Connect with us

Yazılar

Altay Cem Meriç’in Şen Kahkahaları Eşliğinde Şeriati’yi Yeniden Hatırlamak, II – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Altay Cem Meriç’in Ali Şeriati’ye yönelik evlere şenlik “eleştiri” videosunu konuşmaya devam edelim. Önceki yazımda dediğim gibi bu video beni sarstı. İnsan olmak hakkında düşündüm. Acziyetimiz, kendimizden bihaber olma seviyemiz… Yerin dibine geçmişken kendimizi göklerde sanacak şuursuzluğumuz… İnsanı bu hale ne getirir? Hangi duygunun veya eylemin kontrolsüz yükselişi bu kadar alçaltır? Bununla nasıl başa çıkılabilir? Bunlar büyük ve zor sorular. Ama şimdilik bu gibi derin meseleleri kenara koyalım. Meriç’in Şeriati hakkındaki iddialarından devam edelim.

Tanrı’nın, Alemin ve Benliğin Birliği

Altay Cem Meriç’in, Şeriati’yi herkesin gözünde rezil edeceğine inandığı videosunda, Ali Şeriati’nin birtakım ilişkileri gerekçelendirmeden zikretmesini büyük bir kabahat gibi işaretlediğini aktarmıştım. Meriç’in dudağını bükerek Şeriati tarafından gerekçesiz bırakıldığını öne sürdüğü bir diğer önemli ilişki, Allah’ın birlenmesiyle toplumun ve insanın içsel birlikleri arasında olandı. Meriç, bir konuşma metni değil de doktora tezi okuyormuş gibi davranmak işine geldiğinden, bu bağlantının analitik ve ansiklopedik bir izahını tam da zikredildiği yerde görmeyi beklermiş gibi davranıyor. Bunu bulamayınca da metni saçmalığa indirgemeye çalışıyor.

Şeriati külliyatını hatmedeli çok oldu, bu seviyede sefahet dolu iddialar için açıp ilgili pasajı bulmaya uğraşmayı da zul addediyorum. Lakin, bu sorunun Şeriati tarafından dikkat çekici bir hünerle bizzat elindeki kitabın içinde biraz, külliyatın başka parçalarında daha derinlemesine zaten cevaplandığını çok iyi hatırlıyorum.

Dinler tarihine biraz aşina olan herkesin bileceği üzere; eskiden putlar (tanrılar), kabilelerin ve toplumsal grupların kolektif ruhunu temsil ederdi. Her kabilenin kendine ait bir tanrısı olurdu ve o kabile savaşı kazandığında tanrısı da galip gelmiş sayılırdı. Bazen bir toplumda birden çok tanrı mevcut kabul edilirdi. Şeriati’nin Dine Karşı Din’de verdiğini hatırladığım örnekte olduğu gibi, bazı toplumlardaysa farklı sınıflar için farklı tanrılar tahsis edilmiş olabilirdi. Ayrıca pek çok panteondaki tanrı tasavvurları, insanların ruhlarındaki farklı eğilimlerin; adalet, gazap, aşk veya bilgeliğin ayrı ayrı dışa vurumlarından ibaretti.

Dolayısıyla çoktanrıcılıkta farklı gruplar, sınıflar ya da duygulanımlar, birbirlerinden ontolojik olarak ayrıymış gibi farklı Tanrılara izafe edilirdi. Tevhid ise hem kabileleri, hem toplum içindeki sınıfları hem de insan içindeki hasletleri farklı metafiziksel referanslarla birbirinden özsel açıdan ayıran düşüncenin radikal bir inkarıydı. Tevhidle hepsinin kaynağı ve metafiziksel referansı tekilleştirilmiş oluyordu. Bundan hareketle Şeriati, tek bir Tanrı’nın varlığının kabulünün, tüm insanlığın ve insanın kendi benliğinin birliğine doğru atılmış ontolojik bir sıçrama mahiyetinde olduğunu öne sürüyor. Bu tasvirin şairane bir estetiği ittihaz ettiği ve dikkate değer bir argüman teşkil ettiği aşikar. Altay Cem Meriç’in havsalasının yetmemesiyle kuramadığı bağlantılar üzerine inşa ettiği şen şakrak eleştirisinin sefaleti de böylece ayan beyan ortaya çıkmış oluyor.

Öze Dönüş Çağrısını ve Toplumsal Eleştiriyi Tekfircilik Olarak Sunmak

Altay Cem Meriç’in videoda Şeriati’yi suçladığı ana tezlerden biri de “şu anda kötü durumdaysak bunun sebebinin İslami özü terk etmemiz” olduğu yönündeki argüman. Meriç, bu düşünceden hareketle Şeriati’nin etrafındaki herkesi gayri İslami gördüğünü ve “standart bir tekfirci” olduğunu öne sürüyor.

Oysa Şeriati’nin diğer İslamcı düşünürlerle ortak olan bu tezi, üzerinde ciddiyetle durulması gereken güçlü bir argümana dayanır. Temel mantığı son derece basittir: Allah ancak hayrı emreder ve O’nun emirlerine ittiba etmek dünyada ve ahirette hayrı, bereketi getirir. Eğer bugün Müslümanlar zelil bir duruma düştülerse, bunun sebebi Allah’ın rızası hilafına organize olmaları ve davranmalarıdır. Fakat ortada şöyle bir gerçeklik var: Tekil günahlar istisna tutulursa, genel olarak Müslüman toplumlarda yaşıyoruz ve bu insanlar İslam’ın kurallarını takip ederek yaşadıklarını varsayıyorlar. Öyleyse, topluma egemen ana akım dinsel anlatıda ciddi sorunlar olsa gerektir. Şeriati’nin argüman yolu budur. Altay Cem Meriç İslam’ın gerektiği gibi anlaşılıp yaşandığını mı düşünüyor ve eğer öyle düşünüyorsa küresel hegemonya karşısındaki acziyetimizi neyle telif ediyor, bilmiyorum. Ama yaşadığımız sorunların İslam’ı doğru anlamamak ve yaşamamakla ilgili olduğu argümanının öyle burun kıvırılıp kahkahalarla gülünecek kadar ciddiyetsiz olmadığına eminim.

İşin kötüsü Meriç bu argümanı sadece ciddiyetsiz bulmuyor. Aynı zamanda bu argümanı savunduğu için Şeriati’nin tekfirci olduğunu varsayıyor. Aslında Şeriati’nin İslam toplumunun hal-i pür melaline ilişkin tespit ve tasvirlerini, el çabukluğuyla, İslam’a yahut Müslümanlara “sabah akşam sövmek” olarak paketliyor. Evet, Şeriati’yi nitelerken kullandığı kendi kelimeleri böyle. Ne zamandır toplumsal ve siyasal özeleştiri sövmek ya da saldırmak oldu? Kendisi, eleştiriyi “dine / cemaate saldırı veya sövgü” olarak kodlayarak kabus gibi bir otoriteryenizmi meşrulaştırmakta serbest elbette. Fakat bizler Şeriati’nin “eleştirinin bittiği yerde, putçuluk başlar” sözünü takip etmeye devam ettiğimiz için tekfircilik ithamını kabul edecek değiliz.

“Şirk” Kelimesi Geçtiği Yere “Hukuki Tekfir” Yaftası Asmak

Bu kaba okuma biçiminin ve fıkıhçı sığlığın en acınası tezahürlerinden bir diğeri, Meriç’in Şeriati’nin sosyolojik “şirk dini” teşhisini doğrudan hukuki bir “tekfir” gibi takdim etmesi. Şeriati, hak dinin egemenler tarafından yozlaştırılıp bir sömürü aracına dönüştürülmesini “şirk dini” kavramıyla tarihsel ve toplumsal bir zeminde ele alır. Ancak meseleyi kasten ve muhtemelen kötü niyetle ite kaka dar bir ilmihal penceresine tıkıştırmaya çalışan Meriç, Şeriati’nin sahabelerden Osmanlı halkına kadar İslam tarihindeki herkesi kafir ilan ettiğini iddia ediyor. Oysa tamamen aşikar ki, Şeriati’nin derdi bireyleri dinden aforoz etmek, onların inançlarını ölçmek değil; kitleleri uyutan bozuk dinsel anlatıyı ve tahakküm düzenini deşifre etmekten ibaret.

Bu okuma biçimi o kadar saçma ki Meriç’i daha da büyük hataların pençesine düşürür. Altay Cem Meriç, Şeriati’nin Muaviye’nin kurduğu tahakküm düzenini şirk dini olarak tanımlamasından yola çıkarak, Hz. Hasan’ın mecburen Muaviye ile anlaşmasının dahi Şeriati açısından tekfir gerekçesi olması gerektiğini öne sürüyor. Yani Ali Şeriati, dediklerinin zaruri neticesinin Hz. Hasan’ı da tekfir etmek olduğunu görememiş; onun yüz binlerce takipçisi de teorinin merkezindeki bu acıklı hakikati keşfedecek maharetten nasipsizmiş. Bunu tespit ve ifşa etmek 2026 yılında Altay Cem Meriç’e yazılmış… Oysa biraz durup düşünse, Şeriati’nin Hz. Hasan’ı tekfir etmeyeceğine göre, şirk dini terimiyle egemen sistemi tavsif ettiğini ve bu sistemin içinde yaşayan herkesi tekfir etmediğini kolayca anlayabilir. Belki anlamıştır, ama anlamamak daha faydalı gelmiştir, ne dersiniz?

Açtıkça açılıyor, bitmiyor. Bu yazıda da bu kadarla iktifa edeyim. Son bir yazıyla daha bu bahsi kapatırım. Bir sonraki yazıda, Meriç’in şirk dininin belki de ortağı olduğu sömürüyü gizleme işlevini reddini ve Şeriati’nin Avrupalı aydınları peygamberlerle eşitlediğine ilişkin iftirasını ele alacağım.

Yazılar

Okul Saldırıları: Bireysel Sapma mı, Yapısal Kriz mi? – Kadir Canatan

Yayınlanma:

-

Kahramanmaraş’ta bir ortaokul öğrencisinin okula çok sayıda silahla girerek öğretmen ve öğrencileri hedef alması, ilk bakışta tek bir gencin “anormal” davranışı gibi görülebilir. Gerçekten de her toplu saldırıda kamuoyu önce fâilin kişiliğine, ruh hâline, aile geçmişine ya da olası bireysel sapmalarına yönelir fakat bu olay, yalnızca bir çocuğun karanlık iç dünyasıyla açıklanamayacak kadar ağır ve çok katmanlıdır. Çünkü burada karşımızda sadece bir fâil değil; ona silaha erişim imkânı veren bir çevre, onu önceden fark edemeyen bir kurumlar ağı, şiddeti sembolik olarak cazip kılan bir dijital kültür ve çocukları bu tür uç davranışlara sürükleyen daha geniş bir toplumsal iklim vardır.

Olayın ana hatları, 14 yaşındaki fâilin okula beş tabanca ve yedi şarjörle geldiğini, bir öğretmenle sekiz öğrenciyi öldürdüğünü, çok sayıda kişiyi yaraladığını ve silahların babasına ait olduğunu gösteriyor. Babasının tutuklanması da bu olayın aile içi silah güvenliği sorunuyla doğrudan ilişkili görüldüğünü ortaya koyuyor.

Bu nedenle meseleye “bireysel sapma” etiketi yapıştırmak, açıklayıcı olmaktan çok rahatlatıcıdır. Toplumlar çoğu zaman böyle travmatik olaylarda kendilerini teskin edecek basit bir formül arar: “Bu çocuk sorunluydu!”, “Psikolojisi bozuktu!”, “İstisnâî bir vakaydı!” Oysa bu tür açıklamalar, suçun fâilde toplandığı ve sistemin geri kalanının masum kaldığı yanılsamasını üretir. Elbette fâilin bireysel sorumluluğu vardır ama bu sorumluluk, tek başına yeterli açıklama sunmaz. Bir çocuğun, üstelik bir okul ortamında, bu denli yüksek öldürücülüğe sahip bir saldırı gerçekleştirebilmesi için onun yalnızca öfkeli olması yetmez; aynı zamanda buna imkân veren maddî, kurumsal ve kültürel koşulların da mevcut olması gerekir. Nitekim Reuters’a dayanan bilgiler, saldırganın silahlarla önceden tanışık olabileceğini, babası tarafından atış poligonuna götürüldüğünü ve olayla ilgili ön hazırlık işaretleri bulunduğunu aktarıyor. Bu durumda saldırı ânî bir cinnet olmaktan çok, imkânı önceden oluşmuş ve zihinsel olarak hazırlanmış bir şiddet pratiği görünümü kazanıyor.

Olayın en belirgin boyutu, kuşkusuz, silaha erişim meselesidir. Birçok ülkede okul saldırıları üzerine yapılan tartışmalarda görüldüğü gibi, ölümcül araçlara kolay erişim ile kitlesel şiddet arasında güçlü bir ilişki vardır. Kahramanmaraş vakasında da belirleyici ilk eşik budur. Eğer fâil, okula bu kadar çok silah ve mühimmatla girebiliyorsa burada sadece failin niyetinden değil, güvenlik zincirinin kırılmasından da söz etmek gerekir. Silahların ev içinde ne şekilde saklandığı, çocuğun bunlara ne zamandır erişebildiği, çevresinin bunu fark edip etmediği ve bu konuda herhangi bir uyarı mekanizmasının çalışıp çalışmadığı merkezî sorulardır. Babanın tutuklanması da zaten devletin olayı yalnızca “çocuğun suçu” olarak değil, erişim ve ihmal sorunu olarak da gördüğünü gösteriyor.

İkinci olarak, bu saldırı dijital şiddet kültürü ve taklit etkisi bakımından da ciddî bir uyarıdır. Reuters’ın polis kaynaklarına dayandırdığı haberde, fâilin WhatsApp profilinde 2014’te ABD’de altı kişiyi öldüren Elliot Rodger’a gönderme içeren bir görsel kullandığı bilgisi yer aldı. Bu ayrıntı, ilk bakışta küçük görünebilir fakat aslında son derece önemlidir çünkü bu tür görseller ve referanslar, fâilin yalnızca kendi öfkesini yaşamış bir çocuk olmadığını, küresel dolaşımdaki bir şiddet ikonografisine temas ettiğini düşündürür. Bu da okul saldırılarının artık yalnızca yerel travmalar değil, dijital ağlar aracılığıyla birbirini besleyen ve kopyalanabilen bir şiddet formu hâline geldiğini gösterir. Türkiye’de olayın hemen öncesinde ve sonrasında başka okul tehditlerinin sosyal medyada dolaşıma girmesi de bu “bulaşıcı şiddet” ihtimalini ciddiye almayı zorunlu kılıyor.

Üçüncü önemli boyut, okulun kurumsal savunmasızlığıdır. Bir öğrencinin çantasında beş silah ve yedi şarjörle okul binasına girebilmiş olması, yalnızca güvenlik eksikliği değil, risk algısının zayıflığı anlamına da gelir. Türkiye’de okullar, uzun süre bu tür saldırılardan görece uzak görüldüğü için okul güvenliği çoğu yerde daha çok dışarıdan gelebilecek tehditler veya genel asayiş çerçevesinde düşünülüyordu. Oysa Kahramanmaraş olayı, tehdidin okulun dışından değil içinden de gelebileceğini ağır biçimde hatırlattı. Bu nedenle olay sonrasında İçişleri ve MEB yetkililerinin okul güvenliği konusunda koordinasyon toplantıları yapması tesadüf değildir; bu, tekil bir suçtan çok sistem açığı algısının ortaya çıktığını gösterir.

Dördüncü boyut, çocukluk ve ergenlik döneminin yeni kırılganlıklarıdır. Fâil, 14 yaşındaydı. Bu yaş, yalnızca biyolojik ergenliğin değil, kimlik arayışının, dışlanma duygusunun, aşağılanma algısının, öfke birikiminin ve görünür olma arzusunun yoğun yaşandığı bir dönemdir. Tabii burada dikkatli olmak gerekir: Kamuya açık doğrulanmış kaynaklarda fâilin kesin motivasyonuna dair tamamlanmış bir resim henüz yoktur. Bu yüzden ona belirli bir psikiyatrik etiket yapıştırmak ya da meseleyi tek bir travmayla açıklamak acelecilik olur. Bununla birlikte eldeki veriler, çocuğun şiddeti yalnızca bir araç olarak değil, kendini duyurma ve bir tür mutlak güç gösterisi üretme biçimi olarak da kullanmış olabileceğini düşündürmektedir. Bu da günümüz ergen krizlerinin artık sadece içe kapanma, bağımlılık ya da depresyon biçiminde değil; nadiren de olsa dışa dönük yıkıcı şiddet biçiminde tezahür edebildiğini göstermektedir.

Beşinci olarak olay; aile, okul ve toplum arasındaki kopuklukların bir sonucudur. Bir çocuğun böylesine ağır bir saldırıya yönelmesi, çoğu zaman tek bir anda oluşmaz; öncesinde davranışsal sinyaller, dilde sertleşme, ölüm ve şiddet imgelerine ilgi, tehditkâr fanteziler, kapanma ya da öfke patlamaları gibi belirtiler olabilir. Bunların her zaman fark edilmesi kolay değildir fakat hiçbir sinyalin olmadığı varsayımı da çoğu zaman doğru çıkmaz. Burada asıl mesele; ailenin, öğretmenlerin, rehberlik hizmetlerinin ve yakın çevrenin bu tür belirtileri ne ölçüde ciddiye aldığıdır. Öğretmen sendikalarının ve uzmanların olaydan sonra yaptığı açıklamalarda, şiddetin yalnızca bireysel patolojiye indirgenmemesi ve çocukları bu noktaya getiren toplumsal nedenlerin incelenmesi gerektiğinin vurgulanması bu bakımdan önemlidir çünkü fail tek başına karar vermiş olsa bile, onu bu noktaya getiren yol çoğunlukla sosyal olarak örülür.

Buradan hareketle şu sonuca varmak mümkündür: Kahramanmaraş okul saldırısı ne yalnızca bireysel bir sapma ne de tamamen yapısal bir determinizmdir. Daha doğru ifade, bunun bireysel fail üzerinden patlayan yapısal bir kriz olduğudur. Birey, tetiği çekmiştir fakat o tetiğe uzanan yolu kolaylaştıran etkenler yapısaldır. Silahların evde bulunması yapısaldır. Dijital şiddet kültürünün çocukların zihnine sızması yapısaldır. Okul güvenliğinin bu ihtimallere göre tasarlanmamış olması yapısaldır. Rehberlik ve erken uyarı mekanizmalarının yetersizliği yapısaldır. Şiddetin toplumsal görünürlüğünün artması ve genç zihinde “birden herkesin dikkatini çekme” aracına dönüşmesi de yapısaldır. Evet, fâil olmaksızın olay gerçekleşmezdi ama bu yapı olmaksızın da fâil, bu kadar ölümcül hâle gelemezdi!

Bu yüzden asıl soru, “Bu çocuk neden böyle yaptı?” sorusundan biraz daha geniş kurulmalıdır. Sorulması gereken, şudur: “Bir çocuğun bunu yapabilmesi için hangi denetim, koruma ve anlamlandırma mekanizmaları çöktü?” Bu soru bizi, doğrudan çözüm alanına götürür. Silah güvenliği artık sadece yetişkinlerin bireysel tercihi olarak görülemez; evde çocuk varsa bu, kamusal güvenlik meselesidir. Okullarda rehberlik hizmetleri yalnızca sınav kaygısı ve kariyer yönlendirmesiyle sınırlı kalamaz; risk davranışı, şiddet sinyalleri ve dijital radikalleşme okuryazarlığı da bunun parçası olmalıdır. Dijital platformlar üzerinden dolaşan tehdit ve taklit kültürü daha ciddiye alınmalıdır. Okullar, “Bizde olmaz!” psikolojisinden çıkmalıdır çünkü bugün en büyük tehlike, toplumsal travmanın ardından bir süre konuşup sonra her şeyi unutmaktır.

Sonuç olarak Kahramanmaraş’taki okul saldırısı, yalnızca bir çocuğun suça trajik sürüklenişi değildir; aynı zamanda Türkiye’nin çocukluk, okul, aile, dijital kültür ve güvenlik anlayışına dair sert bir aynadır. Bu aynaya yalnızca fâilin yüzünü değil, toplumun ihmal ettiği kırıkları da görmek için bakmak gerekir. Eğer bu olay bir “istisna” diye kapatılırsa toplum, kendini avutmuş olur ama bir uyarı olarak okunursa o zaman bu acıdan ders çıkarma ihtimali doğar. En ağır gerçek şudur: Bazen bir toplumun yapısal zaafları, en görünür biçimde bir çocuğun elindeki silahta ortaya çıkar.

Devamını Okuyun

Yazılar

Millî Görüş Partileri ve Salon Siyaseti ya da Umutsuz Bir Çağrı – Onur Ercan

Yayınlanma:

-

Siyonizm daha organize ve etkili çalışmaya başladığı, 1897’de yapılan 1. Dünya Siyonist Kongresinden bu yana geçen süreci bu tarihten başlayarak 1948’e kadar olan dönem; 1948-2001 arası, 2001’den de 2023’e kadar olan zaman dilimi olarak kabaca üç döneme ayırabiliriz. Siyonizm’in her dönemde bir öncekine göre daha fazla mesafe kaydettiği ortada ancak 2023’te başlayan dönem; Büyük İsrail Krallığı’nın kurulması yolunda tahmin edilenden çok daha hızlı gelişmelere sahne oldu, oluyor.

Sıra hiçbir zaman Türkiye’ye gelmeyecek olsa da yalnız Gazze’de yaşananlar İsrail’e karşı net bir tavır almayı gerektirirken üstüne üstlük tehlike Türkiye açısından da oyalanma kabul etmeyecek kadar büyüktür. Böyle iken Hakan Fidan’ın “Boyun eğ, kurtul!” anlayışı veya Yusuf Kaplan gibi bazı iktidar aydınlarının “İsrail’i kızdırmamalıyız!” yaklaşımı fayda vermez. Korkunun ecele faydası yok. 2023’te HAMAS’ın yanında savaşa girmeyerek büyük bir hata yapan İran’ın pasif savunma tutumunun fayda vermediği ortada.

İran karşısında yenilmiş olması, İsrail’in ajandasını yırtacağı anlamına gelmez. İktidardan kendiliğinden adım atmasını beklemek ise boş bir hayaldir zira Gazze’de yaptığı gibi İran’a da net ve somut destek vermekten kaçınan iktidar, tersine ABD-İsrail bloku ile ilişkilerini geliştirmek için çalışıyor. Siyonist sermayenin önde gelen temsilcilerinin Türkiye’de ağırlanması, bizzat Erdoğan’ın Türkiye’yi uluslararası şirketlerin merkezi konumuna getirmek istediklerini açıkça dile getirmesi de bunu gösteriyor.

Herkesi ilgilendiren siyonist yayılmacılık karşısında toplumun politik kesimlerinde bile konunun ciddiyetiyle mütenasip bir hareketlilik yok.

Sol-Sosyalist kesimler 6. Filo ve “Deniz Gezmiş İsrail’le savaştı!” nostaljisinden çıkıp Anti-Amerikancı mücadeleyi bugüne taşımaktan uzak!

Türk milliyetçilerinin önemli bir kısmı “Türkiye’yi Türkler yönetecek, dünyayı Türkiye!” sloganının gerçekleştiğine veya gerçekleşmek üzere olduğuna inanıyorlar ama asıl can sıkıcı olansa İslami kesimdeki durgunluk. İslami grupların kısm-ı azamisi, dört koldan bölgeyi ve Türkiye’yi saran emperyalist-siyonist kuşatmayı, iktidarın İsrail ve ABD ile ilişkilerini gündemin ilk sırasına oturtmak için çabalamak yerine insani yardım faaliyetleri ve boykot çağrılarına sıkışmış durumda. Boş konsolosluk binası önündeki eylemler maalesef faydasız.

İsrail ve ABD’de bile savaş karşıtları başkanlık binaları önünde eylem yaparken bizim muhaliflerin bu konudaki isteksizliğini anlayabilen var mı? Bu cümleden olarak kendini Millî Görüş’e nispet eden partilerin tutumuna özellikle vurgu yapmak istiyorum çünkü iki parti birlikte düşünüldüğünde geniş sayılabilecek bir tabana hitap ediyorlar. Büyük imkânları ile öncü rol oynayabilirler. 2023’ten bu yana yaptıkları miting ve yürüyüşlerin neredeyse hepsi “Gazze’ye destek, zulme lanet!”, “Filistin’in yanında, İsrail’in karşısındayız!” gibi hedefi flu başlıklar altında yapıldı. Bu partiler neden Ankara’da “İsrail’le ilişkiler kesilsin!” başlıklı büyük mitingler düzenlemez mesela? Neden 81 ilde AKP İl binaları önünde basın açıklaması yapmaz? 27 Temmuz 2025’te AKP Genel Merkezine yapılan yürüyüşe katılmamalarının tatmin edici bir açıklaması var mı? Hâlbuki bu partiler katılmış olsa o yürüyüş gündeme oturabilir ve devamı sağlanarak iktidar üzerinde büyük bir kamuoyu baskısı oluşabilirdi.

Siyaset yalnızca salonlarda yapılmaz ancak Millî Görüş partileri ‘sokak’ı sevmiyor, ‘sokak’ın önemini anlamıyor ya da ‘sokak’ı kullanmayı bilmiyor. Hâlbuki sokak, kör şiddetten uzak ve doğru zamanda kullanılırsa meşru siyasetin etkili bir enstrümanı hâline gelebilir. Hükümeti sözün ötesine geçmemekle, diplomatik çabalarla yetinmekle suçluyorlar ama kendileri de bir bakıma aynısını yapıyorlar. Eleştirilerini daha çok, salon toplantılarında, esnaf buluşmalarında, TV programlarında ve gazete sayfalarında dile getirmeyi tercih ediyorlar. Eleştirileri gündemleşmiyor, kampanya hâline dönüşmüyor.

Toplumsal gerilime yol açma kaygısının da etkili olduğunu düşündüğüm bu tutum, öyle olmasa da “kontrollü muhalefet” izlenimi uyandırıyor.

Zaman, iktidara gelmeyi bekleyecek zaman değildir ki zaten iki partiden birinin gelecek seçimde iktidara gelme ihtimali de pek yüksek değil! İktidara gelmeden de etkili olunabilir. Yasadığımız zaman dilimi; tarihî, insanî ve İslamî sorumluluk size sesleniyor ve diyor ki: 2023’ten beri bir türlü gelemediğiniz noktaya artık gelin, bir türlü atmadığınız adımları artık atın ve “salon”lardan çıkın!

Devamını Okuyun

Yazılar

Çağdaş İslamcılıkta Şair ve Mühendis Tipolojisi – Kadir Canatan

Yayınlanma:

-

Çağdaş İslami düşünce ve hareketler dikkatle incelendiğinde bu alanın taşıyıcı kadroları arasında iki meslekî-kültürel tipin özellikle öne çıktığı görülür. Bunlardan ilki şair, edebiyatçı ve yazar tipidir; ikincisi ise mühendis, teknik uzman ve teknokrat tipidir. Bu durum rastlantısal değildir. Modern dönemde İslam dünyası sömürgecilik, kültürel çözülme, siyasal bağımlılık, medeniyet krizi ve kimlik bunalımı gibi çok katmanlı sorunlarla yüzleşirken bir yandan toplumsal rûhu yeniden kuracak dile, imgeye ve sembole; öte yandan da dağılmış toplumu yeniden düzenleyecek akla, programa ve organizasyona ihtiyaç duymuştur. Şair, bu ilk ihtiyaca; mühendis ise ikincisine cevap veren iki ideal-tip olarak belirmiştir.

Şair tipi, çağdaş İslamcılıkta yalnızca estetik üretimin temsilcisi değildir. O, aynı zamanda hafızayı canlandıran, bir topluluğun kaybettiği benlik duygusunu yeniden inşa eden, geçmiş ile gelecek arasında köprü kuran kişidir. Bu bakımdan şiir, modern İslami uyanışta yalnızca bir sanat türü değil, bir bilinç ve seferberlik aracıdır. Muhammed İkbal, bunun en güçlü örneklerinden biridir. Britannica, İkbal’i hem “şair” hem “filozof” olarak tanımlar ve onun “Britanya Hindistanı”ndaki Müslümanları yeni bir siyasal bilinç ve ayrı bir gelecek fikrine yönelten etkisine özellikle dikkat çeker. İkbal’de şiir, bireysel lirizmin ötesine geçerek ümmetin benliğini, tarihî dinamizmini ve diriliş iddiasını dile getiren kurucu bir form kazanır. Onun düşüncesi düz bir siyasal programdan çok, şiir yoluyla işlenmiş bir medeniyet çağrısıdır.

Türkiye’de Necip Fazıl Kısakürek de benzer biçimde yalnızca bir şair olarak değil, şiir ve nesir aracılığıyla bir dünya görüşü kuran ideolojik bir figür olarak düşünülmelidir. Üsküdar Üniversitesi’nin biyografik tanıtımında Necip Fazıl’ın edebî kişiliği vurgulanırken onun Türk düşünce ve kültür hayatındaki etkisi açık biçimde hissedilir; Kültür ve Turizm Bakanlığı kayıtları da onu Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının başat şahsiyetlerinden biri olarak sunar. Necip Fazıl örneğinde şiir, metafizik gerilim ile toplumsal muhalefetin birleştiği bir zemine dönüşür. Böylece şair, yalnız mısra kuran biri olmaktan çıkar; toplumsal yön tayin eden, bir kitleye anlam ufku açan hatta siyasetin dilini derinden etkileyen bir kurucu özne hâline gelir.

Mısır’da Seyyid Kutub da bu tipolojiye farklı bir biçimde eklemlenir. Kutub, klâsik anlamda şair olmaktan ziyade bir yazar, edebiyatçı ve eleştirmen kökenlidir fakat bu da aslında aynı hattın başka bir biçimidir. Britannica, onu modern Sünnî-İslami canlanışın önde gelen simalarından biri olarak nitelerken aynı zamanda “Mısırlı bir yazar” olduğunu da belirtir. Internet Encyclopedia of Philosophy ise onun İslamcılığa yönelmeden önce uzun yıllar seküler eğitim ve edebiyat dünyası içinde yer aldığını vurgular. Bu durum önemlidir çünkü Kutub’un kurucu gücü medrese kökenli bir fıkıh otoritesinden değil; dili, ideolojik ve ahlâkî seferberliğe dönüştürebilmesinden gelir. Onun metinleri, şiirin yoğunluğunu nesre taşıyan, estetik duyarlılığı siyasal teolojiyle birleştiren bir söylem kurar.

Buna karşılık mühendis tipi, çağdaş İslamcılığın ikinci ana damarıdır. Bu tipin merkezinde teknik akıl, düzen kurma kapasitesi, sistem düşüncesi, verimlilik, kalkınma ve organizasyon fikri yer alır. Mühendis zihniyeti, dağınık ve geri kalmış olduğu düşünülen İslam toplumunu yeni bir plân, proje ve kurumsal inşa mantığıyla ayağa kaldırma eğilimindedir. Bu nedenle mühendis kökenli İslami önderler, çoğu zaman dini yalnızca inanç veya ahlâk alanında değil, aynı zamanda toplumun teknik ve siyasal yeniden düzenlenmesinin ilkesi olarak kavrarlar.

Necmettin Erbakan, bunun tipik örneğidir. Necmettin Erbakan Üniversitesinin resmî biyografisi, onu mühendislik araştırmalarıyla Türkiye’nin sanayi ve teknoloji altyapısına katkı sunmuş bir bilim insanı olarak tanıtır. Bu biyografik veri, onun siyasî çizgisini anlamak bakımından tesadüfî değildir. Erbakan’ın “ağır sanayi hamlesi”, “kalkınma”, “yerli teknoloji”, “millî görüş” ve “sistem” etrafında örülen dili, klâsik vaaz üslubundan çok mühendis-teknokrat bir ufka işaret eder. Onun düşüncesinde İslam, sadece manevî kurtuluşun değil, aynı zamanda üretim, sanayileşme, kurumsallaşma ve bağımsız kalkınmanın da temeli olarak görülür. Burada mühendislik formasyonu, siyasal tahayyülün yapısını belirleyen asli unsurlardan biri hâline gelir.

İran’da Mehdi Bâzergân da aynı çizginin güçlü bir örneğidir. Britannica, Bâzergân’ın Paris’te mühendislik ve termodinamik eğitimi aldığını, ardından Tahran Üniversitesi’nde mühendislik öğrettiğini ve Teknoloji Fakültesi dekanlığı yaptığını kaydeder. Encyclopaedia Iranica ise onun ve benzeri isimlerin “modern bilimlerde yetkin, dindar, demokratik ve milliyetçi Müslüman” tipi olarak algılandığını belirtir. Bu tanım çok şey söyler çünkü Bâzergân, çağdaş İslami siyasette teknik bilgi ile ahlâkî dindarlığı birleştiren figürlerden biridir. Onun düşüncesinde din ile bilim, çatışma içinde değil, toplumu rasyonel ve ahlâkî temelde yeniden kurmanın iki farklı kaynağı olarak birlikte düşünülür. Mühendis, burada yalnızca bir meslek mensubu değil, modern dünyanın araçlarını kullanarak İslami bir siyasal-toplumsal düzen tasarlayan aktördür.

Afganistan örneğinde de benzer bir durum görülür. Gülbeddin Hikmetyar, Kâbil Üniversitesi’nin mühendislik çevreleriyle ilişkili bir isim olarak tanınmış ve kamuoyunda uzun süre “Mühendis Hikmetyar” diye anılmıştır. Onun örneği, mühendis formasyonunun sadece kalkınmacı ve parlamenter çizgilerde değil, devrimci ve militan siyasal hareketlerde de prestij taşıdığını gösterir. Burada mühendislik, teknik yeterlilikten daha fazlasını ifade eder; karmaşık toplumsal sorunları çözmeye aday, disiplinli, plânlayıcı ve stratejik bir öncülük biçimini simgeler. Bu da çağdaş İslamcı hareketlerin neden sık sık mühendis, doktor ve benzeri modern profesyonel alanlardan kadro devşirdiğini anlamaya yardımcı olur.

Buraya kadar bakıldığında, çağdaş İslamcılığın iki ana taşıyıcı figürü sanki açıkça belirginleşmektedir: Şiir ve edebiyat üzerinden bilinç inşa eden şair-yazar ile teknik akıl ve kurumsal proje üzerinden gelecek tasarlayan mühendis… Fakat burada ihtiyatlı olmak gerekir çünkü bu tipoloji açıklayıcı olmakla birlikte kapsayıcı değildir. Mesela Hasan el-Bennâ öğretmendir; Ebu’l A‘lâ el-Mevdûdî gazeteci ve yazardır ve Ali Şeriati ise sosyoloji merkezli bir entelektüeldir. Bu örnekler, çağdaş İslamcılığın yalnız şairler ve mühendisler tarafından üretilmediğini, fakat bu iki tipin yine de alışılmadık derecede görünür ve etkili olduğunu göstermektedir.

Öyleyse mesele şu şekilde daha doğru formüle edilebilir: Çağdaş İslamcılıkta klâsik ulema tipine ek olarak iki modern aydın tipi özel bir ağırlık kazanmıştır. Şair-yazar, dağılmış hafızayı ve zedelenmiş benliği onarmaya çalışır; mühendis ise dağılmış yapıyı ve çökmüş düzeni yeniden kurmaya yönelir. Birincisi daha çok ruh, anlam, ideal, tarih ve kimlik dilini; ikincisi ise sistem, teşkilat, kalkınma, verimlilik ve teknik bağımsızlık dilini temsil eder. Şair, topluluğa bir ruh üfler; mühendis, o rûha beden arar. Şair, kaybedilmiş medeniyet duygusunu imgeler ve semboller üzerinden ayağa kaldırır; mühendis, o medeniyetin kurumsal ve maddi şartlarını tasarlamaya koyulur. Bu yüzden bu iki tip, modern İslam dünyasının kriz yapısına verilmiş iki farklı ama birbirini tamamlayan cevap gibi okunabilir.

Sosyolojik açıdan bakıldığında, bu durumun arkasında modernleşmenin doğurduğu büyük dönüşüm yer alır. Medrese merkezli geleneksel otorite yapısı sarsıldıkça, İslami düşüncenin taşıyıcıları da yalnız klâsik âlimler olmaktan uzaklaşmış; üniversite, basın, edebiyat, teknik eğitim ve modern bürokrasi içinden yetişen yeni aktörler öne çıkmıştır. Bu yeni durumda şair, modern kitle toplumunda duyguyu ve hafızayı örgütleyen; mühendis ise modern devlet ve toplumda düzen fikrini somutlaştıran kişi olarak sivrilmiştir. Dolayısıyla çağdaş İslamcılıkta şair ile mühendis arasındaki ortaklık, ilk bakışta beklenmedik görünse de aslında aynı tarihsel ihtiyaçtan doğar: Biri anlam krizine, diğeri düzen krizine cevap verir.

Sonuç olarak “Çağdaş dönemde İslami düşünce üreten aydınlar ve İslami hareketlerin öncüleri ya şairdir ya mühendistir.” önermesi tam anlamıyla mutlak bir hüküm değildir fakat oldukça verimli ve açıklayıcı bir gözlemdir. Daha dikkatli bir dille söylenirse, çağdaş İslamcılık içinde iki meslekî-kültürel figür özellikle öne çıkmıştır: Edebiyat ve şiir yoluyla kimlik inşa eden şair-yazar ile teknik akıl ve organizasyon yoluyla toplumsal gelecek tasarlayan mühendis-teknokrat... Bu iki tip, modern Müslüman dünyanın hem ruhsal hem kurumsal krizlerine verilmiş iki büyük cevabı temsil eder. Şairin kurduğu dünya, mühendisin kurmak istediği düzenle; mühendisin tasarladığı düzen de şairin beslediği idealizmle tamamlanır. Belki de çağdaş İslamcılığın en karakteristik yönlerinden biri, tam da bu iki figürün tarih sahnesinde yan yana belirmesidir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x