Connect with us

Köşe Yazıları

Şûra Sûresinde Direniş ve Dayanışma Ahlâkı

Yayınlanma:

-

Şûra sûresinde direniş ve dayanışma ahlâkını/fıkhını işleyen hârikulâde bir bölüm var.

Bu bölüm belki de sûrenin en meşhur bölümüdür ya da bu bölümde yer alan kimi ayet ve kavramlar İslam tarihi boyunca, bir yandan da çağdaş dönemde tartışmalara sıkça mevzubahis olmuştur.

Sûreye adını veren “şûra” kavramı tartışmaların özünü oluşturmaktadır. Yukarıdaki paragrafta özellikle çağdaş dönemde bu bölümün sıkça tartışıldığını söylemiştim; özellikle Müslümanların, İslamcılığın yaşadığı krizlerin ele alındığı her tür düşünsel faaliyette mesele kaçınılmaz olarak “şûra” kavramına gelmiştir.

Batı karşısında yaşanan büyük, köklü ve sarsıcı mağlubiyetlerin ardından yine Batıya gerek fikrî düzeyde cevap yetiştirme, gerekse de mağlubiyetten bir an önce kurtulma kaygısı “şûra” kavramına kilit bir rol yüklenmesine sebebiyet vermiştir: Hanedanlıklar ve saltanat rejimlerinden kurtularak nasıl özgürleşecek; ilim, fen ve siyaset yolunda Batı gibi nasıl yol alacaktık? “Şûra” kavramı, Batı benzeri bir demokratikleşme sürecini bize armağan edecek miydi?

“Şûra” kavramını bağrında mayalayan Şûra sûresi ne diyordu bu duruma peki? Hangi bağlam ve bütüne bu kavramı yerleştirmişti?

Sûrenin 36. ayeti dünya hayatının, dolayısıyla ona bağlı zevklerin geçici olduğunu, Allah katında olanın ise daha iyi ve kalıcı olacağını beyan ediyor. Ardından da bu kalıcı ödül ve nimetlerin kimlere verileceği sıralanıyor.

Burada geçici olanla kalıcı olan arasındaki açık karşıtlık ve kalıcı olanın gaybî alanda vâr olacağına dönük metafizik vurgu dikkat çeker ve bu durum İslamî siyasetin membaını işaret eder. Tam olarak bu noktayı, bu mühim ve çarpıcı hususu işaretlememiz gerekmektedir. Bu hakikatin siyaset felsefesi tartışmalarında benzeri yoktur.

36 ile 43 arasındaki ayetleri bir bütün hâlinde okuyup değerlendirince ortaya çıkan siyasal kavrayışın imlediği direniş ve dayanışma ahlâkı perspektifiyle 37. ayetten itibaren sıralanan davranışlara bakalım. Bu davranışlar hep 36. ayetin ikinci bölümüne dönecek ve Kur’an tarafından ahiretteki kalıcı nimet ve ödülleri kazanma vesileleri olarak sunulacaktır.

İlk vesile 37. ayette sunulur: “bağışlanmaz günahlardan ve hayâsızlıktan kaçınanlar ve öfke bastığında da kolayca affedenler [için][1]

38. ayette iç içe geçmiş prensipler, geniş bir ahlâk temeline oturtulmuş ilkeler bir arada verilir. “Rabbin çağrısına kulak vermek (Bu düstûr kulluğun tümünü ihata eden bütüncül bir vurgu olarak algılanmalıdır.) ve salâtta dikkatli ve devamlı olmak” bu ayette öncelikli olarak dillendirilir. Bir insan önce Allah’ın çağrısına kulak verir, O’nun mü’mini olur. Sonra onun razı olacağı bir kulluk düzeni/sistemi için mücadele eder. “Salat” kavramı o bütünü ifade eden mucizevi bir kavramdır ancak kendisine tarihsel akışta operasyon yapılmış, çok büyük çoğunlukla sadece “namaz” olarak karşılanmıştır. “Salât”ta dikkatli ve devamlı olmak dâimî biçimde teyakkuz durumunda olmayı, ayetlerin daha sonra sıralayacağı ilkeler bahsinde görüleceği üzere “direniş ve dayanışma” hâlini ikame edip yaşamsallaştırmayı ifade eder.

Rablerinin kalıcı ödül ve nimetine kavuşmaları için mü’minlerin yapmaları gerekenler sıralanırken sıra “şûra” kavramına gelir ancak bu kavram öncesi ve sonrasında gelen ayetlerden çıkarılması gereken “direniş ve dayanışma” ile vücut bulacak “salât”, amacına matuf olarak algılanmalıdır. Bunu tekrar tekrar vurgulamak gerekiyor.

Bir siyasal anahtar kavram olan “şûra”nın metafizik bağlamda ele alınması bence yazının girişinde de vurguladığımız üzere siyaset felsefesi/teorileri bağlamında yürütülen tarihsel bütün tartışmalarda seçkin bir yerde durmaktadır. Ahiretteki kalıcı ödül ve nimetlere ulaşmanın şartı “şûra”ya inanmak ve onu pratize etmektir.

Bu durumda siyasal pozisyon almak imanın ve ahiretteki kalıcı nimetlere ulaşmanın şartlarındandır.

“Şûra”nın bu denli öne çıkan merkezîliği bir yandan şaşırtıcı, öte yandan bölümdeki ayetler toplamında tasvir edilen tevhidî direniş ve dayanışma hattı için normaldir. 37. ayetteki “bağışlanmaz günahlar”dan ve “hayâsızlık”tan kaçınma vurgusundaki temel ahlâkîlik şartı ile toplumsal mücadele hattındaki kişilerin  “öfke bastığında kolayca affedenler”den olmaları arasında kopmaz ve bütünleyici bir bağ vardır. Bu bağ, toplumsal mücadele sorumluluğunu taşıyanları pek tabii olarak “şûra”ya götürür. İşte o zaman iman tekâmül etmeye başlar.

Ele aldığımız bölümde 36. ayetten sonra gelen bütün ayetlerdeki ilke ve vesileler hep 36. ayette vurgulanan kalıcı nimetlere ulaşmanın şartıdır. Burada bir aşamalılıkla karşı karşıya kaldığımız unutulmamalıdır. Temel ahlakî duruşu kuşanıp toplumsal mücadele içinde hangi amaca doğru, hangi ilkelerle yürünüleceği kayıtlanmıştır. “Salât”a giden yolda diğer kardeşleriyle “şûra” mekanizması çerçevesinde yola koyulmuş, seyrüsefer öncesi ve sırasında nefsini terbiye etmiş, mücadele hattı boyunca yol arkadaşlarına ve muhataplarına karşı öfkesini kontrol altına alabilmiş, şirk ve zulümden, zina ve katlden uzak durmuş, “infak” ile dayanışma sorumluluğunun zirvesine yükselmiş mü’minlerin tablosu bu anlatımda belirginlik kazanmaktadır.

“Şûra” kavramına ve kavramın işlevine tekrar dönmek kaydıyla devam edelim. Bütün bu birlikteliğin esas itibariyle odaklandığı, tabiri caizse bam teli mesabesindeki menzil 39. ayetteki vurgu olmalıdır: “(36. ayette vaat edilen kalıcı nimetler) … bir zorbalık ile karşılaştıkları zaman kendilerini savunanlar [için](dir).

Bütün bu ayet toplamının ıslah maksatlı, ıslahın büyük parça ve basamağının ise direniş hâli olduğu böylece Kur’an tarafından tespit edilmiş bulunuyor. Zorbalığa, zulme, baskı ve sömürüye karşı direniş haktır ve ahiret günü kalıcı nimetlere ulaşmanın şartıdır. Direniş, “salât”a giden yolda kaçınılmazdır, belki “salât”ın bizzat kendisidir, muhakkak ve ancak “şûra” ile ikame edilip sevk ve idare olunabilir. Bütün bu halkaların oluşturduğu zincir iman edenleri cennetteki kalıcı nimetlere ulaştırır.

Bu yürüyüşün ya da benzetmemizden mülhem halka halka oluşun büyük bir hassasiyetle icra edilmesi gerekir yoksa kalıcı nimetlere ulaşmak mümkün olmaz. O hassasiyetin çerçevesi de 40. ayette çizilmiştir Rabbimiz tarafından ve direniş ahlâkının zirvesidir, benzeri yoktur: “Ama [unutma ki,] kötülüğü cezalandırma [teşebbüsü] de, bizâtihî bir kötülük olabilir; o halde, kim [düşmanını] affeder ve barış yaparsa mükâfatı Allah katındadır, çünkü O, zalimleri sevmez.”

Demek ki “salât”a giden yolda “şûra” kılı kırk yaran hassasiyetlerle gerçekleşmelidir. Omuz omuza vermiş, infakla dayanışmanın zirvesine ulaşmış bütün hırs ve intikam arzularından arınmış, hem yoldaşlarına hem de muhataplarına öfkeyle muamele etmeyen, kendi ahlâkî bütünlüğünü ikmal ederek örnekliğini yetkin bir şekilde inşa edebilmiş öznelerin “şûra”sı, adalet ve hakkaniyetin ideal seviyesini amaçlamalıdır. İnsanlığı kurtaracak, Hz. Peygamber’in eşsiz bir şekilde modellediği merhamet ve adaleti sergileyecek tutum “şûra” tarafından ısrarla en önde tutulacaktır.

Şûra sûresi 40. ayette dikkat çekilen hassasiyet modern dönemde sanırız ki en çok Aliya İzzetbegoviç tarafından temsil edilmiştir.[2] Zalim düşmanın kötülüğünü intikamcı bir hırsla kuşanmayı reddeden ve nefislere ağır gelse de ahlakilik hassasiyetinde ısrar eden ve bunu bir örneklik olarak Müslümanlara armağan eden Aliya’nın tavrı insanlığın semasında bir yıldız gibi parlamaktadır.

Kendini direniş örgütü, hareketi ya da çevresi olarak tanımlamış herkes ancak bu hassasiyeti hayata geçirebildiği ölçüde ahlaki üstünlüğü ele geçirebilecek ve mutlak sûrette bütün tezvirat ve kara propagandaya galip gelecektir. Ahlaki üstünlük yitirildiği ve direniş zulüm üretmeye başladığı an insanların bellek ve vicdanında hakikat ağır bir yara alacaktır. Bu yaranın kolay kapanmayacağı ve düşmanın açtığı yaradan çok daha fazla kanayıp bünyeyi tahrip edeceği açıktır. O nedenle “şûra” bu minvalde aşırı duyarlı bir sinir ucu toplamı olmalıdır.

Bütün duyarlılıklara rağmen haklı bir direniş kimi çevrelerce mahkûm edilmek istenebilir oysaki zulme karşı direniş haktır! Bunu 41 ve 42. ayetler teyit eder: “Zulme uğradıklarında kendilerini savunanlara gelince; onlara hiçbir suç isnat edilemez ancak [başka] insanları baskı altına alan ve yeryüzünde gaddarca davranarak her türlü haksızlığı yapanlar suç işlemişlerdir: onları şiddetli bir azap beklemektedir.

Bölümün sonundaki 43. ayet, ahlakî hassasiyeti zirveye çıkarmaktadır. Burada, “sıkıntıya göğüs germe ve affetmenin gönülden istenen bir davranış olduğu”nu beyan eden Rabbimiz direniş ve dayanışma ahlâkını vahiyle çerçevelemektedir. Zulme karşı direnişin sinir ve tahammülleri tahrip edip zayıflattığı bir aşamada mü’min örnekliğine gölge düşürmeyecek bir tutum tavsiye edilmekte, af ve bağışlama rejiminin insanlık için tek hakiki kurtuluş olduğunun altı çizilmekte, böylece cennetteki kalıcı nimet ve ödüllere ulaşmanın bir başka mümkün yolu gösterilmektedir.

Direniş ve dayanışma ahlâkının “şûra” kavramını merkeze alarak büyük bir ahlâkî hassasiyetle ilerleyen yapısı bölüm boyunca hep 36. ayete irca olunan gaybî bağlanışla ilintilendirilmektedir, bunu görmüş olduk. Dolayısıyla temel siyasal bir organizasyon ya da anlayış olarak “şûra”, temel ibâdî bir yükümlülüktür, bu bahiste benzeri yoktur. İman ve teslimiyetle ilgilidir, doğrudan ahirete dönük sonuçlar doğurur. Şûra sûresindeki ölçülere göre “şûra”ya katılmak ahiretteki kalıcı nimetlere ulaşmanın şartıdır, her mü’min için Rabbimizin, ifa edilmesi gereken temel buyruklarındandır. Bütün diğer emirlerle doğrudan aynı seviyededir.

Demokrasi ve “şûra” tartışmalarında ihmal edilen temel yönler bu değerlendirmeler ışığında gün yüzüne çıkmış olmalıdır. Her mü’minin doğrudan dâhil olduğu ve neticesinde ahiretteki kalıcı nimetlere ulaşmayı mümkün kılacak ıslahı hedefleyen direnişi dayanışmayla örgütleyen bir işleyiş mekanizması olarak “şûra” bütün siyaset teorilerinin ötesinde, bambaşka bir yerde durmaktadır.

Hayatın ifsada karşı bir ıslah yükümlülüğü içinde seyreden çizgisi içinde devredilemez sorumluklar bahsinde sıralanan ve birbirleriyle irtibatlandırılılarak zincir kılınan halkalar ancak dev bürokratik devlet mekanizmalarının dışında ve hatta onlara rağmen, küçük ama dayanışma ve ittifakı önemseyen birim ya da topluluklarla mümkün kılınabilir. Hantal bürokratik, siyasal mekanizma ve yapıları bir arada tutmak ancak diktatörlüklerin işidir.

Ahiret yurdundaki kalıcı nimetlere ulaşmanın yol ve yöntemlerini direniş ve dayanışma ahlâkı ilkeleriyle sunan Şûra sûresindeki bu bölümle ilgili yazımızı sûrenin başka bir pasajındaki çarpıcı ilkeyi içeren şu iki ayeti ekleyerek bitirelim:

İmana erip doğru ve yararlı işler yapanları ise [cennetin] çiçek dolu bahçelerinde [bulacaksın]; onlar Rablerinin katında diledikleri her şeye sahip olacaklardır: [ve] bu, büyük bir lütuftur, ki Allah onu iman edip doğru ve yararlı işler yapan kullarına bir müjde olarak vermektedir. De ki, [ey Muhammed]: “Bu [mesaj] karşılığında sizden yol arkadaşlarınızı sevmenizden başka bir şey beklemiyorum”. Kim güzel bir iş yap[ma erdemine ulaşır]sa ona daha büyük güzellikler bağışlarız: ve gerçek şu ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verendir. (Şûra, 22-23)

Burada, üzerinde tefekkür ettiğimiz ayet grubundaki direniş ve dayanışma ahlâkına bir başka kıymetli ilke ekleniyor. Ahiretteki kalıcı nimetlere ulaşmak için yol arkadaşını sevmek, onunla her dâim dayanışma hâlinde olmak!

[1] Uzak durmanız emredilen büyük günahlardan kaçınırsanız, [küçük] kusurlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir meskene yerleştiririz. (Nisâ, 31)

[2] Düşüncesi ve Pratiğiyle Aliya İzzetbegoviç, Oğuz Bingöl, Tasfiye dergisi, sayı: 56

 

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesi’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. 2020 yılında kurulan YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır. Eserleri: Yüzümüzü Ağartan (öykü-2006), İlim Yayma’nın Penceresi (anı-2012), Kar Kesilen (öykü-2020), Kiralık Meydan (öykü-2020), Ferhat’ın Şemsiyeleri (öykü-2020), Halkada Duranlara (şiir-2022), 35C (roman-2026), Şairi Devrime Çağırmak-Şiir Tahlilleri (eleştiri-2026)

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

Gözaltılarla Kanıtlanmak İstenen NATO Muhipliği ve 6. Filo Hayaleti

Yayınlanma:

-

Türkiye’nin 1952’den bu yana süren NATO üyeliği, Ankara’da 36.sı yapılan zirve ile misyon itibariyle yeni bir evreye girmiş görünüyor ve anlaşılan o ki Türkiye, bu misyon için oldukça istekli!

Türkiye’nin “NATO’nun savaş üssü olduğuna dair iddialar[1] maalesef yıllar içinde adım adım ete kemiğe büründü. Önümüzde oldukça açık bir tablo var: Kuzeydeki Ukrayna-Rusya savaşı, doğuda ABD-İsrail’in son iki yıldır aralıklarla devam eden İran saldırıları ile Çin’le yakın geleceği alabildiğine meşgul edecek Çin’le rekabet ve son olarak Batı Asya’nın pek çok yanına yayılmış İslamî direniş hareketleri ile bütün bunların karşısında ABD öncülüğünde ve koçbaşı olarak vazifelendirilen İsrail’in pervasızlığında vücut bulan saldırganlıklar…

Uzun Suriye savaşının ulaştığı nihâî aşama ve Suriye’de konuşlanan yeni rejimin ABD-Türkiye hattındaki ortaklığı, Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılma plânları ile Gazze’de süregiden soykırım ve elbette bağlantılı olarak Filistin meselesi, bölgedeki ana yarılma hatlarının geleceğine dair bize bir fikir sunuyor.

Türkiye’nin eski bir NATO müttefiki oluşu, NATO unsurlarının ülkemizin dört bir yanına öteden beri konuşlu oluşları, yukarıda sunmaya çalıştığım tabloda Türkiye’nin asla pasif olmayacak bir role sahip olmasını zaten beraberinde getirecekti ancak meselenin burada asıl mühim olan yanının sıradan bir rol üstlenmek değil de oldukça arzulu bir pozisyon kapma/öne çıkma refleksinin abartılı görünüşüdür.

Beykoz’a NATO deniz unsurunun yerleşmesi ve Adana’da NATO kolordusunun kurulması, yukarıda resmetmeye çalıştığım tabloyu maalesef daha da anlamlı hâle getirmektedir ancak bu iki NATO unsurunun ikamesi, ülkede yeterli ilgiye mazhar olamamıştır. NATO Kürecik radarının kurulduğu dönemde kısmî protesto ve kampanyalar yürütülse de[2] yine genel anlamda bunların yeterli düzeyde seyrettiğini söylemek oldukça zor. Beykoz ve Adana’daki unsurlar için o kadarını bile söyleyebilecek durumda değiliz maalesef!

“Köpeksiz köyde rahatça köteksiz dolaşan” emperyalistler, iş birliğine oldukça sevdalı müttefikleriyle iç içe geçmiş geniş “potansiyel ve fiilî tehdit” dairelerine matuf ve Türkiye’nin hâl ve istikbâlini ileri seviyede etkileyecek konumlandırmalar yapıyorlar. Kuzeydeki NATO-Rusya savaşı diyebileceğimiz savaşın neredeyse doğrudan aktörü olmaya sürüklenmek gibi bir tehlikenin kapıya dayandığını söylemek abartı olmasa gerek. ABD-İsrail’in İran saldırılarında NATO istihbarat uçaklarıyla Kürecik radarının aktif rolü ve iktidarın İran saldırılarından dolayı ABD ve Trump’a herhangi bir kınama ya da tepki eyleminde bulunmaması, oldukça düşündürücü ve yeni dönem rol dağıtımındaki beklentileri bakımından dikkate değerdir. İsrail’e çalışan BTC petrol boru hattı gerçeği ile ticarî faaliyetlerini bir kenarda tutarak Türkiye’nin İsrail’le üst düzeyde yürüttüğü propagandatif kınayıcı dilinin ittifak içinde alan kapma bağlamında değerlendirilmesi pekâlâ mümkündür.[3]

Evet, buraya kadar anlattıklarım hatırlatıcı bir toparlamadır lâkin bırakalım emperyalist blokla uzun süredir müttefik olma hâlini, henüz pratiğe aktarılmaya çalışılan adımlar bile yeterli tepkiye, eleştiriye değer görülmüyor. İslâmî çevrelerin üzerine yapışan 6. Filo hayaleti[4], yeni dönemde derinleşerek sürüyor.[5] AKP iktidarı ile neredeyse son çeyrek yüzyıla ulaşan çok boyutlu iç içe geçişlerin neticesi olarak mezkûr çevrelerin büsbütün onay ve aklama makamı konumuna ulaştıklarını 36. NATO zirvesi dolayımındaki tutum ve izahları nedeniyle bir kez daha gördük. Ankara’yı hayalet kente çeviren ultra abartılı sözüm ona güvenlik (!) tedbirleri; katil ve Epstein sapkını Trump ile ona eşlik eden NATO çetesinin huzuru için hiçbir hak ve hukuk tanımaksızın muhtemel protestoları engellemek maksadıyla kendi halkını ev baskınları ile gözaltına alıp onları pervasızca hürriyetlerinden yoksun bırakan[6] bir siyasî otoriteyi haklılaştırmak, ikinci bir 6. Filo karanlığı olarak tarihe kayıtlanmıştır. Sol-sosyalist çevrelerle Müslümanlardan pek çok kişinin uğradığı bu hukuksuzluk, Türkiye’nin ana gündemlerinden olması gerekirken umarsızca görmezden gelindi.

“NATO füzelerinin ümmetin geleceğini vuracağına” dair beyanımız[7] bir yandan 1952’ye sabitlenmiş bir yandan da ucu açık bir geleceği işaretlemişti. Özellikle İslamî hareketlerin emperyalizme karşı özgürleştirici fiilî ve fikrî bütün çabalarını muhasara etmek, bu füze sembolüyle küffârın temel maksat ve motivasyonu olarak belirginlik kazanmaktadır. Bu büyük tuzağa kimi zaman “Sovyetler-komünizm” kimi zaman da ne oldukları belirsiz “kazanımları korumak” kaygılarıyla düşmek, neredeyse gönül rahatlığı ile tercih edilmektedir. Başka yazılarda tekrar tekrar değerlendirilmesi gereken bu çürümüşlüğün aşılması ne kadar mümkündür bilemiyorum doğrusu!

Osmanlının son birkaç yüzyılında Batılı büyük güçler arasında güttüğü denge politikaları ve borç ilişkisi ile varlığını devam ettirme çabasının bir benzerini Cumhuriyet döneminde, özellikle de AKP iktidarında çarpıcı bir şekilde gördük. Ülkenin husûsen ekonomik çöküşünü Batılı müttefiklere yaslanarak geçiştirmeye çalışan iktidarın yapıp ettikleri, yazının başından beri vurgulamaya çalıştığım “arzu”nun gerekçelendirilmesinden başka bir şey değildir. Süleyman Demirel’in “70 cent’e muhtacız!” itirafını yapmayan kabadayılıkla NATO zirvesinde Trump’ın İran’a saldırı emrine yine herhangi bir tepki vermeyen bağlılık ibretâmizdir!

Söz konusu tabloyu okumaktan acze düşmüş İslamcılığın (!) bir yandan sayısız siyer okumasından stratejik hakikat yerine yine kendi gibi acze düşmüş iktidara payanda olma vazifesi çıkarması da bu sürecin bir başka çarpıcı boyutudur. Hz. Peygamber ve arkadaşlarının zamanın iki büyük gücü Sâsânî ve Doğu Roma arasında herhangi bir denge arayışında bulunmadan tümüyle bağımsız bir söylemle insanlık tarihini yarmasını pratiğe taşıyamamak da bilinç ve iradelerin ne denli sakatlandığının acınası bir görüntüsüdür.

Sol-sosyalist çevrelerle bir kısım Müslümanın meselenin bam teline dokunan söylemlerle neredeyse bir ay boyunca NATO zirvesine karşı yürüttükleri muhalefet, yine de anti-emperyalist kararlılığın varlığı bakımından umut ve gurur vermiştir ve bütün bu yerel-küresel kuşatmaya karşı derinleştirilme potansiyeli taşımaktadır.

Dipnotlar:

[1] Türkiye NATO’nun Savaş Üssü Oluyor, NATO’ya, Patriotlara Hayır! – https://www.tokad.org/2012/12/01/turkiye-natonun-savas-ussu-oluyor-natoya-patriotlara-hayir/

[2] Kürecik Radar Üssü NATO’ya Devredildi – https://www.haksozhaber.net/kurecik-radar-ussu-natoya-devredildi-29783h.htm

[3]Ankara’daki NATO Zirvesi ve İsrail’le “Danışıklı Dövüş”ten İttifak İçi Alan Kapma Mücadelesine – Arif Karaçam – https://yenipencere.com/yazilar/ankaradaki-nato-zirvesi-ve-israille-danisikli-dovusten-ittifak-ici-alan-kapma-mucadelesine-arif-karacam/

[4] 6. Filo Günlerine Dönüş-Ahmet Örs – https://www.tokad.org/2013/01/24/6-filo-gunlerine-donus-ahmet-ors/

[5] NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık-Ümit Aktaş – https://yenipencere.com/yazilar/nato-somurgecilik-ve-muhafazakarlik-umit-aktas/

[6] NATO Zirvesi Tedbirleri: 4 bin 412 Gözaltı – https://www.diken.com.tr/nato-zirvesi-tedbirleri-4-bin-412-gozalti/

[7] Katil NATO’nun Füzeleri, Ümmetin Geleceğini Vuracak – https://www.tokad.org/2011/09/13/katil-natonun-fuzeleri-ummetin-gelecegini-vuracak-2/

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

NATO İçin Bunca Zulme Değer Mi?

Yayınlanma:

-

NATO Liderler Zirvesine 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da ev sahipliği yapacak Türkiye hazırlıklarını tamamladı sanırım. 

Gazze Soykırımı’nın en büyük destekçisi ABD Başkanı Trump başta olmak üzere katkı veren tüm diğer Batılı liderler toplanacaklar. Komşumuz İran’a saldıran, bile isteye okul bombalayan, çocuk yaşlı demeden yüzlerce, binlerce masumu katledenler gelecekler. Öncesinde Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da dehşet verici katliamlara, barbarlıklara, insan hakları ihlallerine, zulümlere utanmadan imza atanlar misafir edilecekler…

Sadece fragmanına yer verdiğim bu zulümlerin müsebbipleri, yeryüzünde fesat çıkartanlar, savaş, işgal ve ölüm lordları toplanacaklar; fakat bu ülkenin hiçbir vatandaşı bir “hoş gelmediniz” bile demeyecek, diyemeyecek.

İnsan olmanın, Allah’a kul olmanın, akıl ve yürek taşımanın, bir vicdana, bir ahlaka sahip olmanın, hukukun ve anayasanın verdiği yetkiye veya izzete veya sorumluluğa dayanan herhangi biri çıkıp da itiraz etmeyecek, edemeyecek.

“Hayır” demeyecek, diyemeyecek.

Barışçıl bir şekilde protesto etmeyecek, edemeyecek.

Soykırım ve savaş suçluları, işgalciler gelecek ve biz onlara surat asmayacağız, asamayacağız.

Bu, sadece bir zulüm değildir. Bu, zulümler üzerine inşa edilmiş gökdelen gibi kat kat bir zulümdür.

Bir aydan fazladır devam eden hazırlıklar nihayet sona ermiş görünüyor.

İfade özgürlüğü kapsamında barışçıl protesto hakkını kullanma ihtimali bulunan her kesimden yüzlerce vatandaş peyderpey gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı.

İnsanların evlerine şafak baskınları yapıldı; haksız ve hukuksuz arama, el koyma ve gözaltı kararları uygulandı.

Hukuk diyordum… Hukuk neredeyse tümüyle askıya alındı. 

90’lar Türkiyesi’nden farkı var ama, hakkını yemeyelim devletin. Karakollarda, cezaevlerinde kaba işkence yok, elhamdülillah!

“Şüpheliler”imizin, gözaltında olan insanlarımızın da hakkını teslim edelim. Benim tanıdığım, gördüğüm, bildiğim kadarıyla hepsi bu ülkenin okuyan, düşünen, naif insanları.

Elbette arada bir iki çürük elma da olabilir (emsal gösterilmek üzere!). İnsanlığa karşı, doğaya karşı, Rabbine karşı, toplumuna ve dünyaya karşı sorumlu güzel insanlar. Bu ülkenin barışçıl, çevreci, yurtsever çeşit çeşit insanları…

Bu insanların, en basitinden Trump’ı şehrin en kuytu köşesinde bir yerde protesto etmesine bile hak tanımamak, en hafif tabirle zorbalıktır. Devletin kodlarında mevcut, her fırsatta ortaya çıkan ceberutluktur bu şahit olduğumuz.

Bu, aynı zamanda bir zavallılık manzarasıdır. Ağırladıkları liderler kendi ülkelerinde iki metreye kadar bir mesafede pervasızca protesto edilirken, bu ülkenin başkentinde “insansızlaştırılmış” bir platoda, sanal bir fotoğrafın içinde kalacaklar. 

Kimse böyle bir ortamdan saygı filan beklemesin.

Hayal ettikleri ve nihayet tesis ettikleri ortam Saddam’ın Irak’ı, Esad’ın Suriyesi. Dağ gibi baskı ve şiddet, buram buram korku üzerine kurulu bir kışla artık Ankara.  

Kurguladığınız, hukuktan itinayla yalıttığınız ortam; koca bir gözaltı, tutuklama, sindirme, süpürüp atma sonrası sessizlik, oksijensizlik. Hayırlı olsun!

Bu milleti korkuyla, şiddetle hizaya getirdiniz. Tebrikler!

Yüzlerce vatandaşınız misafirlerinizin ülkeyi terk etmesini bekliyor yurdun dört bir yanında zindanlarda, nezarethanelerde.

Bunu bilen biliyorken, milyonlarca yurttaşı bu ülkenin, bundan razı değilken ben neden bu yazıyı kaleme aldım ki?

Şahit olun, şahit olunsun.

Bu ölü deniz sizin eseriniz. İnsanlığın büyük emeklerle biriktirdiği hukuku siz entübe ettiniz. Bu korku imparatorluğunu, bu ters kelepçe cumhuriyetini siz inşa ettiniz. Neyse ki ilelebet payidar kalmayacağına yemin edebiliriz.

Tarih, en az sizin “muhaberat” notlarınız kadar biz mazlumların şahitliğiyle yazılacak.

Ve gelecek kuşaklar bunları okuyacak.

Çocuklarınızın, torunlarınızın yüzüne bakmaya utanacaksınız.

Emrihak arama, el koyma, gözaltı ve tutuklama kararınız olacak. 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Hicret, Takvimde; Ümmet, Mekke’de Kaldı! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Yeni bir Hicrî yıla giriyoruz.

Takvimler değişiyor. Ay yeniden doğuyor. Muharrem yeniden kapımızı çalıyor.

Fakat insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor:

Biz gerçekten yeni bir yıla mı giriyoruz yoksa aynı utançların, aynı suskunlukların ve aynı teslimiyetlerin içinde dönüp duran bir zaman çemberinde mi yaşıyoruz?

Hicret, sadece yılları saymak için başlangıç kabul edilmiş bir tarih değildir.

Hicret; bir yürüyüştür.

Bâtıldan hakikate…

Korkudan cesarete…

Konfordan sorumluluğa…

Putlardan tevhide…

En önemlisi ise suskunluktan şahitliğe doğru yapılan büyük bir yürüyüştür!

Bugün Müslümanlar olarak Hicret’in yıl dönümünü kutlarken Hicret’in rûhundan ne kadar uzağa düştüğümüzü konuşmak zorundayız.

 

Allah Resûlü (sav) Mekke’den ayrılırken yalnızca bir şehri terk etmiyordu.

Bir düzeni reddediyordu.

Bir ekonomik sistemi reddediyordu.

Bir zulüm mekanizmasını reddediyordu.

Bir sahte meşruiyet düzenini reddediyordu.

Mekke’nin asıl problemi taşlardan yapılmış putlar değildi.

Asıl problem, insanın hakikati terk edip güce teslim olmasıydı.

Bugün de soru aynıdır:

Biz hangi Mekke’nin hangi putlarıyla uzlaşmış durumdayız?

Petrol kulelerinin gölgesinde yükselen saraylar mı?

Banka hesaplarının ilahlaştırıldığı ekonomiler mi?

Koltukların vahiyden daha değerli hâle geldiği iktidarlar mı?

Yoksa mazlumların kanı üzerine kurulan diplomatik masalar mı?

 

Gazze yanıyor.

Çocuklar enkaz altında büyüyor.

Anneler evlatlarını toprağa kefensiz veriyor.

Hastaneler bombalanıyor.

Açlık bir silah olarak kullanılıyor.

Dünyanın gözü önünde bir halk sistematik olarak yok edilmeye çalışılıyor fakat tarihin kaydedeceği en acı gerçeklerden biri belki de şu olacaktır:

Gazze sadece bombalarla kuşatılmadı.

Gazze, Müslümanların suskunluğu ile de kuşatıldı.

Bir milyarı aşkın Müslüman…

Dünyanın enerji kaynaklarının önemli bir kısmını elinde bulunduran devletler…

Trilyonlarca dolarlık servet…

Stratejik boğazlar…

Kıtaları birbirine bağlayan coğrafyalar…

Ve bütün bunlara rağmen ortaya çıkan manzara:

Güçlü görünen ama etkisiz,

Kalabalık görünen ama dağınık,

Zengin görünen ama iradesiz bir ümmet.

Bu nasıl bir paradokstur?

Bu nasıl bir felç hâlidir?

Malik Bin Nebi‘nin yıllar önce işaret ettiği gibi, sömürgecilik çoğu zaman önce toprağı değil zihni işgal eder.

Bugün birçok Müslüman ülke, fiziksel olarak bağımsız görünse de zihinsel ve siyasal bağımlılık zincirlerini kırabilmiş değildir.

 

Bir zamanlar Kudüs için ordular hazırlayan coğrafyalar, bugün işgalcilerle ticaret hacimlerini açıklamakla övünüyor.

Bir zamanlar ümmet bilinci inşa eden başkentler, bugün uluslararası güç merkezlerinden gelecek onayları bekliyor.

Bir zamanlar mazlumların sığınağı olan yönetimler, bugün emperyal sistemin bölgesel taşeronları hâline gelme yarışına giriyor.

Normalleşme adını verdikleri şey bazen hafızanın silinmesidir.

Barış dedikleri şey, çoğu zaman teslimiyetin yeni adıdır.

Diplomasi dedikleri şey bazen vicdanın mezar taşıdır.

Tarih, “Abraham Anlaşmaları”nı ya da benzeri süreçleri sadece siyasî belgeler olarak okumayacaktır.

Aynı zamanda ümmetin hafızasında açılan büyük yaraların kayıtları olarak da okuyacaktır.

 

Elbette yalnızca yöneticileri suçlamak da kolaycılıktır çünkü her saltanat biraz da onu sessizce seyreden kalabalıkların eseridir.

Bugün bizim de kendimize bakmamız gerekiyor.

Hangi korkularımız hicret etmemize engel oluyor?

Makamlarımız mı?

Konforumuz mu?

İtibar kaygımız mı?

Çocuklarımızın geleceği bahanesiyle meşrulaştırdığımız suskunluklarımız mı?

Kaçımız hakikati bildiği hâlde konuşmuyor?

Kaçımız zulmü gördüğü hâlde görmezden geliyor?

Kaçımız vicdanını kariyer plânlarına kurban etmiş durumda?

 

Belki de bugün yeniden sorulması gereken soru şudur:

Bugün Medine nerede?

Evet, Medine bir şehirden önce bir bilinçtir.

Medine, hakkın güçten üstün tutulduğu yerdir.

Medine, kardeşliğin çıkar hesaplarını aştığı yerdir.

Medine, mazlumun kimliğine bakılmadan sahiplenildiği yerdir.

Medine, korkunun değil sorumluluğun belirleyici olduğu yerdir.

Eğer böyle bir bilinç yoksa, dünyanın herhangi bir köşesinde kurulmuş en görkemli şehirler bile yeni Mekkelerden başka bir şey değildir.

Eğer böyle bir bilinç varsa, dünyanın en küçük direniş çadırı bile yeni bir Medine olabilir.

 

Yeni bir Hicrî yıla girerken belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey yeni takvimler değildir.

Yeni sloganlar da değildir.

Yeni diplomatik cümleler hiç değildir.

Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey; yeniden hicret etmektir.

Korkularımızdan hicret etmek…

Konforumuzdan hicret etmek…

Milliyetçiliklerimizden hicret etmek…

Mezhepçiliklerimizden hicret etmek…

İktidarların gölgesine tutunmaktan hicret etmek ve yeniden hakikatin tarafına yürümektir!

Hicret, bir tarihin başlangıcı değil; her çağda yeniden verilmesi gereken bir bilinç sınavıdır.

Bu nedenle yeni yılın eşiğinde birbirimize sadece tebrikler sunmayalım.

Önce vicdanlarımızın enkazına bakalım.

Önce Gazze’nin karanlığında kaybettiğimiz insanlığımızı arayalım.

Önce hangi saltanatları hakikatin önüne koyduğumuzu sorgulayalım.

Sonra kendimize şu soruyu soralım:

Eğer bugün Allah Resûlü’nün çağrısı yeniden yükselseydi biz, Mekke’de kalmayı mı seçerdik yoksa Medine’ye yürümeyi mi?

Yeni yılın gerçek muhasebesi budur.

İşte ancak o muhasebeyi yapabildiğimiz gün, hicret yeniden başlayacaktır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x