Connect with us

Yazılar

İklim Değişikliği, Küresel Isınma ve Çevre Felaketine Dâir – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Eskilerin dile getirdiği “Bir şeyin dedikodusunun yapılması, lafının çıkması onun gerçekleşmesinden daha kötüdür.” anlamına gelen “Vukuu şuyuundan beter!” ifadesi günümüz dünyasında birçok konuda karşımıza çıkmaktadır.

Eskiler, kendi yaşadıkları ortamlarda meydana gelen olayların ortaya çıkış şeklinden ziyade, onun birden ve nasıl yayıldığına dikkat çekmek için yukarıda belirttiğimiz deyişi dile getirmişler.

İmdi, bu deyişten yola çıkıp hareket ettiğimizde geçmişte de olduğu üzere, birkaç yıldır gerek dünyada ve gerekse de içerisinde yaşadığımız toplumda meydana gelen hadiselere baktığımızda onların çeşitli şekillerde belli araçlar vasıtasıyla hızlı bir yayılım göstermesi işi ilginç ve önemli kılmaktadır.

Medya organları ve özellikle de sosyal medya ortamında, ya meydana gelmiş ya da meydana gelme durumu söz konusu edilen bir olayın ve olgunun, arkasında birçok endişeye yol açarak yayılması bu deyişi haklı çıkarmakta ve önemini arttırmaktadır.

Buna dair, yaşadığımız dünyadan ve kendi ülkemizden, toplumumuzdan sosyal, siyasal, ekonomik vb. birçok alanla ilgili epeyce örnek verilebilir.

Bu saydığımız konular elbette çok önemlidir ama büyük oranda yapısı ve oluşan hadisenin/hadiselerin yayılışının şekli ve zihinsel planda bıraktığı “kalıcı” iz/ler söz konusu olduğunda, saydığımız diğer kalemler arka plânda kalabilir.

Hatırlayacak olur isek, geçen kış aylarında “belki” dünyada ve ülkemizde de pek yağmur yağmadı. (Bir de koca bir deprem felaketi yaşadık.)  Yine geçmişten kalan birçok yanlışa binaen pek de sel felaketinin yaşanabileceği “pek” düşünülmeyen bölgelerde sel felaketlerine şahit olduk.

Bu sel felaketlerine rağmen, ciddi oranda yağmur yağmayışından hareketle özellikle de büyük şehirlerde bulunan barajlarda su seviyesinin normalin epeyce altında olduğu tespit edildi. Depremi, sel felaketini ve yağmur yağmayışını bir tarafa koyduk, bu kez mayıs ayından itibaren aşırı derecede hava sıcakları ile muhatap olduk.

Normalde havası, yazın dahî olabildiğince serin geçmesi düşünülen bölgelerde bile sıcaklıklar “aşırı” derecede artış eğilimine girdi. Bu olan bitenin çoğunun birbiri ile ilintili birçok sebebi var. Bu sebepler, bir takdir sonucunu ortaya koymuş olsa da, “insanın kendi eliyle yaptığı kötülüğün, yanlışlığın bir eseri olduğu” konusunda hiç şüphe yok. (Rum, 30/41)

Yapılan kötülükler ne yazık ki, dünden beri adeta “bir -sanal- gereklilik içre” bizler tarafından sürdürülmektedir. Bunun öncelikle şahıs, daha sonra toplum, devlet ve en nihayetinde küresel güç boyutu var.

Kısacası hepimiz bu yapılan edilen kötülüklerden, yanlışlardan sorumluyuz. Yetkili bir konumda olmayışımız nasıl ki bizi şahıs ve toplum olarak kurtarmayacaksa, devletlerin ve özellikle de tabiri caizse kumanda masasında bulunan büyük güçleri de kurtarmayacak, belki de en çok onlar zarar edeceklerdir.

Zurnanın “zırt” dediği yere gelince, istisnaları elbette olmakla birlikte, yerelden başlamak üzere küresel çaptaki medya iletişim araçları ile adeta “her gereksizin” eline oyuncak kabilinden tutuşturulan araçlar üzerinden oluşan sosyal medyaya baktığımızda, suçlu olanların kendi suçlarını unuttururcasına insanların adeta maymuna, yetmedi şebeğe dönüştürdükleri bir vakıadır.

Neredeyse, her Allah’ın günü, özelikle de bu kavurucu yaz sıcaklarının hüküm sürdüğü günlerde bilen de, bilmeyen de tutturmuşlar “Elnino” sıcaklarını, adeta yaşanan sıcakları, kendi yaydıkları haberlerin haklılığını ispatlarcasına “cehennem ateşi” gibi takdim etmektedirler. İnsan, bu kavurucu yaz sıcaklarından değil de sunulan haberlerde çölden  estirilen sam rüzgarlarından ve o rüzgarın ateşe dönmüş şeklinden ne yapacağını, nereye gideceğini dahî şaşıracak duruma geliyor.

Bire beş katmak, abartı, olan biteni alabildiğine büyütmek, insanlar ve toplum üzerinde “isteğe binaen” etki oluşturmak, baskı ağı kurmak, kaos ortamı oluşturmak, olaydan hareketle arzulanmaktadır.

Yani, vukuunun şuyuundan beter olması buna denirdi.

Tamam, bir iklim değişikliği ve buna bağlı olarak bir küresel ısınma -ya da soğuma- hadisesi var. Bunun inkâr edilecek bir tarafı yok. Ama oluşan bu “küllî” yanlışlara her ne kadar sıradan insanlar da sebep olmuş olsalar dahî bu durumun esas müsebbibi küresel güçler, o kapitalistler, onlara düşünsel zemin hazırlayan bilumun liberaller ve bunların toplamı olan Batılı emperyalistler değil mi?

Adına “çevre felaketi” denen ve bu felakete iyi niyetlerle karşı çıkmak için bir araya gelen çevre gönüllülerinin bir kısmının adeta insanı başka hiçbir konu ilgilendirmezmiş edasıyla “çevrecilik” adı altında ideolojik bir angajmana girmesi gibi tehlikeli bir durumla da karşı karşıya olduğumuzu belirtmek gerekir.

Kaldı ki, bu çevreci zevatın bir kısmı, olaya bütüncül bakacağına, parçacı yaklaşma suretiyle çevreyi kirleten ve devletlere hâkim olan küresel şirketlerin onayı, izni ve onların aktardıkları finansal kaynaklarla çevrecilik yapmaktadırlar.

Küresel güçler üzerinden dile getirmeye çalıştığımız ve “vukuu şuyuundan beter” kabilinden şahit olduğumuz hadiselerin kabul edilecek ki, bir de yerel ayağı var. Bu yerel ayak en başta yaşadığımız belde, bölge, ülke ve çevremizde bulunan bölge ülkelerini de içermektedir.

Daha geçen yıl yoğun bir şekilde yaşadığınız Marmara Denizi’nde vuku bulan ve besbelli ki, sanayide kullanıma binaen kirlenip atık hale gelen suların onlarca yıldır denize akması, akıtılması sonucu oluşan müsilaj ve deniz yosunu hadisesi de, bizim birçok sanayicimizin, yereldeki yöneticilerin, iktidarın denetimsizlikleri sonucu meydana gelmişti.

Bunlara bir de -felaket tellallığına konu edinilsin, ya da edinilmesin- iklim değişikliğine ve küresel ısınma ile ilintili olan kuraklık ister istemez tarımı ve o kalemde zikredilen birçok konuyu ve alanı da olumsuz şekilde etkilemekte olup bunun faturası başta çiftçiye çıkmakta/çıkarılmakta ve sonuçta da son noktada bulunan ve olan bitene, yapılan yanlışa karşı eli kolu bağlı olan tüketiciye kesilmektedir.

Bunun elbette, daralan dünya ekonomileri ile reddedilemez bir ilintisi olmakla birlikte ülkede uygulanan ekonomik politikaların da devasa ölçülerde etkisinden bahsetmek gerekir.

Bu felaketler, zincirleme şeklinde, ekonomik anlamda hemen her alana sirayet etmektedir. Bu alanların bir kısmını, aile ve şahıs bazında geçim ekonomisinin uygulandığı bir ortamda turizm gibi bazı ekstrem kalemlerden sarf-ı nazar ettiğimizde en önemli kalemin elbette boğaz tokluğuna yaşama ve barınma alanında olduğu şayiadan ziyade vuku bulan hadiseler üzerinden okunabilir.

Geldiğimiz noktada, yukarıda da belirttiğimiz üzere, en sıradan insandan topluma, devlet(ler)e ve küresel emperyalist güçlere kadar zincirleme bir şekilde bir felakete adım adım yaklaştığımız söz konusu… Konunun küllî çözümü için herkesin bir şeyler yapması gerekir. Ama konuya dair bir milim dahî hareket etmeyen o “koca” güçlerin yanlış tutumlarını değiştirmesi elbette iyi olur ama onların dünya tamahı kendilerini bundan alıkoymaktadır.

Bir gerçeklik olmasına rağmen, yine kontrolü büyük oranda küresel güçlerin elinde olan medyanın/sosyal medyanın, felaketi onlar tetiklememişçesine ortalığı velveleye vermeleri, işin vukuunu alabildiğine öne çıkarmaktadır.

Felaketler üzerine kurulu densizlikleri, yine o küresel güçlerin çıkardıklarından asla şüphe duymadığımız kovit-19 salgını hadisesinden biliyoruz. Öyle ki, ulusal ve uluslararası alanda sağlık alanında güven duyulması gereken birçok kurum, kuruluş ve şahsın -ya saflıklarından(!) dolayı, ya da bile isteye- pandemi politikaları üzerinden küresel sistemden yana tavırlarından öğrendik, gördük.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Cumhuriyet Başarılı Bir Proje mi? – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Cumhuriyet’in bir proje olduğu hep söylenegeldi. Mustafa Kemal ve çevresinin buna dair ön hazırlıkları bilinmekte. Modernleşmeci, seküler, ulusçu ve cumhuriyetçi bir proje. Bununla birlikte totaliter, otoriter, Batıcı bir proje. Batıcılığı, bu yöndeki bir çağdaşlaşmayı amaçlaması anlamına gelmekte. Sekülerliği ise din ile devleti ayırmaktan çok, dini bastırmayı ve kalkınmacı bir seferberlik yaratmayı hedeflemekteydi. Cumhuriyetçiliği ise Fransa modelinde bir ulus yaratmak ve bununla birlikte demokratik bir çoğulculuğu reddetmek anlamına da gelmekte. Müzakereci bir çoğulculuğu reddeden, halkı buna uygun görmeyen bir otoriterliğin kılavuzluğuyla çıkılan yolda ahlâkın değil de başarının önemsendiği bir tutum ise toplumu giderek nihilist bir çıkarcılığa sürükleyecekti.

Oldukça şaşırtıcı ve inanılmaz şeyler de gerçekleşmedi değil. Sözgelimi padişahlıkla birlikte hilafetin de kaldırılması. Burada kalmayıp dünyada pek de cesaret edilmemiş ya da lüzum görülmemiş bir kültürel köktencilikle, Derrida’nın deyimiyle bir harf darbesi yapılması ki bu yolla aslında Türkiye, dünya üzerinde bulunduğu yerden başka bir kıtaya geçmeye azmetmekteydi. Asya’dan Avrupa’ya bu geçiş, gerçekte tam olarak toplumsal bir geçişi sağladı mı, yoksa bu arada kalışı ebedî bir tereddüte mi dönüştürdü bu, hâlâ tartışılmakta!

Bu beklenmedik tarihsel durum, bir yazgı değildi kuşkusuz. “Şayet Osmanlı, kendi istikrarı doğrultusunda devam etseydi, ne olurdu?” konusu üzerinde de düşünülmedi değil. Çünkü köktenci sıçramalar kimi açılardan yolu kısaltıyor olsa da yarattığı sarsıntılarla toplumsal insicamı altüst ettiği de bir gerçek. Türkiye ise bu süreçte Doğu’dan uzaklaşsa da Batı’ya da kabul edilmedi. Daha doğrusu o kritik eşiği aşıp Batılılaşamadı! Kimileri bunu bir doku uyuşmazlığı olarak da görüyor. Öyle ki bu belirsizlik, içsel gerilimleri de besliyor.

Derken aradan yüz yıl geçti. Kuşkusuz ki bir zaman tüneli olsaydı oldukça farklı bir Türkiye manzarası her iki tarafı da epeyce şaşırtırdı. Bu, sadece Türkiye’ye ve sadece bu tip değişimlerin içerisinden geçmiş toplumlara özgü bir şaşırtıcılık değil. Bu süreçte, tüm dünyada da öyle veya böyle tarihin en hızlı dönüşümü yaşandı. Belki hızlı, acımasız ve umulmadık bir değişim süreciydi bu ama hayat, özellikle de insani ve toplumsal hayat zaten değişim anlamına gelir ve hiçbir toplum da buna karşı ilânihâye direnemez. Önemli olan, bu değişimin olumlu yönlerden ivmelendirilebilmesidir.

Günümüz açısından en şaşırtıcı olan kuşkusuz ki yüzyılın ardından Türkiye’nin Kemalizm’e muhalif bir toplumsal kesim tarafından yönetilmesi. Kimileri için bu, Cumhuriyetin başarısızlığı olarak görülebilir ama bir başka bakış ise buna, toplumsal yarılmışlığı bütünleyen bir imkân olarak da bakabilir. Ne var ki Cumhuriyet, olumlu çabalarını da tartışılır kılacak bir biçimde, daha en başından itibaren toplumsal gerçekliği pek de dikkate almayan bir köktencilikle malûldü. Verili gerçekliği umursamayan bir ülkücülük, buna hiç de uyarlı olmayan yüzeysel değişimlerle topluma, öze nüfûz edebileceğini varsaymaktaydı.

Bu bakışın yüzeyselliği bir ölçüde inkılâpçıların asker kökenli olmasıyla, tıpkı askerdeki buyrukçuluğun etkileyiciliği gibi toplumun da kendi buyrultuları/söylevleri doğrultusunda kolayca değiştirilebileceğine dair iyimserliklerinden kaynaklanmaktaydı. Çünkü bu yönetici kuşak, toplumu hukuk ve yasa yerine doğrudan buyruklarla, belli bir yönetimsellikle idare edecektir ki bu muğlaklığın içine Fransız devriminden askerî talimatlara, sömürge yönetimlerinden saray alışkanlıklarına kadar birçok çelişki sızmıştı.

Oysa toplum, zannedildiği gibi öyle her biçimin kolayca verilebileceği bir hamur olmadığı gibi rastgele doldurulabilecek bir tekne de değildir. Askerî buyurganlıkla siyasal müzakerecilik ise oldukça farklı şeylerdir ki tam da burada cumhuriyetle demokrasi farkı da ortaya çıkmaktadır. Ne var ki süreç içerisinde o zorlayıcı “Batı’ya aitlik endişesi” Cumhuriyetçileri, kritik bir noktada seçimlerini demokratik dünyadan yana yapmak zorunda bırakacaktır. Bu durumda ise ister istemez o zamana değin görmezlikten geldikleri toplumsal derinliklerle, dindarlarla, ırklarla, mezheplerle karşılaşmak ve yüzleşmek zorunda kalacaklardır. Onların varsayımlarına göreyse bu tip farklılıklar, Cumhuriyetin o üstün enerjisiyle şimdiye değin çoktan eritilmiş olmalıydı. Hâlbuki tam aksine karşılarında biçimlerini değiştirseler de oldukça bilenmiş, hınçlı ve birikimli kitleler bulacaklardı. Bu nitelemelerde Cumhuriyetin olumlu ya da olumsuz yoldan katkıları da vardı kuşkusuz.

Cumhuriyet seçkinleri bir ulus yaratmaya çalışırken farklı uluslar yaratıldığının farkına varmamıştı çünkü toplumsala dair oldukça naif bir bakışa sahiptiler. Sonunda imparatorluğun büsbütün dağıldığı o Dünya Savaşı sonrası manzarası, aslında ne denli askerî yetkinlikten uzak olduklarını ortaya koyduğu gibi yüz yıllık bir Cumhuriyet süreci de toplumsal derinliklere nüfûz etmekten ne denli uzak olunduğunu da ortaya koyacaktı. Devasa bir toplumun salt buyruklarla veya iyi niyet temennileriyle ya da Cumhuriyet baloları ve halkevleriyle değişmeyeceğini pek de düşünmüş değillerdi. Beri yandan Cumhuriyeti derinleştiremedikleri gibi demokrasiyi de bir türlü içselleştiremeyeceklerdi.

Tüm bunlara rağmen ve iktidar biçimsel olarak ellerinden kaçmış bile olsa, yirmi dört yıldır iktidarda olan karşı kesimin varlığı bir açıdan bir başarısızlık olarak da görülse bu, Cumhuriyetin bir başarısı olarak da kabul edilebilir çünkü son tahlilde sistem, Kemalist ilkelerin üzerinde sürdürülmekte! Bu ilkelerin aşılamadığı, Kürtler ve Aleviler karşısında takınılan ayak sürümeler ve tereddütlerden de anlaşılmıyor mu?  Ak Parti, bu anlamda sistem dışı bir parti değil ve hâlâ Batı ittifakı çerçevesindeki bir stratejiye dahil. Siyasete ve sosyolojiye bakışı da temel Cumhuriyetçi stratejinin dışına çıkabilmiş yani sahici anlamdaki bir demokratik çoğulculuğa yönelebilecek bir cesaretten ve niyetten yoksun.

Sistemin bu yönde çatallanması temel bir sorun değil kuşkusuz. Asıl sorun, sistemin kurucusu olan CHP’nin içerisine düştüğü sefalet! Uzun zamandır esaslı bir yol ve yordam üretmekten uzaklaşan bu parti, şimdilerde ise yolsuzluk sorgulamalarıyla boğuşmakta. Bir dönem CHP’nin muhaliflerine karşı uyguladığı yargı silahıyla terbiye, şimdilerde kendisine karşı uygulanmakta. Şayet ilkeli bir tutum içerisinde kalabilseydi, toplumun içerisinde bulunduğu çaresizlikler ve zorluklar karşısında bir toplumsal rıza yaratması oldukça kolaylaşabilirdi. Gerek şaibeli kongre meselesi gerekse belediyelerdeki yolsuzluklar, bu kolaylığı oldukça zorlaştırmış durumda. Son tahlilde giderek daha da kirlenen, yoksullaşan ve toplumu da umutsuzluğa sürükleyen bir manzara karşısındayız.

Ne dersiniz: Cumhuriyet başarılı bir proje mi?

(19.05.2026)

Devamını Okuyun

Yazılar

Tarımda Ezberleri Bozma Vakti: Patojen Tohum mu, Yok Edilen Toprak mı? – Mehmet Tülüce

Yayınlanma:

-

Her yıl tarım bürokrasisinden ve konvansiyonel tarım savunucularından aynı tekdüze nakaratı dinliyoruz: “Atalık tohumlar ev yapımıdır, sertifikasızdır, bünyesinde hastalık barındırır ve emeğinizi boşa çıkarır. Bu yüzden hibrit tohum kullanmalı, tarlanızı da bolca kimyasalla ilaçlamalısınız!”

Tarımı sadece laboratuvar tüplerinden ve agro-kimya şirketlerinin ürün kataloglarından ibaret sanan, toprağı ise bitkiyi ayakta tutan kuru bir saksıdan ibaret gören bu indirgemeci anlayışa karşı, ekolojinin kadim dilini hatırlatmanın vakti geldi. Gelin, o çok korkulan “tohumdan gelen hastalıklar” efsanesinin arkasındaki gerçek ekolojiyi konuşalım.

1. Toprak cansız bir saksı değildir: Sertifikalı tohum çelişkisi

Sertifikalı tohum savunucularının en büyük yanılgısı, toprağı biyolojik olarak ölü bir materyal sanmalarıdır. Oysa yapılan birçok güncel saha deneyi ve agro-ekolojik çalışma, asıl sertifikalı ve hibrit tohumlarda hastalık riskinin uzun vadede çok daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor.

Laboratuvar sterilliğinde, adeta fanus içinde büyütülen ve bağışıklık sistemi doğanın gerçek zorluklarıyla hiç tanışmamış bu hassas tohumlar, gerçek tarlaya çıktıklarında en küçük bir çevresel streste havlu atıyorlar. Hâlbuki organik yapısı güçlü bir toprakta, milyarlarca mikroorganizmanın yönettiği muazzam bir savunma ekosistemi çalışır. Bilim dünyasında “Baskılayıcı Toprak” (Suppressive Soil) olarak adlandırılan bu canlı organizma, tohumun olası genetik zayıflıklarını örten en büyük kalkandır.

2. Canlı toprakta hastalık ilerleyemez

Bitki patolojisinde “Hastalık Üçgeni” denen bir kural vardır: Bir hastalığın salgına dönüşmesi için patojenin varlığı yetmez; hassas bir konakçı (zayıf bitki) ve buna uygun stresli bir çevre (ölü toprak) gerekir. Dolayısıyla, velev ki atalık tohumdan bitkiye bir virüs ya da bakteri bulaşmış olsun; organik maddece zengin, yaşayan bir toprakta bu hastalık ilerleyip tarlayı kurutamaz.

Böyle bir toprakta köklerin etrafını saran faydalı mantarlar (Trichoderma) ve yararlı bakteriler (Bacillus), kök çevresinde adeta bir siber güvenlik duvarı örer. Zararlı patojenlere üreyecek ne bir alan ne de tüketecek bir besin bırakırlar. Üstelik canlı toprakla beslenen bitkinin uyarılmış bağışıklık sistemi (ISR) o kadar tetiktedir ki bünyesinde virüs taşısa bile semptom gösterip hastalanmadan büyür ve meyvesini verir.

3. Salgını yaratan tohum değil, modern uygulamalardır

Bugün tarlaları ve bağları çökerterek küresel gıda krizlerine yol açan şey; tohumların sertifikasız oluşu değil, toprağı çöle çeviren modern tarım uygulamalarıdır: ağır pestisitler, fungisitler, sentetik gübreler, toprağın yapısını patlatan aşırı işleme ve kilometrelerce tek tip bitki ekimi (monokültür)…

Biz kimyasal ilaçlarla topraktaki zararlıyı öldürürken aslında bitkiyi koruyacak o muazzam “yerli mikroorganizma ordusunu” da katlediyoruz. Biyolojik olarak ölmüş, bağışıklığı sıfırlanmış bir toprağa dünyanın en kusursuz sertifikalı tohumunu da ekseniz, oraya düşecek en küçük bir patojen kıvılcımı tüm tarlayı küle çevirir çünkü bitkinin arkasında duracak bir toprak ekosistemi kalmamıştır!

4. Atalık tohum, bir coğrafyanın hâfızasıdır

Atalık tohumlar, yüzyıllardır bu coğrafyanın iklim krizlerine, kuraklıklarına, yerel böcek ve hastalıklarına karşı direnç geliştirerek bugüne ulaşmış canlı birer kütüphanedir. Onları “hastalık kaynağı” ilan edip yasaklamaya çalışmak, doğanın evrimsel dehasına ve insanlığın ortak mirasına hakarettir. Tarımda asıl risk; tohumun sertifikasız olması değil, biyoçeşitliliğin yok edilmesi ve tohumun küresel şirketlerin tekeline bırakılmasıdır.

Sonuç olarak;

Çiftçinin emeğini korumak ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek istiyorsak çözümü laboratuvar kapılarında veya tekelci şirketlerin dayatmalarında aramayı bırakmalıyız. Doğaya karşı savaşarak değil, doğayla iş birliği yaparak tarım yapılır. Tohumu suçlamaktan vazgeçip toprağı kompostla, organik maddeyle beslediğimizde yani toprağa destek çıktığımızda göreceğiz ki güçlü bir toprak, kendi ilacını da kendi bağışıklığını da üretecek eşsiz bir bilgedir.

Ezberleri bozma, toprağı ve tohumu özgürleştirme vakti gelmiştir!

Devamını Okuyun

Yazılar

“Sömürgeciliğin Aşılması” Üzerine – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

11 Mayıs’ta başlayan World Decolonization Forum, NUN Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından, “Hollywood hegemonyasına karşı İstanbul perspektifi” sloganı minvalinde düzenlendi. Açılış konuşmasında Esra Albayrak, “Batı’sız bir dünyayı değil de Batı’nın ‘efendilik kompleksi’nden arınmasını amaçladıklarını” söyledi.

Gelgelelim bu amaç, daha tanıtım cümleleri ve başlığıyla meselenin derinliğine vukûfiyetle gerçekleşebilecek bir girişim olmaktan uzaklaşmakta değil mi? Zira öncelikle sömürgen/kolonyal bir geçmişten arınmak, efendiliğe râm olmaktan kurtulmak, özellikle de dile özen göstermek gerekmiyor mu? Aksi hâlde edilen onca söz ve düzenlenen forum, Frantz Fanon’un Siyah Deri Beyaz Maske(ler) kitabında dile getirdiği gibi bir “maske” veya “taklit” olmaktan öteye gidemez. Beyaz sömürgeciye karşı o siyah benliğin kapatılmaya çalışıldığı maskeler ile süregidecek olan ise yazgısal yenilgiler veya razı olunan partnerliklerdir.

Sömürgeciliğin üstüncülüğüyle ırkçılığın tepkiselliği arasında gidip gelen bir düşmanlık hâli, Haiti Devriminden bu yana, Beyazlar kadar Siyahların da bir türlü kabullenemediği bir belirsizliğe yol açar. Öyle ki Haiti’de 1804’de gerçekleştirilen devrime bile ne Fransızlar ne de Haitililer inanabilmiştir. Sömürgelerde gerçekleşen bu ilk siyahî devrim, sömürgeciliğe dair o temel sorunsalı, sömürgecinin gücünün saymacalığı yanında, sömürge halklarının güçsüzlüğünün de bir türlü aşılamayan o madûniyetlerine dayandığı gerçeğini açığa çıkarması açısından oldukça önemlidir.

Sömürgecilik uzun bir tarih ve el’an da sonuçlandırılamamış katmanlı bir süreç! Askerî ve teknolojik üstünlüğün kültürel ve bilimsel açıdan takviye edildiği bir tahakküm! Öyle ki neden sonra bu sömürgeci tahakküm sona erdirilse de sömürgecinin üstünlüğünden, yine onun dili ve kültürü karşısında duyulan o ezilmişlik hâlinden bir türlü çıkılamaz. Sömürgeciyi kovanların maruz bırakıldıkları bu derin yaralanmışlık, baş edilemeyen o madûniyet hissiyatı, sömürgelerin bir türlü üstesinden gelemedikleri travmatik bir ezilmişliğin hikâyesidir.

Sömürgecilikten kurtuluş için 19. yüzyılda başlayan mücadeleler yoğunluklu olarak 20. yüzyılda da devam etti. Bütün bu süreç içerisinde teşhis edilen en acı gerçeklik ise sömürgecinin kovulmasından öte, içselleştirilmiş olan madûniyetten kurtuluşun zorluğuydu. Bunun da ötesinden, sömürgeliğe hazır oluş hâlinden söz eden de Malik bin Nebi değil miydi? Öyle ki yüzyılın en büyük mücadelesini veren Gandi, işte bu katmanlı sorunu aşabilmek için ortaya koyduğu sivil itaatsizliğe dayanan bir özgürleşme çabası içerisindeyken kendi halkından ırkçı bir fanatik tarafından katledilmedi mi? Madûniyet Mektebi ise işte bu derin yaralanmışlığın aşılabilmesi için ancak 1980’li yıllarda ve Türkiye de dahil birçok ülkenin sorunsallaştır(a)madığı bu sorunu aşabilmek, en azından konuşabilmek için, Gayatri Spivak, Ranajit Guha, Dipesh Chakrabarty gibi Hindistanlı bir grup aydın tarafından kurulacaktı. Ülkemizde bu çalışmaya ilgi gösteren ise sadece Atasoy Müftüoğlu oldu. 1985’te “Mekteb”i ziyaret ederek bilgi aldı ve meseleyi Türkiye’ye de taşımaya çalıştı. Tabii -sağcısı ve solcusu ile- ülke kamuoyuna bakarsanız Türkiye, sömürgecilik gibi bir süreçten geçmediği veya bunu üstüne alınmadığı için böylesi bir hissiyattan da yoksundu. Aslında uzun yıllar fiilen bu durumda yaşanıldığı hâlde, hiç kimse bu alçaltıcı durumla anılmak istemiyordu. Oysa Osmanlının son dönemlerinde en az tüm sömürge ülkeleri kadar aşağılanmış ve Cumhuriyetten sonra da adeta yerelleştirilmiş bir kolonizasyon şartlarında yaşanılmıştı!

Günümüzde bu durum, bir ölçüde aşılmış olsa da yerel düzeyde tutulan bir çakma efendilikle Batılılığı içselleştiren bir sömürge hâli, doğrudan ülke içinde üretilerek aslî sorunun örtbas edilmeye çalışıldığı bir kandırmaca sürdürüldü. Çünkü bu mesele yani sömürgeleştirilmişlik, hiçbir zaman sorunsallaştırılmadığı gibi ondan kurtuluşa dair de sözgelimi dilin, kültürün, siyasal tâbiliğin aşılamadığı sahici bir dekolonizasyon mücadelesine hiç kimse gönül indirmedi. Sömürgecinin dilinin, biliminin, kültürünün aşılamadığı bir özgürleşme sahihleştirilemedi. Sözgelimi böylesi bir toplantıda kullanılan İngilizce terimleri ve kavramları kaç kişi yadırgatıcı bulmuştur? Aslında ilk adımın tam da bu tumturaklı lâflardan kopmakla başlayacağını hatırlatma duyarlılığı gösterebilen kaç kişi çıkmıştır?

Öyle garip ve utanç verici bir ikiyüzlülük sürdürülmekte ki World Decolonization Forumu’nun bir hafta öncesinde SAHA EXPO adı altında bir silah fuarı düzenlenmişti (Zamanlama manidar!) ve bu fuara katılanlar arasında İsrail’e, yani sömürgeciliğin bölgedeki fiilî temsilciliğine silah tedariki yapan firmalar da bulunmaktaydı. Kısacası, bırakın o epistemolojik kopuşu, teknolojik bağımlılık bile aşılabilmiş değil! İşe silahla başlamak ise sömürgecinin terk ettiği (etmek zorunda kaldığı) hikâyeye yeniden başlamak değil mi? Hâlbuki asıl yapılması gereken, sömürgecilikle hesaplaşılması yani mevcut bilimin, teknolojinin, siyasetin, iktisadın, felsefenin Batı’ya özgü bir sömürü tutumu oluşu ve sömürgeciliğin doğrudan bundan beslendiğinin sorgulanabildiği bir hakikat ve adalet arayışını başlatmak değil mi?

Gerçek bir sömürgecilik karşıtı mücadele, öncelikle dilini ve kültürünü arındırmalı ve “emperyal” sözcüklerden kurtulmaya çalışmalı değil mi? Ancak bundan sonradır ki sömürge halkların kimlerle iş birliği içerisinde olunduğuna bakılır ve ilişkiler, sömürgeci kirlerden arındırılır. Daha da önemlisi, öncelikle kendi duruşunu, dilini ve hayatını şu efendilik pozlarından arındırmaktır. Gerçek bir decolonization yani sömürgecilikten arınış, öncelikle kendi uygulamalarını sömürgeci tutumlardan ve köle-efendi mantığına dayanan ilişki biçimlerinden arındırmayı gerektirmektedir.

Ülkemiz, her ne kadar uzun süren bir doğrudan sömürgeleştirilme süreci yaşamamış olsa da farklı toplumsal yaralanmışlıkların yol açtığı madûniyet durumundan kurtulunmuş değil. Bunun en bariz emaresi ülke içerisindeki Kürtler, Alevîler gibi halkların madûnlaştırılması ve ötekileştirilmesi; dahası ise bunların etnik, dilsel ya da dinsel özgürlüklerinin kabullenilememesi değil mi? Birlikte yaşanılan halklara karşı takınılan bu aşağılayıcı tutum, sömürgeciliğin yarattığı travmayı atlatabilmek için başvurulan bir ödünleme mekanizması olsa da esasında tipik bir kendini aldatıştır. Bu aldatışın belirtileri Kürt sorununun çözümüne dair son girişimdeki o bir türlü elden bırakılamayan taklitçi efendilik hâllerinde sırıtmakta değil mi? Bunun Batılı sömürgeci ülkelerin tutumundan farkı nedir ki? Kaldı ki bu ülkelerin çoğu, geçmişleriyle yüzleşmekte ve kendilerini bundan arındırmaya çalışmaktalar ama bu konudaki yüzsüzlüğünü sürdüren ABD, Türkiye’nin en önemli dostu ve müttefiki! Öte yandan ABD’nin bölgedeki sömürgeci üssü ve müttefiki olan işgalci İsrail’in de en önemli ihtiyaçları Türkiye tarafından ya da aracılığıyla tedarik edilmekte!

 

Bu konu hakkında Yeni Şafak’ta yazan Yasin Aktay’a göre ise Forum’un en önemli tarafı, dekolonizasyonun yalnızca siyasi bağımsızlık değil, zihinsel bağımsızlık olduğu vurgusu. Ona göre Türkiye’nin burada oynadığı rol yalnızca eleştirel, tepkisel ve ağlak bir dil geliştirmek değil, alternatif üretme çabasıdır. Savunma sanayiindeki yerlileşme hamlelerinden medya ağlarına, eğitim kurumlarından kültürel üretime kadar birçok girişim aslında epistemolojik bağımsızlığın parçalarıdır çünkü kendi teknolojisini, kavramlarını ve anlatısını üretemeyen toplumların siyasal bağımsızlığı da eksik kalır.

Ama Türkiye’de resmî tarih ve kimlik söylemi bile hâlâ kolonizasyonun izlerini ağır biçimde taşıyor. 120 yıl önce kolonizasyonun bir halkası olarak Türk-Arap-Kürt halkları arasına konulmuş olan ırkçı sınırlar bugün bizzat bu halkların zihinlerinde sömürgecilerin epistemolojik bekçileri veya gardiyanları olarak işlevlerini yerine getirmeye devam ediyor. Bu konuda kat edilecek hâlâ çok mesafe var!

Bir türlü aşılamayan bu verili durumun başlangıcını 120 yıllık bir tarih öncesine atfeden Aktay, yönetiminde olduğu Ak Parti’nin 24 yıldır buna karşı ne yaptığı konusunda ise hiçbir şey söylemiyor. Sadece silah üretmekle varılacak yer ise bir taraftan müştekî olunan ama öte taraftan da özenilen küresel sistemin bir parçası olma arzusundan başka neyi ifade ediyor? Buradan devşirilmek istenilen İsrail yerine sömürgeciliğin bölgedeki temsilciliğini üstlenmek ise bu, sorunun çözümünü değil de üç yüz yıldır yaşanmakta olan krizin neden bir türlü aşılamadığının bariz bir işareti olacaktır.

Gerçi toplantıya bu konuda söz sahibi olan tumturaklı isimler çağrılmış olsa da mesela toplantıya iştirak eden Salman Sayyid’in en temel sömürgecilik eleştirisinin bu konuda Kemalizm’in işlevleştirilmesi bâbında olduğu hâlde, K. Atatürk imzasının SAHA Expo fuarında sergilenen füzelerden birisine verilmiş olması nasıl izah edilmekte? Yoksa bu da tıpkı din ve dünya ayrılığı gibi silahlanma ve decolonization ayrılığı gibi bir ikicilik mi?  Oysa sömürgeciliğe karşı ilk savaşımı verenlerden biri olan Türkiye’nin yöneldiği Batı menşeli ulusçuluk (Kemalizm) ideolojisinin izleğinde yürüyen tüm sömürge ulusçuluklarının birbirlerine düşmanlıkları, gerçekte geriye çekilen sömürgecilerin sahayı mayınlamasından başka bir anlama gelmez. Yunanistan-Türkiye, Hindistan-Pakistan, Çin-Tayvan, Rusya-Ukrayna… Peki, bu ülkeler ve onları taklit eden tüm öteki ulusalcılıkların kaçı bunun farkında?

Toplantının bir başka katılımcısı, Walter Mignola’nın sözünü ettiği sadece insanların değil, bilginin de madûnlaştırılması meselesinin, dahası sadece tarih yazımı ve tercümeye indirgenmiş bir epistemolojik bağımlılığın aşılma mecburiyetinin ne kadar farkındayız? Gerek “Doğu”dan gerekse “Batı”dan yapılan tercümelerde kaynak dillere olan kavramsal bağımlılıktan kurtulabilmek için bu konuda adı var ama kendisi turizme emanet edilmiş Kültür Bakanlığı veya üniversiteler ne gibi çaba içerisindeler? Özellikle de kavramsal çevirilerin yapılamamasının acı sonucu, düşünsel ve bilimsel bağımlılığın sürdürülmesi değil mi? Madûniyetin ve özerkleşememenin en önemli nedeni ise bu düşünsel ve kültürel bağımlılıktan kurtulamayıştır. Bütün yatırımlarını silahlanmaya yapan iktidar, zihinlerini kaybettiği bir kuşakla kime ve ne için savaşım vermeyi düşünmekte? Bu savaşım verilse bile kazanılacak olan ne?

Sorunun en çetrefilli tarafı ise Spivak’ın dillendirdiği “madûnun konuşabilmesi” meselesi. Bu, madûnlaşmış kesimlerin dilden yoksunlaşması bir yana, söylediklerinin duyulmaması veya dikkate alınmaması gibi sorunlarla da malûl! Mesela bir Kürt ananın ya da bir Alevî dedenin yakınmaları ne kadar dikkate alınmakta? İstanbul’un merkezinde her hafta konuşan Cumartesi annelerinin sözünü kaç kişi duyuyor ve duyanlar bundan ne anlıyor?

Daha ötesine gidelim: Neredeyse tüm Batı Asya ülkelerinin bir silah deposu hâline getirilmesi kimin işine yarıyor? Roberto de Monticelli’nin Filistin’de çiğnenenin insanlık onuru oluşu tespitini kim umursuyor? Buradaki irili ufaklı Arap devletlerine stoklanmış silahlar kimin için kullanılıyor? Dost ve düşman kavramlarının bir kavram kargaşasına kurban edildiği bu petrodolarların stoklanma havzasında çanlar kimin için çalıyor?

Doğrusu merak ediyorum, World Decolonization Forum’da, uzaklarda yankılanan İspanyol liderinin çığlığı ne kadar duyulabildi? Ya İran’ın İsrail karşısındaki mukavemetinin sadece füzelerinin gücüne bağlı olmayan direncinin; Şirazî, Şeriatî ve Humeynî’den beri gelen bir çizgiye bağlılığı üzerinde de konuşulabilindi mi? Yoksa yerli ve millî hassasiyetler kadar emperyal tavsiyelerle ilgili o nezaket çizgisinin aşılmaması mıydı temel duyarlılık? Epistemolojik bir kopuş muydu üzerinde durulan o kritik nokta yoksa yerel bir inisiyatifin pekiştirilme kaygısı mı?

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x