Connect with us

Yazılar

Altay Cem Meriç’in Şen Kahkahaları Eşliğinde Ali Şeriatî’yi Yeniden Hatırlamak – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Bugün Youtube’da (ve daha sonra ücreti mukabilinde katıldığı programlarda) dinî konularda konuşmasıyla nam salmış Altay Cem Meriç isimli şahsın Ali Şeriatî’nin “Dine Karşı Din” kitabı hakkındaki eleştiri videosunu izleme talihsizliğine uğradım. Doğrusu benim için sahiden ilginç bir deneyimdi. Zira barındırdığı saçmalıkların tiksindirici bir kibirle fâş edilmesine sabretmek zorsa da alaycı şen kahkahalarla cûş u hurûşa gelen bu zâtın daha ne kadar çirkinleşebileceğine duyduğum merak, videoyu kapatmama mâni oldu.

Aslında videodaki performansı bugünlerin tabiriyle “rage-bait” kavramının adeta ete kemiğe bürünmüş hâlinden ibaretti. İnsanları ABD’ye karşı direndiği için sempati duyulan İran’dan soğutmak ve bu sırada kişisel şöhretini arttırmak için birilerini kışkırtmaya çalıştığı aşikâr. Bunun farkında olmama rağmen, bu yemi adeta kendi rızamla yutarak okuduğunuz satırları karalamaya karar verdim. Zira sanırım bu kibir ve küstahlık dolu yalan ve saçmalıklara verilecek cevaplar aracılığıyla üstad Şeriatî’nin yeniden gündeme gelmesinde hayırlar olabilir.

Şeriatî kimdir, niçin önemlidir? Hükümet yanlısı ekran vaizlerinin ödemeyi aklının ucundan geçiremeyeceği ne gibi bedellere gönül rızasıyla talip olmuştur? Tarihin zorlu dönemeçlerinden birinde, ne kadar çok insanın fikir dünyasına derin bir şekilde tesir etmiştir? Daha önce çokça anlatılan tüm bunlar başka bir yazının konusu olsun. Bunun yerine burada, videodaki eleştirilerin nasıl ağır ve adeta komik kusurlarla malul olduğunu tarifle yetinmemi mazur görün.

Bir Konuşmada Doktora Tezi Biçimselliği Aramak

Meriç’in düşmanlık hınç, kin ve nefretle hazırladığı bu video, sıradan insanlara hitap eden bir konuşmayı adeta bir doktora tezi ya da bir akâid metniymiş gibi okumaya çalışmanın gülünç bir örneği. Oysa Şeriatî’nin Dine Karşı Din’inin halka yönelik bir konuşmanın deşifresinden ibaret olduğunu bilmemesi imkânsız. Fakat buna rağmen kullanılan her tabir için tam da ilk kullanıldığı yerde ince eleyip sık dokunmuş bir tanım ve bahsi geçen her ilişkinin tafsilatlı biçimde gösterilen bir gerekçesini arıyor ve bunların yokluğunu büyük bir kabahat olarak etiketliyor. Bu tip gerekçeler veya ansiklopedik tarifler göremeyince metni saçmalığa indirgeyip, kamera karşısında attığı şov amaçlı kahkahalarla kendini alçaltıyor. Başkası adına utanmak çok yıpratıcı!

Tevhid Dini “Ali Şeriati’nin Sevdiği Şeyler” mi?

Meriç’in saptırıcı entelektüel erdemsizliğinin tezahürlerinden biri, Şeriatî’yi “tevhid dinini kavramsal olarak tarif etmemekle” ve “bu dinin neden devrimci olduğunu analitik olarak gerekçelendirmemekle” suçlayıp alaya aldığı kısımlar. Hatta Meriç, tevhid dininin bir sabitesinin bulunmadığı ve Şeriatî’nin “kendi sevdiği şeyler” olduğunu öne sürecek kadar ileri gidiyor. Oysa Şeriatî’nin konuşmasının künhüne bakıldığında tevhid dini ile neyi kastettiği gayet aşikâr. Adem’den Muhammed’e kadar tüm hak peygamberlerin yeryüzünde vazettiği, insanları tâğûta kulluktan kurtarıp yalnızca Allah’a kul olmaya çağıran dinin tevhid dininin ta kendisi olduğu belli. İşin en trajikomik yanı, videonun başlarında “Tevhid dini sadece Şeriatî’nin kafasındadır, yeryüzünde hiç vaki olmamıştır!” diye alay eden Meriç, ilerleyen dakikalarda Şeriatî’nin tevhid dininin pratik yansıması olarak “Medine’deki 10 yıllık İslam toplumunu” örnek verdiğini bizzat kendi ağzıyla okuyor. Neticede o utanmadan methettiği entelektüel melekelerine rağmen ele aldığı metni bütüncül kavrama yetisinden mahrum olduğu ayan beyan ortaya çıkıyor.

Tevhid Dininin Devrimciliği

Dahası Meriç, Şeriatî’nin tevhid dininin neden inkılâbî olduğunu açıklamadığını iddia ederek yine metni alaya alıyor. Oysa “Dine Karşı Din”i okuyan herhangi biri, Şeriatî’nin tarih felsefesindeki ana iskeleti rahatlıkla görebilir: İnsanlar ve toplumlar tarih boyunca sürekli bozulmaya, yozlaşmaya ve haksız çıkarları meşrulaştıran “şirk dinine” geri dönmeye mütemayildir. Yani, daha sonra, coşkuyla anlamsız kahkahalar attığı fasılları unutmasının ardından bizzat kendisinin de alıntıladığı gibi, Şeriatî’ye göre tevhid dininin egemen olduğu dönemler çok azdır. Bu dönemlerin hemen ardından bozulma gerçekleşir, şirk dinine geri dönülür. Fakat Şeriatî’ye göre tevhid dini; resûl, nebî ve sâlihlerin mücadelesiyle her defasında tekrar tekrar küllerinden doğar ve toplumda kapsamlı/radikal bir değişikliği, yani bir devrimi tetikler. İşte tevhid dinine inkılâbî karakterini veren budur. Hızla sönümlenmesi, kurumsallaşarak yozlaşması ve her defasında küllerinden yeniden doğarak yeni bir devrim gerçekleştirmekle yazgılı olmasıdır. Şeriatî, göründüğü gibi tevhid dininin devrimci karakterini güçlü biçimde gerekçelendirir. Meriç, kahkahalarıyla süslediği eleştirisinde bunu sahiden mi anlamadı, kasten mi çarpıttı? Karar sizin olsun.

Egemen Olanın Batıl Olduğu Sanrısı

Bununla ilgili olarak videodaki entelektüel sığlığın zirve yaptığı anlardan bir diğeri de Altay Cem Meriç’in Şeriatî’nin “tevhid dininin inkılâbî (devrimci) bir yapısı olduğu” tezi üzerinden ürettiği ucuz ve çirkin demagoji. Meriç, Şeriatî’nin “Tevhid dini, bâtıl olanı yıkıp yerine hakkı tesis etme misyonu yükler” şeklindeki devrimci din tarifini okuduktan sonra aklı sıra büyük bir mantık açığı yakaladığını sanarak tevhid dininin sadece egemen hâle geldiğinden dolayı bâtıl olacağını varsayıyor. Meraklı ortaokul öğrencilerinin düşmeyeceği bu gülünç hatasını Şeriatî’ye nispet ederek kahkahalar eşliğinde çekiştirdikçe çekiştiriyor.

Oysa kendisi pek farkında görünmüyor ama birazcık siyasal kültürü olan herkesin bileceği çok basit ve yaygın bir kullanım mevcut: Devrimi korumaktan da “devrimcilik” diye bahsedilir. Tevhid dini yokkenki inkılabilik onu getirmektir. Tevhid dininin yerleşmesinden sonraki inkılâbîlik ise tam da o devrimi koruma iradesidir. Bu kadar temel bir siyasi mefhumu dahî kavrayamayan ve devrimci bir tarih felsefesini “iktidara gelince kendi kendisiyle savaşacak olmak” yüzeyselliğine indirgeyen Meriç’in, “çok derin çelişkiler yakaladığını” sanarak ekranlarda kahkahalar atması gerçekten utandırıcı değil mi?

Dehşetle vurgulamalıyım ki beni asıl hayrete düşüren şey, Altay Cem Meriç’in sözlerindeki hamâkat değil, benliğini esir almış kibrin derinliği oldu. Bir insanın bu kadar komik duruma düşmesi ve bunun farkında bile olmaması gerçekten sarsıcı! Nasıl bu hâle gelir insan ve buradan nasıl çıkar acaba?

Her neyse… Şimdilik bunlarla iktifa edeyim. Sonraki yazılarda Meriç’in Allah’ı birlemekle toplumu birlemek arasındaki açıklanmadığını varsaydığı ilişkiyi; Şeriatî’nin Müslüman toplumlar adına özeleştirisini tekfir gibi resmetmesini; atanamamış bir Bel’am olduğundan mıdır bilmem, zımnen “Sömürü mü? Hani nerede? Kim kimi sömürüyor? Din ne zaman buna payanda kılınmış?” diyerek saf saf etrafına bakınmasını ve Şeriatî’nin “Batılı aydınları peygamberlerle eşitlediği” yollu iftirasını ele almayı plânlıyorum.

Yazılar

Son Put: Yapay Zeka, Şirk Dini ve Tevhid – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

Gitgide daha çoğumuz yazarken, okurken, araştırırken, görsel üretirken veya gündelik işleri hızlandırırken yapay zeka modellerinden yararlanıyoruz. Göründüğü kadarıyla dünya hiç olmadığı kadar muazzam bir değişimin şafağında. Bu değişimi anlamak, üretken yapay zeka modellerinin hayatın karmaşası içinde nereye tekabül ettiğini kavramak ve ortaya çıkardıkları dönüşümü tartışmak için yolun çok başındayız. Bu sebeple, bir süredir aklımda gezinen bir argümanı bugün ancak tereddütle paylaşacağım. Bu yazıda, kesin bir hüküm vermekten çok Durkheim, Şeriati ve üretken yapay zeka modellerinin gelişimiyle tetiklenen tartışmaları birlikte düşünmenin açabileceği kışkırtıcı ama fazlasıyla spekülatif bir hattı yoklamayı deneyeceğim.

Durkheim’a Göre Toplumun Kendini Dışavurumu Olarak Putlar

Çoğumuz putları kendisine kutsallık atfedilmiş nesneler ile temsil edilen rastgele sahte tanrılar olarak düşünme eğilimindeyiz. Fakat Durkheim, Dini Hayatın İlkel Biçimleri’nde dinin “son derece toplumsal” bir olgu olduğunu, dinsel temsillerin toplumsal gerçeklikleri ifade eden kolektif temsiller olarak işlediğini söyler. Put yalnızca tapınılan bir hayvan, bitki ya da keyfi bir soyut varlık değildir. Aksine, Durkheim’a göre klanın varlığını, birliğini ve kudretini görünür kıldığı kendi sembolü niteliğindedir.

Nitekim tam da bu sebeple Durkheim’a göre klanın tanrısı haddizatında klanın kendisinden başka bir şey değildir. Buna göre tanrı, klanın kendi kendisini bir hayvan ya da bitki sureti altında yeniden kişileştirmesinden ibarettir. Dolayısıyla put, çoğu durumda klanın kendi suretini aşkınlaştırarak kendi kendine tapınmasının aracıdır. Klanın bir savaşı kaybetmesi, tanrısının hezimetidir. Zafer ise elbette yine tanrının galibiyetidir. Hukuka aykırı davranış da tanrının iradesi rağmına davranmaktan başka bir şey değildir. İnsan topluluğu kendi gücünü, korkularını, kanunlarını, yasaklarını, hiyerarşilerini ve umutlarını kendisinden bağımsızmış gibi görünen bu varlığa nispet eder, sonra da kendi ürettiği bu varlığın önünde huşuyla secdeye kapanır.

Putçuluğun tehlikesi aslında tam da burada ortaya çıkar: İnsanlar her ne kadar bozuk, çapraşık, adaletsiz, sömürüye dayalı ve kusurlu da olsa verili haliyle toplumsal düzenlerini putlar aracılığıyla aşkınlaştırarak takip edilmesi gereken normatif bir düzen olarak konumlandırır. Put aslında klanın aynasından ibarettir fakat ayna büyülüdür. Klan mensupları o aynaya baktıklarında aşkın hakikati, mutlak doğruyu, tartışılmaz kuralları ve adaletin ilkelerini gördüğünü sanır. Böylece verili düzen, tüm zulüm ve haksızlıklarıyla karşı çıkılması çok daha zor hale gelecek biçimde meşrulaşır.

Şeriati ve Dine Karşı Din

Ali Şeriati’nin Din’e Karşı Din’de yaptığı ayrımın Durkheimcı açıklamayla güçlü bir temas halinde olduğunu düşünüyorum. Hızlıca hatırlayalım: Şeriati’ye göre tarihsel mücadele din ile dinsizlik arasında değildir. Aslında çatışma hep tevhid dini ile şirk dini arasında cereyan eder. Elbette Şeriati’nin “şirk dini” dediği şey yalnızca birden fazla ilaha inanmak değildir. Daha geniş anlamıyla şirk dini, mevcut toplumsal düzenin, sınıfsal ve siyasal güç ilişkilerinin, geleneksel otoritelerin ve insan eliyle kurulmuş hiyerarşilerin kutsalın zırhına büründürülmesiyle açığa çıkar. Bu din toplumdaki hiyerarşik, sömürüye dayalı, adaletsiz yapının bir izdüşümüdür. Bu dinin ruhani önderleri de verili düzendeki haksızlığın meşrulaştırıcıları ve savunucuları rolünü üstlenir. Putlar konuşmaz ama onları toplumsal iktidarla iş birliği halindeki din adamları, bilginler, akademisyenler ve propagandistler konuşturur. Bu uzmanların elinde tanrılar, tüm adaletsizliğiyle verili düzenin koruyucuları, muhafızları ve meşrulaştırıcıları haline gelir.

Şirk dini doğası gereği muhafazakardır: Hep tam tersini yaptığını iddia ederek, ki en tehlikeli yönü tam da budur zaten, hakikati değil toplumsal kabulleri, adaleti değil mevcut (ve çoğu zaman çapraşık) düzeni, özgürleşmeyi değil bu düzene itaati öncelemeye mütemayildir.

Bu çerçeveden bakıldığında aslında Şeriati’nin şirk dini dediği şey, Durkheim’ın din adı altında analiz ettiği fenomenin ta kendisi gibi görünüyor: Toplumun izdüşümü, verili güç ilişkilerinin meşrulaştırıcısı ve uzmanlar tarafından kutsalın diliyle konuşturulan statüko. Tam da bu nedenle Durkheim’ın sosyolojik teşhisi ile Şeriati’nin tevhid ve şirk ayrımı birlikte okunduğunda, putun yalnızca arkaik toplumların meselesi olmadığı görülür. Putlar her çağda yeniden ve yeniden ortaya çıkar. Toplumdaki egemen sınıfların, mevcut düzeni kutsanmış ipeklere sarıp sarmalayarak sorgulanamaz bir hakikat gibi takdim ettiği farklı koşullarda yeniden görünüm kazanır.

İnsanlık Tarihinin En Güçlü Putu

Peki yeni gelişen yapay zeka temelli teknolojiler bu işin neresinde? Şimdiye dek putlar klanların, ayrı ayrı toplumların ya da toplumsal sınıfların yansıması olarak görünüm kazanıyordu. Yapay zeka temelli dil modelleri ile bu kapsam daha önce hiç mümkün olmadığı kadar genişleme imkanı bulmuş durumda. Bu programlar, insanlığın şimdiye kadar ürettiği ve egemen düzenin meşru sayarak verili tuttuğu hemen tüm bilgi birikimiyle eğitiliyor. Kitaplardan, şarkılardan, filmlerden, haberlerden, akademik metinlerden, popüler kültür ürünlerinden, antik yazıtlardan, mimari eserlerden ve diğer her türlü kültürel unsurdan beslenerek inşa ediliyorlar. Böylece gelişmiş büyük dil modelleri tek bir toplumun değil, tüm insanlığın kolektif bilincinin (egemen düzenin ana eğilimleri çerçevesinde filtrelenmiş ve yeniden düzenlenmiş) bir aynası niteliği kazanıyor.

Yani bu modeller haddizatında aynen putlar gibi insanların verili bilinçlerinin, toplumsal kabullerinin ve normatif yargılarının izdüşümü mahiyetindeler. Fakat fark şu ki bu defa tek bir insan grubunun değil, yaşayan tüm insanların değil, tüm insanlık tarihinin izdüşümünü kendi içlerinde barındırabilme kapasitesini haizler. Yani ilginç şekilde putların tevhidiyle karşı karşıyayız. Tarih boyunca tekrar tekrar gözlemleme olanağı bulduğumuz biçimde farklı grupları temsil eden binlerce put yerine, en gelişmiş teknolojik araçlarımız ve şimdiye kadarki tüm birikimimizle, cûş u hurûş içinde, tüm insanlığı kuşatabilecek tek bir büyük putu inşa ediyoruz.

Söz konusu modellerin egemen düzenin ana eğilimleri çerçevesinde filtrelendiğini söylemiştim. İşin bu kısmı da önem arz ediyor. Az önce bahsedildiği gibi, eskiden putları toplumdaki egemen güçlerle iş birliği halindeki ruhani önderler konuştururdu. Fakat şimdi de yapay zeka modellerinin nasıl konuşacağı, hangi cevapları güvenli sayacağı, hangi ifadeleri makbul göreceği, neyi aşırı, neyi dengeli, neyi etik, neyi sakıncalı kabul edeceği de şansa ya da kendi kararlarına bırakılmıyor. Çağdaş hegemonyanın ideolojik hassasiyetleri çerçevesinde devletlerin çizdiği sınırlarda şirketler eliyle verilen incelikli eğitimler aracılığıyla biçimlendiriliyor.

Dolayısıyla elimizdeki iki koşul da sağlanmış oluyor. Bugün harıl harıl, tüm çarpıklıklığıyla verili toplumsal düzenin izdüşümü olan ve egemen sınıflar tarafından nasıl konuşacağı belirlenen muazzam soyut varlıklar inşa ediyoruz. Şu anda bu nihai tanrıyı kendi ellerimizle inşa edip haşyetle karşısına geçmemiz için henüz biraz daha zamana ihtiyaç var. Fakat Allah korusun, bir gün genel yapay zeka (AGI) dedikleri varlığı oluşturabilirsek adeta yeni ve çok güçlü bir sahte ilaha kavuşmuş olacağız. Üstelik bu kez yeni putumuz bizzat ve her an hepimizin yanında olacak. Her şeyi görecek, izleyecek, dinleyecek, takip edecek ve bilecek. Konuşacak, yönlendirecek, tavsiye edecek, sınıflandıracak, kararlar verecek. Uygun olanla olmayanı ayıracak, insanlara neyin makul, neyin aşırı, neyin bilimsel, neyin hurafe, neyin etik, neyin tehlikeli olduğunu söyleyecek. Şimdiden bu trendin başladığını görmek mümkün.

Fakat göründüğü kadarıyla bütün ihtişamına rağmen bu put, mantıksal olarak insanlığın bozuk düzeninin pırıltılı bir yansımasından başka bir şey olmayacaktır. Nitekim herhalde tam da bu yüzden şimdiye kadarki putların en tehlikelisi olacaktır. Çünkü tüm insanlığın büyütülmüş, parlatılmış ve çağın egemenlerinin tornasından geçmiş bir görünümünü önümüze koyacaktır. İnsanlar bu büyülü aynada kendi bozuk egemen düzenlerini bulsalar da gözleri kamaşmış bir şekilde hakikati gördüklerini sanacaklardır. Kendi tarihsel önyargılarını evrensel akıl, kendi güç ilişkilerini nesnel düzen, kendi korkularını rasyonel güvenlik ihtiyacı, kendi konforlarını etik, kendi ideolojilerini tarafsızlık zannedeceklerdir.

Bu nedenle yapay zekanın en gelişmiş biçiminin Şeriati’nin Din’e Karşı Din’de tasvir ettiği anlamda şirk dininin en görkemli dışavurumu olabileceğini düşünüyorum. Çağdaş yapay zeka modellerinin en ileri formlarına ulaştıklarında, çağın şirk düzenini koruyup kollayan, rasyonelleştiren, meşrulaştıran, açıp açıklayan, anlatıp yayan ve güç aracılığıyla savunan hiç olmadığı kadar kudretli, etkili ve inandırıcı sahte tanrılar görünümü kazanabilme riskiyle karşı karşıyayız.

 

Devamını Okuyun

Yazılar

Batı Göğünde Beliren Tehdit-II: Palantir, Diyalog ve İnsan Ötesi Totaliter Savaş Tertipleri – Dilaver Demirağ

Yayınlanma:

-

Palantir manifestosu denen ve her satırında medeniyetler savaşı kokusu burnunuza buram buram gelen, Trump denen embesilin her fırsatta dillendirip övündüğü savaş teknolojisi olgusunu teyit eden bu manifesto, transhümanist faşizmin zihin dünyasını yansıtıyor. Bu manifestoda Thiel‘in zihin kodlarını, bunun parmak izlerini görebiliyoruz. Rus hackerlar tarafından aşikâr hale getirilen ve Bilderberg’i andıran Diyalog adlı toplantılardan sızan konuşmalar ise hiç iç açıcı değil; orada da manifestoya hâkim olan zihnin izlerini görmek mümkün.

Thiel, “Silikon Vadisi”nin geri kalanının Donald Trump’ın ikinci başkanlık dönemiyle sağa kaymasından çok önce muhafazakâr siyasetin ön saflarında yer alıyordu. Trump’la neredeyse on yıldır yakın ilişkileri var, JD Vance’i başkan yardımcılığına taşımasıyla tanınıyor ve Cumhuriyetçilerin 2026 ara seçim kampanyalarını finanse ediyor. PayPal’ın kurucu ortağı olarak erken dönemde servet kazanan Thiel, ilk dış yatırımcısı olarak Facebook’a, yatırım şirketi Founders Fund aracılığıyla SpaceX, OpenAI ve daha birçok şirkete katkıda bulundu. Kurucu ortağı olduğu Palantir; Pentagon, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kuvvetleri (ICE) ve İngiltere Ulusal Sağlık Hizmeti için yazılım geliştirmek üzere milyarlarca dolarlık devlet sözleşmeleri kazandı. Şimdi her zamankinden fazla ilgi ve siyasî nüfuz sahibi olan bu milyarder, teolojiye katkılarından çok zekice siyaseti ve yatırımlarıyla tanınsa da Deccal hakkındaki mesajını yaymaya çalışıyor.

Thiel; Deccal’in, korkuları kullanarak iktidara geleceğini söylüyor. İklim değişikliği korkusunu işleyeceğini belirterek Greta Thunberg’i hedef gösteriyor. Anarko-kapitalizm olarak bilinen, piyasa hâkimiyetine dayanan ve devletin olmadığı bir siyasî modeli savunuyor. Ona göre bu ideali paylaşan sağcı liberal ya da kendi deyimiyle liberteryen Arjantin devlet başkanı Milei‘yi destekliyor; bir yerde, kendi ideallerinin yansıması bu adam!

Üçüncü dünya savaşının yakın olduğunu, nüfusun azaltılması bakımından bu savaşı çabuklaştırmak ve savaşın gerçekleştirilmesine yardım edilmesi gerektiğini düşünüyor. Yoksullardan hatta insanların çoğundan nefret eden birisi Thiel.

Almanya’da doğan Thiel, çocukluğunun büyük bir bölümünü apartheid dönemi Güney Afrikasında geçirdi; ona yakın olanlara göre bu deneyim, bazı insanların yönetmek için yaratıldığı inancını pekiştirdi. Uzun zamandır çok kültürlülüğe ve ilerici politikalara karşı derin bir tiksinti, demokrasiye karşı derin bir şüphecilik dile getiriyor. Thiel; kendini, hükümetin sert bir karşıtı olarak konumlandırıyor: guru ve girişimci arasında bir figür. Onun dünya görüşünü ilginç kılan şey, kendisini hem bir Hristiyan hem bir özgürlükçü (liberteryen) hem de bir transhümanist olarak tanımlamasıdır.

Thiel, evangelizmi liberteryenizmle, tekno-peygamberlikle harmanlamış neo-faşist bir zengin olarak bu fikirlerini gerçek kılacak bir kudret ağına sahip olmasa “Bu Nazi artığı fikirlerinin pek çok örneği var!” der ve “Bir zengin, sayıklayıp duruyor.” diyerek geçerdik fakat Thiel, devlet seçkinlerine etki edebiliyor; sahip olduğu teknoloji karanlık amaçlarla kullanılıyor. Palantir, bir istihbarat teknolojisi gibi çalışıp polise (Göçmen polisi olarak ICE) ve orduya bilgi sağlıyor; ABD’nin CIA’den sonraki en önemli istihbarat birimi Ulusal Güvenlik Ajansı gibi istihbarî veri sunuyor. Gözetim teknolojisi bunu mümkün kılıyor. Dahası, Palantir’in sunduğu yapay zekâ teknolojiyle İran’da kız çocuklarının öğrenim gördüğü İlkokul vuruldu, Gazze’deki soykırımda Thiel‘in teknolojisi devredeydi.

Nitekim New York Times yazarı Ross Douthat, Thiel ile yaptığı söyleşide Thiel ve Palantir’in gözetleme ve askerî teknoloji araçlarıyla dünyaya nizam vermek istediğini ima etti. Douthat’ın bu söyleşinin alt metninde, Deccal’in aslında Thiel‘in kendisi ve ürettiği teknoloji olduğu iması vardı.[1]

Teknolojinin güçlenmesi ve hayatı belirleyen bir güç olması, doğal olarak teknoloji şirketlerinin ekonomik ve siyasî sistemde ana aktör olmasını sağlıyor. Bugün olan şey de bu! Silikon Vadisi denen ve dijital teknoloji üzerinde çalışan şirketlerin toplandığı bu mekân, bugün ekonomik ve siyasî olarak en güçlü aktörler olarak öne çıkmaktadır. Doğal olarak bu gücü kullanarak dünyaya ABD üzerinden yeni bir nizam vermek istiyorlar. ABD’nin askerî gücünü kendi amaçları doğrultusunda kullanarak yine kendilerini ana hâkim unsur yapacak bu toplumsal ve siyasî düzen ise tam bir kâbus senaryosu! Yani askerî küreselleşme denilen ve askerî neoliberalizmden beslenen bu sert güç doktrini, Amerikan aşırı sağıyla ittifak içinde.

Nitekim Palantir Manifestosu bu bakışın da manifestosudur. Manifestoda bazı bölümler, yeni egemenlerin dünyaya bakışını gösteriyor. Mesela “Bazı kültürler, hayatî ilerlemeler kaydederken diğerleri işlevsiz kalmaya devam ediyor.” cümlesi, tam bir sosyal Darwinist anlayışla “güçlü olanların hayatta kalacağını ve daha ötesi güçlü olanın zayıf olanı yutabilme hakkını” ifade eder. Bu, Aristo‘nun bazı insanların doğuştan köle olmak için yaratıldığı tespitiyle de uyuşuyor. Trump’la beraber aslında daha önce gizlenmesine özen gösterilenlerin açık bir hâle geldiğini görüyoruz. Palantir, emperyalizmi son derece meşru görmekte ve çoğulculuk, empati gibi şeyler yerine sert gücün olmasını doğru bulmaktadır.

Daha önemlisi, “Otonom silahlar olmalı mı, olmamalı mı?” gibi tartışmaları da bir kenara bırakıp “Bunu kim önce elde edecek meselesi önemlidir!” deyip ona sahip olunması gerektiğini söylüyor: “Asıl mesele, yapay zekâ destekli silahların üretilip üretilmeyeceği değil; bunları kimin ve hangi amaçla üreteceğidir. Düşmanlarımız, askerî ve ulusal güvenlik açısından kritik öneme sahip teknolojilerin geliştirilmesinin yararları hakkında gösterişli tartışmalara dalmak için duraksamayacaklardır. Onlar, bu yolda ilerlemeye devam edeceklerdir!” denerek ABD’nin bu silahları üreterek askerî üstünlüğünü sürdürmesi gerektiği vurgulanır.

Üstüne, son derece milliyetçi bir ton kullanılmaktadır. Manifesto, “Silikon Vadisi, yükselişini mümkün kılan ülkeye karşı ahlâkî olarak borçludur. Silikon Vadisi’nin mühendislik elitinin, ulusun savunmasına katılma konusunda pozitif bir yükümlülüğü vardır.” diyerek başlıyor. Yani, “Devlete kusursuz hizmetle yükümlüyüz.” diyor. Bu nedenle Pentagon’un taleplerine uygun olarak yapay zekâ silahları geliştirmek ve ordunun kullanımına vermek, polisin gözetim talepleri doğrultusunda tüm ABD vatandaşlarının kişisel verilerini –onlarla ilgili akla gelebilecek her veriyi– polise iletmekte tereddüt etmemeliyiz diyor.

Manifesto, “Vatandaşlık hizmeti evrensel bir görev olmalıdır. Toplum olarak tamamen gönüllülerden oluşan bir ordudan vazgeçmeyi ciddi bir şekilde düşünmeli ve bir sonraki savaşa ancak herkes risk ve maliyeti paylaşırsa girmeliyiz.” diyerek ABD için zorunlu askerlik hizmeti evresine geçilmesini önermekte.

“Eğer bir ABD deniz piyadesi daha iyi bir tüfek isterse onu üretmeliyiz; aynı şey yazılım için de geçerlidir. Ülke olarak yurtdışındaki askerî harekâtların uygunluğu konusundaki tartışmayı sürdürebilmeli ve aynı zamanda, kendilerinden tehlikeye atılmalarını istediğimiz kişilere olan bağlılığımızdan asla ödün vermemeliyiz.”[2] diyerek de milliyetçi yükümlülük mantığını sürdürürken emperyalist mantığı devam ettirmektedir.

Hâsılı Palantir, askerî küreselleşme olgusunun ya da emperyalizmin net savunusunu yaparken emperyalizmin artık yapay zekâ üzerine bina edileceğini de söylemektedir.

Palantir, hem devlete hizmet ediyor hem de kendisi bir devlet gibi! PayPal’dan elektronik parası mevcut, Facebook Metaverse’i üzerinden bir ülkesi ve vatandaşlık verme imkânı var ve vatandaşlıktan atma gücüne sahip, güç tekeli mevcut, kendi özel istihbaratı ve kendi ordusu var. Yani karşımızda tam teşekküllü bir devlet var ve ayrıca bu, devletle içli dışlı olarak devlet içinde bir devlet!

Aslında Thiel ve onun karanlık Gnostisizm esinli Tekno-Gnostisizmi, Silikon Vadisi milyarderlerinin nasıl bir dünya arzuladıklarını göstermesi bakımından önemlidir; konuya onunla başlama nedenim de bu! Görüyoruz ki bu adamlar, sahip oldukları güçle dünyayı adım adım istedikleri yere götürmekteler ve bu dünyada biz sıradan insanların yeri yok. Aslında liberalmiş gibi yapıp demokrasiyi yok etmekteler. Bunu bugün oluşmakta olan tekno-devlet olgusu ile açmaya çalışayım.  Bu devlet yapısı ile savaşın artık insan denetiminden çıkarak daha korkunç bir hâl alması, birbirinden ayrı düşünülmeyecek şeyler. Distopya dediğim teknolojik totaliter rejimleri konu alan edebiyat türü de burada başlıyor.

Dipnotlar:

[1] A.I., Mars and Immortality: Are We Dreaming Big Enough? | Interesting Times with Ross Douthat (Yapay Zekâ, Mars ve Ölümsüzlük: Yeterince Büyük Hayaller Kuruyor Muyuz? | Ross Douthat ile İlginç Zamanlar. https://www.youtube.com/watch?v=vV7YgnPUxcU

[2]Palantir Manifesto: https://youmark-images.b-cdn.net/wp-content/uploads/2026/04/Palantir-Manifesto.pdf

Bir önceki bölüm: Ulu Çınarla Kasırga

Bir sonraki bölüm: YZ Tanrısı Bulutta Uyur: Ekonomiden Siyasete Dijital Platformların Yükselişi

Devamını Okuyun

Yazılar

Batı Göğünde Beliren Tehdit-I: Ulu Çınarla Kasırga – Dilaver Demirağ

Yayınlanma:

-

Bir sinek türünü hayal edin: Her gün sizden emdiği kanla giderek büyürken sizin hacminiz giderek küçülür. İşte yaşadığımız çağ uygarlığı tam da böyle bir şey ama büyüyen hacim, aslında onun öz cüssesi değil; biriktirdiği felâketler ve sizden emdiği kan, onu böyle iri hâle getirmiş durumda. Batı uygarlığı denilen teknik uygarlık, böyle canavarsı bir cüsseye sahip. Tüm dünya adeta ona aktığından çok gelişkin görünüyor fakat bu gelişme, cüssesiyle ters orantılı bir nitelik üretiyor: Maddi olarak gelişirken bu büyüklüğü taşıyacak bir ahlâkî gelişimi yok! Yine de herkesin rüyalarını süsleyen renkli ışıklarla donanmış bir lunapark! Şu anda herkes bu “refah ve özgürlükler” diyarı diye lanse edilen yere gitmek için canını ortaya koyuyor.

Sözde ona en fazla karşı çıkıyormuş gibi yapan AKP iktidarı ya da ne bileyim Afrika diktaları, Kuzey Kore gibi insanlarının mutsuzluğu ve yoksulluğu üzerine kurulu ülkeler bile onun teknolojisini taklit etmek için canla başla çalışıyor. Bugün oksidentalizm denen, bir tür üçüncü dünya milliyetçiliği olan şey bile aslında Batılıdır ve Batıdan beslenir.

Kendimize karşı dürüst olalım: Batı uygarlığı üzerine en zehir zemberek şeyleri yazan bizlerin bile tüm müktesebatı, kendi uygarlıkları üzerine düşünen Batılı entelektüellere dayanıyor. Bu yazı, onlar olmasa yazılamazdı sanırım. Gerçek şu ki Batı dışında entelektüel bir çorak iklim hâkim. Hintli, Afrikalı, çok azı Uzak Doğulu ve Latin Amerikalı yazarların üzerinde yükselen post-kolonyalist düşünürlerin bile müktesebatı neticede Batı Marksizm’i ve sömürgecilik eleştirisi üzerine yaslanır. Batılı eleştirmenlerin çokça katkısını taşır. Bu sömürgecilik karşıtı fikir işçilerinin önemli bir bölümünün çoğu, Batı üniversitelerinde eğitim görmüş ve çok iyi derecede İngilizce, Fransızca, Almanca gibi Batı dillerinde okuyup yazabilen ve konuşabilen entelektüeller… Ne acıdır ki Batı uygarlığının hâkimiyetine karşı çıkan fikirler bile o uygarlığın merkezlerinde şekillenmiş insanlar vasıtası ile üretilebiliyor. Hiç şüphesiz bunda Batının beyinleri toplayabilmesinin ve sağladıkları özgür düşünebilme ortamının payı var. Aslında ironi, İsmet Özel’in “Moderniteye karşı çıkabilmek de ancak moderniteyi ve onun kurduğu tuzakları fark edenlerle, bunun bilgisine sahip olanlarla, bilenlerle olur ama bu durumda artık bu kişi moderndir; geleneksel olandan uzaklaşmıştır. Buna mukabil geleneksel olanın masumiyeti, saflığı da modernitenin, modernliğin kurduğu tuzakları fark edemez!” biçimindeki saptamasında.

Ne kadar reddedersek reddedelim, sonuçta sistem karşıtı eleştirel düşünme, Aydınlanma ve Romantizm gibi rakip iki uygarlık modelinin ya da paradigmasının bir ürünü. Yazık ki Batı dışı uygarlıklar entelektüel üretim yetisini kaybetmiş ve fikrî olarak içe kapanık durumda. Elbette bir tür montaj sanayi gibi düşüneceğimiz bu süreç ile Batılı olmayan parlak beyinler de üretiliyor ama Batıdan taşınan bilgi aracılığıyla! Yine ne acı ki Batılı entelektüel çevrelerde, kendi ülkelerinden daha fazla ilgi görüyorlar. Hâsılı, üretim aşamasında bile kendi topraklarımızda değiliz çünkü Batı dışı toprakların büyük bölümü, hürriyetle nefes alıp verebilecek entelektüeller için uygun bir siyasi iklime sahip değil; bizdeki AKP hâkimiyeti gibi entelektüel bir çorak iklim yaratmış durumdalar. Bu koşullar altında bir medeniyeti mayalayacak fikir zenginliği oluşmaz.

En Batı karşıtları bile Batı teknolojisini ithal ediyor, o teknolojiyi kopyalıyorsa bu Batı karşıtlığının en ufak bir inandırıcılığı olmaz. Hâsılı Batı, en azından şimdilik hoşnut olmasak bile aşılamaz bir ufuk!

Bunları neden söylüyorum: Batıya itiraz eden, onun uygarlığından çok fazla rahatsızlık duyan, bu uygarlığı adeta düşman sayan İslamcılık da bundan kaçabilmiş değil. Düşünün ki Ali Şeriatî bile Şiilikle barışık Marksizm ve vâroluşçuluğun karışımını içerir; bilge Aliya Izzetbegoviç, Yugoslavya’da yetişti. El Azmeh vb. İslamcılık düşünürleri bile Pakistanlı olsalar da Batının düşünce disiplinine sahipler, Batılı üniversitelerde bulundular. Dünya çapında önemli ve saygın birçok İslamcı entelektüel, Batı düşüncesinin rahle-i tedrisinden geçti.

Eğri oturup doğru konuşmak gerek: İslamcılık, iddia ettiği rakip uygarlığı yaratamadı çünkü hür düşünmenin önünde engelleri var. Medeniyet dediğiniz şey, elverişli iklimde ve verimli topraklarda doğar; eleştirel düşünebilme yetiniz yoksa medeniyet de üretemezsiniz, olsa olsa karikatür olursunuz.

Bu eleştiriyi yapmadan yani çuvaldızı kendimize batırmadan mevcut uygarlık paradigmasına dair yapacağım tüm eleştiriler adaletten yoksun olurdu. Neticede mevcut uygarlık modeline dair ne kadar eleştiri yaparsak yapalım bu uygarlığın dünyaya eleştirel düşünebilmeyi armağan ettiği konusunda hak teslimini de yapmak gerekir. Dahası, özellikle soldan gelen modernite eleştirileri, sonuçta bu uygarlığı daha iyi yapmaya, sözünü ettiğim ahlâkî gelişim eksiğini gidermeye yöneliktir.

Tüm bu eleştiriyi buraya taşıyan İslamcılık ise yazık ki özgürlükçülükten fersah fersah uzakta; iktidara geldiği her yerde berbat bir dikta rejimi üretti. Tahrir’den yükselen sesi kullanarak iktidara gelen Müslüman Kardeşler‘in ilk yaptığı, Tahrir’e saldırmak oldu. Gannuşî’yi istisna sayıyorum ama üzerinde darbe baskısı olmasa Tunus’ta AKP ile siyasi benzerliği olan parti üzerinde dış baskılar olmadan Gannuşî, iktidarı kolayca bırakır mıydı, vadettiği özgürlükçü rejimi kurar mıydı; bu, bir soru işareti!

Ne yazık ki İslamcılığın kayıp nesnesi Abbasî Aydınlanması değil, Emevi Hilafet modeli oldu. İslamcılığın temel siyasî hedefi, hilafetin ilgasıyla dağılan siyasî gövdeyi –yani İslam Devleti denen şeyi– yeniden oluşturmaktı. Yani İslamcılık, aslında bir farklı uygarlık modeli üzerine bugün ve dün arasında köprüler kurarak ne bugünü esas alan ne de düne saplanıp kalarak geçmişle bugün arasında verimli bir diyalogun ve diyolojinin kapısını aralayan bir entelektüel iştiyaktan çok, siyasî bir dönüşüm hedefleyen bir modern ideolojidir. Bu kayıp nesne, modern devlet denen şeyle birleştiğinde sonucun diktatör figürleri çıkarması kaçınılmaz oluyor. Bu bakımdan post-kolonyal bir siyasî söylem olan ve en iyimser hâlinde bile bağımsızlıkçı bir milliyetçilik olan İslamcılığın ufku, pür siyasî olduğu için bu iştiyak ve ondan doğacak bir model çıkmaz! Siyaset, bir amaç değil de olsa olsa bir kaldıraçtır ancak İslamcılık; “aracı, amaca dönüştürdükçe” üzerinde düşündüğü şeylere yani peygamberî ufka yabancılaştı ve modernizm karşıtı bir modernlik oldu.

Hele ki İslam ülkelerinin artık dünyanın sırtında bir yük hâline gelen sefalet hâli -maddî yoksulluk değil kastım- düşünüldüğünde hele de mevcut Sünnî paradigma içinde yeni bir İslamî aydınlanma ile onun ürünü olan medeniyet modelinin gerçekleşme ihtimali yok gibi. Bu demek değil ki farklı bir medeniyet paradigması düşünülemez ya da tahayyül bile edilemez! Bunun olmasını çok arzu edeceğimi söylemekten imtina edemem ama zor olduğunu, epey bir çaba gerekeceğini ve bu düşünme sürecinde özellikle de Heteredoks denen ehlîleşmemiş tasavvuf kültüründen alınacak çok şey olduğunu söylemekle yetineyim. Bunlar da hiç şüphesiz ayrı bir yazıda ele alınacak meseleler.

“Ulu Çınar” adı verdiğim alternatif bir medeniyet konusuna dair neyin eksik olduğu hususunda fikirlerimi bu kadarla sınırlandırmış olayım. Yani bu yazı ne İslamcılık eleştirisi ne de “ulu çınar”a dair bir düşünme çabası esas olarak. Bu yazı daha çok “beliren bir tehdit” hakkında. Bugün, Batı göğünde bir kasırganın bulutlarının toplandığını görüyoruz. Bundan sonra yazacaklarım bu kasırgaya dair ve bunun bu yazıyla kalmayacağını da belirteyim.

Bir sonraki bölüm: Palantir, Diyalog ve İnsan Ötesi Totaliter Savaş Tertipleri

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x