Connect with us

Söyleşiler

Nevzat Güngör: “Yazmasaydım direnemezdim”

Yayınlanma:

-

Yazar Nevzat Güngör ile hayatı, yazarlık serüveni, eserleri, öykü ve roman türlerine bakışı üzerine konuştuk. Baştan ayağa direniş kesilmiş ve adeta imkansızın içinden çıkagelmiş biri kendisi. İddialı mı oldu? Röportajı okuyanlar karar versinler buna. 

 

Üç öykü kitabının ardından 2014 yılında ilk romanınızı yayınladınız. Özgür Ölüler, Ömer Türkeş’in editörlüğünde Ahmet Büke tarafından yayına hazırlandı ve Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı. Aradan 11 yıl geçtikten sonra, bu yıl içinde Körünoğlu, Kerbela ve İsimsiz ve Melek adıyla üç roman daha yayınladınız. Hızlı bir yıl ve sıkı romanlar. Kim bu yazar Nevzat Güngör? Kitapların künyesinde verilen bilgilerin ötesinde sizi tanıyabilir miyiz?

Aslında çok zor bir soru sordunuz. Kim olduğuma tam anlamıyla bir cevap verip veremeyeceğim elbette tartışmalı bir konu. Hem ayrıca kim olduğuma dair düşünce ve görüşlerimin, beni iyi tanıyanların düşünce ve görüşleriyle çelişebileceğini de belirteyim.

Kim olduğumu nasıl ifade edebilirim? Bir yazar dersem elbette bu yetersiz kalacak. Otuz yıl cezaevinde kaldıktan sonra tahliye olan eski bir tutsak dediğimde de aynı şey yaşanacak. Kimlik, çoğunlukla kişinin insan boyutunu tümden kapsama noktasında yetersiz kalabilmektedir…

Resmi kayıtların aksine on yedi yaşındayken siyasi nedenlerle tutuklandım. ‘90’ların Türkiye’sinin gençliğime denk gelmesi belki de yaşadığım en büyük talihsizliktir. Devlet Güvenlik Mahkemelerinde sözde bir yargılanmaya bile tabi tutulmadan müebbet hapis cezasına çarptırıldım.

Cezaevi, bir tür yeryüzü cehennemidir aslında. Cezaevine düşmek ise, kör ve de dipsiz diye tanımlanan kuyuya düşmekle birdir. Bu kuyuda otuz yıl yatmak ise imkânsız diye tanımlanabilecek bir şeydir. Nitekim ben de bu kadar zaman boyunca yatacağımı düşünemediğimden ya delireceğim ya da öleceğim diyordum. Bir ömür haksız hukuksuz şekilde nasıl dört duvar arasında geçirebilirdi ki? Buna hangi yürek dayanırdı…

Ama hayat işte…

Delirmemek için kendimi kitaplardan o dünyaya gömdüm. Bu kendi özgür irademle seçmiş olduğum biricik mecburiyet, yani kaderimdi! Beton ve demirden duvarlar arasında tutsakken, cümlelerden o dünyada ise özgürdüm artık. Etrafımda kitaplardan bir duvar örmüş ve duvarın benim bulunduğum tarafında ise bambaşka bir dünya yaratmıştım. Sonra işte ‘Bu ömür neden boşa harcansın’ diye düşünmeye başladım. Boşa harcanan bir ömür, kendi ölümünü anı anına seyretmek demekti. ‘Derdimi paylaşmalıyım’ ve de ‘acaba acımı hafifletebilir miyim’ sorusu hiç susmayan bir yaraya dönüşünce de yazmaya başladım. Bu o kadar da kolay bir şey değildi ama. Türkçe yabancı dildi benim için. Öğretmen dayağıyla öğrenilen, devletin resmi dili. Türkçe bir mektup yazmak bile işkenceydi. Çünkü yazmaya başladığımda, o dile ruhumu ve yüreğimi de katmak zorundaydım. Bu sürece ‘Türkçe ile barışmak’ diyebilirim. ‘Türkçe ile mecburen barışmak.’ Dayak, acı ve resmiyetin aşağılayan yüzüyle öğrenilen bir dilin aşk, sevgi ve umudun diline dönüştürülmesi yani…

Öyle elbette, bir dilde yazacaksanız o dili çok iyi kullanmak zorundaydınız. Hatta daha da ötesi, o dili kanat haline getirerek ruhunuza takmalıydınız. Benim ise buna gerçekten hiç niyetim yoktu. Kürtçe yazmak ise yasaktı. Hem Kürtçe sadece bir konuşma diliydi benim açımdan. Onu yazı dili haline getirmek için dilbilgisinin bütün düğümlerini çözdükten sonra ağzına kadar doldurulmuş kelime hazinesinin gölgesinde kılı kırk yararak kağıdın yüzüne nakşetmem gerekiyordu. Hadi diyelim bunu yaptım, cezaevi idaresinin gerçekleştirdiği aramalarda ‘bilinmeyen bir dilde yazılmış yazılar’ denilerek el konulduğunda, yapacağım tek şey, buruk bir öfkeyle  havalandırmada bir sigara yakıp bakışlarımı gökyüzüne dikmek olacaktı.

Yani yürünecek bir tek yol vardı: Türkçe.

O yolu yürümeye başlayarak yazmaya başladım. Edebiyatçı olmak değildi amacım. Kendime yazıyordum. Kendi kendime! Kendime kendimi anlatıyor, kendime kulak verirken de kendi derdime ortak oluyordum. Geçmişimi döküyordum önüme. Görmek için bakıyor, sonra ‘demek bunları yaşamışım ha!’ diye mırıldanıyordum. Sonra bakışlarımı duvarın, tel örgülerin, yani tutsaklığımın ötesine dikerek dışarıyı, yani özgürlüğü görmeye çalışıyordum. Acıyla inleyen bir yürekten doğan o belli belirsiz inlemeyi duymak için ise gözlerimi kalemimin ucuna dikip bekliyordum. Bekliyor ve yazıyordum. Elbette ilk yazdıklarım berbat şeylerdi. Sonradan yazdıklarım da. Ama kimin umurundaydı bu. Yazmış olduğum o öykülerle cezaevinden firar ederek özgürlüğe dokunmuştum her seferinde. Bundan daha değerli ve de güzel bir şey var mıydı acaba?

Sonra…

(Hep bir sonra vardır işte!)

Sonra zindan adlı değirmende öğütülmemeye çalışırken devletle birlikte diğerlerine karşı da ruhumu ve de yüreğimi korumalıydım.

Sait Faik Abasıyanık ‘Yazmasaydım delirirdim’ demiştir. Hassas bir yürek açısından bu, çığlık atmak gibi bir şey olsa gerek. Ben ise o dört duvar arasında ‘Yazmasaydım direnemezdim. Yazmasaydım, ben ben olmazdım’ diyorum.

Evet, yazdım. Kötü şeyler yazdım çoğunlukla. Ama dört duvara, demir parmaklıklara, yani bütün o şeylere inat gülümsemeyi de başarabildim. Kelimelerden kanatlarım vardı artık. Kelimelerden bir kalenin içindeydim. Kelimelerden bir dünyanın özgür yurttaşı. Kendi kalemimle yarattığım insanlarla birlikteydim. Daha da ötesi o kalemle kendimi de yazmakla kalmıyor kendimi de büyütüyordum. Dört duvar arasında kalmak bir tür geçmişsizliğe mahkûm olmak demektir. Düşünün, hayal edin, on yıl, yirmi yıl boyunca bir odada kapalı halde kalıyorsunuz. Bir geçmişiniz olur mu? Zaman, sizin için tekrarların yarattığı bir tür zamansızlık haline dönüşmeyecek midir? İşte ben de kendime yazarak bir geçmiş yaratmaya çalıştım. Neredeyse kalemimle kendimi de kurgulayarak eklemeler ve çıkarmalar yapıyordum. Rüyalarımda bazen yazmış olduğum romanların ya da öykülerin kahramanlarını görürdüm. Uyanıp da havalandırmaya gittiğimde ise, o kahramanlarla volta attım. Yani yazmakla sadece özgürlüğü onlardan çalmadım, şu anki beni de kalemimle ‘yarattım.’

Otuz yılın yarısı tamamen yazmakla geçti diyebilirim. İyi, iyi ki de böyle oldu…

Yayınlanış sırasına bakılacak olursa edebiyata öykü yazarak başladınız. Öykü, romana geçiş için bir köprü vazifesi mi gördü sizin için? Her iki türde eseler vermiş bir yazar olarak bu türleri nasıl görüyorsunuz, kendinizi hangisine daha yakın veya ait hissediyorsunuz?

Yazmaya öyküyle başladım. Bu bir tercih değildi. Neredeyse kendiliğinden olan bir şeydi. Ne öykünün nasıl yazıldığını biliyordum, ne de buna dair bir okuma yapmıştım. Anlatmak ihtiyacı kendini öykü biçiminde dışa vurmuştu. Kaç yıl boyunca da hikâye, yani öykü yazdım. Çoğu elbette kötüydü. Ama işte ‘ustalığa’ ulaşmak için acemiliğin o uzun mu uzun yolunu sabır ve inatla yürümek gerekiyordu. Ki, hala o yolu yürüdüğümü de düşünüyorum…

Romana geçmek öyle bilinçli bir tercih değildi. Ya da bir sabah kalkıp ‘artık roman yazmalıyım’ demedim. Ayrıca öykü, romana geçmek için kullanılan bir köprü de değil. Her ikisi de ayrı birer tür.

Yeni bir öyküye başlamıştım, biraz uzun olacağını tahmin ediyordum. Yapmış olduğum taslakta  sonuç bölümü kaç cümleyle özetlenmişti de. Yazmaya başladım başlamasına da, ama bir türlü bitiremedim. Öykü kahramanım kalemime karşı direniyordu. Neredeyse kendi kendinin yazarı konumuna gelmişti. Direndim ama. O da direndi. Müdahale etmem metni sakatlayacak, kendi öykü kahramanımın katili olmama yol açacaktı. Elimde kurgu bir cesetle ne yapabilirdim ki? Direnmekle kalmıyor, yepyeni kelimelerle dünyasını büyüttükçe büyütüyordu da. Onu takip etmekten başka yapacak bir şey var mıydı? Onlarca sayfa yazdığımda ise, elimdeki metnin bir öykü olmadığını, farklı bir şeye dönüştüğünü, o sınır çoktan aşarak romana doğru gittiğini anlayınca da, ‘İşte şimdi bir roman yazmak zorundayım’ diye düşünmüştüm.

Yani biraz ‘kendiliğinden’ olan bir şeydi. Metin, kendisine bir form belirlemiş ve hiçbir tereddütte yer bırakmayacak şekilde tutup önüme de koymuştu. Yine el yordamıyla dayatılmış olanı yapacaktım. Metnin kurgusunu yeniden gözden geçirdikten sonra yazdıklarımı tekrardan okudum ve hayatımın ilk romanını bitirmek için kalemime uzandım….

İlk romanım, elbette kötü bir metindi. Şimdi karşıma çıksa, belki de başımı önüme eğip ona selam vermeden geçip giderim. Ama iyi edebiyat kapsamında nitelikli ürünler vermek için bir sürü kötü şey yazmak gerekiyor. Buna ‘pişmek’ denebilir. ‘Olgunlaşmak’. Yani çocukluğun ve gençliğin yıllarını arkada bırakmak…

Öykü, yüz metre koşusu, roman ise maraton. Öykü yazarının silahında tek kurşun vardır ve ateş ettiğinde okuyucuyu kalbinden vurmak zorundadır. Roman ise, içi her türlü silahlarla dolu cephaneliktir. O çok bilinen örneği de vereyim: Öykü, ringe çıkan boksörün rakibini ilk saniyelerde tek yumruklarla nakavt etmesi ise, roman, onlarca raunt süren bir boks karşılaşmasıdır. Öykü aşk, roman sevgidir…

Öykünün kendine ait zorlukları vardır elbette: Çok az kelime ve boşluklarla okuyucuyu yüreğinden yakalamak mesela… Tek fazla kelime o öykünün kanatlanıp uçmasını engeller. Romanda ise, bazen bir evren yaratmak ve o evreni ‘yeni’ şeylerle doldurmak zorundasınızdır. Yan karakterlerle birlikte onlarca kahramanınız vardır ve her birinin hangi gün ne giymesi gerektiğini bile netleştirmek zorundasınızdır.

İnsan, ‘yaratıcılığın ve ifadenin varlığı’dır. Duygularını, korkularını, sevinçlerini, trajedilerini taşa, sese, renge, beden hareketlerine döken bir varlıktır. Edebiyat, onun dünyayı algılama, yorumlama ve ona kattığı estetik değerdir. İnsan, kurgunun ve metaforun mimarıdır. Gerçeklikle yetinmez, onun üzerine katmanlar inşa etmek ister. Kahramanlar, kötüler, âşıklar, canavarlar yaratır. Kendi iç dünyasını ve toplumsal ilişkilerini bu kurgular üzerinden anlatır ve de anlar.  Bu da insanın aslında ‘hikâye anlatan bir ‘hayvan’, yani Homo Narrans olmasıyla ilişkilidir. İnsanı insan yapan şeylerden biri de inşa ettiği bu sembolik dünyadır. Ve bu sembolik dünyanın temel tuğlaları da hikayelerdir. İşte öykü ve romanın buluştuğu nokta tam da budur: Hikayeler… Bu temel üzerine farklı binalar yükselir yani…

Körünoğlu, dolu dizgin akıp giden, okuruna esaslı sorular için derin alanlar bırakan büyük bir roman. Bu kitapla ilgili tek eksik, iyi bir yayınevinin etiketi olabilir. Ayrıca, bu kitabın sinemaya uyarlanmaya çok müsait olduğu izlemi de edindim. Bir yazar olarak sinema ile aranız nasıl? Sinema edebiyat ilişkisine nasıl bakıyorsunuz?

Körünoğlu romanı, aslında yaşadığımız dünyanın bir eleştirisi. Kapitalist sistemin insani olan her şeyi nasıl yok etmeye çalıştığını anlatma istemidir de. Bunu yaparken de daha çok sorular sordum. Hayatının anlamını kaybeden Ahmet’in fırlatılmış olduğu şizorfenik bir paralel evrende kişisel sorgulamalarını toplumsal sorgulamalara dönüştürmesinin yolculuğudur Körünoğlu. Ayrıca  Ulysses’in 21.yüz yılda bir tür yeniden yazımıdır da.   James Joyce, Kafka, Jose Saramago gibi yazarlara göz kırparken daha ‘toplumsal’ bir duruş sergilemeye de çalışır…

Tabi benim kalkıp bu roman hakkında bu tür şeyler belirtmemin bir noktadan sonra hiçbir anlamı yok. Belirleyici olan okuyucunun o kitaptan ne ‘anladığı’. Kitabı bitirdiğinde yüreğinde kalan o tat olacaktır.

Aslında sinemayla çok yakından ilgiliyim. Senaryolarım var. Yine epey tiyatro da yazdım. Yani ‘görsel düşünme’ yönümü hep geliştirmeye çalıştım. Körünoğlu’nun sinemasal bir yönü elbette var. Çoğu sahneyi önce görüntülerle canlandırdım, sonrada o görüntüleri elimden geldiğince sade bir şekilde kelimelerle dökmeye çalıştım. Orhan Pamuk, ‘görsel düşünmek’ diye bir kavramdan söz eder. Görsel düşünen yazarlar için romanın merkezi genellikle somut bir manzara, bir şehir silueti, bir oda veya bir nesnedir. Bu merkez, yazarın hikâyesini inşa ettiği görsel bir odak noktasıdır. Sözel/kavramsal yazarlar için diyalog ve fikirler ön plandayken, görsel yazarlar için betimlemeler ve ayrıntılar hikâyenin ta kendisi olmaktadır. Orhan Pamuk için ‘görsel düşünmek’ bir yazma tekniğinden çok daha fazlası, bir var olma ve dünyayı algılama biçimdir. Benim de hareket noktam budur aslında. Ne kadar başarılı olup olmadığım elbette tartışılır bir konu…

Ayrıca Körünoğlu romanında riskli bir işe girişerek okuyucunun kendini kahramanla özdeşleştirmesinin önünü alamaya, onunla empati kurmasını elimden geldiğince engellemeye çalıştım. Dolaysıyla herhangi bir kahramanla özdeşleşme imkânı bulmayan okurun yarattığım o dünyada kalması için de bir şeyler yapmak zorundaydım. Yoksa okuyucu, neden zaman ve emek harcayarak Körünoğlu’nu okusun ki! Tam da bu nedenle işte görsel, yani sinemasal bir dünya yaratarak okuyucunun o dünyada kalması için eline sağlam bir neden vermek istedim.‘Alice Harikalar Diyarında’ masalının bir tür tersine çevirme hali yani.

Başardım mı peki?

Bilmiyorum. Hiç bilmiyorum.

Bir yazar olarak güçlü eserler vermek için ne gibi pratikler içindesiniz? Daha özelde, bir kitaba nasıl başlıyor ve ne şekilde son noktayı koyuyorsunuz? Size ait yazarlık yordamını merak ediyorum.

Güçü eselerler vermenin matematiksel bir izahı yok. Böyle bir formül de. Neredeyse yirmi yıldır hiç durmadan okuyor ve de yazıyorum. Bu aynı zamanda güçlü bir eser vermenin arayışı da. Yazarlık potansiyelim ne kadar? ‘Herkes kendi yüreğinin büyüklüğü kadar sever’ diye bir söz var, bu sözü şöyle de ifade edebiliriz: ‘Herkes yeteneğinin büyüklüğü  kadar yazar.’ Bazıları dâhidir, kaleminden sihir damlar, bazıları ise yeteneklidir, bu yeteneklerinin bittiği noktada devreye harcadıkları o imrenilesi emek girer.

Nitekim V. Nabokov, için ‘yazar’, dili bir usta gibi kullanan, kelimelerle resim yapan, metinlerinde karmaşık yapılar, desenler, kelime oyunları ve çok katmanlı anlamlar kuran kişidir. Bir büyücüdür o. Kelimelerden sihir yaparak okuyucuyu bambaşka bir dünyaya fırlatır. O tür yazarlar için önemli olan, hikâyenin kendisinden ziyade, o hikâyenin nasıl anlatıldığıdır. Büyük eserler vermek ise genellikle bu tür yazarlara nasip olmuştur.

Çok okudum. Çok. Hâlâ da okuyorum. Rus klasiklerini neredeyse baştan sonra iki kez okudum. Önce yirmili yaşlardayken sonrada kırklı yaşlarda. Çok da yazdım. Neredeyse yedi yüz tane öykü… Romanlar… Tiyatrolar… Birkaç tane de senaryo… Ama kabul ediyorum, çoğu kötü şeylerdi. Elden ne gelir. Acemiliğin o yolunu yürümek bir mecburiyettir işte…

Bazen tek bir fotoğraf bile bana roman yazdırır. Mesela ‘Özgür Ölüler’ romanını yazmama neden olan şey, iki fotoğraftı. Kerbela anmasında yapılan intihar saldırısında kana bulanmış küçücük bir çocuğun gözlerindeki sessiz çığlığı ölümsüzleştiren ile İran’da idam edilmek üzere olan bir gencin meydanda kendini seyredenler arasında gördüğü tanıdık birine elleri arkasından bağlı olmasına karşın selam vermeye çalışırken gülümsemesini ölümsüzleştiren o fotoğraf…  Çokça etkilemiş ve kendime bazı sorular sormuştum. Bu fotoğraflar tohuma dönüşerek yüreğimin toprağına ekilmişlerdi. Akıp giden zaman, hem yağmura dönüşmüştü, hem de rüzgâra. Sonunda o tohumlar başlarını toprağın dışına çıkarmakla kalmamış, büyümeye de başlamışlardı. Yalnızlığımda her fırsat bulduğumda dönüp o tomurcuklanmış tohumlara bakıyordum. Yeşermeye devam eden bu iki fotoğrafa. Yaşamakta olduğum coğrafyayı daha iyi anlamak için teorik kitaplar okumaya başladım sonra. Ardından da ‘artık bunun romanını yazmalıyım’ dediğim noktaya geldim ve kalemi elime aldım.

Daracık bir hücre hayal edin. Beş adımlık bir havalandırma. Yokluk ve yoksunluk mekânı. Zamanımın her anı artık romanı nasıl bir kurguyla yazacağım sorusunu cevaplamakla geçiyordu. Hücrenin duvarını büyük beyaz bir karton yapıştırmıştım. Gece gündüz demeden, hatta uykudan uyanarak notlar alıyordum oraya. Bu süreç, yoğun tecritin uygulandığı F tipi hücresinde kendimi tümden yalnızlığa mahkûm etme süreciydi de. Kuyunun dibinde kendi ellerimle kazdığım başka bir kuyuya kendimi gömme hali yani! Kuyunun içindeki kuyu! Oldukça sancılı bir süreçti elbette. Sonra işte oturup yazmaya başladım kalemimin kanatlanmasını beklerken. Duvarlara, demir parmaklıklara ve diğer şeylere inat. Köle gibi çalışmasına karşın tutsaklığını yıkan bir yazardım artık. Aylar sonra bitirdiğimde kaldırıp dolaba koydum demlenmesi için. Rüyalarıma gidiyordu elbette. Daha da ötesi, o romanla nefes alıyor, o romanla bakıp görüyor ve de o romanla uykuya dalıyordum. Benimkisi roman yazmak değil o romanı satır satır yaşamaktı da Sonra sıra en zor şeye geldi; düzeltmeye. Düşünün, beş yüz kitap sayfasını yedi-sekiz kez baştan sonra okuyup düzeltiyorsunuz.  Kelime kelime… Cümle cümle… Defalarca, defalarca… Bıkıyorsunuz artık. Yazmış olduğunuz metinden ölümüne nefret ediyorsunuz.  Yayınevine gönderdiğinizde ise, vermiş olduğu onca eziyet ve de çektirmiş olduğu onca cefadan dolayı onu sonsuza dek unutmaya çalışıyorsunuz…

‘Büyük bir roman yazmak’ nerdeyse her yazarın hayali. Bunun altında belki de bir tür ölümsüzlük arayışı vardır. Kendim için söyleyeyim, yazarlık yeteneğimin ne kadar yüksek olduğunu tam olarak bilmiyorum. Belki de büyük bir eser verecek yeteneğe sahip değilimdir. Yeterli cabam da yoktur. Ya da o cabamı oldukça yanlış bir şeklide de kullanıyor olabilirim. Hem ayrıca yaşanan dijital salgının insanları ekranlardan hücrelere hapsetmesi gerçekliği de var. Kitap ölmek üzere. Sadece direnen ruhlar ona sımsıkı tutunmaya çalışıyorlar. Belki de günün birinde dijital salgın onları da ele geçirir. Böylesi bir dünyada büyük bir eser yazmanın bir anlamı olacak mıdır? Okunmadıktan sonra her kitap aynı değil midir?

Benim için mesele şu: anlatmak zorundayım. Söylemek. Bunun dertlerimi azaltmayacağını biliyorum, ama yine de mecburum. Beni duyacak kulaklara ihtiyacım var. Yazdıklarımı görecek gözlere… Belki de mezarlıklara yazıyorumdur, morglara veya hastanelerin yoğun bakım ünitelerine. Duyacak bir kulak, görecek bir göz umuduyla…

2025 yılında 3 kitap yayınladığına göre, okurla buluşmak için hazırda beklemiş olmalılar. Gelecek yıllarda okurlar Nevzat Güngör’den hangi kitapları bekleyebilirler? Hali hazırdaki dosyalar ve yayınevleri hakkında bilgi verir misiniz?

Tutsaklığım boyunca hep okumaya çalıştım. Açlıktan kırılmak üzereymiş ve bu açlığımı da sadece kitaplar giderebilecekmiş gibi… Hep, hep okudum…  Sonra tutsaklığımın son on beş yılında gece gündüz demeden yazmaya başladım. Dolaysıyla birçok dosya biriktirdim, ama yayınevleriyle kişisel bir ilişkim yok. O ‘camiadan’ pek kimseyi de tanımıyorum. Dolaysıyla yayınevlerine ait sitelerden yapmış olduğum başvuruların değerlendirmeye tabi tutulup tutulmadığını, dosyalarımın okunup okunmadığını bile bilmiyorum.

Yine de değişik yayınevlerine on tane dosya ile başvurdum.

Bekliyorum.

(Belki de beklemek ömrüme verilebilecek o isimlerden biridir?)

Çok güvendiğim dosayalar var. Mesela; ‘Çölün Gölgesi.’ Yeri gelmişken söyleyeyim, bu dosyayı yaklaşık on iki yıl önce yazmış ve büyük bir yanlışlıkla ham öykülerimin bulunduğu bölüme kaydetmişim. Tahliye olduktan üç yıl sonra, bilgisayarımda öykü ve roman dosyalarımı öylesine gözden geçirirken ‘Çölün Gölgesi’ne rastladım. Tek öykü sanıyordum. Tek ve ham bir öykü… Öylesine göz attığımda da bir roman dosyası olduğunu gördüm ve çok şaşırdım. Oturup okumaya başladığımda ise, bu roman dosyasını başkasının yazmış olabileceğini düşündüm. Okuyup bitirdiğimde ise mutlu oldum. Çok beğenmiştim. Üstelik de o romanı yazdığım süreçte neler yaşamış olduğumu da hatırlayarak geçmişime yeni şeyler katmıştım.

Daha birçok roman ve öykü dosyası var elimde. Tahliye olup da iki yıl ‘özgürlük’ denen bu dünyada yaşadıktan sonra çoğunu yeni baştan okuyup düzelttim. Hâlâ da düzeltmeye devam ederek onlara yaşanmışlığın kokusunu eklemeye çalışıyorum.

Elbette yazmaya devam ediyorum. Ağır aksak da olsa… Yarım yamalak… Dışarda, yani bu dünyada, yine öyküden başladım. Hikâyelerden… Romana ise ne zaman geçerim hiç bilmiyorum… O zamanın gelip gelmeyeceğini de…

1983 Trabzon doğumlu avukat. 272 (Roman+18 ), Ufak Tefek Şeyler (Deneme+10), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme+10), Kelebek Ve Arı (Biyografi+14), Ceza Hikayeleri (Hikaye+18), Kuzularla Saklambaç (Hikaye+9), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye+9) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye+9) adlı kitapların yazarı.

Tıklayın, yorumlayın
4 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Söyleşiler

Murat Kurtuldu: “Yayın Dünyası Tekdüzeleşiyor”

Yayınlanma:

-

Tasarımcı, yazar ve yayıncı Murat Kurtuldu ile kurucuları arasında yer aldığı Tashih Yayınlarını ve Türkiye’de yayıncılığın içinde bulunduğu zorlu şartları konuştuk.

Tashih Yayınları nasıl kuruldu, hangi eserleri öne çıkıyor?

Yazan-okuyan herkesin zihninden günün birinde kendi sesini, sözünü başkalarına ulaştıracak bir mecra yaratma düşüncesi bir anlığına bile olsa geçer. Tashih’i hayata geçiren temel motivasyonlardan biri de buydu. Dünyada söylenmemiş söz, yazılmamış fikir bulmak zor fakat hâlâ bunu “sizden” dinleme deneyimi eşsizliğini koruyor.

Tashih, ilk yayınını ortak bir çalışmaya ayırdı. 2018’de yayımlanan Nasihat ile Bozgunculuk Arasında Muhalefet adlı kitap, aslında Tashih’in bir tür yayın manifestosunu da ifade ediyor. Modern toplum içinde gelişen ve yeniden şekillenen muhalefet kavramının dönüşümünü ele alan kitap, kavramın tarihsel serüvenine ve bugüne uzanan pratik sonuçlarına odaklanıyordu.

Muhalefet kitabı, bir bakıma Tashih’in perspektifini yansıtıyor. İslam düşüncesinden modern literatüre kadar uzanan “itiraz etme” pratiğini ifade eden muhalefet kavramı, en çok Müslüman düşünce dünyasında yıpratıldı. Bunun bir sonucu olarak giderek sağcılaşan Türkiye’deki İslamcılık pratiği de muhalefet etme becerisini büyük ölçüde yitirdi. Tashih ise özgün konumunu hızla kaybeden Müslüman düşüncedeki bu erozyona karşı bir mevzi olabilmeyi düşledi.

Bu noktada, 2019’da yayımlanan ve Tamer Aslan’a ait İşi Bittiyse Ölmeli İnsan kitabını da es geçemem. Bir dönemin fotoğrafını çeken, cezaevine kadar uzanan sahici bir hikâyeyi anlatan bu eser, aslında Muhalefet kitabının hemen ardından yayımlanmasıyla da yayıncılık açısından belirli bir bakış açısını yansıtıyordu. Sadece teorik ve kuramsal tartışmalarla yetinmeyen; olaylara içeriden bakmayı, acıtıcı gerçeklerle yüzleşmeyi seçen bir bakış açısıydı bu!

Bugüne kadar Tashih adı altında yalnızca on iki kitap yayımlandı. Bu, bir yayınevi için düşük bir yayın grafiği olarak görülebilir ancak Tashih gibi pek çok “butik” yayınevinin yayın performansıyla benzeşen bir durum bu. Yine de her kitabın ortak hafızaya bir “kanca” attığını unutmamak gerekiyor.

Türkiye’de yayıncılığın özellikle pandemi sonrası zorluklarının arttığı fazlasıyla dillendiriliyor. İşin içinde biri olarak buna katılıyor musunuz? Bu zorluklar nelerdir?

Yayıncılık, özellikle kâr beklentisi olmadan ve herhangi bir fon desteği olmaksızın yürütülüyorsa başlı başına sürdürülmesi zor bir alan. Buna pandemiyle birlikte Türkiye’de kontrolden çıkan enflasyon ortamı da eklendi. Kitap, artık insanların aylık harcamaları içinde çok daha gerilerde yer alıyor.

Üstelik sorun yalnızca okuyucunun satın alma gücündeki dramatik düşüş değil. Baskı maliyetlerinin neredeyse on kat artması da ciddi bir başka problem. Bir kitabın dağıtıma çıkabilmesi, raflarda yer bulabilmesi, tanıtılabilmesi ve fuarlara ulaşabilmesi için belirli bir baskı adedine ulaşması bekleniyor. Tabii maliyetlerdeki artış, pek çok yayınevini yalnızca e-satış kanallarında kalmaya ve dijital baskıyla yani ancak satıldıkça basılan bir modele yönelmeye zorluyor. Bu durum da kitabın dolaşıma girmesinin ve okuyucunun karşısına çıkmasının önündeki en büyük engellerden biri hâline geliyor.

Elbette yüksek tirajlı baskılar yapabilen ve yeni yayınlarını finanse edecek kârlılığı yakalayan yayınevleri için sorunlar daha sınırlı. Bu yayınevleri, mâlî güçleri ve popüler yayınları sayesinde okuyucuyla daha kolay buluşabiliyor.

Bence bu tablo, butik yayıncılar aleyhine bozulan dengenin yeni bir anomali üretmesine yol açacak. Güçlü fon desteğine sahip yayınevleri karşısında küçük yayıncılar giderek geri çekilecek, kitapları okura daha az ulaşacak ve hayatta kalmaları zorlaşacak. Öte yandan popüler yayınevlerinin çok satanlara yönelik ilgisi, yazın dünyasında zaten var olan çölleşmeyi daha da büyütecek gibi görünüyor. Niş bir kitleye hitap eden, okuyucunun radarına girme ihtimali düşük eserlere ayrılan kaynak giderek daralacak.

Bu durum, tıpkı siyasette olduğu gibi yayıncılık alanında da ayrıksı ama yaratıcı yayınları ve bunları basma cesareti gösteren yayıncıları tasfiye edecek; geriye yalnızca merkezde duran, satış garantisi taşıyan ve popülizmin kodlarına uygun yayınları bırakacak. Uzun vadede bunun en büyük olumsuz etkisini ise, popüler olanın dışında sözü bulunan yazarlar ve okuyucular hissedecek.

Butik yayınevi tam olarak nedir, açar mısınız?

“Butik” tanımı, aslında belirli bir alanda daha sıkı yayın politikalarıyla çalışan yayınevleri için kullanılıyor. Az sayıda kitabı ortak bir perspektif etrafında toplayan bu yayıncılık anlayışı, aynı zamanda okuyucu ile yazar arasındaki ilişkiyi de daha kişisel bir zemine taşıyor.

Kitap ve yayıncılık alanının endüstriyel kodlarla şekillendiğini ve günün sonunda bunun bir sektör olduğunu unutmamak gerekiyor. Büyüyen yayınevleri, yükselen tirajlar, artan telif ve tanıtım bütçeleri bu endüstrinin işleyen çarklarını ifade ediyor. Elbette endüstrileşen her şey gibi, kitabın ve yayıncılığın da endüstriyel bir üretime dönüşmesinin beraberinde getirdiği sorunlar var. Buna bir tür “aşırı kurumsallaşma” diyebiliriz. Böyle bir durumda, yayınevinin ticari getirisi ve varlığını sürdürebilmesini sağlayacak satış grafiği, yayın politikasını giderek daha fazla belirlemeye başlıyor. Bu etkileşimin satış ve kârlılık lehine gelişmesi ise popülizmi kaçınılmaz hâle getiriyor.

Bu açıdan butik olmak yalnızca küçük ölçekli ya da düşük sermayeli olmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda aşırı kurumsallaşmayı pratikte sınırlayan bir yayıncılık deneyimini ifade ediyor.

Önceki soruyla birlikte düşündüğümüzde butik yayıncılığın giderek küçülerek raflardan çekilmesi ve okuyucuya ulaşmakta zorlanması, endüstriyel üretim baskısını daha da güçlendirecek gibi görünüyor.

Yayıncılığa girerken beklentileriniz nelerdi ve bunların ne kadarını gerçekleştirebildiniz?

Bu soruya net bir cevap vermek zor çünkü yayıncılığın hikâyesi hiçbir zaman tam anlamıyla bitmiyor. Sözü kayıt altına alma eylemi bir kez gerçekleştiğinde, onun ne zaman ve nasıl bir etkiye ulaşacağını ya da hangi kırılmaların taşıyıcısı olacağını kestirmek imkânsız.

Bu açıdan Tashih’in durumu da farklı değil. Hikâyesi hâlâ sürüyor ve nelere gebe olduğunu bugünden bilmek mümkün değil.

“Artık kitaba eskisi kadar rağbet yok, kimse okumuyor!” gibi söylemler yaygın. Türkiye’de okurun niteliği ve niceliği on yıllar içinde nasıl bir değişim gösteriyor gerçekte?

Tersine, kitapla ilişkinin güçlendiğine ilişkin gözlemler bence daha gerçekçi. Çeşitlenen, gelişen bir yayıncılık her şeye rağmen gözlerimizin önünde büyüyor. Yayınevleri alt markalarla ihtisaslaşma yoluna gidiyor.

Öte yandan teknoloji yüzyılında bile sözü kayıtlamanın hâlâ yegâne yolu kitaplar! Dijital ortam, hem veri güvenliği hem de verinin korunması açısından hâlâ yetersiz. Oysa kitapların kendine has var olma biçimleri binlerce yıldır etkili biçimde sürüyor. Belki de bu nedenle yeni nesil influencerlar bile popüler oldukları dijital mecrada kalmak yerine sözlerini kitaba dönüştürmeye, bir bağlamın içinde tarihe kayıt düşmeye özen gösteriyorlar.

Yine de bu tablonun yayın dünyasındaki tekdüzeleşmeyi engellediğini söyleyemeyiz. Butik yayınevleri ve niş yayıncılık etkisizleştikçe büyük holdinglerin fonladığı ya da bizzat birer yayın holdingine dönüşmüş yayınevleri güç kazandıkça, tekdüzeleşme de artacak!

Tekdüzeleşmenin temel sorunu ise insan üretiminin en önemli özelliklerinden biri olan farklıyı, kusurluyu ve ayrıksı olanı baskılayarak herkesçe kabul gören dar bir bant aralığını dayatmasıdır. Bence okuru da, yazarı da, yayınevlerini de bekleyen en büyük tehlike, budur!

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Ahmet Örs ile 35C Romanı Çerçevesinde Söyleştik: İnsan Haddini Ne Kadar Aşabilir?

Yayınlanma:

-

Ahmet Örs’ün yeni kitabı 35C romanı üzerine kendisiyle söyleşi yaptık.

Soruları romandan alıntılar üzerine oluşturdum. Bu alıntılardaki fikirlerin roman kahramanlarından ziyade yazarın kendisine ait olduğu kabulüyle hareket ettim.

“İşte sizden çocuklar, derdi öğretmeni ortaokuldayken, bir fotokopi gibi olmanızı, anlattığım her şeyi aynen yazılı kağıdına geçirmenizi istiyorum.

Anladı ki o zaman Sinan, bu fotokopi sadece bir makine değildir. Bambaşka zihniyettir. Cevat amcası fotokopiye lanet eden nutuk çekmişti. Sinan alelacele elinde ders notlarıyla fotokopi çektirmesi gerektiğinden bahsettiğinde. Fotokopi, demişti Cevat amcası, bu çağın lanetidir. Emeksizliğin, tefekkürsüzlüğün sembolüdür. Teknolojiden, sahte üretimden girip feylesoflardan çıkmış, düşüncenin namusundan dem vurmuş…”

Teknolojik üstünlüğü elinde tutan müstekbirlere karşı öğrenilmiş çaresizlik, peşinen yenilgiyi kabul etme hâkim olabiliyor. Bu hususun “gayba iman” ile ilişkisini göz önünde bulundurarak teknolojiye bakışımız nasıl olmalı?

Teknoloji aracılığıyla insan sahte tanrısallık iddiasını sürdürmek istiyor, bu açık. Teknolojinin geleneksel teknik usûllerinden bambaşka bir şey olduğu ehlinin malumudur. Şimdi bundan bahsederken aklıma Challenger Uzay Mekiği geldi. 28 Ocak 1986’da infilak etmişti. Haberlerden takip etmiştik. Köydeki insanlar bile bunu izah etmekte zorlanıyordu. Üstün bir güç olarak NASA’nın, ABD’nin teknolojisi nasıl böyle bir sona teslim olabilir? Tabii olan olmuştu. Bu meseleyi durup durup hatırlamamın temel gerekçesi uzay mekiğinin adıdır. Challenger, meydan okuyucu anlamına geliyor. İnsan, âlemlere ne kadar meydan okuyabilir? Haddini ne kadar aşabilir?

35C’deki teknoloji bahsi bu çerçevede, bu zihniyet dolayımında şekillendi. Fotokopi makinesinden uzay mekiğine kadar tanrısal edimleri taklit etmek ve en nihayetinde onu aşmak modern-kapitalist uygarlığın temel hedefi idi. Öte yandan biz de teknolojinin tanrısallık iddialarının büyük bir sürat kazandığı dönemlerin çocuğuyuz yani pek çok şey biz yaşarken oldu ve olmakta.

Tam bu noktada sizin sorunuzun bel kemiğini oluşturan hususa geliyoruz sanırım: İnsan, sahte tanrısallık iddialarına, o meydan okumaya teslim olacak mı yoksa âlemlerin Rabbine teslim olan bir gayba imanla hakikate yaslanan bir meydan okumayı kendi icra edebilecek mi? ABD-İsrail’in İran saldırısı, teknolojinin yeni savaş ve süreçlerdeki hayret kesbedici görünümleri tartıştığımız meselenin ehemmiyetini tekrar ortaya koymuştur. “Ebabil, attığın zaman sen atmadın Allah attı, Rabbimizin üç bin melek ile mü’minlere yardım ettiği” gibi Kur’ânî beyanlara iman, kapışmayı başka bir evreye taşımaktadır.

Yeryüzünü alabildiğine ifsat eden ve ölümsüzlüğü hedefleyerek mutlak tanrısallığı devralmak isteyen transhümanist meydan okuma bu arzuyu ilk insandan bugüne epeyce somutlasa da gayba iman mevzuunda kaçınılmaz olarak bir çıkmaza saplanacak ve Challenger mukadderatına teslim olacaktır. Bütün bu ifsat sürecinden radikal bir hicret bizim için şu aşamada tek seçenek olarak duruyor, diyerek cevabımı tamamlayayım.

61. sayfada dil üzerine şöyle cümleler mevcut: “Yabancı sözcük kullanmayalım. Yabancı sözcük yoktur. Bütün diller Allah’ın ayetleridir.

Dilini yaban eylemek insana yazık etmektir. Diller tanış olunsun diye var edilmişlerdir.”

47. sayfada Canan üzerinden Ali Bulaç’ın “Dil meselesi din meselesi değildir.” tezine sahip çıkılıyor. Devamında da siyasi dilin, dil inşasının geçiştirilebilecek bir mesele olmadığı ekleniyor.

Dil meselesi hangi hâllerde din meselesi olarak değerlendirilebilir?

Geçiştirilemeyecek olan siyasi dile, dil inşasına söylem diyelim. Bu söylemle maddî gerçeklik arasında kopukluk var mı?

İçerisinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyor muyuz? En azından bir kısım müslümanlar olarak diyelim.

Ali Bulaç’ın Düşünce dergisinde kullanılan Türkçeye itiraz edenlere verdiği bir cevaptı bu ve meselenin özüne gelmekten sakınan ya da o bilinci fark edemeyenleri tenkit ediyordu yoksa sizin de çok isabetlice belirttiğiniz gibi “siyasal dil/söylem” bizim için doğrudan dinî bir meseledir.

İdeolojik hatların dili/söylemi ile her zaman maddî gerçeklikle arasında bir gerilim olur. Esasen bu, olmalıdır çünkü o ideolojik hat, bir dönüşümü hedefler. Vahyin, indiği Mekke müşrik toplumunda yaptığı gibi hayatı, insanı, kelimeleri, kavramları, davranışları yeniden tanımlar. Bu yeni hamlenin bir gerilim oluşturması kaçınılmazdır. Muhataplardan bu süreçte birtakım itirazların yükselmesine elbette şaşırmamak gerekir. Bütün her şeyin yapıbozumuna uğradığı bir süreçte büyük bir alt üst oluş yaşanacaktır tabii!

Üretilen söylemin, bu söylemin ana unsurlarından olan dilin varlığı, kullandığınız ifadeyle somut durumu karşılayıp karşılayamadığı onun düşünsel, ideolojik, vahyî yeterliliği ile ilgili olsa gerektir. Son sırada saydığım vahiy, genel geçer bir alımlanışa mazhar olmayabilir, varsın olsun! Bizim durduğumuz yerde en merkezî kavram olduğu için oradan ilerleyelim: Bu zeminlerin muhatap olunan gerçekliği karşılayıp karşılayamamasının insanî cehde bağlı olduğunu tespit etmek muhtemel hayal kırıklıklarının önüne geçmek bakımından son derece hayâtîdir, diye düşünüyorum. Üzerimizde taşıdığımız tarihsel birikimler ve yükler eşgüdümlü etkilerde bulunabiliyorlar. Bunların yanı sıra modern bakiye, entelektüel cehdin sorumluluklarını alabildiğine genişletmiştir. İşte tam burada sizin sorunuza “Evet, içinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyoruz!” diye cevap veremiyoruz elbette lâkin sanatın, ilmin ve farklı eyleyişlerin arayıcılığı ile yol almaktan geri durmama dikkatiyle daha olumlu cevaplar üretmeye gayret ediyoruz diyebilirim.

“Biz Zülkarneyn kıssasıyla biçimledik siyaset felsefemizi canım. Medine sözleşmesiyle. Temel hedefin zulmü parçalamak. Nerede olursa olsun. Sonra insanı serbest bırakmak. Hayatı. Tabiatı. Yazıktır bunlara. Neden tasallut edilesidirler.”

Zülkarneyn kıssası ile Medine sözleşmesinden nasıl bir siyaset felsefesi çıkarabiliriz?

Zülkarneyn kıssası tabiri caizse gadre uğramış bir kıssadır. Zülkarneyn peygamber ve kıssası, mitoloji heveslerine kurban edilmiştir. Hâlbuki öncü mü’minlerin yeryüzündeki rolünü pek güzel bir şekilde örnekleyerek izah eder. Romandan yaptığınız alıntı aslında Zülkarneyn peygamberin misyonunu özetliyor: temel hedef zulmü parçalamak! Ötesini insana, insanların şûrâlarına bırakmak gerekir. Bağlantılı olarak sorduğunuz Medine Sözleşmesi de bu şûrâların oluşumuna dair harika bir misal ve modeldir.

Kur’an’daki kıssaların siyaset felsefesi bağlamında çok güçlü anlatılar olduğunu, okuyan herkes görebilir ancak bir önceki sorunuzla da bağlantılı bir durum var burada: Söylem üretmenin gerek ve yeter şartları ihmal edilince olması gereken neticeler hâsıl olmuyor maalesef. Peygamberlerin “düzen bozucu” rolleri, yeryüzünde sınır tanımayan direniş modelleri, şûrâlar oluşturma örneklikleri siyaset felsefesi bahsinde çarpıcı paradigmatik pratikleri hayranlık uyandırıcıdır lâkin müslümanlar ağırlıklı olarak ya egemen yorumun tarihsel pratiğine ya da entelektüel ilginin yöneldiği Batı düşüncesine demir atmış durumdadır.

“İnsanlık neoliberal faşizme direniyor. Ne pankarttı o öyle. Hem de Gaziosmanpaşa bulvarında, Tokat’ta. Bilirsin o zaman literatür yeni, müktesebat sınırlıydı bu bahiste.”

“Neoliberal faşizm”i nasıl açıklayabiliriz?

Neoliberal faşizm, bizzat tanık olduğumuz bir kötülük biçimi! Hani, “Yaşayarak öğrenmek en etkili öğrenme modelidir.” derler ya, biz de bu etkiye derinlemesine maruz kaldık doğrusu, kalanlara da şahit olduk. Öyle görünüyor ki tanıklığımız devam edecek.

Neoliberalizmi, kapitalist sömürünün gözü dönmüş biçimi olarak tarif ediyorum. Şu anda sermayenin önündeki bütün engellerin kaldırılarak Anadolu’nun her bir noktasının talan edilerek yağmalanması, bu tabirin en iyi izahıdır. Sermayenin önünde hiçbir engel yoktur artık hatta devlet, egemen siyaset kolluk ve yargı imkânlarıyla onun yol açıcısıdır.

Dünya genelinde de durum bundan farklı değil elbette! Pratik birebir örtüşüyor. Şimdilerde pek çok siyasal figürün diline doladığı bir hurafe var: uluslararası hukuk! Bu terane, eğer sermayenin iştihasının önünde bir engel idiyse bile ona hiç uyulmadı ya da uyuluyormuş gibi yapıldı en fazla! Ayak bağı olarak görülünce de tümden iptal edildi.

Karadeniz’in güzelim dereleri, dağları, tepeleri; Ege’nin zeytinlikleri, ormanları nasıl “zor”a dayanarak talana açılıyorsa Hürmüz boğazı da Caracas da Gazze de aynı imkân ve araçlarla talana açılıyor. İçeride polis ve jandarmanın copu, biber gazı yargıyla birlikte talana kol kanat geriyorsa egemen dünya düzeni de bu zoru NATO’su, devâsâ donanma ve uçak filolarıyla yapıyor. Yetmiyor siyasal “zor” ve propagandatif “zor” biçimleri devreye girerek sürece eşlik ediyor. Neoliberal faşizm budur. İnsanlık, bu örgütlü kötülüğe nasıl karşı duracağına gecikmeden karar vermeli.

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Hamza Er: “Vicdanın yankısı sınır tanımaz”

Yayınlanma:

-

Yazar Hamza Er’le, Ketebe Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı “Siz Dünyayı Affeder miydiniz?” – Rachel Corrie ile Esma Biltaci’nin Hikâyesi- üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Rachel Corrie ile Esma Biltaci… Kitabınızın bu iki ana karakterini hiç duymamış okurlar için ikişer cümleyle tanıtmanızı istesem ne dersiniz?

Rachel Corrie, dünyanın karanlığa karşı sessiz ve ilgisiz tavrına Batı’dan yükselen güçlü ve tesirli bir itirazdı. İnsanlık onunla yeniden çok önemli bir hissi, duyguyu yani vicdanı hatırlamış oldu.

Esma Biltaci ise hayırlı bir ömürdü. Onun ömrü katillerinin ömründen çok daha uzun ve bereketliydi görebilenler için… Esma hayatını değil, inancını ve ideallerini korumaya çalışan, daima iyiliğin ve adaletin peşinde koşan bir kalbe sahipti. O da bizlere hayatın geçiciliğini, Allah için yaşamanın ve O’nun uğrunda ölmenin eşsiz güzelliğini hatırlatmıştı.

İkisi de farklı zaman diliminde, farklı coğrafyalarda yaşayıp ama aslında aynı sözü söylemişlerdi: “İnsan olmak, hissedebilmek ve haksızlığa karşı susmamak demektir.”

 

Her iki ismi de tanıyanlar varsa da yan yana getirenler bir hayli azdır diye tahmin ediyorum. Nedir bu iki insanı birlikte anmanızı ve anlatmanızı mümkün ve gerekli kılan?

Rachel ile Esma, tanık oldukları adaletsizlikleri, haksızlıkları derinden sorgulayan vicdan sahipleriydi. Küçük yaşlardan itibaren çevreye, ötelenmiş insanlara ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan kötülüklere karşı saf bir bilinç ve duyarlılık geliştirmişlerdi. Rachel ve Esma’nın bizleri konfor alanlarımızdan çıkmaya davet eden çağrısını kalıcı kılmak, benim için bir zorunluluktu artık.

İkisi de genç, ikisi de duyarlıydı. Küçük yaşlarından itibaren soruyor, sorguluyorlardı. Gençlik için konuşulan, “konforuna düşkün, miskin, aklı havada” kalıplarını yıkan hayatları vardı. Eğer bugünü kaybedilmiş olarak görüyor ve de geleceği sağlıklı bir şekilde inşa etmek istiyorsak, günümüz gençlerinin önüne kendi çağlarına ait örnekleri koymamız gerekmekteydi.

Farklı iki kıtada yaşayan bu iki insanı bir araya getiren en güçlü bağın “Vicdan” olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın ortak dili olan vicdan, zamanı ve mekânı aşarak bu iki genci aynı sayfalarda buluşturmuş oldu.

Kitabınız, gençliğinin baharında hayattan kopartılan bu insanları anlatmaya başlarken önsözden bile önce annelerine bırakıyor sözü. Anneliğin baş tacı edildiği duygusunu verdi bana bu tercihiniz. Bu yönüyle bir “Anneler ve Kızları” kitabı diyebilir miyiz bu çalışma için?

Evlat acısı zor olandır. Hele bu evlatlar Rachel ve Esma gibiyse bu acıyı unutmak daha da zorlaşır. Bu sebeple kitaba bu iki gencin annelerinin sözleriyle başlamayı gereklilik gördüm. “Vefa”, “hürmet”, nasıl tanımlarsanız tanımlayın ama olmazsa olmaz bir başlangıçla kitaba giriş yapmamız şarttı.

Anne sesi, dünyadaki en evrensel dildir; acının da duasının da merkezidir.  Yeryüzünde işgal, savaş, terör ya da darbe hangi isimle karşımıza çıkarsa çıksın, en derin yarayı hep anneler taşır; ben o yaranın sesine kulak vermek istedim.

Ama kitabımıza “Anneler ve Kızları” gibi bir tanımlamayı yapamam, hatta yapmak istemem. Kitabımızın kahramanları iki genç kız farkındayım… Fakat ben onların temsil ettiği değerler üzerinden bir okuma yapılmasını daha gerekli görüyorum. Kitabımızın üçüncü bölümünde, “ilk değillerdi, son da olmadılar” başlığı altında Gazze’de vicdanın temsilcisi olan gazetecilerden, doktorlardan bahsettim. Kitabımızı okurken, erkek, kadın, genç, genç üstü tüm kesimler bir muhasebeye yönelmeli… Kendi hayatlarımızda yapabildiklerimizi, yapmaya gücümüz yeterken yapmadıklarımızı değerlendirmeliyiz.

 

Annesi, Rachel’le ilgili konuşurken, “onun temsil ettiği değerler hâlen yaşamakta” demişti. Bu değerlerin yaşatıldığının ve Filistinlilerin 22 yıl önce ölen bir Amerikalı kızı unutmadıklarının, varsa göstergeleri nelerdir sizce?

Rachel Corrie, Filistinliler için artık sadece bir isim değil, bir sembol. Onun bıraktığı vicdan mirası, Filistin’de sembol hâline geldi.

Gazze’de doğan çocuklara hâlâ onun adı veriliyor; duvarlarda yüzü, dillerde duası var. Filistinli anneler çocuklarına Rachel’in cesaretini, insanlığına duyduğu inancı anlatıyor. İşgalci İsrail ordusunun onu bir buldozerle katletmesinin üzerinden 22 yıl geçti. Ama Rachel’in hikâyesi hâlâ o sokaklarda, enkazlar arasında yankılanıyor.

7 Ekim’den sonra yaşanan soykırıma asla boyun eğmeyen, diz çökmeyen Gazze halkının gözlerine ve sözlerine bakınca, görev yerlerini ne pahasına olursa olsun terk etmeyen gazetecileri, doktorları görünce, Rachel’in temsil ettiği değerlerin Gazze’de halen dipdiri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kitabın son başlığı: “Doğu, Batı ve Vicdan”. Bu başlık Aliya İzzetbegoviç’in “Doğu Batı Arasında İslam”ını çağrıştırıyor. Bu son bölümü Nurettin Topçu’nun “Vicdan, Allah’ın kalbimizdeki sesidir” sözüyle başlatıyorsunuz. Sizce vicdan Doğu-Batı arasında ve insan ile İslam arasında yıkılmaz köprüler kurmaya muktedir midir?

Evet, kesinlikle. Çünkü vicdan, insanın içindeki en saf tanıklıktır; kültürlerin, coğrafyaların, ideolojilerin ötesinde bir hakikat duygusudur.

Doğu’nun hikmetini de, Batı’nın sorgulayıcılığını da içine alır; her ikisini de insanın kalbinde buluşturur.
Nurettin Topçu’nun sözüyle ifade edecek olursak: vicdan, kalpte konuşan Allah’ın sesidir; dolayısıyla o sesin yankısı sınır tanımaz.

Bugün insan ile inanç arasındaki en sağlam köprü, hâlâ bu sessiz iç sestir. Eğer vicdan ölmezse, Doğu da Batı da birbirine yabancı kalmaz ve  insan, insana yeniden yaklaşabilir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x