Connect with us

Yazılar

Kapitalizmde Kopuş ve Sürekliliğe Dair Bir Tartışma: Tekno-Feodalizm ve Muarızları

Yayınlanma:

-

Literatürde her ne kadar ‘neo-feodalizm’ kavramına evvelki onyıllarda rastlansa da son birkaç yıldır küresel kapitalizmin başka bir aşamaya geçtiğini imlemek ve hatta bunun bir tarihsel bir kopuş anlamına geldiğini vurgulamak için ‘tekno-feodalizm’ kavramının dolaşıma girdiği görülmektedir. Kavramı ortaya atanlar ve eleştiricileri arasında, dev teknoloji platformlarının yükselişiyle birlikte sermayenin birikim sürecinde önemli değişikliklerin yaşandığı hususunda bir konsensus mevcuttur. Ayrışma, Varoufakis’in (2023) kitabının başlığının da (Techno-Feudalism: What Killed Capitalism) işaret ettiği üzere bu önemli değişikliklerin kapitalizmden -farklı bir isimlendirmeye gerek duyacak kadar- şiddetli bir kopuşu temsil edip etmediği üzerinedir.

1970’lerden itibaren finansallaşmanın derinleşerek ilerlemesinin finansal rantları, kapitalist üretimdeki sömürüden ileri gelen kârların önüne geçirdiği ve artık kapitalizmin ana ekseninin sömürü değil el koyma-mülksüzleştirme olduğuna yönelik tahliller yapılagelmiştir. (Harvey, 2004) Sadece bu açıdan olmamakla birlikte ‘kapitalizm’e artık ‘neoliberalizm’ denmesi de bu dönüşümle ve bir sonucu olarak üretimde ortaya çıkan durgunlukla bir ölçüde alakalıdır. Fakat bu yorumlarda Marks’ın ‘ilkel birikim’ olarak ele aldığı bütün piyasa-dışı el koyma biçimlerinin kapitalist üretimde artı-değere el konulması karşısında sistemin işleyişi açısından ancak ikincil bir rolü olduğuna dair bir kabulün izleri vardır. Dolayısıyla el koyma-mülksüzleştirme süreçleri, tarihsel sıralamaya sokulduğunda kapitalist aşamaya öncel, eşzamanlı olarak ilerlediği ileri sürüldüğünde ise kapitalizme dışsal olarak tanımlanır. Sömürüden kaynaklanan kârın el koymadan kaynaklanan ranta üstün gelip birikim sürecinin ana eksenini oluşturmasına ‘kapitalizm’ deniyorsa dışsal olan rantın baskın hale gelişine, hatta kâra tur bindirmesine ‘tekno-feodalizm’ gibi farklı kavramlarla yanıt verme arayışı bu mantıkla ilerletilmiştir.

Özellikle 2008 krizinden sonra ‘too big to fail’, yani küresel piyasanın belkemiği olarak tanımlanan devasa şirketleri kurtarma önlemleri, devlet hazinelerindeki kaynaklara hükümetin yeniden-dağıtım kararlarıyla el koymanın ‘yenilikçi’ yatırım dinamiklerini bastırma düzeyini dramatik biçimde arttırmıştır. Ancak bu durumun doludizgin ilerleyen finansallaşmanın çarpık etkilerinin katlanması dışında bir yol ayrımını belirginleştirdiğini öne sürmek zordur. Esas kırılma Apple, Google, Microsoft, Facebook, Amazon gibi şirketlerin dijital varlıkları sayesinde herhangi bir kapitalist üretim sürecine dâhil olmadan ve kullanıcıların verilerini algoritmalar yoluyla çekerek tekelci rantsal genişleme imkânlarına kavuşmalarıdır. Söz konusu yeniden-dağıtım politikalarının bu kırılmadaki belirgin etkisi ise sayılan şirketlerin teknolojik yatırım kapasitelerini alabildiğine arttırması olmuştur. Peki, bu sürecin ve sonuçlarının kimi entelektüeller için rantın baskın birikim biçimi haline gelmesinin yanında ‘feodalizm’i andıran yönleri nelerdir?

Mesela Apple veya Google’ın kullanıcı geri beslemeli, dolayısıyla kendisini bu veriler üzerinden otomatik olarak güncelleyen ve genişleten IOS veya Android işletim tabanlı bulut platformları mevcuttur. Kapitalist şirketlerin -yazılım alanında faaliyet gösterenler ve küçük çaplı girişimciler dahil- mevzubahis platformlarda yer alma mecburiyeti hissettikleri ve bunun için de platform üzerinden sağladıkları gelirlerden bir kısmını Apple ve Google’a rant olarak aktardıkları açıktır. Apple’ın tekelci platformuna karşı ne Sony ne de başka bir telefon üreticisi meydan okuyabilmiştir. Bu meydan okumayı ancak Apple’ın ürettiği telefonlar dışındaki tüm markaları aynı çatı altında birleştirerek ikinci bir tekelci platform olarak kullanıcı verilerini toplama ve onları işleyebilme maliyetlerini karşılayabilen Google yapabilmiştir. Dolayısıyla Varoufakis’e göre, en önde gelen telefon üreticileri dahi ranta dayanan platformlara sahip olamadıklarından sermaye birikimleri yalnızca ürettikleri telefonların satışından gelecek kârlara dayanacaktır. Bu da onları, GooglePlay için yazılım tasarlayan şirketlerin başına geldiği gibi feodal süzeren olarak en tepede yer alan Google’ın ‘vassal’ları haline getirir. (Varoufakis, 2023: 112-121) Bu aşamada Google’ın vassalları olan kapitalist şirketlerde üretim yapan işçiler üretimde en uç noktasına götürülmüş gözetim teknikleri ile bulut proleslerine dönüşürken, Android telefon kullanan bütün bireyler ise ‘emek gücü’nün haricinde kendilerinde emek olarak adlandırılabilecek ne varsa1 Google’a veri kaynağı olarak sundukları için bulut serfleri haline gelirler. Dolayısıyla platform üzerinde yer alarak kâr elde eden şirketlere Google tarafından dijital fiyefler dağıtıldığı söylenebilir. (Varoufakis, 2023: 78-85)

Platformların teknoloji geliştirmeye yönelik yatırımları da üretici güçlerin gelişimine, kâr maksimizasyonuna değil; piyasa rekabetine bağışık olarak işleyen ‘el koyma’nın kapsamının genişletilmesine -yani bir nevi dijital fethe-, rant maksimizasyonuna kanalize edilir. Bulut serfleri, bu platformların kullanıcıları olmama tercihine sahiplerdir. Ancak bu durum sosyal izolasyonla sonuçlanacaktır ve derebeylerinden kurtulmak için kaçan serflerin izole bir toprak parçası üzerinde yaşamak zorunda kalması ile benzeşir. (Durand, 2020: 156-161) Kapitalist vassalların ise Apple veya Google süzereninden birine tabi olması gerekir ve çıkış maliyetlerinin yüksekliği bu iki süzeren arasında tabiyet değişikliği yapmayı dahi engeller. Piyasaya erişim için vazgeçilmez hale gelmiş olan bu platformlar, kendilerine rantı aktarmayan veya hiyerarşik ilişkiye aykırı davranan kapitalist şirketlerin üzerlerine vergi memurları ve askerler göndermek yerine, platform üzerindeki bir web adresini tek hamleyle kaldırarak feodal yönetim haklarını kullanırlar. Çünkü gizlilik anlaşmaları, rekabet etmeme kuralları, zorunlu tahkim gibi tekelci yollarla devletlerin düzenleyici mevzuatlarını aşarak kamu hukukunun yerine parsellenmiş egemenliğin hukukunu koymaktadırlar. (Dean, 2022)

Durand’a göre teknolojik verimlilik ve inovasyondaki büyük ilerlemeler fetihçi, yağmacı birikim düzeni için bir engel teşkil etmek bir yana onu mümkün kılan neticeler üretmiştir. (Durand, 2020: 164) Buradaki en can alıcı husus, bu tür platformların algoritmalar aracılığıyla kullanıcılardan -ve hatta kârlarının bir kısmını platformlara aktaran şirketlerden- elde edilen farklı türde verilerin yine algoritmalar tarafından çaprazlanması yoluyla mevcut algoritmik kapasiteyi sürekli daha etkili hale getirecek sıfır maliyetli bir döngüsellik yaratmış olmalarıdır. (Varoufakis, 2022) Bunlar birer ekosistem olarak kullanıcıların sosyal alanlarının farklı yönlerine onların gönüllü faaliyetleri sayesinde el koyarken, total sosyal alanı kontrol etme kapasitesini de aralıksız bir biçimde genişletirler. (Durand, 2022: 33-38)

Yukarıda anlatılan hikâyenin bir kopuş değil genel hatları itibariyle yalnızca kapitalizmin başka bir faza geçişi anlamına geldiği ve kapitalizmin önüne bir sıfat getirilerek2 de isimlendirilebileceği, bunun yanı sıra feodalizmle kurulan analojilerin uygun olmadığı yönünde teorik itirazlar geliştirilmiştir. Tekno-feodalizm tartışması hakkındaki kanaatimizi ortaya koymadan evvel bu görüşlere de kısaca yer vermek istiyoruz.

Marks’ın ‘ilkel birikim’ olarak tanımladığı, Harvey’in daha yakın döneme uyarlamak için ‘mülksüzleştirme yoluyla birikim’ dediği, ‘el koyma’, ‘yağma’, ‘temellük’ gibi kavramlarla da karşılanan ve kapitalist üretime değil ranta dayanan sermaye birikimi süreçlerinin kapitalizme dışsal bir nitelik arz ettiği kabulü, kopuş-devamlılık tartışmasının merkezinde yer almaktadır. Morozov’a göre, kapitalizmi üretimdeki sömürü ile el koyma olarak ikiye ayırmak ve birinciye kapitalizmin karakterini temsil eden unsur gözüyle yaklaşmak, el koymanın algoritmalar yoluyla sistematik genişleme olanaklarına kavuştuğu bir dönemi kapitalizmden uzaklaşmak olarak değerlendirmeyi beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla üretici güçleri geliştiren, yenilikçi ve yaratıcı kapitalist üretim süreçleri dramatik biçimde azalırken rantçı, yıkıcı, yağmacı süreçlere büyük inovasyon yatırımları yapılır. Morozov, bu kopuşçu yaklaşımın kapitalist sömürünün ikincilleşmesine ağıt yakmak anlamına geldiği konusunda uyarır. (Morozov, 2022) Öte yandan, 1950’lerden itibaren Üçüncü Dünya ülkeleri merkezli yürütülen bağımlılık tartışmalarının kapitalizmin bu ikili karakterini daha iyi tespit ettiği kanaatindedir; Bu ülkelerin kapitalist entegrasyonunda baskın olan sömürü değil, gelişmiş kapitalist merkezlerin ve yereldeki temsilcisi olan sermaye kesiminin el koyma faaliyetleri olmuştur. (Morozov, 2023)

Sıfır maliyetli algoritmik rantsal gelişme tespitine de itiraz eden Morozov, mevzubahis şirketlerin astronomik miktarlarda araştırma geliştirme bütçeleri bulunduğunu, bunun yanında maddi altyapı olarak devasa veri merkezlerini ve deniz altı dâhil küresel fiziksel ağları finanse etmelerinin gerektiğini belirttir. (Morozov, 2023) Harris’e göreyse, söz konusu veri merkezlerinin ve aralarındaki fiziki ağların büyük çoğunluğu birer finans kurumları olan gayrımenkul yatırım ortaklıklarına aittir ve onlara rant aktarmak zorunda olan feodal süzeren olarak en tepede yer aldıkları iddia edilen bulut platformlarıdır. Dolayısıyla dijitalleşme bu altyapısal ilişkilerden ve maliyetlerden kopuk olarak değerlendirildiği için bu düzeyde gerçekleşen kapitalist rekabet görünmez kılınmaktadır. Üstelik platform sahibi teknoloji devlerinin kendilerini pazarlamak için yarattığı ‘herşeyi kuşatan, rakipsiz, kaybetmesi imkânsız sanal bütünlükler’ imajı olguymuş gibi kabul edildiğinden bu şirketlerin piyasa güçleri ve tekelci gelişimleri gereğinden fazla abartılmaktadır. Dahası, platform devlerinin dönemsel iddiaları üzerinden teorik görüşler de sürekli revize edilmektedir. (Harris, 2022) Bu platformlar arasındaki daha fazla kullanıcı kapmak için gerçekleşen yarış da Varoufakis’in öne sürdüğü gibi feodal çatışma anlamına gelmemektedir. Snow’a göre Facebook’a karşı Tiktok’un ‘kullanıcı dostu’ yükselişinin veya Netflix’e karşı Disneyplus’ın farklı içeriklerle piyasa girişinin Pepsi ile Cocacola arasındaki kapitalist rekabetten nitelik olarak farklı olduğunu iddia etmek için herhangi bir sebep yoktur. (Snow, 2023)

Eğer hâlihazırdaki üretim tarzını kapitalizm olarak değil de neo-feodalizm veya tekno-feodalizm olarak tanımlarsak, buna yönelik verilmesi ve başarıya ulaşması beklenen toplumsal mücadelenin teorisi, aktörleri ve yöntemleri de değişecektir. Örneğin, Varoufakis tekno-feodal derebeylere karşı bulut serflerinin, bulut proleslerinin ve kapitalist vassalların ittifakını önermektedir. Aralarında kapitalist sömürü ilişkisi olan proleslerle kapitalistlerin nasıl yan yana gelebileceği bir muamma olduğu gibi, bu tür bir yaklaşım kapitalizme karşı şimdiye dek geliştirilmiş teorik-politik mücadele araçlarının azımsanmasına yol açacaktır. Üstelik bu mücadelenin hedefi Adam Smith’in ‘yüzü pudralı ve peruklu’, girişimci ve yenilikçi kapitalizmine geri dönmek, kapitalist vassallar üzerindeki tekno-feodal zincirleri kırmak, sömürüyü ve kârı ‘el koyma’ya ve ranta yeniden baskın kılma olduğuna göre emek-sermaye çelişkisini geri plana atacağı da kesindir. (Bellemare, 2023)

Marksist yazında feodalizmi bir üretim biçimi olarak değil de bir siyasal-hukuksal-toplumsal bütünlük olarak ele almanın siyasi ve hukuki yapılar, biçimler üzerinden feodal-gayrıfeodal atıflarının yapılmasına yol açtığı pek çok kez vurgulanmıştır. Bu minvalde, kapitalizmin güncel dönüşümünü bir tür feodalizmle açıklamaya çalışanlarda gözlenen temel bir yanılgı da bulut platformlarının devletlerin otoritelerini, hukuki düzenlemelerini aşmalarını ve siyasal güç temerküz etmelerini küresel derebeyliklere doğru güçlü bir meyillenme olarak yorumlamalarıdır.  Bu tür görüşler de yine platform şirketlerinin işleyişlerinin sistematik doğasından kaynaklanan muazzam tekelleşme eğilimlerinin kapitalizme dışsal olduğuna dair varsayımlardan kaynaklanmaktadır.

Mevcut tekelleşme örüntüsünü, mesela küresel tedarik zincirlerine hükmederek, üretimi taşeron şirketleri üzerinden tamamen üçüncü dünya ülkelerine kaydırarak devasa rant akışları sağlayan ‘neoliberal tekel’ şirketlerinden3 ayıran temel hususun yarattıkları sanal ekosistem olduğu söylenebilir. Otomatik olarak çekilen veri yığınlarının algoritmalar vasıtasıyla yine otomatik olarak işlenmesi ve kullanıcılara dönerek –tekrar veri çekmek üzere- şekillendirmesi döngüsü bu ekosistemlerin temel mantığıdır. Tekno-feodalizm teorisyenleri genelde vurguladığının aksine, rantın kâra baskınlığını ve sermaye birikiminde ana eksen haline geldiğini vurgulamak bir kopuş anlatısı için yeterli değildir. Bulut platformu sistematiğinin kapitalizmin daha önceki dönemlerindeki tekelci eğilimlerden tekno-feodal bir kopuşu temsil ettiği iddiası ifrat ise, kapitalizmin ortodoks Marksist analizin öngördüğü biçimde sömürü ekseni üzerinden yoluna devam ettiği iddiası da tefrittir.

Küresel kapitalizmde bulut platformlarının ortaya çıkışı ve güçlenmesiyle derin dönüşümler yaşandığı, kapitalizmin rantçı ve yıkıcı karakterinin belirginleştiği açıktır. Ancak neoliberalizm nasıl kapitalizmin dönemsel bir adlandırması ise neo-feodalizm ve tekno-feodalizm de en iyi ihtimalle kapitalizmin güncel dönüşümünü tanımlamaya çalışan talihsiz ve başarısız bir kavram olacaktır. Daha çok kamusal dikkatleri çekerek söz konusu dönüşüme dair tartışmanın popülerleşmesi ve hararetlenmesini sağlamaya dönük bir manivela işlevi görmektedir. Bu durum 2016’da İngiltere’de Oxford Dictionaries tarafından yılın kelimesi seçilen ‘post-truth’ kavramının kitle iletişimi ve siyasal iletişim açısından bir kopuşu imliyor gibi sunulmasına benzetilebilir. Kamusal alanın zihinsel manipülasyonunu ifade eden insanlık tarihi kadar eski ‘retorik’, modern ‘propaganda’ ve postmodern ‘algı yönetimi’ kavramları mevcutken ‘post-truth’ kavramının bir miladı işaret ediyor gibi pazarlanması, kitle iletişiminin Büyük Veri (Big Data) ve algoritmalar yoluyla dizaynına dikkat çekerek sağ-popülizm karşıtı küresel bir tartışma başlatma amacına hizmet etmiştir. Tekno-feodalizm kavramı da ‘şok efekti’ni beraberinde getirerek Varoufakis’in internette dönen vidyolarına gözlerin dönmesini, mevzubahis dönüşümle ilgili tartışmaya daha fazla ‘bulut platformu kullanıcısı’nın kulak vermesini sağlamaktadır. Ancak bunu başardığı ölçüde kapitalizmin ekonomi-politiği hakkında kafa karışıklığını arttırarak ve teorik belirsizlikler yaratarak emek-sermaye çelişkisine dayalı anti-kapitalist muhalefeti ve uluslararası düzlemdeki bağımlılık ilişkilerinin reddine dayanan anti-emperyalist muhalefeti anti-bulutplatformculuğa hapsetme riski taşımaktadır. Tüm bulut platformlarına küresel mücadele yoluyla diz çöktürülse de, kapitalist üretim tarzı ve algoritmalara dayanan veri tekelciliğinde radikal bir dönüşüm olmadığı sürece eski oyuncuların yerlerine başlangıçta daha güçsüz olan yenileri gelecek ve zamanla diz çökenlerin sosyal alanı manipüle etme gücüne erişeceklerdir.

 

DİPNOTLAR

(1) Varoufakis emek gücünün sömürülmesi süreçleri dışında insan hayatının bir parçası olan bütün eylemleri ‘deneyimsel emek’ kavramı altında birleştirmektedir.

(2) Önerilen alternatifler epeyce fazladır; rantçı kapitalizm, dijital kapitalizm, platform kapitalizmi, hiper-kapitalizm, algoritmik kapitalizm, bilişsel kapitalizm, iletişimsel kapitalizm, veri kapitalizmi, sürtünmesiz kapitalizm, enformasyonel kapitalizm, yarı-kapitalizm, gözetim kapitalizmi, sibernetik kapitalizmi veya sanal kapitalizm.

(3) Elbette Wallmart gibi küresel tedarik zincirlerine hükmeden şirketler de bir aşamadan sonra dijital dönüşüm gerçekleştirerek bulut platformu haline gelmişlerdir veya bu yolda ilerlemektedirler.

KAYNAKÇA

BELLEMARE, Michel Luc (2023), “Techno-Capitalist-Feudalism is Malthusian to the Core!”; https://www.academia.edu/105425492

DEAN, Jodi (2022) “Same As It Ever Was?”, 6 May 2022; https://newleftreview.org/sidecar/posts/same-as-it-ever-was

DURAND, Cedric (2020) Techno-féodalisme: Critique de l’économie numérique, Zones

DURAND, Cedrid (2022) “Scouting Capital’s Frontiers”, July/August 2022; https://newleftreview.org/issues/ii136/articles/cedric-durand-scouting-capital-s-frontiers

HARRIS, Malcolm (2022) “Are We Living Under ‘Technofeudalism’?”, 28 October 2023; https://nymag.com/intelligencer/2022/10/what-is-technofeudalism.html

HARVEY, David (2004) “Yeni Emperyalizm: Mülksüzleşme Yoluyla Birikim”, (çev.) Evren Mehmet Dinçer; http://www.praksis.org/wp-content/uploads/2011/07/011-02.pdf

MOROZOV, Evgeny (2022) Interview with Daniel Denvir: “No, It’s Not Techno-Feudalism. It’s Still Capitalism”; https://jacobin.com/2023/04/evgeny-morozov-critique-of-techno-feudalism-modes-of-production-capitalism

MOROZOV, Evgeny (2023) “Critique of Techno-Feudal Reason”; https://newleftreview.org/issues/ii133/articles/evgeny-morozov-critique-of-techno-feudal-reason

SNOW, Henry (2023) “We’re Still Living Under Capitalism, Not Techno-Feudalism”, https://jacobin.com/2023/10/cloud-capitalism-technofeudalism-serfs-cloud-big-data-yanis-varoufakis

VAROUFAKİS, Yanis (2022) Conversation with Evgeny Morozov: “Crypto & the Left, and Techno-Feudalism”;                                                                                                                  https://the-crypto-syllabus.com/yanis-varoufakis-on-techno-feudalism/

VAROUFAKİS, Yanis (2023) Techno-Feudalism: What Killed Capitalism; https://vk.com/doc399904795_670018278?hash=zXgk49JlqMhNp8DzCiC3DDxHGSq0BnVNWkMgodxRZjH

 

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

Kur’an Sahîfeleri Takılı Mızraklar

Yayınlanma:

-

İmam, cemaat, cihad, furkan ve sıralanabilecek diğer pek çok İslâmî kavram, pek çok çizginin problemli din anlayışı, birçok muhafazakâr-sağcı yazar çizer takımının zayıf/hatalı kavrayışları nedeniyle iyice aşındı, yıprandı. “Furkan Günleri” tamlaması, Atasoy Müftüoğlu’nun bir kitabı olarak hatıra gelip hem yazarı hem de mesajı dolayısıyla bambaşka bir zihinsel alanı imlerken mezkûr aşınmanın son halkası olarak dolaşıma girdi.

Taha Kılınç’ın Yeni Şafak’taki “Hayırdır, siz?”[1] başlıklı yazısı muhafazakâr/sağcı tutumların bir dışavurumu olarak okunmayı fazlasıyla hak etmektedir. İşin ironik yanı yazar, “Şahsen ben, ait ve mensup olduğum milletin haklarını, hiçbir zaman İslâm’ın vaz ettiği temel ilkelerin ve ahlâkî çerçevenin önüne hiç geçirmem. İnsana, dünyaya ve siyasete bakışımın ölçülerini İslâm belirler.” sözleriyle kendini hakikatin merkezine yerleştirirken meselelere hangi siyasal/toplumsal konumdan baktığını, neyin kendine sağladığı konforla konuştuğunu tartışmaz. Bir Türk sosyolojisi içinde vâr olan birinin pek çok meselede Kürt sosyolojisi ile aynı konfor içerisinde konuşabileceğini, tavır üretebileceğini sorunsallaştirebilenler söylemek istediğimi daha rahat anlayacaklardır.

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in kendisine de isim kabul ettiği ve yine Kur’an’a göre Müslümanlara, Rableri tarafından bağışlanacak bir yeti olarak sunulan ve özü itibariyle “Hakk’ı bâtıldan ayıran ince/hassas ölçü”[2] anlamına gelen “furkan” kavramı ayrıca Allah Resûlünün mücadelesinin en kritik aşamalarından biri olan Bedir savaşı dolayımında Kur’an’da yer alır.[3] Ulus devlet ideallerini İslâmî kavramlarla teolojik bir kılıfla sarıp sarmalayarak sunmak, öteden beri pek çok egemen siyasal iradenin aslî tutumlarından olsa da AKP iktidarının İslam’ı bütün alanlarda alabildiğine yağmalayıp adeta temellük etmesine sözüm ona kimi Müslüman aydının gönüllüce ve sorgulamadan onay vermesi hatta o uğurda ön cephelerde savaşması, Seyyid Kutub’un işaret ettiği modern cahiliyenin[4] açık alâmetlerinden olsa gerektir.

Taha Kılınç, yazısında hakikat temsiliyetinde merkezî bir muvazzaf sanısıyla pek çok alanda büyük bir özgüvenle hüküm dağıtıyor. Marksist-Leninist olmak ona göre şeytânî kimliklerdendir. Türkiye tarihinde milliyetçi-mukaddesatçı çevrelerin alâmet-i fârikalarının zirvesi olan bu iddianın, Müslümanlığını her şeyin önünde tuttuğu savlamasıyla ne denli çeliştiğinin farkında değil. Batı Asya temelli bütün tartışmalardan âzâde olarak Kılınç, böyle bir iddianın hem bölge hem dünya tarihi hem de müslüman halkların, hareketlerin ve entelektüellerin idrakinde nasıl bir karşılığa gelebileceğini kestirme zahmetinde bile bulunmuyor. Mesela Marksizm, Taha Kılınç’a göre neden şeytânîdir? Herhangi bir çevre ya da hareket, Marksist olduğu için neden linçi hak etmektedir? Bunu yazması icap eder. Türkiye’de son dönemde yürütülen “barış süreci”ndeki muhatabın da Taha Kılınç’ın lânetlediği örgütün gerçek karar vericisi/yönlendiricisi olduğu iddia edilmiyor mu? Aynı yapı olduğu sık sık tekrarlanmasına rağmen içerideki muhatap için yüceltme ve övgü, “teröristlikten kurucu önderlik”e terfi ettiriş; dışarıdakine şeytanlaştırma! Sadece bu çelişki bile Taha Kılınç ve benzerlerine samimiyet testi için fazlasıyla yeter!

Kanayan asırlık bir yara olarak Kürt meselesinin esasına bile değinmekten sakınan, resmî ideolojinin karşısında herhangi bir dönemde, herhangi bir risk alıp tavır üretmeyenlerin mesele ulus devlet çıkarlarına gelince İslam’ı manipülasyon aracı olarak kullanmaları, zihinsel pozisyonlarına muvafıktır.

Şimdi, hakikî “Furkan Günleri”nde neler olmuş, bir hatırlayalım:

Aksâ Tûfânı boyunca İsrail, petrol ihtiyacının yarısından fazlasını “Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı” üzerinden ve Azerbaycan’daki Aliyev hanedanlığının SOCAR şirketi marifetiyle Hazar denizi petrollerinden karşıladı. Türkiye’de 1000 kilometreden daha fazla bir mesafe kat ederek Ceyhan’a ulaşan petrol, Siyonist savaş makinesine ulaştırıldı ve 500 ilâ 700 bin kardeşimizi katledip yerleşimleri yıkarak soykırım savaşına can suyu oldu.[5] İşte o günlerde biz Taha Kılınç ve benzerlerinden “furkan günleri” vurgusu işitmedik.[6]

AKP, iktidara geldiği yıl 1.5 milyar dolar olan İsrail’le ticaret hacmini 2022 sonu itibariyle 9.5 milyar dolara çıkarıp[7] işgal devletini tahkim ederken de Taha Kılınç ve benzerlerinden “furkan günleri” uyarısını görmedik. Siyonist cumhurbaşkanı Herzog, bütün Ankara’nın Siyonist bayraklarla süslendiği, atlı birliklerin seferber edildiği şaşaalı törenlerle karşılanırken de “furkan günleri” uyarısıyla rastlaşmadık. New York’ta katil Netanyahu ile heyetler hâlinde sarmaş dolaş buluşmalarda Filistin halkından çalınan doğal gazın Avrupa’ya taşınması plânları yapılırken de Taha Kılınç henüz furkan günleriyle ilgili ayetleri okumamış olmalıydı!

“İsrail’le Ticaret, Filistin’e İhanet!” diyen Gazze dostları yaka paça göz altın alınıp mahkeme ve hapishanelerde süründürülmek istenirken “İsrail’le ticaret koca bir yalan!”[8] diyenlere; sonra “İsrail’le ticarete kısıtlama getirdik.”[9] diye övünenlere de “Furkan günlerindeyiz. Katliama değil, direnişe ortak ol, tarafını belirle!” diye meydan okuduklarını da görmedik! “İncirlik ve Kürecik’i kapat, furkan günlerindeyiz; ya ABD-İsrail hattından ya da direnen halklarımızdan yana ol!” diye bir çıkışlarına da rastlamadık.

Golan’ı verip ABD ve İsrail’den Kürtleri yaşadıkları yerden sürme izni alanlar, “Taha Kılınç ve benzerlerinin furkan günleri”nde muvahhid damarı temsil ediyor olmalılar! “Bölgede pek çok aktör ABD ile çalışıyor, hepsini bağımsız, devrimci, ortak bir direniş çizgisine davet ediyoruz!” deseler tarihe eşsiz bir not düşecekler lâkin Şeyh Sait ve Seyit Rıza’dan bugüne İslamcısı ya da seküleriyle ayrımsız bir şekilde bizatihi Kürt’ün kendisine karşı olunca bunlar mümkün olmuyor elbette.

Taha Kılınç, “Furkan Günleri” ibaresini Müslüman Kürt aydınların çok iyi bildiklerini söyledikten ve bu tamlamanın İslâmî terminolojinin kilit kavramlarından biri olduğunu söyleyip Kur’an’ı mızrağının ucuna takarak “Ya sev ya terk et!” tehdidini sözüm ona yine İslami terminoloji kılıfıyla Kürtlere doğru ve fevkalâde üstenci bir üslûpla savuruyor: “Onlara anlayacakları dilden hitap edeyim: Furkan günlerindeyiz. Safınızı doğru seçiniz.” Böyle bir pervasızlık ancak her mel’aneti kendine hak görüp başkalarına, uçlarına Kur’an sahîfeleri takılı mızrakları gösterenlere yaraşır.

Dipnotlar: 

[1] Taha Kılınç, Hayırdır, siz? https://www.yenisafak.com/yazarlar/taha-kilinc/hayirdir-siz-4788098

[2] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı

[3] Mehmet Durmuş, Gazze Furkan Günü: https://iktibasdergisi.com/2023/12/02/gazze-furkan-gunu/

[4] Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler

[5] Türkiye, İsrail ve BOTAŞ: Filistin’de Soykırımı Besleyen Hat-Direniş Çadırı BTC Raporu: https://direniscadiri.com/botas-rapor.pdf

[6] Mehmet Durmuş, agy

[7] AK Parti Döneminde ‘İsrail’ ile Ticaret Yüzde 532 Arttı: https://kokludegisim.net/haberler/ak-parti-doeneminde-israil-ile-ticaret-yuezde-532-artti

[8] Şaban Turhal, Hani İsrail’le ticaret koca bir yalandı! https://www.milligazete.com.tr/hani-israille-ticaret-koca-bir-yalandi

[9] “İsrail ile ticaret koca bir yalandan”, “ticaret kısıtlandı”ya dönüş: https://www.evrensel.net/haber/515434/israil-ile-ticaret-koca-bir-yalandan-ticaret-kisitlandiya-donus

Devamını Okuyun

Yazılar

Suriye İç Savaşında İsrail ve Silahlı Muhalif Örgütler Arasındaki İlişkilerin Analizi – Levent Baştürk

Yayınlanma:

-

© AFP 2023 / ABD DOUMANY

Suriye iç savaşının başlangıcından itibaren İsrail, kamuoyuna yönelik dikkatli bir “müdahaleden kaçınma” politikası benimsediğini deklare etmişti. Resmi duruş, Hizbullah’a yönelik gelişmiş silah transferlerini engellemek ve sınırına isabet eden mermilere misilleme yapmak dışında, komşusundaki kaotik çatışmaya karışmamak üzerine kuruluydu. Ancak bu resmi politikanın perdesi aralandığında, Golan Tepeleri sınırında çok daha karmaşık, pragmatik ve çok katmanlı bir gizli müdahale stratejisinin yürütüldüğü ortaya çıkmaktadır.

Suriye iç savaşında Esat rejiminin kontrolünün zayıflaması sonucu Golan Tepeleri civarındaki bölge, Siyonist İsrail Rejimi açısından hızla bir istikrarsızlık ve belirsizlik alanına dönüştü. Siyonist rejimin sınır hattı kabul ettiği işgali altındaki bölge yakınında, ideolojileri ve hedefleri birbirinden farklı çeşitli silahlı gruplar ortaya çıktı. Bu kaotik ortamda, İsrail için en büyük varoluşsal tehdit, en büyük düşmanları olan İran ve onun vekili Hizbullah’ın, Suriye’deki güç boşluğunu doldurarak sınırda kalıcı bir askerî varlık oluşturma ihtimaliydi. İsrail, söz konusu tehditleri yönetmek ve stratejik çıkarlarını korumak amacıyla Suriye’deki muhalif gruplarla çok katmanlı, pragmatik ve genellikle gizli tutulan ilişkiler kurdu. Bu ilişkiler, kamuoyuna yansıyan “İyi Komşu Politikası” kapsamında “insanî” yardımlardan, perde arkasında yürütülen gizli askerî ve finansal desteğe kadar geniş bir yelpazeyi kapsadı.

İsrail’in iç savaş esnasında Suriye’deki müdahalesi, ideolojik veya insanî kaygılardan ziyade, tamamen kendi çıkarları tarafından yönlendirilen, düşmanlarını birbirine karşı dengelemeyi ve Golan Tepeleri boyunca bir tampon bölge oluşturmayı amaçlayan soğuk ve pragmatik bir operasyondur. Bu strateji, görünürdeki insanî jestleri gizli askerî operasyonlarla harmanlayarak bölgedeki kaosu kendi lehine yönetme çabasının bir tezâhürüdür.

2011 öncesinde, İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri boyunca uzanan Suriye sınırı, on yıllardır İsrail’in en öngörülebilir ve sakin cephelerinden biriydi ancak Suriye İç Savaşı’nın patlak vermesi, bu stratejik sükûneti kökten değiştirerek İsrail’i aşılması güç bir stratejik açmaza sürükledi. Kontrol altında tutulabilen ve zayıf Beşar Esad rejiminin yerini, İran’ın vekil gücü Hizbullah, radikal gruplar ve öngörülemez bir kaosun alması ihtimali, Siyonist rejimi kaygılandırdı.

Bu makale, İsrail’in Suriye politikasının evrimini üç temel aşamada inceleyecektir: 1. Başlangıçtaki pasif ve alaycı “kan kaybetmelerine izin ver” doktrini, 2. 2015’teki Rus askerî müdahalesi sonrası başlayan, insanî yardım perdesi arkasında gizli askeri destek içeren çok katmanlı aktif müdahale dönemi ve 3. 2018’de Rusya ile varılan jeopolitik anlaşma sonrası, vekil güçlerin acımasızca terk edildiği stratejik geri çekilme.

Makalenin temel tezi şudur: İsrail’in Suriye’deki müdahalesi, ideolojik veya insanî kaygılardan ziyade, tamamen kendi ulusal güvenlik çıkarları tarafından yönlendirilen, düşmanlarını birbirine karşı dengelemeyi ve Golan Tepeleri boyunca bir tampon bölge oluşturmayı amaçlayan soğuk ve pragmatik bir operasyondur. Bu strateji, görünürdeki insanî jestleri gizli askeri operasyonlarla harmanlayarak bölgedeki kaosu kendi lehine yönetme çabasının bir vak’a analizidir.

Bu karmaşık politikanın ilk ve en hesaplı adımı, İsrail’in düşmanlarının birbirini zayıflatmasını izlemeye dayanan bilinçli bir hareketsizlik doktriniydi.

 I. “Bırakın Kan Kaybetsinler” Doktrini (2011-2015)

Suriye’deki çatışmanın ilk yıllarında İsrail, doğrudan bir müdahaleden bilinçli olarak kaçındı. Bu politikanın ardındaki stratejik mantık, acımasız olduğu kadar açıktı: Uzun süren ve belirgin bir galibi olmayan bir savaş, İsrail’in geleneksel düşmanları olan Suriye ordusunu ve en büyük bölgesel tehdit olarak gördüğü müttefiki Hizbullah’ı sistematik olarak yıpratacaktı. Her iki tarafın da kaynaklarını ve insan gücünü tüketecek bu yıpratma savaşı, İsrail’in “sınır güvenliği”ne dolaylı olarak hizmet ediyordu.

Bu doktrin; gizli bir varsayım değil, üst düzey yetkililer tarafından dile getirilen, alaycı olduğu kadar açık bir politikaydı. Eski İsrailli diplomat Alon Pinkas, 2013’te temel mantığı, “Bırakın her iki taraf da kanasın, kan kaybından ölsünler: buradaki stratejik düşünce bu!” sözleriyle özetlemişti. Bu yaklaşım daha sonra güvenlik muhabiri Alex Fishman tarafından, dönemin Savunma Bakanı Moşe Ya’alon’un dikte ettiği “resmî politika” olarak teyit edildi. Askeri analist Amos Harel ise durumu, İsrail’in perspektifinden ideal senaryonun “kan dökülmesinin birkaç yıl daha net bir galip olmadan devam etmesi” olduğunu belirterek teyit ediyordu.

Ancak bu dönem tamamen pasif değildi. Analist Elizabeth Tsurkov’a göre İsrail, iki temel “kırmızı çizgi”ye odaklanmıştı: Hizbullah’a gelişmiş silahların transferini önlemek ve savaşa doğrudan askerî olarak müdahil olmaktan kaçınmak. Bu hedefler doğrultusunda İsrail, Suriye içinde sınırlı hava operasyonları düzenledi ama çatışmanın genel seyrini değiştirecek adımlardan uzak durdu.  Bu dönemde Siyonist Rejim, Suriyeli muhalif komutanların bir “uçuşa yasak bölge” oluşturulması gibi taleplerini sürekli olarak reddetti ancak yaralıların tedavisi gibi “insanî destek” olarak adlandırdığı sınırlı yardımlarda bulundu.

Bu hesaplanmış bekleme dönemi, 2015’te Rusya’nın Suriye’ye askerî müdahalesiyle âniden sona erdi. Stratejik dengenin Esad lehine değişmesi, İsrail’i “bırakın kan kaybetsinler” yaklaşımını terk etmeye ve daha aktif, çok katmanlı bir müdahale stratejisine geçmeye zorladı.

2. Aktif Müdahale ve Çok Katmanlı Destek Stratejisi (2015-2018)

2015’teki Rus askerî müdahalesi, Suriye’deki savaşın seyrini kesin bir şekilde değiştirdi ve İsrail’in stratejisinde bir dönüm noktası oldu. Esad rejiminin mutlak bir zafere yaklaşması, Tel Aviv için aynı zamanda İran ve Hizbullah’ın zaferi anlamına geliyordu. Bu durum, İsrail’in pasif gözlem politikasından, sınırındaki çatışmanın sonucunu şekillendirmek için aktif ancak gizli bir müdahaleye geçmesini tetikledi. Bu yeni strateji, stratejik hedeflerini insanî bir söylemle perdeleyen, çift katmanlı bir operasyon olarak tasarlandı: biri halka açık bir insanî yardım operasyonu, diğeri ise perde arkasında yürütülen gizli bir askerî destek programı.

Stratejik Bir Araç Olarak “İyi Komşu” Politikası

İsrail’in müdahalesi, “İyi Komşu” politikası adı verilen geniş kapsamlı bir insanî yardım operasyonuyla kamuoyuna sunuldu. Bu politika, bir “kalpleri ve zihinleri kazanma” kampanyası olarak tasarlandı ve kapsamı oldukça genişti:

Tıbbî Tedavi: Bazı tahminlere göre 4 binden fazla yaralı Suriyeli, İsrail hastanelerinde tedavi altına alındı. VICE News‘e göre sayıları toplamda 1.300’den fazla olan bu kişilerin yaklaşık yüzde 90’ının genç erkekler olması, birçoğunun savaşçı olduğu çıkarımını güçlendirmektedir.

Çocuk Sağlığı: Suriyeli çocuklar için İsrail’e günübirlik geziler düzenlenerek göz, kulak, epilepsi gibi uzmanlık gerektiren alanlarda tedavi ve kontroller sağlandı.

İnsanî Malzemeler: Sınır köylerine düzenli olarak gıda, yakıt, jeneratörler, giysi ve ilaç gibi temel ihtiyaç malzemeleri ulaştırıldı. Bu yardımların bir parçası olarak üzerinde kasıtlı olarak İbranice yazıların ve hatta “Komşun, kardeşinden daha yakın olabilir.” gibi Arapça Hadis alıntılarının bulunduğu spagetti kutuları kullanıldı. Bu, kültürel olarak yankı uyandıran dini metinler aracılığıyla hedef kitlede sempati oluşturmayı amaçlayan plânlı bir psikolojik operasyondu.

Kurumsal Destek: ABD merkezli STK “Friendships Unlimited” (Sınırsız Dostluklar) tarafından işletilen ve İsrail işgal güçleri tarafından korunan “Camp Mazor Ladach” (Talihsizlere Yardım Kampı) adlı bir sınır ötesi tıp kliniği kuruldu. Bu yaklaşımın iki temel amacı vardı: 1. Suriyelilerin, İsrail’e doğrudan geçiş yapmalarının getireceği “işbirlikçi” damgasını yemeden tıbbî yardım almalarını sağlamak. 2. Yaralıları İsrail hastanelerine nakletmenin yüksek maliyetine kıyasla daha uygun maliyetli bir çözüm sunmak.

Bu klinik, İsrail’in bölgedeki varlığını ve etkisini sadece geçici bir yardım operasyonu olmaktan çıkarıp daha kurumsal ve kalıcı bir iş birliği modeline dönüştürme çabasının en somut sembolüydü

Ancak bu cömertliğin ardında saf bir hayırseverlik yatmıyordu. “İyi Komşu” yönetiminin komutanı Yarbay E.’nin (yerel halk arasında bilinen adıyla “Ebu Yakub”) de açıkça belirttiği gibi, bu politikanın soğuk bir stratejik hedefi vardı: “O kadar asil ya da dürüst değilim. İsrail için açık bir operasyonel çıkar var.”

Bu temel çıkar, Golan Tepeleri sınırı boyunca, İsrail’in birincil tehdit olarak gördüğü İran destekli güçlerden arındırılmış bir “tampon bölge” oluşturmaktı. İnsanî yardım, bu bölgedeki halkın ve silahlı grupların sadakatini kazanmak için bir araç olarak kullanıldı. İsrail’in kamuoyuna yansıyan “insanî” yardım politikasının arkasında, bölgedeki güç dengesini kendi lehine şekillendirmeyi amaçlayan daha gizli ve stratejik bir operasyon yürütülüyordu. Bu operasyon, güney Suriye’deki muhalif gruplara doğrudan askerî ve finansal destek sağlamayı içeriyordu ve İsrail aleyhine olabilecek olası gelişmeleri bir “tampon bölge” tesis ederek vekil güçler aracılığıyla sağlama stratejisinin temelini oluşturuyordu.

Perde Arkası: Muhalif Gruplara Gizli Askerî ve Mâlî Destek

“İyi Komşu” politikasının insani vitrininin arkasında, çok daha doğrudan ve gizli bir operasyon yürütülüyordu. Foreign Policy ve diğer kaynaklara dayanan raporlara göre İsrail, Güney Suriye’deki en az 12 farklı muhalif gruba doğrudan askerî ve mâlî destek sağladı. Bu destek, tampon bölgeyi sadece sempatiyle değil, aynı zamanda askerî güçle de korumayı amaçlıyordu.

Destek Türü Detaylar
Silahlar M16 saldırı tüfekleri, makineli tüfekler, havan topları ve nakliye araçları.
Maaşlar Savaşçı başına aylık yaklaşık 75 Dolar doğrudan ödeme.
Finansman Fursan el-Culan (Golan Şövalyeleri) gibi kilit grupların liderlerine aylık yaklaşık 5.000 Dolar nakit akışı ve karaborsadan silah alımı için ek fonlar.
Lojistik Yardımların Golan Tepeleri’ndeki üç geçiş kapısından yapılması.
Kaynak Paradoksu Sağlanan bazı silahların, İsrail’in 2009’da ele geçirdiği ve asıl hedefi Hizbullah olan bir İran silah sevkiyatından gelmesi. Bu, hem makûl inkâr edilebilirlik sağlayan hem de bir düşmanın gücünü diğerine karşı kullanarak stratejik bir ironi yaratan klasik bir asimetrik savaş taktiğiydi.

Bu destek, muhalif gruplar için hayatî bir önem taşıyordu. Fursan el-Culan grubunun sözcüsünün ifadesi bu bağımlılığı net bir şekilde ortaya koymaktadır: “İsrail’in yardımı olmasaydı hayatta kalamazdık.” Bu gizli faaliyetler, Birleşmiş Milletler Çatışma Gözlem Gücü’nün (UNDOF) İsrailli askerler ile silahlı muhalifler arasında temaslar ve transferi gözlemlediğini bildiren raporlarıyla da üçüncü taraflarca doğrulanmıştır.

İsrail’in desteklediği gruplar arasında kamuoyuna en çok yansıyan iki isim Fursan el-Culan ve Liva Fursan el-Culan oldu. Özellikle Kuneytra merkezli Fursan el-Culan, İsrail’in “tercih ettiği grup” olarak öne çıktı. Artan İsrail finansmanı sayesinde yüzlerce yeni savaşçıyı bünyesine katan bu grup, aynı zamanda İsrail’den gelen silahların diğer gruplara dağıtımında bir aracı rolü üstlendi.

Bu gizli operasyon, İsrail’in resmî inkâr politikasıyla birleştiğinde dikkat çekici çelişkiler ortaya çıkardı. Örneğin, Politico Dergisine konuşan bir İsrailli komutan, “Milyonlarca dolarlık yardım yapıyoruz ama tek bir dolar veya şekel vermiyoruz.” diyerek doğrudan finansal desteği yalanlamıştır ancak, çok sayıda savaşçıyla yapılan görüşmelere dayanan raporlar, savaşçılara doğrudan maaş ödendiğini ve silah alımı için ek para verildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu çelişki, operasyonun hassas ve gizli doğasını ve İsrail’in kamuoyu önünde inkâr edilebilirliği sürdürme stratejisini gözler önüne sermektedir. İsrail’in bu pragmatik yaklaşımı, yalnızca ılımlı gruplarla değil, ideolojik olarak düşman olarak takdim edilen daha radikal unsurlarla da karmaşık bir ilişki ağı kurmasına yol açmıştır.

El Kaide Neden Hizbullah’tan Daha Az Kötü?

İsrail’in tehdit algısı, küresel terörle mücadele normlarından keskin bir şekilde ayrışarak tamamen kendi yerel ve âcil çıkarlarına odaklanıyordu. Bu durum, İsrail’in hangi düşmanın “daha az kötü” olduğuna dair yaptığı pragmatik hiyerarşide kendini gösterdi.

Bu hiyerarşiyi en net şekilde eski Mossad Başkanı Efraim Halevi açıklamıştır. Halevi, bir mülâkatta İsrail’in neden El Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’nden yaralı militanları tedavi ettiğini ve yardımların sadece “insanî” amaçlı olmayıp taktik nitelik de taşıdığını ancak aynı muamelenin Hizbullah için geçerli olmayacağını şu mantıkla savunmuştur:

El Kaide: Halevi, El Kaide’yi tedavi etme kararını “Hatırladığım kadarıyla El Kaide bugüne kadar İsrail’e saldırmadı.” sözleriyle gerekçelendirmiştir. Bu, El Kaide’nin İsrail’in en yakın müttefiki ABD’ye saldırdığı gerçeğine rağmen tehdit algısının ne kadar dar ve kendi çıkarlarına odaklı olduğunu göstermektedir.

Hizbullah: Halevi, Hizbullah için ise onlarla “farklı bir hesabımız var” diyerek, bu grubun İsrail’e yönelik doğrudan saldırıları nedeniyle farklı bir kategoride olduğunu belirtmiştir.

Bu yaklaşım sadece Halevi’ye özgü değildi; İsrail güvenlik ve diplomasi bürokrasisindeki yaygın bir zihniyeti yansıtıyordu. Dönemin Savunma Bakanı Moşe Ya’alon, Suriye’deki seçenekler arasında bir tercih yapması gerektiğinde “İran rejimi yerine IŞİD’i seçeceğini” açıkça belirtirken eski ABD Büyükelçisi Michael Oren ise İsrail’in stratejik hedefinin, “daha büyük kötülük” olarak gördüğü İran destekli eksene karşı “Sünnî kötülüğün galip gelmesine” izin vermek olması gerektiğini savunmuştur.

Kaosu Yönetmek: Tampon Bölge Stratejisi ve Silahlı Muhalif Gruplarla İlişkiler

İsrail’in tampon bölge hedefine ulaşma stratejisi, bölgedeki farklı silahlı gruplarla kurulan pragmatik ve değişken ilişkiler ağı üzerine inşa edilmişti. Bu, ideolojik ayrımlardan çok, anlık çıkarlara dayalı bir vekalet savaşı yönetimiydi. Bu yönetimin en şaşırtıcı örnekleri, İsrail’in IŞİD bağlantılı bir grupla kurduğu zımnî ateşkes ve aynı anda diğer vekillerini bu gruba karşı desteklemesiydi.

Bölgedeki en sıra dışı gibi görünen dinamiklerden biri, IŞİD bağlantılı yerel grup Ceyş Halid bin el-Velid ile yaşandı. Bu grup, doğrudan İsrail sınırında konuşlanmış olmasına rağmen –eldeki bilgilere göre– iki taraf arasında bir iş birliği değil, karşılıklı caydırıcılığa dayalı de facto bir saldırmazlık paktı hâkimdi.

Bu sessizliği bozan tek olay, Kasım 2016’da yaşanan bir çatışmaydı. War on the Rocks kaynağına göre, bu saldırı münferit bir olaydı ve “liderliğin emri olmadan” gerçekleştirilmişti. Daha da önemlisi, grup liderliğinin, saldırıyı gerçekleştiren savaşçılara “Yahudilerin tepkisinden korktukları için çok öfkeli” olduğu bildirilmiştir. Bu detay, grubun İsrail ile topyekûn bir çatışmaya girmekten ziyade önceliğinin diğer muhalif gruplarla olan savaşı olduğunu kanıtlamaktadır.

Vekilleri IŞİD’e Karşı Desteklemek Politikası

İsrail’in stratejisi, bu zımnî ateşkesle bir paradoks yaratıyordu. Bir yandan IŞİD bağlantılı grupla doğrudan çatışmaktan kaçınırken diğer yandan aynı gruba karşı savaşmaları için desteklediği “diğer muhalif gruplar”a insansız hava aracı (İHA) ve hassas güdümlü füzelerle doğrudan ateş desteği sağlıyordu.

Bu ikili politika, İsrail’in vekalet stratejisinin çok katmanlı, bölümlere ayrılmış ve rejim karşıtı grupları kullanmaya yönelik olduğunu açıkça göstermektedir. İsrail, Suriye’deki farklı aktörleri birbirine karşı dengeleyerek ve kendi minimum müdahalesiyle maksimum faydayı hedefleyerek bölgedeki kaosu yönetiyordu. Bu durum, İsrail’in ikili stratejisini net bir şekilde ortaya koymaktadır: Bir yandan İran ve Hizbullah’ı sınırdan uzak tutmak için belirli muhalif grupları desteklerken diğer yandan en radikal unsurların yayılmasının önüne geçmek için bu gruplara karşı ittifak kurduğu gruplarla birlikte aktif olarak savaşmıştır. İsrail, Güney Suriye’deki gruplara yönelik politikasını “farklılaştırılmış çevreleme ve durumsal müttefiklik” ilkesi üzerine kurmuş; kendisine yönelik âcil tehdit oluşturmayan unsurları tolere etmiş, doğrudan veya potansiyel tehdit olarak gördüklerini ise aktif olarak sınırlamıştır.

Ancak bu hassas denge, 2018’de bölgedeki jeopolitik dengelerin Rusya lehine değişmesiyle bozulacaktı.

III. Stratejik Geri Çekilme ve Müttefiklerin Terk Edilmesi (2018)

2018 yazı, İsrail’in titizlikle yürüttüğü vekil stratejisinin sonunu getirdi. Bu değişim, “yerel vekil gruplara dayalı bir savaş”tan, “büyük güçler arası jeopolitik bir anlaşmaya geçiş”i temsil ediyordu ve İsrail’in pragmatizminin en soğuk yüzünü ortaya koyuyordu.

Rusya Anlaşması ve Muhaliflere İsrail Desteğinin Kesilmesi

2018 yazında Esad rejiminin Rus hava desteğiyle güney Suriye’ye yönelik kapsamlı bir operasyon başlatmasıyla İsrail, ânî bir politika değişikliğine gitti. Bu, güvenilmez ve maliyetli yerel vekilleri, küresel bir süper güç olan Rusya’dan gelen üst düzey bir stratejik garantiyle takas ettiği hesaplanmış bir eksen kaymasıydı.

Anlaşmanın ana hatları basitti: İsrail, Rusya’nın İran destekli milisleri sınırdan en az 80 kilometre uzakta tutacağı yönündeki vaadi karşılığında, Esad rejiminin Golan Tepeleri sınırına geri dönmesine göz yumacaktı. Bu anlaşma, İsrail’in önceliğinin muhaliflerin kaderi değil, İran’ın ve Hizbullah’ın sınırdan uzak tutulması olduğunu net bir şekilde ortaya koydu.

Bu stratejik değişiklik, sahada yıllardır İsrail’e güvenen muhalif gruplar için stratejik bir şok ve operasyonel bir çöküş anlamına geliyordu. Rejimin taarruzu başladığında, İsrail’den müdahale bekleyen gruplar, kendilerini kaderlerine terk edilmiş buldu. Bu durum, muhalifler arasında derin bir hayal kırıklığı ve ihanet duygusu yarattı.

Bu duyguyu en sarsıcı şekilde Foreign Policy dergisine konuşan bir Fursan el-Culan savaşçısı dile getiriyordu: “Bu, İsrail hakkında unutmayacağımız bir derstir. İnsanları umursamıyor. İnsanlığı umursamıyor. Tek umursadığı kendi çıkarları!”

İsrail, operasyonun sonunda yalnızca az sayıda komutanı ve ailelerini gizlice tahliye ederken kendisi için yıllarca savaşmış binlerce sıradan savaşçıyı Esad rejimine teslim olmak üzere kaderlerine terk etti. Bu, tamamen işlevsel olan bir politikanın soğuk ve mantıksal sonuydu ve geride derin bir güvensizlik mirası bıraktı.

Sonuç ve Değerlendirme

İşgalci Siyonist rejimin Suriye iç savaşı sırasında güneydeki muhalif gruplarla yürüttüğü çok yönlü ve pragmatik politika, kısa vadeli taktik başarılar sağlamıştır. Sözde insanî yardımdan gizli askerî desteğe uzanan bu karmaşık angajman, İsrail’in değişen “güvenlik” ortamına uyum sağlama kapasitesini göstermektedir. Öte yandan Suriye’de şiddet yoluyla rejim değişikliğine soyunanların da amaca ulaşmak için her şeyi mübah gören bir fırsatçılıkta sakınca görmediklerini ortaya koymaktadır. Suriye’deki rejimi değiştirme uğruna bölgede istikrarsızlığın asıl unsurunun amaçlarına alet olmakta hiçbir beis görmemişlerdir.

Siyonist İsrail rejiminin güney Suriye politikası, kendi belirlediği hedefler açısından değerlendirildiğinde kısmî ve geçici bir başarı elde etmiştir. Politikanın temel amacı olan İran ve Hizbullah’ın Golan sınırında kalıcı bir cephe açmasını engelleme hedefi, vekil gruplar aracılığıyla oluşturulan tampon bölge sayesinde birkaç yıl boyunca başarıyla uygulanmıştır. Bu süreçte İsrail, kendi askerini riske atmadan ve sınırlı bir maliyetle kendisine asıl tehdit olarak gördüğü unsurlardan kendisini korumuştur.

Bununla birlikte söz konusu başarı, stratejik bir başarısızlıkla son bulmuştur. Esad rejiminin Rusya desteğiyle güneye geri dönmesi ve İsrail’in müttefiklerini terk etmesi, kazanımların kalıcı olmadığını göstermiştir. Nihayetinde İsrail, savaşın başında kaçınmaya çalıştığı senaryo ile yüzleşmek zorunda kalmıştır. Golan sınırı tekrar Esad rejiminin kontrolüne geçmiş ve bölgedeki İran varlığı Rusya’nın güvencelerine bağımlı hâle gelmiştir.

Diğer yandan İsrail, Suriye iç savaşı esnasında bile ancak kısa bir süreliğine gerçekleştirebildiği tampon bölge oluşturma hedefine Esad rejimi düştükten, İran bölgeden çekildikten ve Rusya’nın yerine ABD’nin nüfûz sahibi ve stratejik aracı olarak yerleşmesiyle şimdilik ulaşmış görünmektedir. Kısa sürede bölgedeki gelişmelerde radikal bir değişme olmadıkça işgalci Siyonist rejimin bu kazanımını uzun süre muhafaza edeceğini göstermektedir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Sessizliğin Kurumsallaşması ve Aşağılayıcı Acziyet – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Gazze’de yaşanan soykırım, sadece Filistin halkına yapılan bir vahşet değil, insanlığın ahlâkî ve vicdani sınavıdır. Küresel sessizlik, insanlık tarihine kara bir leke olarak yazılacaktır.

Ancak umut tükenmemiştir. Gazze halkının direnişi, uluslararası adalet mücadelesi ve küresel dayanışma, bu vahşete son verebilecek güçtedir. Tüm dünyanın, görmek istemediği gerçeği kabul etmesi, sessizlikten çıkarak ses çıkarması gerekmektedir.

Zulüm karşısında tarafsızlık yoktur. Sessizlik, suç ortaklığıdır; sessizliği bozanlar ise tarihin kahramanları olacaktır. Bugün Gazze’ye dair suskunluk, yalnızca korkunun ya da çaresizliğin değil; konfora duyulan bağımlılığın, alışılmış hayat tarzını kaybetme endişesinin bir sonucudur. Değerleri uğruna bedel ödemeye hazır olmayanlar, o değerlerden söz etme hakkını da yitirmiştir.

Gazze, Müslümanların ne kadar savrulduğunu ne kadar ikircikli ve ne kadar konfor bağımlısı hâle geldiğini bütün çıplaklığıyla göstermektedir. İslam, suskunluğu değil; taraf olmayı, bedel ödemeyi ve sürekli mücadeleyi emreder. Kur’an’dan bunu anladık, Resûl’ün örnekliğinde bunu gördük.

Gazze, yalnız bırakılmış bir şehirden ibaret değildir. O, ruhlarımızın sefilliğini, ahlâkî çöküşümüzü ve iki yüzlülüğümüzü yansıtan bir aynadır. Bu aynaya bakıp yüzünü çevirenler, artık yalnızca Gazze’yi değil; kendi iddia ettikleri inancı da terk etmişlerdir.

Bu noktada bazıları için Gazze, Müslümanlara dair tüm kolektif umutların yitirilmesine yol açmıştır. Dernekler, vakıflar, cemaatler, sendikalar, oluşumlar; çoğu zaman bu suskunluğun ve ataleti meşrulaştırmanın araçlarına, beslendikleri iktidarların suçunu gizleyen birer aparata dönüşmüşlerdir.  Şerefli insanların, uğruna savaşacağı değerleri olur. O değerler ayaklar altına alınırken susuluyorsa, artık o değerlerden söz etmek bir ikiyüzlülüktür.

Beyazıt, Sultanahmet ve Eminönü’nde milyonları toplayıp, dolaştırıp, kalabalıkların hamaset ile sırtını sıvazlayıp, İsrail’i besleyen iktidara tek kelime etmeden kaçış rampasına yönlendirilmesini nasıl anlayacağız, nasıl değerlendireceğiz; buna aracılık eden derneklerin, vakıfların, gençlik örgütlerinin, sendikaların iktidarla olan kirli ilişkilerden hiç kimsenin rahatsızlık duymaması nasıl bir ahlâksızlığa işaret ediyor?

Hele sözüm ona güçlü İslam ülke liderlerinin Mısır’da Trump karşısındaki sefillik ve acziyetlerini, Trump’a olan yalakalıkları sadece politik bir düşüş olarak anlayabilir miyiz, aynı zamanda ahlâkî bir düşüşü de göstermez mi? Rahmetli üstad Seyyid Kutub’un ifadesiyle bu, “Allah’ın hâkimiyetini değil; zalimin düzenini kabullenmek” değil midir?

İslam dünyası denen yapı, bugün gücünü değil; çürüyüşünü sergilemektedir. Hükümetler, kurumlar, yapılar ve kanaat önderleri, Gazze meselesinde ahlâkî iflaslarını tescillemişlerdir. Bu iflas, yalnızca politik değil; itikâdîdir.

Gazze karşısında susanlar, aslında kendileri için de konuşmayı bırakmışlardır. Gazze, susturulmadı; biz sustuk! Zulüm devam ederken sessizliği seçenler, tarafsız kalmadı; zalimin safında yer aldı. Bugün Gazze için susanlar, yarın kendi onurları ayaklar altına alındığında da konuşamayacaklar çünkü zulme alışan bir vicdan, hakkı savunma yetisini yitirir. İki yıldan fazla bunu çok acı bir şekilde tecrübe ediyoruz.

Bu nedenle Gazze meselesi kapanmamıştır; yalnızca onun üzeri örtülmüştür. Enkaz kaldırılabilir, haberler kesilebilir, gündemler değiştirilebilir fakat bu suskunluğun bıraktığı ahlâkî enkaz, kolay kolay temizlenmeyecektir. Gazze; biz unuttukça değil, biz sustukça kaybetmektedir.

Hiç kimse “ateşkes” adı verilen seyreltilmiş saldırı ve tecavüzleri görmezden gelemez! İsrail’in ihlâlleri aralıksız devam ediyor; dünya, kör ve sağır kalıyor; garantör ülkeler ‘her şey yolundaymış’ gibi davranıyor.

Yeni yılda yine milyona yakın insan Eminönü’nde toplanacak, hamasetle ağırlanacak, boş sloganlarla oyalanarak daha öncekiler gibi gazları alınmış olarak kaçış rampasına yönlendirileceklerdir. Toplantı saatinde, Azerbaycan petrolü İsrail’e götürülmek üzere Ceyhan’dan gemilere yükleniyor olacak, boşluğa slogan savuranlar bunu asla düşünmeyecek ve görmeyecekler.

Gazze, Müslümanların iman iddialarını sınayan açık bir imtihandır. Bu imtihanda suskunluğu tercih edenler, yalnızca bir siyasi pozisyon almamış; ahlâk ve itikaâdî bir tercihte bulunmuşlardır. Zulüm karşısında sessiz kalmanın bedeli, tarihte olduğu gibi bugün de ağırdır.

Kur’an bu hakikati açıkça ilan eder:
“Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur!” (Hûd, 113)

Gazze’nin enkazı bir gün kaldırılabilir ama bu suskunluğun bıraktığı enkaz, vicdanlardan kolay kolay silinmeyecektir. Bu işbirlikçiliğin ve ahlâksızlığın açtı yaralar kolay kolay iyileşmeyecektir.

Artık bahanelerin, dengelerin, diplomatik dillerin arkasına saklanma zamanı bitmiştir. Gazze, Müslümanlardan duygu değil, “duruş” talep etmektedir. Arada bir yapılan yürüyüşler, ölçülü açıklamalar, muhatabı olmayan boş sloganlar, temkinli suskunluklar bu yükü taşımaya yetmez.

İslam, konforu değil, bedeli; tarafsızlığı değil, adaleti; suskunluğu değil, mücadeleyi emreder. Gazze için konuşmak, yalnızca Filistinliler için değil, kendi imanını korumak isteyen herkes için bir zorunluluktur.

Ya bu zulme karşı açıkça taraf olacağız ya da suskunluğumuzla bu düzenin bir parçası olduğumuzu kabul edeceğiz.

Çünkü Gazze bugün sadece bombalanmıyor; vicdanlarımız da sınanıyor!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x