Yazılar
Tasavvuf-Tarikat-Felsefe: Hangi Temel, Hangi Dinamikler? – Sait Alioğlu

Yayınlanma:
2 yıl önce-

Bir Giriş Denemesi
Bundan önceki bir yazımızda, Selçuklu ve özellikle de Osmanlı döneminde, Türk halkı üzerinden yürüyerek bir bütün olarak Anadolu’da, işin içerisine Kürtleri de dahil ederek, tasavvuf özelinde tarikat yapılanması açısından var olan iki sultanlığın (maddi ve manevi) birbirlerini tanıma, çatışma ve yan yana durma eylemi üzerinden bir değerlendirmede bulunmuştuk.
Bu yazımızda da manevi dinamiklerin, iddia edildiği üzere ne kadar manevilik içerdiğini, içerebildiğini ve bunun da var olan hakikatten hareketle yaşanılan dünyada insanların/Müslümanların derdine ne ölçüde derman olduğunun, olabileceğinin sorusunu sormaya çalışıyoruz.
Kısacası maksat, var olan bu dinamiklere elden geldiğince bir göz atmak!
İnsanoğlu tarih boyunca, yaşadığı hayatı anlamlandırmak için kendine yönelik “iç ve dış durumlar” üzerinden bir mânâ âleminin varlığına ve o varlık ile kendisini de görüp gözeten; yerine göre ödül ve ceza vere(bile)cek bir gücün varlığını, büyük oranda eğildiği fıtratına müracaat yolu ve hisleriyle kabul etmiş olarak değerlendirilir. Bu durum, ilk insan topluluklarından günümüze kadar bir seyir çizgisi takip edilerek sürüp gelmiştir.
Ya tamamen fıtrata, elim akla onlarla birlikte vahiy ile görevli olarak gelen elçilerin sundukları mesaja uygun olarak “madde ve mana” bütünlüğünde hakikate ulaşmış ya da bunlara birçok yanlışlıklar katarak bu işi yanlış bir din anlayışı mucibince bir şekilde sürdüregelmiştir.
Kısacası, her hâlükârda insan, inanma ihtiyacını bir şekilde yerine getirmeye çalışmıştır.
Bu şekilde muharref olanından “ed-Din” vasfını sürdürmüş bulunan aziz İslam’a kadar insanlar, kendi dinamikleri içerisinde bunlara büyük anlatılar gözü ile bakmıştır. Gerçi İslam’ı büyük bir anlatı olarak değil de vahye dayalı bir inanç sistemi olarak değerlendirmek gerekir.
İslam’ın salt bir anlatı olmayıp küllî bir inanç sistemine sahip bulunduğunu ve ona yönelik yorumların haddi aşmamak şartıyla bir yere not edilecek bir din olduğunu belirtmiş olalım.
Görebildiğimiz kadarıyla temelinin vahye dayandığını düşündüğümüz ama dünde ve günümüzde de “tevhid dışı” bir kulvarda bulunan inanç sistemlerinin mahiyetine bakıldığında ve onun adına yapılan ama onun aslını içermeyen birçok anlatının marifetiyle oluşan yorumlara göz atıldığında, manevi dinamiklerin dünyevî dinamiklere dönüşmemiş olsa da, büyük oranda hakikati yansıtmadığını söyleyebiliriz.
Bu tür yorumlara en bariz örnek tasavvuf olgusu üzerinden epeyce bir oranda verilebilir.
Tabii ki tasavvuftan kastımız onu mahkûm etmek değil. Sadece bu form üzerinden dinin aslına yönelik yapılagelen yorumlara, onun üzerinden oluşan yapılaşmaya ve o yapılaşma üzerinden dünyevî alanda saltanat kurmaya ve bu saltanatın devamı içinde, maddi iktidar ile (devlet) hareket etmeye ve bu yolla dine yönelik zararlara değinmektir.
Yukarıda insanın tarih boyunca yaşadığı hayatı anlamlandırma çabalarına vurgu yapmıştık. Bu anlamlandırma ameliyesi farklı toplumlarda, farklı formlarda ve çeşitli tezahürlerle gerçekleşmiştir.
Felsefeyi de bu minvalde değerlendirdiğimizde bu formun antik Yunan’da neşvünema bulması da, insanın hayatı anlama, anlamlandırma ve algılamasına yönelik insanî bir çaba olarak karşımız çıkar.
Yunan’da felsefe, Doğu’da mistik anlayış ve arayışlar, İslam dünyasının önemli bir bölümünde de temeli büyük oranda mistisizme dayanan tasavvuf düşüncesinin Müslümanlaşması şeklinde kendini belirgin kılar.
Öncelikle şunu belirtelim: Arap olmayan Müslüman toplumlarda var olan tasavvuf anlayışının, genel anlamda Arap toplumunda pek yer edinmeyişinin önemli bir sebebi o toplumlarda Selefiliğin önemli bir yer edinmesi ile bağlantılı olabilir. Gerçi, imam İbn Teymiyye, onun talebesi İbn Kayyım El-Cevziyye dahil birçok eski dönem Hanbeli/Selefilerin de az oranda da olsa tasavvuf düşüncesine bir eğilimin olduğunu söylemek gerekir.
Aralarında basit bir benzeştirme yapmadan, olaya maksat açısından baktığımızda, hayatı anlama ve anlamlandırma sadedinde nasıl ki felsefede birçok teoriden söz ediliyor ise, tasavvuf bünyesinde de aynı maksada binaen birçok teori, söylem söz konusudur.
Felsefede; örneğin Aristo’dan kinaye ilk İslam (Arap) filozofu El-Kindi’nin kurucularından olan Meşşaîlik ekolü.
Tasavvufta; örneğin Muhiddin İbnü’l-Arabî’nin kurucusu olduğu Vahdet-i Vücud, İmam-ı Rabbanî’ye atfedilen Vahdet-i Şuhud, Nur-u Muhammediye teorileri akla gelir.
Felsefenin kaynağı Batı, yani antik Yunan; tasavvufun kaynağı, çıkış yeri ise Hint alt kıtası…
Bu ikisinin de hayatı anlama ve anlamlandırma çabası içerisinde olduğunun bilindiği, birçok yanlış yönlerine rağmen ola ki hikmetten de az bir şeylere sahip olmalarına rağmen Müslümanların kahir ekseriyeti felsefeyi sapkınlık olarak değerlendirdikleri halde iş tasavvufa gelince akan suların durduğuna şahit oluruz.
Bizce, bu manzaraya bakıldığında, birinde (tasavvuf) her ne kadar iç arınma söz konusu ise de bu yolda en başta aklı kullanma düşüncesi olmadığı, meyyitin (ölü kişi) gassala kayıtsz ve şartsız, hiçbir şey demeden, itiraz etmeksizin şeyhe bağlılığın aksine felsefe ne olursa olsun düşünmeyi ve dolayısıyla düşünceyi önceler, bağımsız düşünmeyi önerir.
Bir de felsefe bir oluşun ve eylemin ne maksat için yapılacağına dair bir temel vazifesi görür. Zaten ona bu bariz özelliğinden dolayı “kurucu” bir gözle bakılır. Ama bırakın tarikatı, şunu, bunu; bir yol ve yöntem olan tasavvuf için bu hiç söz konusu değildir.
Yine ayrıca belirtmek gerekirse, felsefe insanı düşünceye, düşünmeye sevk ettiğinden dolayı insanların büyük bölümü tarafından pek makul, daha doğrusu kullanışlı bulunmaz. Ama tasavvuf söz konusu olacaksa, hem manevi kazanç peşinde olunacak ve hem de şeyhe tam bir teslimiyet (körü körüne biat) ile birçok “maddi ve manevi” sorumluluktan yırtılacak ve kurtulunduğu var sayılacaktır.
Bu tür kalıcı sebeplerden dolayı tarih boyunda tasavvuf içerisinde birçok yol ve tarikat kurulmuş olduğu halde hemen hemen hiçbir kimsenin aklına bir felsefe tarikatı kurmak gelmemiştir. Bu da olsa olsa birisinin salt düşünceye -onların kahir ekseriyeti spekülasyon da olsa- diğerinin ise salt teslimiyet temeline dayanması, işin rengini göstermektedir.
İnsanların büyük bölümü maneviyat dendiğinde ne diyeceklerini, nasıl davranacaklarını şaşırıp dururlar.
İlla da “maneviyat” deyip dururlar ama bu maneviyat denen şeyin nasıl bir şey olduğu konusunda elle tutulur, akla uygun bir şeyler söyleyemezler.
“Bunun sebebi nedir?” diye sorulduğunda o insanların yine büyük bir bölümünün Müslüman olduğumuz halde “Kur’an nasıl bir kitaptır” sorusuna yönelik verilmesi gereken cevabı bizzat Kur’an’dan değil de, onunla pek bir ilgisi olmayan tali (ikincil) kaynaklardan, ya da şifahi (sözlü) olarak birisinden, onu da cidden teyit etmeden duymuşlardır.
Kur’an’la ilgili soruya bu yollarla cevaplar verildiği için olsa gerek, aynen bir gömleğin iliğinin sıra atlayarak iliklenmesi hadisesinde vaki olduğu gibi, din ile ilgili sorulara verilen ve haliyle alınan cevaplarda pek bir hakikat içermeyecek ve birçok konu speküle edilip durulacak ve spekülasyon dinin yerini alacak ve hakikat ise ters yüz edilecektir.
Ondan sonra gelsin “Hadis, Kur’an’dan üstün müdür? Hadis, Kur’an ayetlerini nesh eder mi? Kabir azabı var mı?” gibi sorular! Bir yandan da bu soruları haklı çıkarmaya yönelik uygun cevaplar da verilir durur!
Gerçi bu türden sorular, direkt tasavvuf ile ilgili sorular olmayıp “bize özgü” Sünnilik anlayışı içerisinde sorulan sorular ve verilen cevaplar olmakla birlikte, bizim insanımızın din ile tanışma kaynağı genel itibarıyla tasavvuf düşüncesi üzerinden gerçekleştiği için, bu yaklaşımın bizlik bir tarafı var.
Bununla birlikte, tasavvuftaki mürit-şeyh ilişkisinde vaki olduğu üzere düşünmeye değil, sorgusuz sualsiz teslimiyete rağmen felsefede “düşünme eylemi” ön planda olduğu halde, bu inceliğine rağmen onun da bünyesi büyük oranda spekülasyona dayanmakta ve her sonra gelenin teorisi, bir öncekinin -belki de üstadının- teorisine zıt düşmekte, yer yer onu yerle bir etmekte ve yok saymaktadır. Böyle bir yol takip edilirken de, en azından “hikmeti anlama, bilgiye hürmet ve “bir önceki” bilgeye saygı” durumunun devrede olması gerekirken, bu tür bir yolun pek de izlenmediğini söyleyebiliriz.
Ama İslam ilim geleneğinde, bazı yanlışlıklarla birlikte, bu incelikli yolun mümkün mertebe takip edildiğini söyleyebiliriz. Her daim böyle olursa, düşünceyi öncelediği bilinen felsefenin de tasavvuftan kalır bir yanı bulunabilir mi? Tabii ki de hayır!
Burada şuna da değinmekte fayda var: Allah’ın cinlerle birlikte, kendisine ibadet etmesi için yarattığını belirttiği** insanın dünyanın, yani yaşanılan hayatın öznesi olması ve eylemlerinden dolayı da bir imtihana tabi tutulacak oluşu, insanın maddi ve manevi boyutta düşünce üretmesini de öncelerdi.
İşte, insanın kendi “indî” gerçekliğinden hareketle üretegeldiği doğru ve yanlış düşünsel kalıplar, “insanî eylemler” olarak karşımıza çıkar. Ki, bu durum onun kınanmasını da, gönendirilmesini de berberinde getirir. Gönendirmeyi herkes yapabilirdi ama ya kınanma işini kim yapabilir?
İşte soru da, sorun da burada düğümlenmektedir.
Bazılarının iddia edegeldiği üzere “hakikatin kendisinde bulunduğu” bazı özel ve imtiyazlı kişiler(!) değil de, kınanma eylemini gerçekleştirebilecek akli, ilmi ve ahlaki bir altyapıya haiz olan hikmet ehli insanlar yapabilir.
Tabii ki de, bu da gelişi güzel ve harcı âlem bir tarzda olmayıp işi künhüne vakıf olunabildiği oranda yapabilecekler tarafından…
Böylece, manevi değil de maddi kıstasların işin ehlince hikmetle yoğrulması sonucunda, insani eylemler ele alınır ve kendi kıymeti mucibince değer kazanır. Böyle bir kıstasa sahip isek, bizzat dinin kendisi, felsefe ve tasavvuf vb. olgular büyük bir vukufiyet içerisinde ele alınır ve değerlendirilebilir.
* Zariyat Sûresi, 56
Yorumlayın
-
Filistin Direnişinde Edebiyatın Yeri – Sait Alioğlu
-
İklim Değişikliği, Küresel Isınma ve Çevre Felaketine Dâir – Sait Alioğlu
-
Halkın ve Devletin “Maddi ve Manevi” Dinamikleri Üzerine – Sait Alioğlu
-
Az Kaldı Bayram Ola – Sait Alioğlu
-
Talep mi, Tevdi mi? – Sait Alioğlu
-
Müslüman, İstikâmet, Dolaylı Yol ve Noktalar – Sait Alioğlu

CHP’nin Saraçhane çağrısının son günü Maçka’daki öğrenci eylemini, sonrasında da Saraçhane’yi gözleme fırsatı buldum. Bazı notlarımı paylaşmak isterim.
– Özellikle öğrenci eylemi çok kalabalıktı. Hemen her üniversiteden yüz bine yakın öğrenciden bahsetmek abartı olmaz. Genç simalara bakılacak olursa bazı liselilerin de eyleme katıldığını söylemek mümkün. Saraçhane de az değildi ama böylesi bir momentum ölçeğinde düşünürsek abartılı da değildi.
– Kitle içinde 16-25 yaş arası gençlik en baskın grup. İdeolojik olarak ise kitlenin en az yarısı Atatürkçü, seküler milliyetçi, ırkçı görünümde. Mustafa Kemal’in Askerleriyiz, Apo Piçtir Piç Kalacak ve türevleri en sık duyulan sloganlar ve görseller. Bu sloganlar Faşizme Karşı Omuz Omuza, Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz, gibi sloganlara nazaran çok daha hızlı karşılık buluyor. Bozkurt işareti yapan çok kişi vardı. Pek el işareti -yumruk, zafer vb.- yoktu ama en çok yapılanı bozkurt denebilir.
– Eylem liderlikleri daha mutedil gözüküyor ama silik kalıyorlar. Öğrenci eyleminde en öne konulan pankartlar, önde gözlediğim komite -tanıdığım bir kişiyi de gördüm- daha solcu, kapsayıcı bir tondaydı. Saraçhane eyleminde de otobüste, kitleye nazaran daha kapsayıcı bir dil vardı.
– Örgütsüz bir kalabalıktan bahsediyoruz. CHP onları temsil etmeye çalışıyor ama siyasi grup/parti bayrağı çok az. Bunları geçtim; renk belli edecek mesela sosyalist, feminist, lgbtci pankarta rastlamak dahî çok zor! Esprili, küfürlü, belirsiz bir bunalımı dışa vuran ama “görülme” hariç politik talep içermeyen afişler baskındı. “Hak, hukuk, adalet” sloganı, kitle ile okununca bu görülme talebinin bir dışa vurumu olarak değerlendirilebilir. Ama mesela bunun Kürtleri de kapsayan bir talep olduğunu söylemek güç. Öğrenci eyleminde binlercesi içinde -kitlenin yürüyüşünü baştan sona izledim- belki 10 tane feminist göndermeli pankart dahî yoktu mesela. Sol, eşitlik vurgusu filan zaten hiç yoktu. “Bizde Devrim Ata Sporu” gibi pankartlara bakınca tek tük görülen devrim kelimesinin ise tam olarak neye işaret ettiği belirsiz. Bu güçlü kelime, İnkılâp Tarihi dersinde öğretilen Atatürk devrimlerine mi işaret ediyor? Eğer öyleyse bu devrimler bugün dünyaya nasıl bir yön vermek istiyor? Tüm bunlar fazlasıyla belirsiz. Yoksa bu kelime haklı bir yıkma arzusunun Ata ile beraber meşruiyet kazanarak dile gelmesi mi?
Birkaç çıkarım:
– İç Anadolu’da Afyon, Manisa, Bolu, Kütahya gibi illerden yükselen ve CHP’li belediyelerle görünür olan itirazı anlamak gerekiyor. Tanju Özcan’da nobran, Mansur Yavaş’ta daha şehirli ifadesini buluyor bu itiraz. “Aaa, Çorum’da, Konya’da bile eylem olmuş!” şaşkınlığındaki arka plân bu sanıyorum. Yozlaşmış bir yönetim, ekonomik olarak yukarıda olamamak, dahası yukarı çıkma yollarının da kapalı ya da şansa dayalı olması büyük bir öfke kaynağı. Torpil-yandaşlık-adam kayırmacılık şüphesiz önemli ama yeterli açıklamalar değil bu eşitsizlik zemini için.
– Eğitimin sınıf atlama vesilesi olduğu bir vasat ortadan kaybolmuş vaziyette. Bunun yanında finans kapitalizmin emeğe verdiği değer sanayi kapitalizminden çok düşük. Ekonomik başarı bir network kurma, aracı olma, hasbelkader doğru yerde doğru zamanda olma ile daha çok ilintili. Emeğin ön planda olduğu bir zeminden şansın ön plânda olduğu bir zemine geçildi. Ancak bu müteşebbis ruhun kendine kolay fırsat bulduğu bir ekonomik dünyada da gerçekleşmiyor. Girişimcilik alanları da büyük sermaye tarafından ciddi bir kontrole tâbi. Burada da şanslı olmak ve büyükler tarafından dikkat çekmek gerekiyor ki bir sınıf atlama imkânı yakalansın. Serbest piyasanın sunduğu fırsatlar da o kadar geçerli değil artık. Bu durumda da insanların ilgisini sendikalardan çok bahis sitelerinin çekmesi anlaşılır. Piyango toplumunda kazanamayan çoğunluğun öfkesi de büyük.
– AKP iktidarı özenli bir şekilde CHP’nin ve daha önemlisi Atatürkçülüğün meşru bir muhalefet alanı olmasını engellemedi. Bugün bir memurun profil fotoğrafındaki Atatürk fotoğrafı muhalefetini ifade etmesinin meşru bir yolu. Bunun yanında sivil toplum ve alternatif siyaset alanlarının üzerinden silindir gibi geçildi.
– İktidar seküler milliyetçiliği muhatap aldı. Bunu kasıtlı yaptığını zannediyorum ancak öyle olmasa bile muhatabının en zayıf gördüğü yerine vurdu, ses de oradan geldi. Tersten bakarsak, muhatap alınmanın bir yolu da bu dili kuşanmak oldu. Bu bağlamda AKP, seküler milliyetçiliğe karşı muhafazakâr milliyetçiliğin galip geleceğini varsayıyor olmalı. Bu şekilde hem iktidarını sürdürüp hem de muhalefete göre daha kapsayıcı/liberal bir pozisyonda kalacağını öngörüyor. Zira muhafazakâr milliyetçilik, din üzerinden ırkı aşan bir ortak vatandaşlık zemini kurmaya daha müsait. Muhalefeti buraya hapsedebileceğini düşünüyor ama bir yandan da ateşle oynuyor. Türkiye Yüzyılı vizyonunda, İmralı sürecinde, Narin cinayeti olayında CHP medyasının (ve HDP elitlerinin) üstenciliğine karşı Kürdün yanında olan tavırda bunu gösterdi. Ama gerektiğinde de esas saldırıyı daha faşist olanlara değil, barışçıl ve liberal olanlara yöneltiyor: Demirtaş’ın içeride olması, barış süreci yürürken HDK’ya yapılan operasyon, en son ırkçı olmayan ve kitleye yön verebilecek bazı kişilerin eylemlerden uzak tutulacak şekilde tutuklanması…
– Ümit Özdağ’ın tutuklanmasını da es geçmemek lazım. Seküler milliyetçiliğe alan açıyor ama elbette ondan korkusu da var. Bu hem devletin dizaynı ile ilgili hem de AKP’nin iktidarını sürdürme hevesi ile örtüşen bir endişeye tekabül ediyor. Ama mesela İmamoğlu’nun görece kapsayıcı dilinden rahatsızlar. Ona dair korku, özellikle partide daha yüksek. Toplumsal barışı temsil etme iddiasını kaybetmek istemiyor AKP.
Yine de devlet, kontrol edilmiş muhalefetin seküler milliyetçi kimliği kuşanmasına ikna olmuş durumda hatta Özdağ gibi radikal figürlere değil belki ama mesela Yavaş’a iktidar devri dahî bürokrasinin ve Ankara etrafındaki karar alıcıların önemli bir kısmından onay alabilir. İktidara gelse de sorun üretmeyecek bir muhalefet her güç yapısının isteyeceği bir elemandır. İmamoğlu için aynı onayın verilmesi ise Erdoğan/AKP ve devletin diğer aktörleri arasındaki diyaloga bağlı olabilir.
– Tabii bu siyasi hamlelerin ötesinde yüz yıllık milliyetçi eğitim sistemini, 15 Temmuz sonrası arttırılan milliyetçiliği -dünkü sık atılan sloganlardan biri: “terörist değiliz öğrenciyiz”- de not etmek gerekiyor. 15 Temmuz sonrası atmosfer yalnızca AKP tabanını değil diğer toplum kesimlerini ve gençliği de şekillendiriyor. Yani bir yandan da cumhuriyetin ve cumhuriyeti milletle buluşturan AKP’nin gençliği ile karşı karşıyayız.
– Saraçhane ve Maçka’nın Gezi’den en çok ayrılan noktası solcu, feminist, lgbtci, antikapitalist müslüman veya herhangi diğer örgütlülüğün yokluğu. Gezi, 90’ların hareketli siyasi yıllarını takip eden liberal bir dönemin ardından gelmişti. Belki âhir ömürlerindeydiler ama çok sayıda kuvvetli örgüt vardı ve kitleye yön verme kapasitesi taşıyordu. Bugün bu eksik. Gezi’de eksik olan da Ankara’da temsil bulmaktı. Saraçhane ise doğrudan Cumhurbaşkanı adayının arkasında hizalanmış vaziyette. Daha “eğitimsiz” ancak merkeze dair arzusu ve aceleciliği daha yüksek bir hareket.
-Öbür yandan CHP’nin Ankara’da temsil etmek için çırpındığı ama kontrol de edemediği bir isyan bu. Buradan çeşitli sonuçlar çıkabilir. Köhnemiş siyasetlerin yok olması pozitif de görülebilir, ortaya çıkan başıboş Türkçü kuvvetten endişe de duyulabilir. Ancak bana siyasi mücadelenin uzun erimli direnişe ve inada dayalı, hayatın içinde örgütlendikçe olağan üstü zamanda değerini daha da büyük bulabileceği bir alan olduğu gerçeğini hatırlatıyor bu durum.
-Göstericilerin polisle olan iletişimi oldukça dikkat çekici. Sıklıkla, Polis Sen de İsyan Etsene sloganını duymak mümkün. Polis Simit Sat Onurlu Yaşa’nın yanında polisi kendi polisi gören, “milli” bir isyan! Polisi koruyan insanlar görmek de mümkün alanda. Bu durum ideolojik ezberlere hor görülecek bir tavır gibi gözükebilir. Daha örgütlü ve “siyasi” bir kitle olsaydı belki de bu manzaraların önünü kesecekti. Bu durumda sormak gerekiyor ki bir isyan hareketi kendi kardeşleri olan polise de bir teklif sunmalı değil mi? Kendilerini gördükleri ayrıcalıklı Türk pozisyonla ilgili de okumak mümkün elbette bunu. Tabii, bir isyanı organikleştiren, hayatın ve halkın sahici bir parçası kılan şeylerden biri olmaz mı, polisin isyana el uzatamayacak hâle getirilmesi? Bu da üzerine kafa yorulası önemli bir mevzu olarak duruyor önümüzde.

Ekrem İmamoğlu’na yönelik operasyonun, diploma sahteciliğinden ve iktidarın yolsuzlukla mücadele hassasiyetinden kaynaklanmadığını fark etmek zor değil. Zira öyle olsa Ak Partili belediyelerle veya bazı bakanlarla ilgili vahim iddialar da soruşturulurdu. Bülent Arınç gibi bir ismin Melih Gökçek’le ilgili, “Ankara’yı FETÖ’ye parsel parsel sattı!” sözleri hiçbir savcıyı harekete geçirmeye yetmedi mesela. Diğer yandan kendi bakanlığına, kendi firmasından dezenfektan aldığını itiraf eden bakan hakkında herhangi bir soruşturma açılmadı. Bütün bunları bırakalım, bizzat Erdoğan’ın “dolandırıcı” imasında bulunduğu Mehmet Şimşek’i devletin hazinesinin başına oturtması neyle ve nasıl izah edilebilir?
“Operasyon”un İmamoğlu’nun önünü kesmek veya aslında İmamoğlu’nun önünü açmak için yapıldığını ileri sürenler var. İkincisini savunan yorumculara göre Erdoğan, nasıl göstermelik bir dava ile tutuklanıp “mağdur” edilerek parlatıldı ve “kahraman” yapıldıysa benzer bir senaryo İmamoğlu için de sahneye konuldu.
İmamoğlu’nun Erdoğan’ın yedeği olarak tutulduğu fikrine katılıyorum. Zira iki isim de küresel müesses nizamla uyumlu siyasetçiler. Bunu kabul etmekle birlikte, küresel müesses nizamın Erdoğan’la çalışmaktan vazgeçtiğinden pek emin değilim ve son operasyonun Ekrem İmamoğlu’nun önünü açmak için yapıldığı iddiasına şüpheyle yaklaşıyorum çünkü parti olarak CHP’nin ve İmamoğlu’nun yükselişi, paralel biçimde Ak Parti’nin kan kaybettiği ortada. İmamoğlu ise zaten uzun süredir oldukça popüler bir siyasi figür.
Erdoğan’ın erken seçim için toplumsal araziyi uygun hale getirmek istediği ihtimali daha güçlü görünüyor. Son dönemde muhalif siyasetçiler ve gazetecilere yönelik artan soruşturmalar, gözaltılar, en yakın siyasi rakibi olan CHP’li belediyelerin iyiden iyiye kıskaca alınması, bir parti genel başkanının tutuklanmasına kadar varan işleri izledikçe aklıma bu ihtimal geliyor. CHP’ye kayyım atanması ihtimalinin bile ciddi şekilde gündeme gelmesi bu ihtimali daha da güçlendiriyor. “Atatürk’ün partisini, Atatürk istismarcılarından kurtardık!” diyeceklerdi!
Türkiye’nin en büyük partisinin devlet kontrolüne geçmesi demek bir yerde Azerbaycan tipi bir idare anlayışına geçiş, demektir ki orada da muhalefet partileri var ama iktidarın değişmesi hiç kolay değil. Ülkenin en büyük partisi bile kendini kurtaramazsa diğer partilerin fazla bir hükmü olmayacaktır. Genel Başkanı tutuklu bulunan Zafer Partisi mensuplarının tepkilerini ancak CHP’nin öncülük ettiği son eylemler içinde gösterebildiklerini izliyoruz.
Her seçim öncesi sağcı, milliyetçi-muhafazakâr, dindar oyları arkasında saf tutmaya mecbur edecek, “onlar ve bizler” ayrımını keskinleştirecek bir şeyler mutlaka olur. E-muhtıra olarak tarihe geçen bildiri Ak Parti açısından bunun ilk örneğiydi. Bu muhtıra, askerin siyasete müdahalesinden bıkmış kitlelerde Ak Parti’ye dönük bir sahiplenme duygusu uyandırdı. Cumhuriyet Mitingleri de benzer bir işlev gördü.
Gezi olaylarının da sağcı, dindar kesimlerde Erdoğan’ı desteklemeye dönük bir gereklilik hissi uyandırdığını da hatırlayalım. Ak Parti’nin tek başına iktidar olacak oyu alamadığı 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından bir anda ortalığın karıştığını, 1 Kasım’da seçimlerin tekrar edildiğini hatırlayalım, ki o seçimde Ak Parti yeniden tek başına iktidar olmuştu. Ahmet Davutoğlu partiden ayrıldıktan sonra o dönem meydana gelen olaylarla ilgili çok şeyler bildiğini söyledi ama açıklamadı.
Erdoğan’ın son eylemlerin büyümeyeceğini ve birkaç günü geçmeyeceğini düşünerek yanıldığı doğru değil. Neredeyse 1950’lerin Vatan Cephesi tecrübesine doğru ilerleyen uygulamaların, Muhalefetin CB adayı olması kesinleşmiş bir ismi saf dışı bırakmaya çalışmanın yol açabileceği tepkileri tahmin etmediğini sanmıyorum.
Yargıya güvenin oldukça sarsıldığı bir vasatta muhalefetin böyle bir hücum karşısında evinde oturup mahkeme kararını beklemeyeceği açıktır. Sokak gösterileri devam ederken Şehzadebaşı Camii’ne saldırı haberi geldi ki, doğru olup olmaması bir yana kendileri açısından oldukça ‘işe yarar’ bir haber ve ama yalan ama doğru, bu tip haberleri görmeye devam edeceğiz gibi çünkü bu tarz şeyleri seve seve yapmaya hazır seviyede İslam düşmanı bazı yapıların az da olsa eylemlerin içinde var olduğunu biliyoruz. Olmasa da senarist çok: “Din düşmanı darbeci solcular sokaklarda terör estiriyor! O hâlde biz de elimiz mahkum Erdoğan’a destek verelim!”
Tepkiler yükseliyor. Hükümetin ayağını gazdan çekmek istemediği de ortada. Ben bu yazıyı hazırlarken Mansur Yavaş’a yönelik soruşturma açılmış, Beyoğlu Belediye Başkanı ifadeye çağrılmıştı.
Erdoğan’ın kendine de halka da bölgeye de zarar verecek girişimlerden uzak durmasını dileriz ama pek özeleştiri yapacak gibi görünmüyor.
Denizler durulmaz, dalgalanmadan! Duamız elbette en az hasarla durulması.
Olup bitenin daha derin anlamlarını, küresel müesses nizamın önümüzdeki dönemde kimle devam etmek isteyeceğini gelişmeler ilerledikçe çok daha iyi anlayabileceğiz.
İsmet Özel’in yıllar önce başka bir bağlamda söylediği bir cümleyi hatırladım: “Çünkü sonunda Ankara’yı bombalamak için Erdoğan’dan bir Saddam üretmek gerekiyordu.”

Bahçeli’nin Öcalan’a çağrısının ardından Öcalan’ın PKK’ya çağrısı da geldi. Hatırlanacağı üzere Öcalan, İsrail tarafından Türkiye’ye iadesinin ardından PKK’ya bağlı silahlı gruplardan sınır dışına çıkmalarını istemişti. Aynı çağrıyı 2013 yılında da tekrarladı. Yine benzer bir çağrı yapacağı beklense de bu defa örgütün kendini feshetmesini istedi. PKK’nın cevabı olumlu. Sürecin ilerlemesi için Öcalan’ın özgürce hareket edebilmesi gerektiğini söylüyorlar. Merak etmesinler bu da bir şekilde hâlledilir. Gerekirse Kandil’e bile götürülebilir mi ya da örneğin Murat Karayılan veya Bese Hozat İmralı’ya getirilir mi, bilmem. Öcalan’ın TBMM nutku iptal edildi. Toplum pek hazır değil çünkü. Ev hapsine alınması da şu an gündeme getirilemeyecek kadar ağır bir konu. Zaten kendisi de pek istemiyormuş. İmralı’da da rahat sayılır. Hatta bazı iddilar da var ama doğru mu yanlış mı bilmiyoruz. Her şeye inanacak halimiz yok. Türkiye’ye iade edildiği yıllarda avukatlığını yapan Ahmet Zeki Okçuoğlu’nun Öcalan’ın zaten İmralı’da olmadığı iddiası bunlardan biri. “Ben görüşmeye gittiğim zaman İmralı’ya getiriyorlardı.” diyor.
Devlet görevlileriyle ortaklaşa hazırladıklarını sandığım metnin detaylı analizini yapmak niyetinde değilim. Yalnız kültüralist taleplere bile yer vermemesinden dolayı karşılıksız adım attığı görüşü doğru değil. Çünkü metin dışı olarak duyurulan “Bu perspektifi ortaya koyarken, silahların bırakılması ve PKK’nın feshi, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir.” mesajı Öcalan’ın PKK’nın feshi karşılığında devletten ne beklediğine dair fikir veriyor ki Öcalan zaten 1978’deki “Bağımsız Birleşik Sosyalist Kürdistan” hedefinden, “Türkiye demokratikleşsin, inkar ve imha politikası bitsin, biz de silahı bırakıp ‘düz ovada’ siyaset yapalım.” noktasına en azından 1993’te gelmişti. Son çağrıyı, metin dışı mesajla birlikte okursak metin özet olarak, “Yenişemedik. Devam etsek ederiz ama anlamı kalmadı. Biz adım atalım, siz de legalleşmemize yardımcı olun.” demek istiyor.
“PKK’nın feshi” kararı Öcalan için zor değil, aksine çok kolay ve gerekli. Bunu kendi örgütüne yönelttiği eleştirilerden de anlamak mümkün. Gerekli, çünkü 1984 Eruh ve Şemdinli saldırılarından bu yana silahla alınan mesafe ortada. Halbuki Türkiye Kürdistanında 40 yılı aşkın sürede sağlanamayan gelişme 2011’den sonra Suriye Kürdistanında çok hızlı bir şekilde görüldü ve PKK, bölgede PYD/YPG adıyla bir anda öne çıkarak ABD ve İsrail’in büyük yardımlarıyla fiilen özerk devlet kurdu. İsrail ve ABD’nin PYD’ye desteği fesih kararının kolay olmasının da nedeni! Zaten PKK da dikkatini ve ilgisini çoktandır Türkiye’den çok Suriye’deki özerk yapıya yoğunlaştırmıştı. PKK gibi birçok ülkede kara listeye alınmış ve adı Türkiye halkının çoğunluğu tarafından bölünme ve katliamla anılan bir örgütün plânı zorlaştırmaktan başka bir işe yaramayacağı ortada. Daha kolayı ve işe yarama ihtimali çok yüksek olanı var: Yeni anayasa. Projenin asıl sahipleri öyle düşünüyor.
“Terörsüz Türkiye”ye ulaşıldıktan sonra yeni anayasa ile düz ovada siyasetin önü alabildiğine açılırsa, mesela mahalli idarelere daha geniş yetkiler verilirse ve kayyım atamak zorlaştırılırsa yani bir çeşit özerklik sağlanırsa âtıl hâle gelmiş PKK’ya ve silahına gerek kalır mı? Demokratik Türkiye’de mesela belediye başkanlıkları kaldırılıp, belediye işleri de valiliklere devredilip, valiler de seçimle belirlenebilir mi? Bu mahalli idarelere geniş yetkiler konusunu yalnızca doğu ve güneydoğu illeri için düşünmeyin. Bütün bölgeler için geçerli olacak bir uygulamadan bahsediyorum. Tabii bütün bölgeler için olması tek bir bölgeye özel olmadığını göstermek için. İstanbul’la ilgili farklı hesaplar var ama o başka konu.
Bunun yanında yeni anayasada yeni bir vatandaşlık tanımı yapılmak istendiğini gösteren kuvvetli emareler de var ki Binali Yıldırım’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı “Vatandaşlık tanımı yeni anayasada gözden geçirilebilir.” sözlerini dinlemişsinizdir.
Araya sıkıştırayım: Erkan Trükten’in hatırlatmasıyla fark ettim. Anayasa’da vatandaşlık tanımını belirleyen maddenin numarası 66. Ne var bunda? Belki de bir şey yoktur ancak masonlar gibi ezoterik yapılar için 6, 66, 666 sayılarının sembolik önemi var. Şeytanın sayısı olarak bilinir. Zayıf bir ihtimal olsa da “Maddenin numarası vaktiyle özellikle mi seçildi?” diye insan düşünmeden edemiyor.
Mehmet Ali Birand’ın 32. Gün programının Öcalan’ın iadesini konu alan bölümünde Öcalan’ın İtalya’da ‘cehennem vadisi’ mahallesi ‘kötülük’ sokakta tam 66 gün kaldığı söyleniyor. Evet, aynen böyle anlatılıyor.
“Sahada birçok aktör varmış gibi göründüğüne bakmayın!” diyecektim ama aslında bakabilirsiniz de çünkü hepsi gerçekten de “aktör”. Bazıları isteyerek, bazıları istemeyerek: Büyük İsrail Projesi’nin aktörü! Çünkü bıkmadan usanmadan söylememiz gerekiyor ki bütün bu gelişmelerin son tahlilde dayandığı nokta Büyük İsrail Projesi.
Bizzat İçişleri Bakanı 2019’da, “PKK’yı bitirdik. Eskiden yılda 5 binden fazla genç örgüte katılıyordu; şimdi dağlarda 500 terörist kaldı.” dememiş miydi? Aklı başında herkesin tahmin edebileceği gibi bu kadar şey tabii ki 500 kişi için değil!
Öyle olsa Öcalan’ın çağrı metninde Türkiye’nin PKK ile aynı gördüğü PYD için de fesih çağrısı olurdu. Öyle ya PKK Türkiye’de bir köy bile alamamış ve eylemlilikleri de iyiden iyiye azalmışken PYD’nin defacto devletçiği, ordusu bile var!
Olmayacak duaya “amin” mi demek istemediler yoksa plân mı böyle gerektiriyor?
Elbette Öcalan böyle bir çağrı yapmaz. Yapsa da Öcalan’nın ‘manevi oğlum’ dediği Mazlum Abdi de PYD de onu dinlemez. Onlar dinlese PYD/YPG için “kara ordumuz” diyen ABD-İsrail bırakmaz! Boşuna mı büyütüp beslediler?
Evet, yüzüp kuyruğuna geldiler. Sona doğru ilerliyorlar. “Oded Yinon Plânı”na bir göz atmanızı tavsiye ederim. 1982’de hazırlanan plân, bölge ülkelerinin İsrail’in güvenlik ihtiyaçlarına göre parçalanması üzerine kurulu. Sırasıyla, evet sırasıyla, Irak, Suriye, İran, Türkiye ve Pakistan’ın parçalanması amaçlanıyor. Tabii başka ülkeleri de dâhil ettiler ancak Irak, Suriye ve Türkiye “Arz-ı Mev’ud” için diğerlerine göre çok daha önemliydi.
Türkiye hükümetleri ne yazık ki başından beri bu plânlarla uyumlu hareket ediyor. ABD-İsrail ilk hedef olan Irak’ta bir özerk yapı için bugün Suriye’de PYD’yi destekledikleri gibi 70’li yıllarda da Mustafa Barzani’ye yardım ediyordu. 1991’de ABD’nin Irak saldırısının amacı da buydu. O yıllarda Turgut Özal, Türkiye’nin “diktatör” Saddam’a karşı ABD ile birlikte bu savaşa katılmasını savunuyordu. Bereket versin ki Genel Kurmay Başkanı Necip Torumtay’ı ve kuvvet komutanlarını ikna edemedi. Ancak Özal, başka şekilde Saddam’ın aleyhine Barzani ve Talabani ikilisine yardım etmeye devam etti.
13 yıl sonra özerk yapıyı kesinleştirmek için ABD Saddam’a bir daha saldırmak istedi. Erdoğan da Özal gibi “diktatör” Saddam’a karşı Irak’ın “demokratikleşmesi” için ABD’nin yanında savaşa girmek istedi. Şükür ki bu amaçla meclise getirdiği 1 Mart tezkeresi kendi milletvekillerinin “hayır” oylarına takıldı. Ancak Erdoğan, ABD’ye destek vermeye kararlıydı ve verebildiği desteği esirgemedi. Sonuç olarak 2005’te Kürdistan Bölgesel Yönetimi resmileşti. “Demokratik Irak” geldi.
Erdoğan BOP kapsamında “diktatör” Kaddafi’ye karşı da, demokrasi cephesinde ABD-İsrail’le birlikte hareket etti. Kaddafi devrildi. Libya da “demokratik Libya” oldu. İki başlı yönetime kavuştu.
Gazze bu plânların önünde ciddî bir engeldi. Çok yazık ki Türkiye, sözüm ona direnişin yanında göründü ama İsrail’e zararı dokunacak en küçük bir girişimden bile ısrarla kaçındı. Dahası mesela Azerbaycan petrolünü ulaştırarak İsrail’e destek bile oldu. Yani yine “demokrasi cephesi”ndeydi. Sonuç olarak Gazze aşıldı. Gerisi beklenenden çok daha hızlı geldi. Lübnan da geçildi ve artık “Oded Yinon Plânı”nda Irak’tan sonra ikinci sırada yer alan Suriye’de de Türkiye “diktatör” Esed’e karşı yine ABD-İsrail’in yanında yer aldı.
Irak’ın ardından artık Suriye’de de PKK-PYD özerk bir yapı oluşturmuş durumda. Böyle giderse başka özerk yapılar da kurulabilir. Dürziler de bu yolda ilerliyor. Dahası İsrail bizzat askerleriyle birçok noktaya yerleşti. Yani Suriye de artık çiçeği burnunda bir “demokratik” ülke!
Eğer bir değişiklik yapıp Irak’ta bir hamle daha yapmazlarsa veya plân şaşıp Türkiye öne alınmazsa, sıra artık İran’da ve Türkiye hükümeti İran’ın “demokratik İran” olması için de üzerine düşeni yapmaya hazır görünüyor.
Sırrı Süreyya Önder, telefonda konuştuğu Bahçeli’nin kendisine “Daha halay çekeceğiz!” dediğini anlatıyor. Yarın ne olacak bilemeyiz ama görünen o ki böyle giderse İran’dan önce veya sonra fark etmez, Türkiye kesinlikle “demokratikleşecek” ve eğer Bahçeli’nin sağlık durumu elverirse Türk milliyetçileri, Kürt milliyetçileri, sosyalistler, Kemalistler ve İslamcılardan veya imitasyonlarından oluşan bu “demokrasi halayı” çekilecek. Davul kimde olur bilmem ama tokmağın kimin elinde olduğu belli.
Bu gidişi durdurmak imkânsız gibi bir şey. Yine de yapılabilecek bir şeyler var ama bu niyette olanların elinde güç yok; erk sahibi olanların da gidişatı durdurmak gibi bir niyeti var mı, ondan da pek emin değilim.
06.03.2025