Connect with us

Yazılar

Memurum, Memurlarımız – Mustafa Zahid Ergün

Yayınlanma:

-

Çocuğa kimlik çıkarmak için nüfus müdürlüğüne gitti. Olaylar orada gelişti. Sicil muhafızlığına kalkışıyor, kayıt altına alınıyor.

Elli dakika sıra bekledi. Bu çok nitelikli bekleme faaliyetinin ortalarında yeni evlenmiş genç bir çift geldi. Doğrudan şefe gidip ‘böyle böyle’ deyip arkada başka bir işle uğraşan ve kimlik çıkarmaya yetkisi olmadığını sonradan öğrendiği birine işini hâllettirdi. Şef imza attı, işlem bitti, stajyer kız, neyle uğraştığını çok merak ettiği bilgisayarın başından ağır ve bıkkın hareketlerle kalkmayı başardı. Neyse alıp başlarını gittiler, biraz eğilip bükülme ve çokça teşekkürden sonra.

Elli dakikanın sonlarına yaklaşmıştı. Zira elindeki kâğıt öyle diyordu. Makine vermişti neticede, yanlış olamazdı ya. Dipteki memurun oralarda bir olay patlak verdi. Masanın karşısında sıra bekleyen vatandaş, üst daireden getirdiği selâmla işini hâlletmek için sırayı önemsemeden atladı milletin önüne. Fotoğrafların ebadı uymadığı için, çektirip gelmesini ve sıra numarası almadan yine kendini bulmasını söyledi memur. Kenarda oturanlardan biri, “madem böyle oluyor” onun işini de arada hâlletmesini istedi. Memur tutuştu tabiî. Beyefendi öyle değildi de böyleydi de, yanlış anladınız da, falan da filan. Bu tür itirazlara karşı hazırlıklı birine benzemiyordu. Yere düşen kâğıtları almaya çalışması, ellerini kenetleyerek konuşması sıkılmış (sıkışmış) bir durumda kaldığını gösteriyordu. Yan masadaki arkadaşı duruma müdahale etmese kasılıp kalacaktı besbelli. Madem bu tür hakkını savunan kişileri başından savacak refleksi gösteremiyorsun, o zaman işlerini düzgün yap, kimseye eyvallah’ın olmasın. He, reflekslerin, tartışma kabiliyetin var diye de adam kayıracak hâlin yok elbette!

“Afakî konuşuyorsun, bak, afakî konuşuyorsun!” diye söze girdi yan masadaki “durum kurtarıcısı”. Böyle diye diye, adamı, pek de zengin olmayan lügat hafızasında bu kelimenin anlamını bulabilmek için zihninin dehlizlerine yollarken bunun yanında da bir sonraki ve sonradan kuracağı cümleler için vakit kazanıyordu. Bunu o kadar doğallıkla yapıyordu ki, şaşmamak elde değildi.

İtiraz eden kişiye bunun yanında elli kere “Ama bak işlem yapmadı işte.” dendi. Oysa işlem, fotoğraflar çok büyük geldiği için yapılmamıştı. Malzeme tam olsaydı gayet güzel yapılacaktı. Ve işi yap(a)mayan memur yollarken tanıdıklarını, “Hazırlayıp gelin, numara almadan beni bulun.” diye ayrıca bir iltimas daha yapmıştı. Bizimkinin işi de tam bu lafazanın masasındaydı. İsteyerek lafa karıştı ve bu “arkadan iş görme” vukuatını kenardan hatırlattı tekrar, ne duysa beğenirsiniz: “Ama sen şimdi bizi zan altında bırakıyorsun, niye o zaman söylemedin.” Aynı aymazlığa devam etti memur. Adam işlem yapmaya niyet etmiş, eyleme geçmiş, şartlar olgunlaşmadığından sonuç alamamış, hâlâ “Ama yapmadım ki.” diye kendini aklamaya çalışıyor; öteki de “Ama senin dediğin zaman aşımına uğradı.” diyor. Komediye bak. Al birini vur ötekine. Bozacının şahidi şıracı… Parmak yüzükten geçerken gibi, illâ tam ve net olarak göreceğiz demek ki.

Sırası geldiğinde önüne vardı ve bir şey demeden konuyu tekrar açma ihtiyacı duydu memur, memurumuz. Hiçbir şey demeden bekledi, kıpır kıpırdı önceki sözlerini tamamlayabilmek için. Çünkü haksızdılar ve olaya şahitlik eden herkes oradan ayrılmadan tatmin edilmeliydiler, muhtemel ve müstakbel şikâyetleri önlemek için. “Ben işime bakarım, vatandaşın işlemini yaparım, geçer giderim.” dedi. O zaman beş dakika önce niye arkadaşını koruma refleksi göstermişti? Bu dairenin fedaisi miydi? Ama onun gibi tıynete sahip biri olmazsa zaten orada, o şekilde hâl ve tavırlar sergileyerek kim barınabilir ki?

Şef koltuğuna dört beş ayrı kişinin oturduğunu ve bunların pervasızca birbirlerinin yerine imza attıklarına şahit oldu. Hatta çocuğunun kimliğinde, müdür kısmında kadın adı olduğunu, sonradan, cilt kaplama aşamasında gördü. Oysa oraya imzayı atan bir kadın değildi. Torpile müdahale eden kişinin aslında kendisi için torpil istediğini söyleyerek ve bu yolla onu kötüleyerek kendi hareketini gizledi memur. Kendi adamına torpil yapmasaydı, diğerinin torpil damarı harekete geçer miydi? Herkese âdil davransaydı kim niye torpil istesin ki? Benim olmayan torpil, tutanın elinde patlasın anlayışı da sakat.

O dairede kimliği halka karşı kutsallaştırıyorlar. Ama kendileri yetkisiz imza atıp pul mesabesinde gördüklerini ortaya koyuyorlar.

Orada olan tek şey; organize olmuş kötülüğün birleşememiş iyiliği iğfaliydi.

Sıra beklerken yanına 3 çocuğuyla bir kadın oturdu. Ameliyat olacak çocuğunun kimliği kaybolmuş ve hâliyle hastane işlem yapmadığı için yenisini çıkarmaya gelmişler. Onu dinliyoruz: “6 kişi 1300 lira (2015 yılında) ile geçinemiyoruz.” dediğinde, “Millet eskiden darlık zamanlarında çorbaya kuru ekmeği katık ederek idare ediyormuş, hâline şükret.” demiş sosyal yardımlaşma görevlisi.

Bunları yazmaktan kasıt Mizancı Murad’ın Mansur’undan beri Oğuz Atay’ın da yerlere vurduğu, günümüzde de hiç azalmayıp aksine artan zihniyet meselesine bir mim koymaktı.

Bir 5-6 dakika sürdü hararetli tartışma. Adam gitti, bunlar biraz daha devam etti. Adalet, hak, hakkaniyet, adam kayırma kavramlarının çokça geçtiği tartışma sonrası sırası gelince vardı memurun önüne ve dedi ki: “Bizim çocuğun adı Âdil olacak.” Adam bir baktı yüzüne, ciddi mi diye. Sandı ki, o kargaşada kızıp da söyledi. Baktı ki şaka etmiyor, yazıverdi. Ona da kontrol ettirdi. Bu ismi insanlık tarihi kadar eski, her dönemde cari olacağı için seçmişti oysa. Bu lanetlenmiş çağda yaşaması da etkili oldu elbette. O gün yaşanan hadiseler ise içinden şu zalim şüpheyi kaldırmakla kalmayıp, bir de onu oraya aldırdı, iyi mi!

Ah be ablam diyemedin mi, “Gel kardeş, bak sende 4 çocuk da yoktur, gel biz maaşları değişelim de sen geçin 1300 lira ile.” Neymiş, asgarî ücret almıyorsan, fakir değilmişsin. Yuh be kardeşim. Hem alt limitten bir fazla çocuğu da olmuş bak. “Nasıl bakacağım o kadar çocuğa?” dediyse, suçlu mu oldu şimdi.

İşlemleri yapılırken bir vatandaş “Beni de muhtara gönderdiniz, ama bak, yine gittim, sıra aldım, tekrar bekliyorum.” dedi. Memur, adam hakkında, “Sen şuradaydın da şöyle bir kişiyle geldin de şunu şunu dedin de.” vs. öyle bir detaya girdi ki, adam bu boş bilgi bombardımanı karşısında “hı hı” diyerek emme basma tulumba gibi kafayı sallamaktan kafayı buldu. Zaten bir işin başındaki kötü niyetli kişilerin en büyük marifeti manipülasyon ve (dez)enformasyon ile sürekli gündemi kendi lehine değiştirmek değil midir? “Kral çıplak” dediğin zaman, gözünün içine baka baka insanı öyle bir soyuyor ki, “Ulan benmişim ya çıplak.” diyor en sonunda. Kendi aleyhine bile olsa vatandaşa derdini anlatmasında yardımcı olması gereken/beklenenler, hem lafı ağzınıza tıkayıp hem de herkesi suçlu durumuna düşürüyorlar.

O torpil mağduru adamın kolundan tutup “Bak abicim şu herif sana ‘ama işlem yapmadı ki’ dedi ya, gel biz hemen buradan çıkalım.” deyip bahçede yürürken bu tip rezaletin her türlüsüne söve söve başka bir ilçede başka bir memura yaptırabilirlerdi işlerini. Ama o rezaletin içinde kalarak belki de pis kokulara burnumu tıkayarak şahitliğe devam etmesini tek bir gerekçeyle açıklayabilirdi. O da bu metni kaleme almak. Bunu ancak yergi affettirebilir.

Sürekli yeni silahlar üreten küresel emperyalistlere karşı daha tesirli silahlar üretmek elimizde bile olsa bunu yaparsak sonunda dünyayı havaya uçururuz. Ne yapmalı peki? Onların tesirli silahlarını devre dışı bırakan, daha düşük maliyetli, kullanışlı aksi sistemler geliştirmeli. Tartışmada sürekli sesini yükselten memur gibi o da onunla aynı tavrı takınsa sonunda mutlaka kavga çıkar. Ne yapmalı peki? O memuru farklı zamanlarda takip edip davranışlarını şikâyet edip hakkında dava açmalı. Yoksa adam başka türlü hatalı olduğuna yanlış yaptığına mümkün değil inanmıyor.

Memura; “Bak şu haksızlığı yaptın.” diyor. “Bunu tespit etmek ve söylemek senin yetkin değil.” diyor. Bunun üzerine daha ona ne söylenir ki!

Diğer daireden inen memurun boş bıraktığı masasında işine kim bakıyor, onun orada olması gerekip de olmadığı dakikalarda hangi beli bükük ihtiyar sıra bekliyor çaresiz. Nüfus memuru hastanede bir işini hâlletmeye gitmiş, işe bak ki hastanedeki de postaneye gitmiş 5 dakikalığına. Postane müdürü uzun bir aradan sonra ancak gelen bir misafirini pastaneye götürmüş. Müdür ya, olur o kadar. İşe bak ki özel sektör olmasına rağmen pastanenin işçileri de o gün grevdelermiş. Greve katılanlardan biri arada kaçamak yapıp çocuğunun durumunu sormaya okula gitmiş. Artık biliyorsunuz, öğretmen yeni aldığı, ilk göz ağrısı ev için tapu dairesindeymiş o sıralar. Aa, bak sen, tapucu arkadaş da kısa bir iş için nüfus idaresine gitmesin mi! Yandı gülüm keten helva. İşin ilginci, tüm bu gidip gelmeler, kaçamaklar falan öyle bir çakışmış ki, herkes burnundan soluyarak dakikalarca bekledikleri kapılardan işlerini hâlledemeden yerlerine geri dönmüşler. Bunlardan üçü kavşaktaki trafik ışıklarına dikkat etmedikleri için, öfke kaynaklı dalgınlıktan ötürü girmişler mi burun buruna. Görece kazasız belâsız iş yerlerine dönenler, havada değişik bir karartı görmüşler. Kin, nefret ve öfke ile solunmuş onlarca nefesten arda kalan kaçak mazot dumanı gibi, kara kömür renginde bir şey. Koltuklarına oturup sıradaki işleriyle ilgilenecekleri yerde, bir de sakinleşmek için sigara, çay, tuvalet molası vermişler. Ee, hak ettiler ama… O gün, olmak bilmeyen akşamı, saatlerce ona azar, buna küfür derken zor dar etmişler. Şunu da merak etmiyor değilmiş: Mesai saatinde görev yerinden ayrıldığında başına bir şey geldiğinde ne hüküm veriliyor, kanunda ne yazıyordu bu hususta?

“Ben de memurum, bu işleri az buçuk bilirim.” deyince, hemen yakınlık kurmaya çalışıp “Şimdi hocam bak, aslında şöyle de böyle de…” gibi laflarla iyice ütülenen kafasını dalgalandırmak için püfür püfür esen, Dünyanın yetenekli adamlarından rüzgâra verdi.

Son söz: Bir devlet görevlisi, yaptığı bariz bir haksızlık karşısında mukavemet edecek birine karşı kendini savunamayacaksa o zaman en baştan haksızlık edip bu sürtüşmeye girdiğinde işler trajikomik bir hâl alıyor. Ama paşalar gibi kendini savunabiliyorsa lâfebeliğiyle, mugalâtayla, o zaman yapabiliyor. Sen başka bir dairedeki memurun yakın-uzak akrabalarının işlerini hâlletmezsen, senin de onun dairesinde işin çıktığında, o da seninkini görmezden gelir. Hadi senin şahsî işin olsa gam yemezsin de bir yakının senden bunu rica ettiğinde, yaptıramazsan, madara olursun ahali arasında. “O kadar senedir oradasın, ayda yılda bir işimiz düştü, onu da hâlledemedin, tuf sana.” derler adama.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Suriye İç Savaşında İsrail ve Silahlı Muhalif Örgütler Arasındaki İlişkilerin Analizi – Levent Baştürk

Yayınlanma:

-

© AFP 2023 / ABD DOUMANY

Suriye iç savaşının başlangıcından itibaren İsrail, kamuoyuna yönelik dikkatli bir “müdahaleden kaçınma” politikası benimsediğini deklare etmişti. Resmi duruş, Hizbullah’a yönelik gelişmiş silah transferlerini engellemek ve sınırına isabet eden mermilere misilleme yapmak dışında, komşusundaki kaotik çatışmaya karışmamak üzerine kuruluydu. Ancak bu resmi politikanın perdesi aralandığında, Golan Tepeleri sınırında çok daha karmaşık, pragmatik ve çok katmanlı bir gizli müdahale stratejisinin yürütüldüğü ortaya çıkmaktadır.

Suriye iç savaşında Esat rejiminin kontrolünün zayıflaması sonucu Golan Tepeleri civarındaki bölge, Siyonist İsrail Rejimi açısından hızla bir istikrarsızlık ve belirsizlik alanına dönüştü. Siyonist rejimin sınır hattı kabul ettiği işgali altındaki bölge yakınında, ideolojileri ve hedefleri birbirinden farklı çeşitli silahlı gruplar ortaya çıktı. Bu kaotik ortamda, İsrail için en büyük varoluşsal tehdit, en büyük düşmanları olan İran ve onun vekili Hizbullah’ın, Suriye’deki güç boşluğunu doldurarak sınırda kalıcı bir askerî varlık oluşturma ihtimaliydi. İsrail, söz konusu tehditleri yönetmek ve stratejik çıkarlarını korumak amacıyla Suriye’deki muhalif gruplarla çok katmanlı, pragmatik ve genellikle gizli tutulan ilişkiler kurdu. Bu ilişkiler, kamuoyuna yansıyan “İyi Komşu Politikası” kapsamında “insanî” yardımlardan, perde arkasında yürütülen gizli askerî ve finansal desteğe kadar geniş bir yelpazeyi kapsadı.

İsrail’in iç savaş esnasında Suriye’deki müdahalesi, ideolojik veya insanî kaygılardan ziyade, tamamen kendi çıkarları tarafından yönlendirilen, düşmanlarını birbirine karşı dengelemeyi ve Golan Tepeleri boyunca bir tampon bölge oluşturmayı amaçlayan soğuk ve pragmatik bir operasyondur. Bu strateji, görünürdeki insanî jestleri gizli askerî operasyonlarla harmanlayarak bölgedeki kaosu kendi lehine yönetme çabasının bir tezâhürüdür.

2011 öncesinde, İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri boyunca uzanan Suriye sınırı, on yıllardır İsrail’in en öngörülebilir ve sakin cephelerinden biriydi ancak Suriye İç Savaşı’nın patlak vermesi, bu stratejik sükûneti kökten değiştirerek İsrail’i aşılması güç bir stratejik açmaza sürükledi. Kontrol altında tutulabilen ve zayıf Beşar Esad rejiminin yerini, İran’ın vekil gücü Hizbullah, radikal gruplar ve öngörülemez bir kaosun alması ihtimali, Siyonist rejimi kaygılandırdı.

Bu makale, İsrail’in Suriye politikasının evrimini üç temel aşamada inceleyecektir: 1. Başlangıçtaki pasif ve alaycı “kan kaybetmelerine izin ver” doktrini, 2. 2015’teki Rus askerî müdahalesi sonrası başlayan, insanî yardım perdesi arkasında gizli askeri destek içeren çok katmanlı aktif müdahale dönemi ve 3. 2018’de Rusya ile varılan jeopolitik anlaşma sonrası, vekil güçlerin acımasızca terk edildiği stratejik geri çekilme.

Makalenin temel tezi şudur: İsrail’in Suriye’deki müdahalesi, ideolojik veya insanî kaygılardan ziyade, tamamen kendi ulusal güvenlik çıkarları tarafından yönlendirilen, düşmanlarını birbirine karşı dengelemeyi ve Golan Tepeleri boyunca bir tampon bölge oluşturmayı amaçlayan soğuk ve pragmatik bir operasyondur. Bu strateji, görünürdeki insanî jestleri gizli askeri operasyonlarla harmanlayarak bölgedeki kaosu kendi lehine yönetme çabasının bir vak’a analizidir.

Bu karmaşık politikanın ilk ve en hesaplı adımı, İsrail’in düşmanlarının birbirini zayıflatmasını izlemeye dayanan bilinçli bir hareketsizlik doktriniydi.

 I. “Bırakın Kan Kaybetsinler” Doktrini (2011-2015)

Suriye’deki çatışmanın ilk yıllarında İsrail, doğrudan bir müdahaleden bilinçli olarak kaçındı. Bu politikanın ardındaki stratejik mantık, acımasız olduğu kadar açıktı: Uzun süren ve belirgin bir galibi olmayan bir savaş, İsrail’in geleneksel düşmanları olan Suriye ordusunu ve en büyük bölgesel tehdit olarak gördüğü müttefiki Hizbullah’ı sistematik olarak yıpratacaktı. Her iki tarafın da kaynaklarını ve insan gücünü tüketecek bu yıpratma savaşı, İsrail’in “sınır güvenliği”ne dolaylı olarak hizmet ediyordu.

Bu doktrin; gizli bir varsayım değil, üst düzey yetkililer tarafından dile getirilen, alaycı olduğu kadar açık bir politikaydı. Eski İsrailli diplomat Alon Pinkas, 2013’te temel mantığı, “Bırakın her iki taraf da kanasın, kan kaybından ölsünler: buradaki stratejik düşünce bu!” sözleriyle özetlemişti. Bu yaklaşım daha sonra güvenlik muhabiri Alex Fishman tarafından, dönemin Savunma Bakanı Moşe Ya’alon’un dikte ettiği “resmî politika” olarak teyit edildi. Askeri analist Amos Harel ise durumu, İsrail’in perspektifinden ideal senaryonun “kan dökülmesinin birkaç yıl daha net bir galip olmadan devam etmesi” olduğunu belirterek teyit ediyordu.

Ancak bu dönem tamamen pasif değildi. Analist Elizabeth Tsurkov’a göre İsrail, iki temel “kırmızı çizgi”ye odaklanmıştı: Hizbullah’a gelişmiş silahların transferini önlemek ve savaşa doğrudan askerî olarak müdahil olmaktan kaçınmak. Bu hedefler doğrultusunda İsrail, Suriye içinde sınırlı hava operasyonları düzenledi ama çatışmanın genel seyrini değiştirecek adımlardan uzak durdu.  Bu dönemde Siyonist Rejim, Suriyeli muhalif komutanların bir “uçuşa yasak bölge” oluşturulması gibi taleplerini sürekli olarak reddetti ancak yaralıların tedavisi gibi “insanî destek” olarak adlandırdığı sınırlı yardımlarda bulundu.

Bu hesaplanmış bekleme dönemi, 2015’te Rusya’nın Suriye’ye askerî müdahalesiyle âniden sona erdi. Stratejik dengenin Esad lehine değişmesi, İsrail’i “bırakın kan kaybetsinler” yaklaşımını terk etmeye ve daha aktif, çok katmanlı bir müdahale stratejisine geçmeye zorladı.

2. Aktif Müdahale ve Çok Katmanlı Destek Stratejisi (2015-2018)

2015’teki Rus askerî müdahalesi, Suriye’deki savaşın seyrini kesin bir şekilde değiştirdi ve İsrail’in stratejisinde bir dönüm noktası oldu. Esad rejiminin mutlak bir zafere yaklaşması, Tel Aviv için aynı zamanda İran ve Hizbullah’ın zaferi anlamına geliyordu. Bu durum, İsrail’in pasif gözlem politikasından, sınırındaki çatışmanın sonucunu şekillendirmek için aktif ancak gizli bir müdahaleye geçmesini tetikledi. Bu yeni strateji, stratejik hedeflerini insanî bir söylemle perdeleyen, çift katmanlı bir operasyon olarak tasarlandı: biri halka açık bir insanî yardım operasyonu, diğeri ise perde arkasında yürütülen gizli bir askerî destek programı.

Stratejik Bir Araç Olarak “İyi Komşu” Politikası

İsrail’in müdahalesi, “İyi Komşu” politikası adı verilen geniş kapsamlı bir insanî yardım operasyonuyla kamuoyuna sunuldu. Bu politika, bir “kalpleri ve zihinleri kazanma” kampanyası olarak tasarlandı ve kapsamı oldukça genişti:

Tıbbî Tedavi: Bazı tahminlere göre 4 binden fazla yaralı Suriyeli, İsrail hastanelerinde tedavi altına alındı. VICE News‘e göre sayıları toplamda 1.300’den fazla olan bu kişilerin yaklaşık yüzde 90’ının genç erkekler olması, birçoğunun savaşçı olduğu çıkarımını güçlendirmektedir.

Çocuk Sağlığı: Suriyeli çocuklar için İsrail’e günübirlik geziler düzenlenerek göz, kulak, epilepsi gibi uzmanlık gerektiren alanlarda tedavi ve kontroller sağlandı.

İnsanî Malzemeler: Sınır köylerine düzenli olarak gıda, yakıt, jeneratörler, giysi ve ilaç gibi temel ihtiyaç malzemeleri ulaştırıldı. Bu yardımların bir parçası olarak üzerinde kasıtlı olarak İbranice yazıların ve hatta “Komşun, kardeşinden daha yakın olabilir.” gibi Arapça Hadis alıntılarının bulunduğu spagetti kutuları kullanıldı. Bu, kültürel olarak yankı uyandıran dini metinler aracılığıyla hedef kitlede sempati oluşturmayı amaçlayan plânlı bir psikolojik operasyondu.

Kurumsal Destek: ABD merkezli STK “Friendships Unlimited” (Sınırsız Dostluklar) tarafından işletilen ve İsrail işgal güçleri tarafından korunan “Camp Mazor Ladach” (Talihsizlere Yardım Kampı) adlı bir sınır ötesi tıp kliniği kuruldu. Bu yaklaşımın iki temel amacı vardı: 1. Suriyelilerin, İsrail’e doğrudan geçiş yapmalarının getireceği “işbirlikçi” damgasını yemeden tıbbî yardım almalarını sağlamak. 2. Yaralıları İsrail hastanelerine nakletmenin yüksek maliyetine kıyasla daha uygun maliyetli bir çözüm sunmak.

Bu klinik, İsrail’in bölgedeki varlığını ve etkisini sadece geçici bir yardım operasyonu olmaktan çıkarıp daha kurumsal ve kalıcı bir iş birliği modeline dönüştürme çabasının en somut sembolüydü

Ancak bu cömertliğin ardında saf bir hayırseverlik yatmıyordu. “İyi Komşu” yönetiminin komutanı Yarbay E.’nin (yerel halk arasında bilinen adıyla “Ebu Yakub”) de açıkça belirttiği gibi, bu politikanın soğuk bir stratejik hedefi vardı: “O kadar asil ya da dürüst değilim. İsrail için açık bir operasyonel çıkar var.”

Bu temel çıkar, Golan Tepeleri sınırı boyunca, İsrail’in birincil tehdit olarak gördüğü İran destekli güçlerden arındırılmış bir “tampon bölge” oluşturmaktı. İnsanî yardım, bu bölgedeki halkın ve silahlı grupların sadakatini kazanmak için bir araç olarak kullanıldı. İsrail’in kamuoyuna yansıyan “insanî” yardım politikasının arkasında, bölgedeki güç dengesini kendi lehine şekillendirmeyi amaçlayan daha gizli ve stratejik bir operasyon yürütülüyordu. Bu operasyon, güney Suriye’deki muhalif gruplara doğrudan askerî ve finansal destek sağlamayı içeriyordu ve İsrail aleyhine olabilecek olası gelişmeleri bir “tampon bölge” tesis ederek vekil güçler aracılığıyla sağlama stratejisinin temelini oluşturuyordu.

Perde Arkası: Muhalif Gruplara Gizli Askerî ve Mâlî Destek

“İyi Komşu” politikasının insani vitrininin arkasında, çok daha doğrudan ve gizli bir operasyon yürütülüyordu. Foreign Policy ve diğer kaynaklara dayanan raporlara göre İsrail, Güney Suriye’deki en az 12 farklı muhalif gruba doğrudan askerî ve mâlî destek sağladı. Bu destek, tampon bölgeyi sadece sempatiyle değil, aynı zamanda askerî güçle de korumayı amaçlıyordu.

Destek Türü Detaylar
Silahlar M16 saldırı tüfekleri, makineli tüfekler, havan topları ve nakliye araçları.
Maaşlar Savaşçı başına aylık yaklaşık 75 Dolar doğrudan ödeme.
Finansman Fursan el-Culan (Golan Şövalyeleri) gibi kilit grupların liderlerine aylık yaklaşık 5.000 Dolar nakit akışı ve karaborsadan silah alımı için ek fonlar.
Lojistik Yardımların Golan Tepeleri’ndeki üç geçiş kapısından yapılması.
Kaynak Paradoksu Sağlanan bazı silahların, İsrail’in 2009’da ele geçirdiği ve asıl hedefi Hizbullah olan bir İran silah sevkiyatından gelmesi. Bu, hem makûl inkâr edilebilirlik sağlayan hem de bir düşmanın gücünü diğerine karşı kullanarak stratejik bir ironi yaratan klasik bir asimetrik savaş taktiğiydi.

Bu destek, muhalif gruplar için hayatî bir önem taşıyordu. Fursan el-Culan grubunun sözcüsünün ifadesi bu bağımlılığı net bir şekilde ortaya koymaktadır: “İsrail’in yardımı olmasaydı hayatta kalamazdık.” Bu gizli faaliyetler, Birleşmiş Milletler Çatışma Gözlem Gücü’nün (UNDOF) İsrailli askerler ile silahlı muhalifler arasında temaslar ve transferi gözlemlediğini bildiren raporlarıyla da üçüncü taraflarca doğrulanmıştır.

İsrail’in desteklediği gruplar arasında kamuoyuna en çok yansıyan iki isim Fursan el-Culan ve Liva Fursan el-Culan oldu. Özellikle Kuneytra merkezli Fursan el-Culan, İsrail’in “tercih ettiği grup” olarak öne çıktı. Artan İsrail finansmanı sayesinde yüzlerce yeni savaşçıyı bünyesine katan bu grup, aynı zamanda İsrail’den gelen silahların diğer gruplara dağıtımında bir aracı rolü üstlendi.

Bu gizli operasyon, İsrail’in resmî inkâr politikasıyla birleştiğinde dikkat çekici çelişkiler ortaya çıkardı. Örneğin, Politico Dergisine konuşan bir İsrailli komutan, “Milyonlarca dolarlık yardım yapıyoruz ama tek bir dolar veya şekel vermiyoruz.” diyerek doğrudan finansal desteği yalanlamıştır ancak, çok sayıda savaşçıyla yapılan görüşmelere dayanan raporlar, savaşçılara doğrudan maaş ödendiğini ve silah alımı için ek para verildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu çelişki, operasyonun hassas ve gizli doğasını ve İsrail’in kamuoyu önünde inkâr edilebilirliği sürdürme stratejisini gözler önüne sermektedir. İsrail’in bu pragmatik yaklaşımı, yalnızca ılımlı gruplarla değil, ideolojik olarak düşman olarak takdim edilen daha radikal unsurlarla da karmaşık bir ilişki ağı kurmasına yol açmıştır.

El Kaide Neden Hizbullah’tan Daha Az Kötü?

İsrail’in tehdit algısı, küresel terörle mücadele normlarından keskin bir şekilde ayrışarak tamamen kendi yerel ve âcil çıkarlarına odaklanıyordu. Bu durum, İsrail’in hangi düşmanın “daha az kötü” olduğuna dair yaptığı pragmatik hiyerarşide kendini gösterdi.

Bu hiyerarşiyi en net şekilde eski Mossad Başkanı Efraim Halevi açıklamıştır. Halevi, bir mülâkatta İsrail’in neden El Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’nden yaralı militanları tedavi ettiğini ve yardımların sadece “insanî” amaçlı olmayıp taktik nitelik de taşıdığını ancak aynı muamelenin Hizbullah için geçerli olmayacağını şu mantıkla savunmuştur:

El Kaide: Halevi, El Kaide’yi tedavi etme kararını “Hatırladığım kadarıyla El Kaide bugüne kadar İsrail’e saldırmadı.” sözleriyle gerekçelendirmiştir. Bu, El Kaide’nin İsrail’in en yakın müttefiki ABD’ye saldırdığı gerçeğine rağmen tehdit algısının ne kadar dar ve kendi çıkarlarına odaklı olduğunu göstermektedir.

Hizbullah: Halevi, Hizbullah için ise onlarla “farklı bir hesabımız var” diyerek, bu grubun İsrail’e yönelik doğrudan saldırıları nedeniyle farklı bir kategoride olduğunu belirtmiştir.

Bu yaklaşım sadece Halevi’ye özgü değildi; İsrail güvenlik ve diplomasi bürokrasisindeki yaygın bir zihniyeti yansıtıyordu. Dönemin Savunma Bakanı Moşe Ya’alon, Suriye’deki seçenekler arasında bir tercih yapması gerektiğinde “İran rejimi yerine IŞİD’i seçeceğini” açıkça belirtirken eski ABD Büyükelçisi Michael Oren ise İsrail’in stratejik hedefinin, “daha büyük kötülük” olarak gördüğü İran destekli eksene karşı “Sünnî kötülüğün galip gelmesine” izin vermek olması gerektiğini savunmuştur.

Kaosu Yönetmek: Tampon Bölge Stratejisi ve Silahlı Muhalif Gruplarla İlişkiler

İsrail’in tampon bölge hedefine ulaşma stratejisi, bölgedeki farklı silahlı gruplarla kurulan pragmatik ve değişken ilişkiler ağı üzerine inşa edilmişti. Bu, ideolojik ayrımlardan çok, anlık çıkarlara dayalı bir vekalet savaşı yönetimiydi. Bu yönetimin en şaşırtıcı örnekleri, İsrail’in IŞİD bağlantılı bir grupla kurduğu zımnî ateşkes ve aynı anda diğer vekillerini bu gruba karşı desteklemesiydi.

Bölgedeki en sıra dışı gibi görünen dinamiklerden biri, IŞİD bağlantılı yerel grup Ceyş Halid bin el-Velid ile yaşandı. Bu grup, doğrudan İsrail sınırında konuşlanmış olmasına rağmen –eldeki bilgilere göre– iki taraf arasında bir iş birliği değil, karşılıklı caydırıcılığa dayalı de facto bir saldırmazlık paktı hâkimdi.

Bu sessizliği bozan tek olay, Kasım 2016’da yaşanan bir çatışmaydı. War on the Rocks kaynağına göre, bu saldırı münferit bir olaydı ve “liderliğin emri olmadan” gerçekleştirilmişti. Daha da önemlisi, grup liderliğinin, saldırıyı gerçekleştiren savaşçılara “Yahudilerin tepkisinden korktukları için çok öfkeli” olduğu bildirilmiştir. Bu detay, grubun İsrail ile topyekûn bir çatışmaya girmekten ziyade önceliğinin diğer muhalif gruplarla olan savaşı olduğunu kanıtlamaktadır.

Vekilleri IŞİD’e Karşı Desteklemek Politikası

İsrail’in stratejisi, bu zımnî ateşkesle bir paradoks yaratıyordu. Bir yandan IŞİD bağlantılı grupla doğrudan çatışmaktan kaçınırken diğer yandan aynı gruba karşı savaşmaları için desteklediği “diğer muhalif gruplar”a insansız hava aracı (İHA) ve hassas güdümlü füzelerle doğrudan ateş desteği sağlıyordu.

Bu ikili politika, İsrail’in vekalet stratejisinin çok katmanlı, bölümlere ayrılmış ve rejim karşıtı grupları kullanmaya yönelik olduğunu açıkça göstermektedir. İsrail, Suriye’deki farklı aktörleri birbirine karşı dengeleyerek ve kendi minimum müdahalesiyle maksimum faydayı hedefleyerek bölgedeki kaosu yönetiyordu. Bu durum, İsrail’in ikili stratejisini net bir şekilde ortaya koymaktadır: Bir yandan İran ve Hizbullah’ı sınırdan uzak tutmak için belirli muhalif grupları desteklerken diğer yandan en radikal unsurların yayılmasının önüne geçmek için bu gruplara karşı ittifak kurduğu gruplarla birlikte aktif olarak savaşmıştır. İsrail, Güney Suriye’deki gruplara yönelik politikasını “farklılaştırılmış çevreleme ve durumsal müttefiklik” ilkesi üzerine kurmuş; kendisine yönelik âcil tehdit oluşturmayan unsurları tolere etmiş, doğrudan veya potansiyel tehdit olarak gördüklerini ise aktif olarak sınırlamıştır.

Ancak bu hassas denge, 2018’de bölgedeki jeopolitik dengelerin Rusya lehine değişmesiyle bozulacaktı.

III. Stratejik Geri Çekilme ve Müttefiklerin Terk Edilmesi (2018)

2018 yazı, İsrail’in titizlikle yürüttüğü vekil stratejisinin sonunu getirdi. Bu değişim, “yerel vekil gruplara dayalı bir savaş”tan, “büyük güçler arası jeopolitik bir anlaşmaya geçiş”i temsil ediyordu ve İsrail’in pragmatizminin en soğuk yüzünü ortaya koyuyordu.

Rusya Anlaşması ve Muhaliflere İsrail Desteğinin Kesilmesi

2018 yazında Esad rejiminin Rus hava desteğiyle güney Suriye’ye yönelik kapsamlı bir operasyon başlatmasıyla İsrail, ânî bir politika değişikliğine gitti. Bu, güvenilmez ve maliyetli yerel vekilleri, küresel bir süper güç olan Rusya’dan gelen üst düzey bir stratejik garantiyle takas ettiği hesaplanmış bir eksen kaymasıydı.

Anlaşmanın ana hatları basitti: İsrail, Rusya’nın İran destekli milisleri sınırdan en az 80 kilometre uzakta tutacağı yönündeki vaadi karşılığında, Esad rejiminin Golan Tepeleri sınırına geri dönmesine göz yumacaktı. Bu anlaşma, İsrail’in önceliğinin muhaliflerin kaderi değil, İran’ın ve Hizbullah’ın sınırdan uzak tutulması olduğunu net bir şekilde ortaya koydu.

Bu stratejik değişiklik, sahada yıllardır İsrail’e güvenen muhalif gruplar için stratejik bir şok ve operasyonel bir çöküş anlamına geliyordu. Rejimin taarruzu başladığında, İsrail’den müdahale bekleyen gruplar, kendilerini kaderlerine terk edilmiş buldu. Bu durum, muhalifler arasında derin bir hayal kırıklığı ve ihanet duygusu yarattı.

Bu duyguyu en sarsıcı şekilde Foreign Policy dergisine konuşan bir Fursan el-Culan savaşçısı dile getiriyordu: “Bu, İsrail hakkında unutmayacağımız bir derstir. İnsanları umursamıyor. İnsanlığı umursamıyor. Tek umursadığı kendi çıkarları!”

İsrail, operasyonun sonunda yalnızca az sayıda komutanı ve ailelerini gizlice tahliye ederken kendisi için yıllarca savaşmış binlerce sıradan savaşçıyı Esad rejimine teslim olmak üzere kaderlerine terk etti. Bu, tamamen işlevsel olan bir politikanın soğuk ve mantıksal sonuydu ve geride derin bir güvensizlik mirası bıraktı.

Sonuç ve Değerlendirme

İşgalci Siyonist rejimin Suriye iç savaşı sırasında güneydeki muhalif gruplarla yürüttüğü çok yönlü ve pragmatik politika, kısa vadeli taktik başarılar sağlamıştır. Sözde insanî yardımdan gizli askerî desteğe uzanan bu karmaşık angajman, İsrail’in değişen “güvenlik” ortamına uyum sağlama kapasitesini göstermektedir. Öte yandan Suriye’de şiddet yoluyla rejim değişikliğine soyunanların da amaca ulaşmak için her şeyi mübah gören bir fırsatçılıkta sakınca görmediklerini ortaya koymaktadır. Suriye’deki rejimi değiştirme uğruna bölgede istikrarsızlığın asıl unsurunun amaçlarına alet olmakta hiçbir beis görmemişlerdir.

Siyonist İsrail rejiminin güney Suriye politikası, kendi belirlediği hedefler açısından değerlendirildiğinde kısmî ve geçici bir başarı elde etmiştir. Politikanın temel amacı olan İran ve Hizbullah’ın Golan sınırında kalıcı bir cephe açmasını engelleme hedefi, vekil gruplar aracılığıyla oluşturulan tampon bölge sayesinde birkaç yıl boyunca başarıyla uygulanmıştır. Bu süreçte İsrail, kendi askerini riske atmadan ve sınırlı bir maliyetle kendisine asıl tehdit olarak gördüğü unsurlardan kendisini korumuştur.

Bununla birlikte söz konusu başarı, stratejik bir başarısızlıkla son bulmuştur. Esad rejiminin Rusya desteğiyle güneye geri dönmesi ve İsrail’in müttefiklerini terk etmesi, kazanımların kalıcı olmadığını göstermiştir. Nihayetinde İsrail, savaşın başında kaçınmaya çalıştığı senaryo ile yüzleşmek zorunda kalmıştır. Golan sınırı tekrar Esad rejiminin kontrolüne geçmiş ve bölgedeki İran varlığı Rusya’nın güvencelerine bağımlı hâle gelmiştir.

Diğer yandan İsrail, Suriye iç savaşı esnasında bile ancak kısa bir süreliğine gerçekleştirebildiği tampon bölge oluşturma hedefine Esad rejimi düştükten, İran bölgeden çekildikten ve Rusya’nın yerine ABD’nin nüfûz sahibi ve stratejik aracı olarak yerleşmesiyle şimdilik ulaşmış görünmektedir. Kısa sürede bölgedeki gelişmelerde radikal bir değişme olmadıkça işgalci Siyonist rejimin bu kazanımını uzun süre muhafaza edeceğini göstermektedir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Sessizliğin Kurumsallaşması ve Aşağılayıcı Acziyet – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Gazze’de yaşanan soykırım, sadece Filistin halkına yapılan bir vahşet değil, insanlığın ahlâkî ve vicdani sınavıdır. Küresel sessizlik, insanlık tarihine kara bir leke olarak yazılacaktır.

Ancak umut tükenmemiştir. Gazze halkının direnişi, uluslararası adalet mücadelesi ve küresel dayanışma, bu vahşete son verebilecek güçtedir. Tüm dünyanın, görmek istemediği gerçeği kabul etmesi, sessizlikten çıkarak ses çıkarması gerekmektedir.

Zulüm karşısında tarafsızlık yoktur. Sessizlik, suç ortaklığıdır; sessizliği bozanlar ise tarihin kahramanları olacaktır. Bugün Gazze’ye dair suskunluk, yalnızca korkunun ya da çaresizliğin değil; konfora duyulan bağımlılığın, alışılmış hayat tarzını kaybetme endişesinin bir sonucudur. Değerleri uğruna bedel ödemeye hazır olmayanlar, o değerlerden söz etme hakkını da yitirmiştir.

Gazze, Müslümanların ne kadar savrulduğunu ne kadar ikircikli ve ne kadar konfor bağımlısı hâle geldiğini bütün çıplaklığıyla göstermektedir. İslam, suskunluğu değil; taraf olmayı, bedel ödemeyi ve sürekli mücadeleyi emreder. Kur’an’dan bunu anladık, Resûl’ün örnekliğinde bunu gördük.

Gazze, yalnız bırakılmış bir şehirden ibaret değildir. O, ruhlarımızın sefilliğini, ahlâkî çöküşümüzü ve iki yüzlülüğümüzü yansıtan bir aynadır. Bu aynaya bakıp yüzünü çevirenler, artık yalnızca Gazze’yi değil; kendi iddia ettikleri inancı da terk etmişlerdir.

Bu noktada bazıları için Gazze, Müslümanlara dair tüm kolektif umutların yitirilmesine yol açmıştır. Dernekler, vakıflar, cemaatler, sendikalar, oluşumlar; çoğu zaman bu suskunluğun ve ataleti meşrulaştırmanın araçlarına, beslendikleri iktidarların suçunu gizleyen birer aparata dönüşmüşlerdir.  Şerefli insanların, uğruna savaşacağı değerleri olur. O değerler ayaklar altına alınırken susuluyorsa, artık o değerlerden söz etmek bir ikiyüzlülüktür.

Beyazıt, Sultanahmet ve Eminönü’nde milyonları toplayıp, dolaştırıp, kalabalıkların hamaset ile sırtını sıvazlayıp, İsrail’i besleyen iktidara tek kelime etmeden kaçış rampasına yönlendirilmesini nasıl anlayacağız, nasıl değerlendireceğiz; buna aracılık eden derneklerin, vakıfların, gençlik örgütlerinin, sendikaların iktidarla olan kirli ilişkilerden hiç kimsenin rahatsızlık duymaması nasıl bir ahlâksızlığa işaret ediyor?

Hele sözüm ona güçlü İslam ülke liderlerinin Mısır’da Trump karşısındaki sefillik ve acziyetlerini, Trump’a olan yalakalıkları sadece politik bir düşüş olarak anlayabilir miyiz, aynı zamanda ahlâkî bir düşüşü de göstermez mi? Rahmetli üstad Seyyid Kutub’un ifadesiyle bu, “Allah’ın hâkimiyetini değil; zalimin düzenini kabullenmek” değil midir?

İslam dünyası denen yapı, bugün gücünü değil; çürüyüşünü sergilemektedir. Hükümetler, kurumlar, yapılar ve kanaat önderleri, Gazze meselesinde ahlâkî iflaslarını tescillemişlerdir. Bu iflas, yalnızca politik değil; itikâdîdir.

Gazze karşısında susanlar, aslında kendileri için de konuşmayı bırakmışlardır. Gazze, susturulmadı; biz sustuk! Zulüm devam ederken sessizliği seçenler, tarafsız kalmadı; zalimin safında yer aldı. Bugün Gazze için susanlar, yarın kendi onurları ayaklar altına alındığında da konuşamayacaklar çünkü zulme alışan bir vicdan, hakkı savunma yetisini yitirir. İki yıldan fazla bunu çok acı bir şekilde tecrübe ediyoruz.

Bu nedenle Gazze meselesi kapanmamıştır; yalnızca onun üzeri örtülmüştür. Enkaz kaldırılabilir, haberler kesilebilir, gündemler değiştirilebilir fakat bu suskunluğun bıraktığı ahlâkî enkaz, kolay kolay temizlenmeyecektir. Gazze; biz unuttukça değil, biz sustukça kaybetmektedir.

Hiç kimse “ateşkes” adı verilen seyreltilmiş saldırı ve tecavüzleri görmezden gelemez! İsrail’in ihlâlleri aralıksız devam ediyor; dünya, kör ve sağır kalıyor; garantör ülkeler ‘her şey yolundaymış’ gibi davranıyor.

Yeni yılda yine milyona yakın insan Eminönü’nde toplanacak, hamasetle ağırlanacak, boş sloganlarla oyalanarak daha öncekiler gibi gazları alınmış olarak kaçış rampasına yönlendirileceklerdir. Toplantı saatinde, Azerbaycan petrolü İsrail’e götürülmek üzere Ceyhan’dan gemilere yükleniyor olacak, boşluğa slogan savuranlar bunu asla düşünmeyecek ve görmeyecekler.

Gazze, Müslümanların iman iddialarını sınayan açık bir imtihandır. Bu imtihanda suskunluğu tercih edenler, yalnızca bir siyasi pozisyon almamış; ahlâk ve itikaâdî bir tercihte bulunmuşlardır. Zulüm karşısında sessiz kalmanın bedeli, tarihte olduğu gibi bugün de ağırdır.

Kur’an bu hakikati açıkça ilan eder:
“Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur!” (Hûd, 113)

Gazze’nin enkazı bir gün kaldırılabilir ama bu suskunluğun bıraktığı enkaz, vicdanlardan kolay kolay silinmeyecektir. Bu işbirlikçiliğin ve ahlâksızlığın açtı yaralar kolay kolay iyileşmeyecektir.

Artık bahanelerin, dengelerin, diplomatik dillerin arkasına saklanma zamanı bitmiştir. Gazze, Müslümanlardan duygu değil, “duruş” talep etmektedir. Arada bir yapılan yürüyüşler, ölçülü açıklamalar, muhatabı olmayan boş sloganlar, temkinli suskunluklar bu yükü taşımaya yetmez.

İslam, konforu değil, bedeli; tarafsızlığı değil, adaleti; suskunluğu değil, mücadeleyi emreder. Gazze için konuşmak, yalnızca Filistinliler için değil, kendi imanını korumak isteyen herkes için bir zorunluluktur.

Ya bu zulme karşı açıkça taraf olacağız ya da suskunluğumuzla bu düzenin bir parçası olduğumuzu kabul edeceğiz.

Çünkü Gazze bugün sadece bombalanmıyor; vicdanlarımız da sınanıyor!

Devamını Okuyun

Yazılar

Varlık ve Vâroluş İlkesi: “Mülk Allah’ındır!” – Kadir Canatan

Yayınlanma:

-

“Mülk Allah’ındır!” ifadesi, ilk bakışta yalnızca bir mülkiyet cümlesi gibi görünür oysa varlık felsefesinin ve vâroluş felsefesinin en derin sorularına temas eden yoğun bir metafizik göndermedir. Bu cümlede mülk, sadece eşya ve servet demek değildir; tüm vâr olanlar, tüm imkânlar, tüm süreçler hatta varlık sahnesinin kendisi anlamına gelir. Dolayısıyla bu ifade hem varlığın kaynağına hem de insanın o varlık içindeki konumuna dair kapsamlı bir çerçeve sunar.

Varlık felsefesi açısından bakıldığında cümle, vâr olanların ontolojik statüsünü belirleyen bir ilkedir çünkü “mülk”; bir şeyin kime ait olduğunu söylerken o şeyin vâr oluş tarzını da belirler. Eğer tüm mülk Allah’a aitse, o hâlde vâr olan her şey kendi başına “sahip” değil, “emanet”tir; kendi başına “kâim” değil, “kıyamı başkasına bağlı”dır. Bu, İbn Arabî’nin varlık anlayışında olduğu gibi, eşyayı “gölge varlıklar” şeklinde konumlandırır: Hakikî varlık ancak Hak’tır, diğer her şey O’nun isimlerinin zuhurudur. Böyle bir çerçevede mülkün Allah’a ait olması, varlığın birliğini ve mutlak kaynağını ifade eder; hiçbir şey kendisini varlıkta temellendiremez, her şey ontolojik açıdan türetilmiş, ödünç verilmiş bir varoluşla durur. Bu yüzden bu cümle hem tevhid ilkesini bir varlık metafiziği olarak kurar hem de insanın varlığa bakışındaki yanılgılarını düzeltir: İnsan; sahip olduğuna inandığı şeylerin gerçek sahibi değildir çünkü vâr olan her şey, varlığını sürdürebilmek için mutlak kaynağa dayanır.

Vâroluş felsefesi açısından ise ifade; insanın kendi konumunu, özgürlüğünü ve sorumluluğunu yeniden düşünmeye çağırır. İnsan çoğu zaman kendisini “sahip olan özne” olarak görür; mülk, güç, konum ve kimlik üzerinden kendisine bir benlik alanı kurar. Oysa “Mülk Allah’ındır!” cümlesi, insanın vâroluşunu radikal biçimde tersine çevirir: İnsan sahip olan değil, verilenle yaşayan bir varlıktır; kurucu özne değil, kurulan bir sahnenin içinde konumlanan bir misafirdir. Bu misafirlik; insan özgürlüğünü ortadan kaldırmaz aksine özgürlüğü, bir sorumluluk zemini üzerine yerleştirir. Vâroluşun sahibi insan değildir fakat insanın o mülk alanı içindeki seçimleri yine de anlam taşır. Böylece vâroluş, “kendine mâlik olma” fikriyle değil, “kendine verilen alanı anlamlandırma” fikriyle kurulur.

Bu cümle aynı zamanda insanın benlik yanılsamasına karşı bir eleştiri niteliği taşır. Mülkiyet iddiası, insanın egosunu genişleten, dünyayı kendi merkezine doğru çeken bir vâroluş tarzı üretir. Oysa mülkün Allah’a ait olduğunu kabul etmek, insan benliğini aşkın bir kaynağa bağlayarak onu hem hafifleten hem de sorumluluk altına sokan bir bilinç düzeyini mümkün kılar. Bu açıdan söz, bir ontolojik tevazu öğretir: İnsan, sahip olduğu şeylerle değil, onlara nasıl davrandığıyla tanımlanır; mülkün değil, emanetin muhafızıdır!

Bu ifade, vâroluşçuluğun “insanın kendini yaratma” iddiasıyla yüzleştiğinde de farklı bir anlam kazanır. Modern vâroluşçuluk çoğu kez insanı, kendi değerlerinin mutlak belirleyicisi olarak düşünür ancak “Mülk Allah’ındır!” cümlesi, insanın kendi varlığının kaynak ve ölçü olmadığını hatırlatır. Değer, anlam ve yön tayini, insanın kendi kendine kurduğu bir mutlaklık değil, aşkın bir mülkiyet alanıyla ilişki içinde şekillenen bir sorumluluk düzlemidir. Böylece insanın vâroluşu, keyfî bir özgürlüğün değil de karşılığında hesap verilen bir özgürlüğün içinden okunur.

Sonuçta bu söz, üç düzeyden oluşan bir bütünlük sunar. Ontolojik düzeyde varlığın kaynağını ve birliğini, epistemik düzeyde insanın bilme ve anlamlandırma sınırlarını, etik düzeyde ise mülk karşısında insanın sorumluluğunu belirler. Sahip olmak yerine emanet bilinciyle yaşamak, gücü merkezîleştirmek yerine adaletle kullanmak, benliği genişletmek yerine aşkın bir hakikate bağlanmak gibi sonuçlar bu cümlenin doğal açılımlarıdır. Dolayısıyla “Mülk Allah’ındır!” sözü hem varlık anlayışını düzenleyen bir ilke hem de insanın kendi vâroluşunu yeniden kurmasını sağlayan derin bir çağrıdır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x