Connect with us

Yazılar

Çocukluğumuz: Kediler ve Kirpiler – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Çocukluk döneminde, bizim evde ailenin küçük fertlerinin birer kedisi olurdu.

Her kedi için ya ahşaptan ya da kartondan kutu şeklinde barınaklar yapar, onlara çocuk aklımızla hizmet etmeye çalışırdık.

Sabahları uykudan kalkar kalkmaz da belki daha kahvaltı yapmadan ilk işimiz yaşadığımız şehrin kasaplar çarşısına uğrayıp günlük et aldığımız kasap amcadan  “kedi eti” istemek olurdu.

Yanlış okumadınız; para ile almak değil, “isteme” yoluyla kedilerimiz için et talebinde bulunurduk.

Kasap amcamız, karkas şeklinde müşterilerine istedikleri kadar sattığı etin yenilmeyen kısımlarından verirdi. Onları getirir, kedilere ikram ederdik.

Her birimizin kedisinin bir de adları vardı: Nevbahar, İlkbahar, Sonbahar vs…

Kediler tamam, biz çocuklarındı; onlara etlerini de biz gider getirirdik ama zahmetin çoğunu da annelerimiz ve ablalarımız çekerdi.

Yeri gelir, onları “çok kirlendiklerinde” avlunun ortasında bulunan havuzda yıkar, kurular ve güneşe salarlardı; tüylerinin arasında en ufak bir su damlacığı kalmasın diye. Zira ıslaklık kalınca zavallılar hava değişiminin azizliğine uğrayıp üşütebilirlerdi!

Bunları bizim düşünmemiz o zamanlar pek mümkün değildi.

Dememişler miydi eskiler; “İşi ustasına ver, beş kuruş da fazla ver!” diye!

O zamanın kedileri, şimdiki gibi onları, insan yavrusundan daha çok sevmeye başlayan “insansız yalnızlar”ın yaptığı üzere, bir mal gibi alınıp satılan cinsten değillerdi.

Adeta, bir teyzemizin “Bizim kedi yavruladı, onlardan birisini biraz büyüsün sizin çocuğa verelim.” diyerek bir kutudan, muadili bir başka kutuya aktarılır, sahiplenilirdi.

Böyle bir durum, evden beslenen köpekler ve yavruları için de geçerliydi.

Gerçi, onlar daha çok kırsal kesimde, özellikle de bağlık alanlarda alıkonulurdu ki, onun da hikmeti başka idi.

Bu hayvanları sahiplenmek, onlardan “güvenlik” için yararlanmaktan ziyade, yetişme çağında olan çocuklara merhamet etmeyi, merhametli olmayı sağlamaktı.

Zaten merhamet eğitimi, her şeyden önce, insanın yekdiğeriyle ilişkisinden önce, kedi gibi hayvanlar üzerinden verilirdi. Ki, o işin ilk ve en önemli aşamasıydı. Eğer bugün, az çok merhamet duygusuna sahip isek, o, belli bir müfredatı, çizelgesi vs. olmadan verilen o dersler sayesinde olmuştu.

Bu merhamet duygusu, onlara göre değil, bize göre, bazı özelliklerinden dolayı, o da yanlış bir algıyla “vahşi” olarak tanımlanagelen bilumum hayvanlara yönelik bir duygu olarak şahsiyetimizin oluşumuna etki etmişti.

Nereden nereye…

Ahmet Örs’ün de vurguladığı üzere, insanın yaşadığı şehrin, ona arız olan kaos ve keşmekeş durumundan dolayı “turisti ve müşterisi” olmadığımız dönemlerde yaşadığımız/yaşamaya çalıştığımız “merhamet seansları”nın bir gün sonuna geldiğimize şahit olmuştuk.

Çoğu tek katlı, avlulu -bahçeli- evlerimizin yerine ne eskiye, ne de yeniye benzeyen, bir açıdan bize sığınma ve barınma imkânı sunan ama bizleri tabiattan koparan apartman katlarında yaşamaya mahkûm olmuştuk.

Bu mahkûmiyet bir dönem sürdü. Halen sürdüğü de aynıyla vâkî…

Ne zaman ki, yaşadığımız konut apartman da olsa, -tüm binanın ortak dış alanı olan- bahçede, sabah vakitlerinde, karga türlerini -saksağan, alakarga- ağaç tepelerinde, dallarda ya da yerde görmeye başladık. Serçeleri de hâkeza…

Bir de ev bahçeye yakın bir yükseltide ve kargaları, serçeleri, börtü böceği görebilecek bir konumda ise, ne kadar sıkıntılı ve üzüntülü iseniz de, onların varlığı size terapi gibi gelir.

Bunu esas kırsalda yaşamak daha anlamlı ve güzel olurdu.

Şehrin dağdağası, keşmekeşi, kaosu ve stresi adeta sizi teğet geçmiş olur.

Karga, serçe ve börtü böceğin bu sabah seansına bir de temiz havada, akşam saat 11.00 ila 12.00 arası, kendisine binanın altında yuva yapmış olan bir kirpinin de eşlik ettiğini görmek, var olan seansın bir gününün tamamlanmış olması demekti. Bu seans, açık bir havada, yaz boyu aynı saatlerde hiç aksamadan devam edip dururdu.

Kirpi derken birden aklıma geldi: Yine çocukluğumuzda, evimizin avlusunda ya da inşaat için bir yere yığılan taşların aralarında kirpi görmek alışıldık şeylerdi bizim için.

Farklı bir canlıydı o; yalnız başına yaşayan, akşam serinliği çöktüğünde meydana çıkan, bahçeyi kolaçan edip bir baştan bir başa ağır ağır dolaşan, daha sonra ise gözden kaybolan ve kolay kolay da objektiflere poz vermeyen kirpi dünden bugüne ilgi alanımdan çıkmadı desem abartmış olmam.

Etinin bazı hastalıklar için iyi geldiği de rivayet edilir. Gerçi onu yakalayıp kesmek, derisini yüzmek ve etini çıkarmak ise başlı başına bir iştir herhalde! Öyle her babayiğidin işi olmadığının tecrübe ile sabit olduğu söylenir. Bir defa, sırtı ok misali sivri dikenlerle koruma altına alınmıştır. Yiğitsen, “Buyur başla!” derler insana.

Bunların yanında, bir de şehrin dağdağasının yanında, gece el, ayak çekildikten sonra gölet gibi yerlerden gelen kurbağa sesleri ile bazı villaların müştemilatı hükmünde olan kümeslerden gelen horoz sesleri de şehre eski dönemlerini az da olsa hatırlatıyor. Hem onlara merhamet, hem kendimizi eğitmek ve hem de şehrin elde kalıp bakirliğini koruma konumunda bulunan duldasında (gölgelik) az da olsa tabiat ile baş başa yaşamak, kendi bütünlüğü içerisinde neye değmezdi ki!

Bir de bunlara ek olarak, sağımızda, solumuzda bulunan anaokullarının bahçelerinde beslenen tavşan, tavuk, horoz ve daldan dala atlayarak gün boyu yukarılarda yaşayan maymunlar da tabiatın bir parçası olarak koroda yerlerini alıyorlar.

Köyde yaşamak başka bir şeydi ama şehirlerimizi elde kalan kısmıyla korumak ve tabiata yer açmak umuduyla…

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yazılar

Vahyin Hakiki Niteliği – Cemal Pervan

Yayınlanma:

-

Vahiy, tarihe mahkûmluğundan kurtulmalı, ontolojik (varoluş) amacını yerine getirmek için serbest kalmalıdır.

Bu eylem ne reform, ne yenilemek, ne düzeltmek, ne de duruma uydurmak değil bireysel ve toplumsal anlamda mutlaka olması gereken, kaçınılmaz olan bir sorumluluk olarak Allah’ın verdiği bilgileri insanlığa indirmektir.

İslam’ı şimdiye kadar tarih çöplüğünde  bulduğumuz, gerçek olup olmadığını belirleyemediğimiz, bildirenlerin amacının doğru/yanlış testini yapamadığımız verilerle anlamaya çalıştık ancak sonuca varamadık. Her bilgi ve hareketi, bölünmeye, gerçekliğin dışına çıkmaya mukadder; hayalî, işe yaramayan, çözüm bulamayan, eklenen, kullanılan bir yapı haline getirdik.

Anlatırken mutlak doğru, kesin çözüm veren, her şeyin onda olduğu söylenen yapı/bilgi kendi inananlarına sorun olmaktan öteye gidemeyen, herkesin kafasına göre sunduğu ve benim dediğim doğrudur “sahibi benim” din haline geldi.

İçimizdeki vahiy (akıl) inip işlerlik kazanacaksa, tekrar insanın kurtuluşu olacaksa
otantik (gerçek) haline gelmesi için ilk dönemlerde yaşamış sistemi idare eden kutsal kişilik ve bilgilerin esas olmasından çıkarılması gerekir. “Altın zaman” olarak adlandırılan tarih kesitini örnek almaktan ve ona mahkûm olmaktan çıkılmalı, özgür olunmalıdır.

Vahiy; insanın gerçekliğidir, cennetidir.
Vahiy; zaman, mekân, ırk tanımaz. Amacı insanı onur ve haysiyetiyle emanetini koruyarak tekrar çıktığı bahçesine döndürmektir.

Vahiy özgürlüğüne kavuşmalı, insanlığa yol gösteren “yol işaretlerini” bize vermelidir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bir Halaydadır

Yayınlanma:

-

Kalabalık olabilir şehirler, çok sayıda insan birbiriyle temas kurabilir. Mesela İstanbul’da iseniz metrobüslerde, vapurlarda, otobüs ve tramwaylarda sayısız insanla yan yana, omuz omuza ve hatta ağız ağıza seyahatler edebilirsiniz ancak bir dost sûrete denk gelmeniz çok zordur. Bu durumu izah sadedinde herhangi bir oransal ifade kullanmaya bile gerek yoktur. Öylesine bir yalnızlık yani…

Makul ölçülerde bir şehirde yaşansa, eywallah…  Tanıdık esnafla, iş yeri arkadaşlarıyla, konu komşuyla denk gelinebilir; ayaküstü oturulup konuşulabilir. İki bardak çay içilir, biraz nefeslenilir. Oraya ait varlıklar olarak kök saldıklarını, orayı sahiplendiklerini, oranın bir parçası olduklarını hissederler. Hissettirirler.

Şimdi şehirler makul ölçülerde değil. Kendi şehirlerinde ya alabildiğine köleleştirilip fabrika ve atölyelerde tutsak edilmiş ya da yine kendi şehirlerinin turisti olmuşlardır. İnsan kendi şehrinin turisti, tüketicisi olur mu? Oldu işte, öylesine yabancılaştı.

Ah, toprağına, mahalline, komşusuna ve en nihayetinde kendine yabancılaşan insan!

Mesela ıssız bir köyde yaşasa… Şimdi bu kalabalıkta durup ıssız bir köy tahayyülü ile kim uğraşmak ister? “Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum.” diyordu “Sitare” şiirinde Dilaver Cebeci. Laf aramızda çok severdim bu şiirin akışını; hatıra ve hayalleri okşayışını… Hadi mevzuya dönelim: Mümkün göremez kalabalığın insanı bunu, yani bir köy ıssızlığında vâr olmanın anlamını düşünemez. Anlayamaz.

Sahneyi görmedim ama Habil anlatmıştı yıllar önce; Mirgün Cabas’ın, NTV’de idi sanırım, programından bir kesiti. Kuzeydoğu Anadolu’da ıssız bir mıntıkada, korkunç yeşilliğin ve göğe doğru uzanıp ayağa kalkmış ağaçların arasında yaşlı amcaya denk geliyor bunlar. Mirgün Cabas ve yanındaki arkadaşı. Konuşuyorlar amcayla, “Sıkılmıyor musun burada,” diyorlar panik hâlindeki şaşkın şehirliler olarak, “zamanını nasıl geçiriyorsun?” Amcamız bakıyor şöyle bir onlara, onlardan daha şaşkın belli ki! Habil de güzel anlatırdı; jest mimik, el kol hareketleri falan, görülmeye değerdi. “İnsan burada sıkılır mı yahu! Bu yeşilliğin içinde, bu ağaçların koynunda! Ben her gün gelir buralarda dolaşırım, oturur onlarla hâlleşirim.”

Ne bilsin Mirgün Cabas ve arkadaşı ki o amca kendi yurdunun turisti değildir. Oranın bir parçasıdır. Oraya benzemiştir. O ufkun içinde eriyip yok olmuştur. Çünkü “Ah güzel Ahmet abim benim/ İnsan yaşadığı yere benzer/ O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer/ Suyunda yüzen balığa/ Toprağını iten çiçeğe/ Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine” demiştir Edip Cansever, “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde. İşte orada, o ağaç okyanusunda, o yeşil denizde o amca/lar sıkılmaz. Onların yekûnu o amca olmuştur çünkü, hakikat bu. İnsan kendinden sıkılır mı? Neden sıkılsın? Şehirdekiler gibi yabancılaşmadı ise kendine, neden daralsın göğsü, neden koşturup dursun oraya buraya?

Şehirlerde, bahsettiğimiz meseleler nedeniyle kendine yabancılaşınca; her an turist, her an tüketici olarak sıkılmışlığına çare arayarak var olabileceğini sanan ya da köleliği kaçınılmaz kaderi olarak belleyip robotlaşmaya, bambaşka tutsaklıklara boyun eğen insan o özgürlüğü elbette peşinen reddedecektir. Hemen, paniğe kapılacaktır.

Hâlbuki nereden bilsin köyündeki, bağındaki, hemen yanı başında duran ormandaki her bir ağaç onun yakînî arkadaşı ve dostudur. Onların her biri bildiğin insan evladıdır. Metrobüsteki suratsız yabancılık o ağaçta yoktur. O kuşta, kurtta, börtü böcekte, rüzgârda, meyvede, derenin şırıltısında, gece çökünce ortaya çıkan çakal seslerinde, karanlıkta, siste, yağmur pıtırtılarında, ocaktaki ateş yalımlarında…

İnsan o nedenle orada sıkılmaz. Oranın turisti olmaz. Karşısına çıkanı insan ya da başkası diye ayırmaz. Bilir ki hepsi kendisiyle hâlleşip duran yoldaşlar vedahî sırdaşlardır. Bir halaydadır.

Devamını Okuyun

Yazılar

Bir Aynılık Cehennemi Olarak Okullar – Yasin Yarar

Yayınlanma:

-

I

İnsanın kendini, varlığı ve toplumu okuması için bir süreçten geçmesi gerekir. Her insan, tabiatı itibariyle kendi dışında olan insanlardan farklı olduğu için doğal olarak bilme/öğrenme süreçleri de diğerlerinden farklıdır. Fakat insan bir boşluğa doğmamıştır. Belli bir zamana ve zemine/coğrafyaya doğduğu için bilme/öğrenme süreçleri o zaman ve zeminde bulunan insan kümelerinin etkisinde şekillenir. Bir özne olarak insan, kendi serüvenini inşa etmeye özen gösterdiği oranda kendi biricikliğini koruyabilme ihtimalini canlı tutabilir. İnsan kümeleri ortak bir yaşam için gerekli olan değer ve kuralları, toplumun faydasını gözeterek oluşturmak için hareket ettiklerinden, bilme/öğrenme süreçlerini birey odaklı değil, toplumsal fayda odaklı inşa ederler. Bu da bireyin kendi olma, kendi kalma serüvenin başlangıcıdır.

Devletlerin oluşumuyla beraber kurumsal bilme/öğrenme/öğretme durumu da ortaya çıkmıştır. Devletler, kurumsal eğitim öğretimi, bu andan itibaren gündemlerine almışlardır. Devlet bireyden çok toplumu dikkate alarak hareket edeceğinden insanın kendine özgü olan, bireysel olan yönünü ıskalamıştır.

Devlet, vatandaşını kendisini var kılacak şekilde tasarlamaktadır. Michel Foucault, devletler, askeri alanlar, hapishaneler ve eğitim kurumları vasıtasıyla ideolojilerini bireyde inşa eder, der. Dolayısıyla burada devlet için insanın bilme/öğrenme sürecinin nihai amacı kendisine tebaa yetiştirmektir. Modern süreç, tebaaya ek olarak sermayenin üretim bandında çalışacak ücretli köleler eklemiştir. Bunun felsefi arka planını inşa eden kişi ise Alman filozof Johann Gottlieb Fichte olmuştur. Bu süreçten sonra kurumsal eğitimin amacı devlete tebaa, sermayeye ücretli köleler yetiştirmek olmuştur. İşte mevcut okul sistemi de bu amaç ve kaygıdan doğmuştur. Artık öğrenci, devletin amacını gerçekleştirmek üzere okullara alınan ve buralarda “istendik davranışlar”ın inşa edileceği nesnelerdir.

II

Okullar tek sesli korolardır. Her çocuğun öğrenme süreci ve hızı farklı olmasına karşın okul, aynı sınıfta/yaşta olan öğrencileri aynı müfredata tabi kılarak onları aynılaştırmaya çalışır. Çünkü bireysel farklar, özgün karakterler sistem için problemdir. Bu nedenle öğrenciler olabildiğince küçük yaşlarda anne-babadan alınarak ideolojik inşa mekanları olan okullara taşınır. Maksat anne-babanın çocuk üzerindeki etkisini en düşük seviyeye çekmektir. Çocuk artık dönüşüme dahil edilmiş olur. Çünkü okul devlet için risk ve sürprizin olmadığı mekânlardır. Ailede kalan çocuk ciddi bir risk ve sürpriz olabilir. Okul, çocuğu doğasına körleştirir. Zira çocuk, okulda içine/doğasına bakmayı değil, dışına bakmayı, sınıf arkadaşlarıyla mücadele etmeyi öncelemeye başlar. Bir adım sonra kendisine yabancılaşan bireyleri kör bir alışkanlıkla okula girip çıkarken görmeye başlarız. Bir mahkûm gibi omuzları çökmüş bir biçimde okul kapısından girer, yıllar sonra özgürlüğüne kavuşmuş gibi koşarak, çığlık atarak çıkar. Okul sınırları içerisinde kaldığı süre boyunca tüm renklerini gün be gün yitirerek zaman içinde soluk bir renge dönüşür. Onun için/de renkler ölmeye başlar.

Doğru, yanlış hayatın içinde öğrenilir. Oysa okul yapılandırılmış kurgu bir süreçtir. Bu nedenle de okul, doğru ve yanlışı ayırt etme becerisini öldürür. Okul, öğrenciyi sürekli ödevler, testler ve daha pek çok şey ile meşgul/işgal ettiği için öğrenci kendini tanımaya imkân bulamaz. Kendini tanı(ya)mayan öğrenci sistematik bir aptallaşma sürecine girer.

Okul, artık ruhunu yitirmişlerin yurdudur. Sürekli soğuk beton duvarların içinde kalan öğrenci yaşama sevincini ve merhamet duygusunu yitirir. Sertleşir ve aynı zaman da kırılganlaşır. Sert bir şeye çarpsalar kırılıp un ufak olacak hale gelir.

Okullarda bireysel farkları yok olur, herkes eşitlenir ve aynılaşır. Öğrenciler için kendilerini bulmak, kendileri olmak artık gündemlerine almalarının neredeyse imkânsız olduğu bir hale evrilir. Ama bunun yerini alacak başka bir gündemleri vardır: Herkesi geride bırakmak! O artık bir yük hayvanı, yarış atıdır. Herkese bakan hiç kimseye bakamayacağı için öğrenci artık kendisini de ıskalar. Kendisini ıskalayan öğrencinin derinleşmesi mümkün değildir. Zaten okullar da yapısı gereği derinleşmeye müsaade etmeyecek şekilde tasarlanmışlardır. Okul için düzenli bir yüzeysellik en ideal olandır. Bu yüzeyselliği yakalamak için elinde müfredat denen bir aparat vardır. Öğrencinin kişisel öyküsü/zekâsı/kabiliyeti ne olursa olsun bulunduğu sınıfın müfredatı dışına çıkamaz. Okul, kalıba sokulmuş, öngörülebilir ve denetlenebilir insanlar üretir. Giderayak şehirlerimizde ve evlerimizde hiçbir orijinalliği kalmamış çocuk posaları oluşmaya başlar.

Okul, öğrenciden düşünmesini değil, taklit etmesini beklemektedir. Onun irade etmesini değil, iradeye boyun eğmesini ister. Zira sistem buna müsaade etmez. Bu haliyle okul, öğrencinin akletmesini değil, sisteme iman etmesini ister.

Okul iradeyi ortadan kaldırıp emir komuta zinciri inşa eder. Bir toplanma kampını düşünün. Kamptaki tutsaklar etrafı çevrilmiş bir alanda yaşamak zorundadırlar. Yatış ve kalkış saatleri mevcuttur. Her mahkûmun bir numarası vardır. Her mahkûm bir örnek giyinir. Zillerle kalkılır, zillerle dışarı çıkılır, dolaşılır, yemeğe oturulur kalkılır, çalışılır ve yine zillerle iş bırakılır. Her kampta koğuşlar bulunur. Koğuşlardan sorumlu gardiyanlar mevcuttur. Kampın idaresi ve bürokrasisinin olduğunu da unutmayalım. Şimdi okulları düşünün. Okulların ve derslerin giriş çıkışları mevcuttur. Bunu zillerle yaparlar. Her öğrenci aynı kıyafeti giyer, her birinin numarası vardır. Zillerle derse girer, çıkar. Herkesin numaralandırılmış bir sınıfı vardır. Her sınıftan sorumlu bir öğretmen vardır. Her okulun idaresi ve bürokrasisi vardır. Bu yönüyle okullar her şeyi bölüp parçalayan keskin bir bıçaktır. Ziller bir bıçak gibi keser dersleri. Bir resmi ortada bırakıp koşarak kimya dersine girer. Zil çalar, öğrenci koşarak bir haritanın başına oturur… Bu benzerlikleri göz önünde bulundurulduğunda okulların, bir yönüyle toplanma kampları olduğunu söyleyebiliriz.

Okul, öğrencilerin psikolojisini bozar. Başarılı olma/olmama korkusu benliğini sarar, onu kaygının kollarına teslim eder. Kendilerini başkalarına beğendirme kaygısıyla vitrine koyar. Öğrenci yarışacaksa sürekli vitrinde olmak zorunda. Bir sebeple vitrindeki yerini kaybeden çocuğun yaşayacağı ruhsal çöküntü korkunç olacaktır. Buna daima vitrinde olma kaygısını eklediğinizde iş daha da kötü olacaktır. Okul, çocukta daima bir eksiklik, yarım kalmışlık, tamamlanmamışlık hissi uyandırır. Hiçbir şey tamamlanmıyorsa bir şey yapmanın anlamı nedir?

Okullar, sevgi değil, görevler, yapılacaklar listesi verirler. Giderek sevginin yerini uzmanlık alır. Bu da makineleşmek demektir. Okullar, öğrencilerde yetersizlik hissi oluşturarak onlar üzerinde bir iktidar oluştururlar. Öğrenci nesneleşir ve daima dışsal bir otoriteye teslim olma hissiyle işgal olmuş olur. O artık sürekli bir gözetim altındadır. Okulun hayaleti onu her yerde takip eder. Ödev hayaleti onu bir an bile yalnız bırakmaz. Okul, bir kontrol cehennemine dönüşmüştür.

Weber’den mülhemle okulun demir bir kafes olduğunu söyleyebiliriz. Nasıl ki aydınlanma düşüncesi yapıp ettikleriyle kaskatı bir dünya kurmuş ve sonradan da kendisi o demirden kafesin içinde mahkûm kalmışsa okul da bu haliyle kurduğu kaskatı dünya ile öğrenciyi mahkûm etmektedir. Bu kaskatı okul evreninde öğrenciler gün be gün kafesin içinde, kafesten bir parçaya dönüşür. Katılaşır, hissizleşir. Marx, “Katı olan her şey buharlaşır.” diyordu. Bu kaskatı olan okulun, Bauman’ın yerinde tanımlamasıyla akışkan modernite içinde yaşamasına imkân yoktur. Hayat akmaktadır. Akan bir hayatta katılaşmanın katı olmanın yeri yoktur. Gerçekliği olmayan demir kafesin bir parçası olan çocuk bundan zarar görür.

Okul çok şey vaat eden ama neredeyse hiçbir şey vermeyen bir umut taciridir/hırsızıdır. Yerel olan güzellikleri yok eden bir fabrikalardır okullar. Okullar seri üretim bantlarında dönüşmüştür. Öğrencileri bu seri üretim bantlarında işleyen okullar, sürekli aynılıklar kusar.

Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda okul üzerine konuşmanın vakti çoktan geldi geçiyor bile. Alternatif okullar, özgür okullar, doğa okulları, orman okulları, sahil okulları gibi yapılar Amerika ve Batı’da oldukça yaygın olarak bulunuyor. Sadece Almanya’da 293 orman okulu bulunmaktadır. Ev okulu veya okulsuzluk dünya üzerinde çok yaygın olarak devam etmektedir. Ülkemizde son yıllarda bu doğrultuda bir hareketlilik yaşanmakla birlikte sayılarının yetersiz olduğu açıktır. Dünyada pek çok yerde mevcut okul sistemine ilişkin son yüzyılda ciddi tartışmalar yapılırken bu coğrafyada yüksek sesle yapılan tartışmaların tekil örneklerle sınırlı kalması, bizlerin her şeye olduğu gibi buna da geç ve maruz kalmamız anlamına gelmektedir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM