Connect with us

Yazılar

Adaletle Hükmetmek – Aydın Işık

Yeni Pencere

Yayınlanma:

-

İnsanî değerlere hitap eden bir uygarlık, sağlıklı ve güven üzerinde yaşaması için yaratılmış varlıkların içinde insanı muhatap alıyor. Ona yol tarif eden bizatihi Yaratıcıdır; tevhid buna işaret ediyor ve bunu, böyle tanımlıyor.

Yeryüzünde tevhide inanan insanlar teslim oldukları ilkeler üzerinde hayatı tanımlarlar, Allah’ın şanını yüceltir ve O’nun iradesini bütün iradelerin üstünde tutarlar, hayatın inşasını Âlemlerin Rabbi şanı yüce olan, yaşatan, rızıklandıran, ikramda bulunan Allah’tır. Şehadetin tarifi Kur’an, Allah’ın şanını yüceltmek, zalim egemenlere karşı canını feda edenler için açık bir tanımlama yapmaktadır.

Kur’an’ı okuyanlar bilirler: “Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin, onlar hakikatte adalete şahitlik etmektedirler. Ey insanlar, siz de şahitlik ediniz!” der Kitabımız. İslam Peygamberinin amcası Hz. Hamza, Cafer-i Tayyar, Mus’ab bin Umeyr’in canlarını feda ettikleri, hakikat uğruna canını feda eden bir toplumun davasına sahip olmayan, şehadeti, mücâhedeyi, imanı ifade edemez.

Onlar Allah’ın davası için mallarını, canlarını seve seve feda ettiler. Saltanat için, kendi egemenlikleri için, iktidarları için, zalimlikleri için, zulümleri için, canilikleri için, adaletsiz egemenlikleri için, onların ayakta durmaları için, insanlara ve ölenlere şehitlik dağıtabilirler, verme yetkileri varsa verebilirler.

Bugün çağdaş firavunların toplumsal, sosyal, siyasal hayatlarında İslam yok ve İslam onlar tarafından toplumsal hayatın dışına itilmiştir. İslam’ı savunan insanlara ve toplumlara bühtan etmekteler.

Hangi irade Allah ve Resulünün tarifinin dışında bize şehitlik nimetini verebilir? Çıkar için, toprak için, şan için, şöhret için, bağ-bahçe için: Şehitlik, istismara açık bir kavram, şehit diye rastgele bu makamı verme yetkisi kimde olacak, onu kim verecek? İnsan, insana verecekse sorun yok, Allah verecekse O’nun değerleri için ve tarifi doğrultusunda olmalıydı; O’nun rızasına dayalı olmayan hiçbir şeyin  kıymet-i harbiyesi yoktur Kitab-ı Kerim’de.

Size ne oluyor da çocukların, kadınların, pir-i fanilerin imdadına koşmuyorsunuz? Peygamber bütün inananlara önemle tavsiye etti ki zalim, kim olursa olsun karşısında olunuz; mazlum, kim olursa olsun yanında durunuz ve onu kollayınız. Adalet dinin esasıdır, adaletin olmadığı yerde din bir anlam ifade etmez. Allah, adaleti emreder, İslam peygamberi adaleti emreder: Âdil olun ey Allah’ın kulları! Bütün bir insanlığa sesleniyor kutsal Kelam-ı Kadim: Taşkınlık yapmayınız,  birbirinizin haklarını haksız yere ihlal etmeyiniz,  adil olunuz ve adaletle şahitler olunuz. Şehadet de buradan gelmektedir. Allah’ın, Resulün, müminlerin hakkını koruyunuz. Ey inananlar, bu durum hakikatin dilinden ifade edilmektedir.

Faşizm yeryüzünde fesada giden bütün yollara başvuruyor, kavramları işine geldiği gibi istismar ediyor. Nerede durulması gerektiği konusunda tarih boyunca faşizm karar vermiştir. Irkçılık vasfını öne çıkararak zulmüne devam etmektedir, ötekileştirmektedir ve öteki muamelesi yapanların kirlenmiş zihinlerinde adalet olamaz! Siz ve biz, sen ve ben yaklaşımında medeniyet, çağdaşlık, hak, hukuk, adalet olmaz, vahşet olur ve faşizm olması kaçınılmazdır.

İslam medeniyeti sizin akrabalarınızın, aşiretinizin, kabilenizin hatta annenizin, babanızın aleyhine de olsa adil olunuz. Bir bireye ve topluma olan kininiz ve öfkenizden dolayı sakın ola ki adaletin önüne geçmesin, diye muhataplarını önemle uyararak emretmektedir. Kimseyi küçümsemeyiniz, kimseye hakaret etmeyiniz, diyen bir medeniyetin mensupları unutmayınız ki, İslam Peygamberini medeniyete götüren buydu. Medeniyet, adalet, hakkaniyet… Geliniz adil olalım ey insanlar, mensup olduğunuz/olduğumuz inancımızın belirlediği uygulama adalet üzere olmaktır; haklının yanında durmaktır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazılar

“Them” Dizisi Üzerine Bazı Düşünceler – Yusuf Ekinci

Yeni Pencere

Yayınlanma:

-

“Zenciler Beyazların dünyasıyla temas haline geçtikleri, bu dünyaya girdikleri zaman dokunaklı bir şey, duyguları harekete geçiren bir aksiyon vuku bulmaktadır. Bu durumda Zenci etkin, aksiyonel bir birey olarak davranmayı bırakmaktadır. Ya da başka bir deyişle, aksiyonunun amacı Beyaz adam görünümü altında ‘Öteki’ olmaktadır artık. Çünkü ona değer biçecek bu ‘öteki’dir bundan böyle.”

Frantz Fanon, “Zenci ve Psikopatoloji”, Siyah Deri Beyaz Maske

“Mısırlı ve Hint, Yunan ve Rum, Cermen ve Moğol’dan sonra, bir bakıma yedinci oğuldur Siyah; bir perdeyle doğmuş ve kendisini yalnızca diğer dünyanın ifşası vasıtasıyla görebildiği, özbilinç edinmesine imkân tanımayan bu Amerikan dünyasında bir ikinci-görü ile mükâfatlandırılmıştır. Bu ikili bilinç; bu kendi benliğine her daim başkalarının gözünden bakma hali; kendi ruhunu, onu eğlenen bir hor görme ve acımayla seyreden dünyanın mezurasıyla ölçme hissi, özgül bir duygudur. Kişi bu ikiliği her zaman hisseder, bir Amerikalı, bir Siyah; iki ruh, iki düşünce, iki uzlaşmaz çaba; parçalara ayrılmasını engelleyen inatçı bir güce sahip, içinde iki idealin savaştığı koyu bir beden. Amerikalı Siyah’ın tarihi, işte bu savaşımın, bu özbilinçli insanlığa ulaşma arzusunun, kişinin ikili benliğini daha iyi, daha gerçek bir benlikte birleştirme çabasının tarihidir.”

W. E. B. Du Bois, “Siyah İnsanların Savaşımları”, Yabancı: Bir İlişki Biçimi Olarak Ötekilik

 

Martinikli siyahi yazar ve entelektüel Frantz Fanon, çok erken yaşta yakalandığı kanser hastalığı sebebiyle Washington’da bir hastanede hayata gözlerini yumdu. Öldüğü günün sabahında, ölüm döşeğinde olmasının ve aldığı ağır ilaçların da etkisiyle eşine, beyaz doktor ve hemşireleri kastederek şöyle dediği aktarılır: “Dün gece beni çamaşır makinesine koydular.”(1) Şüphesiz, hayatı boyunca hem pratikte hem entelektüel düzeyde “yeni bir insan” yaratma ideali uğruna beyaz adamın sömürgeciliğine karşı mücadele eden ve siyahlık deneyiminin psikopatolojik temellerini dert edinen Siyah Deri Beyaz Maske’nin yazarı için trajik bir sondur bu. Bilinçdışında “beyazlaşma korkusu” şeklinde tezahür eden bu söz, bir siyah olarak Fanon’un da psikopatolojiden bağışık olmadığını göstermektedir. Gerçekten de siyahlık deneyimi, Fanon’un da entelektüel çalışmalarında ele aldığı üzere her şeyden önce travmaların, nevrozların ve psiko-politik gerilimlerin bir konusudur.

Geçtiğimiz ay Amazon platformunda yayınlanan Them / Ötekiler (Nisan, 2021) adlı dizi, siyahlık deneyimlerini mezkûr psiko-politik gerilimler üzerinden okumaya uygun, başarılı bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Gerçek bir hikayeden esinlenen ve bir antoloji serisi olarak planlanan dizi, 1950’lerde North Carolina’da maruz kaldıkları ırkçılık deneyimlerini geride bırakmak ve yeni bir hayat kurmak hayaliyle Los Angeles’ın steril bir orta sınıf mahallesine taşınan siyahi Emory ailesinin on gününe odaklanıyor.

Dizinin girişinde Emory ailesinin bu göç deneyiminin sosyo-politik bir arka plana dayandığı anlaşılıyor: Amerika’da 20. yüzyılın başından 1970lere kadar süren, ırkçılığın oldukça yüksek olduğu Güney eyaletlerinden, apartheid Jim Crow yasalarını geride bırakma umuduyla Kuzeydoğu ve Batı eyaletlerine yönelik Afro-Amerikan göçü yaşanır ve Emory’lerin göçü de bu büyük göç dalgasının bir parçasıdır.

Aile mahalleye adım atar atmaz korku ve hayret dolu beyaz bakışların ağırlığıyla kendi zenciliğinin yükünü hissetmeye başlar. Fanon da hissetmişti bu yükü: “Aa, zenciye bak!” Annesinin eteğinden çekiştirip Fanon’u işaret eden çocuk söylemişti bunları: “Anne, anne zenciye bak, korkuyorum!”(2) Kadınlar, erkekler, hatta çocuklar mahallelerine siyahi bir ailenin taşınmasının şokunu yaşarlar. Bu beklenmeyen ziyaretçiler, beyaz komşu kadınların bol dedikodulu akşam oturmalarının yegâne konusu olur. (Elbette pek tanıdık yarı mahcup bir ırkçılık da eşlik eder bu sohbetlere: “Kişisel olarak siyahilerle sorunum yok, hizmetçim de bir siyahi”). Eşlerin uyumadan önceki yatak sohbetlerinde endişeyle andıkları bir sorundur bu yeni-gelenler. Mahallenin nur topu gibi müşterek bir derdi vardır artık. Toplantılarda beyaz ve saf mahalle kültürlerini tehdit eden bu siyahi aileyi (“Atalarımızın inşa ettiğini korumaya çalışıyoruz”) mahalleden kovmak için türlü planlar tezgâhlamaya başlarlar. Birçoğunu da yaparlar: Ailenin beyaz renkli köpeği şüpheli bir şekilde ölü bulunur ilk olarak. Evin verandasına bir gece yüzleri siyaha boyanmış onlarca oyuncak bebek asılır. Çimlere büyük siyah yazıyla “zenci cenneti” yazılır. Komşu çocuklar asılı temiz çamaşırlara işer… Tüm bunlara rağmen zar zor ve borçlanarak aldıkları bu yeni evden Emory’lerin gitmeye hiç niyeti yoktur.

Dizinin başkarakterleri olan mühendis ve öğretmen Emory’ler dışında, dizideki tüm siyahiler beyazlara hizmet eden işlerde çalışıyor. Garson, temizlikçi, müzisyen vs. Dolayısıyla ailenin orta sınıftan olması da onlara yönelen ırkçılığı hafifletmiyor, zira siyahilik bir sınıf sorunu olmakla birlikte, hatta ondan da önce bir tanınma sorunudur. İnsan her zaman başkaları tarafından bilinmeye, tanınmaya muhtaçtır ve öteki öznelerle kurduğu ilişkide tanınması ölçüsünde öz-bilinç ve haysiyet kazanır. Zira insanın benlik algısı ve kimliği, başkalarının onun nasıl gördüğü ve tanıdığıyla ilişkili olarak inşa olur. Özneler-arası iletişimle doğrudan ilişkili olarak öz-bilinç ve öz-saygı (kendimize başkasının gözünden bakıp değerlendirdiğimiz için) Hegelci anlamda ancak tanınmakla ve sayılmakla mümkün olabilir.(3) Başkası üzerinden dolayımlanan bakış, öz-saygı ve haysiyet kazanmanın önemli bir koşuludur. Dolayısıyla tanınmama, yanlış-tanınma ya da sayılmama durumu, özneler-arası ilişkilerin yara almasıyla sosyal çatışmaları ve patolojileri meydana getireceği gibi, öznenin öz-bilinç kazanamadığı durumda benliğin de yara almasıyla sonuçlanır. Nihayetinde tanınmada yaşanan yoksunluk benliğin yaralanmasını, psikopatolojik gerilimleri, hatta bunun telafisi uğruna mücadeleyi ve şiddeti beraberinde getirir.

Psikopatoloji ve Şiddet

Zenci ruhu diye adlandırdığımız şey, aslında Beyaz adamın marangoz kalemiyle yontulmuş bir tahta kukladan, bir “pinokyo”dan başka bir şey değildir.

Frantz Fanon, “Giriş”, Siyah Deri Beyaz Maske

Siyahinin saygı görmemesi, dışlanması ve özerk bir birey olarak kabul edilmemesi de özneler-arası tanınma ilişkilerinin sağlıklı kurulamadığı ve benliğin sakatlandığı patolojik bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Dizide beyaz çoğunluğun arasında yaşayan tüm siyahilerin psişik sorunları olduğu görülüyor. Ailenin dört üyesinin de psiko-varoluşsal sorunları var ve şizofreniden muzdarip oldukları için hayali karakterler eşlik ediyor onlara. Örneğin babaya eşlik eden yüzü siyaha boyanmış karakter, ırkçı yasalara da adını vermiş olan Jim Crow adlı ırkçı gösteri kültürünün bir parçası olan “Blackface”i simgeliyor. Dolayısıyla dizideki her siyahinin psişik dünyasında fırtınalar kopuyor ve her biri ruhsal bunalımlarla ve nevrozlarla boğuşuyor. Dizinin temelini oluşturan bu psişik yarılma, tanıtım afişinde de simgeleniyor.

Dizide psiko-gerilim öğeleri öyle baskın ki yer yer izleyici, psişik/nevrotik ve doğaüstü öğelerin dizide neden bu kadar yoğun işlendiğini merak edebilir ve bundan rahatsızlık duyabilir. Fakat diziye Fanon’un projektörünü yansıttığımızda psişik karakterleri yalnızca bir gerilim unsuru olarak değil, psiko-politik bir gerçekliği yansıtan fenomenler olarak anlamamız mümkün olur. Fanon’dan bu yana bildiğimiz gibi siyah derinin ardı her daim psikopatolojiyle maluldür. Ötekinin sistematik inkârı ve ötekini her türlü insani özellikten yoksun bırakmaya yönelik kararlılık nedeniyle sömürgecilik, özü gereği psikiyatri hastaneleri için uygun ortamı zaten yaratıyor.(4) Dizide akıl hastanesi sahnelerinde de hastaların tamamının siyahi olduğu görülüyor… Bu anlamda ruhsal bunalım siyahlık deneyimiyle doğrudan ilişkilidir.

Dizide orta sınıfın hakim olduğu alanlarda; mahallede, okulda, sokakta, iş yerinde marjinal olan hep siyahidir. “Normal”in rengi beyazdır. Aile üyelerinin her biri siyahi olmasından ötürü dışlanma ve aşağılanma yaşıyor. Baba iş yerinde, çocuklar okulda ve anne mahallede… Daha önce oturdukları evde beyaz komşularının şiddetiyle karşılaşan Emory ailesi,  bebeklerini kaybetmişler. Bu olay ve aslında yaşadıkları ırkçı deneyimler her birine bir travma olarak yansımış ve onların benliğine bir kabus gibi çökmüş. Patron aşağılar, okulda akranlar ve öğretmen aşağılar, komşular aşağılar, polis aşağılar ve sokakta herhangi bir beyaz aşağılar… Yaşanan tüm bu travma ve dışlanma deneyimlerinin sonunda, siyah adamın benliği bölünmeyecekti de ne olacaktı?

Nihayetinde tüm bu dışlanma, aşağılanma ve tanınmama deneyimleri siyahinin ruhsal gerilimleriyle birleşip onu şiddete yönlendiren bir işlev görür. Aşağılanma ve tanınmama deneyimini yoğun şekilde yaşadığı bir anda (yumruğunu ve dişini sıkma aşaması çoktan geçmiştir), Baba Emory’e eşlik eden kara maskeli hayali karakter şunu sorar: “Siyahın cenneti beyazın nesidir?” Cevap: “Cehennemidir!” Siyahi ancak hayatı beyaza cehennem ettiğinde cenneti yaşar. Fanonist şiddetin yükseldiği andır bu. Dizide polise ve beyaz komşulara yönelen şiddet de bu bağlamda açığa çıkar.

Beyaz bir göz, siyahinin bu şiddet yönelimini onun karanlık doğasıyla ilişkilendirir: Siyah adam şiddete ve suça meyyaldir çünkü bu onun tabiatının ya da kültürünün bir parçasıdır. Fakat hakikatte siyahinin suç ve şiddetini var eden maruz kaldığı toplumsal koşullardır: Aşağılanma, dışlanma, çocuk muamelesi görme, tanınmama… Fanon, suçu Cezayirli’nin doğasıyla ilişkilendiren beyaz Fransız’a bir yanıt olarak söylemişti şu sözü: Cezayirli’nin suç eğilimi sömürge sisteminin dolaysız ürünüdür.(5) Tanınma politikası teorisyenlerinden Axel Honneth de benzer bir bağlamı vurgular: Mezkûr suç ya da şiddet, tanınmama ve “bir sayılmama duygusundan kaynaklanır.”(6) Suçun ve şiddetin insan doğasının ya da kültürünün bir parçası değil toplumsal koşulların dolaysız bir sonucu olduğunu vurgulamanın bir “sosyolojizm” olmadığını ya da “mazeret kültürü”(7) üretmek anlamına gelmediğini de belirtelim.

Dizinin başlı başına bir film olabilecek dokuzuncu bölümü, sonraki bölümde ana hikâyeye bağlansa da, genel seyirden kopup bambaşka bir hikâyeye odaklanıyor. İncil’den “Ne iyi, ne güzeldir birlik içinde kardeşçe yaşamak” sözleriyle açılan bölümde, dizi boyunca siyahilere musallat olan şeytanın aslında Tanrı tarafından cezalandırılan bir eski papaz olduğunu anlıyoruz. Diğer bölümlerin aksine siyah beyaz çekilmiş bu etkileyici bölüm, siyahilere karşı hissiyatına yenik düşüp Tanrı kelamını saptıran beyaz papazın ve köylülerin hikâyesini anlatıyor.

Diziyle ilgili yorumlara bakıldığında, dizinin daha ziyade korku ve gerilim ekseninde izlendiği anlaşılıyor. Elbette öyle de okunabilir, zira gerçekten de dizide gerilim ve korku unsurları ön planda ve bu unsurlar başarılı bir şekilde işlenmiş. Kolay kolay filmlerden korkmayan Stephen King bile bu diziyi korkutucu bulmuş ve Twitter’dan takipçilerine önermişti. Fakat dizi, korku ve gerilimden öte psiko-politik açıdan ve ırkçılık, dışlanma ve tanınma sorunları bağlamında mümbit bir yorum imkânı ve davetkâr bir malzeme sunuyor. Her ne kadar siyahlık deneyimi üzerine odaklansak da, dizi egemen/ezilen diyalektiğinin olduğu tüm toplumsal ilişki biçimlerine uyarlanabilecek bir yorumlama imkanı da sunuyor. Henüz İMDB’den hak ettiği puanı alamadıysa da (7.2) Them, çokça işlenen Amerika’da ırkçılık meselesini tekrara ve klişelere düşmeden başarılı bir şekilde sunmasının yanı sıra; göndermeli müzik seçimleri, oyunculukları, sinematografisi, mekân kullanımı ve kostümleriyle samimi bir takdiri hak ediyor.

 

(1) Barış Ünlü, “Frantz Fanon: İmkânsız Bir Hayat ile Devrimci Bir Hayat Arasında”, Fanon’un Hayaletleri: Fanon’la Konuşmayı Sürdürmek (Ed. Fırat Mollaer), İthaki, 2018, s.74.

(2) Frantz Fanon, Siyah Deri Beyaz Maske, çev. Cahit Koytak, Versus Kitap, 2014, s.122.

(3) Axel Honneth, Tanınma Uğruna Mücadele, çev. Özgür Aktok, İthaki, 2016.

(4) Frantz Fanon, “Sömürge Savaşı ve Zihinsel Bozukluklar”, Yeryüzünün Lanetlileri, çev. Şen Süer, Versus Kitap, 2014, s. 244.

(5) Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri, s.301.

(6) Axel Honneth, Tanınma Uğruna Mücadele, s. 102.

(7) Bernard Lahire, Sosyoloji ve Sözde “Mazeret Kültürü”, çev. Ertan Kuşçu ve Mustafa Gültekin, Açılım Kitap, 2020. Lahire kitabında, son yıllarda sosyoloji disiplinini suçu, suçluyu, terörizmi, cinayeti, başarısızlıkları ve kabalıkları haklı göstermekle ya da mazur görmekle suçlayan görüşlere karşı bir sosyoloji müdafaası ortaya koyuyor. Söz konusu sorunları “özgür irade”yle ve “bireysel sorumluluk”la açıklayan görüşlere karşı Lahire, “özgür irade” ve “özgürlüğün” bir kurgu ve yanılsama olduğunu ve insanın seçimlerinin ve kararlarının pek çok yapısal kısıtlamanın kesişiminde bulunan gerçeklikler olduğunu hatırlatıyor.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Nekbe’den Şeyh Cerrah’a Filistin’de Etnik Temizlik

Selim Sezer

Yayınlanma:

-

Birkaç günden beri Mescid-i Aksa’ya hem işgal güçleri, hem de İsrailli yerleşimciler tarafından düzenlenen saldırılar gündemin üst sıralarında yer tutuyor. Bu yazının kaleme alındığı saatler itibariyle, Kudüs genelindeki çatışma ve saldırıların yoğunluğu giderek artmakta ve Gazze’ye yansımaktaydı. Önümüzdeki günlerde süreç farklı boyutlara doğru evrilebilir. Bununla birlikte bugüne kadar yaşananlar da, 15 Mayıs’ın yıldönümünün de yaklaşması sebebiyle, kapsamlı bir şekilde değerlendirilmeyi hak ediyor.

Kuşkusuz Mescid-i Aksa Filistinli Müslümanlar için taşıdığı dini önemin yanında, dindar olmayan ve hatta Hıristiyan Filistinliler için de önemli bir ulusal sembol ve bir sivil direniş merkezi özelliği taşıyor. Bu sebeple Mescid-i Aksa’ya düzenlenen saldırıların Kudüs’teki ve diğer bölgelerdeki Filistinlilerin öfkesini daha da arttırması son derece doğal ve anlaşılır.

Burada, “arttırması” kelimesini kullanmamızın sebebi ise son yaşanan gerilimin aslında haftalardır devam etmekte olan bir başka sürecin devamı ve sonucu olmasıdır. Bahsettiğimiz süreç, işgal altındaki Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesinde yaşayan Filistinli ailelerin zorla evlerinden çıkarılmak istenmesidir. Diğer yandan Şeyh Cerrah’ta yaşananlar, tam da yıldönümüne varmak üzere olduğumuz Nekbe’nin süregiden bir gerçeklik olduğunun da apaçık bir tezahürüdür. Nitekim sürgün, toprağa el koyma, mülksüzleştirme, demografi değişikliği ve bu amaçlara hizmet eden sistematik şiddet, 1948’den beri değişmeyen gerçeklik olmuştur. Bu gerçekliğin adını “etnik temizlik” koymak ise yanlış olmayacaktır.

Filistinlilerin “Büyük Felaket”i: Nekbe

1917 yılında Balfour Deklarasyonu ile Siyonist hareketin liderlerine “Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva” kurma vaadinde bulunan ve aynı yıl içinde Osmanlı Filistin’ini askeri güç yoluyla işgal eden İngiltere, San Ramo Konferansı sonrasında bölgede resmen kurduğu manda yönetimi boyunca Filistin’e Yahudi/Siyonist göçlerini teşvik etti ve Arap nüfusun önüne kabul edilemez “teklifler” sunarak yerli Arapların yönetim mekanizmalarından fiilen dışlanmasına yol açtı. İkinci Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında çeşitli sebeplerden ötürü Filistin’de kontrolü kaybettikten sonra ise meseleyi Birleşmiş Milletler’e götürdü. Birleşmiş Milletler Genel Meclisi, son derece adaletsiz bir taksim planıyla Filistin’in bir “Arap devleti” ve bir “Yahudi devleti” şeklinde ikiye bölünmesini kararlaştırdı. Görevlerini tamamladıklarını düşünen İngilizler, sonraki dönemlere ilişkin hiçbir düzenleme yapmadan, 14 Mayıs 1948 günü Filistin’i terk etti. Aynı gün David ben Gurion tarafından İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edildi.

Bu tarihten bir gün sonrası, büyük bir kırılma noktasının başlangıcı oldu. Kendileri de bağımsızlığını yeni kazanmış zayıf ve tecrübesiz Arap devletleri İsrail’in devlet ilanına “Birleşik Arap Gücü” çatısı altında askeri müdahaleyle karşılık verdi, ancak sonuç tam bir fiyasko oldu. Yıl sonunda Rodos’ta ateşkese varıldığı tarih itibariyle İrgun ve Hagana isimli Siyonist örgütler “İsrail Ordusu”na dönüşmüş, Arap güçlerini yenilgiye uğratmış ve BM Taksim Planı’ndaki sınırların da ötesine geçerek Gazze, Batı Şeria ve Kudüs’ün doğu mahalleleri hariç Filistin’in tamamını işgal etmişti.

Ancak yaşananlar bunlardan ibaret de değildi. 15 Mayıs gününden itibaren yaklaşık 800 bin Filistinli, yaşadıkları yerlerden zorla çıkarıldı. Hayfa ve Yafa gibi önemli şehirler, haftalarla ifade edilen kısa sürelerde tamamen İsrail güçlerinin eline geçti ve Arap nüfustan büyük ölçüde “arındırıldı”. Yirmiden fazla katliam gerçekleşti, 400 civarında Filistin köyü haritadan silindi. Yüz binlerce Filistinli için, nesiller boyu devam edecek mültecilik hayatı başladı.

Nekbe olarak adlandırılan bu sürecin Birinci Arap-İsrail Savaşı bağlamında gerçekleşmiş bir olay ve çatışmaların doğal sonucu değil, planlı ve sistematik bir etnik temizlik süreci olduğunun pek çok doğrudan ve dolaylı kanıtı bulunmaktadır. Bunların en başında ise, henüz savaş patlak vermeden gerçekleşmiş olan, 9 Nisan 1948 tarihli Deir Yasin Katliamı gelmektedir. Bu tarihte Kudüs’ün batısındaki Deir Yasin köyüne saldırı düzenleyen İrgun ve Lehi örgütleri, köy nüfusunun büyük bölümünü katletmişti. Bu şekilde Kudüs’ün merkezine giden yol da açılmıştı. Ancak katliam, köyün “stratejik” konumundan daha büyük bir önem de taşıyordu. Bir ay sonra Siyonist askeri gruplar Filistin’in öteki köy ve kasabalarını birer birer istila etmeye başladığında, yerli halk Deir Yasin katliamının yarattığı dehşet duygusuyla kaçarak yaşadıkları yerleri terk etti. Gelecekte İsrail başbakanları arasında yer alacak Menahem Begin, sözünü ettiğimiz durumların her ikisi sebebiyle açıkça “Deir Yasin olmasaydı İsrail olmazdı” diyecekti. Gerçekten de bu söz, İsrail’in hangi temellerde kurulduğunun en “veciz” ifadesidir.

Eğer Nekbe gerçekten de savaş koşullarının “kaçınılmaz” bir sonucundan ibaret olsaydı, ateşkes sağlandıktan sonra mültecilerin terk ettikleri bölgelere geri dönüşüne izin verilmesi gerekirdi. İsrail ise Birleşmiş Milletler Genel Meclisi’nin 194 sayılı kararına rağmen bu hakkı hiçbir zaman tanımadığı gibi, bunu imkansızlaştıracak pek çok adım attı. Dahası 1950 tarihli ve 5710 sayılı Gaiplerin Mülkleri Yasası kapsamında, 1 Eylül 1948 ve öncesi itibariyle ikamet ettiği yerde bulunmayan Filistinliler gaip addedildi ve mülkleri devlet mülkü haline getirildi. Böylelikle, yaşadığı yerleri terk etmek zorunda kalan Filistinlilerin evlerine ve diğer mülklerine resmen el konulmuş oldu.

Etnik temizlik sürecinin kapsamı ve niteliğine dair verilebilecek çok sayıda örnekten biri de, Selame köyünün akıbetidir. Nekbe öncesinde yaklaşık 7 bin sakini bulunan Selame köyünde yaşayan Filistinliler 15 Mayıs 1948 sonrasında Yafa ve civarındaki köylerdeki yoğun çatışmalar arasında Ürdün’e kaçtı. Takip eden on yıllar içinde bu köyde Filistinlilere ait evler ve diğer binaların çoğu yıkılırken, İsrailliler tarafından bunların yerine inşa edilmiş çok katlı binaların arasında kaybolan mezarlıklarda bulunan ölüler de 1993 yılında mezarlarından çıkarılarak taşındı ve Filistinlilerden kalan son geçmiş izi de ortadan kaybolmuş oldu.

İsrail rejimi, son yıllarda Batı Şeria’daki yeni Yahudi yerleşimleri ve buna eşlik eden ilhak planlarıyla işgali ve demografi değişikliğini yoğunlaştırırken, özellikle Netanyahu yönetimi altında Kudüs’ün Arapsızlaştırılması politikasına hız verildi. Son yıllarda Filistinlilere ait çok sayıda ev yıkıldı, çok sayıda araziye el konuldu ve sudan bahanelerle Filistinlilerin “oturum izinleri” iptal edildi. Bu zincirin son halkası ise, Şeyh Cerrah’ta yaşananlar oldu.

Şeyh Cerrah’ta zorla tahliye ve direniş

Nekbe sonrasında İsrail kontrolü altında kalmış bölgelere geri dönüş hiçbir zaman mümkün olamazken, Arap devletlerinin kontrolü altındaki bölgelere kısmi bir dönüş sağlanabilmişti. Bunlardan biri de, Kudüs’ün (o tarihte Ürdün kontrolünde kalan) doğu kısmında yer alan Şeyh Cerrah mahallesiydi. 1956 yılında 28 mülteci ailesi, 8 yıl önce terk ettikleri mahallelerine ve evlerine geri dönebildi. Bu ailelerin yıkılan evlerinin yeniden inşası, Birleşmiş Milletler’in sunduğu finansmanla gerçekleşti. Ne var ki 1967’deki Altı Gün Savaşı sürecinde İsrail, Kudüs’ün doğusunu da işgal etti ve bu ikinci işgal, bölgedeki evlerin tapu sicil işlemlerini imkânsız hale getirdi.

2008 yılından itibaren mahalledeki evlerin mülkiyetine dair yeni tartışmalar başladı. Bizatihi Doğu Kudüs’teki varlıkları bile Dördüncü Cenevre Sözleşmesi hükümlerine ve genel olarak uluslararası hukuka aykırı olan İsrailli yerleşimciler, bölge üzerinde hak iddia etmeye başladı ve İsrail mahkemelerinden de destek buldu. 1967 yılında çıkarılan Hukuki ve İdari İşler Kanunu hükümlerinden istifade edilerek, mahallede yaşayan ailelerden bazıları, evlerinin mülkiyetine sahip olmadıkları gerekçesiyle mahalleden çıkarıldı.

Geçtiğimiz günlerde ise İsrailli yerleşimcilerin bir kez daha benzer iddialarla mahkemeye başvurması, son sürecin fitilini ateşledi. İsrail mahkemesi, toplam sayıları 550 kişiyi bulan çok sayıda Filistinli aileden evlerini derhal terk etmesini istedi ve aksi halde zorla tahliye edilecekleri duyuruldu. Mahallede yaşanan çatışmalar esnasında bir İsrailli yerleşimcinin kibir ve nefret dolu bir ses tonuyla Filistinlilere seslenerek, “sizin evinizi biz almasak bile başkaları alacak” demesi de, on yıllardır devam eden yerleşimci sömürgeciliğinin bir başka veciz ifadesi oldu. Yerleşimciler ayrıca, dünyanın gözleri önünde Kudüs sokaklarında “Araplara ölüm” sloganlarıyla yürüdü.

Apartheid kanunları doğrultusunda Filistinlilerin bu tür mülkiyet konularında İsrail mahkemelerine itiraz imkânı bulunmuyor. Ayrıca Şeyh Cerrah’tan çıkarılması istenen sekiz aile, Kudüs’te ikamet etme “izinlerini” de kaybetme riskiyle karşı karşıya.

Sonuç: Nekbe devam ediyor

Şu anda Mescid-i Aksa etrafında devam eden gerilimin, yahut Kudüs genelinde yaşanan ve Gazze’ye de yansıyan çatışma ve saldırıların ne kadar süreceği ve hangi boyutlara geleceği belirsiz. Şeyh Cerrah’taki girişimin de önümüzdeki günlerde nasıl bir sonuç alacağını kesin olarak kestirmek zor. Ancak her türlü tartışmaya kapalı bir gerçeklik önümüzde açık seçik bir şekilde duruyor: İsrail, kuruluşu ve temelleri itibariyle yerleşimci sömürgeciliği ürünüdür ve bu, 1948’de kalmış bir olgu değildir. Nekbe devam eden bir süreçtir ve etkin ve sonuç alıcı bir direnç gösterilmediği takdirde etnik temizlik devam edecektir. İsrail’in hakim ideolojisi ve tüm pratiği açıkça buna işaret etmektedir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Ben-Gurion’un Sansürlenmemiş Günlüğü Açığa Çıkardı: ‘Mültecileri Doğuya Gitmeleri İçin Rahatsız Edin’

Yeni Pencere

Yayınlanma:

-

David Ben-Gurion’un 1948-1953 yılları arasında yazılmış günlükleri birçok sırrı ifşa etti: Mizrahi Yahudilerinin gözetim altında tutulması, Filistinli mültecilerin ülkelerini terk etmeye zorlanması ve askerler tarafından işlenen tecavüzlerin detaylandırılması bunlardan sadece birkaçı.

Günlüğünün bir sayfasında, David Ben-Gurion, yeni filizlenmeye başlayan ve daha bir yaşında bile olmayan İsrail’in istihbarat teşkilatının gözetim altında tuttuğu hedefleri ayrıntılandırıyor. Ben-Gurion’un el yazısıyla yazılmış liste “ayrılıkçıları” (Yishuv’un seçilmiş kurumlarına boyun eğmeyen Irgun ve Lehi milis güçleri), “Mizrahi Yahudilerini” (özellikle geçiş kamplarında yaşayan Kuzey Afrikalı göçmenler), “siyasi partileri” (onun siyasi rakipleri) ve İsrail Komünist Partisi MAKİ’yi içeriyor. Ben-Gurion bu listeyi, yeterli personel veya fon tahsis edilmediğinden yakınan, MOSSAD’ın ve Shin Bet gizli servisinin ilk başkanı Isser Harel ile yaptığı bir görüşmeden sonra oluşturmuş.

Ben-Gurion, 1949’da yazıya geçirdiğinden bu yana liste, günlüğünde saklı kaldı. Ancak yakın tarihte, oluşturulduktan 72, yazarının ölümünden de 48 sene sonra yayımlanması için açığa çıkarıldı. Hükümet arşivlerinde tutulan belgelerin gizliliğinin kaldırılması için mücadele eden Akevot İsrail-Filistin Çatışması Araştırma Enstitüsü bu gelişmenin ana aktörü. 2021 yılında kamuoyundan saklamak için elle tutulur bir sebep olmadığı gerekçesiyle Akevot, günlüğü elinde tutan Ben-Gurion Araştırma Enstitüsü’ne günlüklerin önemli bir oranı üzerindeki sansürü kaldırması için talepte bulundu.

İsrail Devlet Arşivlerinden izin aldıktan sonra Ben-Gurion Araştırma Enstitüsü talebi kabul etti ve bazı belgeler üzerindeki sansürü kaldırdı. İlk aşamada 1948-1953 arası dönemi kapsayan bölümdeki karartılmış ya da düzenlenmiş parçalar eski haline getirildi. Sansürsüz halinde devlet sırrı gibi şeyler yok ama okuyucunun birçok tarihi olayı daha iyi kavrayabilmesini sağlaması ve tabii yazarın o olaylar hakkındaki fikir ve duygularını da göstermesi açısından önem teşkil ediyor.

Ben-Gurion, 26 Eylül 1948’de, 1948 Arap-İsrail Savaşı sırasında kaçan veya evlerinden kovulan Arap mülteciler hakkında yazmış. Yazarın, Ulusal Yahudi Fonu Arazi ve Ağaçlandırma Departmanı yöneticisi Yosef Weitz ile olan bir konuşmasını naklettiği yazıda görülüyor ki bu ikili mültecilerin Israil’deki evlerine dönme girişimlerinden dolayı kaygılanmışlar. “Gazze’den Ramle ve Lod’a ulaşmanın daha kolay olacağını düşünerek Ramallah üzerinden Gazze’ye giden Ramle ve Lod’lu mülteciler var. Ne yapmalıyız?” diye yazıyor günlükte, bunu söyleyenin Ben-Gurion mu yoksa Weitz mı olduğunu belirtmeden. Cevap cümlenin ikinci yarısında geliyor: “Onları bıkıp usanmadan rahatsız etmeliyiz… Denize doğru gitmeyecekleri ve Mısır da onları almayacağı için biz güneydeki mültecileri doğuya doğru hareket etmeleri için sıkıştırmalı ve harekete geçirmeliyiz,” diyerek Filistinlileri Ürdün’e doğru itelemekten bahsediyor. “Peki kim gerçekleştirecek bu rahatsız etme olayını?” diye merak ediyor Ben-Gurion günlüğünde, cevabıyla birlikte: “Weitz’ın komitesi ve Shiloah.”

Reuven Shiloah, istihbarat teşkilatında lider ve MOSSAD’ın da ilk yöneticisiydi. Bahsettiği komite ise hükümetin Arap mültecileriyle ilgili politikalarını, daha doğrusu, onları ülkeyi terk etmek için cesaretlendirme yollarıyla ilgili politikalarını incelemek için savaşın ortalarında kurulan Transfer Komitesi’dir.

2 Nisan 1950’de, Ben-Gurion, “Negev’de işler yolunda değil,” diye yazıyor İsrailli askerlerin gerçekleştirdiği kadın cinayet ve tecavüzlerinden ve Mısır ordusunun misillemelerinden bahsederek. “Yine, askerlerimiz (Faslılar) genç iki Arap kadını yakalayıp tecavüz ettikten sonra öldürmüş. Misilleme olarak da Mısırlılar mayın döşemiş ve pusu kurmuş, üç asker iki sivil ölü var.”

Bir ay sonra, o zaman Genelkurmay Başkan Yardımcısı olan Mordechai “Motke” Maklef’in fiziksel ve ruhsal sağlığıyla ilgili görüşlerini belirtiyor Ben-Gurion, Maklef’in karısı Orit ile yaptığı görüşmeye binaen.  “Motke yorgun ve depresif. Omuzlarında çok büyük bir yük var ki bunun gerek fiziksel gerek ruhsal olarak katlanılamaz olduğuna inanıyor,” diye yazıyor Ben-Gurion. “Motke’nin aile hayatı yok, Orit ise umursamıyor çünkü başka seçeneği yok,” diye de ekliyor. Paragrafın sonunda, “Kaçırdığı aile hayatı için üzgünüm ama bizim kuşağımız acımasız olmak zorunda – güvenlik kolay ya da soft bir mesele değildir. Eğer gerekirse savunma bakanı, Motke gibi insanları ölüme gönderir. Ordunun ona ihtiyacı var, ve bana göre de kalmalı.” Her zaman olduğu gibi Maklef’in karısının sözlerini mi iletiyor yoksa kendi düşüncelerini mi belirtiyor yoksa ikisinin karışımını sunuyor, pek belli değil. Maklef ise daha sonra İsrail’in üçüncü genelkurmay başkanı olacaktır.

Sansürü yeni kalkan bir başka bölüm de Yishuv’u sinirlendiren, Haziran 1948’de kurulan İsrail Savunma Kuvvetlerinin Irgun savaş gemisi Altalena’yı batırması olayıyla ilgili. Günlüğünde Ben-Gurion, IDF ile karşılıklı ateş açtıktan sonra gözaltına alınan Irgun üyelerinin serbest bırakılması için yapılan baskıdan sonra gerçekleşen fırtınalı bir hükümet toplantısını anlatıyor. Günlük, Knesset ve kabine üyelerinden “aşağılık”, “paspas”, “rezil” ve “değersiz” olarak bahsediyor (kime atıfta bulunduğu her zaman net olmasa da). Ben-Gurion, “aşağılığın” istifa etmesi gerektiğini belirtiyor, çünkü “ona dedim ki Yahudilere açılan ateş için adalet yerine getirilmeli.” Meseleyi “Partideki durum bu. Umutsuzluk içindeyim.” şeklinde özetliyor.

Günlüğün başka bir bölümünde Ben-Gurion ve ordu için yapılmış pek çok bilimsel projeden sorumlu İsrailli bilim insanı Ernst David Bergmann arasında 1951’de gerçekleşen bir görüşme anlatılıyor. “Dr. Bergmann beni görmeye geldi. Kansere yol açan sentetik bir madde üretmişler ve bu, çok erken bir aşamada kanseri test etmeyi sağlıyor” diyor Ben-Gurion detaylandırmadan.

Sansürlenen bölümlerin ortaya çıkarılması, tarihçi ve Akevot araştırmacısı Adam Raz’ın sansürün kaldırılması talebinde bulunduğu günden iki yıl sonra gerçekleşti. Bununla birlikte, bu günlüklerde ve Ben-Gurion Enstitüsü‘nün elindeki diğer belgelerde birçok materyal hâlâ sansürleniyor. Halkın gözünden uzak tutmak için bariz bir neden olmadığından, Akevot, aynı zamanda Devlet Arşivlerinden döneme ait diğer birçok belgenin de sansürsüz olmasını istedi.

Akevot’un direktörü Lior Yavne, “Günlüğün karartılmış bölümlerinin (kısmen de olsa) açığa çıkarılması önemli bir adım” diyor ve “arşivlenmiş belgelerin karartılması, İsrail toplumu ve tarihinin önemli kısımlarının içinde kaybolduğu büyük çukurlar yaratıyor.”  Kısmen arşivlerdeki kaynak, bilinç veya istek eksikliğinden dolayı bu sansürler, yasanın onların kaldırılmasına izin vermesinden yıllar sonra bile hâlâ yerinde duruyor.

Ben-Gurion’un günlüğünün daha önce sansürlenen bu bölümlerini açığa çıkarmak, konu tarihsel belgeler söz konusu olduğunda sansürün ne kadar ağır olabileceğini gösteriyor. Yavne bunların pek çok durumda, güvenlik, diplomatik veya gizlilik nedenleriyle halktan saklı tutulmadığını, ancak “bazı kurum veya figürlerin kamusal imajını korumak veya bilgileri alıkoymak veya İsrailli-Filistinli çatışmasının temelleri üzerine olan tartışmaları engellemek gibi tamamen farklı nedenlerden ötürü” gerçekleştiğini söylüyor. Diğer durumlarda ise, Ben-Gurion’un günlüğünün onlarca yıldır sansürlenen bölümleri başka arşivlerde de mevcuttu ki bu da arşivlenmiş belgelerin sansürü söz konusu olduğunda, tutarlı bir politikanın olmadığını gösteriyor.

Ben-Gurion’ın biyografisi “A State at Any Cost” kitabını yazan tarihçi Tom Segev, sansürü yeni kaldırılan metinlerin “Ben-Gurion’un kaba konuşmalarını” belgelediğini söylüyor. Ben-Gurion’un İsrail’in ilk adalet bakanı Pinchas Rosen’a atıfta bulunmak için “tipik bir Nazi” lakabını kullandığı bir bölümü de örnek olarak gösteriyor. “Elbette, Rosen’in bir bilgiç, bir Yekke olduğunu kastediyordu” (Alman kökenli Yahudiler için kullanılan bir terim). “Ben-Gurion onu gerekli bir baş belası olarak görüyordu. Ona hayır diyen insanlardan daha çok nefret ettiği hiçbir şey yoktu, özellikle avukatlar,” diyor Segev. “Nazi terimini kullanması, Ben-Gurion’un bu lakabı ne kadar kolay kullandığını gösteriyor,” diyen Segev, Ben-Gurion’un rakibi Menachem Begin’in de benzer bir takma ad aldığını ekliyor.

Segev, günlüğün daha fazla bölümünün ve Ben-Gurion arşivindeki diğer belgelerin ortaya çıkarılmasını istiyor. “Iraklı Yahudileri İsrail’e gelmeye teşvik etmek için 1951’de Bağdat’ta bir sinagoga yapılan saldırının arkasında İsrail’in olduğu iddiası ve Mısır’daki Lavon meselesi gibi, yayınlanmak üzere asla ortaya çıkarılmayan gerçekten önemli şeyler var,” diyor Segev. “Sır olan ne? Bunun gibi daha pekçok vaka var.

Çeviren: Melike Belkıs Örs

Kaynak: Haaretz.com

Devamını Okuyun

GÜNDEM