Connect with us

Söyleşiler

Nevzat Güngör: “Yazmasaydım direnemezdim”

Yayınlanma:

-

Yazar Nevzat Güngör ile hayatı, yazarlık serüveni, eserleri, öykü ve roman türlerine bakışı üzerine konuştuk. Baştan ayağa direniş kesilmiş ve adeta imkansızın içinden çıkagelmiş biri kendisi. İddialı mı oldu? Röportajı okuyanlar karar versinler buna. 

 

Üç öykü kitabının ardından 2014 yılında ilk romanınızı yayınladınız. Özgür Ölüler, Ömer Türkeş’in editörlüğünde Ahmet Büke tarafından yayına hazırlandı ve Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı. Aradan 11 yıl geçtikten sonra, bu yıl içinde Körünoğlu, Kerbela ve İsimsiz ve Melek adıyla üç roman daha yayınladınız. Hızlı bir yıl ve sıkı romanlar. Kim bu yazar Nevzat Güngör? Kitapların künyesinde verilen bilgilerin ötesinde sizi tanıyabilir miyiz?

Aslında çok zor bir soru sordunuz. Kim olduğuma tam anlamıyla bir cevap verip veremeyeceğim elbette tartışmalı bir konu. Hem ayrıca kim olduğuma dair düşünce ve görüşlerimin, beni iyi tanıyanların düşünce ve görüşleriyle çelişebileceğini de belirteyim.

Kim olduğumu nasıl ifade edebilirim? Bir yazar dersem elbette bu yetersiz kalacak. Otuz yıl cezaevinde kaldıktan sonra tahliye olan eski bir tutsak dediğimde de aynı şey yaşanacak. Kimlik, çoğunlukla kişinin insan boyutunu tümden kapsama noktasında yetersiz kalabilmektedir…

Resmi kayıtların aksine on yedi yaşındayken siyasi nedenlerle tutuklandım. ‘90’ların Türkiye’sinin gençliğime denk gelmesi belki de yaşadığım en büyük talihsizliktir. Devlet Güvenlik Mahkemelerinde sözde bir yargılanmaya bile tabi tutulmadan müebbet hapis cezasına çarptırıldım.

Cezaevi, bir tür yeryüzü cehennemidir aslında. Cezaevine düşmek ise, kör ve de dipsiz diye tanımlanan kuyuya düşmekle birdir. Bu kuyuda otuz yıl yatmak ise imkânsız diye tanımlanabilecek bir şeydir. Nitekim ben de bu kadar zaman boyunca yatacağımı düşünemediğimden ya delireceğim ya da öleceğim diyordum. Bir ömür haksız hukuksuz şekilde nasıl dört duvar arasında geçirebilirdi ki? Buna hangi yürek dayanırdı…

Ama hayat işte…

Delirmemek için kendimi kitaplardan o dünyaya gömdüm. Bu kendi özgür irademle seçmiş olduğum biricik mecburiyet, yani kaderimdi! Beton ve demirden duvarlar arasında tutsakken, cümlelerden o dünyada ise özgürdüm artık. Etrafımda kitaplardan bir duvar örmüş ve duvarın benim bulunduğum tarafında ise bambaşka bir dünya yaratmıştım. Sonra işte ‘Bu ömür neden boşa harcansın’ diye düşünmeye başladım. Boşa harcanan bir ömür, kendi ölümünü anı anına seyretmek demekti. ‘Derdimi paylaşmalıyım’ ve de ‘acaba acımı hafifletebilir miyim’ sorusu hiç susmayan bir yaraya dönüşünce de yazmaya başladım. Bu o kadar da kolay bir şey değildi ama. Türkçe yabancı dildi benim için. Öğretmen dayağıyla öğrenilen, devletin resmi dili. Türkçe bir mektup yazmak bile işkenceydi. Çünkü yazmaya başladığımda, o dile ruhumu ve yüreğimi de katmak zorundaydım. Bu sürece ‘Türkçe ile barışmak’ diyebilirim. ‘Türkçe ile mecburen barışmak.’ Dayak, acı ve resmiyetin aşağılayan yüzüyle öğrenilen bir dilin aşk, sevgi ve umudun diline dönüştürülmesi yani…

Öyle elbette, bir dilde yazacaksanız o dili çok iyi kullanmak zorundaydınız. Hatta daha da ötesi, o dili kanat haline getirerek ruhunuza takmalıydınız. Benim ise buna gerçekten hiç niyetim yoktu. Kürtçe yazmak ise yasaktı. Hem Kürtçe sadece bir konuşma diliydi benim açımdan. Onu yazı dili haline getirmek için dilbilgisinin bütün düğümlerini çözdükten sonra ağzına kadar doldurulmuş kelime hazinesinin gölgesinde kılı kırk yararak kağıdın yüzüne nakşetmem gerekiyordu. Hadi diyelim bunu yaptım, cezaevi idaresinin gerçekleştirdiği aramalarda ‘bilinmeyen bir dilde yazılmış yazılar’ denilerek el konulduğunda, yapacağım tek şey, buruk bir öfkeyle  havalandırmada bir sigara yakıp bakışlarımı gökyüzüne dikmek olacaktı.

Yani yürünecek bir tek yol vardı: Türkçe.

O yolu yürümeye başlayarak yazmaya başladım. Edebiyatçı olmak değildi amacım. Kendime yazıyordum. Kendi kendime! Kendime kendimi anlatıyor, kendime kulak verirken de kendi derdime ortak oluyordum. Geçmişimi döküyordum önüme. Görmek için bakıyor, sonra ‘demek bunları yaşamışım ha!’ diye mırıldanıyordum. Sonra bakışlarımı duvarın, tel örgülerin, yani tutsaklığımın ötesine dikerek dışarıyı, yani özgürlüğü görmeye çalışıyordum. Acıyla inleyen bir yürekten doğan o belli belirsiz inlemeyi duymak için ise gözlerimi kalemimin ucuna dikip bekliyordum. Bekliyor ve yazıyordum. Elbette ilk yazdıklarım berbat şeylerdi. Sonradan yazdıklarım da. Ama kimin umurundaydı bu. Yazmış olduğum o öykülerle cezaevinden firar ederek özgürlüğe dokunmuştum her seferinde. Bundan daha değerli ve de güzel bir şey var mıydı acaba?

Sonra…

(Hep bir sonra vardır işte!)

Sonra zindan adlı değirmende öğütülmemeye çalışırken devletle birlikte diğerlerine karşı da ruhumu ve de yüreğimi korumalıydım.

Sait Faik Abasıyanık ‘Yazmasaydım delirirdim’ demiştir. Hassas bir yürek açısından bu, çığlık atmak gibi bir şey olsa gerek. Ben ise o dört duvar arasında ‘Yazmasaydım direnemezdim. Yazmasaydım, ben ben olmazdım’ diyorum.

Evet, yazdım. Kötü şeyler yazdım çoğunlukla. Ama dört duvara, demir parmaklıklara, yani bütün o şeylere inat gülümsemeyi de başarabildim. Kelimelerden kanatlarım vardı artık. Kelimelerden bir kalenin içindeydim. Kelimelerden bir dünyanın özgür yurttaşı. Kendi kalemimle yarattığım insanlarla birlikteydim. Daha da ötesi o kalemle kendimi de yazmakla kalmıyor kendimi de büyütüyordum. Dört duvar arasında kalmak bir tür geçmişsizliğe mahkûm olmak demektir. Düşünün, hayal edin, on yıl, yirmi yıl boyunca bir odada kapalı halde kalıyorsunuz. Bir geçmişiniz olur mu? Zaman, sizin için tekrarların yarattığı bir tür zamansızlık haline dönüşmeyecek midir? İşte ben de kendime yazarak bir geçmiş yaratmaya çalıştım. Neredeyse kalemimle kendimi de kurgulayarak eklemeler ve çıkarmalar yapıyordum. Rüyalarımda bazen yazmış olduğum romanların ya da öykülerin kahramanlarını görürdüm. Uyanıp da havalandırmaya gittiğimde ise, o kahramanlarla volta attım. Yani yazmakla sadece özgürlüğü onlardan çalmadım, şu anki beni de kalemimle ‘yarattım.’

Otuz yılın yarısı tamamen yazmakla geçti diyebilirim. İyi, iyi ki de böyle oldu…

Yayınlanış sırasına bakılacak olursa edebiyata öykü yazarak başladınız. Öykü, romana geçiş için bir köprü vazifesi mi gördü sizin için? Her iki türde eseler vermiş bir yazar olarak bu türleri nasıl görüyorsunuz, kendinizi hangisine daha yakın veya ait hissediyorsunuz?

Yazmaya öyküyle başladım. Bu bir tercih değildi. Neredeyse kendiliğinden olan bir şeydi. Ne öykünün nasıl yazıldığını biliyordum, ne de buna dair bir okuma yapmıştım. Anlatmak ihtiyacı kendini öykü biçiminde dışa vurmuştu. Kaç yıl boyunca da hikâye, yani öykü yazdım. Çoğu elbette kötüydü. Ama işte ‘ustalığa’ ulaşmak için acemiliğin o uzun mu uzun yolunu sabır ve inatla yürümek gerekiyordu. Ki, hala o yolu yürüdüğümü de düşünüyorum…

Romana geçmek öyle bilinçli bir tercih değildi. Ya da bir sabah kalkıp ‘artık roman yazmalıyım’ demedim. Ayrıca öykü, romana geçmek için kullanılan bir köprü de değil. Her ikisi de ayrı birer tür.

Yeni bir öyküye başlamıştım, biraz uzun olacağını tahmin ediyordum. Yapmış olduğum taslakta  sonuç bölümü kaç cümleyle özetlenmişti de. Yazmaya başladım başlamasına da, ama bir türlü bitiremedim. Öykü kahramanım kalemime karşı direniyordu. Neredeyse kendi kendinin yazarı konumuna gelmişti. Direndim ama. O da direndi. Müdahale etmem metni sakatlayacak, kendi öykü kahramanımın katili olmama yol açacaktı. Elimde kurgu bir cesetle ne yapabilirdim ki? Direnmekle kalmıyor, yepyeni kelimelerle dünyasını büyüttükçe büyütüyordu da. Onu takip etmekten başka yapacak bir şey var mıydı? Onlarca sayfa yazdığımda ise, elimdeki metnin bir öykü olmadığını, farklı bir şeye dönüştüğünü, o sınır çoktan aşarak romana doğru gittiğini anlayınca da, ‘İşte şimdi bir roman yazmak zorundayım’ diye düşünmüştüm.

Yani biraz ‘kendiliğinden’ olan bir şeydi. Metin, kendisine bir form belirlemiş ve hiçbir tereddütte yer bırakmayacak şekilde tutup önüme de koymuştu. Yine el yordamıyla dayatılmış olanı yapacaktım. Metnin kurgusunu yeniden gözden geçirdikten sonra yazdıklarımı tekrardan okudum ve hayatımın ilk romanını bitirmek için kalemime uzandım….

İlk romanım, elbette kötü bir metindi. Şimdi karşıma çıksa, belki de başımı önüme eğip ona selam vermeden geçip giderim. Ama iyi edebiyat kapsamında nitelikli ürünler vermek için bir sürü kötü şey yazmak gerekiyor. Buna ‘pişmek’ denebilir. ‘Olgunlaşmak’. Yani çocukluğun ve gençliğin yıllarını arkada bırakmak…

Öykü, yüz metre koşusu, roman ise maraton. Öykü yazarının silahında tek kurşun vardır ve ateş ettiğinde okuyucuyu kalbinden vurmak zorundadır. Roman ise, içi her türlü silahlarla dolu cephaneliktir. O çok bilinen örneği de vereyim: Öykü, ringe çıkan boksörün rakibini ilk saniyelerde tek yumruklarla nakavt etmesi ise, roman, onlarca raunt süren bir boks karşılaşmasıdır. Öykü aşk, roman sevgidir…

Öykünün kendine ait zorlukları vardır elbette: Çok az kelime ve boşluklarla okuyucuyu yüreğinden yakalamak mesela… Tek fazla kelime o öykünün kanatlanıp uçmasını engeller. Romanda ise, bazen bir evren yaratmak ve o evreni ‘yeni’ şeylerle doldurmak zorundasınızdır. Yan karakterlerle birlikte onlarca kahramanınız vardır ve her birinin hangi gün ne giymesi gerektiğini bile netleştirmek zorundasınızdır.

İnsan, ‘yaratıcılığın ve ifadenin varlığı’dır. Duygularını, korkularını, sevinçlerini, trajedilerini taşa, sese, renge, beden hareketlerine döken bir varlıktır. Edebiyat, onun dünyayı algılama, yorumlama ve ona kattığı estetik değerdir. İnsan, kurgunun ve metaforun mimarıdır. Gerçeklikle yetinmez, onun üzerine katmanlar inşa etmek ister. Kahramanlar, kötüler, âşıklar, canavarlar yaratır. Kendi iç dünyasını ve toplumsal ilişkilerini bu kurgular üzerinden anlatır ve de anlar.  Bu da insanın aslında ‘hikâye anlatan bir ‘hayvan’, yani Homo Narrans olmasıyla ilişkilidir. İnsanı insan yapan şeylerden biri de inşa ettiği bu sembolik dünyadır. Ve bu sembolik dünyanın temel tuğlaları da hikayelerdir. İşte öykü ve romanın buluştuğu nokta tam da budur: Hikayeler… Bu temel üzerine farklı binalar yükselir yani…

Körünoğlu, dolu dizgin akıp giden, okuruna esaslı sorular için derin alanlar bırakan büyük bir roman. Bu kitapla ilgili tek eksik, iyi bir yayınevinin etiketi olabilir. Ayrıca, bu kitabın sinemaya uyarlanmaya çok müsait olduğu izlemi de edindim. Bir yazar olarak sinema ile aranız nasıl? Sinema edebiyat ilişkisine nasıl bakıyorsunuz?

Körünoğlu romanı, aslında yaşadığımız dünyanın bir eleştirisi. Kapitalist sistemin insani olan her şeyi nasıl yok etmeye çalıştığını anlatma istemidir de. Bunu yaparken de daha çok sorular sordum. Hayatının anlamını kaybeden Ahmet’in fırlatılmış olduğu şizorfenik bir paralel evrende kişisel sorgulamalarını toplumsal sorgulamalara dönüştürmesinin yolculuğudur Körünoğlu. Ayrıca  Ulysses’in 21.yüz yılda bir tür yeniden yazımıdır da.   James Joyce, Kafka, Jose Saramago gibi yazarlara göz kırparken daha ‘toplumsal’ bir duruş sergilemeye de çalışır…

Tabi benim kalkıp bu roman hakkında bu tür şeyler belirtmemin bir noktadan sonra hiçbir anlamı yok. Belirleyici olan okuyucunun o kitaptan ne ‘anladığı’. Kitabı bitirdiğinde yüreğinde kalan o tat olacaktır.

Aslında sinemayla çok yakından ilgiliyim. Senaryolarım var. Yine epey tiyatro da yazdım. Yani ‘görsel düşünme’ yönümü hep geliştirmeye çalıştım. Körünoğlu’nun sinemasal bir yönü elbette var. Çoğu sahneyi önce görüntülerle canlandırdım, sonrada o görüntüleri elimden geldiğince sade bir şekilde kelimelerle dökmeye çalıştım. Orhan Pamuk, ‘görsel düşünmek’ diye bir kavramdan söz eder. Görsel düşünen yazarlar için romanın merkezi genellikle somut bir manzara, bir şehir silueti, bir oda veya bir nesnedir. Bu merkez, yazarın hikâyesini inşa ettiği görsel bir odak noktasıdır. Sözel/kavramsal yazarlar için diyalog ve fikirler ön plandayken, görsel yazarlar için betimlemeler ve ayrıntılar hikâyenin ta kendisi olmaktadır. Orhan Pamuk için ‘görsel düşünmek’ bir yazma tekniğinden çok daha fazlası, bir var olma ve dünyayı algılama biçimdir. Benim de hareket noktam budur aslında. Ne kadar başarılı olup olmadığım elbette tartışılır bir konu…

Ayrıca Körünoğlu romanında riskli bir işe girişerek okuyucunun kendini kahramanla özdeşleştirmesinin önünü alamaya, onunla empati kurmasını elimden geldiğince engellemeye çalıştım. Dolaysıyla herhangi bir kahramanla özdeşleşme imkânı bulmayan okurun yarattığım o dünyada kalması için de bir şeyler yapmak zorundaydım. Yoksa okuyucu, neden zaman ve emek harcayarak Körünoğlu’nu okusun ki! Tam da bu nedenle işte görsel, yani sinemasal bir dünya yaratarak okuyucunun o dünyada kalması için eline sağlam bir neden vermek istedim.‘Alice Harikalar Diyarında’ masalının bir tür tersine çevirme hali yani.

Başardım mı peki?

Bilmiyorum. Hiç bilmiyorum.

Bir yazar olarak güçlü eserler vermek için ne gibi pratikler içindesiniz? Daha özelde, bir kitaba nasıl başlıyor ve ne şekilde son noktayı koyuyorsunuz? Size ait yazarlık yordamını merak ediyorum.

Güçü eselerler vermenin matematiksel bir izahı yok. Böyle bir formül de. Neredeyse yirmi yıldır hiç durmadan okuyor ve de yazıyorum. Bu aynı zamanda güçlü bir eser vermenin arayışı da. Yazarlık potansiyelim ne kadar? ‘Herkes kendi yüreğinin büyüklüğü kadar sever’ diye bir söz var, bu sözü şöyle de ifade edebiliriz: ‘Herkes yeteneğinin büyüklüğü  kadar yazar.’ Bazıları dâhidir, kaleminden sihir damlar, bazıları ise yeteneklidir, bu yeteneklerinin bittiği noktada devreye harcadıkları o imrenilesi emek girer.

Nitekim V. Nabokov, için ‘yazar’, dili bir usta gibi kullanan, kelimelerle resim yapan, metinlerinde karmaşık yapılar, desenler, kelime oyunları ve çok katmanlı anlamlar kuran kişidir. Bir büyücüdür o. Kelimelerden sihir yaparak okuyucuyu bambaşka bir dünyaya fırlatır. O tür yazarlar için önemli olan, hikâyenin kendisinden ziyade, o hikâyenin nasıl anlatıldığıdır. Büyük eserler vermek ise genellikle bu tür yazarlara nasip olmuştur.

Çok okudum. Çok. Hâlâ da okuyorum. Rus klasiklerini neredeyse baştan sonra iki kez okudum. Önce yirmili yaşlardayken sonrada kırklı yaşlarda. Çok da yazdım. Neredeyse yedi yüz tane öykü… Romanlar… Tiyatrolar… Birkaç tane de senaryo… Ama kabul ediyorum, çoğu kötü şeylerdi. Elden ne gelir. Acemiliğin o yolunu yürümek bir mecburiyettir işte…

Bazen tek bir fotoğraf bile bana roman yazdırır. Mesela ‘Özgür Ölüler’ romanını yazmama neden olan şey, iki fotoğraftı. Kerbela anmasında yapılan intihar saldırısında kana bulanmış küçücük bir çocuğun gözlerindeki sessiz çığlığı ölümsüzleştiren ile İran’da idam edilmek üzere olan bir gencin meydanda kendini seyredenler arasında gördüğü tanıdık birine elleri arkasından bağlı olmasına karşın selam vermeye çalışırken gülümsemesini ölümsüzleştiren o fotoğraf…  Çokça etkilemiş ve kendime bazı sorular sormuştum. Bu fotoğraflar tohuma dönüşerek yüreğimin toprağına ekilmişlerdi. Akıp giden zaman, hem yağmura dönüşmüştü, hem de rüzgâra. Sonunda o tohumlar başlarını toprağın dışına çıkarmakla kalmamış, büyümeye de başlamışlardı. Yalnızlığımda her fırsat bulduğumda dönüp o tomurcuklanmış tohumlara bakıyordum. Yeşermeye devam eden bu iki fotoğrafa. Yaşamakta olduğum coğrafyayı daha iyi anlamak için teorik kitaplar okumaya başladım sonra. Ardından da ‘artık bunun romanını yazmalıyım’ dediğim noktaya geldim ve kalemi elime aldım.

Daracık bir hücre hayal edin. Beş adımlık bir havalandırma. Yokluk ve yoksunluk mekânı. Zamanımın her anı artık romanı nasıl bir kurguyla yazacağım sorusunu cevaplamakla geçiyordu. Hücrenin duvarını büyük beyaz bir karton yapıştırmıştım. Gece gündüz demeden, hatta uykudan uyanarak notlar alıyordum oraya. Bu süreç, yoğun tecritin uygulandığı F tipi hücresinde kendimi tümden yalnızlığa mahkûm etme süreciydi de. Kuyunun dibinde kendi ellerimle kazdığım başka bir kuyuya kendimi gömme hali yani! Kuyunun içindeki kuyu! Oldukça sancılı bir süreçti elbette. Sonra işte oturup yazmaya başladım kalemimin kanatlanmasını beklerken. Duvarlara, demir parmaklıklara ve diğer şeylere inat. Köle gibi çalışmasına karşın tutsaklığını yıkan bir yazardım artık. Aylar sonra bitirdiğimde kaldırıp dolaba koydum demlenmesi için. Rüyalarıma gidiyordu elbette. Daha da ötesi, o romanla nefes alıyor, o romanla bakıp görüyor ve de o romanla uykuya dalıyordum. Benimkisi roman yazmak değil o romanı satır satır yaşamaktı da Sonra sıra en zor şeye geldi; düzeltmeye. Düşünün, beş yüz kitap sayfasını yedi-sekiz kez baştan sonra okuyup düzeltiyorsunuz.  Kelime kelime… Cümle cümle… Defalarca, defalarca… Bıkıyorsunuz artık. Yazmış olduğunuz metinden ölümüne nefret ediyorsunuz.  Yayınevine gönderdiğinizde ise, vermiş olduğu onca eziyet ve de çektirmiş olduğu onca cefadan dolayı onu sonsuza dek unutmaya çalışıyorsunuz…

‘Büyük bir roman yazmak’ nerdeyse her yazarın hayali. Bunun altında belki de bir tür ölümsüzlük arayışı vardır. Kendim için söyleyeyim, yazarlık yeteneğimin ne kadar yüksek olduğunu tam olarak bilmiyorum. Belki de büyük bir eser verecek yeteneğe sahip değilimdir. Yeterli cabam da yoktur. Ya da o cabamı oldukça yanlış bir şeklide de kullanıyor olabilirim. Hem ayrıca yaşanan dijital salgının insanları ekranlardan hücrelere hapsetmesi gerçekliği de var. Kitap ölmek üzere. Sadece direnen ruhlar ona sımsıkı tutunmaya çalışıyorlar. Belki de günün birinde dijital salgın onları da ele geçirir. Böylesi bir dünyada büyük bir eser yazmanın bir anlamı olacak mıdır? Okunmadıktan sonra her kitap aynı değil midir?

Benim için mesele şu: anlatmak zorundayım. Söylemek. Bunun dertlerimi azaltmayacağını biliyorum, ama yine de mecburum. Beni duyacak kulaklara ihtiyacım var. Yazdıklarımı görecek gözlere… Belki de mezarlıklara yazıyorumdur, morglara veya hastanelerin yoğun bakım ünitelerine. Duyacak bir kulak, görecek bir göz umuduyla…

2025 yılında 3 kitap yayınladığına göre, okurla buluşmak için hazırda beklemiş olmalılar. Gelecek yıllarda okurlar Nevzat Güngör’den hangi kitapları bekleyebilirler? Hali hazırdaki dosyalar ve yayınevleri hakkında bilgi verir misiniz?

Tutsaklığım boyunca hep okumaya çalıştım. Açlıktan kırılmak üzereymiş ve bu açlığımı da sadece kitaplar giderebilecekmiş gibi… Hep, hep okudum…  Sonra tutsaklığımın son on beş yılında gece gündüz demeden yazmaya başladım. Dolaysıyla birçok dosya biriktirdim, ama yayınevleriyle kişisel bir ilişkim yok. O ‘camiadan’ pek kimseyi de tanımıyorum. Dolaysıyla yayınevlerine ait sitelerden yapmış olduğum başvuruların değerlendirmeye tabi tutulup tutulmadığını, dosyalarımın okunup okunmadığını bile bilmiyorum.

Yine de değişik yayınevlerine on tane dosya ile başvurdum.

Bekliyorum.

(Belki de beklemek ömrüme verilebilecek o isimlerden biridir?)

Çok güvendiğim dosayalar var. Mesela; ‘Çölün Gölgesi.’ Yeri gelmişken söyleyeyim, bu dosyayı yaklaşık on iki yıl önce yazmış ve büyük bir yanlışlıkla ham öykülerimin bulunduğu bölüme kaydetmişim. Tahliye olduktan üç yıl sonra, bilgisayarımda öykü ve roman dosyalarımı öylesine gözden geçirirken ‘Çölün Gölgesi’ne rastladım. Tek öykü sanıyordum. Tek ve ham bir öykü… Öylesine göz attığımda da bir roman dosyası olduğunu gördüm ve çok şaşırdım. Oturup okumaya başladığımda ise, bu roman dosyasını başkasının yazmış olabileceğini düşündüm. Okuyup bitirdiğimde ise mutlu oldum. Çok beğenmiştim. Üstelik de o romanı yazdığım süreçte neler yaşamış olduğumu da hatırlayarak geçmişime yeni şeyler katmıştım.

Daha birçok roman ve öykü dosyası var elimde. Tahliye olup da iki yıl ‘özgürlük’ denen bu dünyada yaşadıktan sonra çoğunu yeni baştan okuyup düzelttim. Hâlâ da düzeltmeye devam ederek onlara yaşanmışlığın kokusunu eklemeye çalışıyorum.

Elbette yazmaya devam ediyorum. Ağır aksak da olsa… Yarım yamalak… Dışarda, yani bu dünyada, yine öyküden başladım. Hikâyelerden… Romana ise ne zaman geçerim hiç bilmiyorum… O zamanın gelip gelmeyeceğini de…

1983 Trabzon doğumlu avukat. Kitapları: Uzun Bir Cumartesi (Anlatı), 272 (Roman), Ufak Tefek Şeyler (Deneme), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme), Kelebek Ve Arı (Biyografi), Ceza Hikayeleri (Hikaye), Kuzularla Saklambaç (Hikaye), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye) İletişim: m.ali.b@hotmail.com

Tıklayın, yorumlayın
4 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Söyleşiler

“Atasoy Abi” Belgeselinin Yapımcı ve Yönetmeni Sefa Sarı İle – Yasin Şafak

Yayınlanma:

-

Belgesele ilginiz ne zaman nasıl oluştu? Kendiniz ne şekilde başladınız?

Sinema ve belgeselle ilgim gençlik yıllarımdan başlar, sürekli film ve belgesel izlerdim. Sonraları sinema ve siyaset bağlamında yazılar yazdım. Arkadaşların belgesellerinde serbest gazeteci olarak röportaj verir, fikirlerimi paylaşırdım. Tabii izleyici olmakla, sinema ya da belgesel yapmak, yaratıcı olmak/üretmek çok farklı şeyler. Arundhati Roy “Sığınağım ve Fırtınam”da -mutlaka okuyun- şöyle der: “Ben, tırmanılmamış dağdan yanayım; fethedilmemiş ay’dan! Sonsuz kuramlardan, açıklamalardan bıkmışım!” Belgesel yapmak, yaratmak biraz o fethedilmemiş dağlardır, ay’dır.

Çizginin yaratıcı tarafına geçmem tamamen tesadüftü. Anthony Bourdain’in hayatını anlatan “Roadrunner” belgeselini izlemiş, çok beğenmiştim. Etkilendim. Harika bir belgeseldi. İnsana, hayata, dünyaya dair bir manifesto! Roadrunner’ı izlememiş, anlamamış, izlemiş ama anlamamış biriyle açıkçası bir dakika dahî zaman geçirmek istemem. Neyse; fırsat, 2022’de geldi. Şair-yazar dostum Asuman Susam’a şair Gülten Akın’ın biyografisinin çalışılması için Gülten Akın’nın ailesi, arşivi teklif etmişti. Nasıl yapalım, derken kabul ettik; arşivi aldık ve tarama, tasnif, kayıt, röportaj vs. çalışmaya başladık. Arşiv için röportajları kayıt altına alıyorduk, elimizde çok değerli bir arşiv vardı ve röportaj kayıtları da iyiydi. Asuman’a “Neden belgesel de yapmıyoruz?” dedim. Şaşırdı “Yapabilir miyiz?” diye sorunca “Tabii ki yaparız, neden olmasın!” dedim, hoşuna gitti. Ekibi kurdum, Gülten belgeseline, ilk belgesele böyle başladım.

Belgeselin önemi sizce nerede gizlidir?

Bir belgesel gösteriminden sonra 80 yaşlarında bir ihtiyar yanıma geldi, “Hayatımda ilk defa belgesel izledim, çok sevdim!” dedi. Yine bir gösteri sonrası 70’lerinde bir hanımefendi; “Atasoy bey ile 40 yıldır ailecek görüşürüz, aslında çok az tanıdığımı sizin belgeselinizle anladım.” dedi. Tarifsiz duygular… İyi bir belgesel, klasikler gibidir, kendini hep hatırlatır, unutturmaz. Gülten Akın belgeselinin Ankara, İzmir gösterimlerinden sonra salonda birçok izleyicinin ağladığına tanık oldum. Bir belgesel sizi ağlatabilir mi? Evet, ağlatabilir. Yine tarifsiz hisler… Honeyland’ı izlerseniz Hatice Muratova’nın sakinliği, sessiz mücadelesi, dinginliği, kendine özgülüğüne hayran kalabilir, Bad Boys’u izlerseniz Ditroit Pistons’ın herkese karşı verdiği irade savaşına saygı duyar, Black Box Diaries’da Japon gazeteci Shiori İto’nun tecavüz/tacize karşı hükümetle, bürokratlarla, gelenekle mücadelesi size ilham verir, Cover UP’ı izlerseniz Gazeteci Seymour Hersh’in onurlu itibarlı hayatını, savaşın çirkin gerçeklerine dolaysız tanık olur, Amerika’nın pisliklerine lanet eder, Sound City belgeselinde Nirvana, Fleetwood Mac, Neil Young gibi isimlerin stüdyo kayıtlarını dinlersiniz. Sinema, müzik size gerçeklerden biraz olsun soyutlanmanızı, nefes almanızı sağlar. Bunlar, düş bahçelerine giriştir. Belgeseller -iyi bir belgesel ise- o gerçeklerle nasıl yaşayabileceğinizi, dış dünyaya katlanabilme bilinci sunar.

Sinema, nihayetinde kurgudur. Tarihi, olayı, kişileri anlatsa da kurgusal gerçekliğin sınırları dışına çıkamaz. Filme, çekenin yönetmenin gözüyle bakmak zorundasınızdır. Belgeselde ise ışık, müzik, efekt, dikkat yükseltici, izleyiciyi ayartan unsurlar yoktur ya da olmamalıdır, saf hayattır. Hikâye, müdahale etmeden kendi kendini anlatır, anlatmalıdır. Sinema, kurgusal gerçekliği; belgesel “gerçek”i gösterir. Belgesel; “belgeler”, not tutar, gelecek için kayıt tutar, aktarır.

Atasoy Müftüoğlu’nu anlatan Atasoy Abi belgeseli nasıl gelişti?

Atasoy abinin 2022 Eylül gibi bir röportaj kaydını almıştım, belgesel niyetim vardı ama finansman sorunları da vardı. Atasoy abi zihnen dinamik, güçlü, bedensel olarak yaşın verdiği yavaşlıktan mustarip, dert ediniyor, bu da beni düşündürüyor, yormak istemiyordum. Araya Gülten belgeseli girince erteledim. Neyse, bir sene sonra belgeseli yapma fırsatı buldum. Atasoy abi ile 1988’den beri görüşürüz, dostuz, iyi ki! Belgeseli bitirdikten, gösterim duyurusu yaptıktan sonra biriyle aramızda şöyle bir diyalog geçti: “-Atasoy abinin yeğenisin, değil mi?” “-Hayır, değilim!” “-Akraban mı?” “-Değilim, dostumdur.” dedim. Hatır için, dostum olduğu için belgesel yaptığımı ima ediyordu. Nasıl yapıldığını, zorlukları bilse sormazdı. Atasoy abinin düşünceleri, özellikle yaşadıkları, yaşama biçimi ile belgesellik bir hikâyesi olduğunu biliyordum. Bazı yazarların hayatı, yaşadıkları, yaşama tarzları yazdıklarından daha büyüktür, yazdıkları kadar büyüktür. Dostoyevski, Ernest Hemingway, Nazım Hikmet, William Faulkner, Yaşar Kemal, Latife Tekin, Arundaty Roy, Gülten Akın, Naomi Klein gibi yazarların yaşamları, deneyimleri yazdıkları kadar büyük ve değerlidir. Bazı yazarlarsa sadece yazdıklarıyla hatırlanır, bir hikayesi yoktur. E. M. Cioran; “Hayatında bir maceranın parıltısı, hayal kırıklıkları yok mu? O zaman niye yaşadın?” Hikayesi, macerası, tutkusu olan yazar azdır aslında. Atasoy Müftüoğlu’nun hayatı birçok değer, macera, ilginç karşılaşmalar, dostluklar, hayal kırıklıkları, belgesel ile kayıt altına alınması, aktarılması gereken bir hikâye vaat ediyordu.

Belgesel için 2 yıl çalıştık. 30 saatin üzerinde kayıt aldık. Asuman Susam, Yaşar Taşkın Koç, ekiple 92 dakikalık belgesel çıkardık o kayıtlardan. Gazeteci, akademisyen, siyasetçi, ailesi vs. 17 kişiyle röportaj yaptık. Ama elimizde gündelik hayatına dair çok az video, foto, kayıt vardı. Aileden sadece 10 saniyelik video alabildik, 10 saniye! Fotolar da hakeza. İnternette ise birbirinin aynı konferans videoları vardı. Neden? Çünkü Atasoy abi “hiçbir şey biriktirmemeye” dair ailesiyle ilkesel bir karar almış, kitap, foto, video, mektuplar, yazışmalar vs. hepsini yok etmişler. Sadece hafıza, sözel anılar… Belgesel yapıyorsunuz ama elinizde çok az görsel malzeme var. Yani bu tür zorluklar vardı. Belgesel üç bölümden oluşuyor: Biyografisi, düşüncesi ve İslamcıların tarihi; ne iddia ettiler, neye dönüştüler.

Atasoy abinin mizahı, ironisi mükemmeldir. Onunla konuşurken tarihsel kişilere, olaylara, süreçlere tanıklık eder, üslûbu itibariyle hep gülersiniz. Geçmişe, yaşadıklarına ironiyle bakar, onları mizahî bir dille size sunar. Çekimler sürecinde bana sürekli takılırdı. “Bu eve eşofmanla gelen iki kişiden biri sensin Sefa!” derdi. Doğruydu, rahat adamım, eşofmanı severim!

Röportaj listemizi hazırlarken arşivcimiz Yasin’in “Köşeli isimler de olsun!”  ısrarıyla -şerh koymama rağmen- bazı isimleri de ekledik. İktidara yakın bu isimler, röportaj vermedi. Atasoy abiyi sevseler de -ki bundan da emin değilim- belgeselde isimlerinin olmasını istemez gibiydiler: Hakan Albayrak, İbrahim Paşalı.  İsmet Özel genel olarak “Ben bu işlere girmem.” dedi. Nihat Genç, “Konuşuruz, tamam.” dedi, sağlığı el vermedi. Bu isimler bunlardan birkaçı. Beni şaşırtan Ahmet Kot oldu. Bir senede dört-beş kez randevulaştığımız hâlde bir türlü denk getiremedi. Bu da böyle biline! Belgesel, Eskişehir ve Ankara’da gösterildi, tanıtıldı. İstanbul’da da olmasını istedik ama oradaki arkadaşlar biraz rahat ve umursamazdı.

Başka belgeseller olacak mı?

Yeni belgesel var, evet. Medya’daki yozlaşmayı, çürümeyi “Gazetecilik Öldü (mü)” diye spotluyoruz. Açıkçası gazetecilerin bile umurunda olmadığı bir konu. Sadece tarihe, döneme not düşmek için yapıyorum. Belgesel yapıyorsanız, bağımsız birey olarak yapıyorsanız sponsor bulmak, finansmanı çok zordur.  Gazze soykırımına dair belgesel çekmek istedim, hâlâ istiyorum, sponsor/finansman bulamadım, çok acı! Bir yönetmen arkadaşım elinde Oscarlık muhteşem bir hikâye olduğu hâlde finansman sorunundan dolayı çekemiyor. İşte böyle…

Atasoy Abi belgeselini severek yaptım; tutkuyla, heyecanla… İki sekansı çok seviyorum: Yıldız hanımın (Ramazanoğlu) “Onun yanında kendinizi değerli hissedersiniz!” deyişi ve Atasoy abinin; “Bir farkındalığa sahip olduğunu zannettiğimiz insanların hiçbir farkındalığa sahip olmadığını gördük!” demesi. İslamcıların özeti. Evet; yaşam, korkunç bir incinmedir.

Atasoy abi; kitaplarıyla, düşünceleriyle, dostluğuyla, ibretlik yaşadıklarıyla bizim, gençlerin ufkunu açtı; bir ideal, düşünce, merak, ilgi, heyecan verdi. Atasoy abiden bir ricam var; artık anılarını yazmalı! Konferanslarında yer yer anlattığını biliyorum. Kayıtlarda, bizde de var ama o yazmalı. Belgeselin bir yerinde “Yapmasa mıydım, dediğiniz şeyler oldu mu?’ diye soruyoruz. Atasoy abi bu soruyu, “Misafirler konusunda daha seçici olurdum!” diye cevaplıyor. Sözün muhatabı herhâlde evine ilk defa gelen gençler, misafirler değildir sadece! Vesselam…

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Ozan H. Soyer: “Onları Tanıtmak Boynumuzun Borcu”

Yayınlanma:

-

Filistin ve daha özelde Gazze Direnişi insanlık için muazzam örnekler ve ibretler taşıyor bağrında. Yeter ki dünyanın gözü önünde, kulağı dibinde olan bitene, olmaya devam eden ve bitmek bilmeyene yakından bakalım. Duygusal reflekslerle değil aklı selim bir iradeyle…

Gazze’nin Liderleri, İslam felsefesi alanında doktora öğrenimi sürdüren Ozan Soyer’in ilk kitabı. Yazar, destansı Gazze direnişinden insanlık namına topladığı hasadı okurlarla paylaşıyor. Bu hasat zayi olmaz elbette ama istifade etmezsek israf edeceğiz diye endişeliyim. Zira her şey biz yaşarken oldu. Öyle demişti ya şair, Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar’da: “Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar”

Yazar, Gazze’den, direnişin kalbinden ve zihninden bildiriyor. Direnişi ören ve örgütleyen zihniyetin öğretmenler odasına davet ediyor bizleri. Bu röportajın kapıyı açmaya vesile olmasını diliyorum. Hep birlikte buyuralım…

İlk kitabınız Gazze’nin Liderleri bu yılın ikinci ayında Pınar Yayınları tarafından okura sunuldu. Hayırlı olsun. İlk kitabın heyecanı bambaşka olmalı. Sizde uyandırdığı duyguları merak ediyorum.

Öncelikle güzel temennileriniz ve bu röportaj için teşekkür ederim. İlkler her zaman farklı bir heyecan taşır. Daha önce farklı türlerde yazılarım yayımlanmıştı. Ancak kitap başka bir heyecanmış. Çünkü kitap yazmak, böylesi bir miras bırakabilmek Hz. Resulullah (s.a.v)’ın “İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.” Hadis-i şeriflerindeki “istifade edilen ilim” bahsine girebilme ihtimali taşıdığı için apayrı bir heyecan barındırıyor. Özellikle de şehidlerin, salihlerin, sadıkların hakkında bir kitap yazmış olmak, bu açıdan bir hayli ümit verici.

Böyle bir kitap yazma düşüncesi ne zaman, nasıl şekillendi? Kitap nasıl ortaya çıktı?

2025 yılı Ocak ayında Gazze’de ilk ateşkese günler hatta saatler vardı. Sosyal medyada gezinirken karşıma bir portre kitabı çıktı. Onu görünce içimde ‘Ben de direnişin insanlarını bu şekilde tanıtmalıyım’ kanaati oluştu. Oturup da üzerine düşündüğüm bir süreç değildi. Direnişe büyük bir vefa borcumuz var. İçimdeki bu hissin bu borcun bir parçası olduğundan emin olunca tevekkül edip bismillah dedim. Şehidlerin hayatlarıyla ilgili biraz arşivim vardı. Tabi olaylar çok sıcak olduğu için kaynak ve derli toplu bilgi bulmak zordu. Twitter paylaşımlarını, YouTube röportajlarını didik didik ettim diyebilirim. Sürekliliği sağlamak adına da mütevazı bir ders halkası kurdum. O derslere hazırlanırken bir yandan kitabın ilk taslağı oluştu. Sonra hacimlenince artık bir kitap olma yolculuğuna girdi.

Kitabın nasıl ortaya çıktığına gelirsek, bugünden geriye baktığımda bunun onlarca okumanın, düşünmenin, tartışmanın naçizane bir hasılası olduğunu söyleyebilirim. 12 yıl önce İslam’a teslim olmuş biri olarak o günden beri şehidlerin hayatlarına özel bir önem veririm. Çünkü insan en iyisinin ne olduğunu, nasıl olduğunu merak ediyor. Bu konuda da özellikle kendi çağımızdaki şehidler birer numune-i imtisal olarak karşımızda duruyorlar. Hususen de yeryüzünün modern firavunlarının sistemleştiği ABD-İsrail eliyle şehid edilenlere ihtimam gösteririm. Zaten Aksa Tufanı sürecini ilk gününden itibaren yakından takip ettim. Öncesiyle de birleşince kitabın yaklaşık 10 yıllık bir süreçte ortaya çıktığını söylemek daha doğru olur.

Dört liderin hayat hikâyelerini okurken aslında Gazze halkının destansı direnişini ören, örgütleyen zihniyeti de anlıyoruz. Kitapta en geniş kapsamlı anlatım Yahya Sinvar’a dair. Kitap, onun çok yönlü bir lider olduğunu tarihi şahitliklerle ortaya koyuyor. Araştırdıkça daha yakından tanıdığınız Yahya Sinvar’da sizi etkileyen yönler neler?

Öncelikle sorudaki “direnişi ören ve örgütleyen zihniyet” ifadesi çok hoşuma gitti. Aslında kitabın amacı, mütevazı şekilde tam da bu zihniyeti kendi halkımıza tanıtmaktır.

Sinvar’a gelirsek; onun hakkında yakın dostlarının kıymetli röportajlarını bulmak portresini güçlü şekilde ortaya koyma imkânı verdi. Dostlarının da dediği gibi ‘onun varlığı’ zaten başlı başına bir etkiydi. Etkileyici yönleri içinse özetle çok yönlü ve boyutlu olmasını söyleyebilirim ki Sinvar bu gelişimini hapishane sürecinde elde etmişe benziyor. Bu noktadan nazar ettiğimizde etkileyiciliği daha da artıyor. Kararlılığı ve Kur’an ayetlerine derin imanı en çok etkilendiğim hususlardan biridir. Tam da bu nokta bence Sinvar’ı ümmetin bugün ve gelecekteki nesilleri için bir hazine hüviyetine çeviriyor. Çünkü herkesin dünyanın, uluslararası sistemin, farklı ontolojik ve epistemolojik kabullerin, dünya görüşlerinin gerçekliğini savunduğu ve bunlara razı olduğu bir çağda Sinvar, ABD-İsrail zulmüne Kur’an-ı Kerim’den aldığı ilhamla karşı koymuş ve bence gerek bireysel gerekse hareketsel düzeyde başarılı olmuştur. Hareket anlamındaki başarısı önümüzdeki birkaç yıl zarfında daha iyi anlaşılacaktır diye düşünüyorum.

Yahya Sinvar’ın şehadeti Siyonist İsrail tarafından aynı gün tüm dünyaya servis edilmişti. Şehit liderin son anlarına dair görüntüleri seyrettiğinizde neler hissetmiş ve düşünmüştünüz?

Açık söyleyeyim utandım ve takatim kesildi. O günü ve gecesini çok iyi hatırlıyorum. Aksa Tufanı sürecinde bir kere bebek cenazeleri gördüğümde bu kadar kötü olmuştum. İkincisi de Yahya Sinvar’ın sahnesini seyretmekti. Utanç ve öfke dalgaları arasında gidip geldim. Ümmetin en asil evladının o zayıflamış, yaralı bedenini, o son anlarındaki yorgunluğunu görmek çok ağırdı. Gece boyu düşündüm. ‘Neden Allah Teala bu son anları bize Siyonistlerin kamerasından izlettirdi? Bu işin hikmeti ne?’ diye. Sabah olunca fark ettim ki o son sahneler Sinvar’ı dünya çapında bir kahraman yapmıştı. İsrail görüntüleri imha etmek istedi. Ama iş çoktan kontrolden çıkmıştı. Çünkü o son anlar, şehadet tutkusunun, direnişin, imanın bir masal değil gerçek olduğunun kanıtıydı aslında. Sinvar sopasını kaldırmış İsrail dronuna atıyor ve şehit oluyordu. Sabah kalbim yatışmıştı. Kendimce, anlamam gerekeni anlamıştım. Bu kez o görüntüler benim için farklı bir anlama büründü. Son nefesinde de olsa zalime boyun eğilmez, iman ve şehadet yolundan tereddüt edilmez.

Kitapta yer alan diğer lider ve şehitler İsmail Haniyye, Salih Aruri ve Muhammed Dayf. Aynı soruyu onlar için de sormak istiyorum. Bu isimler insanlığa hangi yönleriyle örnek teşkil edecekler sizce?

Bu insanlar Allah’ın kendilerine nimet verdikleri kullardır. Ben böyle inanıyorum. Kitapta bunun gerekçelerini izah ettim. Bir kere insanlığa; kulluk cihetinden, peygamberlerin miraslarını 21. yüzyılda örneklendirme cihetinden muazzam bir misal teşkil edecekler. Diğer yandan bence azimleri, iradeleri ve imanlarıyla… Muhammed Dayf’ı zikredelim mesela. Üniversitede tiyatro komitesi başkanlığından direnişin 20 yılı aşkın süren Genel Komutanlığı’na yükselmek… Bu gayretin, azim ve iradenin üzerinde durmamız gerekiyor. Kendisinin tünellerde yıllarca tornacılık gibi askeri sanayinin en temel araç-gereçleri hususunda eğitim aldığını, bu tevazuyu gösterdiğini söylüyorlar. Salih Aruri, İlahiyat Fakültesi mezunu. Felsefeden coğrafyaya kadar geniş bir ilmi birikime sahip, entelektüel bir kişilik. Gazze direnişini bölgedeki diğer direniş gruplarıyla ilmek ilmek ören bir stratejist. İlmini, kabiliyetlerini bu dava için kullanıyor. Görmek isteyen için bunlar çok kıymetli örnekler. İsmail Heniyye. Ne desek az kalır. Evladını kaybetmiş bir anneyi televizyonda izlerken ağlayan ancak kendi evlatlarının şehadetini kameraların karşısında öğrendiğinde Yakubî bir tevekkül gösteren büyük lider. Kur’an’da anlatılan ‘sekinet’ kavramının 21. Yüzyıldaki bir tezahürü. İnsanlığa samimiyetin, doğruluğun, sevmenin sevilmenin, hâsılı kelam insanlığın ne olduğunu tekrar hatırlatacak örnekler diye düşünüyorum. Bu sebeple bu kişileri tanıtmamız gerekiyor. Aslında bu insanlığa olan da bir borcumuz.

7 Ekim 2023 itibariyle, yaklaşık iki yıl, dünyanın en önemli gündem maddelerinin başında geliyordu Gazze. Şimdilerde gözlerden de gönüllerden de uzak kalmış görünüyor. Gazze halkının mevcut durumu ve geleceğine dair neler söylersiniz?

Maalesef ümmet, yaşanan hadiseleri doğru bir zeminden hareketle kavrayamıyor diye düşünüyorum. Gazze’yi daha çok duygusal, vicdani, insani zeminden hareketle okuduğumuzda bu bizim hareket etme motivasyonumuzu sürekli hale getirmiyor. Halbuki Kur’ani ve imani bir zeminde okumak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bugün Gazze halkın Firavun’un karşısındaki Musa’nın halkı gibidir. Bugün Aksa Tufanı, Bedir Savaşı gibidir. Bedir savaşında bir rolü olmayan Müslüman düşünülebilir mi?

Gazze’nin mevcut durumu aslında açık. Temiz suya bile erişemeyen, topraklarının büyük kısmı işgal edilmiş, evleri yıkılmış, hâsılı yaşamın tüm unsurları ya imha edilmiş ya da hasar görmüş bir halk. Zahiren baktığımızda durum bu. Fakat biz Müslümanlar âlemin şehadet ve gayb olmak üzere iki cihetten teşkil olduğuna iman ederiz. Âlem, yani Allah Teâla haricindeki her şey. Dolayısıyla zahirin bir de her zaman batını vardır ki o gayba girer. Gaybı Allah bilir. Bizse ona iman ederiz. Ancak Kur’an-ı Kerim’deki peygamber kıssalara bize ipuçları verir. Şu açık ki Allah’ın izniyle O’nun sünnetullahına göre arza (ne kadarına olacağını Allah bilir) Gazzeliler, onlarla birlikte Aksa Tufanı sürecinde Amerika ve İsrail’e direnen salih, sadık ve şehid kullar ve onların halkları varis olacaklardır. Bu Allah Teâlanın vaadidir. Allah Teâla bu süreçte bizlere doğru yerde durma, gereken gayretleri ortaya koyma ve bedelleri ödeme basireti ve iradesi ihsan eylesin.

Âmin. Kaleme aldığınız kitapla bu duaya fiilen güç kuvvet verdiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim. Okuru bol olsun.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x