Connect with us

Köşe Yazıları

Latife Hanım Neden Susturuldu?

Yayınlanma:

-

Latife Hanım’ı (1898-1975) Türkiye ve dünya Mustafa Kemal’le evlendiğinde tanıdı. 1923 yılının ilk ayında karşılıklı gönül rızasıyla ve batılı bir usulle apar topar evlenen çift iki buçuk yıl sonra 1925 yılı Ağustos ayında Mustafa Kemal’in yayınladığı iki satırlık hükümet kararnamesiyle boşandı.

Boşanmanın ardından Latife Hanım’ı zor bir hayat bekliyordu. Yaşananların, Mustafa Kemal’i göklere çıkartma projesine zarar vermemesi için uzun yıllar sürecek titiz bir algı operasyonu yürütülmesi gerekiyordu. Mustafa Kemal’in (de) kusurlu olabileceği “düşünülemeyeceğine” göre yapılması gereken belliydi: Latife Hanım’ın geçimsiz, kötü kadın olarak tanıtılması.

Zira, eski’de de kalsa, bir lider eşi olarak bildikleri, gördükleri onu Ankara’da potansiyel bir tehdit haline getiriyordu.

İpek Çalışlar, “Latife Hanım” adlı kapsamlı kitabının “Karalama Kampanyası” başlıklı 39. Bölümünde olan biteni şöylece özetliyor: “Önce Latife, Mustafa Kemal’e düşman bir kadın olarak yeniden yaratıldı. Sonra da bu sahte imaja durmadan saldırıldı. Muhaliflere uygulanan yıpratma taktikleri aynen Latife’ye de uygulandı.

Nitekim, her daim polis takibinde, bir tür gözetim altında tutulan ve yoğun bir karalama kampanyasına maruz bırakılan Latife Hanım anlaşılamadan, kendisini anlatmasına imkan tanınmadan bu dünyadan ayrılmış oldu. Oysa ki büyük bir kabiliyete sahipti.

İzmirli zengin bir ailenin kızı olarak, aile içinde ve Avrupa’da, yaşadığı döneme göre hayli ileri düzeyde bir eğitim almış, birçok yabancı dili yetkin biçimde kullanabilen; kültür, edebiyat ve sanatla yoğrulmuş zekaya sahip lider ruhlu bir kadındı. Eli kalem tutan nitelikli bir okur ve dahi yazardı. Özel ders aldığı kişiler arasında, aynı zamanda amcası olan Mai Ve Siyah, Aşk-ı Memnu gibi klasiklerin yazarı büyük romancı Halit Ziya Uşaklıgil de vardı.

Latife Hanım’ın o dönem gördüğü baskının şiddetini az çok tahmin edebilmek için “muhaliflere uygulanan yıpratma taktikleri”nin türlerini şöyle bir hatırlamak yeterli olacaktır.

Bir tür darbe ile kapatılan Birinci Meclisteki muhalefetin liderlerinden, Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’in Ankara’nın göbeğinde siyasi bir cinayete kurban gitmesi, onu öldüren Topal Osman’ın, yaralı ele geçirilmişken olay yerinde infaz edilmesi, Milli Mücadele’nin lider kadrosundaki beş isimden dördünün, Cumhuriyetin istişaresiz biçimde, bir oldubittiye getirilerek ilanından bir yıl sonra kurduğu muhalefet partisinin (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) bir yıl gibi kısa bir süre içinde haksız ve hukuksuz olarak kapatılması, muhaliflerin İzmir Suikastı bahane edilerek (bir yargı darbesiyle) bir yıl sonra İstiklal Mahkemesi’nde idamla yargılanması, Takrir-i Sükun Kanunu uyarınca iktidarı eleştiri gazetelerin kapatılması, gazetecilerin cezalandırılması, aydınların hapse atılması veya sürgüne gönderilmesi, İstiklal Mahkemelerinin haksız ve hukuksuz olarak seri halde idam cezaları vermesi…

Cumhuriyet olarak anlatılan rejimin kısa sürede ve bariz biçimde tek adam diktatörlüğüne evrilmesi Mustafa Kemal’i de rahatsız etmiş görünüyordu. “Latife Serbest Fırka’yı Destekledi” başlıklı 37. Bölümde İpek Çalışlar, Fethi Okyar’ın anılarına müracaat ediyor.

Paris Büyükelçisi Okyar, 1930 Temmuzunda ailesiyle izne gelmişken Yalova’ya, Mustafa Kemal’le görüşmeye gitmiş, Fransız hükümetinin Türkiye’ye dair görüşlerini aktarmıştı. Paşa da ona, içinde bulundukları manzarayı, “Vakıa bir meclis vardır, fakat dahil ve hariçte bize diktatör nazarıyla bakılmaktadır” sözleriyle hülâsa etmiş, diktatör olarak anılmaktan duyduğu rahatsızlığı dile getirmişti:

Ben memlekete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum.”

İçinde bulunduğumuz kültürde “kör ölür badem gözlü olur”sa da Latife Hanım, (soyadı kanunu sonrası tam adıyla Latife Uşşaki) ölümünün ardından herhangi bir yüceltme işlemine tabi tutulmadı. Birkaç istisna yazar, tarihçi, araştırmacı bir yana, üzerine örtülmüş “çarpıtma” örtüsünü kaldıran ve bu önemli tarihi şahsiyete hakkını teslim eden olmadı.

İpek Çalışlar, yabana atılmayacak bu, emek mahsulü eserinde Latife Hanım’ı layıkıyla “takdir” edebilmek için azami gayret sarf etmiş görünüyor. İnsan olmanın ister istemez bir yanlılık getirdiğini, bundan kaçınmanın mümkün olmadığını, tümüyle tarafsızlıktan bahsetmenin, hatasız-eksiksiz olmanın imkansızlığını, bu dünyada böyle bir beklenti içine girmenin beyhudeliğini ifadeye ne hacet!

Latife Hanım’ın ölümünün ardından Osmanlı Bankası ve Ziraat Bankası’ndaki kasalardan çıkan 219 adet kayıtlı belge Türk Tarih Kurumu’na bağışlanmıştı. Tarihe ışık tutacak bu önemli belgelerin kamuoyuna açıklanmasına 45 yıldır müsaade edilmiyor. Buna yasal bir engel olmadığını da belirtmeden geçmeyelim.

İpek Çalışlar, bahsi geçen evrakların listesine kitabının sonunda “Kasadan Çıkanlar” bölümünde yer vermiş. Liste büyük oranda günlüklerden, mektuplardan, notlardan, telgraflardan, Latife Hanım’ın kaleme aldığı 172 sayfalık bir romandan ve bir kısmı İngilizce ve Fransızca yazışmalardan oluşuyor.

Kız kardeşi Vecihe İlmen tarafından Askeri Müze’ye verilen “Sn. Latife Uşşaki’ye ait tarihi nitelik taşıyan malzemelerin listesi” Ek 3 adlı bölümde 14 kalem olarak sıralanmış. 5. ve 6. sırada yer alanlar ilginç: Sancak (La İlahe İllallah) 1 Adet, Sancak (Fetih Suresi) 1 Adet.

Boşandığı günden bu yana “susturulan” Latife Hanım’ın, vefatının ardından miras bıraktığı belgelerin açıklanmasına yaklaşık yarım asırdır mani olunuyor. Yaşarken susturulan bir tarihi şahsiyet, ölümünün ardından bunca yıl geçmesine rağmen halen itinayla susturuluyor. Hal böyle olunca, insan, sormadan edemiyor: Kimler, neden korkuyor? Kendilerini “Aydınlık Türkiye’nin feminist kadınları” olarak tanıtanların, tarihi bir kadın karaktere karşı halen yürütülen operasyona karşı bir irade ortaya koymaları gerekmez miydi?

İpek Çalışlar, Latife Hanım’ın terekesinden çıkan belgeleri ayrı ayrı incelemiş, yazıları okumuş bilirkişi Ord. Prof. Reşat Kaynar’ın, 10 Nisan 1979 tarihli kesin mütaalasından bir alıntı ile başlamış kitabına. Ben de o alıntı ile son veriyorum bu yazıya, tarih ve kurgu üzerine bir kez daha düşünmek niyetiyle…

Latife Hanım’ın belgeleri incelenmeksizin devrim tarihinin, daha doğrusu Cumhuriyet tarihinin yazılması mümkün olmaz.”

https://www.dunyabizim.com/latife-hanim-neden-susturuldu-makale,2033.html

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Köşe Yazıları

Kendini Kandırmayı Sevdiren Döngü

Yayınlanma:

-

Bir seçimin insanları, hele de onca problemi üst üste, iç içe yaşayan bir halkı heyecanlandırması pek tabiidir. Geniş kitleler hemen bir mucize olsun bekler, insanlığın uzun tarihi bunun sayısız örneği ile doludur ancak  hakikat başka bir zaviyeden seslenmeye devam ediyor.

Problemlerin birden çözüme kavuşturulduğu görülmüş şey midir? İdeolojik bir perspektiften bakıldığında bunun cevabı net ve kesindir ancak insanız işte, bir mucize gerçekleşmeli ve gelecek günler için güneş bir an evvel yüzünü göstermelidir.

Bütün güzel temennilere kapımız ve gönlümüz açık. Ayaz bıçak gibi keserken bu ılık beklentiye kim kapısını sımsıkı kapatabilir ki?

Gelin görün ki hayat başka hatlardan akıyor. İnsanlığın en temel çelişkilerindeki en mühim aktörler öyle yerli yerinde duruyor. Kavi ve muhkem duruşlarını tehdit edecek, meydan okuma cesareti gösterecek bir seda işitmiş değiller.

Köşe başları tutulmuş hatta köşeler keskinleştirilmiş! Bu durumda köşeyi, başlarıyla alt üst edecek; okumayı, bağlantılı olarak çözümlemeyi, akabinde de sökümü azimle ve istikamet dairesinde yapacak bir süreç gerekiyor.

Ekonomi, Kürt meselesi, kapitalist tahakküm, küresel çevreleme, bütün boyutlarıyla resmi ideoloji, adalet, ekoloji, eğitim… Kabarıp duran bir listemiz var.  Önümüze sunulan krokide bütün çerçeve ayrıntıları ile belirlenmiş, sınırlar çekilmiş. Enerjimize yazıktır. “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur.” tekrar ve aymazlığına düşmek uzak durmamız gereken birinci tehlikedir.

Kur’an ve siyerin birlikte okunmasından devşirilecek rota bilgisi ve hikmetlerle yol almak temel İslami sorumlulukken bu güzergâhın adının şeklen olması dışında umumiyetle anılmaması kaybın başlangıç noktası ve yeni kaybedişlerin teminatıdır.

Misâk-ı milli sınırlarına hapsedilen, eleştirel siyasal hatlara onun dışında bir alan izni çıkmayan bir oyundan çıkmak hakikatten yana olanların boynuna borçtur, ısrarla tekrar edelim. İşin ucunda ahiret ve en nihayetinde âlemlerin rabbine teslimiyet varsa kurulacak siyasetin her bir parça ve aşaması mevcutların dışında ve bambaşka olmalıdır.

Yerel ve küresel, hangi alan ya da merkez esas alınırsa alınsın “tağutu red ve inkâr” esası “tevhid” ilkesinin tüm teorik ve pratik boyutlarıyla mü’minlerce rehber edinilmelidir. Mütehakkim bir gelecek tasavvurunun bütün tarafları hakikat ve hikmet zemininden ihraç edeceği bilgisi, çıkılacak yolun niteliğine dair taliplisi için mühim ipuçları vermektedir.

İnsanın aceleci tabiatı nice tuzakları davet etmektedir; türümüzün tarihi, İslami bütün çağlar ve aşamalar yine bunun sayısız kanıtıyla dolu iken başka projelerin ıslahına yönelmek büyük nasipsizliktir.

Hakikate davet ve bu davetin eş zamanlı olarak ürettiği direniş bilinciyle zulüm yapılarından çekilmek, tehditler karşısında kenetlenmiş binalar gibi saf tutmak ve Zülkarneyn gibi mazlumların çağrısına yetişmek şiarı çıkılacak yolculukların ışığıdır.

Kendini kandırmayı sevdiren döngü en büyük tuzaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Edebiyattan Pek Anlamam

Yayınlanma:

-

Bir söz, bir sözcük, bir fotoğraf karesi, bir bilgi kırıntısı zihnimize girdiğinde nasıl bir hale dönüşür, neye nasıl yol açar, bunu kestirmek kolay değil. Yediğimiz içtiğimiz vücudumuzda nasıl bir işlemden geçiyor, az çok biliyoruz. Peki ya okuduklarımız, gördüklerimiz zihnimizde nasıl bir süreç izliyor?

Öyle zannediyorum ki hayatta işimize yaramaz sandığımız, “alakasız” görünen bir bilgi bile insanın zihninde bir süre demini aldıktan, başka bilgilerle etkileşime girip harmanlandıktan sonra bir ilgiye, oradan da geçerse somut bir hamleye dönüşür.

İlme hürmet ve algıları açık tutarak merakları beslemek, değeri ölçülemez bir hazinedir.

Ernest Hemingway’in İhtiyar Adam Ve Deniz adlı kitabından altı çizili şöyle bir cümleyle karşılaştığımızı düşünelim: “Erkek yenilgi için yaratılmamıştır. Erkek mahvedilebilir ama yenilmez.”

Bu sözle “erkek olmak” ve ilişkili olarak “kadın olmak” üzerine düşünebiliriz. Ernest Hemingway de kimmiş diye sorup araştırabiliriz. Yahut, yazarı veya kitabı, okumak üzere adım atabiliriz. Bu isim ve kitabı, zihnimizin bir kenarına, “ileride bakarım” notuyla iliştirebiliriz. Bu bilgiyi zerre umursamayıp derhal çöp kutusuna yollamak da pekâlâ mümkün. Seçenek çok. Birini işaretlemek veya soruyu boş bırakmak herkesin kendi bileceği iş. Netice, büyük düşünürümüzün taksirle buyurduğu gibi: Herkesin hayatına kimse karışamaz.

Ölü Ozanlar Derneği” adlı filmi izleyenler lise öğrencilerine hayat dersi olan dizeleri, o dizelerin şairini hatırlıyorlar mı?

bir ormanda yol ikiye ayrıldı ve ben /ben gittim daha az geçilmişinden” (Robert Frost)

Yollar ayrılır ve bir tercihte bulunmak durumunda kalırız sıklıkla. “Herkes” ve “hiç kimse”yi ihtiva eden seçenekler işaretlenir ya büyük oranda. 

Büyülü gerçekçiliğin ustası Kolombiyalı büyük yazar Gabriel Garcia Marquez, nevi şahsına münhasır anlatım tarzını, “en fantastik şeyleri en normal şeylermiş gibi anlatan” büyükannesinden miras aldığını belirtmişti. 1982 yılında Nobel Ödülünü alırken, konuşmasında William Faulkner’i ustası olarak anmıştı.

Geçmiş asla ölü değildir, hatta geçmiş bile değildir diyen Faulkner’in romanlarında “geçmiş, şimdinin yakasını bırakmaz.”

Hukuk Edebiyat Okuma Grubumuzun bu sezonki 14 kitaplık listesinde “Kırmızı Pazartesi” ve “Döşeğimde Ölürken” kitaplarına yer vermemiz tevafuk olmuş.

Afro-Amerikalı Nobel ödüllü yazar Toni Morrison, bir konuşmasında, Amerika’nın kölelik tarihine adanmış hiçbir anıtı, hatta yol kenarında bir bankı bile olmadığını söylemiş. Bunun üzerine, 2008 yılında, Güney Carolina’da Charleston yakınlarında kendisine adanmış bir anıt dikilmiş: Yol Kenarında Bir Bank (A Bench By The Road).

Edebiyatla biraz ilgili biri “Uğultulu Tepeler” romanını okumamışsa bile duymuştur. Emily Bronte’nin bu tek kitabı dünya klasikleri içinde özel bir yere sahiptir. Emily’nin, edebiyata meftun üç kız kardeşten biri olduğunu biliyor muydunuz? Bir kardeşi (Charlotte), “Jane Ayre”, diğeri (Anne) ise “Agnes Grey” romanının yazarıdır. Victoria dönemi yazarı üç kız kardeş ve üç klasik. Hayli sıra dışı bir başarı.

Pek çok yazar henüz ilk kitaplarında büyük başarı elde etmiş, edebiyat dünyasına adını yazdırmıştır. Çavdar Tarlasında Çocuklar, Salinger’in, Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar’ın, Bülbülü Öldürmek, Harper Lee’nin, İnsancıklar ise Dostoyevski’nin ilk romanıdır.

Şilili dünyaca ünlü şair Pablo Neruda 1971’de Nobel ödülünü alırken yaptığı konuşmada “en iyi şair, günlük ekmeğimizi yapandır: Kendisinin tanrı olduğunu düşünmeyen, köşedeki fırıncı” diyerek şiire ve şaire bakışını veciz biçimde ortaya koymuştu. Neruda, Walt Whitman’ın resmini çerçeveletip evinin duvarına astırmıştı. Resmi duvara asan marangoz “portre büyükbabanızın mı” diye sorunca, Neruda “evet” cevabını vermiş.

Lev Tostoy’un ne büyük bir yazar olduğunu anlatmaya gerek yok. Time Dergisi’nin 2007 yılında yayınladığı, dünyanın en büyük romanları listesinde Anna Karenina birinci, Savaş ve Barış üçüncü sırada yerini almış.

Azizlerden daha çok, yenik insanlara yakınlık duyarım” diyen, iyi bir kaleciyken tüberküloza yakalanınca bu hayalinden vazgeçen Albert Camus doğma büyüme Cezayirlidir.

Stephen King dünyanın en ünlü ve üretken yazarlarından biri. Pazarı yılda birden fazla Stephen King romanlarıyla boğmamak için uzun süre takma adla da roman yayınlamış. Ne kadar düşünceli bir insan! (Yoksa o bir ahi mi?)

Siyasi mahkûm olarak Sibirya’da dört yıl çalışma kampında kalan Dostoyevski’nin okumasına izin verilen tek kitap İncil’miş.

Kim demiş edebiyat karın doyurmaz diye? J. K. Rowling’in Harry Potter ve Ölüm Yadigarları adlı kitabı 2007 yılında yayımlandığı ilk gün 11 milyon satmış. (Siz yine de üniversite tercihlerinde ilk sıraya Edebiyat Fakültesi’ni yazmayın!)

Ben edebiyattan pek anlamam, bu bilgileri “Edebiyattan Pek Anlamam” adlı kitaptan seçtim. Bilgilerin ilgilere dönüşmesi, ilgilerin yeni yeni kapılar açması temennisiyle. 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Firavun’un Adamlarının Karşısına ve Büyük Kalabalıkların Önüne Çıkan Musa

Yayınlanma:

-

Sözün cazibesine kapılmamak mümkün değildir çoğu zaman, bir şey diyemem lâkin söz bir yerden sonra boş gösterene dönüşürse artık ihtiramını kaybeder. Lafazanlık bu manada son derece tehlikeli bir evredir, uzayıp gider. Eylemden kopuktur. İman, salih amelle anlam kazanır, ete kemiğe bürünür. Lafazanlıktaki maharetin büyüsel bir karşılığı yok değildir ancak eylemden kopukluğu nihayetinde imhasına sebebiyet verecektir.

Eylemin teorik çerçeveden, ilmî-usûlî derinlikten kopuk oluşu bir müddet sonra yavanlığı ve kaba tekrarı beraberinde getirecektir. Paulo Freire Ezilenlerin Pedagojisi’nde bu tehlikeye dikkat çeker. Kuran’ı Kerim’in iman-amel bütünlüğüne, sözün somut karşılıklarına dair uyarıları iman edenler için çok daha geniş bir çemberi daha başından çizer.

İslamcılık tartışmalarına müdahalede bulunan bir yazımda[1] İslamcılığın sahada üretilen bir şey olduğunu vurgulamaya çalışmıştım. Evet, İslamcılık sahada üretilen bir şeydi. Bütün siyasal çalışmalarda, taban örgütlenmelerde, tebliğ-dayanışma çabalarında, kültür-sanat faaliyetlerinde, eylem ve yürüyüşlerde, yoksula uzanan elde kendini somutlamaktaydı. Kitlelerle, hayatla temas kuran İslamcılık teorik tartışmaları da beraberinde büyütüyor, yayın ve diğer tartışma zeminlerini güçlendirip çeşitlendiriyordu.

İslamcılığın AKP iktidarı tarafından rehin alınmasıyla bu bereket imha edildi, devlet imkânları safına geçen belediye, stk ve türlü çeşit bakanlıklar tarafından finanse edilen sempozyum ve benzeri faaliyetlerde İslamcılık bir kadavra muamelesi gördü. Öldürülmüştü, hakkında konuşmaya iştahlı ücretli ağızlar tarafından işlendi, işlendi ve kullanım ömrü tümüyle dolduruldu. Az evvel bahsettiğim yazı doğrudan bu hakikate dönük bir isyandı aynı zamanda. İslamcılık sahada olan bir şeydi ve arsızca kadavra muamelesine tabi tutulamazdı. Gece gündüz çalışan kadınların, malını mülkünü bu uğurda harcayan fedakârların, uzak İslam coğrafyalarında can veren yiğitlerin, dergi-gazete satırlarına nefes veren gayretkeşlerin omuzlarında yükselmişti. Saf değiştiren ücretli koronun haddine değildi onu tartışmak, bereketinden rant devşirmek!

İslami hareket de denilebilir, hatta denilmelidir, sahada olan bir şeyse eğer bu, bugün için de geçerlidir. Her zaman geçerlidir muhakkak ama elde avuçta ne varsa, yani nerede ne kadar bağlısı kaldıysa artık, işte o kitle şaka götürmez hakikatle yüzleşmelidir: Lafazanlıkla eylemcilik arasındaki dengeyi sağlamaya ayarlamalıdır kendini. Sosyal medya çağının tembelliği ve tarafını belli etme imkânını oturduğu yerden belli etme yanılsamasını körüklediği bir zamanın büyüsünden sıyrılmalıdır. Problemli teorik tutumlarla az evvel değinmeye çalıştığım büyüsel yanılsamaların birlikte ürettiği tavırsızlık İslamcılığın son unsurlarını da sahnenin dışına itmek üzeredir.

Emek mücadelesinin türlü çeşit cephelerine, ekoloji savunusundan antiemperyalist-antisiyonist tutumlara uzanan geniş yelpazede halkın ve egemenlerin önünde fiili olarak boy gösteremeyen siyasi-İslami kimlik ilan edilmeyen bir iflas halindedir. Lafazanlığın iştiha ile zirve yaptığı ve sözün meydanlarda, direnişlerde sınanmadığı; Firavun’un adamlarının karşısına ve büyük kalabalıkların önüne çıkan Musa’nın rehber edinilmediği bir mücadele söylemi karşılıksızdır, boş gösterendir. İzahı yapılamaz bir gerçek dışılıktır.

Yerelden küresel direniş ağlarına uzanacak fiili bir perspektiften uzak, sözün çekim alanına hapsolmuş siyasal tavır(sızlık)dan tevbe etmek yeni bir ilk adım olmalıdır. Bunun için eli tutulacak örneklikler dünyanın her tarafında vardır. Sahih bir niyete bakar.

[1] https://www.tasfiyedergisi.net/islamcilik-sahada-olan-bir-seydi/

Devamını Okuyun

GÜNDEM