “Neden belgesel de yapmıyoruz?” dedim. Şaşırdı “Yapabilir miyiz?” diye sorunca “Tabii ki yaparız, neden olmasın!” dedim, hoşuna gitti. Ekibi kurdum, Gülten belgeseline, ilk belgesele böyle başladım.

Belgeselin önemi sizce nerede gizlidir?

Bir belgesel gösteriminden sonra 80 yaşlarında bir ihtiyar yanıma geldi, “Hayatımda ilk defa belgesel izledim, çok sevdim!” dedi. Yine bir gösteri sonrası 70’lerinde bir hanımefendi; “Atasoy bey ile 40 yıldır ailecek görüşürüz, aslında çok az tanıdığımı sizin belgeselinizle anladım.” dedi. Tarifsiz duygular… İyi bir belgesel, klasikler gibidir, kendini hep hatırlatır, unutturmaz. Gülten Akın belgeselinin Ankara, İzmir gösterimlerinden sonra salonda birçok izleyicinin ağladığına tanık oldum. Bir belgesel sizi ağlatabilir mi? Evet, ağlatabilir. Yine tarifsiz hisler… Honeyland’ı izlerseniz Hatice Muratova’nın sakinliği, sessiz mücadelesi, dinginliği, kendine özgülüğüne hayran kalabilir, Bad Boys’u izlerseniz Ditroit Pistons’ın herkese karşı verdiği irade savaşına saygı duyar, Black Box Diaries’da Japon gazeteci Shiori İto’nun tecavüz/tacize karşı hükümetle, bürokratlarla, gelenekle mücadelesi size ilham verir, Cover UP’ı izlerseniz Gazeteci Seymour Hersh’in onurlu itibarlı hayatını, savaşın çirkin gerçeklerine dolaysız tanık olur, Amerika’nın pisliklerine lanet eder, Sound City belgeselinde Nirvana, Fleetwood Mac, Neil Young gibi isimlerin stüdyo kayıtlarını dinlersiniz. Sinema, müzik size gerçeklerden biraz olsun soyutlanmanızı, nefes almanızı sağlar. Bunlar, düş bahçelerine giriştir. Belgeseller -iyi bir belgesel ise- o gerçeklerle nasıl yaşayabileceğinizi, dış dünyaya katlanabilme bilinci sunar.

Sinema, nihayetinde kurgudur. Tarihi, olayı, kişileri anlatsa da kurgusal gerçekliğin sınırları dışına çıkamaz. Filme, çekenin yönetmenin gözüyle bakmak zorundasınızdır. Belgeselde ise ışık, müzik, efekt, dikkat yükseltici, izleyiciyi ayartan unsurlar yoktur ya da olmamalıdır, saf hayattır. Hikâye, müdahale etmeden kendi kendini anlatır, anlatmalıdır. Sinema, kurgusal gerçekliği; belgesel “gerçek”i gösterir. Belgesel; “belgeler”, not tutar, gelecek için kayıt tutar, aktarır.

Atasoy Müftüoğlu’nu anlatan Atasoy Abi belgeseli nasıl gelişti?

Atasoy abinin 2022 Eylül gibi bir röportaj kaydını almıştım, belgesel niyetim vardı ama finansman sorunları da vardı. Atasoy abi zihnen dinamik, güçlü, bedensel olarak yaşın verdiği yavaşlıktan mustarip, dert ediniyor, bu da beni düşündürüyor, yormak istemiyordum. Araya Gülten belgeseli girince erteledim. Neyse, bir sene sonra belgeseli yapma fırsatı buldum. Atasoy abi ile 1988’den beri görüşürüz, dostuz, iyi ki! Belgeseli bitirdikten, gösterim duyurusu yaptıktan sonra biriyle aramızda şöyle bir diyalog geçti: “-Atasoy abinin yeğenisin, değil mi?” “-Hayır, değilim!” “-Akraban mı?” “-Değilim, dostumdur.” dedim. Hatır için, dostum olduğu için belgesel yaptığımı ima ediyordu. Nasıl yapıldığını, zorlukları bilse sormazdı. Atasoy abinin düşünceleri, özellikle yaşadıkları, yaşama biçimi ile belgesellik bir hikâyesi olduğunu biliyordum. Bazı yazarların hayatı, yaşadıkları, yaşama tarzları yazdıklarından daha büyüktür, yazdıkları kadar büyüktür. Dostoyevski, Ernest Hemingway, Nazım Hikmet, William Faulkner, Yaşar Kemal, Latife Tekin, Arundaty Roy, Gülten Akın, Naomi Klein gibi yazarların yaşamları, deneyimleri yazdıkları kadar büyük ve değerlidir. Bazı yazarlarsa sadece yazdıklarıyla hatırlanır, bir hikayesi yoktur. E. M. Cioran; “Hayatında bir maceranın parıltısı, hayal kırıklıkları yok mu? O zaman niye yaşadın?” Hikayesi, macerası, tutkusu olan yazar azdır aslında. Atasoy Müftüoğlu’nun hayatı birçok değer, macera, ilginç karşılaşmalar, dostluklar, hayal kırıklıkları, belgesel ile kayıt altına alınması, aktarılması gereken bir hikâye vaat ediyordu.

Belgesel için 2 yıl çalıştık. 30 saatin üzerinde kayıt aldık. Asuman Susam, Yaşar Taşkın Koç, ekiple 92 dakikalık belgesel çıkardık o kayıtlardan. Gazeteci, akademisyen, siyasetçi, ailesi vs. 17 kişiyle röportaj yaptık. Ama elimizde gündelik hayatına dair çok az video, foto, kayıt vardı. Aileden sadece 10 saniyelik video alabildik, 10 saniye! Fotolar da hakeza. İnternette ise birbirinin aynı konferans videoları vardı. Neden? Çünkü Atasoy abi “hiçbir şey biriktirmemeye” dair ailesiyle ilkesel bir karar almış, kitap, foto, video, mektuplar, yazışmalar vs. hepsini yok etmişler. Sadece hafıza, sözel anılar… Belgesel yapıyorsunuz ama elinizde çok az görsel malzeme var. Yani bu tür zorluklar vardı. Belgesel üç bölümden oluşuyor: Biyografisi, düşüncesi ve İslamcıların tarihi; ne iddia ettiler, neye dönüştüler.

Atasoy abinin mizahı, ironisi mükemmeldir. Onunla konuşurken tarihsel kişilere, olaylara, süreçlere tanıklık eder, üslûbu itibariyle hep gülersiniz. Geçmişe, yaşadıklarına ironiyle bakar, onları mizahî bir dille size sunar. Çekimler sürecinde bana sürekli takılırdı. “Bu eve eşofmanla gelen iki kişiden biri sensin Sefa!” derdi. Doğruydu, rahat adamım, eşofmanı severim!

Röportaj listemizi hazırlarken arşivcimiz Yasin’in “Köşeli isimler de olsun!”  ısrarıyla -şerh koymama rağmen- bazı isimleri de ekledik. İktidara yakın bu isimler, röportaj vermedi. Atasoy abiyi sevseler de -ki bundan da emin değilim- belgeselde isimlerinin olmasını istemez gibiydiler: Hakan Albayrak, İbrahim Paşalı.  İsmet Özel genel olarak “Ben bu işlere girmem.” dedi. Nihat Genç, “Konuşuruz, tamam.” dedi, sağlığı el vermedi. Bu isimler bunlardan birkaçı. Beni şaşırtan Ahmet Kot oldu. Bir senede dört-beş kez randevulaştığımız hâlde bir türlü denk getiremedi. Bu da böyle biline! Belgesel, Eskişehir ve Ankara’da gösterildi, tanıtıldı. İstanbul’da da olmasını istedik ama oradaki arkadaşlar biraz rahat ve umursamazdı.

Başka belgeseller olacak mı?

Yeni belgesel var, evet. Medya’daki yozlaşmayı, çürümeyi “Gazetecilik Öldü (mü)” diye spotluyoruz. Açıkçası gazetecilerin bile umurunda olmadığı bir konu. Sadece tarihe, döneme not düşmek için yapıyorum. Belgesel yapıyorsanız, bağımsız birey olarak yapıyorsanız sponsor bulmak, finansmanı çok zordur.  Gazze soykırımına dair belgesel çekmek istedim, hâlâ istiyorum, sponsor/finansman bulamadım, çok acı! Bir yönetmen arkadaşım elinde Oscarlık muhteşem bir hikâye olduğu hâlde finansman sorunundan dolayı çekemiyor. İşte böyle…

Atasoy Abi belgeselini severek yaptım; tutkuyla, heyecanla… İki sekansı çok seviyorum: Yıldız hanımın (Ramazanoğlu) “Onun yanında kendinizi değerli hissedersiniz!” deyişi ve Atasoy abinin; “Bir farkındalığa sahip olduğunu zannettiğimiz insanların hiçbir farkındalığa sahip olmadığını gördük!” demesi. İslamcıların özeti. Evet; yaşam, korkunç bir incinmedir.

Atasoy abi; kitaplarıyla, düşünceleriyle, dostluğuyla, ibretlik yaşadıklarıyla bizim, gençlerin ufkunu açtı; bir ideal, düşünce, merak, ilgi, heyecan verdi. Atasoy abiden bir ricam var; artık anılarını yazmalı! Konferanslarında yer yer anlattığını biliyorum. Kayıtlarda, bizde de var ama o yazmalı. Belgeselin bir yerinde “Yapmasa mıydım, dediğiniz şeyler oldu mu?’ diye soruyoruz. Atasoy abi bu soruyu, “Misafirler konusunda daha seçici olurdum!” diye cevaplıyor. Sözün muhatabı herhâlde evine ilk defa gelen gençler, misafirler değildir sadece! Vesselam…

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Ozan H. Soyer: “Onları Tanıtmak Boynumuzun Borcu”

Yayınlanma:

-

Filistin ve daha özelde Gazze Direnişi insanlık için muazzam örnekler ve ibretler taşıyor bağrında. Yeter ki dünyanın gözü önünde, kulağı dibinde olan bitene, olmaya devam eden ve bitmek bilmeyene yakından bakalım. Duygusal reflekslerle değil aklı selim bir iradeyle…

Gazze’nin Liderleri, İslam felsefesi alanında doktora öğrenimi sürdüren Ozan Soyer’in ilk kitabı. Yazar, destansı Gazze direnişinden insanlık namına topladığı hasadı okurlarla paylaşıyor. Bu hasat zayi olmaz elbette ama istifade etmezsek israf edeceğiz diye endişeliyim. Zira her şey biz yaşarken oldu. Öyle demişti ya şair, Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar’da: “Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar”

Yazar, Gazze’den, direnişin kalbinden ve zihninden bildiriyor. Direnişi ören ve örgütleyen zihniyetin öğretmenler odasına davet ediyor bizleri. Bu röportajın kapıyı açmaya vesile olmasını diliyorum. Hep birlikte buyuralım…

İlk kitabınız Gazze’nin Liderleri bu yılın ikinci ayında Pınar Yayınları tarafından okura sunuldu. Hayırlı olsun. İlk kitabın heyecanı bambaşka olmalı. Sizde uyandırdığı duyguları merak ediyorum.

Öncelikle güzel temennileriniz ve bu röportaj için teşekkür ederim. İlkler her zaman farklı bir heyecan taşır. Daha önce farklı türlerde yazılarım yayımlanmıştı. Ancak kitap başka bir heyecanmış. Çünkü kitap yazmak, böylesi bir miras bırakabilmek Hz. Resulullah (s.a.v)’ın “İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.” Hadis-i şeriflerindeki “istifade edilen ilim” bahsine girebilme ihtimali taşıdığı için apayrı bir heyecan barındırıyor. Özellikle de şehidlerin, salihlerin, sadıkların hakkında bir kitap yazmış olmak, bu açıdan bir hayli ümit verici.

Böyle bir kitap yazma düşüncesi ne zaman, nasıl şekillendi? Kitap nasıl ortaya çıktı?

2025 yılı Ocak ayında Gazze’de ilk ateşkese günler hatta saatler vardı. Sosyal medyada gezinirken karşıma bir portre kitabı çıktı. Onu görünce içimde ‘Ben de direnişin insanlarını bu şekilde tanıtmalıyım’ kanaati oluştu. Oturup da üzerine düşündüğüm bir süreç değildi. Direnişe büyük bir vefa borcumuz var. İçimdeki bu hissin bu borcun bir parçası olduğundan emin olunca tevekkül edip bismillah dedim. Şehidlerin hayatlarıyla ilgili biraz arşivim vardı. Tabi olaylar çok sıcak olduğu için kaynak ve derli toplu bilgi bulmak zordu. Twitter paylaşımlarını, YouTube röportajlarını didik didik ettim diyebilirim. Sürekliliği sağlamak adına da mütevazı bir ders halkası kurdum. O derslere hazırlanırken bir yandan kitabın ilk taslağı oluştu. Sonra hacimlenince artık bir kitap olma yolculuğuna girdi.

Kitabın nasıl ortaya çıktığına gelirsek, bugünden geriye baktığımda bunun onlarca okumanın, düşünmenin, tartışmanın naçizane bir hasılası olduğunu söyleyebilirim. 12 yıl önce İslam’a teslim olmuş biri olarak o günden beri şehidlerin hayatlarına özel bir önem veririm. Çünkü insan en iyisinin ne olduğunu, nasıl olduğunu merak ediyor. Bu konuda da özellikle kendi çağımızdaki şehidler birer numune-i imtisal olarak karşımızda duruyorlar. Hususen de yeryüzünün modern firavunlarının sistemleştiği ABD-İsrail eliyle şehid edilenlere ihtimam gösteririm. Zaten Aksa Tufanı sürecini ilk gününden itibaren yakından takip ettim. Öncesiyle de birleşince kitabın yaklaşık 10 yıllık bir süreçte ortaya çıktığını söylemek daha doğru olur.

Dört liderin hayat hikâyelerini okurken aslında Gazze halkının destansı direnişini ören, örgütleyen zihniyeti de anlıyoruz. Kitapta en geniş kapsamlı anlatım Yahya Sinvar’a dair. Kitap, onun çok yönlü bir lider olduğunu tarihi şahitliklerle ortaya koyuyor. Araştırdıkça daha yakından tanıdığınız Yahya Sinvar’da sizi etkileyen yönler neler?

Öncelikle sorudaki “direnişi ören ve örgütleyen zihniyet” ifadesi çok hoşuma gitti. Aslında kitabın amacı, mütevazı şekilde tam da bu zihniyeti kendi halkımıza tanıtmaktır.

Sinvar’a gelirsek; onun hakkında yakın dostlarının kıymetli röportajlarını bulmak portresini güçlü şekilde ortaya koyma imkânı verdi. Dostlarının da dediği gibi ‘onun varlığı’ zaten başlı başına bir etkiydi. Etkileyici yönleri içinse özetle çok yönlü ve boyutlu olmasını söyleyebilirim ki Sinvar bu gelişimini hapishane sürecinde elde etmişe benziyor. Bu noktadan nazar ettiğimizde etkileyiciliği daha da artıyor. Kararlılığı ve Kur’an ayetlerine derin imanı en çok etkilendiğim hususlardan biridir. Tam da bu nokta bence Sinvar’ı ümmetin bugün ve gelecekteki nesilleri için bir hazine hüviyetine çeviriyor. Çünkü herkesin dünyanın, uluslararası sistemin, farklı ontolojik ve epistemolojik kabullerin, dünya görüşlerinin gerçekliğini savunduğu ve bunlara razı olduğu bir çağda Sinvar, ABD-İsrail zulmüne Kur’an-ı Kerim’den aldığı ilhamla karşı koymuş ve bence gerek bireysel gerekse hareketsel düzeyde başarılı olmuştur. Hareket anlamındaki başarısı önümüzdeki birkaç yıl zarfında daha iyi anlaşılacaktır diye düşünüyorum.

Yahya Sinvar’ın şehadeti Siyonist İsrail tarafından aynı gün tüm dünyaya servis edilmişti. Şehit liderin son anlarına dair görüntüleri seyrettiğinizde neler hissetmiş ve düşünmüştünüz?

Açık söyleyeyim utandım ve takatim kesildi. O günü ve gecesini çok iyi hatırlıyorum. Aksa Tufanı sürecinde bir kere bebek cenazeleri gördüğümde bu kadar kötü olmuştum. İkincisi de Yahya Sinvar’ın sahnesini seyretmekti. Utanç ve öfke dalgaları arasında gidip geldim. Ümmetin en asil evladının o zayıflamış, yaralı bedenini, o son anlarındaki yorgunluğunu görmek çok ağırdı. Gece boyu düşündüm. ‘Neden Allah Teala bu son anları bize Siyonistlerin kamerasından izlettirdi? Bu işin hikmeti ne?’ diye. Sabah olunca fark ettim ki o son sahneler Sinvar’ı dünya çapında bir kahraman yapmıştı. İsrail görüntüleri imha etmek istedi. Ama iş çoktan kontrolden çıkmıştı. Çünkü o son anlar, şehadet tutkusunun, direnişin, imanın bir masal değil gerçek olduğunun kanıtıydı aslında. Sinvar sopasını kaldırmış İsrail dronuna atıyor ve şehit oluyordu. Sabah kalbim yatışmıştı. Kendimce, anlamam gerekeni anlamıştım. Bu kez o görüntüler benim için farklı bir anlama büründü. Son nefesinde de olsa zalime boyun eğilmez, iman ve şehadet yolundan tereddüt edilmez.

Kitapta yer alan diğer lider ve şehitler İsmail Haniyye, Salih Aruri ve Muhammed Dayf. Aynı soruyu onlar için de sormak istiyorum. Bu isimler insanlığa hangi yönleriyle örnek teşkil edecekler sizce?

Bu insanlar Allah’ın kendilerine nimet verdikleri kullardır. Ben böyle inanıyorum. Kitapta bunun gerekçelerini izah ettim. Bir kere insanlığa; kulluk cihetinden, peygamberlerin miraslarını 21. yüzyılda örneklendirme cihetinden muazzam bir misal teşkil edecekler. Diğer yandan bence azimleri, iradeleri ve imanlarıyla… Muhammed Dayf’ı zikredelim mesela. Üniversitede tiyatro komitesi başkanlığından direnişin 20 yılı aşkın süren Genel Komutanlığı’na yükselmek… Bu gayretin, azim ve iradenin üzerinde durmamız gerekiyor. Kendisinin tünellerde yıllarca tornacılık gibi askeri sanayinin en temel araç-gereçleri hususunda eğitim aldığını, bu tevazuyu gösterdiğini söylüyorlar. Salih Aruri, İlahiyat Fakültesi mezunu. Felsefeden coğrafyaya kadar geniş bir ilmi birikime sahip, entelektüel bir kişilik. Gazze direnişini bölgedeki diğer direniş gruplarıyla ilmek ilmek ören bir stratejist. İlmini, kabiliyetlerini bu dava için kullanıyor. Görmek isteyen için bunlar çok kıymetli örnekler. İsmail Heniyye. Ne desek az kalır. Evladını kaybetmiş bir anneyi televizyonda izlerken ağlayan ancak kendi evlatlarının şehadetini kameraların karşısında öğrendiğinde Yakubî bir tevekkül gösteren büyük lider. Kur’an’da anlatılan ‘sekinet’ kavramının 21. Yüzyıldaki bir tezahürü. İnsanlığa samimiyetin, doğruluğun, sevmenin sevilmenin, hâsılı kelam insanlığın ne olduğunu tekrar hatırlatacak örnekler diye düşünüyorum. Bu sebeple bu kişileri tanıtmamız gerekiyor. Aslında bu insanlığa olan da bir borcumuz.

7 Ekim 2023 itibariyle, yaklaşık iki yıl, dünyanın en önemli gündem maddelerinin başında geliyordu Gazze. Şimdilerde gözlerden de gönüllerden de uzak kalmış görünüyor. Gazze halkının mevcut durumu ve geleceğine dair neler söylersiniz?

Maalesef ümmet, yaşanan hadiseleri doğru bir zeminden hareketle kavrayamıyor diye düşünüyorum. Gazze’yi daha çok duygusal, vicdani, insani zeminden hareketle okuduğumuzda bu bizim hareket etme motivasyonumuzu sürekli hale getirmiyor. Halbuki Kur’ani ve imani bir zeminde okumak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bugün Gazze halkın Firavun’un karşısındaki Musa’nın halkı gibidir. Bugün Aksa Tufanı, Bedir Savaşı gibidir. Bedir savaşında bir rolü olmayan Müslüman düşünülebilir mi?

Gazze’nin mevcut durumu aslında açık. Temiz suya bile erişemeyen, topraklarının büyük kısmı işgal edilmiş, evleri yıkılmış, hâsılı yaşamın tüm unsurları ya imha edilmiş ya da hasar görmüş bir halk. Zahiren baktığımızda durum bu. Fakat biz Müslümanlar âlemin şehadet ve gayb olmak üzere iki cihetten teşkil olduğuna iman ederiz. Âlem, yani Allah Teâla haricindeki her şey. Dolayısıyla zahirin bir de her zaman batını vardır ki o gayba girer. Gaybı Allah bilir. Bizse ona iman ederiz. Ancak Kur’an-ı Kerim’deki peygamber kıssalara bize ipuçları verir. Şu açık ki Allah’ın izniyle O’nun sünnetullahına göre arza (ne kadarına olacağını Allah bilir) Gazzeliler, onlarla birlikte Aksa Tufanı sürecinde Amerika ve İsrail’e direnen salih, sadık ve şehid kullar ve onların halkları varis olacaklardır. Bu Allah Teâlanın vaadidir. Allah Teâla bu süreçte bizlere doğru yerde durma, gereken gayretleri ortaya koyma ve bedelleri ödeme basireti ve iradesi ihsan eylesin.

Âmin. Kaleme aldığınız kitapla bu duaya fiilen güç kuvvet verdiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim. Okuru bol olsun.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x