Connect with us

Yazılar

Çocukluğumuz: Kediler ve Kirpiler – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Çocukluk döneminde, bizim evde ailenin küçük fertlerinin birer kedisi olurdu.

Her kedi için ya ahşaptan ya da kartondan kutu şeklinde barınaklar yapar, onlara çocuk aklımızla hizmet etmeye çalışırdık.

Sabahları uykudan kalkar kalkmaz da belki daha kahvaltı yapmadan ilk işimiz yaşadığımız şehrin kasaplar çarşısına uğrayıp günlük et aldığımız kasap amcadan  “kedi eti” istemek olurdu.

Yanlış okumadınız; para ile almak değil, “isteme” yoluyla kedilerimiz için et talebinde bulunurduk.

Kasap amcamız, karkas şeklinde müşterilerine istedikleri kadar sattığı etin yenilmeyen kısımlarından verirdi. Onları getirir, kedilere ikram ederdik.

Her birimizin kedisinin bir de adları vardı: Nevbahar, İlkbahar, Sonbahar vs…

Kediler tamam, biz çocuklarındı; onlara etlerini de biz gider getirirdik ama zahmetin çoğunu da annelerimiz ve ablalarımız çekerdi.

Yeri gelir, onları “çok kirlendiklerinde” avlunun ortasında bulunan havuzda yıkar, kurular ve güneşe salarlardı; tüylerinin arasında en ufak bir su damlacığı kalmasın diye. Zira ıslaklık kalınca zavallılar hava değişiminin azizliğine uğrayıp üşütebilirlerdi!

Bunları bizim düşünmemiz o zamanlar pek mümkün değildi.

Dememişler miydi eskiler; “İşi ustasına ver, beş kuruş da fazla ver!” diye!

O zamanın kedileri, şimdiki gibi onları, insan yavrusundan daha çok sevmeye başlayan “insansız yalnızlar”ın yaptığı üzere, bir mal gibi alınıp satılan cinsten değillerdi.

Adeta, bir teyzemizin “Bizim kedi yavruladı, onlardan birisini biraz büyüsün sizin çocuğa verelim.” diyerek bir kutudan, muadili bir başka kutuya aktarılır, sahiplenilirdi.

Böyle bir durum, evden beslenen köpekler ve yavruları için de geçerliydi.

Gerçi, onlar daha çok kırsal kesimde, özellikle de bağlık alanlarda alıkonulurdu ki, onun da hikmeti başka idi.

Bu hayvanları sahiplenmek, onlardan “güvenlik” için yararlanmaktan ziyade, yetişme çağında olan çocuklara merhamet etmeyi, merhametli olmayı sağlamaktı.

Zaten merhamet eğitimi, her şeyden önce, insanın yekdiğeriyle ilişkisinden önce, kedi gibi hayvanlar üzerinden verilirdi. Ki, o işin ilk ve en önemli aşamasıydı. Eğer bugün, az çok merhamet duygusuna sahip isek, o, belli bir müfredatı, çizelgesi vs. olmadan verilen o dersler sayesinde olmuştu.

Bu merhamet duygusu, onlara göre değil, bize göre, bazı özelliklerinden dolayı, o da yanlış bir algıyla “vahşi” olarak tanımlanagelen bilumum hayvanlara yönelik bir duygu olarak şahsiyetimizin oluşumuna etki etmişti.

Nereden nereye…

Ahmet Örs’ün de vurguladığı üzere, insanın yaşadığı şehrin, ona arız olan kaos ve keşmekeş durumundan dolayı “turisti ve müşterisi” olmadığımız dönemlerde yaşadığımız/yaşamaya çalıştığımız “merhamet seansları”nın bir gün sonuna geldiğimize şahit olmuştuk.

Çoğu tek katlı, avlulu -bahçeli- evlerimizin yerine ne eskiye, ne de yeniye benzeyen, bir açıdan bize sığınma ve barınma imkânı sunan ama bizleri tabiattan koparan apartman katlarında yaşamaya mahkûm olmuştuk.

Bu mahkûmiyet bir dönem sürdü. Halen sürdüğü de aynıyla vâkî…

Ne zaman ki, yaşadığımız konut apartman da olsa, -tüm binanın ortak dış alanı olan- bahçede, sabah vakitlerinde, karga türlerini -saksağan, alakarga- ağaç tepelerinde, dallarda ya da yerde görmeye başladık. Serçeleri de hâkeza…

Bir de ev bahçeye yakın bir yükseltide ve kargaları, serçeleri, börtü böceği görebilecek bir konumda ise, ne kadar sıkıntılı ve üzüntülü iseniz de, onların varlığı size terapi gibi gelir.

Bunu esas kırsalda yaşamak daha anlamlı ve güzel olurdu.

Şehrin dağdağası, keşmekeşi, kaosu ve stresi adeta sizi teğet geçmiş olur.

Karga, serçe ve börtü böceğin bu sabah seansına bir de temiz havada, akşam saat 11.00 ila 12.00 arası, kendisine binanın altında yuva yapmış olan bir kirpinin de eşlik ettiğini görmek, var olan seansın bir gününün tamamlanmış olması demekti. Bu seans, açık bir havada, yaz boyu aynı saatlerde hiç aksamadan devam edip dururdu.

Kirpi derken birden aklıma geldi: Yine çocukluğumuzda, evimizin avlusunda ya da inşaat için bir yere yığılan taşların aralarında kirpi görmek alışıldık şeylerdi bizim için.

Farklı bir canlıydı o; yalnız başına yaşayan, akşam serinliği çöktüğünde meydana çıkan, bahçeyi kolaçan edip bir baştan bir başa ağır ağır dolaşan, daha sonra ise gözden kaybolan ve kolay kolay da objektiflere poz vermeyen kirpi dünden bugüne ilgi alanımdan çıkmadı desem abartmış olmam.

Etinin bazı hastalıklar için iyi geldiği de rivayet edilir. Gerçi onu yakalayıp kesmek, derisini yüzmek ve etini çıkarmak ise başlı başına bir iştir herhalde! Öyle her babayiğidin işi olmadığının tecrübe ile sabit olduğu söylenir. Bir defa, sırtı ok misali sivri dikenlerle koruma altına alınmıştır. Yiğitsen, “Buyur başla!” derler insana.

Bunların yanında, bir de şehrin dağdağasının yanında, gece el, ayak çekildikten sonra gölet gibi yerlerden gelen kurbağa sesleri ile bazı villaların müştemilatı hükmünde olan kümeslerden gelen horoz sesleri de şehre eski dönemlerini az da olsa hatırlatıyor. Hem onlara merhamet, hem kendimizi eğitmek ve hem de şehrin elde kalıp bakirliğini koruma konumunda bulunan duldasında (gölgelik) az da olsa tabiat ile baş başa yaşamak, kendi bütünlüğü içerisinde neye değmezdi ki!

Bir de bunlara ek olarak, sağımızda, solumuzda bulunan anaokullarının bahçelerinde beslenen tavşan, tavuk, horoz ve daldan dala atlayarak gün boyu yukarılarda yaşayan maymunlar da tabiatın bir parçası olarak koroda yerlerini alıyorlar.

Köyde yaşamak başka bir şeydi ama şehirlerimizi elde kalan kısmıyla korumak ve tabiata yer açmak umuduyla…

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

İran Savaşı ve İslâmî Çevrelerin Mücadele İmkânları   

Yayınlanma:

-

Irak işgaline karşı itirazın yerel ve küresel ölçekte büyük ivme yakaladığı momentin ABD ve İsrail’in İran saldırısı dolayımında oldukça gerisinde kalınan bir itiraz sürecine tanık oluyoruz. İran’a dönük muhasara ve ardından gelen yıkıcı savaş karşısında büyük halk hareketlerinin örgütlendiğine tanık olmuyoruz. Savaşın ânî denebilecek bir hızda gerçekleşmesi, diğer yandan Devrimden bu yana neredeyse alışılagelen ambargo ve çok sayıda gerekçe bu tablonun sebebi olarak sunulabilir.

Bu gerekçelerden kaçının emperyalist ve işbirlikçi merkezlerin faaliyetlerinin ürünü, kaçının yerel ya da dinî reflekslerin sonucu olduğunu tespit edebilmek elbette oldukça güçtür ancak yaklaşık bir çerçeve, ilgilisinin zihninde beliriverecektir.

Türkiye özelinde enteresan bir tablonun varlığından bahsedilebilir. “İran İslam devriminin Müslüman dünyadakine benzer etkilerinin Türkiye’de de oluştuğu ve Amerikancı-neoliberal 12 Eylül darbesinin bu etkileri özelikle Türk-İslam senteziyle karşılayarak kırmak istediği” hakkında sayısız yazı ve değerlendirmeye rastlanabilir. Bütün bu faaliyetlerin 2026’ya uzanan sonuçlarını ayrıntılı bir analize tâbî tutmak lüzumu vardır ancak şu anda burada bu ayrıntılı uğraşa girmeyeceğiz.

12 Eylül 1980 ile 28 Şubat 2026 arasında, insanlığın uzun yolculuğuna kıyasla pek bir zaman aralığı olduğundan bahsedilemez. Devrimden sonra Batı’nın tazyik ve teşvikiyle Saddam Hüseyin önderliğinde İran’a saldıran Irak güçlerinin sekiz yıl sürecek bir savaşa sebebiyet vermesi, derinleştirilerek sürdürülen yaptırımlar, güvenlik dinamiklerinin maksimum heyecanla diri tutulmasına sebebiyet vermiş ve olağan yaşamın özgür dinamikleri lâyıkıyla devrimin damarlarını besleme şansına kavuşamamıştır.

Türlü aşma çabalarına karşın mezhep hassasiyetlerinin ve eleştiriyi hak eden kimi dinî ve politik tutumun evrensel bir devrim tecrübesini gölgelemesi, güvenlikçi hassasiyetlerin Suriye sahasında olduğu gibi birtakım hatalı pratikleri tetiklemesi ve paralel biçimde İslam dünyasında Kur’an merkezli İslam düşüncesinin her dâim kadük kalması, yazıklanılacak gerekçeler cümlesinden sayılmayı hak etmektedir.

ABD ve İsrail’in İran’a yaptığı saldırının 28 Şubat tarihinde başlaması ve ertesi günün 1 Mart olması bizim açımızdan güçlü bir sembolik değeri hâizdir. “Küresel 28 Şubat”a karşı teyakkuzda olmaya davet eden eylem dövizlerimizin görselleri etkileyiciliklerini ve Irak işgaline Türkiye’den hem payanda olmayı hem de Amerikan güçlerinin geçişine ev sahibi olmayı amaçlayan 1 Mart tezkeresinin diri hatırası, bilinçlerimizde ve politik ajandamızda ayrıcalıklı yerini muhafaza etmektedir.

Aksâ Tûfânı her ne kadar dünyanın pek çok yerinde kitle hareketlerini tetiklese de bu hareketlerin ekserisi esaslı bir ideolojik çerçeve ya da merkeze sahip olamadığı için egemen dünya düzeni ve onun bileşenleri için esaslı yapısal tehditlere dönüşememişti. Bu üzüntü verici netice Türkiye için çok daha fazla görünür olmuştur.

12 Eylül’ün sentezci din dayatmasından 28 Şubat müdahalesine uzanan eş güdümlü ortamda boy veren siyasal iklimi temsil eden AKP iktidarı, tevhîdî kavrayışların vakitlice önünü alması ve mezkûr sentezciliğe ric’ati hedeflemesi neticesinde anti-emperyalizmi besleyecek devrimci bir dinî tutumu baştan engellemiştir. Suriye iç savaşının toplumsal mücadele ve şiddet zaviyesinden İslamî ve entelektüel eleştirisini soğukkanlılıkla yapamayan pek çok İslamî çevrenin koşar adım küresel düzene eklemlenerek İran karşıtı cepheyi tahkim etmesi şikâyet ettiğimiz perişanlığı üreten temel faktörler olarak sıralanmalıdır.

Hızla proleterleştirilen Türkiye halkının çaresizliğine derman olamayan İslâmî söylem(ler)den küresel tekebbüre karşı ufuk açıcı, öncülük edici çıkışlar beklemek elbette safdillik olacaktı lâkin bu gerekçelerin çözümlemelerinin yapılaması durumunda düşülen yerden kalkış tarihi ötelenip duracaktır.

Gereğince yapılamayan antikapitalist, antiemperyalist çözümlemelerden bir teori ve pratik çıkarmak elbette mümkün değildir. Mevcut gerçekliğin yakıcılığı en azından coğrafî anlamda etrafımızda dolaşıp dururken dahî hakikatle temas kuramamak, devrimci mücadeleyi inşa etmek için son derece mümbit yerel ve küresel dinamikleri algılayamamak acınası bir kötürümleşmenin sonucundan başka bir şey değildir.

Yozlaşıp çürüyen toplumlarımıza Tevhîdî bilinci yeniden taşıyacak bir zeminin yokluğunda derli toplu ideolojik hatlar vâr etmek mümkün olamayacağına göre dengeli bir çalışmaya duyulan ihtiyaç kendini daha da dayatacaktır. Yerel ve küresel düzenin/sistemin hak ettiği belirlenimlerle tanınması, vahyin merkezde olduğu davet sistematiğinin varlığını gerektiriyor. Eşgüdümlü çalışmaları ihmal etmeyen bir mücadele çizgisinin ihmali artık tahammül sınırlarını aşmıştır. Bu hususu tartışmaya devam etmek gereklidir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Doğum Oranının ve Nüfusun Düşüşe Geçmesinde Kritik Dönem: 2014 ve Sonrası – Kadir Canatan

Yayınlanma:

-

Türkiye’de doğurganlık hızının 2014’ten itibaren sürekli düşüşe geçmesi, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşık bir demografik dönüşümün sonucudur. Nitekim TÜİK verilerine göre toplam doğurganlık hızı 2014’ten sonra kesintisiz düşüşe geçmiş ve 2024 itibarıyla kadın başına yaklaşık 1,48 çocuk seviyesine kadar gerileyerek yenilenme eşiğinin (2,1) oldukça altına inmiştir. Bu durum Türkiye’yi klasik “demografik geçiş” sürecinin son evrelerine yaklaştırırken ekonomik, kültürel ve yapısal pek çok faktörün birleşik etkisini yansıtmaktadır.

Ekonomik faktörler bu düşüşün en belirleyici boyutlarından biridir. 2014 sonrasında özellikle 2018’den itibaren derinleşen ekonomik dalgalanmalar, yüksek enflasyon, işsizlik ve gelir güvencesizliği genç kuşakların evlenme ve çocuk sahibi olma kararlarını ertelemesine yol açmıştır. Ekonomik kriz dönemlerinde genç ve çocuksuz kesimlerin en fazla etkilendiği, gelir düşüşü ve maliyet artışı nedeniyle evlilik ve çocuk kararlarının geciktiği çeşitli çalışmalarda vurgulanmaktadır. Artan konut maliyetleri, eğitim ve bakım giderleri ile yaşam standartlarını koruma kaygısı da çocuk sayısını sınırlayan temel ekonomik unsurlar arasında sayılmaktadır.

Eğitim düzeyinin yükselmesi ve kadınların işgücüne katılımının artması da doğurganlık üzerinde güçlü bir dönüştürücü etkiye sahiptir. Kadınların eğitim süresinin uzaması evlilik yaşını yükseltmekte, kariyer plânları ve bireysel yaşam hedefleri çocuk sahibi olmayı ertelemektedir. Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü olmayıp modernleşme ve kentleşme sürecine giren birçok toplumda benzer bir doğurganlık düşüşüyle birlikte görülmektedir.

Kentleşme ve yaşam tarzı değişimleri de belirleyici bir diğer boyuttur. Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunun şehirlerde yaşamaya başlamasıyla birlikte geniş aile yapısından çekirdek aile modeline geçiş hızlanmış; çocuk, ekonomik üretim birimi olmaktan çıkıp maliyetli bir “yatırım”a dönüşmüştür. Şehir yaşamının yüksek maliyetleri, konut darlığı ve kariyer merkezli yaşam biçimi çocuk sayısını azaltan bir sosyolojik zemin oluşturmuştur. Uzmanlar uzun vadeli doğurganlık düşüşünün arkasında kentleşme, eğitim ve kültürel değişimin bulunduğunu özellikle vurgulamaktadır.

Kültür ve zihniyet değişimi de göz ardı edilemez. Bireyselleşme, tüketim kültürü, yaşam kalitesi beklentisinin yükselmesi ve ebeveynlik anlayışının dönüşmesi çocuk sayısının “nicelikten niteliğe” kaymasına yol açmıştır. Aileler daha az sayıda çocuğa daha fazla eğitim ve yaşam yatırımı yapmayı tercih etmektedir. Ayrıca evlilik yaşının yükselmesi ve bekârlık oranının artması, doğrudan doğurganlığı düşüren bir demografik sonuç üretmektedir.

Psikolojik ve gelecek algısına ilişkin faktörler de önemlidir. Ekonomik belirsizlik, siyasal ve toplumsal risk algısı, gelecek güvencesine dâir kaygılar çocuk sahibi olma konusunda çekingenlik yaratmaktadır. Araştırmalar sosyolojik ve psikolojik etkenlerin ekonomik unsurlarla birlikte doğurganlık kararlarını belirlediğini göstermektedir.

Sağlık sistemi ve doğum pratikleri gibi özgül faktörler de tartışılmaktadır. Türkiye’de sezaryen oranlarının çok yüksek olması, tekrar doğum sayısını sınırlayan tıbbî ve sosyal etkilere neden olmakta; bu durum, dolaylı biçimde doğurganlık üzerinde etkili olabilmektedir. Bunun yanında pandemi, doğal afetler veya krizler gibi dönemsel olaylar da kısa vadede doğum oranlarını aşağı çekebilen geçici faktörler arasında sayılmaktadır.

Sonuç olarak 2014 sonrası doğum oranındaki düşüş, Türkiye’nin klasik demografik geçiş sürecinin ileri evresine girdiğini göstermektedir. Ekonomik güvencesizlik, eğitim ve kentleşme, kadınların toplumsal rolündeki dönüşüm, kültürel bireyselleşme ve evlilik yaşının yükselmesi gibi yapısal faktörler bu sürecin temel belirleyicileridir. Bu eğilim yalnızca ekonomik bir kriz göstergesi değil, aynı zamanda Türkiye toplumunun aile, kariyer ve yaşam tasavvurundaki derin dönüşümün demografik yansıması olarak okunmalıdır. Bu nedenle doğurganlık düşüşü, kısa vadeli teşvik politikalarıyla değil, uzun vadeli sosyo-ekonomik ve kültürel dönüşüm çerçevesinde ele alınması gereken yapısal bir mesele niteliğindedir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Bir Çocuğun Ölümüyle Çöken Dünya – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Sizin hiç çocuğunuz öldü mü? Bir evladın yokluğunun insanın içine nasıl çöktüğünü bilir misiniz? Gazzeli babaların, Gazzeli anaların yüreğinde büyüyen bu acıyı hayal edebiliyor musunuz?

Ya siz “Garantör olduk!” diye caka satan İslam ülkeleri liderleri bu fotoğrafa bakabiliyor musunuz, gözünüz yaşarmadan?

Gazze bugün yalnızca bombalar altında değil, dünya vicdanının enkazı altında eziliyor.
Sözde “insan hakları” çağında, çocukların tedavi için sınırdan geçemediği, hastanelerin hedef olduğu, açlığın bir silah gibi kullanıldığı bir coğrafya var ve bu tablo karşısında dünya, bilinçli bir suskunluğu tercih ediyor.

Bu sessizlik cehaletten değil!

Bu sessizlik bilgisizliğin değil; bu, çıkarın ve korkunun sessizliği!

Bir çocuk öldüğünde adı bilinsin ya da bilinmesin, mesele artık istatistik değil, medeniyet iddiasının iflasıdır.

“Garantörlük” denilen şey, bugün kâğıt üstünde bir kelime, pratikte ise İsrail politikalarının diplomatik kalkanıdır.

Ateşkeslerin garantörü değiller,

Sivillerin garantörü değiller,

Çocukların garantörü değiller,

Kadınların garantörü değiller,

Hukukun garantörü hiç değiller,

Oldukları şey şudur:
Zaman kazandıranlar. Oyalayanlar. Unutturanlar.

Garantör ülkeler bugün İsrail’i durdurmuyor;
İsrail’e zaman satın alıyor.

Bu hâliyle garantörlük, barışın değil, cezasızlığın sigortasıdır.

Batı’nın ahlâk dersi verme yetkisi çoktan bitmiştir.
Epstein dosyaları sadece bireysel sapkınlıkları değil, sistemsel çürümeyi ortaya dökmüştür.

Medya susuyor,

Yargı ağırdan alıyor,

Siyaset koruyor!

Çünkü mesele birkaç “suçlu” değil;
birbirini kollayan bir elitler ağıdır.

Bugün Gazze’ye sessiz kalan yönetimler, dün Epstein suçlularıdır.
Çocuk bedenleri söz konusu olduğunda susan bir sistem, hiçbir konuda meşru değildir.

Bugün dünya halkları ile onları yönetenler arasında ahlâkî bir kopuş var.
Sokaklar “Gazze” diyor, saraylar susuyor.
Halklar “dur” diyor, yönetimler “denge” diyor.

Bu bir temsil krizi değil, meşruiyet krizidir.

Gazze bugün dünyanın aynasıdır.
Bu aynaya bakıp hâlâ kendini “medenî” görebilen herkes,
ya kördür

ya da suç ortağı!

Bu bir taraf meselesi değil.
Bu bir insanlık sınavıdır.

Ahlâkî meşruiyetini kaybeden hiçbir düzen sonsuza kadar ayakta kalmaz.

Ama bu iddia:

Hamâsî sloganla değil,

Kör öfkeyle değil,

Kabile refleksiyle hiç değil…

Ahlâkî üstünlük, tutarlılık ve açık bir adalet talebiyle dillendirilmelidir. Anlam bunalımındaki Batılı insanlar Müslümanlardan tam da bunu bekliyor.

Bugün zamanın ruhu açıktır.
Çünkü mevcut dünya düzeni artık kendini savunamaz hâle gelmiştir.

Batı, “özgürlük” dedi; Filistin’de sustu.
“Hukuk” dedi; güçlüyü akladı.
“İnsan hakları” dedi; çocukları, kadınları sivilleri sayıya indirgedi.

Bu çöküş, Müslümanlar için hem bir “fırsat” hem de çok büyük bir sorumluluktur.

İslam, tarihte hiçbir zaman yalnızca bireysel ibadetler dini olmadı.
O, adaletin kamusal bir ilke, merhametin siyasi bir ölçü, ahlâkın devlet işlerinin merkezinde olan bir dindir.

Bugün dünya tam da bunu arıyor.

Daha iyi bir dünya için mücadele etmek;

Daha çok güç istemek değil,

Başkasının zulmünü taklit etmek hiç değil,

Zulmün kendisini reddetmektir!

Müslümanların motivasyonu burada yatmalıdır.

Her Müslüman bilir ki

Güç varsa, sorumluluk da vardır.

Hukuk varsa, istisna yoktur!

Bugün Müslümanlara düşen bu iddiaları hayatın tam ortasında savunmak ve yaşamlaştırmaktır.

Daha âdil bir dünya istemek “romantizm” değildir.
Asıl romantizm, bu çürümüş düzenin düzeleceğine hâlâ inanmaktır. Bu aşağılık düzenin işlediği ahlâksızlık, hukuksuzluk ve yağmaya sessiz kalarak destek olmaktır.

Müslümanlar için umut;

Kör iyimserlik değil,

Tarih bilinciyle yoğrulmuş bir kararlılıktır!

Çünkü Müslümanlar bilir ki

Hiçbir zulüm ebedî değildir.
Hiçbir iktidar hesap vermeden kalmaz.

Bu bilinç, korkuyu değil sabırlı direnci doğurur.

Çünkü korku acele eder, hata yapar ve tükenir.
Sabır ise beklemez; hazırlanır.

Sabır, zulme razı olmak değildir.
Sabır, aşağılık ve adaletsiz bir düzenin seni öfkene mahkûm etmesine izin vermemektir.
Çünkü bu düzen, en çok öfkeyi sever; öfkeyi kontrol eder, yönlendirir ve sonunda boşa düşürür. Avare kasnağa dönüştürür, AKP’nin rüzgârına kapılan İslamcıları biraz da buradan bakarak değerlendirin

Direnç, bağırmakla değil;
geri çekilmeyi reddetmekle başlar. Bugün AKP’nin ya da AKP’nin rüzgârına kapılan ne kadar yazar, çizer, akademisyen varsa hepsinin geri çekilmediği tek bir nokta kaldı mı?

Bu dünyanın çarpık düzeni;
silahla değil yalnızca,
hukuk kılıfıyla, medya diliyle, normalleştirilmiş ikiyüzlülükle ayakta duruyor.
Onu ayakta tutan şey zorbalığı kadar,
insanların “başka türlüsü mümkün değil” yalanına inanmasıdır.

Direnmek;

Hafızayı canlı tutar,

Unutmayı reddeder,

İnsanı uyanık tutar,

Normalleşmeye karşı savaşır çünkü zulmün en büyük zaferi, alışkanlığa dönüşmesidir.

Sabır, her gün yeniden doğruda ısrar etmektir.
Her bedel hatırlatıldığında geri adım atmamak,
her tehdit gösterildiğinde inançtan, ahlâktan vazgeçmemektir.

Bu, bir günde devrim yapmak değil;
bir çağın yalanlarını sabırla çökertmektir.

Adaletsiz düzenler, karşılarında öfkeli kalabalıklar gördüklerinde değil;
kararlı, tutarlı ve vazgeçmeyen insanlar gördüklerinde çatırdar.
Çünkü onlar şunu bilir:
Bu insanlar satın alınmaz.
Bu insanlar korkutulamaz.
Bu insanlar unutmaz.
Bu insanlar inançlarından asla taviz vermez

Sabırlı direnç, insanın içindeki teslimiyeti öldürür.
Ve teslimiyet öldüğünde,
en güçlü imparatorluklar bile yalnızca gürültüden ibaret kalır.

Bu yüzden sabır, beklemek değil;
daha adil bir dünyanın mümkün olduğuna dair iddiayı her gün diri tutmaktır
.

Ve bu iddia bir kez kök saldığında,
hiçbir aşağılık düzen,
kendi ağırlığı altında ezilmekten kurtulamaz.

Siyonist-emperyal düzeni çürüten şey yalnızca karşıtlık değil,
onun yerine ne koyduğunuzdur.
İşte bunun için hazırlanmalıyız, yapıp ettiğimiz her şeyi bu bilinç ve kararlılıkla yapmalıyız.

Not: Resimdeki Gazzeli Enver el-Aşi hastaydı ve tedavi olması için Rafah sınır kapısından çıkması gerekiyordu fakat israil ordusu çıkışını engellediği için tedavisizlikten dolayı hayatını kaybetti! “Barış Kurulunda”ki İslam ülkeleri liderleri, görmezden gelip sustular, tıpkı diğer Gazzeli çocuklar, kadınlar ve siviller öldürülürken sustukları gibi!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x