Connect with us

Yazılar

Memurum, Memurlarımız – Mustafa Zahid Ergün

Yeni Pencere

Yayınlanma:

-

Çocuğa kimlik çıkarmak için nüfus müdürlüğüne gitti. Olaylar orada gelişti. Sicil muhafızlığına kalkışıyor, kayıt altına alınıyor.

Elli dakika sıra bekledi. Bu çok nitelikli bekleme faaliyetinin ortalarında yeni evlenmiş genç bir çift geldi. Doğrudan şefe gidip ‘böyle böyle’ deyip arkada başka bir işle uğraşan ve kimlik çıkarmaya yetkisi olmadığını sonradan öğrendiği birine işini hâllettirdi. Şef imza attı, işlem bitti, stajyer kız, neyle uğraştığını çok merak ettiği bilgisayarın başından ağır ve bıkkın hareketlerle kalkmayı başardı. Neyse alıp başlarını gittiler, biraz eğilip bükülme ve çokça teşekkürden sonra.

Elli dakikanın sonlarına yaklaşmıştı. Zira elindeki kâğıt öyle diyordu. Makine vermişti neticede, yanlış olamazdı ya. Dipteki memurun oralarda bir olay patlak verdi. Masanın karşısında sıra bekleyen vatandaş, üst daireden getirdiği selâmla işini hâlletmek için sırayı önemsemeden atladı milletin önüne. Fotoğrafların ebadı uymadığı için, çektirip gelmesini ve sıra numarası almadan yine kendini bulmasını söyledi memur. Kenarda oturanlardan biri, “madem böyle oluyor” onun işini de arada hâlletmesini istedi. Memur tutuştu tabiî. Beyefendi öyle değildi de böyleydi de, yanlış anladınız da, falan da filan. Bu tür itirazlara karşı hazırlıklı birine benzemiyordu. Yere düşen kâğıtları almaya çalışması, ellerini kenetleyerek konuşması sıkılmış (sıkışmış) bir durumda kaldığını gösteriyordu. Yan masadaki arkadaşı duruma müdahale etmese kasılıp kalacaktı besbelli. Madem bu tür hakkını savunan kişileri başından savacak refleksi gösteremiyorsun, o zaman işlerini düzgün yap, kimseye eyvallah’ın olmasın. He, reflekslerin, tartışma kabiliyetin var diye de adam kayıracak hâlin yok elbette!

“Afakî konuşuyorsun, bak, afakî konuşuyorsun!” diye söze girdi yan masadaki “durum kurtarıcısı”. Böyle diye diye, adamı, pek de zengin olmayan lügat hafızasında bu kelimenin anlamını bulabilmek için zihninin dehlizlerine yollarken bunun yanında da bir sonraki ve sonradan kuracağı cümleler için vakit kazanıyordu. Bunu o kadar doğallıkla yapıyordu ki, şaşmamak elde değildi.

İtiraz eden kişiye bunun yanında elli kere “Ama bak işlem yapmadı işte.” dendi. Oysa işlem, fotoğraflar çok büyük geldiği için yapılmamıştı. Malzeme tam olsaydı gayet güzel yapılacaktı. Ve işi yap(a)mayan memur yollarken tanıdıklarını, “Hazırlayıp gelin, numara almadan beni bulun.” diye ayrıca bir iltimas daha yapmıştı. Bizimkinin işi de tam bu lafazanın masasındaydı. İsteyerek lafa karıştı ve bu “arkadan iş görme” vukuatını kenardan hatırlattı tekrar, ne duysa beğenirsiniz: “Ama sen şimdi bizi zan altında bırakıyorsun, niye o zaman söylemedin.” Aynı aymazlığa devam etti memur. Adam işlem yapmaya niyet etmiş, eyleme geçmiş, şartlar olgunlaşmadığından sonuç alamamış, hâlâ “Ama yapmadım ki.” diye kendini aklamaya çalışıyor; öteki de “Ama senin dediğin zaman aşımına uğradı.” diyor. Komediye bak. Al birini vur ötekine. Bozacının şahidi şıracı… Parmak yüzükten geçerken gibi, illâ tam ve net olarak göreceğiz demek ki.

Sırası geldiğinde önüne vardı ve bir şey demeden konuyu tekrar açma ihtiyacı duydu memur, memurumuz. Hiçbir şey demeden bekledi, kıpır kıpırdı önceki sözlerini tamamlayabilmek için. Çünkü haksızdılar ve olaya şahitlik eden herkes oradan ayrılmadan tatmin edilmeliydiler, muhtemel ve müstakbel şikâyetleri önlemek için. “Ben işime bakarım, vatandaşın işlemini yaparım, geçer giderim.” dedi. O zaman beş dakika önce niye arkadaşını koruma refleksi göstermişti? Bu dairenin fedaisi miydi? Ama onun gibi tıynete sahip biri olmazsa zaten orada, o şekilde hâl ve tavırlar sergileyerek kim barınabilir ki?

Şef koltuğuna dört beş ayrı kişinin oturduğunu ve bunların pervasızca birbirlerinin yerine imza attıklarına şahit oldu. Hatta çocuğunun kimliğinde, müdür kısmında kadın adı olduğunu, sonradan, cilt kaplama aşamasında gördü. Oysa oraya imzayı atan bir kadın değildi. Torpile müdahale eden kişinin aslında kendisi için torpil istediğini söyleyerek ve bu yolla onu kötüleyerek kendi hareketini gizledi memur. Kendi adamına torpil yapmasaydı, diğerinin torpil damarı harekete geçer miydi? Herkese âdil davransaydı kim niye torpil istesin ki? Benim olmayan torpil, tutanın elinde patlasın anlayışı da sakat.

O dairede kimliği halka karşı kutsallaştırıyorlar. Ama kendileri yetkisiz imza atıp pul mesabesinde gördüklerini ortaya koyuyorlar.

Orada olan tek şey; organize olmuş kötülüğün birleşememiş iyiliği iğfaliydi.

Sıra beklerken yanına 3 çocuğuyla bir kadın oturdu. Ameliyat olacak çocuğunun kimliği kaybolmuş ve hâliyle hastane işlem yapmadığı için yenisini çıkarmaya gelmişler. Onu dinliyoruz: “6 kişi 1300 lira (2015 yılında) ile geçinemiyoruz.” dediğinde, “Millet eskiden darlık zamanlarında çorbaya kuru ekmeği katık ederek idare ediyormuş, hâline şükret.” demiş sosyal yardımlaşma görevlisi.

Bunları yazmaktan kasıt Mizancı Murad’ın Mansur’undan beri Oğuz Atay’ın da yerlere vurduğu, günümüzde de hiç azalmayıp aksine artan zihniyet meselesine bir mim koymaktı.

Bir 5-6 dakika sürdü hararetli tartışma. Adam gitti, bunlar biraz daha devam etti. Adalet, hak, hakkaniyet, adam kayırma kavramlarının çokça geçtiği tartışma sonrası sırası gelince vardı memurun önüne ve dedi ki: “Bizim çocuğun adı Âdil olacak.” Adam bir baktı yüzüne, ciddi mi diye. Sandı ki, o kargaşada kızıp da söyledi. Baktı ki şaka etmiyor, yazıverdi. Ona da kontrol ettirdi. Bu ismi insanlık tarihi kadar eski, her dönemde cari olacağı için seçmişti oysa. Bu lanetlenmiş çağda yaşaması da etkili oldu elbette. O gün yaşanan hadiseler ise içinden şu zalim şüpheyi kaldırmakla kalmayıp, bir de onu oraya aldırdı, iyi mi!

Ah be ablam diyemedin mi, “Gel kardeş, bak sende 4 çocuk da yoktur, gel biz maaşları değişelim de sen geçin 1300 lira ile.” Neymiş, asgarî ücret almıyorsan, fakir değilmişsin. Yuh be kardeşim. Hem alt limitten bir fazla çocuğu da olmuş bak. “Nasıl bakacağım o kadar çocuğa?” dediyse, suçlu mu oldu şimdi.

İşlemleri yapılırken bir vatandaş “Beni de muhtara gönderdiniz, ama bak, yine gittim, sıra aldım, tekrar bekliyorum.” dedi. Memur, adam hakkında, “Sen şuradaydın da şöyle bir kişiyle geldin de şunu şunu dedin de.” vs. öyle bir detaya girdi ki, adam bu boş bilgi bombardımanı karşısında “hı hı” diyerek emme basma tulumba gibi kafayı sallamaktan kafayı buldu. Zaten bir işin başındaki kötü niyetli kişilerin en büyük marifeti manipülasyon ve (dez)enformasyon ile sürekli gündemi kendi lehine değiştirmek değil midir? “Kral çıplak” dediğin zaman, gözünün içine baka baka insanı öyle bir soyuyor ki, “Ulan benmişim ya çıplak.” diyor en sonunda. Kendi aleyhine bile olsa vatandaşa derdini anlatmasında yardımcı olması gereken/beklenenler, hem lafı ağzınıza tıkayıp hem de herkesi suçlu durumuna düşürüyorlar.

O torpil mağduru adamın kolundan tutup “Bak abicim şu herif sana ‘ama işlem yapmadı ki’ dedi ya, gel biz hemen buradan çıkalım.” deyip bahçede yürürken bu tip rezaletin her türlüsüne söve söve başka bir ilçede başka bir memura yaptırabilirlerdi işlerini. Ama o rezaletin içinde kalarak belki de pis kokulara burnumu tıkayarak şahitliğe devam etmesini tek bir gerekçeyle açıklayabilirdi. O da bu metni kaleme almak. Bunu ancak yergi affettirebilir.

Sürekli yeni silahlar üreten küresel emperyalistlere karşı daha tesirli silahlar üretmek elimizde bile olsa bunu yaparsak sonunda dünyayı havaya uçururuz. Ne yapmalı peki? Onların tesirli silahlarını devre dışı bırakan, daha düşük maliyetli, kullanışlı aksi sistemler geliştirmeli. Tartışmada sürekli sesini yükselten memur gibi o da onunla aynı tavrı takınsa sonunda mutlaka kavga çıkar. Ne yapmalı peki? O memuru farklı zamanlarda takip edip davranışlarını şikâyet edip hakkında dava açmalı. Yoksa adam başka türlü hatalı olduğuna yanlış yaptığına mümkün değil inanmıyor.

Memura; “Bak şu haksızlığı yaptın.” diyor. “Bunu tespit etmek ve söylemek senin yetkin değil.” diyor. Bunun üzerine daha ona ne söylenir ki!

Diğer daireden inen memurun boş bıraktığı masasında işine kim bakıyor, onun orada olması gerekip de olmadığı dakikalarda hangi beli bükük ihtiyar sıra bekliyor çaresiz. Nüfus memuru hastanede bir işini hâlletmeye gitmiş, işe bak ki hastanedeki de postaneye gitmiş 5 dakikalığına. Postane müdürü uzun bir aradan sonra ancak gelen bir misafirini pastaneye götürmüş. Müdür ya, olur o kadar. İşe bak ki özel sektör olmasına rağmen pastanenin işçileri de o gün grevdelermiş. Greve katılanlardan biri arada kaçamak yapıp çocuğunun durumunu sormaya okula gitmiş. Artık biliyorsunuz, öğretmen yeni aldığı, ilk göz ağrısı ev için tapu dairesindeymiş o sıralar. Aa, bak sen, tapucu arkadaş da kısa bir iş için nüfus idaresine gitmesin mi! Yandı gülüm keten helva. İşin ilginci, tüm bu gidip gelmeler, kaçamaklar falan öyle bir çakışmış ki, herkes burnundan soluyarak dakikalarca bekledikleri kapılardan işlerini hâlledemeden yerlerine geri dönmüşler. Bunlardan üçü kavşaktaki trafik ışıklarına dikkat etmedikleri için, öfke kaynaklı dalgınlıktan ötürü girmişler mi burun buruna. Görece kazasız belâsız iş yerlerine dönenler, havada değişik bir karartı görmüşler. Kin, nefret ve öfke ile solunmuş onlarca nefesten arda kalan kaçak mazot dumanı gibi, kara kömür renginde bir şey. Koltuklarına oturup sıradaki işleriyle ilgilenecekleri yerde, bir de sakinleşmek için sigara, çay, tuvalet molası vermişler. Ee, hak ettiler ama… O gün, olmak bilmeyen akşamı, saatlerce ona azar, buna küfür derken zor dar etmişler. Şunu da merak etmiyor değilmiş: Mesai saatinde görev yerinden ayrıldığında başına bir şey geldiğinde ne hüküm veriliyor, kanunda ne yazıyordu bu hususta?

“Ben de memurum, bu işleri az buçuk bilirim.” deyince, hemen yakınlık kurmaya çalışıp “Şimdi hocam bak, aslında şöyle de böyle de…” gibi laflarla iyice ütülenen kafasını dalgalandırmak için püfür püfür esen, Dünyanın yetenekli adamlarından rüzgâra verdi.

Son söz: Bir devlet görevlisi, yaptığı bariz bir haksızlık karşısında mukavemet edecek birine karşı kendini savunamayacaksa o zaman en baştan haksızlık edip bu sürtüşmeye girdiğinde işler trajikomik bir hâl alıyor. Ama paşalar gibi kendini savunabiliyorsa lâfebeliğiyle, mugalâtayla, o zaman yapabiliyor. Sen başka bir dairedeki memurun yakın-uzak akrabalarının işlerini hâlletmezsen, senin de onun dairesinde işin çıktığında, o da seninkini görmezden gelir. Hadi senin şahsî işin olsa gam yemezsin de bir yakının senden bunu rica ettiğinde, yaptıramazsan, madara olursun ahali arasında. “O kadar senedir oradasın, ayda yılda bir işimiz düştü, onu da hâlledemedin, tuf sana.” derler adama.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Bir Terbiye Süreci Olarak 28 Şubat

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

* 2013 yılında, yine bir sene-i devriye vesilesiyle yaptığım 28 Şubat süreci değerlendirmesini buraya almadan edemedim. Hem 28 Şubat’ın, hem de bu yazının üzerinden epeyce zaman geçti. Dolayısıyla buradan hareketle yeni değerlendirmeler yapılabilir. 

28 Şubat’ın doğru değerlendirilebilmesi için biraz zaman geçmesi gerekiyordu, o zaman sanırım objektif tahlillere yetecek kadar geçti.

Her şeyden önce 28 Şubatı tek başına değil de bir yandan darbeler silsilesinin devamı, diğer yandan da küresel ölçekteki benzerleriyle birlikte ele almak zorundayız.

28 Şubatı doğuran koşulları küresel hegemonyanın planlama ve adımlarından uzakta ele alacak her tahlil eksik kalacaktır. Küresel hegemonyanın Türkiye ayağının taşeron rolünü abartmak işleyişi kavramayı zorlaştıracaktır.

Bugün, üzerinden on altı yıl geçmesine rağmen İslamcı çevrelerin 28 Şubatı layıkıyla anladığından bahsedemeyiz. Bu çerçevede yazılan yazılar, yapılan konuşmalar, panel ve konferans gibi etkinlikler daha çok sürecin muhataplara yaşattığı acılara odaklanıyor. Özellikle başörtüsü yasağıyla sembolleşen ve zirveye çıkan 28 Şubat, İslami çevrelerin anlatımlarında küresel plan ve paralelliklerden uzak değerlendirmelerle tartışıldığı için gerçek konumuna oturtulamıyor.

Burada, öncelikle 28 Şubattan önce 12 Eylül darbesine bakmak icap ediyor. 12 Eylül, kapitalizmi tehdit eden sol hareketleri tasfiye etmeyi amaçlamıştı. Bir yandan sol hareketi tasfiye ederek küresel kapitalist işleyişin Türkiye ayağını sağlama alan 12 Eylül darbesi diğer yandan da İran devriminde karşılığını bulan ve Türkiye’de de yükselme emareleri gösteren İslami hareketi Türk-İslam senteziyle yolundan saptırmak istemiş, bu suretle de resmi ideoloji dışındaki her türlü ideolojik hareketi tehdit olmaktan çıkarmıştı.

12 Eylülün ne istediği açıktır: Özal’ın müsteşarlık yaptığı sivil hükümetin ilan ettiği 24 Ocak neoliberal dönüşüm programını sıkı bir disiplin içerisinde uygulamak! 24 Ocak kararlarının istikrarsız siyasal ortamda gereği gibi uygulanamayacağına karar veren küresel hegemonya 12 Eylülün baş mimarıdır. Cuntanın vazifesi taşeronluktan öteye geçmez.

Küresel kapitalizmin, yaşadığı tıkanıklığı aşmak için yaşamın bütün alanlarını talan etme, kamusal varlıkları devletten/halktan tümüyle alıp sermayeye peşkeş çekme planı evvela Pinochet tecrübesiyle Şili’de, Reagan’ın ABD’sinde ve Thatcher’ın İngiltere’sinde ortaya çıkan ve birbirine yakın tarihlerde dünyanın uzak yakın birçok ülkesinde tekrarlanan bir süreçte tecrübe edilmiştir. 12 Eylül darbesi bu sürecin Türkiye taşeronluğudur.

28 Şubat, ancak bu zeminde ele alınabilirse bir anlam kazanacaktır. 12 Eylül rejiminin ifsad edici Türk-İslamcı sentezi her şeye rağmen egemenleri tatmin etmekten uzakta kalmıştır. Turgut Özal’la birlikte uygulanmaya konan neoliberal politikalar yükselen Refah Partisi ve radikal İslami söylemin tehdidiyle karşı karşıya kalınca egemenler bir terbiye operasyonunu daha gerekli görmüşlerdir.

Kapitalist işleyiş, ideolojik muhalefetleri bertaraf etmek zorundadır. Zora dayalı kapitalistleşme politikalarından ürün çeşitliliğine dayalı kapitalist evreye geçince göreli bir özgürlük ortamı, tüketimin güvenli bir iklimde var olabilmesi için gerçekleştirilmek zorundaydı. İşte 28 Şubat darbesi bu politikalara geçişin son operasyonudur.

28 Şubat’ın İslami kimlikle üretilebilme potansiyeline sahip muhalefeti ehlileştirmeyi amaçladığı bu çerçeveden açıkça görülebilir. Tasfiye edilen Erbakan iktidarı D-8 projesinden tutun muhtevası kâmilen kavranamasa da yerel ve küresel kapitalist işleyişi tedirgin eden ve İslami dille takviye edilen “Adil Düzen” söylemiyle “başka bir dünya” iddiasını dillendiriyor ve alenen Siyonizme, İsrail’e karşı çıkıyor, başta İran olmak üzere Batının istemediği yeni ittifaklar arıyordu. Batı kapitalizmi için bu arayış ve çabalar büyük bir tehditti. Erbakan iktidarının yanı sıra onu da aşan bir sertlikte yükselen ve kendisine biçimler arayan radikal tevhidi söylem ayrı bir baş ağrısı oluşturabilecek bir imkân ve potansiyele sahipti; önünün alınması gerekiyordu.

28 Şubat tam bir terbiye ve ehlileştirme sürecidir. Hareketlilikleri, yürütülen korku ve tedhiş politikaları ile kontrol edilen, sindirilen İslami çizgi içinden ılımlı İslam politikalarıyla uyumlu bir iktidarı çıkmıştır. Yerel ve küresel sistem karşısında örgütsel ve düşünsel olarak dağınık durumda bulunan Müslümanlar/İslami çevreler, büyük oranda çözülmüş ve direnişler örgütleyememiştir. İtiraz ve muhalefet çabaları olmuşsa da geniş çevreler tarafından sahiplenilmediğinden bu çabalar akim kalmıştır.

Artık İslamcı çevreler 28 Şubat’ın yaşattığı acıları çok fazla konuşmak yerine ürettiği yeni siyaseti, bünyelerinde oluşturduğu tahribatı ve yeniden nasıl derlenip toparlanacaklarını tartışmalıdır. Acılar üzerinden gerçekleşen 28 Şubat anlatıları bugünkü yanıltıcı siyasal/sosyal atmosferi fazlasıyla meşrulaştırmakta, sorgulamaların önünü kesmektedir.

28 Şubat her şeyden önce İslami çevrelerin siyasal iddialarını geri çektirmiştir. Siyasallık iddialarından uzaklaşan İslami çevreler aile ve çocuk eğitimiyle uğraşmaya başlamış, bugün için mağlup olduklarına iyice inanarak sorumluluğu, siyasal mücadeleyi gelecek kuşaklara havale etmiştir.

“Paranın dini imanı olmaz” söylemiyle ilk günden çılgınca neoliberal politikalar doğrultusunda politika yapmaya başlayan AKP iktidarı, 28 Şubatın doğurduğu en büyük proje olarak içinden geldiği İslami çevrelerin rızalarını sistemle bütünleştirme doğrultusunda büyük bir iş yapmıştır. Müslüman kitlelerin ne pahasına olursa olsun başta başörtüsü yasağı olmak üzere İslami kimliğe dönük yasakların ortadan kaldırılmasını istemesi küresel güçlerle ve sermaye çevreleriyle uyumlu AKP iktidarına karşı bir körlük yaratmıştır.

Irak işgali sürecinin birinci ayağında hükümetin ısrarla meclisten geçirmeye çalıştığı 1 Mart tezkeresi iktidarın NATO ve ABD ile ilişkilerinde nasıl bir tutum alacağını işaret etmişti. Bu işaret aradan geçen onca yılda hep aynı çizgiyi göstermiş; Türkiye o günden sonra Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Ortadoğu politikalarında hep emperyalist NATO ve ABD politikalarının yanında yer almıştır. 1 Mart tezkeresine önemli bir tepki gösteren İslami çevrelerin direnci zamanla kırılmış, hatta bazı kanaat önderleri ve aydınlar NATO’nun neredeyse bir hayır örgütü olduğuna dair yazılar kaleme almaya başlamışlardır.

28 Şubat, İslamcıların referanslarını da ciddi biçimde etkilemiştir. Vahiy yerine AB kriterleri öne çıkmış, bu süreçte hakikatle irtibatları sorunlu hale gelen Müslümanlar, demokratik ve liberal değerleri öne çıkarmışlar, hayati meseleleri o anlayışlara atıfta bulunarak tartışmaya başlamışlardır. Bu, darbe sürecinin belki de en önemli sonucudur. Zira zihinsel kırılma her şeyden önce gelir, bütün bir geleceği belirler.

Başörtüsü yasaklarıyla sembolleşen 28 Şubat darbe sürecine karşı İslami çevrelerde ortaya konulan direniş ve muhalefet süreç içerisinde hükümetten beklenen çözüm umutlarıyla sahipsiz bırakılmıştır. Bu meselede bugün şöyle bir tablo var: Ufak adımlarla sınırlı alanlarda getirilen başörtüsü serbestiyeti karşısında İslami çevrelerden sınırsız bir rıza alınmıştır. Bu rıza doğrultusunda hükümetin kapitalizmin, emperyalizmin taşeronluğunda büyük mesafeler alması görmezden gelinmiş ve bu süreç içerisinde Müslümanlar türlü yozlaşma ve çürüme tehdidiyle karşı karşıya kalmışlardır.

Başörtüsü İslamla zalim sistem/ler arasında uzlaşılmaz bir çelişkinin işareti, devrimci bir mücadelenin sembolü olmaktan çık(arıl)mış; kapitalist politikaların, NATO ittifaklarının üzerini örtecek, onların görünmesini engelleyecek bir biçimde işlevselleş(tiril)miştir.

Cihan Tuğal’ın “İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi” kitabında işlediği tez İslami çevrelerde süratle gerçekleşmiştir. Bu hızın baş döndürücü olduğu söylenmelidir. Mümtaz’er Türköne’nin “Doğumu ile Ölümü Arasında İslamcılık” kitabı da benzer bir tezi işlemektedir: “İslamcı söylem devletle bütünleşerek ortadan kaybolmuştur.” Her ne kadar Türköne’nin tespitleri temenni boyutlu olsa da bu tespitlerin gerçekleri önemli ölçüde ortaya koyduğu kabul edilmelidir. İslamcıların devletin bekasına hizmet ederek sistemin yaşadığı meşruiyet krizini aşmada yardımcı olduklarını söyleyen Türköne’ye göre İslamcıların büyük oranda eklemlendiği AKP iktidar süreci, İslamcı iddialardan vazgeçişin açık göstergesidir. Burada Ali Bulaç’ın AKP iktidarının İslamcı aydınları devlet memuru yaparak onların enerjilerini devlet adına emdiği tespitini de hatırlamakta fayda var.

Hızlı ve çılgın özelleştirmeler dindar insanların yönettiği iktidar sürecinde gerçekleşip emekçiler işsiz kalırken; AKP iktidar sürecinde on binden fazla işçi iş cinayetlerinde can verirken; milyonlarca işsizin yanında bir o kadar insan da asgari ücret koşullarında yaşama tutunmaya çalışırken; HES’lerle, 2-B ve kentsel dönüşümlerle tabiat ve şehirler kapitalist hırslar doğrultusunda yağmalanırken, terbiye edilen İslami çevrelerden adaleti Allah için ayakta tutacak etkili bir muhalefet olmamıştır. Bilakis “sınıf atlayan dindar çevre” tartışmaları faklı platformlarda sık sık yapılır olmuş, adalet ve özgürlük ışığı olacak İslami değerler, müntesiplerince bu rolünden uzaklaştırılmış; toplumsal öfkeyi üzerine çekecek bir odağa dönüşmeye başlamıştır.

12 Eylülün neoliberal dönüşüm politikalarının bir ucunda yer alan AKP iktidarının darbecilerle hesaplaşma söylemi de açık bir sahtecilik içermesine rağmen İslamcılar tarafından bu yeterince algılanamamıştır. Pinochet’ye benzeyen süreciyle Evren, uyguladığı çılgın neoliberal politikalarıyla aslında tam bir AKP’lidir. Hatta AKP, bu politikaları uygulamada Evren’den çok çok daha ileri gitmiştir. Evren’in üretmeye çalıştığı Türk-İslam sentezi de bu paralelde değerlendirilebilir.

28 Şubat süreci tam manasıyla bir yardım/hayır kurumlaşması dönemi olmuştur. Siyasi iddialarından vazgeçen İslami çevreler, çocuk ve aile eğitimine benzer bir usulle yardım faaliyetlerine odaklanmış; adaletsizlikler üreten kapitalist sistemi sorgulayıp kökten ortadan kaldırmak yerine yoksulların anlık ihtiyaçlarını gidermeye matuf çalışmalara yoğunlaşmış, sınıf farklılıklarını da tartışmaktan sakınmıştır. Bu çerçevede, yardım faaliyetleriyle sınıf oluşumları arasındaki çelişkileri masaya yatıran kişi ve çevrelere gösterilen tepkideki aşırılık manidar ve üzerinde düşünülmeye değerdir.

İslami çevrelerin yeni kuşaklara aktarabileceği entelektüel derinliğe sahip bir siyasal mücadele mirası olmayınca özellikle kariyer arzularının, mesleki itibar kaygılarının öne çıktığı, sadece kültürel ve salt inançsal düzlemde ve hayatı ıskalayan bir din eğitimiyle yetinerek oluşan bir genç kuşak var bugün karşımızda. Emevi siyasetine paralel biçimde İmam-Hatipler, Kur’an Kursları, Diyanet gibi kurumlar eliyle araçsallaştırılan İslam, devletin ikbal hesaplarıyla gençleri buluşturdu, bütün bir nesil tartışmalarını başka bir noktaya taşıyarak İslamcıların ufuklarını kapattı.

“Terörizmin Finansmanı Hakkındaki Kanun”la sessiz sedasız emperyalistlerle her hal ve şartta birlikte olacağına bir kez daha garanti veren hükümete dönük sınırsız destek, Müslüman zihinleri yeniden inşa edilen ve bekasına vurgu yapılan devlet dolayımında konumlandırmaya devam etmektedir. Küresel kapitalizmin jandarmalığını yapan NATO’nun İslam dünyasının geleceğini kuşatan füze radarına, patriotlarına, kara karargâhına ses etmeyen İslamcılık, terbiyeden nasibini fazlasıyla almış değil midir?

Akif Emre’nin içeride devrim yapamayan İslamcıların dışarıda devrim heveslisi olmasını izah etmeye çalıştığı gazete yazısı mühimdir. Özellikle Suriye meselesinde ABD-Suud-Katar çizgisinde konumlanan hükümetle büyük oranda paralelleşerek sınırsızca silahlı mücadele propagandası yapan İslamcı çevrelerin 28 Şubat darbe sürecinde herhangi bir etkili sivil direniş bile üretmekten aciz kaldığı düşünülürse garabet kendini çok daha iyi gösterecektir.

Türkiye İslamcı çevrelerinin yaşadığı zihinsel yoksulluk, siyasal ufuksuzluk 28 Şubat terbiye atmosferinde ziyadesiyle derinleşmiştir.

Ana damar İslamcılığın terbiye ve ehlileştirilme sürecinde devlet siyaset ve kadroları içinde küresel ve yerel kapitalizme uygun siyasetlere eklemlenerek yok olmasından sonra devrimci arayışlarını sürdüren İslamcı oluşumlar, siyasetler kıpırdanma aşamasındadır. 28 Şubatla hakiki manada yüzleşme bu kıpırdanmaların ete kemiğe bürünmesiyle olacaktır.

 platformhaber.net, tasfiyedergisi.net

 

 

Devamını Okuyun

Haberler

Biden ve İran Nükleer Anlaşması: Müzakerelerden Ne Beklenmeli?

Yeni Pencere

Yayınlanma:

-

İran, BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi, Almanya ve Avrupa Birliği arasında 2015 yılında kabul edilen ve “ İran nükleer anlaşması ” olarak bilinen Kapsamlı Ortak Eylem Planı, çarpıcı bir diplomatik başarı olarak kabul edilmişti. İran, BM yaptırımlarından mali ve ekonomik yardım alması karşılığında zenginleştirilmiş uranyum kaynaklarını sınırlamayı veya ortadan kaldırmayı kabul etmişti.

Ancak 2018’de, ortak diplomatik girişime karşı bir küçümseme olarak, o zamanki ABD Başkanı Donald Trump, ülkesinin geri çekilmesiyle ilgili bir tweet atmış ve İran’ın petrol ihracat parası da dâhil olmak üzere mali yardımları Ortadoğu’daki terör örgütlerini desteklemek için kullandığını iddia etmişti.

Suudi Arabistan, İran’a karşı jeopolitik konumuyla Trump’ın Ortadoğu politikasının temel taşlarından biriydi. Ülke, Jared Kushner’ın aracılık ettiği Ortadoğu Barış Planı müzakerelerinde etkili oldu. Büyük bir savunma anlaşması Mayıs 2017 yılında Riyad’a yaptığı ilk resmi ziyarette Trump tarafından imzalandı.

Aynı ziyaret sırasında Suudiler, Trump’ın İran’ı bölgedeki ana tehdit olarak ilan eden konuşması için birkaç Müslüman devlet temsilcisini topladı. İran askeri komutanı Kasım Süleymani’nin Ocak 2020’de ABD tarafından öldürülmesiyle, Suudi Arabistan’ın iktidardaki veliahtı Muhammed bin Salman’ın en büyük düşmanı Ortadoğu satranç tahtasından çıkarılmış oldu.

Trump’ın, gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi konsolosluğunda öldürülmesinin ardından misilleme niteliğinde adımlar atma konusundaki isteksizliği, Krallığın fiili hükümdarı olan veliaht Prense sarsılmaz desteğini göstermiş oldu. Trump, Suudi Arabistan’ın Yemen savaşına katılımı konusunda da aynı isteksizliği gösterdi.

Biden’ın Suudi Arabistan’a verdiği ilk mesajlardan biri, artık ABD’nin koşulsuz desteğine güvenmemesi gerektiğiydi. Beyaz Saray basın sekreteri Jen Psaki’nin 16 Şubat’ta ABD-Suudi ilişkilerinin “yeniden ayarlandığını” açıklaması, veliaht Prens için, sınırlandırılmamış davranışlarının Biden yönetimi tarafından hoş görülmeyeceğinin bir işareti olarak görülmelidir.

Müzakerelerden ne beklenir?

Bu arada İran’ın eli, olası müzakerelerde anlaşma yapılmadan öncekilere göre daha güçlü olacaktır. İlk görüşmeler sırasında Suriye iç savaşı yeni başlamıştı ve Esad’ın geleceği belirsizdi. Yeni bir rejim olasılığı, özellikle Suudi Arabistan tarafından desteklenen ve finanse edilen bir rejim, Tahran için önemli bir müttefik kaybı anlamına gelir ve İran’ın Lübnan’daki Hizbullah’a desteğini sekteye uğratabilirdi.

İran Devrim Muhafızları ve Şii milisler, IŞİD’le savaşırken Irak ordusunu desteklemek için ABD hava saldırılarından dolaylı olarak faydalanıyorlardı. Anlaşmanın Temmuz 2015’te duyurulmasının ardından, savaşın niteliği değişti: Rusya, Eylül 2015’te Esad rejimi yanında savaşa müdahale etti ve Devrim Muhafızlarının savaşa katılımı, Esad güçlerine katılmaları için 100.000 Suriyeli savaşçıyı daha eğitmesi savaşın seyrini etkiledi. IŞİD’in yenilgisi ve Trump’ın Ekim 2019’da Amerikan güçlerini Suriye’den çekme kararı, Suriye rejiminin gücünü ve İran’ın nüfuzunu genişletme ve sağlamlaştırma fırsatları sundu.

Dahası, ABD anlaşmadan çekildiğinden beri İran, nükleer yakıtı 2015 anlaşmasında kabul edilen sınırların ötesinde zenginleştirdi. Ayrıca nükleer tesislerin uluslararası denetimlerini de durdurdu. 10 Şubat’ta Uluslararası Atom Ajansı üyelerine “İran’ın nükleer silahlar için hayati önem taşıyan uranyum metali ürettiğini” bildirdi. Diğer bir deyişle, Trump’ın kararının ardından nükleer programının hızlanması nedeniyle İran atom silahlarına sahip olmaya şu anda daha yakın durumda.

Nükleer kapasitedeki gelişmeler ve Suriye’deki daha istikrarlı durum, İran’ın müzakere masasındaki elini güçlendiriyor.

Bir başka potansiyel zorluk, İran’daki iç siyasetle ilgilidir. İran dış politikası, dini lider, cumhurbaşkanı ve Yüksek Milli Güvenlik Konseyi ve Uzmanlar Meclisi başkanlarıyla ortaklaşa yapılır. Yürütme gücü başkana aitken, dini lider politikayı onaylamalıdır.

2015 yılında, dini lider Ayetullah Ali Hamaney, ılımlı cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin anlaşmaya ilişkin politikasına gönülsüz bir onay verdi. Hamaney’in zihninde ne olduğunu bilmek imkânsız olsa da, yaptırımlardan büyük zarar gören İran ekonomisi ve geniş ölçekte ise Ortadoğu’daki belirsiz jeopolitik gelişmeler olası nedenlerdi. Ancak o zamandan beri, kısmen Eylül 2019’da uygulamaya konulan yeni BM yaptırımları ve Süleymani’nin öldürülmesiyle sertlik yanlıları daha da öne çıkmış oldu.

Haziran 2021’deki İran cumhurbaşkanlığı seçimleri, ılımlılar ve şahinler arasında bir savaş alanı olacak. Adaylardan biri olan Hamaney’in askeri danışmanlarından Hossein Dehghan , Ruhani’nin ılımlı tutumunu şimdiden eleştirdi.

İran nükleer anlaşması birkaç ülkenin ortak çabasıdır. Trump’ın çekilme kararı anlaşmayı öldürmese de ciddi şekilde yaraladı. Trump gibi, Biden de anlaşmanın yönetiminin Orta Doğu vizyonunun önemli bir parçası olmasını istiyor ancak bu tahmin ettiğinden daha zor olabilir.

Ali Bilgiç, Loughborough Üniversitesi

Kaynak: theconversation.com

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Cinsel Özgürlük Söylemi

Halil Toprak

Yayınlanma:

-

Aktivizm

LGBT aktivistlerine bakalım: Cinsel yönelim veya tercihiyle tanınma, kabullenilme mücadelesi veriyorlar. Cinsel kimlikleri varoluş hâline gelmiş ve bunu gizleyip iki yüzlü davranmıyorlar. Heteroseksüelliğin kamusal, siyasal her alanda takdimini mümkün kılan haklara homoseksüelliğin, biseksüelliğin ve diğerlerinin sahip olması için uğraşıyorlar. Toplumsal cinsiyet dayatmasını kırmak için siyasileşmek zorundalar. Kişisel olanı politik olarak kodluyor ve özel alana hapsedilen cinsel kimlikleri aktivizmle kamusal alana taşıyorlar. “Ya dostsun ya düşman!” şeklinde hırçın bir siyaset yürütüyorlar.

Genetik, hormonal, nöroanatomik, çevresel veya tercih ortada bir LGBT gerçekliği var. Beden, arzu ve duygu yasakla engellenemiyor, yolunu bir türlü buluyor.

Kimi ulus aşırı şirket, devlet, siyasî oluşum, dernek, oyuncu, şarkıcı, yazar vs. LGBT’yi normalleştirip yayıyor. İşin içinde bar, kafe, otel, tatil köyü, tur, festival gibi koca bir pazar da mevcut.

Eşcinsel hareketler içerisinden baktığımızda kimi ülkelerde nikâh hakkının olması bir kazanımsa da devlet ve evlilik kurumu tartışmalı konular. Eşcinsellik devletin evlilikle tanıdığı bir hâl alınca diğer cinsel kimlikler dışarıda kalıyor.

İnsan iş gücünün çok gerekli olduğu dönemlerde aile, sermaye açısından işçi üretim yeriydi. Dijital çağda insan atıl konumda olunca eşcinsellik sermaye nezdinde kabul görmeye başladı.

Yıllar içerisinde eklemeler yapılan LGBT şemsiye bir kısaltma olsa da kendi içinde yekvücût değil. Bu harflere, aralarındaki çekişme ve farklara değinmeyeceğiz. Ancak örnek vermek adına ameliyatla cinsiyet değiştiren transseksüele (hepsi ameliyat olmuyor) kimi eşcinsellerce yapılan eleştiriyi vurgulayabiliriz: Onlar mevcut kadınlık ve erkeklik rollerini benimseyip geleneksel biçimde yaşamakla sistemi yeniden üretiyor.[1]

Cinsel Özgürlük

LGBT’ye dinen, örfen karşı çıkışlar nefret söylemi veya suçu kapsamına çabucak alınabiliyor. Oysa kendileri heteroseksizm adına neler sarf etmiyor! Tabi şiddete uğramaları, öldürülmeleri kabul edilemez.

Lût kıssası, antik Yunan, antik Roma eşcinsellik anlatısıyla nam salmıştır. Divan şiirinde, halk türkülerinde oğlancılığa dair bolca malzeme derlenebilir. Filan padişahın oğlan seviciliği, halktan evli erkeklerin oğlan düşkünlüğü anlatılır durur. Böyle örnekleri çoğaltmak durumu elbette olağanlaştırmaz.    

İslâm, kadın ve erkek arasında uygun şartlar dâhilinde nikâhlı ilişkiden yanadır. Diğer hiçbir cinsel ilişkiyi kabul etmez. Lût kıssasını eğip bükerek türlü cinsellikleri meşrûlaştıranlar var. Kimi dindar  “Bunlar haramsa bile Allah’ın insanları yargılayacağını, bu durumun kimseyi ilgilendirmediğini” söylüyor. Bu söylem “dini insanın içine hapseden katı laik anlayışa” paralel şekilde dini toplumsallıktan bireyselliğe havale ediyor.

Metni zorlama yorumlarla kendine uydurarak müslümanlıkta ısrar edenlerin Lût kıssasıyla ilgili iki görüşüne değinelim: Birincisine göre Lût kıssasında eleştirilen eşcinsellik değil tecavüz ve zorbalık. İkinci görüşe göre heteroseksüel erkeklerin melek kılığındaki erkeklere meyledip biseksüel davranmaları kınanmıştır yoksa eşcinseller başımıza imam bile olabilir.

Queer Düşünce

Queer’in anlamlarını şöyle sıralayabiliriz: meçhul bir orijine sahip olan, hasta ya da kötü hissetme hâli, heteroseksüel olmayan, karanlık, sapkın, eksantrik.[2]

Yukarıdaki açıklama girişiminde queer için tanımlama güçlüğü, belirsizlik öne çıkıyor. Evvelde “ibne” anlamında kullanılmışsa da 80 ve 90’lı yıllarla beraber ayrımcılığa maruz kalan kimlikleri ifade etmektedir. Kendisi bir kimlik değildir.

Queer düşünce, feminist ile eşcinsel hareketlerden beslenmişse de onlardan kopmuştur. Feminizm, “kadın” diye bastırdıkça “erkeklik” varlığını sürdürecektir çünkü kadın-erkek ikiliği birbirini besler. Trans kadınların kimi feministlerce dışlanmasına karşılık queer teoride “kadınlık özü”nün olmadığı vurgulanır. Eşcinsel hareket içerisinde de beyaz erkekler baskın ve onlar başka kimlikleri ötekileştiriyor.

Queer okumaya göre tarih içerisinde inşâ edilmiş kadın-erkek ikiliği aşılmalıdır. Cinsiyet, iktidar içeren bir yapı arz eder, dolayısıyla reddedilmedir. Cinsiyet; doğuştan sabit ve istikrarlı değildir, oluşum hâlindedir.

LGBT barındırdığı cinsiyet ve kimliklerle ayrımcılık içerir. Queer; hetero veya homo normlara karşı olup cinsiyetsiz, kimliksiz ve kategorisiz tahayyüldür.

Sonuç yerine

Queer düşüncenin aksine Allah insanı kadın ve erkek olarak yaratmıştır. Hünsâ veya cinsel organı olmadan doğmak olsun diğer etkenler olsun yaratılışta iki cinsiyetin ötesi yoktur. Hünsâ/intersex üçüncü cinsiyet değildir.

İslâm’ın haram saydığı -kadın ve erkeğin nikâhsız ilişkisi dâhil- her türlü cinsel yaşantının mahrem alanda kalmasına dair söylemler duyarız. Bunlara dikkatli baktığımızda tercih, insan hakkı ve günah işleme özgürlüğünden ziyade heteroseksüelliğin çoğunluk olduğuna dair güven göze çarpar. Tabi, mesele kalabalıkla onanma değil LGBT çoğunluk da olsa sapkındır. Nesli/ekini ilgilendiren cinsellik konusu toplumdan bağımsız değildir. Buradan da faşizm üretircesine “Herkesin özeline Platon’un devleti gibi müdahele edelim.” demiyorum.

Özgürlük söylemi her yeri etkiliyor ve dönüştürüyor. Lût kıssasını cinsel özgürlük bağlamında ele alan yorumlara değindik. Sol söylemlere baktığımız zaman da ibrenin sınıftan feminizm ile cinsel özgürlüğe kaydığını görüyoruz.

“Şimdi her şey özgür, kartlar açıldı ve hep birlikte asıl sorunla karşı karşıyayız: ORJİ BİTTİ, ŞİMDİ NE YAPACAĞIZ?”[3]

 

[1] Pınar Selek, Maskeler Süvariler Gacılar, Ayizi Kitap, s. 75, Ankara, 2014.

[2] Judith Butler, Bela Bedenler, Sayfa 250, Pinhan Yayıncılık, Mart, 2014.

[3] Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı, s. 10, Ayrıntı Yayınları, Ankara, 2010.

Devamını Okuyun

GÜNDEM