Connect with us

Yazılar

İnanılmaz Savaş – Paul Potter

Yayınlanma:

-

Aşağıdaki metin, 

Amerikan savaş karşıtı hareketinin dönüm noktalarından biri olan ve 17 Nisan 1965 tarihinde Demokratik Toplum İçin Öğrenciler (SDS) başkanı Paul Potter tarafından yapılan tarihî bir konuşmadır. ABD çapında Vietnam Savaşı’na karşı düzenlenen ilk büyük ulusal protesto olan “Vietnam’daki Savaşı Sona Erdirmek İçin Washington’a Yürüyüş” sırasında, başkentteki Washington Anıtı önünde toplanan yaklaşık 20.000 kişilik bir kitleye hitaben yapılmıştır. 

Potter, bu tutkulu konuşmasında, Vietnam’daki savaşın izole bir dış politika hatası değil, Amerikan toplumunun köklerine işlemiş yapısal sorunların bir belirtisi olduğunu savunarak sadece savaşı durdurmanın yetmeyeceğini, savaşı üreten “sistemin adını koyup” onu topyekûn değiştirecek devasa bir toplumsal hareket inşa etmenin gerekliliğini vurgulamaktadır.

Paul Potter, “İnanılmaz Savaş” (17 Nisan 1965)

[1] Çoğumuz Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlü ama mütevazı bir ulus olduğunu, dünya meselelerine yalnızca gönülsüzce dâhil olduğunu, diğer ulusların ve sistemlerin bütünlüğüne saygı duyduğunu ve savaşlara ancak son çare olarak girdiğini düşünerek büyüdük. Bu; büyük bir daimî ordusu olmayan, dışarıyı fethetme planı bulunmayan, öncelikle kendi kaynaklarını ve kendi yaşam tarzını geliştirme fırsatı arayan bir ulustu. Bir noktada bu ülkenin Latin Amerika’da, Çin’de, İspanya’da veya diğer yerlerde yaptıkları hakkında belirsiz ve rahatsız edici şeyler duymaya başlasak bile, bir şekilde bu ulusun dış politikasının temel bütünlüğüne olan güvenimizi koruduk. Tüm o düzenli kategorileri ve siyah-beyaz tasvirleriyle Soğuk Savaş, inanmamız öğretilen şeylerin doğru olduğuna bizi ikna etmekte büyük rol oynadı.

[2] Ancak son yıllarda, Soğuk Savaş histerisinden uzaklaşılması ve daha agresif, aktivist bir dış politikanın geliştirilmesi, birçoğumuzu ülkemiz hakkındaki o derin ve temel duygular olan tutumlarımızı yeniden düşünmeye zorladı ve şimdi Vietnam’daki o inanılmaz savaş, ahlâk ve demokrasinin Amerikan dış politikasının yol gösterici ilkeleri olduğu yönündeki yanılsamamızın son kalıntılarını nihayet kesip atan o usturayı, o korkutucu derecede keskin bıçak sırtını sağladı. Vietnamlılara bir milyar dolar vaat ederken ekonomik ve sosyal yıkım ile siyasi baskı için milyarlarca dolar harcayan o aşırı tatlı, kendini haklı gören ahlâkçılık, dış politikamızın dürüstlüğü konusunda bize güven verebilecek gücünü hızla kaybediyor. Bu ülkenin Vietnam’da ne yaptığı ve ne plânladığı gerçeğini ne kadar derinlemesine incelersek Senatör Morse‘un, ABD’nin bugün dünyada dünya barışına yönelik en büyük tehdit hâline hızla geldiği yönündeki çıkarımına o kadar çok itiliyoruz. Bu, bizim gibi büyümüş insanlar için korkunç ve acı bir kavrayıştır; ve bu kavrayışa duyduğumuz tiksinti, onu kaçınılmaz veya gerekli kabul etmeyi reddetmemiz, bugün bu kadar çok insanın buraya gelmesinin nedenlerinden biridir.

[3] Başkan, Vietnam’da özgürlüğü savunduğumuzu söylüyor. Kimin özgürlüğünü? Vietnamlıların özgürlüğünü değil. ABD’nin Vietnam’a yerleştirdiği ilk diktatör olan Diem’in (Ngô Đình Diệm) ilk icraatı, komünist olsun veya olmasın tüm siyasi muhalefete yönelik sistematik bir zulüm başlatmak oldu. İlk Amerikan askerî teçhizatı komünist isyancılarla savaşmak için kullanılmadı; Vietnam için Diem rejiminin kişisel zenginleşmesi ve siyasi yolsuzluğundan daha iyi bir şey arzulayan herkesi kontrol etmek, hapsetmek veya öldürmek için kullanıldı. Eğittiğimiz ve donattığımız o elit güçler, bugün hâlâ Saygon’daki siyasi huzursuzluğu kontrol etmek ve son diktatörü halka karşı savunmak için kullanılıyor.

[4] Tabii yine de diktatörlüklerin bu kadar sıradan ve hükümetin halk tarafından kontrolünün bu kadar nadir olduğu bir dünyada insanlar, diktatörlük gücünün ima ettiği sefalete karşı duyarsızlaşıyorlar. Siyasi despotizmi savunmak için kullanılan rasyonelleştirmeler kafamıza o kadar uzun süre kazındı ki daha iyi bir şeyin var olabileceği ihtimaline karşı bir şekilde uyuştuk ve sadece şu an Vietnam’da gördüğümüz türden bir terör vicdanları uyandırıyor ve içimizde diktatörce baskıya karşı haykıran derin bir şeyler olduğunu bize hatırlatıyor.

[5] Bu savaşta geliştirdiğimiz ve meşrulaştırdığımız baskı ve yıkım modeli o kadar kapsamlı ki buna ancak kültürel soykırım denebilir. Sadece kadınların ve çocukların üzerine, isyancı faaliyetlere dair ilk şüphede ayrım gözetmeksizin fırlatılan napalm, gaz, ekin imhası veya işkenceden bahsetmiyorum. Bu, başlı başına korkunç ve inanılamayacak kadar akıl almaz bir şeydir ancak bu, daha geniş bir yıkım modelinin, ülkenin tam da dokusunu hedef alan bir yıkım modelinin sadece bir parçasıdır. İnsanları topraklarından kopardık ve onları “gündoğumu köyleri” adı verilen toplama kamplarına hapsettik. Zorunlu askerlik, doğrudan siyasi müdahale ve kontrol yoluyla yerel görenekleri ve gelenekleri yıktık, yok ettik, hayata onur ve amaç katan o değerli şeyleri ayaklar altına aldık.

[6] 20 yıllık savaştan sonra Vietnam halkına ne kaldı? Hayatta kalanlar, ülkelerinin enkazından kendi içlerinden ve kendi hayatlarından ne koparıp kurtarabilecekler ya da “Büyük Toplumumuz”un sadakatlerine ödül olarak sunduğu “barış” ve “güvenlik” üzerine ne inşa edebilecekler? Kendilerine ve kültürlerine karşı topyekûn bir savaş yürütülen insanların ayaklanıp bu zorbalığı söküp atmaya çalışmalarına kim, nasıl şaşırabilir? Başka nasıl bir yol mümkündür? İsyana karşı tek yanıtımız hâlâ daha şiddetli bir baskı, onuru ve direnme iradesini ayakta tutan sosyal ve kültürel kurumlara karşı daha acımasız bir muhalefettir.

[7] Başkan bile Vietnam’da özgürlüğü savunduğumuzu söyleyemez. Belki de Başkan’ın söylemek istediği şey, Amerikan halkının özgürlüğünü savunmaya çalıştığımızdır.

[8] Fakat savaş, Amerikalıların özgürlüğü için gerçekte ne yaptı? Bilgiyi kontrol etmeye, basını manipüle etmeye ve Vietnam Üzerine Beyaz Kitap gibi çarpıtılmış veya tamamen asılsız belgeler aracılığıyla kamuoyuna baskı yapıp ikna etmeye yönelik daha da güçlü hükûmet çabalarına yol açtı. Filmlere ve diğer savaş karşıtı materyallere el konulmasına ve savaşa yönelik eleştirilerinde en açık sözlü ve aktif olan bazı kişilerin FBI tarafından şiddetle taciz edilmesine yol açtı. Savaş tırmandıkça ve yönetim, atmayı seçebileceği herhangi bir adım için daha aktif bir şekilde destek aradıkça, bu ülkede 1950’lerden beri benzeri görülmemiş bir savaş psikolojisinin başlangıcı yaşandı. Bu ülke Bay Johnson’ın özgürlüğüne daha ne kadar katlanabilir? Hangi tuhaf mantıkla bir halkın özgürlüğünün ancak bir diğerini ezerek korunabileceği söylenebilir?

[9] Birçok yönden bu sıra dışı bir yürüyüş çünkü buradaki insanların büyük çoğunluğunun temel endişesi bir barış hareketinin içinde yer almak değil! Bu yürüyüşe katılanlarla ilgili heyecan verici olan şey, birçoğumuzun kendimizi bilinçli olarak Amerika’yı daha düzgün bir toplum yapma hareketinin de katılımcıları olarak görmemizdir. Burada, üniversite adı verilen ve giderek bürokratikleşen, kişisizleşen kurumlarda aldıkları eğitimin kalitesini ve türünü protesto eden öğrenciler var; Mississippi ve Alabama’da bu eyaletlerin zorbalığına ve baskısına karşı mücadele eden “zenciler” var; Kuzeyin kentsel alanlarından gelen, yoksulluğu ortadan kaldırmayı ve demokrasiyi güvence altına almayı amaçlayan hareketler inşa etmeye çalışan -“zenci” ve beyaz- yoksul insanlar var; kurumlarının bu toplumun karşı karşıya olduğu kritik sorunlarla ilgisini sorgulamaya başlayan öğretim üyeleri var. Asya’da büyük bir savaş çıkarsa bu insanlar ve bu hareketler nerede olacak? Eğer bu ülke 8.000 mil uzakta büyük bir savaş yürütmekle meşgul olursa Amerikan dikkatinin uzun süredir ihmal edilen iç önceliklere kaymasını sağlamaya çalışan o umut verici memnuniyetsizlik kıvılcımlarına ne olacak?

[10] Başkan, Vietnam’daki savaşın Amerikan özgürlüğünün bir savunması olduğunda ısrar ediyorsa özgürlükle alay ediyor demektir. Belki de bu savaşın koruduğu tek özgürlük, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki savaş çığırtkanlarının isyana karşı koyma ve gerilla savaşı konularında deney yapma özgürlüğüdür.

[11] Vietnam’ın, savaşa uluslararası güç siyasetinde bir tür rasyonel egzersiz olarak yaklaşan yeni bir oyun teorisyenleri kuşağı tarafından yönetilen bir laboratuvar olduğu söylendi. Vietnam, dünyanın yoksullaşmış ve ezilmiş bölgelerini kasıp kavuran sosyal devrime karşı yeni bir Amerikan yanıtının test sahası ve hazırlık alanıdır. Bu, Amerikan karşı devriminin başlangıcıdır ve şu ana kadar hiç kimse -hiçbirimiz- ne New York Times ne 17 Bağlantısız Ülke ne düzinelerce endişeli müttefik ne de Birleşik Devletler Kongresi, Başkan’ın ve Pentagon’un bu deneyi gerçekleştirme özgürlüğüne müdahale edebildi!

[12] Şimdiye kadar Vietnam’daki savaş, yalnızca sıradan insanların kendi hayatlarını kurma fırsatına sahip olma taleplerini ve inanılmaz zorluklar altında bile dış tahakküme karşı mücadeleden vazgeçme konusundaki isteksizliklerini daha da dramatik hâle getirmeye yaradı. Bize, bu mücadelenin komünist bir sistemin gelişmesine yol açabileceği için meşru bir şekilde bastırılabileceği söyleniyor ve bu, nihaî tehdit karşısında tüm eleştirilerin yok olması bekleniyor.

[13] Bu kritik bir noktadır ve burada söylenmesi gereken birkaç şey var -kutlama amacıyla değil, gerçek olduklarını düşündüğüm için. Birincisi, eğer bu ülke Vietnam halkına komünist bir sosyal devrime karşı bir alternatif sunma konusunda ciddi olsaydı o fırsat, 1954’te Diem‘i başa getirmesine ve komünist olmayan hareketlere yönelik baskı kurmasına yardım ettiğimizde feda edilmezdi. O hedef konusunda ciddi olduğumuza -Vietnamlıların kendi kaderlerini seçmelerine izin verme risklerini göz önünde bulundurmaya herhangi bir zaman niyetli olduğumuza- dair hiçbir işaret yok. İkincisi, şimdi Vietnam’ın tarafsızlaştırılabileceğinde ısrar eden insanlar, çoğunlukla acı hapı yutmak için şekerli bir kaplama arıyorlar. Vietnam’daki savaşın sona ermesini talep etmenin, büyük olasılıkla Vietnam’ın komünist olacağı ihtimalini kabul etmek olduğu sonucunu kabullenmeliyiz. Üçüncüsü, bu ülke günümüz dünyasında komünist bir ülkenin yaratılmasının nihaî bir yenilgi olmadığını anlamalıdır. Eğer insanlara kendi hayatlarını seçme fırsatı verilirse bazılarının bizim “Komünist sistemler” dediğimiz şeyi seçmesi muhtemeldir. Bu durumda güçsüz değiliz. Son yıllar, komünist dünyanın tek parça (monolitik) olduğu efsanesini nihayet ve tartışmasız bir şekilde yıktı ve Amerikan gücünün, küçük uluslara büyük ulusların tahakkümünden bir nebze olsun daha fazla hareket alanı sağlamak için kullanılabileceğini kesin olarak gösterdi. Yine de, Güneydoğu Asya’da yarattığımız ve tırmandırdığımız savaş, Kuzey Vietnam’ın bağımsızlık temelini hızla aşındırıyor; Çin’e ve Sovyetler Birliği’ne yönelmeye zorlandıkça onları savaşa dâhil ediyor ve kendini de bunun gerektirdiği tavizlere sürüklüyor. Dördüncüsü, size şunu söylemeliyim ki, Vietnam’ın Amerikan tahakkümünün getirdiği yıkım altında ezilmeye devam etmesindense “komünist” olduğunu görmeyi tercih ederim.

[14] Gelin görün ki savaş, devam ediyor! Bu savaşı yürütme özgürlüğü, yalnızca Vietnam halkının değil, Amerikalıların da insanlıktan çıkarılmasına dayanıyor; Başkan’ı ve danışmanlarını kararlarının insani sonuçlarından tamamen ve bütünüyle yalıtan bir öncüller ve düşünce sisteminin inşasına dayanıyor. Başkan’ın veya Bay McNamara’nın veya Bay Rusk’ın veya hatta McGeorge Bundy’nin özellikle kötü adamlar olduğuna inanmıyorum. On yaşındaki bir çocuğun sırtına napalm atmaları istense dehşetle geri çekilirlerdi ancak kararları, binlerce ve binlerce insanın sakatlanmasına ve ölümüne yol açtı.

[15] İyi adamların bu tür kararlar almasına izin veren bu nasıl bir sistemdir? Amerika Birleşik Devletleri’ni veya herhangi bir ülkeyi, Vietnam halkının kaderini ele geçirip onları kendi amaçlarımız için acımasızca kullanma konusunda haklı çıkaran bu nasıl bir sistemdir? Güney’deki insanları oy hakkından mahrum bırakan, bu ülkenin dört bir yanındaki milyonlarca insanı yoksullaştıran, ana akımdan ve Amerikan toplumunun vaatlerinden dışlayan, meçhul ve korkunç bürokrasiler yaratan ve bu yerleri insanların hayatlarını ve emeklerini harcadıkları mekânlar hâline getiren, sürekli olarak maddî değerleri insani değerlerin üzerinde tutan ve hâlâ kendine “özgür” demekten vazgeçmeyen bu nasıl bir sistemdir? Sıradan insanların bu sistemde nasıl bir yeri vardır ve onu nasıl kontrol edecek, kendilerini ona uydurmak yerine onu kendi iradelerine nasıl boyun eğdireceklerdir?

[16] O sistemi adlandırmalıyız. Onu adlandırmalı, tanımlamalı, analiz etmeli, anlamalı ve sonra değiştirmeliyiz. Zira ancak o sistem kontrol altına alındığında bugün Vietnam’da bir savaşı veya yarın Güney’de bir cinayeti veya her yerde, her zaman insanlara uygulanan sayısız, hesaba katılamaz daha ince vahşetleri yaratan güçleri durdurma yönünde bir umut olabilir.

[17] Peki o zaman bir savaşı nasıl durdurursunuz? Savaşın kökleri Amerikan toplumunun kurumlarının derinliklerindeyse, onu nasıl durdurursunuz? Washington’a mı yürürsünüz? Bu yeterli mi? Bizi burada kim duyacak? Yalıtılmışlıkları içinde napalmle yanan bir kızın çığlıklarını duyamıyorlarsa karar vericilerin bizi duymasını nasıl sağlayabilirsiniz?

[18] Yönetimin Asya’daki savaşı genişletme konusunda ciddi olduğuna inanıyorum. Asıl soru, buradaki insanların o savaşı sona erdirme konusunda aynı derecede ciddi olup olmadığıdır. Acaba her birimizin Vietnam’daki savaşı bitirmek istediğimizi söylemesi ne anlama geliyor? Bu ifadenin tam anlamını ve durumun ciddiyetini kabul edersek yürüyüşü öylece bırakıp sanki krizde değilmiş gibi davranan bir toplumun rutinlerine geri dönüp dönemeyeceğimizi merak ediyorum. Belki biz de Başkan gibi kendi kararlarımızın sonuçlarından yalıtılmış hâle geldik. Belki de yanan bir çocuğun çığlıklarını gerçekten dinleyip o savaş bitene kadar bugünden önce her ne yapıyorsak ona geri dönemeyeceğimize karar vermemiz gerekiyor.

[19] Ortada basit bir plân yok, burada önerilebilecek bir entrika veya hile yok. Topluma derinden kök salmış bir şeye saldırmanın basit bir yolu yok. Bu ülkenin insanları Vietnam’daki savaşı bitirecek ve onu yaratan kurumları değiştirecekse o zaman bu ülkenin insanları devasa bir toplumsal hareket yaratmalıdır ve eğer bu Vietnam meselesi etrafında inşa edilebilecekse yapmamız gereken şey, budur.

[20] Toplumsal hareket derken dilekçelerden, protesto mektuplarından veya muhalif Kongre üyelerine verilen üstü kapalı destekten fazlasını kastediyorum: Hayatlarını değiştirmeye istekli, sisteme meydan okumaya istekli, değişim sorununu ciddiye alan insanları kastediyorum! Toplumsal bir hareket derken bu ülkeye sorunlarımızın Vietnam’da, Çin’de, Brezilya’da, uzayda veya okyanusun dibinde değil; şu an burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğunu kavratacak kadar güçlü bir çabayı kastediyorum. Yapmaya başlamamız gereken şey, “Vietnamların” düşünülemez olduğu, insan hayatının ve inisiyatifinin değerli olduğu demokratik ve insancıl bir toplum inşa etmektir. Bugün burada, yüz kişi veya sıfır kişi değil de yirmi bin kişinin bulunmasının nedeni, beş yıl önce Güney’de öğrencilerin sistemi değiştirmek için toplumsal bir hareket inşa etmeye başlamasıdır. Burada yoksul insanların, “zencilerin” ve beyazların, ev kadınlarının, öğretim üyelerinin ve daha birçok kişinin bulunmasının nedeni; hareketin büyümesi, yayılması, değişmesi ve bu toplumdaki insanların geniş endişelerinin bir ifadesi olarak dışa açılmasıdır. Savaş ve onun temsil ettiği sistem durdurulacaksa hepimizi yok etmeden önce durdurulmasının nedeni, hareketin sistemden değişim koparacak kadar güçlenmiş olması olacaktır. Yirmi bin kişi, buradaki insanlar, eğer ciddiyseler, eğer yalıtılmışlıklarından kurtulmaya ve savaşı bitirme kararlarının sonuçlarını kabul etmeye, bulundukları her yerde ve ne gerektiriyorsa bir hareket inşa etmeye kendilerini adarlarsa, bu savaşı bitirmeye yeterli olacaktır.

[21] Bir protesto veya bir dizi protesto yerine bir hareket inşa etmek, yalıtılmışlıklarımızdan kurtulmak ve kararlarımızın sonuçlarını kabul etmek, aslında hayatlarımızı değiştirmek; ahlâklı ve adil olduğuna inanan bir toplumun tepkilerine kendimizi açmamız, kendimizi etiketlenmeye ve zulme açmamız ve temel itirazlara tahammülü olmayan bir toplumda gerçekten hatalı görülmeyi göze almamız anlamına gelir.

[22] Bu, zenginliğimizin güvenliğini terk edip Amerikan gücünün mitolojisine bağlı insanlara ulaşmamız ve onları hareketimizin bir parçası yapmamız anlamına gelir. İşçi olsunlar ya da kiliselerde olsunlar -nerede olurlarsa olsunlar- bu ülkenin dört bir yanındaki insanlara ulaşıp onları sistemi değiştirecek bir hareketin parçası yapmamız anlamına gelir.

[23] Bu, sadece Washington’da değil, topluluklarda ve toplum genelinde insanların karşı karşıya kaldığı sorunlarla ilgilenen bir hareket inşa edeceğimiz anlamına gelir. Bu, Vietnam’ı tüm dehşetiyle daha derin bir rahatsızlığın sadece bir semptomu olarak anlayan bir hareket inşa etmemiz; Vietnam’ı engelleyecek değerlerin uygulanmasını mümkün kılan, insanın dürüstlüğüne ve insanın kendi hayatını belirleme kapasitesine olan inanca dayalı bir hareket inşa etmemiz; insanları yoksul oldukları veya ezildikleri için dışlamayan bir hareket; insanların çabalamayı seçebilecekleri toplumun tüm formülasyonlarına tolerans gösterebilme kapasitesine sahip bir hareket; bu ülkede patlak vermeye başlayan öğretimevi (teach-in) gibi protesto biçimlerini üstlenmeye, bunları yoğunlaştırmaya ve tüm ülkeye yaymaya istekli bir hareket; bu ülkede Vietnam’daki savaşta savaşmaya isteksiz olan ve şimdi savaşı azaltmaya hazır olmaya başlayan giderek artan sayıdaki genç erkeği destekleyecek bir hareket; bu savaşın tırmanmasına veya uzamasına tahammül etmeyecek, gerekirse yönetimin savaş çabalarına tüm ülkede kitlesel sivil itaatsizlikle yanıt verecek, bu ülkeyi Vietnam sorunuyla yüzleşmeye zorlayacak bir hareket; Vietnam’da veya başka yerlerde insanca bir yaşam ve hayatlarının kontrolünü bulmak için mücadele eden herkese zorunlu olarak ulaşması gereken bir hareket inşa etmemiz anlamına gelir.

[24] Garip ve çok alışılmadık bir şekilde, Vietnam halkı ile bu gösteriye katılan halk, savaşın sona ermesi yönündeki ortak bir endişeden çok daha fazlasında birleşiyorlar. Her iki ülkede de kendi durumlarını değiştirme gücüne sahip bir hareket inşa etmek için mücadele eden insanlar var. Bu hareketleri hüsrana uğratan sistem aynıdır. Tüm hayatlarımız, kaderlerimiz, yaşama dair tüm umutlarımız, o sistemin üstesinden gelme yeteneğimize bağlıdır.

Kaynak: https://voicesofdemocracy.umd.edu/potter-the-incredible-war-speech-text/

Yazılar

NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Aslında bir Kuzey Atlantik İttifakı olan NATO, İkinci Dünya Savaşının ardından 500 yıllık sömürgecilik tarihinin aktörleri tarafından ve elbette sömürgeciliği sürdürmek için geliştirilen yeni bir kavramsallık çerçevesinde kuruldu. Genişleme sürecinde katılanlar ise yine Avrupa ülkeleri ve Kanada’ydı. Türkiye’nin bu resimdeki ayrıksı duruşu aslında kendi varlığının ikircimliğiyle ilgili; kendisi açısından Batılılaşmacı çizgisini halkına rağmen sürdürmek, NATO’cular açısından ise karşı bloğa geçişini önlemek için alınan/verilen iğreti bir kararla!

Türkiye’nin kimliği ve nerede durması gerektiği yüz yıllık bir istifham çünkü sonuçta o, Birinci Dünya Savaşında yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğunun varisi. Son yüz yılını yarı sömürge bir ülke olarak geçiren Osmanlı İmparatorluğu, dört yüzyıl Avrupa’yı baskı altında tuttuysa da sonuçta yenildi ve topraklarının çoğu (Cezayir, Tunus, Libya, Kıbrıs, Arap Ülkeleri…)  sömürgeci ülkeler (Fransa, İtalya, İngiltere…) tarafından işgal edildi. İsrail tarafından işgal edilen Filistin topraklarının akıbeti ise hâlâ meçhul.

Türkiye, kimliğini müphemleştiren son yüz yıllık tarihin akabinde, sömürgeleştirilmiş bir ülkenin varisi olarak stratejik bir hamleyle eklendiği jeopolitik haritanın dışındaki yegâne ülke. Ama onu her iki dünyanın baskısı altında tutan bu melez kimliğiyle, sömürgeci NATO ülkelerini konuk ederek 36. NATO toplantısına ev sahipliği yaptı. Bütün o şaşaa ise aslında o ikircimi üzerinden atamamışlığıyla da ilgili. Ankara’daki sivil hayat iptal edildi ve birçok muhalif gerekçesiz bir biçimde gözaltına alındı.

NATO’nun meşruiyeti ve işlevi ise öteden beri tartışılıyor. Buna karşı Türkiye’nin siyasal, dinsel ve kültürel konumu hakkında şimdiye değin konuşulmadıysa şayet özellikle aydınlar ve toplum, artık …mış gibi yapmayı bir kenara bırakarak Türkiye’nin kaderinin belirlendiği bu mesele üzerinde ciddiyetle konuşmaya başlamalı. Bu coğrafyanın, halkın yeri neresi, nasıl bir kültürel mirasa sahip ve toplum kendisini hangi kültüre atfetmekte? Kolonyalist NATO ülkeleri ve dekolonyalist ülkeler arasındaki gerçek yeri neresi? Zira Anadolu, öteden beri “Küçük Asya” olarak bilinir ve bu bölge tarih boyunca Avrupa ile Asya arasındaki bir çatışma alanıdır. Bir zaman Roma İmparatorluğunun işgaline uğramışsa da son bin yıldır Asyatik bir halk tarafından yönetilmekte.

Esasına bakılırsa da Anadolu, her iki hatta üç (Asya, Avrupa ve Afrika) kıtanın kesişme yerinde, arada bir coğrafyadır. Arada olmak ise arada kalmışlıktan ziyade ilişkisel bir işlevsellik anlamına gelir ki NATO coğrafyası açısından Türkiye, sınırda, doğudadır. Aslına bakılırsa onu bu kadar önemli kılan, ABD’nin daha merkezi bir üssünü, İran’ı kaybetmesi ve onu ikame çabasıdır. Zira Türkiye, öyle veya böyle, İslam dünyasının ikinci önemli ülkesi lâkin İran’ın devrimle kendi yerini kesinleştirmesine rağmen Türkiye hâlâ ikircimler içinde! Nitekim ABD-İsrail’in son İran saldırısı da buna dair bitmeyen öfkenin yeni bir patlamasıydı. Ama burada ABD’nin eşlikçisi Türkiye değil, İsrail’di. Türkiye ve bazı Körfez (Arap) ülkeleri ise bu kez kelimenin tam anlamıyla arada kaldılar ve aslında üye olarak yer almadıkları NATO toplantısına da bu vesile ile gölge üyeler olarak iştirak ettiler.

Türkiye’yi “arada olmak”la “arada kalmışlık” arasında bir konuma sabitleyemeyen, bir yönden henüz yüz yıl önceki yenilgisiyle tam olarak yüzleşmiş olmaması iken diğer açıdan ise İran ile öteden beri sürdürdüğü bölgesel hegemonya mücadelesi ve İsrail ile ister istemez karşı karşıya geldiği stratejik gerilimdir. Öyle ki İsrail, Türkiye’nin bir sivil gemisine (Mavi Marmara’ya) uluslararası sularda saldırıp on kişiyi katlettiği, onlarcasını da yaraladığı halde, bu konu sessizce geçiştirildi. Buna karşı İsrail Gazze halkını acımasızca bombalarken onun can damarı olan petrol hattı asla kesilmedi hatta Ceyhan’dan Hayfa’ya petrol götüren gemilerin çoğu da Türkiye bandıralıydı.

Yeni durumda ise Türkiye, her iki ülkeye (İran, İsrail) karşı hegemonik mücadelesini sessiz bir biçimde, bir Sünni bloğu oluşturmaya çalışarak vermekte. İşte NATO ya da ABD ile olan ilişkilerinin stratejik düğüm noktası ise tam da burası. Daha birkaç yıl öncesine kadar, Fetullahçılık meselesi nedeniyle karşı karşıya gelinen ve hatta neredeyse BRICS ülkelerine dahil olunma noktasına kadar gelinen krizin geçiştirilmesi, bu tür bir stratejinin ürünü. Özellikle de İngiltere ile birlikte Suriye’de İran’ı ve Rusya’yı bertaraf eden hamle; duruşunu NATO’ya yakın kılan bir biçimde, o kararsızlıktan da çıkaran bir noktaya evrildi. Öyle ki NATO’nun günümüzdeki en önemli mücadele hattı olan Batı Asya hattı, yani İsrail-İran ve Ukrayna-Rusya savaşında Türkiye, bu mücadelenin örtük bir tarafı! Ukrayna’nın savunması Türkiye’den destek alırken İran-ABD savaşında ise Kürecik ve İncirlik üsleri, İran’ın aleyhine istihbarî ve lojistik faaliyetlerine kesintisiz bir biçimde devam etti.

Türkiye’nin son döneminde uzun süre iktidarda kalan Ak Parti ise gerilimli bir iktidar mücadelesine karşı sivil bir hegemonya oluşturmayı becerdi. Daha öncesinde İslami kesimde sadece Yeni Asyacılar ve Fetullahçıların ABD çizgisinde olmasına karşı, son yıllarda muhafazakâr dindarlar hatta birçok İslami vakıf ve cemaat de Ak Parti stratejisi çerçevesinde ABD’ci hatta NATO’cu bir çizgiye yöneldi. Kuşkusuz ki bunda İran’ın Suriye’de izlediği siyasetin de bir etkisi var ancak bölgedeki NATO destekli İsrail faktörüne karşı ABD yanlısı bir çizgiye geçiş, büyük ölçüde Ak Parti stratejisinin bir ürünü. Geçmişte de aynı tutum komünizm karşıtlığı üzerinden işletilirdi hatta 1969’da ABD gemilerine karşı yürüyen sosyalist öğrenciler de karşılarında bazı dinî cemaatleri bulmuştu.

Geldiğimiz noktadaki gidişatı asıl etkileyen âmil ise ne İsrail ne de İran etkisi! Asıl etken, yerel sağcı-muhafazakâr kültür ve iç siyasetin oluşturduğu hegemonyadır. Özellikle de sağcı, muhafazakâr ve İslami vakıf ve cemaatlere sağlanan çeşitli destekler ve imkânlar, ideolojik çekincelerin etkisizleştirilmesinde önemli bir pay sahibi. Nitekim NATO toplantısıyla ilgili olarak İslami Müzakere Girişimi adıyla yayımlanan ve son tahlilde lafı evirip çevirip hiçbir şey söyleyemeyen bir bildiride de -her ne kadar hoşnut olunamasa da- elindeki nimeti kaçırmak istemeyen bir ikircikliliğin kararına tanık oluyoruz. Yirmi yıl öncesine kadar İran İslam Devriminin hızlı birer destekçisi ve NATO’nun keskin karşıtı olan bu grupların, onca tedris ve mücadele sürecinden sonra geldikleri bu nokta ise doğrusu oldukça şaşırtıcı ve trajik!

Ne var ki bunlar kültürümüze çok da yabancı, sürpriz döneklikler değil. İktidarların halkı havuç-sopa tahakkümü altında terbiye ettiği bir geleneğin, siyasal ve kültürel kaypaklığın bir mahsulü. Batı ile Doğu arasında bir strateji üretmek yerine her iki dünya arasındaki dengeleri gözeten bir arada kalmışlığın trajik öyküsü. Beri yandan bu, Muaviye’nin sofrasının tadını Ali’nin ardında kılınan namaza yeğleyen, ulemayı iktidara ideolojik payanda kılan Sünni siyasallığın da bir öyküsü. Dolayısıyla da onca devrimci poz kesmenin ardından iktidara hem de sadece yerel değil, NATO’cu ve sömürgeci küresel iktidara boyun eğmenin ilahiyatı, dindar cemaatlerin sofralarında üretilen karşı devrimci ve uyumcu (aslına bakılırsa çıkarcı) bir teze dönüşmekte. Üstelik Trump, onca beklentilere rağmen somut hiçbir şey vadetmediği gibi İran’a karşı yapılan son saldırı talimatını da bütün sınırları zorlayarak Türkiye’deyken verdi! Bunun sembolik anlamının ise üzerinde ise hiç durulmadı.

İktidarın NATO’da oluşunu meşrulaştırmak için yapılan toplantıda istişare yerine müzakere demeyi tercih eden grubun (çünkü yukarıdan dayatılan bir talimatın istişaresi değil müzakeresi yapılabilir), onca laftan sonra bulabildiği yegâne gerekçe ise, şayet Türkiye NATO’daki yerini koruyamazsa onun yerine İsrail ikame edilir’miş tezi! İsrail’in böylesi bir gerekçeye ihtiyacının olmadığına ise İran-ABD/İsrail savaşında tanık olduk. Tüm NATO ülkeleri farklı biçimler ve dozlarda da olsa şer cephesinin yanında yer aldılar, yine de İran’ın direniş hattına boyun eğdiremediler.

Çocukları (beşikte tutulanları) kandırmaya matuf bu hiçbir şey söylemese de bir şey söyleyen bildirinin, tövbekâr devrimcileri getirdiği nokta ise oldukça açık: iktidarın nimetlerinden mahrum kalma endişesi! Bu nesnel endişe tüm öznel söylemleri bastırdığı için Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik konum da bu gibi nedenlerle hâlâ belirsizliğini ve o tipik arada kalmışlığını sürdürüyor.

İmdat Demir de eleştirmekte bu çelişkiyi: Küresel güç mücadelelerini ahlâkî ve siyasi bir muhasebeye tabi tutmak yerine, NATO’ya yönelik hamasî övgüler dizmek bağımsız düşüncenin değil, zihinsel teslimiyetin göstergesidir. İslamcılığın emperyal güçler karşısında eleştirel mesafesini kaybedip propaganda diline savrulması, fikrî tutarlılık ve ahlâkî iddia açısından ciddi bir çelişkidir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Kapıya Dayanan Devlet: Bir Şafak Baskınının Anatomisi – Sinan Ruhullah Tenşi

Yayınlanma:

-

Öylesine ilginç topraklarda yaşıyoruz ki gelişme ve ilerleme diye nitelendirdiğimiz birçok şeyin aslında düzenin bir illüzyonu olduğunu anlamak çok uzun sürmüyor. Yıllardan bu yana hak, hukuk ve adalet mücadelesi veren biri olarak 6 Temmuz 2026 sabahı “Yok canım, bu kadarı da olmaz herhalde!” dediğimiz bir tablo ile karşı karşıya kaldık.

7 Ekim Aksa Tufanı süreci sonrasında vicdanlı insanlardan müteşekkil birçok yapı Filistin davasına omuz vermek, vicdanın sesini haykırıp iki yüzlülükleri ifşa etmek için alanları boş bırakmadı. Bu insanların “Siyonizm ile tüm ilişkiler kesilsin, askerî-ticari-diplomatik işbirlikleri son bulsun, topraklarımız üzerinden BOTAŞ aracılığıyla akan kanlı Azeri petrolü Siyonizm’i beslemesin!” diye dertleri vardı. Alanları dolduran bu insanlar kimi zaman sert polis müdahalesi ile kimi zaman da 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefetten gözaltına alındı ve cezaevine atıldı. “Gelişmekte olan, hukuk ve adalet endeksini yükseltme hedefine emin adımlarla yürüyen Türkiye gibi bir ülkede anayasal bir hak olan protesto hakkını kullanan insanlar nasıl olur da gözaltı ve sert polis müdahalelerine maruz kalabilir?” diye düşünmeden edemiyor insan(!) Elbette biliyorduk devletlerin vicdanlarının olmadığını, sadece çıkarları olduğunu ve yine biliyorduk ölen çocukların, evleri başlarına yıkılan ve toprakları işgal edilen insanların devletler için kâh iç politikada kâh dış politikada birer koz ve istatistik verilerinden başka bir şey olmadığını.

NATO zirvesi öncesi alınan sıkı güvenlik önlemlerinden Filistin davasına gönül vermiş aktivistler olarak bizler de payımıza düşeni fazlasıyla aldık. Filistin dostları çok iyi bilirler ki bu coğrafyada dökülen her damla kanın, işgal edilen her karış toprağın müsebbibi katil ABD ve Katil NATO’dur! Dolayısıyla Filistin davasına gönül veren aktivistler barışçıl bir eylem yaparak katillerin rahatını bozabilirdi ve bu nedenle 6 Temmuz sabahı dostlarımıza şafak operasyonu yapılarak onlarca insan gözaltına alındı.

Operasyon haberini sabaha karşı saat 04:00 sularında aldım. Dostlarımın gözaltına alındığını öğrendiğimde hemen kalkıp üzerimi giyip pencereden oturduğum evin sokağını izlemeye başladım. Üstelik dostlarımın gözaltında tutulduğu her gün aynı saatlerde uyanarak yaptım bunu. Neden mi? Eğer ailem ve çocuklarımla yaşadığım eve polis baskın yapmak isterse kapıyı hiç zorlamadan onlara açıp  gönül rızasıyla kendimi gözaltına aldırmak için! İlk bakışta, bir aktivistten beklenmeyen bir yaklaşım gibi görünebilir bu size. Hemen teslim olma ve gönül rızasıyla gözaltına alınma, aklı başında bir insanın, özellikle bir aktivistin tercih edebileceği bir şey olmasa gerek!

Evet, benim için tercih edilebilir bir şeydi bu.

90’lı yılların kaotik siyasal-politik ortamında İslamcıların maruz kaldığı zulümler herkesçe malumdur. Ev baskınları, gözaltı ve işkenceler, gözaltındayken ortadan kaybolan ve kendisinden bir daha haber alınamayan insanlar oldukça fazlaydı. Bu kaotik ortamdan ailece nasibini almıştık. Daha çocukken gözleri önünde bir gece yarısı baskınıyla yakını gözaltına alınmış ve işkence görmüş biri olarak yaşadığım travmayı kendi çocuklarıma yaşatmamak için gönül rızasıyla teslim olacaktım. Bu ülkede bir Çocuk Koruma Kanunu varsa da bu kanun ötekileştirilip kriminalize edilenlerin çocuklarını korumaya yaramıyor gördüğümüz kadarıyla!

Asıl düşündürücü olansa şudur: Bir insan, sabaha karşı kapısının çalınmasını beklemeyi nasıl normalleştirir? Daha da vahimi, çocuklarını koruyabilmek adına gözaltına alınmayı gönüllü olarak tercih etmesi nasıl olur da bir “rasyonel tercih” hâline gelir? İşte tam da bu noktada, bireyin psikolojisinden ziyade devletin hukuk anlayışını sorgulamak gerekir. Çünkü hukuk, vatandaşının kapısını hangi saatte çalacağını hatta o kapıyı kıracağını plânlayan değil; vatandaşının gece rahat uyumasını teminat altına alan bir güvence olmalıdır.

Bir devletin büyüklüğü, muhaliflerini susturma kapasitesiyle değil; kendisini en sert biçimde eleştiren insanların dahî temel hak ve özgürlüklerini koruyabilme iradesiyle ölçülür.  Hukuk; düşüncenin, itirazın, protestonun ve vicdani itirazın cezalandırılmadığı bir siyasal iklimi temin etmelidir. Eğer vicdanlı insanlar anayasal haklarını kullanırken potansiyel suçlu muamelesi görmeye başlıyorsa orada hukuk, toplumu dizayn eden ve bir yönetim aygıtı olan illüzyondan başka bir şey değildir.

Filistin davasının yanında durmak, NATO ve ABD emperyalizmin karşısına çıkmak aslında dünyanın neresinde olursa olsun mazlumun yanında durabilme cesaretinin, çıkar ile vicdan arasındaki tercihin ve insanlığın ortak ahlak sınavının adıdır. Bugün Gazze’de bombalar altında can veren çocukların acısını dile getirmek, yerli ve küresel işbirlikçilerin kirli işbirliklerini dile getirmek herhangi bir ideolojik grubun değil, insan olmanın gereğidir. Böylesine evrensel bir vicdani çağrının güvenlik politikalarının konusu hâline getirilmesi, hele ki topraklarımıza adım atan küresel katillerin rahatını korumak adına insanların kapılarını kırıp şafak operasyonları yapmak, onları dört gün nezarethanede gözaltında tutmak hatta tutuklamak hangi vicdan ve hukuki ilke ile açıklanabilir?

Modern devletler çoğu zaman güvenlik kavramını özgürlüklerin önüne koymayı tercih eder. 6 Temmuz sabahı yaşananlar belki hukuk kitaplarında ve hukuk literatüründe yer almayacak ancak o sabah çocuklarının uyanmaması için pencere önünde bekleyen babaların, eşinin gözlerinin içine bakarken ne söyleyeceğini bilemeyen annelerin ve kapının ne zaman çalınacağını hesaplayan insanların hafızasında çok daha derin izler bırakacaktır. Tarih, yalnızca alınan kararları değil; o kararların insanların ruhunda açtığı yaraları da kaydeder.

Belki de en ağır yük, gözaltına alınmak değildir. En ağır yük; çocuklarına hukukun güven veren bir kurum olduğunu anlatmaya çalışırken aynı çocukların gece yarısı kapıya vurulacak sert darbelerden korkarak büyümesidir. Çünkü travmalar yalnızca yaşayanları değil, sonraki kuşakları da şekillendirir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla korku değil, daha fazla adalettir. Daha fazla operasyon değil, daha fazla hukuk güvencesidir. Daha fazla kutuplaşma değil, insan onurunu merkeze alan bir yönetim anlayışıdır. Zira adalet, yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlardan ibaret değildir. Adalet, vatandaşın evinde huzurla uyuyabilmesi, fikrini özgürce ifade edebilmesi ve çocuklarının geleceğine korkuyla değil umutla bakabilmesidir.

Günün sonunda devletler güçleriyle değil, adaletleriyle hatırlanırlar. Güç geçicidir, adalet ise geride bırakılan en kalıcı mirastır. Bugün vicdanın sesini kısmaya çalışan her anlayış, yarın tarihin vicdanında yargılanacak ve muhakkak mahkûm edilecektir. İnsanlık tarihi göstermiştir ki baskı dönemleri gelip geçer fakat hakikatin, adalet arayışının ve vicdanın sesi mutlaka yaşamaya devam eder.

Şimdi sorma vaktidir: Filistin dostlarına reva görülen bu zulüm kime ne kazandırdı? Daha güneş doğmadan İnsanların evlerini basarak kimisinin ise kapısını kırarak çocuklara yaşatılan bu korku hangi günahın üzerini örtebildi? Eli kanlı katilleri bu topraklarda ağırlamak hangi mazlumun yarasına merhem oldu?

En acısı da zaman bize gösterdi ki devletin güvenlik refleksleri (!) asla değişmiyor, değişen tek şey ise bu refleksleri uygulayanların sûretleridir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Ankara’daki NATO Zirvesi ve İsrail’le “Danışıklı Dövüş”ten İttifak İçi Alan Kapma Mücadelesine – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

İsrail’i resmen tanıyan ilk Müslüman ülkenin Türkiye olması tesadüf değil. Sahiden de Türkiye’nin Batı bloğuyla ve onun bir parçası olan İsrail’le ilişkileri oldukça eski ve kurumsallaştırılmış bir zemine dayanır. Bu yüzden Türkiye ile Batı ve İsrail ilişkilerinde dönem dönem karşımıza çıkan yüksek perdeli kavga görüntüleri hiçbir zaman köklü bir kopuşun emareleri olmadı. Aksine, özellikle AK Parti döneminde, bu ilişki biçimi uzun süre bir tür “danışıklı dövüş” olarak işlev kazandı.

Danışıklı Dövüşün Jeopolitiği

Türkiye ile Batı arasındaki sahnelenen bu gerilimin (iç politikadaki etkisi dışındaki) esas faydası bölgesel siyasette gördüğü işlevde gizliydi. Aslında uzun süredir İsrail dahil kapitalist merkez ülkelerle Türkiye arasında kazan-kazan ilişkisine dayalı zımni bir anlaşmanın yürürlükte olduğu söylenebilir. Türkiye’nin evvelemirden beri bu husustaki temel argümanı şudur: “Siz Batı Asya’ya doğrudan müdahale ettiğinizde düşmanlığı, nefreti ve direnişi büyütüyorsunuz. Bölge halkları nezdinde meşruiyetiniz yok. Ama benim tarihsel, kültürel ve dinî kanallarım var. Ortak çıkarlarımızı daha az maliyetle ve daha yüksek seviyede korumak için bana alan açmanız lazım.”

Türkiye’nin Batılı ülkelere ve İsrail’e yönelik sert eleştirilerine göz yumulması tam da bu alanın açılmasıyla ilgiliydi. Zira Erdoğan yönetimi, bu güçlere yönelttiği sözel itirazlar aracılığıyla bölgede halklar nezdinde ciddi bir itibar elde ediyordu. Bu itibar ise günün sonunda yine aynı ittifak sisteminin güvenlik mimarisini tahkim etmek için işlevselleştiriliyordu. Erdoğan’ın başka kimsenin yapamadığı kadar açıkça ve güçlü biçimde “Ey Amerika!” ve “Ey İsrail!” diye sert eleştiriler sıralamasının böyle bir izahı mevcuttu. Günün sonunda Erdoğan yönetimi kurduğu dengede Batı’ya “Benim sizin için daha faydalı olmamı istiyorsanız sizi eleştirmeme göz yumacaksınız!” pazarlığını kabul ettirmişti. Bu ticarette kendi üzerine düşeni de hakkıyla yerine getirdiğini söylemeden geçmeyelim.

İsrail Yayılmacılığının İttifak İçi Etkileri

Fakat 7 Ekim’den sonra gelişen süreçte bu sahne belli ölçüde değişti. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü korkunç katliam, yalnızca Filistin halkına yönelmiş bir imha siyaseti olmakla kalmadı, aynı zamanda işgal devletinin bölgedeki sınır tanımaz genişleme iştahını da görünür kıldı. İsrail artık yalnızca Filistin’i ezen ve Lübnan’ı tehdit eden bir devlet görüntüsünün ötesine geçti. Bölgesel düzeyde her boşluğu kendi lehine kullanmaya çalışan, Katar’ı bombalamaktan çekinmeyen, ABD’yi savaşlara sokabilen ve dolayısıyla ABD şemsiyesi altında yer alan bölge devletlerini dahi tedirgin eden bir aktöre dönüştü.

İsrail’e Karşı İttifak İçi “Mücadele”

İşte bu noktada Türkiye-İsrail ilişkilerindeki eski “danışıklı dövüş” formu yerini sahici bir alan kapma rekabetine bırakmaya başladı. Fakat bu rekabeti iyi anlamak gerekiyor. Günün sonunda Türkiye hâlâ Batı’nın güvenlik mimarisinin ayrılmaz bir parçası. İsrail ile arasında bir sıcak savaşın cereyan etme ihtimali de ciddiye alınır seviyeden çok daha düşük. Fakat tüm bunların yanında Türkiye, özellikle 7 Ekim’den sonra İsrail’e karşı ittifak içi bir alan kapma mücadelesi de vermeye başladı. Eskiden meydanlarda yüksek sesle kavga edip kapalı kapılar ardında aynı hatta hizalanabilen iki aktör vardı. Şimdi ise aynı ittifak mimarisi içinde kimin daha fazla alan ve nüfuz sahibi olacağına dair gerçek bir çekişme var. Türkiye bu mücadelede (başta Körfez ülkeleri ve Mısır olmak üzere) bölgedeki diğer ABD müttefiki ülkelerin de ortak kaygılarını ve arzularını arkasına almaya çalışıyor.

Türkiye’nin Çıkarları ve İran’ın Zaferi

Bu yeni sahne sebebiyle, ironik bir biçimde, Türkiye’nin ulusal çıkarları son savaşta İran merkezli direniş ekseninin zaferini gerektirdi. Zira İran’daki bir rejim değişikliği Türkiye’nin yukarıda bahsedilen tezlerinin tarumar olmasına yol açardı. İran’ın düşmesi, İsrail’in “nihai ve kesin sonucu askeri yöntemle alabileceklerine” dair tezlerini doğrulayacak ve Türkiye’nin “Bölgede nüfuz alanınızı genişletmek için bana ihtiyacınız var” argümanını anlamsızlaştıracaktı. Olası bir rejim değişikliğiyle ABD yanlısı hale gelen İran yalnızca Amerikan ittifakı içinde Türkiye’ye duyulan gereksinimi ortadan kaldırmayacak, ayrıca aynı ittifak sisteminde Türkiye’nin yanına çok güçlü bir rakip olarak konumlanacaktı. Bu sebeplerle, mevcut koşullar altında Türk ulusal çıkarları İran’ın düşmemesi fakat zayıflayarak direnişe devam etmesi yönünde şekillendi.

Artık “Ey Amerika!”ya Yer Yok

Sonuçta İran son süreçten hatırı sayılır bir zaferle ayrılmış olsa da bölgede 7 Ekim öncesine göre zayıflamış durumda. Tüm bu süreçte Türkiye’nin önündeki imtihan, İran’dan boşalan alana (özellikle Suriye’ye) İsrail’in yayılmasını engellemek ve kendisi yerleşmek olarak şekillendi. Bu aşamada, bir ciddi değişim daha vuku buldu: Türkiye, bu zorlu görevi, Amerikan ittifak sistemindeki rolünü, önemini, ağırlığını ve etkisini büyütmek aracılığıyla başarabileceğini varsayıyor. İşte tam da bu yeni durum, Türkiye’nin Batılı ülkelere yönelik alışıldık itirazlarını dillendirmekten vazgeçmek zorunda kalmasına yol açtı. Aksine, Türkiye şu anda kendini Batı’ya vazgeçilemez, güçlü ve sadık bir aktör olarak sunma telaşında.

Bu yüzden Türkiye’nin son dönemde Batı’ya ve özellikle ABD’ye yönelik dilinde çok belirgin bir yumuşama var. Erdoğan’ın artık Trump aleyhine neredeyse tek kelime etmemesini yalnızca Trump’ın şişkin egosunu idare etme çabasıyla anlamamak gerekir. Daha derindeki sebep, İsrail’le rekabetin Türkiye’yi Batı ittifakı içindeki konumuna daha sıkı sarılmaya zorlaması. Çünkü Türkiye’nin bakış açısına göre, İsrail’le girilen ittifak içi mücadelede belirleyici olan şey günün sonunda Washington nezdinde kimin daha vazgeçilmez bir aktör olarak görüleceği gibi anlaşılıyor.

NATO Zirvesi ve Erdoğan’ın Göstermesi Gerekenler

Bu tablo, Türkiye’nin NATO’ya ve Ankara’da gerçekleştirilecek NATO zirvesine neden bu kadar titizlendiğini de açıklıyor. Alınan olağanüstü tedbirler, şehrin neredeyse halka kapatılması, eylem ve etkinlik yasakları, protesto ihtimalinin ağır güvenlik tedbirleriyle bastırılması ve hatta çok sayıda insanın NATO’yu protesto etme riskine istinaden şafak operasyonlarıyla gözaltına alınması bu yüksek “titizliğin” ürünü. Tüm bunlar, Türkiye’nin NATO’ya sadakatini ve Erdoğan’ın ülkedeki kontrol kapasitesini müttefiklere gösterme çabasının ürünleri niteliğinde. Mesaj şu: Ülkede kontrolümüz güçlü ve bu gücü NATO’nun çıkarları için seferber etmeye hazırız. Fakat bölgede İsrail’le değil, bizimle çalışmalısınız!

Alternatif Bir Yol Mümkün

Doğrusu, bana kalırsa bu yol makul bir yol değil. Türkiye’nin Amerikan ittifak sisteminden medet ummayı bırakması gerekeli çok oldu. Nitekim İsrail yayılmacı ve katliamcı bir devletken ABD de adaletin tecelligâhı değil. Bölgeye yaptığı hoyrat müdahalelerin sonuçlarını hâlâ deneyimliyoruz. Öte yandan, ABD ile İsrail arasındaki ilişki, bölgesel bir müttefikin bastırması aracılığıyla kırılabilecek olmaktan çok daha yapısal bir nitelikte görünüyor. Başka bir ifadeyle, Türkiye taktik bazı meselelerde ABD’yi İsrail yerine kendi tezlerine destek vermeye zorlayabilir belki fakat stratejik meselelerde ABD-İsrail ilişkisini aşması hiç de kolay görünmüyor.

Oysa bu yolun bir alternatifi var. NATO güçleriyle danışıklı dövüşü bile terk ederek ittifak içinde etkili bir aktör olarak hizalanmaya çalışmak yerine, Türkiye’nin takip edebileceği makul bir öteki yol, bölgedeki Amerikan müttefiklerini de kendisiyle beraber sürüklemeyi deneyerek Batı’ya bağımlılığı azaltacak ve Batı’yı yükselen yeni güçlerle (esasen Çin’le) dengeleyecek politikaların arayışına girmek olurdu. Türkiye’nin bin bir yolla Amerikan ittifak sistemine sadakatini ve bu sistem için işlevini ispatlamaya çalışmak yerine, en azından şu aşamada, diğer küresel güçlerle ilişkilerini derinleştirerek olası sadakatsizliğini bir tehdit sopası olarak masaya taşımayı denemesi çok daha ciddi sonuçlar verebilir. Bu olasılığın inceliklerini başka yazılarda daha da açmak mümkün. Fakat netice olarak, üzücü şekilde, Türkiye’deki siyasi irade, NATO’yu protesto etme ihtimali olanları bile terörle mücadele ekipleri tarafından şafak vakti gözaltına alarak tüm yatırımını ilk seçeneğe yapmaya karar vermiş görünüyor.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x