Connect with us

Söyleşiler

İslamcılık Bir Yenileşme Düşüncesidir ve Bu İlkesini Korumakta Israrcıdır

Yayınlanma:

-

Yazar Ümit Aktaş’la, haziran ayında Çıra Yayınları arasından çıkan “Siyasal Arayışlar – Nasıl Yapmalı?” kitabında tartıştığı meselelerle ilgili bir söyleşi yaptık. İlginize sunuyoruz.

“Siyasal Arayışlar – Nasıl Yapmalı?” kitabınız bu minvaldeki diğer çalışmalarınızla mukayese edildiğinde işlediğiniz teorik boyutların yaşama geçirilmesi mahiyetinde bir niteliğe sahip görünüyor. Tam da böyle bir eseri yayımladığınız bu aşamada hissettiğiniz sorumluluk nedir?

İslam, toplumun ve dünyanın ıslahını uğraşının esası kılan, bu nedenle de doğal bir biçimde siyasallığı dinîlikten ayrıştırmayan, eşyanın ve toplumun anlaşılmasının ancak bütünsel bir biçimde kavranılmasıyla mümkün olacağını kabullenen bir din. Bu kabul, dünyanın ve hayatın birliği ve dirliğiyle ilgili olduğu gibi, siyasal uğraşı da anlamlı kılan bir esas. Kuşkusuz ki büyük ölçüde bu esasa binaen, Türkiye’de, özellikle de İslami camialarda siyasete yönelik ilgi oldukça canlı. Ama ne var ki siyasal ya da ideolojik gruplar kadar genel olarak toplumun siyasete yönelik bu ilgisi, ciddi ve kapsamlı siyasal teorilerden ve bunlara dayanan aklı başında müzakerelerden yoksun. Sık sık tekrarladığım Ali Şeriati’nin bir sözü var. Bir konuşma esnasında kendisine yöneltilen “Bu meseleler üzerinde çokça konuştuk; peki ama şimdi ne yapacağız?” sorusu üzerine, “Durun hele bir, daha ne konuştuk ki; neyi ne kadar konuştuk, ne kadar anladık ki?” diyerek aceleci muhatabına konuşmanın ve sözün önemini hatırlatır.

Kuşkusuz ki siyasal konularda konuşmaktan başka ne yaptığımız meselesi, sorgulanmaya açıktır. Ama her nedense ülkemizde, belki de tüm dünyada siyaset en harcıâlem meseledir. Öyle ki herkesin bu konuda edecek bir sözü bulunduğundan, bu mesele, en azından üzerinde konuşma babında, oldukça sıradanlaştırılmıştır. İnsanlar elbette ki doğrudan kendi kaderlerini ilgilendiren bu mesele üzerinde konuşmalıdır. Çünkü bu, sadece bir hak değil ama aynı zamanda bir ödevdir de. Ama bu konuşmalar ne yazık ki ciddi ilgilere dönüştürülememekte, siyasal partiler ile insanlar arasındaki bağ, basit bir taraftarlık bağının ötesine geçirilerek, biraz da siyasetin teorisiyle beslenerek ciddi bir ilgi haline getirilememektedir. Esasında devletin ve devletlûların baskılarıyla da bu ilgi, sadece bir basitlik düzeyinde tutulmaktadır. Oysaki bu konularda oldukça ciddi çalışmalar, çözümlemeler de yapılmakta ve siyasal anlayışlar derinleştirilmekte, eğilimler giderek farklılaşmakta, sürekli yepyeni bakma biçimleri ortaya çıkarılmakta. Sonuçta pek de harcıâlem bir mevzu değil bu mevzu ve oldukça ciddiye alınması gereken bir yönü var.

Ben de evet, bir soru sormaktayım, ama “Ne yapmalı?” değil de “Nasıl yapmalı?” babında bir soru. Yani tartışmaları aşan bir yöne, nasıllığa doğru evrilişe çağırmaktayım ama bunu yaparken de içerisinde bulunduğumuz havzanın ve kültürün el değmemiş konularını irdeleyerek, siyasal anlayışların ve kavrayışların arka planına uzanarak, oradan doğru bazı kritik meseleler üzerinde yeniden ve birlikte düşünmeye çağırıyorum. Düşünmenin, yapmanın olmazsa olmaz bir koşulu olduğu çerçevesinde. Çünkü meselenin en ehemmiyetsiz gözüken yönü çoğu kez bu olur her nedense. Göçebe akıl göçü yolda düzmek ister. Oysa bir kez yola koyulduğunuzda, çoğuleyin düşünmek için iş işten geçmiş olur ve çözüm de çoğu kez kaba kuvvetin ya da çoğunluğun baskısının şiddetine bırakılır.

Düşünmeyi küçümsemeyiz belki ama dilimize bir biçimde yerleşmiş olan ve elimizin altında bir avadanlık gibi duran kavramlar ve olgulara o kadar aşina hissederiz ki kendimizi, çoğu zaman bunların üzerinde hiç düşünmeksizin konuşmalara dalarız. Ve hatta bazen de, hemen yanı başımızda bulunan bir dostumuzu aslında hiç de tanımadığımızı fark ederiz, farklı bir karşılaşmaya binaen. O nedenle bunlara yönelik hatırlatmalar ve farklı bakış açıları, kavramın üzerine düşen yeni bir ışık ya da dostumuzun alnındaki bir kırışık gibi, bizi farklı bir sima ile yüzleşmeye tabi tutar. İçerisine gömüldüğümüz bir siyasal mücadelede de, aslında sürecin en olmazsa olmaz gereçleri olan kavramları sırası geldiğinde ne denli alelusûl ve ne denli yerli yersiz kullandığımızın farkına vardığımızda, ne kadar yanlış bir yerde durduğumuzun da farkına varabiliriz. Geç mi kalmışızdır? Elbette ki hayır! Sorun bu geç kavrayışta değildir, bu geçliğin telafisinde, tembellikten ve boş vermişlikten kurtulmakta; hayatın özüne dair bu ilginin sahici bir uğraşa dönüştürülmesindedir. Bir de var ki, şu içerisinden geçtiğimiz kritik günler gibi zamanlar, tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılabilir bizi. Kavramlarla kılgılar birbirinden uzaklaşmış ve insanlar yabancılaşmıştır durdukları zeminle. İşte o zaman bazı yüzleşmeler bizi her şeyi en başından itibaren ele almaya ve hayatın yeniden gözden geçirilmesine zorunlu kılabilir.

Mevcut siyasal iktidarın icraat ve söylemlerinden yola çıkılarak İslamcılığı, en basit tabiriyle tahfif edip gözden düşüren baskın bir dil var. Siz, kitabınızda İslamcılığın, içinden geçtiği ağır kriz ve yetersizliklere rağmen evveliyatından bugüne alternatif bir yol arayan niteliğine dikkat çekmişsiniz. İslamcılık, ülke ve bütün bir yeryüzü için yeni ve etkili çıkışlar üretebilir mi?

İslamcılık temelde bir yenileşme düşüncesidir ve birçoklarının çeşitli tezviratlarına rağmen bu ilkesini korumakta ısrarcıdır. O nedenle değişmekten hiç çekinmez çünkü döngüsel tekrarlar kadar değişmenin de hayatın özüne ait bir esas olduğunu kabullenir. Kendisini belli bir düşünsel ve eylemsel mekâna sabitlemektense, sapakları kullanır ve oralardan doğru yollar çıkarır kendisine. Yanlış da yapabilir bu uğurda ve bundan da çekinmez. Bu nedenle zaman zaman ve bazı kem gözlerce adap bilmemekle de suçlanır. Doğrudur belki bu ama adap dediğimiz göreneğin de bu tür delişmence tavırların tarihe ve topluma hediyesi olduğu da çoğu kez unutulur.

Bu anlamda dinin dünyaya ve geleceğe açık bir yüzü olarak İslamcılık, başlangıcından günümüze gelinceye değin birçok kez kendisini sorguya çekmiş, değiştirmiş ve kitabın temel çağrısını yeniden anlamaya çalışarak kendisini de yenilemiştir. Zaman geçtikçe ve şartlar değiştikçe anlama biçimlerimiz de değişmektedir çünkü. Ve belki de en doğru olanı, temel kavramları ikinci kez okuduğumuzda veya herhangi bir olayı ikinci kez yaşadığımızda, farklı bir anlamayla öncekini aşabilmektir. Çünkü değişen sadece köprülerin altından akan sular değildir. Asıl değişen, değişmesi gereken bizleriz. İki günü bir olmaması gerekenler yani. Mevlânâ’nın söylediği gibi: “Her gün bir yerden göçmek ne iyi / Her gün bir yere konmak ne güzel / Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş / Dünle beraber gitti cancağızım / Ne kadar söz varsa düne ait / Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…”

Medine Sözleşmesi son on yıllar boyunca çokça tartışıldı, siz de kitabınızda ele almışsınız. Sözleşme, yeni bir toplumsallığın inşasına ilham verme potansiyelini ne kadar taşıyor size göre?

Sözleşme, belki de tarihte ilk kez bir şehrin ahalisinin birlikte yaşayabilmenin koşulları üzerinde birlikte düşündüğü, hazırladığı ve/veya katıldığı bir sözleşme olması açısından çok önemli. Öte yandan bu sözleşmeye göre Resulullah, hakem, yani anlaşmazlıkların çözümünde başvurulacak merci pozisyonunda. Medine’deki tüm ahali bir “ümmet” olarak tanımlanmakta ve doğrudan ya da dolaylı olarak bu sözleşmeye katılmakta. Kısacası bu sözleşme insanlık tarihinde farklılıklarla aktedilen bir birlikte yaşama sözleşmesi olarak insanlık tarihinde yeni bir başlangıcı müjdelemekte. Hatta Tahsin Görgün’ün “İslam, Modernizm ve Batılılaşma” adlı kitabındaki nakline göre, 1730’larda hazırlanan “Universal History” isimli tarih ansiklopedisi, insanlık tarihini Hz. Muhammed eksenli olarak “eski” ve “yeni” olarak ayırmakta.

Ancak ne yazık ki Müslümanlar bu sözleşmenin ve onun başlangıç yaptığı yeni tarihin anlamını ve kıymetini yeterince idrak edebilmiş değil. Ve hatta bu konudaki farklı bakışları ve incelemeleri ortaya koyarak belki bizim dikkatimizi metne yeniden çekenler de “maalesef” Batılı bilim insanları. Birçoğumuzun müsteşrik diye hafifsediği Welhausen, Caetani, Watt, Serjeant… gibi. Bu dikkati İslam dünyasına taşıyan ise, yine birçoğumuzun kıymetini yeterince bilemediği Muhammed Hamidullah Hoca. Türkiye’de ise özellikle Ali Bulaç ve Hikmet Zeyveli tarafından konuyla ilgili müstakil incelemeler yazılmış ve konu yeniden tartışmaya açılmıştır.

Sözleşme doğal olarak oldukça farklı okumaları mümkün kılmakta ve dolayısıyla da buradan hareketle farklı toplumsal ve siyasal ufukların imkânını barındırmakta. Kimileri açısından sözleşme, Medine’de kurulmuş olan ilk İslam devleti anayasasıdır ve buradan hareketle yeni anayasalar oluşturmak mümkündür. Bir bakıma içerisinde yaşadığımız koşulları geçmişe uygulama ya da oradan doğru temellendirmek gibi olan bu tip yaklaşımlara pek de katılmıyorum. Çünkü bu, sözleşmenin çok daha geniş ve anlamlı olan çerçevesini daraltarak üzerindeki çok boyutlu düşünmeleri sınırlayan bir yaklaşım. Kimileri ise sözleşmeye çoğulcu bir toplum modelinin birlikte yaşama metni olarak bakmakta. Dolayısıyla sözleşme, oldukça farklı bakışları ve çıkarımları mümkün kılan, dolayısıyla da üzerinde daha çok tartışmaların ve müzakerelerin yapılması gereken bir niteliği haizdir.

İslami çevrelerin çok uzun yıllar boyunca sakındığı, sizin de önceki kitap ve yazılarınızda pek öne çıkmayan “demokrasi”yi, “şûra” kavramıyla birlikte yoğun bir şekilde tartışıyorsunuz kitabınızda. Bu iki kavram dolayımındaki tartışmalardan özellikle İslam düşüncesi ve pratiği, genel olarak da insanlık için hangi neticelerin çıkacağını umuyorsunuz?

Meseleyi özellikle “Siyasal Arayışlar, Nasıl Yapmalı” başlıklı kitabımda enine boyuna tartışmaya çalıştım. Şurası çok açık ki, Türkiye toplumunun etnik, dinî, kültürel ve siyasal farklılıklarının çeşitliliği ve zenginliğini, cumhuriyetçi bir tek biçimliliğin çerçevesine sığdırmak mümkün değil. Zaten cumhuriyet tarihi bu imkânsızlığı açıkça ortaya koymakta. Hâlâ ardı arkası kesilmemiş olan baskılar, yasaklar, hapisler, sürgünler ve katliamların ardından baktığımızda, duyabildiğimiz sadece derin bir üzüntü, pişmanlık ve acıdan ibaret. Cumhuriyetçi ekâbir ise,  yüzyıl önceki Cumhuriyetçi girişimin minnetiyle bizlere mihnet çektirmekten bir türlü usanmadıkları gibi, bizler de özgürlük, adalet ve barış arayışımızdan hiç mi hiç vazgeçmedik.

Evet, padişahlıktan cumhuriyete geçiş olumlu bir adım ve kimsenin buna bir itirazı yok. Ama bu sadece bir ilk adım. Bu adımı izleyecek olan yeni adımlar atılmadıkça, bu adımın hiç mi hiç kıymeti yok. Çünkü cumhuriyetin, akabinde gelişmesi gereken sair adımlar atılmadığı sürece, biçimselliği dışında, padişahlığın meşruti yönetiminden hiçbir farkı yoktur. Yapılması gereken ise, buna ister şura sistemi deyin, ister demokrasi ya da başka bir şey, çoğulcu, katılıma dayanan, farklılıkların kendilerini ifade ve temsil özgürlüğüne sahip olduğu, güçler ayrılığını ve ifade hürriyetini sağlayan bir sisteme geçiştir.

Ama maalesef Müslüman aydınlar da onlarca yıldır biçimsel bir hilafet takıntısı dışında, bu hilafetin neliği kadar, şura sistemi, bunun tarihsel örnekleri veya neden bu örneklerin yeterince bir uygulanabilirlik düzeyine geçirilemediği; ya da izonomi ve demokrasi ve bunların şura sistemi ve hatta pastoral yönetimlerle farkları veya benzerlikleri üzerinde kafa yormuş değiller. Dolayısıyla da bizdeki siyasal mücadele, daha çok iktidarı ele geçirip karşıtını baskı altına alma ve ezme imkânına sahip olma çabasından öteye gitmemekte. Hatta bu konuda da “arâf” kavramı ve bunun siyasal içerimleriyle ilgili bağıntılar kurulabilmiş değil. Kurulamadığı gibi, tıpkı irfan ya da ârif kavramlarının da tutanın elinde kaldığınca, biçimsel bir değersizliğe teslim edilmiştir. Oysa sadece felsefe değil, siyaset üzerinde de ancak özgün kavramlarla düşünülebilir. Bizim kavramlarımız ise nadanların elinde perişan bir durumdalar ve bizler ise siyaseti kavramlarla değil, kavgalarla sürdürmeye çalışmaktayız.

Siyaset felsefesinden şiire, tarih ve sosyolojiden romana kadar çok geniş ve farklı sahalarda eser veren velûd bir yazarsınız. Bütün bu alanların düşünce dünyanızda tamamladığı çerçeveyi okuyucularımızla paylaşabilir misiniz?

Belki kuşağımın da bir yönü olan, yabancısı olduğu bir dünyayı, dünyaları tanımak, anlamak, sorgulamak ve cevaplamakla ilgili kaygıların ve sorumluluk duygusunun bir sonucudur bu geniş ilgi. Zira biz hemen hiçbir meselenin enine boyuna tartışılıp önümüze konulduğu bir süreçte büyümedik. Zihnimizde yığınla soru vardı ve bu sorulara ilaveten şehirlere taşınan, orada şehirler ve modernlikle yüzleşen bir kuşağın mensuplarıydık. Bu ise sorduğumuz soruların cevabını da vermek gibi bir yükümlülük altına sokmaktaydı bizleri. Tabi ki bunu da tüm taşralı acemiliğimiz ve cesaretimizle gerçekleştirmeye çalışmaktaydık. Birkaç kuşak devam eden bu süreç, birçok konuda yanılgılara düşmemize de yol açacaktı. Dolayısıyla düşe kalka bir büyümenin karşılığı aslında senin de çok güzel bir biçimde dillendirdiğin yol hikâyeleriyle, düşünsel kazılarla ve kavramsal tanışıklıklarla semerelendi. Ve yolculuk hâlâ sürmekte. Sorunlar kadar ilgilerimiz de devam etmekte. Sormaktan ve yormaktan yorulmadık henüz ve dünya da önümüze yeni soru(n)lar koymaktan vazgeçmedi. Garaudy’nin söylediği gibi, zaman zaman cemaatlerimiz değişse de kendimizi ve dünyayı anlama ve değiştirme çabamız hiç değişmedi. Tüm kitapların bir tek kitabın anlaşılma ve yorumlama çabasının bir ürünü olduğu bilinciyle, kitaba, topluma ve Allah’a karşı sorumluluğumuzu ifaya devam etmekteyiz.

Söyleşi: Ahmet Örs

Ümit Aktaş: 1955 yılında, Erzincan’ın Refahiye ilçesinde doğdu. Orta öğrenimini Erzincan’da tamamladıktan sonra, İstanbul’da, YTÜ Elektrik Mühendisliği bölümünü bitirdi. Üniversite yılları içerisinde şiir yazmaya başladı. Şiir ve denemeleri, çeşitli gazete ve dergilerde yayınlandı. 1989 yılında yayımlanan ilk kitabı olan Toplumsal Hareketlerde Yöntem’i, Anarşizm, Osmanlı Çağı ve Sonrası, Okuma Serüveni, Akıl, Aşk ve İslam, İslamî Hareket -Etik, Estetik, Politik-, İslamî Hareket ve Yöntem, Toplumsal Hareketler ve Devrimler, İnsan ve İslam, Bir Kriz Sürecinde Strateji Arayışları, Edebiyat, İdeoloji ve Poetika, Çağımızın Tanıkları, Yüzyıl ve Gelecek gibi araştırma-deneme çalışmaları; Âdem, Rüya, Yeşil Vadi, Musa ve Yol Arkadaşı isimli romanlar; Cennetten Düşüş ve Şehri Terketmeden Önce isimli şiir kitapları izledi.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Söyleşiler

“Atasoy Abi” Belgeselinin Yapımcı ve Yönetmeni Sefa Sarı İle – Yasin Şafak

Yayınlanma:

-

Belgesele ilginiz ne zaman nasıl oluştu? Kendiniz ne şekilde başladınız?

Sinema ve belgeselle ilgim gençlik yıllarımdan başlar, sürekli film ve belgesel izlerdim. Sonraları sinema ve siyaset bağlamında yazılar yazdım. Arkadaşların belgesellerinde serbest gazeteci olarak röportaj verir, fikirlerimi paylaşırdım. Tabii izleyici olmakla, sinema ya da belgesel yapmak, yaratıcı olmak/üretmek çok farklı şeyler. Arundhati Roy “Sığınağım ve Fırtınam”da -mutlaka okuyun- şöyle der: “Ben, tırmanılmamış dağdan yanayım; fethedilmemiş ay’dan! Sonsuz kuramlardan, açıklamalardan bıkmışım!” Belgesel yapmak, yaratmak biraz o fethedilmemiş dağlardır, ay’dır.

Çizginin yaratıcı tarafına geçmem tamamen tesadüftü. Anthony Bourdain’in hayatını anlatan “Roadrunner” belgeselini izlemiş, çok beğenmiştim. Etkilendim. Harika bir belgeseldi. İnsana, hayata, dünyaya dair bir manifesto! Roadrunner’ı izlememiş, anlamamış, izlemiş ama anlamamış biriyle açıkçası bir dakika dahî zaman geçirmek istemem. Neyse; fırsat, 2022’de geldi. Şair-yazar dostum Asuman Susam’a şair Gülten Akın’ın biyografisinin çalışılması için Gülten Akın’nın ailesi, arşivi teklif etmişti. Nasıl yapalım, derken kabul ettik; arşivi aldık ve tarama, tasnif, kayıt, röportaj vs. çalışmaya başladık. Arşiv için röportajları kayıt altına alıyorduk, elimizde çok değerli bir arşiv vardı ve röportaj kayıtları da iyiydi. Asuman’a “Neden belgesel de yapmıyoruz?” dedim. Şaşırdı “Yapabilir miyiz?” diye sorunca “Tabii ki yaparız, neden olmasın!” dedim, hoşuna gitti. Ekibi kurdum, Gülten belgeseline, ilk belgesele böyle başladım.

Belgeselin önemi sizce nerede gizlidir?

Bir belgesel gösteriminden sonra 80 yaşlarında bir ihtiyar yanıma geldi, “Hayatımda ilk defa belgesel izledim, çok sevdim!” dedi. Yine bir gösteri sonrası 70’lerinde bir hanımefendi; “Atasoy bey ile 40 yıldır ailecek görüşürüz, aslında çok az tanıdığımı sizin belgeselinizle anladım.” dedi. Tarifsiz duygular… İyi bir belgesel, klasikler gibidir, kendini hep hatırlatır, unutturmaz. Gülten Akın belgeselinin Ankara, İzmir gösterimlerinden sonra salonda birçok izleyicinin ağladığına tanık oldum. Bir belgesel sizi ağlatabilir mi? Evet, ağlatabilir. Yine tarifsiz hisler… Honeyland’ı izlerseniz Hatice Muratova’nın sakinliği, sessiz mücadelesi, dinginliği, kendine özgülüğüne hayran kalabilir, Bad Boys’u izlerseniz Ditroit Pistons’ın herkese karşı verdiği irade savaşına saygı duyar, Black Box Diaries’da Japon gazeteci Shiori İto’nun tecavüz/tacize karşı hükümetle, bürokratlarla, gelenekle mücadelesi size ilham verir, Cover UP’ı izlerseniz Gazeteci Seymour Hersh’in onurlu itibarlı hayatını, savaşın çirkin gerçeklerine dolaysız tanık olur, Amerika’nın pisliklerine lanet eder, Sound City belgeselinde Nirvana, Fleetwood Mac, Neil Young gibi isimlerin stüdyo kayıtlarını dinlersiniz. Sinema, müzik size gerçeklerden biraz olsun soyutlanmanızı, nefes almanızı sağlar. Bunlar, düş bahçelerine giriştir. Belgeseller -iyi bir belgesel ise- o gerçeklerle nasıl yaşayabileceğinizi, dış dünyaya katlanabilme bilinci sunar.

Sinema, nihayetinde kurgudur. Tarihi, olayı, kişileri anlatsa da kurgusal gerçekliğin sınırları dışına çıkamaz. Filme, çekenin yönetmenin gözüyle bakmak zorundasınızdır. Belgeselde ise ışık, müzik, efekt, dikkat yükseltici, izleyiciyi ayartan unsurlar yoktur ya da olmamalıdır, saf hayattır. Hikâye, müdahale etmeden kendi kendini anlatır, anlatmalıdır. Sinema, kurgusal gerçekliği; belgesel “gerçek”i gösterir. Belgesel; “belgeler”, not tutar, gelecek için kayıt tutar, aktarır.

Atasoy Müftüoğlu’nu anlatan Atasoy Abi belgeseli nasıl gelişti?

Atasoy abinin 2022 Eylül gibi bir röportaj kaydını almıştım, belgesel niyetim vardı ama finansman sorunları da vardı. Atasoy abi zihnen dinamik, güçlü, bedensel olarak yaşın verdiği yavaşlıktan mustarip, dert ediniyor, bu da beni düşündürüyor, yormak istemiyordum. Araya Gülten belgeseli girince erteledim. Neyse, bir sene sonra belgeseli yapma fırsatı buldum. Atasoy abi ile 1988’den beri görüşürüz, dostuz, iyi ki! Belgeseli bitirdikten, gösterim duyurusu yaptıktan sonra biriyle aramızda şöyle bir diyalog geçti: “-Atasoy abinin yeğenisin, değil mi?” “-Hayır, değilim!” “-Akraban mı?” “-Değilim, dostumdur.” dedim. Hatır için, dostum olduğu için belgesel yaptığımı ima ediyordu. Nasıl yapıldığını, zorlukları bilse sormazdı. Atasoy abinin düşünceleri, özellikle yaşadıkları, yaşama biçimi ile belgesellik bir hikâyesi olduğunu biliyordum. Bazı yazarların hayatı, yaşadıkları, yaşama tarzları yazdıklarından daha büyüktür, yazdıkları kadar büyüktür. Dostoyevski, Ernest Hemingway, Nazım Hikmet, William Faulkner, Yaşar Kemal, Latife Tekin, Arundaty Roy, Gülten Akın, Naomi Klein gibi yazarların yaşamları, deneyimleri yazdıkları kadar büyük ve değerlidir. Bazı yazarlarsa sadece yazdıklarıyla hatırlanır, bir hikayesi yoktur. E. M. Cioran; “Hayatında bir maceranın parıltısı, hayal kırıklıkları yok mu? O zaman niye yaşadın?” Hikayesi, macerası, tutkusu olan yazar azdır aslında. Atasoy Müftüoğlu’nun hayatı birçok değer, macera, ilginç karşılaşmalar, dostluklar, hayal kırıklıkları, belgesel ile kayıt altına alınması, aktarılması gereken bir hikâye vaat ediyordu.

Belgesel için 2 yıl çalıştık. 30 saatin üzerinde kayıt aldık. Asuman Susam, Yaşar Taşkın Koç, ekiple 92 dakikalık belgesel çıkardık o kayıtlardan. Gazeteci, akademisyen, siyasetçi, ailesi vs. 17 kişiyle röportaj yaptık. Ama elimizde gündelik hayatına dair çok az video, foto, kayıt vardı. Aileden sadece 10 saniyelik video alabildik, 10 saniye! Fotolar da hakeza. İnternette ise birbirinin aynı konferans videoları vardı. Neden? Çünkü Atasoy abi “hiçbir şey biriktirmemeye” dair ailesiyle ilkesel bir karar almış, kitap, foto, video, mektuplar, yazışmalar vs. hepsini yok etmişler. Sadece hafıza, sözel anılar… Belgesel yapıyorsunuz ama elinizde çok az görsel malzeme var. Yani bu tür zorluklar vardı. Belgesel üç bölümden oluşuyor: Biyografisi, düşüncesi ve İslamcıların tarihi; ne iddia ettiler, neye dönüştüler.

Atasoy abinin mizahı, ironisi mükemmeldir. Onunla konuşurken tarihsel kişilere, olaylara, süreçlere tanıklık eder, üslûbu itibariyle hep gülersiniz. Geçmişe, yaşadıklarına ironiyle bakar, onları mizahî bir dille size sunar. Çekimler sürecinde bana sürekli takılırdı. “Bu eve eşofmanla gelen iki kişiden biri sensin Sefa!” derdi. Doğruydu, rahat adamım, eşofmanı severim!

Röportaj listemizi hazırlarken arşivcimiz Yasin’in “Köşeli isimler de olsun!”  ısrarıyla -şerh koymama rağmen- bazı isimleri de ekledik. İktidara yakın bu isimler, röportaj vermedi. Atasoy abiyi sevseler de -ki bundan da emin değilim- belgeselde isimlerinin olmasını istemez gibiydiler: Hakan Albayrak, İbrahim Paşalı.  İsmet Özel genel olarak “Ben bu işlere girmem.” dedi. Nihat Genç, “Konuşuruz, tamam.” dedi, sağlığı el vermedi. Bu isimler bunlardan birkaçı. Beni şaşırtan Ahmet Kot oldu. Bir senede dört-beş kez randevulaştığımız hâlde bir türlü denk getiremedi. Bu da böyle biline! Belgesel, Eskişehir ve Ankara’da gösterildi, tanıtıldı. İstanbul’da da olmasını istedik ama oradaki arkadaşlar biraz rahat ve umursamazdı.

Başka belgeseller olacak mı?

Yeni belgesel var, evet. Medya’daki yozlaşmayı, çürümeyi “Gazetecilik Öldü (mü)” diye spotluyoruz. Açıkçası gazetecilerin bile umurunda olmadığı bir konu. Sadece tarihe, döneme not düşmek için yapıyorum. Belgesel yapıyorsanız, bağımsız birey olarak yapıyorsanız sponsor bulmak, finansmanı çok zordur.  Gazze soykırımına dair belgesel çekmek istedim, hâlâ istiyorum, sponsor/finansman bulamadım, çok acı! Bir yönetmen arkadaşım elinde Oscarlık muhteşem bir hikâye olduğu hâlde finansman sorunundan dolayı çekemiyor. İşte böyle…

Atasoy Abi belgeselini severek yaptım; tutkuyla, heyecanla… İki sekansı çok seviyorum: Yıldız hanımın (Ramazanoğlu) “Onun yanında kendinizi değerli hissedersiniz!” deyişi ve Atasoy abinin; “Bir farkındalığa sahip olduğunu zannettiğimiz insanların hiçbir farkındalığa sahip olmadığını gördük!” demesi. İslamcıların özeti. Evet; yaşam, korkunç bir incinmedir.

Atasoy abi; kitaplarıyla, düşünceleriyle, dostluğuyla, ibretlik yaşadıklarıyla bizim, gençlerin ufkunu açtı; bir ideal, düşünce, merak, ilgi, heyecan verdi. Atasoy abiden bir ricam var; artık anılarını yazmalı! Konferanslarında yer yer anlattığını biliyorum. Kayıtlarda, bizde de var ama o yazmalı. Belgeselin bir yerinde “Yapmasa mıydım, dediğiniz şeyler oldu mu?’ diye soruyoruz. Atasoy abi bu soruyu, “Misafirler konusunda daha seçici olurdum!” diye cevaplıyor. Sözün muhatabı herhâlde evine ilk defa gelen gençler, misafirler değildir sadece! Vesselam…

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Ozan H. Soyer: “Onları Tanıtmak Boynumuzun Borcu”

Yayınlanma:

-

Filistin ve daha özelde Gazze Direnişi insanlık için muazzam örnekler ve ibretler taşıyor bağrında. Yeter ki dünyanın gözü önünde, kulağı dibinde olan bitene, olmaya devam eden ve bitmek bilmeyene yakından bakalım. Duygusal reflekslerle değil aklı selim bir iradeyle…

Gazze’nin Liderleri, İslam felsefesi alanında doktora öğrenimi sürdüren Ozan Soyer’in ilk kitabı. Yazar, destansı Gazze direnişinden insanlık namına topladığı hasadı okurlarla paylaşıyor. Bu hasat zayi olmaz elbette ama istifade etmezsek israf edeceğiz diye endişeliyim. Zira her şey biz yaşarken oldu. Öyle demişti ya şair, Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar’da: “Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar”

Yazar, Gazze’den, direnişin kalbinden ve zihninden bildiriyor. Direnişi ören ve örgütleyen zihniyetin öğretmenler odasına davet ediyor bizleri. Bu röportajın kapıyı açmaya vesile olmasını diliyorum. Hep birlikte buyuralım…

İlk kitabınız Gazze’nin Liderleri bu yılın ikinci ayında Pınar Yayınları tarafından okura sunuldu. Hayırlı olsun. İlk kitabın heyecanı bambaşka olmalı. Sizde uyandırdığı duyguları merak ediyorum.

Öncelikle güzel temennileriniz ve bu röportaj için teşekkür ederim. İlkler her zaman farklı bir heyecan taşır. Daha önce farklı türlerde yazılarım yayımlanmıştı. Ancak kitap başka bir heyecanmış. Çünkü kitap yazmak, böylesi bir miras bırakabilmek Hz. Resulullah (s.a.v)’ın “İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.” Hadis-i şeriflerindeki “istifade edilen ilim” bahsine girebilme ihtimali taşıdığı için apayrı bir heyecan barındırıyor. Özellikle de şehidlerin, salihlerin, sadıkların hakkında bir kitap yazmış olmak, bu açıdan bir hayli ümit verici.

Böyle bir kitap yazma düşüncesi ne zaman, nasıl şekillendi? Kitap nasıl ortaya çıktı?

2025 yılı Ocak ayında Gazze’de ilk ateşkese günler hatta saatler vardı. Sosyal medyada gezinirken karşıma bir portre kitabı çıktı. Onu görünce içimde ‘Ben de direnişin insanlarını bu şekilde tanıtmalıyım’ kanaati oluştu. Oturup da üzerine düşündüğüm bir süreç değildi. Direnişe büyük bir vefa borcumuz var. İçimdeki bu hissin bu borcun bir parçası olduğundan emin olunca tevekkül edip bismillah dedim. Şehidlerin hayatlarıyla ilgili biraz arşivim vardı. Tabi olaylar çok sıcak olduğu için kaynak ve derli toplu bilgi bulmak zordu. Twitter paylaşımlarını, YouTube röportajlarını didik didik ettim diyebilirim. Sürekliliği sağlamak adına da mütevazı bir ders halkası kurdum. O derslere hazırlanırken bir yandan kitabın ilk taslağı oluştu. Sonra hacimlenince artık bir kitap olma yolculuğuna girdi.

Kitabın nasıl ortaya çıktığına gelirsek, bugünden geriye baktığımda bunun onlarca okumanın, düşünmenin, tartışmanın naçizane bir hasılası olduğunu söyleyebilirim. 12 yıl önce İslam’a teslim olmuş biri olarak o günden beri şehidlerin hayatlarına özel bir önem veririm. Çünkü insan en iyisinin ne olduğunu, nasıl olduğunu merak ediyor. Bu konuda da özellikle kendi çağımızdaki şehidler birer numune-i imtisal olarak karşımızda duruyorlar. Hususen de yeryüzünün modern firavunlarının sistemleştiği ABD-İsrail eliyle şehid edilenlere ihtimam gösteririm. Zaten Aksa Tufanı sürecini ilk gününden itibaren yakından takip ettim. Öncesiyle de birleşince kitabın yaklaşık 10 yıllık bir süreçte ortaya çıktığını söylemek daha doğru olur.

Dört liderin hayat hikâyelerini okurken aslında Gazze halkının destansı direnişini ören, örgütleyen zihniyeti de anlıyoruz. Kitapta en geniş kapsamlı anlatım Yahya Sinvar’a dair. Kitap, onun çok yönlü bir lider olduğunu tarihi şahitliklerle ortaya koyuyor. Araştırdıkça daha yakından tanıdığınız Yahya Sinvar’da sizi etkileyen yönler neler?

Öncelikle sorudaki “direnişi ören ve örgütleyen zihniyet” ifadesi çok hoşuma gitti. Aslında kitabın amacı, mütevazı şekilde tam da bu zihniyeti kendi halkımıza tanıtmaktır.

Sinvar’a gelirsek; onun hakkında yakın dostlarının kıymetli röportajlarını bulmak portresini güçlü şekilde ortaya koyma imkânı verdi. Dostlarının da dediği gibi ‘onun varlığı’ zaten başlı başına bir etkiydi. Etkileyici yönleri içinse özetle çok yönlü ve boyutlu olmasını söyleyebilirim ki Sinvar bu gelişimini hapishane sürecinde elde etmişe benziyor. Bu noktadan nazar ettiğimizde etkileyiciliği daha da artıyor. Kararlılığı ve Kur’an ayetlerine derin imanı en çok etkilendiğim hususlardan biridir. Tam da bu nokta bence Sinvar’ı ümmetin bugün ve gelecekteki nesilleri için bir hazine hüviyetine çeviriyor. Çünkü herkesin dünyanın, uluslararası sistemin, farklı ontolojik ve epistemolojik kabullerin, dünya görüşlerinin gerçekliğini savunduğu ve bunlara razı olduğu bir çağda Sinvar, ABD-İsrail zulmüne Kur’an-ı Kerim’den aldığı ilhamla karşı koymuş ve bence gerek bireysel gerekse hareketsel düzeyde başarılı olmuştur. Hareket anlamındaki başarısı önümüzdeki birkaç yıl zarfında daha iyi anlaşılacaktır diye düşünüyorum.

Yahya Sinvar’ın şehadeti Siyonist İsrail tarafından aynı gün tüm dünyaya servis edilmişti. Şehit liderin son anlarına dair görüntüleri seyrettiğinizde neler hissetmiş ve düşünmüştünüz?

Açık söyleyeyim utandım ve takatim kesildi. O günü ve gecesini çok iyi hatırlıyorum. Aksa Tufanı sürecinde bir kere bebek cenazeleri gördüğümde bu kadar kötü olmuştum. İkincisi de Yahya Sinvar’ın sahnesini seyretmekti. Utanç ve öfke dalgaları arasında gidip geldim. Ümmetin en asil evladının o zayıflamış, yaralı bedenini, o son anlarındaki yorgunluğunu görmek çok ağırdı. Gece boyu düşündüm. ‘Neden Allah Teala bu son anları bize Siyonistlerin kamerasından izlettirdi? Bu işin hikmeti ne?’ diye. Sabah olunca fark ettim ki o son sahneler Sinvar’ı dünya çapında bir kahraman yapmıştı. İsrail görüntüleri imha etmek istedi. Ama iş çoktan kontrolden çıkmıştı. Çünkü o son anlar, şehadet tutkusunun, direnişin, imanın bir masal değil gerçek olduğunun kanıtıydı aslında. Sinvar sopasını kaldırmış İsrail dronuna atıyor ve şehit oluyordu. Sabah kalbim yatışmıştı. Kendimce, anlamam gerekeni anlamıştım. Bu kez o görüntüler benim için farklı bir anlama büründü. Son nefesinde de olsa zalime boyun eğilmez, iman ve şehadet yolundan tereddüt edilmez.

Kitapta yer alan diğer lider ve şehitler İsmail Haniyye, Salih Aruri ve Muhammed Dayf. Aynı soruyu onlar için de sormak istiyorum. Bu isimler insanlığa hangi yönleriyle örnek teşkil edecekler sizce?

Bu insanlar Allah’ın kendilerine nimet verdikleri kullardır. Ben böyle inanıyorum. Kitapta bunun gerekçelerini izah ettim. Bir kere insanlığa; kulluk cihetinden, peygamberlerin miraslarını 21. yüzyılda örneklendirme cihetinden muazzam bir misal teşkil edecekler. Diğer yandan bence azimleri, iradeleri ve imanlarıyla… Muhammed Dayf’ı zikredelim mesela. Üniversitede tiyatro komitesi başkanlığından direnişin 20 yılı aşkın süren Genel Komutanlığı’na yükselmek… Bu gayretin, azim ve iradenin üzerinde durmamız gerekiyor. Kendisinin tünellerde yıllarca tornacılık gibi askeri sanayinin en temel araç-gereçleri hususunda eğitim aldığını, bu tevazuyu gösterdiğini söylüyorlar. Salih Aruri, İlahiyat Fakültesi mezunu. Felsefeden coğrafyaya kadar geniş bir ilmi birikime sahip, entelektüel bir kişilik. Gazze direnişini bölgedeki diğer direniş gruplarıyla ilmek ilmek ören bir stratejist. İlmini, kabiliyetlerini bu dava için kullanıyor. Görmek isteyen için bunlar çok kıymetli örnekler. İsmail Heniyye. Ne desek az kalır. Evladını kaybetmiş bir anneyi televizyonda izlerken ağlayan ancak kendi evlatlarının şehadetini kameraların karşısında öğrendiğinde Yakubî bir tevekkül gösteren büyük lider. Kur’an’da anlatılan ‘sekinet’ kavramının 21. Yüzyıldaki bir tezahürü. İnsanlığa samimiyetin, doğruluğun, sevmenin sevilmenin, hâsılı kelam insanlığın ne olduğunu tekrar hatırlatacak örnekler diye düşünüyorum. Bu sebeple bu kişileri tanıtmamız gerekiyor. Aslında bu insanlığa olan da bir borcumuz.

7 Ekim 2023 itibariyle, yaklaşık iki yıl, dünyanın en önemli gündem maddelerinin başında geliyordu Gazze. Şimdilerde gözlerden de gönüllerden de uzak kalmış görünüyor. Gazze halkının mevcut durumu ve geleceğine dair neler söylersiniz?

Maalesef ümmet, yaşanan hadiseleri doğru bir zeminden hareketle kavrayamıyor diye düşünüyorum. Gazze’yi daha çok duygusal, vicdani, insani zeminden hareketle okuduğumuzda bu bizim hareket etme motivasyonumuzu sürekli hale getirmiyor. Halbuki Kur’ani ve imani bir zeminde okumak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bugün Gazze halkın Firavun’un karşısındaki Musa’nın halkı gibidir. Bugün Aksa Tufanı, Bedir Savaşı gibidir. Bedir savaşında bir rolü olmayan Müslüman düşünülebilir mi?

Gazze’nin mevcut durumu aslında açık. Temiz suya bile erişemeyen, topraklarının büyük kısmı işgal edilmiş, evleri yıkılmış, hâsılı yaşamın tüm unsurları ya imha edilmiş ya da hasar görmüş bir halk. Zahiren baktığımızda durum bu. Fakat biz Müslümanlar âlemin şehadet ve gayb olmak üzere iki cihetten teşkil olduğuna iman ederiz. Âlem, yani Allah Teâla haricindeki her şey. Dolayısıyla zahirin bir de her zaman batını vardır ki o gayba girer. Gaybı Allah bilir. Bizse ona iman ederiz. Ancak Kur’an-ı Kerim’deki peygamber kıssalara bize ipuçları verir. Şu açık ki Allah’ın izniyle O’nun sünnetullahına göre arza (ne kadarına olacağını Allah bilir) Gazzeliler, onlarla birlikte Aksa Tufanı sürecinde Amerika ve İsrail’e direnen salih, sadık ve şehid kullar ve onların halkları varis olacaklardır. Bu Allah Teâlanın vaadidir. Allah Teâla bu süreçte bizlere doğru yerde durma, gereken gayretleri ortaya koyma ve bedelleri ödeme basireti ve iradesi ihsan eylesin.

Âmin. Kaleme aldığınız kitapla bu duaya fiilen güç kuvvet verdiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim. Okuru bol olsun.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x