Connect with us

Yazılar

İnanılmaz Savaş – Paul Potter

Yayınlanma:

-

Aşağıdaki metin, 

Amerikan savaş karşıtı hareketinin dönüm noktalarından biri olan ve 17 Nisan 1965 tarihinde Demokratik Toplum İçin Öğrenciler (SDS) başkanı Paul Potter tarafından yapılan tarihî bir konuşmadır. ABD çapında Vietnam Savaşı’na karşı düzenlenen ilk büyük ulusal protesto olan “Vietnam’daki Savaşı Sona Erdirmek İçin Washington’a Yürüyüş” sırasında, başkentteki Washington Anıtı önünde toplanan yaklaşık 20.000 kişilik bir kitleye hitaben yapılmıştır. 

Potter, bu tutkulu konuşmasında, Vietnam’daki savaşın izole bir dış politika hatası değil, Amerikan toplumunun köklerine işlemiş yapısal sorunların bir belirtisi olduğunu savunarak sadece savaşı durdurmanın yetmeyeceğini, savaşı üreten “sistemin adını koyup” onu topyekûn değiştirecek devasa bir toplumsal hareket inşa etmenin gerekliliğini vurgulamaktadır.

Paul Potter, “İnanılmaz Savaş” (17 Nisan 1965)

[1] Çoğumuz Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlü ama mütevazı bir ulus olduğunu, dünya meselelerine yalnızca gönülsüzce dâhil olduğunu, diğer ulusların ve sistemlerin bütünlüğüne saygı duyduğunu ve savaşlara ancak son çare olarak girdiğini düşünerek büyüdük. Bu; büyük bir daimî ordusu olmayan, dışarıyı fethetme planı bulunmayan, öncelikle kendi kaynaklarını ve kendi yaşam tarzını geliştirme fırsatı arayan bir ulustu. Bir noktada bu ülkenin Latin Amerika’da, Çin’de, İspanya’da veya diğer yerlerde yaptıkları hakkında belirsiz ve rahatsız edici şeyler duymaya başlasak bile, bir şekilde bu ulusun dış politikasının temel bütünlüğüne olan güvenimizi koruduk. Tüm o düzenli kategorileri ve siyah-beyaz tasvirleriyle Soğuk Savaş, inanmamız öğretilen şeylerin doğru olduğuna bizi ikna etmekte büyük rol oynadı.

[2] Ancak son yıllarda, Soğuk Savaş histerisinden uzaklaşılması ve daha agresif, aktivist bir dış politikanın geliştirilmesi, birçoğumuzu ülkemiz hakkındaki o derin ve temel duygular olan tutumlarımızı yeniden düşünmeye zorladı ve şimdi Vietnam’daki o inanılmaz savaş, ahlâk ve demokrasinin Amerikan dış politikasının yol gösterici ilkeleri olduğu yönündeki yanılsamamızın son kalıntılarını nihayet kesip atan o usturayı, o korkutucu derecede keskin bıçak sırtını sağladı. Vietnamlılara bir milyar dolar vaat ederken ekonomik ve sosyal yıkım ile siyasi baskı için milyarlarca dolar harcayan o aşırı tatlı, kendini haklı gören ahlâkçılık, dış politikamızın dürüstlüğü konusunda bize güven verebilecek gücünü hızla kaybediyor. Bu ülkenin Vietnam’da ne yaptığı ve ne plânladığı gerçeğini ne kadar derinlemesine incelersek Senatör Morse‘un, ABD’nin bugün dünyada dünya barışına yönelik en büyük tehdit hâline hızla geldiği yönündeki çıkarımına o kadar çok itiliyoruz. Bu, bizim gibi büyümüş insanlar için korkunç ve acı bir kavrayıştır; ve bu kavrayışa duyduğumuz tiksinti, onu kaçınılmaz veya gerekli kabul etmeyi reddetmemiz, bugün bu kadar çok insanın buraya gelmesinin nedenlerinden biridir.

[3] Başkan, Vietnam’da özgürlüğü savunduğumuzu söylüyor. Kimin özgürlüğünü? Vietnamlıların özgürlüğünü değil. ABD’nin Vietnam’a yerleştirdiği ilk diktatör olan Diem’in (Ngô Đình Diệm) ilk icraatı, komünist olsun veya olmasın tüm siyasi muhalefete yönelik sistematik bir zulüm başlatmak oldu. İlk Amerikan askerî teçhizatı komünist isyancılarla savaşmak için kullanılmadı; Vietnam için Diem rejiminin kişisel zenginleşmesi ve siyasi yolsuzluğundan daha iyi bir şey arzulayan herkesi kontrol etmek, hapsetmek veya öldürmek için kullanıldı. Eğittiğimiz ve donattığımız o elit güçler, bugün hâlâ Saygon’daki siyasi huzursuzluğu kontrol etmek ve son diktatörü halka karşı savunmak için kullanılıyor.

[4] Tabii yine de diktatörlüklerin bu kadar sıradan ve hükümetin halk tarafından kontrolünün bu kadar nadir olduğu bir dünyada insanlar, diktatörlük gücünün ima ettiği sefalete karşı duyarsızlaşıyorlar. Siyasi despotizmi savunmak için kullanılan rasyonelleştirmeler kafamıza o kadar uzun süre kazındı ki daha iyi bir şeyin var olabileceği ihtimaline karşı bir şekilde uyuştuk ve sadece şu an Vietnam’da gördüğümüz türden bir terör vicdanları uyandırıyor ve içimizde diktatörce baskıya karşı haykıran derin bir şeyler olduğunu bize hatırlatıyor.

[5] Bu savaşta geliştirdiğimiz ve meşrulaştırdığımız baskı ve yıkım modeli o kadar kapsamlı ki buna ancak kültürel soykırım denebilir. Sadece kadınların ve çocukların üzerine, isyancı faaliyetlere dair ilk şüphede ayrım gözetmeksizin fırlatılan napalm, gaz, ekin imhası veya işkenceden bahsetmiyorum. Bu, başlı başına korkunç ve inanılamayacak kadar akıl almaz bir şeydir ancak bu, daha geniş bir yıkım modelinin, ülkenin tam da dokusunu hedef alan bir yıkım modelinin sadece bir parçasıdır. İnsanları topraklarından kopardık ve onları “gündoğumu köyleri” adı verilen toplama kamplarına hapsettik. Zorunlu askerlik, doğrudan siyasi müdahale ve kontrol yoluyla yerel görenekleri ve gelenekleri yıktık, yok ettik, hayata onur ve amaç katan o değerli şeyleri ayaklar altına aldık.

[6] 20 yıllık savaştan sonra Vietnam halkına ne kaldı? Hayatta kalanlar, ülkelerinin enkazından kendi içlerinden ve kendi hayatlarından ne koparıp kurtarabilecekler ya da “Büyük Toplumumuz”un sadakatlerine ödül olarak sunduğu “barış” ve “güvenlik” üzerine ne inşa edebilecekler? Kendilerine ve kültürlerine karşı topyekûn bir savaş yürütülen insanların ayaklanıp bu zorbalığı söküp atmaya çalışmalarına kim, nasıl şaşırabilir? Başka nasıl bir yol mümkündür? İsyana karşı tek yanıtımız hâlâ daha şiddetli bir baskı, onuru ve direnme iradesini ayakta tutan sosyal ve kültürel kurumlara karşı daha acımasız bir muhalefettir.

[7] Başkan bile Vietnam’da özgürlüğü savunduğumuzu söyleyemez. Belki de Başkan’ın söylemek istediği şey, Amerikan halkının özgürlüğünü savunmaya çalıştığımızdır.

[8] Fakat savaş, Amerikalıların özgürlüğü için gerçekte ne yaptı? Bilgiyi kontrol etmeye, basını manipüle etmeye ve Vietnam Üzerine Beyaz Kitap gibi çarpıtılmış veya tamamen asılsız belgeler aracılığıyla kamuoyuna baskı yapıp ikna etmeye yönelik daha da güçlü hükûmet çabalarına yol açtı. Filmlere ve diğer savaş karşıtı materyallere el konulmasına ve savaşa yönelik eleştirilerinde en açık sözlü ve aktif olan bazı kişilerin FBI tarafından şiddetle taciz edilmesine yol açtı. Savaş tırmandıkça ve yönetim, atmayı seçebileceği herhangi bir adım için daha aktif bir şekilde destek aradıkça, bu ülkede 1950’lerden beri benzeri görülmemiş bir savaş psikolojisinin başlangıcı yaşandı. Bu ülke Bay Johnson’ın özgürlüğüne daha ne kadar katlanabilir? Hangi tuhaf mantıkla bir halkın özgürlüğünün ancak bir diğerini ezerek korunabileceği söylenebilir?

[9] Birçok yönden bu sıra dışı bir yürüyüş çünkü buradaki insanların büyük çoğunluğunun temel endişesi bir barış hareketinin içinde yer almak değil! Bu yürüyüşe katılanlarla ilgili heyecan verici olan şey, birçoğumuzun kendimizi bilinçli olarak Amerika’yı daha düzgün bir toplum yapma hareketinin de katılımcıları olarak görmemizdir. Burada, üniversite adı verilen ve giderek bürokratikleşen, kişisizleşen kurumlarda aldıkları eğitimin kalitesini ve türünü protesto eden öğrenciler var; Mississippi ve Alabama’da bu eyaletlerin zorbalığına ve baskısına karşı mücadele eden “zenciler” var; Kuzeyin kentsel alanlarından gelen, yoksulluğu ortadan kaldırmayı ve demokrasiyi güvence altına almayı amaçlayan hareketler inşa etmeye çalışan -“zenci” ve beyaz- yoksul insanlar var; kurumlarının bu toplumun karşı karşıya olduğu kritik sorunlarla ilgisini sorgulamaya başlayan öğretim üyeleri var. Asya’da büyük bir savaş çıkarsa bu insanlar ve bu hareketler nerede olacak? Eğer bu ülke 8.000 mil uzakta büyük bir savaş yürütmekle meşgul olursa Amerikan dikkatinin uzun süredir ihmal edilen iç önceliklere kaymasını sağlamaya çalışan o umut verici memnuniyetsizlik kıvılcımlarına ne olacak?

[10] Başkan, Vietnam’daki savaşın Amerikan özgürlüğünün bir savunması olduğunda ısrar ediyorsa özgürlükle alay ediyor demektir. Belki de bu savaşın koruduğu tek özgürlük, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki savaş çığırtkanlarının isyana karşı koyma ve gerilla savaşı konularında deney yapma özgürlüğüdür.

[11] Vietnam’ın, savaşa uluslararası güç siyasetinde bir tür rasyonel egzersiz olarak yaklaşan yeni bir oyun teorisyenleri kuşağı tarafından yönetilen bir laboratuvar olduğu söylendi. Vietnam, dünyanın yoksullaşmış ve ezilmiş bölgelerini kasıp kavuran sosyal devrime karşı yeni bir Amerikan yanıtının test sahası ve hazırlık alanıdır. Bu, Amerikan karşı devriminin başlangıcıdır ve şu ana kadar hiç kimse -hiçbirimiz- ne New York Times ne 17 Bağlantısız Ülke ne düzinelerce endişeli müttefik ne de Birleşik Devletler Kongresi, Başkan’ın ve Pentagon’un bu deneyi gerçekleştirme özgürlüğüne müdahale edebildi!

[12] Şimdiye kadar Vietnam’daki savaş, yalnızca sıradan insanların kendi hayatlarını kurma fırsatına sahip olma taleplerini ve inanılmaz zorluklar altında bile dış tahakküme karşı mücadeleden vazgeçme konusundaki isteksizliklerini daha da dramatik hâle getirmeye yaradı. Bize, bu mücadelenin komünist bir sistemin gelişmesine yol açabileceği için meşru bir şekilde bastırılabileceği söyleniyor ve bu, nihaî tehdit karşısında tüm eleştirilerin yok olması bekleniyor.

[13] Bu kritik bir noktadır ve burada söylenmesi gereken birkaç şey var -kutlama amacıyla değil, gerçek olduklarını düşündüğüm için. Birincisi, eğer bu ülke Vietnam halkına komünist bir sosyal devrime karşı bir alternatif sunma konusunda ciddi olsaydı o fırsat, 1954’te Diem‘i başa getirmesine ve komünist olmayan hareketlere yönelik baskı kurmasına yardım ettiğimizde feda edilmezdi. O hedef konusunda ciddi olduğumuza -Vietnamlıların kendi kaderlerini seçmelerine izin verme risklerini göz önünde bulundurmaya herhangi bir zaman niyetli olduğumuza- dair hiçbir işaret yok. İkincisi, şimdi Vietnam’ın tarafsızlaştırılabileceğinde ısrar eden insanlar, çoğunlukla acı hapı yutmak için şekerli bir kaplama arıyorlar. Vietnam’daki savaşın sona ermesini talep etmenin, büyük olasılıkla Vietnam’ın komünist olacağı ihtimalini kabul etmek olduğu sonucunu kabullenmeliyiz. Üçüncüsü, bu ülke günümüz dünyasında komünist bir ülkenin yaratılmasının nihaî bir yenilgi olmadığını anlamalıdır. Eğer insanlara kendi hayatlarını seçme fırsatı verilirse bazılarının bizim “Komünist sistemler” dediğimiz şeyi seçmesi muhtemeldir. Bu durumda güçsüz değiliz. Son yıllar, komünist dünyanın tek parça (monolitik) olduğu efsanesini nihayet ve tartışmasız bir şekilde yıktı ve Amerikan gücünün, küçük uluslara büyük ulusların tahakkümünden bir nebze olsun daha fazla hareket alanı sağlamak için kullanılabileceğini kesin olarak gösterdi. Yine de, Güneydoğu Asya’da yarattığımız ve tırmandırdığımız savaş, Kuzey Vietnam’ın bağımsızlık temelini hızla aşındırıyor; Çin’e ve Sovyetler Birliği’ne yönelmeye zorlandıkça onları savaşa dâhil ediyor ve kendini de bunun gerektirdiği tavizlere sürüklüyor. Dördüncüsü, size şunu söylemeliyim ki, Vietnam’ın Amerikan tahakkümünün getirdiği yıkım altında ezilmeye devam etmesindense “komünist” olduğunu görmeyi tercih ederim.

[14] Gelin görün ki savaş, devam ediyor! Bu savaşı yürütme özgürlüğü, yalnızca Vietnam halkının değil, Amerikalıların da insanlıktan çıkarılmasına dayanıyor; Başkan’ı ve danışmanlarını kararlarının insani sonuçlarından tamamen ve bütünüyle yalıtan bir öncüller ve düşünce sisteminin inşasına dayanıyor. Başkan’ın veya Bay McNamara’nın veya Bay Rusk’ın veya hatta McGeorge Bundy’nin özellikle kötü adamlar olduğuna inanmıyorum. On yaşındaki bir çocuğun sırtına napalm atmaları istense dehşetle geri çekilirlerdi ancak kararları, binlerce ve binlerce insanın sakatlanmasına ve ölümüne yol açtı.

[15] İyi adamların bu tür kararlar almasına izin veren bu nasıl bir sistemdir? Amerika Birleşik Devletleri’ni veya herhangi bir ülkeyi, Vietnam halkının kaderini ele geçirip onları kendi amaçlarımız için acımasızca kullanma konusunda haklı çıkaran bu nasıl bir sistemdir? Güney’deki insanları oy hakkından mahrum bırakan, bu ülkenin dört bir yanındaki milyonlarca insanı yoksullaştıran, ana akımdan ve Amerikan toplumunun vaatlerinden dışlayan, meçhul ve korkunç bürokrasiler yaratan ve bu yerleri insanların hayatlarını ve emeklerini harcadıkları mekânlar hâline getiren, sürekli olarak maddî değerleri insani değerlerin üzerinde tutan ve hâlâ kendine “özgür” demekten vazgeçmeyen bu nasıl bir sistemdir? Sıradan insanların bu sistemde nasıl bir yeri vardır ve onu nasıl kontrol edecek, kendilerini ona uydurmak yerine onu kendi iradelerine nasıl boyun eğdireceklerdir?

[16] O sistemi adlandırmalıyız. Onu adlandırmalı, tanımlamalı, analiz etmeli, anlamalı ve sonra değiştirmeliyiz. Zira ancak o sistem kontrol altına alındığında bugün Vietnam’da bir savaşı veya yarın Güney’de bir cinayeti veya her yerde, her zaman insanlara uygulanan sayısız, hesaba katılamaz daha ince vahşetleri yaratan güçleri durdurma yönünde bir umut olabilir.

[17] Peki o zaman bir savaşı nasıl durdurursunuz? Savaşın kökleri Amerikan toplumunun kurumlarının derinliklerindeyse, onu nasıl durdurursunuz? Washington’a mı yürürsünüz? Bu yeterli mi? Bizi burada kim duyacak? Yalıtılmışlıkları içinde napalmle yanan bir kızın çığlıklarını duyamıyorlarsa karar vericilerin bizi duymasını nasıl sağlayabilirsiniz?

[18] Yönetimin Asya’daki savaşı genişletme konusunda ciddi olduğuna inanıyorum. Asıl soru, buradaki insanların o savaşı sona erdirme konusunda aynı derecede ciddi olup olmadığıdır. Acaba her birimizin Vietnam’daki savaşı bitirmek istediğimizi söylemesi ne anlama geliyor? Bu ifadenin tam anlamını ve durumun ciddiyetini kabul edersek yürüyüşü öylece bırakıp sanki krizde değilmiş gibi davranan bir toplumun rutinlerine geri dönüp dönemeyeceğimizi merak ediyorum. Belki biz de Başkan gibi kendi kararlarımızın sonuçlarından yalıtılmış hâle geldik. Belki de yanan bir çocuğun çığlıklarını gerçekten dinleyip o savaş bitene kadar bugünden önce her ne yapıyorsak ona geri dönemeyeceğimize karar vermemiz gerekiyor.

[19] Ortada basit bir plân yok, burada önerilebilecek bir entrika veya hile yok. Topluma derinden kök salmış bir şeye saldırmanın basit bir yolu yok. Bu ülkenin insanları Vietnam’daki savaşı bitirecek ve onu yaratan kurumları değiştirecekse o zaman bu ülkenin insanları devasa bir toplumsal hareket yaratmalıdır ve eğer bu Vietnam meselesi etrafında inşa edilebilecekse yapmamız gereken şey, budur.

[20] Toplumsal hareket derken dilekçelerden, protesto mektuplarından veya muhalif Kongre üyelerine verilen üstü kapalı destekten fazlasını kastediyorum: Hayatlarını değiştirmeye istekli, sisteme meydan okumaya istekli, değişim sorununu ciddiye alan insanları kastediyorum! Toplumsal bir hareket derken bu ülkeye sorunlarımızın Vietnam’da, Çin’de, Brezilya’da, uzayda veya okyanusun dibinde değil; şu an burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğunu kavratacak kadar güçlü bir çabayı kastediyorum. Yapmaya başlamamız gereken şey, “Vietnamların” düşünülemez olduğu, insan hayatının ve inisiyatifinin değerli olduğu demokratik ve insancıl bir toplum inşa etmektir. Bugün burada, yüz kişi veya sıfır kişi değil de yirmi bin kişinin bulunmasının nedeni, beş yıl önce Güney’de öğrencilerin sistemi değiştirmek için toplumsal bir hareket inşa etmeye başlamasıdır. Burada yoksul insanların, “zencilerin” ve beyazların, ev kadınlarının, öğretim üyelerinin ve daha birçok kişinin bulunmasının nedeni; hareketin büyümesi, yayılması, değişmesi ve bu toplumdaki insanların geniş endişelerinin bir ifadesi olarak dışa açılmasıdır. Savaş ve onun temsil ettiği sistem durdurulacaksa hepimizi yok etmeden önce durdurulmasının nedeni, hareketin sistemden değişim koparacak kadar güçlenmiş olması olacaktır. Yirmi bin kişi, buradaki insanlar, eğer ciddiyseler, eğer yalıtılmışlıklarından kurtulmaya ve savaşı bitirme kararlarının sonuçlarını kabul etmeye, bulundukları her yerde ve ne gerektiriyorsa bir hareket inşa etmeye kendilerini adarlarsa, bu savaşı bitirmeye yeterli olacaktır.

[21] Bir protesto veya bir dizi protesto yerine bir hareket inşa etmek, yalıtılmışlıklarımızdan kurtulmak ve kararlarımızın sonuçlarını kabul etmek, aslında hayatlarımızı değiştirmek; ahlâklı ve adil olduğuna inanan bir toplumun tepkilerine kendimizi açmamız, kendimizi etiketlenmeye ve zulme açmamız ve temel itirazlara tahammülü olmayan bir toplumda gerçekten hatalı görülmeyi göze almamız anlamına gelir.

[22] Bu, zenginliğimizin güvenliğini terk edip Amerikan gücünün mitolojisine bağlı insanlara ulaşmamız ve onları hareketimizin bir parçası yapmamız anlamına gelir. İşçi olsunlar ya da kiliselerde olsunlar -nerede olurlarsa olsunlar- bu ülkenin dört bir yanındaki insanlara ulaşıp onları sistemi değiştirecek bir hareketin parçası yapmamız anlamına gelir.

[23] Bu, sadece Washington’da değil, topluluklarda ve toplum genelinde insanların karşı karşıya kaldığı sorunlarla ilgilenen bir hareket inşa edeceğimiz anlamına gelir. Bu, Vietnam’ı tüm dehşetiyle daha derin bir rahatsızlığın sadece bir semptomu olarak anlayan bir hareket inşa etmemiz; Vietnam’ı engelleyecek değerlerin uygulanmasını mümkün kılan, insanın dürüstlüğüne ve insanın kendi hayatını belirleme kapasitesine olan inanca dayalı bir hareket inşa etmemiz; insanları yoksul oldukları veya ezildikleri için dışlamayan bir hareket; insanların çabalamayı seçebilecekleri toplumun tüm formülasyonlarına tolerans gösterebilme kapasitesine sahip bir hareket; bu ülkede patlak vermeye başlayan öğretimevi (teach-in) gibi protesto biçimlerini üstlenmeye, bunları yoğunlaştırmaya ve tüm ülkeye yaymaya istekli bir hareket; bu ülkede Vietnam’daki savaşta savaşmaya isteksiz olan ve şimdi savaşı azaltmaya hazır olmaya başlayan giderek artan sayıdaki genç erkeği destekleyecek bir hareket; bu savaşın tırmanmasına veya uzamasına tahammül etmeyecek, gerekirse yönetimin savaş çabalarına tüm ülkede kitlesel sivil itaatsizlikle yanıt verecek, bu ülkeyi Vietnam sorunuyla yüzleşmeye zorlayacak bir hareket; Vietnam’da veya başka yerlerde insanca bir yaşam ve hayatlarının kontrolünü bulmak için mücadele eden herkese zorunlu olarak ulaşması gereken bir hareket inşa etmemiz anlamına gelir.

[24] Garip ve çok alışılmadık bir şekilde, Vietnam halkı ile bu gösteriye katılan halk, savaşın sona ermesi yönündeki ortak bir endişeden çok daha fazlasında birleşiyorlar. Her iki ülkede de kendi durumlarını değiştirme gücüne sahip bir hareket inşa etmek için mücadele eden insanlar var. Bu hareketleri hüsrana uğratan sistem aynıdır. Tüm hayatlarımız, kaderlerimiz, yaşama dair tüm umutlarımız, o sistemin üstesinden gelme yeteneğimize bağlıdır.

Kaynak: https://voicesofdemocracy.umd.edu/potter-the-incredible-war-speech-text/

Köşe Yazıları

İslamcılık Sorunu ya da Akif Nerede Yanıldı?

Yayınlanma:

-

Faruk Yeşil arkadaşın yazısı Ulu Çınar bahsinde sözünü ettiğim İslamcı zihnin medeniyet anlatısını nasıl anladığını göstermesi bakımından ibretlik bir yazı.

Yazı kendi içinde çelişik bana göre çünkü yazar bir yandan Palantir’de simgeleşen o ilahlık taslama rûhunu gösteriyor diğer yandan bir İslam ülkesi olarak Türkiye’nin kendi Yapay Zekâsını üreterek Batı karşısında bağımsız olmasını savunuyor ve İslam ülkelerin bilim, teknoloji üretmeye davet ediyor. Sonra da dönüp İslam’ın insanlık tasavvuru üzerine sözler söylüyor ve yazının sonuna diyor ki “Biz henüz son sözümüzü söylemedik!”

Bu satırlardan sonra sormak gereğini duydum: “Tamam son sözünüzü söylemediniz ama o son söz ne olacak? İslamî Yapay Zekâ mı?  Üzerine ayetler yazılmış Otonom Dronlar mı ve o dronlarla batı sömürgeciliğini darma duman edip tevhid bayrağını Batının Burçlarına dikmek mi?”

Yazar, reçetesini yazıyor:

“İslam dünyası, tarihin en büyük kırılma anlarından birini yaşıyor. Bu kırılma, sadece siyasî değil; vâroluşsal bir kırılmadır. Bu çağ, toplumları ya özne yapacak ya da nesneye çevirecek.

Ya üretenler olacağız ya tüketilenler!

Ya yazılım yazacağız ya yazılımla yönetileceğiz!

Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!

Ya düşünce inşa edeceğiz ya başkalarının düşüncesiyle şekilleneceğiz!

Bu çağın adı şudur: Dijital Sömürge Çağı!

Bu çağda uyuyanların kaderi bellidir: Uyananların kölesi olmak!

O yüzden artık sorulacak sorular şunlardır:

Türkiye ne zaman uyanacak?

İslam dünyası ne zaman uyanacak?

İlahiyat dünyası ne zaman hayata dönecek?

Bu çağ beklemiyor! Bu çağ merhamet etmiyor! Bu çağ geri kalanı affetmiyor!

Bu yüzden bizim mücadelemiz, bir intikam mücadelesi değildir.

Bizim mücadelemiz, bir rövanş kavgası değildir.

Bizim mücadelemiz, sadece “Batı’ya karşı Batı” üretmek değildir.”,

Ama bunları yazan Faruk Yeşil sonra da dönüp Batı’ya adeta zehir kusuyor ki bu pasajlar, tam da oksidentalizm manifestosu.

“Bizim mücadelemiz, insanlığı kurtarma mücadelesidir.

Biliyoruz ki İslam, yalnızca Müslümanlar için gönderilmiş bir gelenek değildir.

İslam, tüm insanlık için gönderilmiş hak din ve bir diriliş çağrısıdır.

İnsan, makine değildir.

İnsan, veri değildir.

İnsan, hedef değildir.

İnsan, tüketim nesnesi değildir.

İnsan, emanettir.

İnsan, şereftir.

İnsan, halifedir.

Bugün Batı’nın insanı da esirdir ancak onun zinciri demirden değil!

Onun zinciri “konfor”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “haz”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “dijital bağımlılık”tan yapılmıştır.

İşte o zinciri kıracak bir söz lâzım!

O sözü de ne Harvard üretebilir,

ne Google üretebilir,

ne Palantir üretebilir!

O sözü ancak hakikat üretir.

O söz Allah’ın sözü ve onu ancak Müslüman söyleyebilir!”

Buradan da anlıyoruz ki reçete, Batılı insanı İlahî mesajla tanıştırmak İslam’la şereflendirmek…

Bunu yaparak yeni bir çağ kuracağız.

Biz Müslümanlar eğer gerçekten uyanırsak eğer gerçekten aklımızı yeniden kurarsak eğer ilahiyatı mezarlık akademisinden çıkarıp hayatın merkezine koyarsak…

Sadece kendimizi kurtarmayacağız.

Batı’nın anlamı yıkılmış insanına da yardım edeceğiz çünkü insanlığın bugün en büyük ihtiyacı teknoloji değildir. İnsanlığın bugün en büyük ihtiyacı hakikattir.

Bu çağın en büyük devrimi, algoritmanın değil, vicdanın yönettiği bir dünya olacaktır.

İşte bu yüzden bizim hedefimiz yalnızca savunma değildir. Bizim hedefimiz yalnızca direnmek değildir.

Bizim hedefimiz yeni bir çağ kurmaktır.

Batı “dijital tanrılar” üretirken biz insanı yeniden insan yapan bir medeniyet fikri üreteceğiz.

Batı “veriyle yönetim” kurarken biz adaletle yönetimin ne olduğunu yeniden hatırlatacağız.

Batı “insanı ölçülebilir bir nesneye” çevirirken biz insanı, yeniden “emanet” olarak göreceğiz.”

Yukarıda bilim ve teknoloji çağrısı yapan satırlarla bunları birleştirdiğimizde sonuç şu oluyor: Bu teknolojiler Batılı zihin tarafından üretildiği için insan bir veri, bunun için algoritmalar hâkim. Eğer İslamî zihinle algoritma yazarsak o zaman insan, veri olmaz, teknolojinin tutsağı olmaz. Anlamdan yoksun bir dünya kurulmaz. Yani bilim ve teknolojiye Kur’an aşısı yaparsak tüm bunlar adeta sihirli değnek değilmiş gibi değişir ve artık insanlığın hayrına sonuçlar verir.

Yazar aslında diyor ki, “Düşmanın silahlarıyla silahlanalım!” Gelgelelim düşmanın silahlarının sizi düşmanla özdeş kılacağını fark etmiyor.

Kusura bakmasın Yazının sloganik mesajı benim zihnimde net: “İlerleyelim beyler!” ve bu fikir çok önce Osmanlının son dönemlerinde dillendirildi. Dillendiren kişi de bu coğrafyadaki İslamcı zihin için kurucu aktördür: Mehmet Akif. Akif, yaklaşık iki asır önce yazarın formülünün terkibini oluşturmuştu: “Batının ilmini, fennini alalım; kültürünü dışarıda bırakalım!”

Ne yazık ki düne kadar önemli bir coğrafyada hâkimiyet kurmuş bir imparatorluğun sonunda düşmanına teslim olması hele de düşmanının kültür dünyasına eklemlenme ihtimali onu derinden yaralamıştı. İşte bu nedenle Mehmet Akif de sorunu, yazar gibi tanımlar: Geri kalmışlık! Batı, bilimsel ve teknolojik atılımlar yaparken İslam dünyası pratik meselelere kafa yormak yerine soyut dinsel tartışmalar yapmıştır. Bunun bedelini de düne kadar boyun eğdirdiği düşman tarafından boyun eğdirilerek ödemiştir.

Akif’in teşhisinin adı bugün “tarihe geç kalmak” olarak tanımlanıyor. “Haksız mı?” derseniz “Haksız!” diyemem. Mesela Akdeniz’de kendisine başarı getiren gemiler yerine kalyonu ikâme edebilseydi ve mücadeleyi Akdeniz’den öteye taşırıp Batıyla okyanuslarda rekabet edebileydi muhtemelen Osmanlı tarihi bambaşka bir mecrada akardı ama Marks’ın değer verdiğim bir sözü var: “İhtiyaç, îcâdın anasıdır!” Osmanlı, her bakımdan üstünken ve düşmanı da ona boyun eğmişken eski köye yeni âdet getiremezdi lâkin ticaret yollarını düşmana kaptırmış ve İpek Yolunun suyolu olarak devamı olan Akdeniz’de nefes alamayan Avrupa, bu eksiği kapatmak zorundaydı ve bunu da yaptı. Yaptığı anda süreç tersine döndü ve dünün galibi, mağluba dönüştü.

“İslam dünyası tarihe neden geç kaldı?” tartışması, bu yazının sınırlarını ziyadesi ile aşar ama Akif’in bulduğu formülü, III. Selim’den başlayarak önemli padişahların bulduğunu da biliyoruz: açılan askerî okullar, Batılı bir üniversite olarak Darülfünun, top dökümhaneleri hatta sanayii tesisleri…  Gelin görün ki olmadı, olmazdı çünkü düşman, artık 1-0 önde iken sizin ona yetişmeniz zordu. Zaten bu çabaya “Birinci Batılılaşma” denmesi de sorunun ne olduğunu anlatmıyor mu? Osmanlı, Faruk Yeşil’in yolundan gitmeye çalıştı. Batı teknolojisini Batıya karşı kullanarak kayıplarını telafi edeceğini düşündü ama olmadı. Hiç şüphesiz bu “olmadı”nın “oldurmadı”lar bölümü de var! Kısacası Akif’in rüyası aslında yanlış tevil edilmiş bir rüyaydı çünkü Osmanlı modernleşmesinin gösterdiği gibi zihinseli de kapsamayan bir teknoloji transferi söz konusu değil! Yani kültürel gümrük duvarlarınız işe yaramıyor! Mobil telefonla beraber Tiktok da karşınızda beliriveriyor çünkü Tiktok’u yaratan zihinle mobil telefonu yaratan zihin aynı! Topu alıp baloyu dışarıda bırakamıyorsunuz; o vals, siz istemesiniz de kapınızı yumrukluyor!

Bu çelişkinin temelinde yatan şey teknolojini nötr bir şey olduğu fikridir! “Ekmek bıçağıyla ekmek de kesersiniz adam da öldürebilirsiniz!” örneği verilir fakat hakikat böyle değildir. O bıçak, adam öldürmeyi de kapsar çünkü zaten esas olarak öldürmek için tasarlanmıştır. Atalarımız, çakmataşından bıçaklar yontarken bunu bir av silahı olarak tasarladı ve o silahı daha sonra mızrağın ucuna geçirip rakip kabilenin savaşçısını öldürdü ama Faruk Yeşil’e göre “Ekmek bıçağı ekmek keser, onu sadece bunun için kullanabiliriz eğer bizim elimizde olursa!”

Hâsılı teknoloji, nötr değildir çünkü bir zihniyet örgütlenmesidir. Ekmek bıçağı, teknoloji değil tekniktir; olmayan pençeniz görevi görür ama pençe de doğası gereği yırtar. Kısacası bir buluşu sadece iyi amaçlar için kullanacağımız fikri bir yanılsamadır. Bunun yanı sıra teknik ile teknoloji arasındaki ayrım da bir hakikattir lâkin yazılım ya da algoritma, tırnağınız ya da dişinizi ikame etmek için değildir.

Yazarın satırlarından dökülen şey aslında bir güç kıskançlığı! Yani “Batı, güçlü ve biz de güçlü olmalıyız ve o güçle batıyı yenersek Batının ürettiği değerlerin yerine yeni değerler koyarız!” sâfiyâneliği!

Çok uzatmak istemiyorum ama bu zihinle Kur’an konusunda da “medeniyet” dediği şeyde de uzlaşamayacağımız açık! İslamcılık bir iktidar ideolojisi olmaktan kurtulmadıkça olsa olsa yeni bir Batı olursunuz: Çin’in İslamî versiyonu! Şimdi yazara soruyorum: Nükleer silah ile algoritma arasında bir fark var mı, varsa bu fark nedir?

Ulu Çınar tam da bunu anlatıyor aslında. Orada söylediğim şey netti: Biz, medeniyet üzerine düşüneceksek önce ontolojik sorularla başlamalıyız çünkü ontolojik sözler söyleyen bir mesajın muhatabıyız. Belli ki muhatap olduğumuzla gerçek bir ünsiyet kuramamışız!

Benim için net olan şu: İlahî hitap, bana Batının yerine geçmemi söylemiyor!

Sorulması gereken esas soru ise şudur: Kur’an’ın murâdı insanların bir güç odağı olması mıdır? Kitap, bize iktidar olmanın yollarını mı öğretti yoksa iktidar denen şeyin bir kanser olduğunu mu? Sahi Allah, neden “Şecereye yaklaşma!” dedi?

Devamını Okuyun

Yazılar

Ne Darbe Ne Demokrasi! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Her yıl 15 Temmuz geldiğinde Türkiye yeniden aynı tartışmaların içine çekiliyor. Bir taraf “demokrasi destanı” diyor, diğer taraf darbenin karanlık yönlerini tartışıyor. Herkes kendi siyasal pozisyonunu güçlendirecek cümleler kuruyor fakat bütün bu gürültünün içinde asıl sorulması gereken soru çoğu zaman unutuluyor.

Bir Müslüman bu hadiseye hangi ilkeler üzerinden bakmalıdır?

Müslüman, olayları sloganlarla değil, vahyin ölçüleriyle değerlendirir.

Onun terazisi iktidarlar değildir; hakikattir.

Onun safı partiler değildir; adalettir.

Onun yönü kalabalıklar değildir; Allah’ın rızasıdır.

Tam da bu sebeple Müslüman, 15 Temmuz’a bakarken önce şunu söylemek zorundadır:

Biz ne darbelerin ne de demokrasinin kutsanmasının tarafıyız.

Çünkü bizim davamız, iktidar biçimlerinden daha büyük; insanlığın yeniden Allah’ın hükmüyle buluşması davasıdır.

Bugün dünyanın ihtiyacı, darbe ile demokrasi arasında tercih yapmak değildir. Dünyanın ihtiyacı, zulmün bütün biçimlerini reddeden yeni bir ahlâkî ve tevhîdî teklifin yeniden ayağa kalkmasıdır.

DARBE NEDİR?

Darbe, silahlı bir grubun zor kullanarak iktidarı ele geçirmesidir.

Bunun meşruiyeti yoktur.

Zorbalık, hangi üniformayı giyerse giysin zulümdür.

Tankın gölgesinde kurulan hiçbir düzen adalet getirmez.

Kur’an, zalimliği yöntemine göre ayırmaz.

Bir zulüm, asker eliyle yapılınca zulüm olduğu gibi sivil eliyle yapılınca da zulümdür.

Üniforma zulmü meşrulaştırmadığı gibi sandık da meşrulaştırmaz.

Müslüman darbeye karşıdır çünkü Allah yeryüzünde fesadı sevmez.

İnsanların iradesini silahla teslim almak, Allah’ın kullarını başka kulların tahakkümüne sokmaktır.

Bu yönüyle darbe, yalnızca anayasal bir suç değil; aynı zamanda ahlâkî ve tevhidî bir sapmadır.

PEKİ, DEMOKRASİ NEDİR?

Burada Müslümanın cesur olması gerekir.

Modern çağ, demokrasiyi sorgulanamaz bir kutsala dönüştürmüştür.

Demokrasi, halkın kendi kendisini yönetmesi iddiasıdır.

Egemenliğin millete ait olduğunu söyler.

İslam’ın temel iddiası ise farklıdır.

Egemenlik Allah’ındır.

Hüküm yalnızca O’nundur.

Müslüman için yasa koyma yetkisi insanların keyfine bırakılamaz.

Çoğunluk, haramı helal yapamaz.

Kalabalıklar hakkı belirleyemez.

Sandık, vahyin yerine geçemez.

Tam da burada büyük bir zihinsel problem ortaya çıkmaktadır.

Darbeyi reddeden birçok Müslüman, farkında olmadan demokrasiyi kutsamaya başlamaktadır.

Oysa tevhid, iki yanlış arasında tercih yapmak değildir.

Tevhid, yanlışın her türünü reddedebilmektir.

Bir Müslüman ne tankı alkışlar ne de sandığı ilahlaştırır.

Modern siyaset Müslümanlara sürekli iki seçenek sunuyor.

Ya darbeyi ya demokrasiyi savun!

Ya şu bloğun içinde ol ya bu bloğun içinde!

Ya Doğunun safına geç ya Batı’nın!

Ya NATO ya başka bir güç!

Sanki hakikat bunlardan birinin içindeymiş gibi…

Oysa Kur’an’ın inşa ettiği şahsiyet, bu ikilemleri reddeder.

Bütün bu durumlarda Müslüman, üçüncü bir söz söylemek zorundadır.

Biz Allah’ın şahitleriyiz.

Biz hiçbir beşerî ideolojinin muhafızı değiliz.

Ne liberalizmin

Ne milliyetçiliğin

Ne darbelerin...

Ne demokrasinin

Biz yalnızca adaletin şahitleriyiz!

ASIL SORU “KİM KAZANDI?” DEĞİL, “İNSANLIK NE KAYBETTİ?”

15 Temmuz üzerine yıllardır şu sorular soruluyor:

Kim kazandı?

Kim plânladı?

Kim destekledi?

Kim ihanet etti?

Fakat Müslümanın sorusu başka olmalıdır.

Bu süreçte ümmet ne kazandı?

İnsanlık ne kazandı?

Mazlumlar ne kazandı?

Filistin ne kazandı?

Gazze ne kazandı?

Doğu Türkistan ne kazandı?

Sudan ne kazandı?

Yemen ne kazandı?

Suriye ne kazandı?

Lübnan ne kazandı?

İran ne kazandı?

Yoksul halkımız ne kazandı?

Özgürlükler ne kazandı?

Eğer bütün siyasi zaferlerin sonunda mazlumlar hâlâ yalnızsa hâlâ zulme uğruyorsa ve biz susuyorsak…

İnsanlık hâlâ sömürülüyorsa…

Silah şirketleri daha fazla büyüyorsa…

Kapitalizm daha da güçleniyorsa…

O zaman ortada kutlanacak bir şey yoktur!

Değil mi ki İslam’ın ölçüsü iktidarın kimde olduğu değil;

adaletin kim için gerçekleştiğidir!

Bugün birçok Müslüman enerjisini sürekli siyasal kamplaşmalarda tüketmektedir.

Kim iktidarda?

Kim muhalefette?

Kim kazandı?

Kim kaybetti?

Kim kime destek verdi?

Bütün bunlar, Müslümanın aslî vazifesini görünmez hâle getiriyor.

Allah Resûlü insanları demokrasiye çağırmadı.

Darbeye de çağırmadı.

İnsanları Allah’a çağırdı.

Toplum inşa etti.

İnsan yetiştirdi.

Ahlâk kurdu.

Adalet tesis etti.

Yetim korudu.

Köle özgürleştirdi.

Kadını insan yerine koydu.

Faizi kaldırdı.

Sömürüyü reddetti.

İnsanı yeniden inşa etti.

Çünkü sistemler, insan düzelmeden düzelmez!

MÜSLÜMANIN ASIL SORUMLULUĞU

Bugün bizim meselemiz hangi sistemin kazanacağı değildir.

Bizim meselemiz hangi insanın ortaya çıkacağıdır.

Kur’an’ın istediği insan;

emanete sadık,

adaleti ayakta tutan,

zulme yaklaşmayan,

güce tapmayan,

çıkar için eğilmeyen,

Allah’tan başkasına kulluk etmeyen insandır.

Böyle insanlar yetişmeden hangi anayasa yazılırsa yazılsın sonuç değişmeyecektir.

Yozlaşmış insanlar sağlam sistem kuramaz.

Kur’an; önce insanı değiştirir, sonra toplumu, sonra düzeni!

Modern siyaset ise tam tersini yapar.

Önce sistemi değiştirir.

İnsanı ihmal eder.

Sonra aynı zulüm, farklı isimlerle yeniden üretilir.

MÜSLÜMAN, İNSANLIĞA NE SÖYLEMELİ?

Belki de artık en önemli soru budur.

Müslüman, sürekli şu tartışmaların peşinden mi gidecek?

Darbe mi?

Demokrasi mi?

Sağ mı?

Sol mu?

Liberalizm mi?

Milliyetçilik mi?

Yoksa insanlığa yeni bir teklif mi sunacak?

Bugün dünya büyük bir ahlâkî çöküş yaşamaktadır.

Batı, özgürlüğü kaybetmiştir.

Doğu, adaleti kaybetmiştir.

Kapitalizm merhameti öldürmüştür.

Milliyetçilik insanı parçalamıştır.

Sekülerizm anlamı tüketmiştir.

Teknoloji büyümüş,

vicdan küçülmüştür!

İşte tam burada Müslümanın söyleyeceği söz vardır.

Biz, insanı yalnız bırakmayan bir sistem teklif ediyoruz.

Serveti değil emaneti merkeze alan bir düzen teklif ediyoruz.

Çıkarı değil kardeşliği merkeze alan bir toplum teklif ediyoruz.

Irkı değil takvayı üstün gören bir anlayış teklif ediyoruz.

Gücü değil, hakkı önceleyen bir siyaset teklif ediyoruz.

İnsanlığın ihtiyacı tam da budur.

ÜÇÜNCÜ YOL DEĞİL, ASIL YOL!

Bazıları bunu “üçüncü yol” olarak görebilir.

Oysa bu yeni bir yol değildir.

Bu, peygamberlerin yoludur.

Hz. İbrahim, Nemrut’un tarafı olmadı ama karşı cephedeki başka zalimin de tarafı olmadı.

Hz. Musa Firavun’un düzenini reddetti, yerine başka bir firavun üretmedi.

Hz. Muhammed, Mekke aristokrasisinin sistemini de reddetti.

Roma’nın ve Sâsânî’nin medeniyetini de model almadı.

O, vahyin inşa ettiği yeni bir toplum kurdu.

İşte Müslümanın bugün yeniden hatırlaması gereken budur.

Biz mevcut düzenlerden daha iyi bir versiyon üretmek için gönderilmedik.

Biz insanlığı Allah’ın adaletine davet etmek için gönderildik.

Sonuç: Müslüman Taraf Değil, Şahit Olmalıdır

15 Temmuz üzerinden yıllardır taraflar konuşuyor.

Siyaset konuşuyor.

Medya konuşuyor.

İktidar konuşuyor.

Muhalefet konuşuyor.

Gelin görün ki Müslümanın sesi çoğu zaman duyulmuyor.

Oysa bizim söylememiz gereken cümle çok nettir:

Biz darbeye razı olmayız çünkü zulmü reddederiz.

Biz demokrasiyi de mutlaklaştırmayız çünkü egemenliği Allah’a ait biliriz.

Biz gücün değil, Hakkın yanındayız.

Biz sandığın değil, adaletin peşindeyiz.

Biz tankların gölgesinde de yürümeyiz, kalabalıkların alkışına da teslim olmayız.

Çünkü bizim yürüdüğümüz yol, peygamberlerin yoludur.

Artık Müslüman, kendisini iki yanlış arasında tercih yapmaya zorlayan bütün siyasal denklemleri aşmalıdır!

İnsanlık, bize rağmen unuttuğu hakikati yeniden hatırlatmamızı bekliyor.

Bizim görevimiz, hangi iktidarın kazanacağını tartışmak değil; hangi insanın ayağa kalkacağını göstermektir.

Yeryüzünün gerçek ihtiyacı; yeni bir iktidar değil, yeni bir vicdandır.

İşte o vicdan ne tankın namlusunda ne de sandığın içinde doğar!

O vicdan, yalnızca Allah’a teslim olmuş kalplerde filizlenir.

İşte Müslümanın sözü de iddiası da insanlığa vaadi de burada başlar.

İslam’ın izzetini yeniden kuşanmak için yürüyenlere,
Müslümanların selametini kendi çıkarlarının önünde tutanlara,
tevhidi hayatın merkezine yerleştirenlere,
adaleti hiçbir güce feda etmeyenlere,
ahlâkı siyasetin ve menfaatin üzerinde tutanlara,
yeryüzünde Allah’ın şahitleri olarak daha adil, daha merhametli ve daha onurlu bir dünya inşa etmek için gayret edenlere selam olsun!

Devamını Okuyun

Yazılar

Fevziye Abla (Şenoğlu) ve Ahmet Abi (Örs) – Serhat Altın

Yayınlanma:

-

Malum, geçtiğimiz günlerde NATO zirvesi denen ihanet zirvesi bahane gösterilerek birçok insan geçerli bir gerekçe gösterilmeksizin çok çirkin bir şekilde şafak operasyonlarıyla evlerinden gözaltına alındı ve ihanet zirvesi bitene kadar da serbest bırakılmadı, daha sonra adli kontrolle serbest bırakılan dostlarımızın birçoğunun da telefonuna el konuldu. Gözaltına alınan kişilerden ikisi Ahmet abi ve Fevziye abla. (Bu yazıda ikisi üzerinde duracağım. Bu, elbette ki diğer arkadaşları arka plâna atmak anlamına gelmiyor! Bedel ödeyen, hakikatin peşinde olan tüm dostlarımızın mücadelelerini tek tek selamlıyorum.)

Bahsettiğim iki şahsiyetten biri Ahmet abi…Ahmet abiyi her an, her yerde görmek mümkündür, nerede ararsanız oradadır Ahmet abi. Gerek 1 Mayıs eylemlerinde gerek Filistin eylemlerinde gerek öğrencileriyle ve öğretmenleriyle dayanışma içerisinde gerek emekçilerin hak arayışında gerek Hrant Dink anmalarında…  Nerede bir toplumsal muhalefet, hakikat ve adalet arayışı varsa Ahmet abi oradadır. Onu tanıyan kişilerin ilk danışacağı kişilerden biridir Ahmet abi. İslamî çevre içerisinde Ahmet abi, kendine has ve özgün bir duruşuyla nadide bir şahsiyettir. Edebiyatçı oluşunun da verdiği özgünlükle sürekli üreten ve bunu sahaya da yansıtan, sürekli meydanlarda olan, meydanın nabzını tutan, özellikle İslamî çevrelerde alışılmışın dışına çıkan ve merak uyandıran eylemleriyle dikkatleri hemen üzerine çeken, organize ettiği eylemlere katılan arkadaşlara, oracıkta büyük bir şaşkınlıkla “Çok farklı bir eylemdi!” dedirten, hakikati ne pahasına olursa olsun eğip bükmeden muktedirlerin yüzüne söyleyen ve bunun bedelini de ödeyen parhesist bir şahsiyet Ahmet abi! Özellikle Aksa Tufanı ile tabiri caizse gece gündüz sahadaki koşuşturmalarına, emeklerine tanıklık ettik, şahidiz. Çok şey anlatılır, yazılır ancak en azından bir teşekkür mahiyetinde dahî olsa şahitliğimizi bu yazıyla kısaca not tutarak Ahmet abiye selamlarımızı iletiyor, meydanlarda omuz omuza dayanışmamızı büyütüyoruz.

Diğer bahsetmek istediğim şahsiyet ise Fevziye abla… Fevziye ablanın ismi geçince hep şu soruyu soruyorum kendime: “Koskoca Adana’da Fevziye abla ve arkadaşları dışında gerçekten hiç delikanlı yok mu?” Adana’da nereye gidersek gidelim Fevziye abla ile karşılaşmak mümkün. Karşılaştığınız an kaçarınız yok, illâki sizi alıp o sıcak muhabbetiyle birlikte ikramlarını sunacak! Adana’ya gidecek olanların ona uğramadan ayrılmaları kesinlikle büyük bir eksiklik olur. Bu arada Fevziye abla da Ahmet abi gibi edebiyat öğretmeni. O da Ahmet abi gibi sahayı teneffüs eden, meydanları çok iyi bilen biri. Fevziye ablayı bir bakarsınız İncirlik önündeki protestolarda, bir bakarsınız savaş tanklarına attığı taşlarla, bir bakarsınız Ceyhan’da nöbette, bir bakarsınız siyasi partilerin önündeki protestolarıyla, bir bakarsınız İnönü meydanındaki mazlum halklar için açtığı dayanışma çadırında, bir bakarsınız öğrencisiyle çalışma masasında görebilirsiniz. Nerede değil ki? Gıpta edilecek bir şahsiyet! Ben Fevziye ablayı şu şekilde tanımlıyorum: “Tek başına bir ümmet!” Fevziye abla gerek eylemleriyle gerek söylemleriyle hakikat neyse ve bunun bedelini hiç düşünmeden dile getiren ve eyleyen bir başka parhesist kişiliktir. Onun da mücadelesine tanığız! Bu yazı aracılığıyla mücadelesini selamlıyor, kendisine teşekkürlerimizi iletiyoruz.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x