Connect with us

Yazılar

Allah’la Konuşmak – Emir Faruk Sevim

Yayınlanma:

-

Bir film, bir tiyatro oyunu, bir de dizi…

Üçü de benzer duygu ve düşünceler uyandırıyor bende. Kayda değer farkları bir kenara, üçünde de imana bir kapı açma imkânı mevcut.

Matrix: Evreni Sorgulatan Bir Fikir

Evrenin gerçek olmadığı fikri, onunla yüzleşmeyi neredeyse imkânsız kılacak zorluklar içeriyor. Dış dünyayı gerçekte olduğu şekilde algılıyor olduğumuz sağ duyusunu aşmak başlı başına bir mesele. Ama örneğin insan bilincinin türlü etkenlerle değişebilmesi dikkate alındığında bu adımı atmak kolaylaşabilir. Yine de bu idrak seviyesini günlük hayatta sürdürmek pek mümkün gözükmüyor, eğer bahis konusu idrak fiili bir düşünme egzersizinden ibaretse. Peki, ya yüzleştiğimiz hakikat evrene bakışımızı radikal bir şekilde dönüştürme kudretine sahipse? İşte bu durumda nesnelere bakıp onları var eden kodu görme imkânı söz konusu olabilir.

Evreni kuran hakikatin kudretine şüphe yok. Fakat teslim olma iradesini kişi kendisi ortaya koymak zorunda. Hakikate adanmayı seçmek insana bırakılmış. Kim kaderini bu adayış üzere tayin ederse, yeni bir sağduyu kazanabilir. Umulur ki onun için bir kapı açılır.

Bana Bir Şeyhler Oluyor: Ruha Dokunan Bir Şiir

Nesnelliğin hegemonyasında içe bakmak delilik addediliyor. Üzerindeki biyopolitik baskının altında ezilen içe bakışın yerini kişisel gelişim dolduruyor. Yüreklere yerleşen gelecek kaygısının güdülediği fasılasız hayatlarda içe dönmeye vakit yok. Ancak ruh, kendisinden kaçılabilecek fuzuli bir antite değil. Dış dünyanın tecrübesi dahî ruhun marifetiyle gerçekleşiyor. Fakat içe dönmenin vesilesi sıklıkla bu tip teorik düşünceler değil, varoluşsal sancılar oluyor. Bunalımlar içinde bir odaya kapanmak, bir yalnızlık anında insanın kendisiyle hemhal olmasını sağlayabilir. Yoğun duygularla dolu bu yalnızlık kendini bilmenin imkânını doğurabilir. Kendinin bilgisine erişmek bir veçhesiyle hakikate de erişmek anlamına gelir. Zira hakikat hiçbir şekilde görünüşte nesnel olanla sınırlanamaz. Dışarıdaki nesnelliğin mutlak olmaması ölçüsünde içerideki öznellik de mutlak değil, her ikisi de zıddını içeriyor.

Hakikate bu içeriden bakış nefis muhasebesinin çok ötesine, Yaradan’la yakınlık kurmaya kadar varabilir. Çoğumuzun hazır olmadığı fikir şu ki bu yakınlık belirli bir zümreye mahsus kılınmış değil. Hangi kalb-i selîm murat etse, O’nunla içten bir bağ kurabilir. Umulur ki onun için bir kapı açılır.

Kübra: Topluma Seslenen Bir Çağrı

Kapitalist statüko toplumsallaşmanın yöntemlerini kat’i bir şekilde belirlemiş durumda. Topluma farklı bir yolla seslenmek çoğu zaman hayal bile edilemiyor. Halbuki adalete karşı olan arzunun önüne geçilemez. Bu arzu huzurlu bir kötülük düzenini imkânsız kılar. Böylece adalet, her huzursuzlukta, yağmur bulutlarının aralanmasıyla aydınlığı açığa çıkan güneş gibi yüzünü gösterir. Kendisine atanmış rolü oynamaktan vazgeçip özgür bir eylemde bulunmaya cesaret edenler, hakikatin ortaya çıkmasına vesile olabilir. Çünkü hakikatin mekânı ne evrenin kodlarıyla ne de ruhun derinlikleriyle sınırlıdır. Esasen onun en aşikâr olduğu yer insan ilişkileridir.

Çeşitli çıkar ilişkileriyle kuşatılmış insanın özgür bir eylemde bulunabilmesi için sûret-i haktan görünen telkinleri hiçe sayması gerekebilir. Özgürlüğünün bilinciyle kendi yolunu seçip adaletin sesine kulak veren bir yiğit, hakikatle aramızdaki duvarları yıkabilir. Umulur ki hepimiz için bir kapı açılır.

Mucize: Temas Kurmak

İnsanı hayrete düşüren açıklanamaz bir mucize isteyenler boş bir beklentiyle oyalanıp dururlar. Beklenen gerçekleşse bile bu isteklerin sonu gelmez, insanoğlu tatmin olmaz. Şımarıklık yolunun varış noktası ya sahte kutsalların egemenliği ya da başıboş bir bocalama hâlidir. Geçtiğimiz iki yüz yıl, iki seçeneği de sırasıyla bize yaşatmadı mı? Pozitivizm saplantısı, açıklanabilenleri ipotek altında tutarken hakikatle temasımızı açıklanamazlar alanına hapsetti. Böylece birbiriyle çatışan iki huzursuzluk düzeninden mürekkep bir dünya doğdu. Bu dünyada mucizelere yer yok. Fakat bu mucize yoksunu dünya huzursuz yürekleri tatmin etmiyor. O yüzden bu rüya yarıda kalmaya mahkûm.

Belki de mucize denilen şey, her yerde ve her şeyde bulunan hakikatle temas kurmaktan ibarettir. Bu temas her zaman bir yönüyle açıklanabilirdir: Sünnetullahta bir zemini vardır. Öteki yönüyle ise tecrübîdir. Tecrübe edenin görebildiği ama gösteremediği bir hâldir. Bununla beraber mucizeyi gören kişi diğerlerini de görmeye davet edebilir. Dileyen açılan kapıdan girer.

Belki de mucize aslında bir tanedir ve buradadır, yanı başımızda. Ona erişim tüm zamanlarda ve mekânlarda mümkündür. Allah bu imkânı insana vererek bir mucize yaratmıştır. Bizden muradı bu imkânı kullanmamızdır. Çünkü bizimle irtibata geçmek ve bize ağır ama taşıyabileceğimiz bir yük yüklemek istiyordur. Bu sarp yokuşu çıkmaya talip olanlar, evrene, ruha ve topluma baktıklarında mucizeyi görürler.

İman: Allah’la Konuşmak

Bir fetret döneminde vahyin devam etmesi için Allah’a yalvaran bir peygamberin ıstırabını paylaşan samimi bir sorgulayıcı, Allah’ın nasıl olup da gözlerine, kulaklarına, hislerine, düşüncelerine, eylemlerine rehber olacağını sorarsa, iyi bir cevabı hak etmiş olur. Birtakım usullerden dem vuran akademik cevaplar, mucizenin tecrübî yönünü göz ardı eder. Hakikatle temas, bir dizi teknik talimatın kuru kuru uygulanmasıyla gerçekleşemez. Çünkü esasen temasa konu olan şey, orada bir yerde keşfedilmeyi bekleyen dışsal bir nesne değil, tecrübe ettiğimiz dünyanın kurucu öznesidir. Soru aslında kişinin Allah’la konuşma talebini ifade ediyor. Bu talebin olumlu karşılanma imkânı, imana açılan kapıdır.

Allah’la konuşan kişinin adanma niyeti edimsellik kazanır. Konuşmanın etkisinde olduğu sürece, onun için artık dünya meşgalesi bir oyundan ibarettir. Sağlam bir imanın tadına varır. Oyunun kural koyucusuyla temasta olmak ona öyle bir güç verir ki gerçekliği manipüle etmenin bile ihtimal dahilinde olduğunu düşünebilir. Ancak sünnetullahın sürekliliği buna izin vermez. Kurallar herkes içindir. Kimse dünya meşgalesinden âzâde değildir. Zor olan da bu bilinç seviyesini taşıyarak bir yandan oyuna devam etmektir. Allah’la konuşmanın verdiği güç, bu esas zorluğun üstesinden gelmeyi ve ardından hayat içindeki cüz’î zorluklara hikmetli çözümler üretmeyi sağlayabilir.

Her şeyin sahtesi olduğu gibi Allah’la konuşanların da sahtesi olmuştur ve olacaktır. Allah’la konuştuğu iddiasına yaslanarak sorgulanmaya kapalı hükümler koyanlar ancak şarlatanlar olabilir. Ama imtiyazlı bir makama sığınmadan, herkese hitaben ve açık yüreklilikle öneriler sunanların sözü dinlemeye değerdir. Kimseyi hiçbir şeye zorlamadan herkese meydan okurlar. Muarız meydan okumalar elbette her zaman çıkabilir. İnsanlık mucizesi sayesinde, hangi meydan okuyan sözün hakikatten izler taşıdığını görme imkânı herkes için mevcuttur. Ne mutlu görenlere!

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Ahlâksızlık Çağında Yaşamak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Bir çocuk düşünün.

Gece yarısı, yeryüzünün bütün masalları uykuya çekilmişken, o enkazın altında annesinin sesini arıyor. Tozun, betonun ve barutun birbirine karıştığı karanlıkta, dünyanın en eski duasını fısıldıyor belki de:

“Anne…”

Fakat ses gelmiyor.

Gökyüzü sessiz. Yeryüzü sessiz. İnsanlık sessiz.

Ve o çocuğun üzerine çöken şey yalnızca bir binanın enkazı değil; insanlığın çökmüş vicdanıdır.

Bugün Gazze’de ölen çocuklar, yalnızca bir savaşın kurbanları değildir. Onlar, çağımızın ahlak iflasının mezar taşlarıdır. Her biri, modern dünyanın alnına kazınmış birer utanç cümlesidir. Çünkü insanlık bugün teknoloji bakımından zirveye çıkarken, ahlâk bakımından mağaralara geri dönmüştür.

Bize sürekli ilerlediğimizi söylediler.

Daha hızlı uçaklarımız var dediler.

Daha akıllı telefonlarımız var dediler.

Yapay zekâlarımız, süper bilgisayarlarımız, uzay programlarımız, dijital devrimlerimiz var dediler.

Ama kimse şunu sormadı:

Bir çocuğun açlıktan ölmesini canlı yayında izleyip kahvesini yudumlamaya devam eden insan gerçekten ilerlemiş midir?

Belki de çağımızın en büyük yalanı budur.

Teknolojik gelişmişlik ile ahlâkî gelişmişliğin aynı şey olduğu yalanı.

Oysa Gazze’nin harabeleri arasında dolaşan rüzgâr başka bir hakikati fısıldıyor:

İnsanlık ilerlemedi.

Sadece araçlarını değiştirdi.

Bir zamanlar kılıçlarla öldürenler vardı, bugün akıllı bombalarla öldürenler var.

Bir zamanlar işgal emirleri at sırtında gelirdi, bugün diplomatik açıklamalar eşliğinde geliyor.

Bir zamanlar barbarlık çığlık atardı, bugün takım elbise giyiyor.

Gazze’de yıkılan her hastane, aslında insan hakları söylemlerinin yıkıntısıdır.

Bombalanan her okul, medeniyet iddialarının enkazıdır.

Aç bırakılan her çocuk, uluslararası hukukun ölüm ilanıdır.

Ve bütün bunlar olurken dünyanın büyük kısmı yalnızca seyretmektedir.

Daha korkuncu ise seyretmeyi normalleştirmiş olmasıdır.

Çünkü çağımızın hastalığı yalnızca zulüm değildir.

Zulme alışmaktır.

Ali Şeriatî yıllar önce insanın kendi özüne yabancılaşmasından söz etmişti. Bugün bu yabancılaşma yeni bir biçim aldı. İnsan artık yalnızca kendine değil, başkasının acısına da yabancıdır.

Bir ekran açılıyor.

Bir çocuk cesedi görülüyor.

Ekran kaydırılıyor.

Bir yemek videosu çıkıyor.

Bir sonraki videoda tatil görüntüleri.

Sonra bir futbol maçı.

Sonra bir reklam.

Sonra unutuluş.

İnsanlık tarihinde hiçbir nesil, acıyı bu kadar yakından görüp bu kadar hızlı unutma yeteneğine sahip olmamıştı.

Gazze’de insanlar ölürken dünyanın geri kalan kısmı algoritmaların yönettiği bir uyuşukluk içinde yaşamaya devam ediyor.

Acı, dijital bir içerik haline geliyor.

Vicdan ise birkaç saniyelik bir reaksiyona dönüşüyor.

Sonra hayat devam ediyor.

Belki de modern insanın en büyük trajedisi budur.

Kalbi ölmeden önce vicdanının ölmesi.

Gazze yalnız değildir.

Lübnan’ın üzerinde dolaşan savaş uçakları da aynı hikâyenin başka bir bölümüdür.

İran’a yönelen saldırılar da aynı karanlık senaryonun devamıdır.

Bölge ateş çemberine dönüşürken dünya barıştan söz etmektedir.

Nasıl tuhaf bir çağda yaşıyoruz!

Yangını çıkaranlar itfaiyeci rolüne soyunuyor.

Krizi derinleştirenler istikrar konferansları düzenliyor.

Silah satanlar barış ödülleri dağıtıyor.

Ve insanlar bu tiyatroyu gerçek sanıyor.

Belki de çağımızın en büyük başarısı hakikati öldürmek değil, hakikatin yerine iyi organize edilmiş bir gösteri koymaktır.

Bu yüzden bugün yalnızca şehirler bombalanmıyor.

Kelimeler de bombalanıyor.

Gerçekler de bombalanıyor.

Vicdanlar da bombalanıyor.

Küresel medya bu çağın en etkili savaş alanlarından biri haline gelmiştir.

Bir çocuk öldürülür.

Ama haber metni şöyle yazar:

“Çatışmalarda hayatını kaybetti!”

Kim öldürdü?

Belirsiz.

Nasıl öldü?

Belirsiz.

Fail kim?

Belirsiz.

Sanki bombalar gökten değil, boşluktan düşmüştür.

Sanki ölümün bir sahibi yoktur.

Sanki katilin adı anıldığında gazetecilik ölecektir.

Bu dil yalnızca gerçeği gizlemiyor.

Aynı zamanda ahlaki sorumluluğu da buharlaştırıyor.

Fail görünmez olduğunda vicdan da sessizleşiyor.

İşte bu yüzden bugün savaş yalnızca toprak üzerinde değil; dil üzerinde de sürmektedir.

Birleşmiş Milletler toplantılar yapıyor.

Kararlar alıyor.

Endişelerini ifade ediyor.

Kaygılarını bildiriyor.

Fakat Gazze’de çocuklar ölmeye devam ediyor.

O halde insanlığın sorması gereken soru şudur:

Bu kurumlar neden var?

Eğer en temel insan hakları ihlalleri karşısında etkisiz kalacaklarsa, eğer güçlü olanın karşısında susacaklarsa, eğer adaleti güçten değil de gücü adaletten üstün tutacaklarsa, insanlığa ne vaat etmektedirler?

Belki de sorun kurumların başarısız olması değildir.

Belki de sorun, onların tam olarak bu sistemin istediği gibi çalışıyor olmalarıdır.

Çünkü ahlâksızlık artık bireysel bir kusur değil.

Kurumsallaşmış bir düzendir.

Devletleşmiş bir çıkar sistemidir.

Uluslararasılaşmış bir vicdansızlıktır.

Bugün dünyanın büyük güçleri insan haklarından söz ediyor.

Demokrasiden söz ediyor.

Özgürlükten söz ediyor.

Hukuktan söz ediyor.

Fakat aynı kelimeler Gazze söz konusu olduğunda anlam değiştirmeye başlıyor.

İnsan hakları seçici hale geliyor.

Hukuk coğrafyaya göre uygulanıyor.

Özgürlük pasaport rengine göre dağıtılıyor.

Acıların bile bir hiyerarşisi oluşuyor.

Bazı ölümler manşet oluyor.

Bazıları dipnot bile olamıyor.

İşte ahlaksızlık tam burada başlıyor.

Bir insanın değerini insan olmasıyla değil, ait olduğu tarafla ölçtüğünüz anda.

Bir çocuğun ölümüne siyasi kimlik yüklediğiniz anda.

Bir annenin gözyaşını milliyetine göre tarttığınız anda.

İslam dünyası ise ayrı bir trajedidir.

Çünkü bazen ihanet düşmanın saldırısından değil, dostun sessizliğinden doğar.

Milyarlarca insanı temsil ettiği söylenen ülkeler var.

Devasa ordular.

Devasa bütçeler.

Devasa saraylar.

Devasa zirveler.

Ama bütün bu büyüklüklerin ortasında küçülen bir şey var:

Ahlâkî cesaret.

Gazze yanarken yapılan açıklamalar çoğu zaman yangını söndürmeye değil, sorumluluğu ertelemeye yarıyor.

Çocuklar ölürken diplomatik dengeler korunuyor.

Şehirler yıkılırken ticaret anlaşmaları sürüyor.

Çünkü çağımızda petrolün değeri çoğu zaman insan hayatının önüne geçiyor.

Ticaret vicdanı satın alıyor.

İktidar ahlâkı susturuyor.

Konfor hakikati boğuyor.

Ve bu yalnızca yöneticilerin sorunu değil.

Hepimizin sorunu.

Çünkü ahlâksızlık çağını yaratan yalnızca zalimler değildir.

Sessiz kalanlar da bu düzenin görünmez ortaklarıdır.

Bir paylaşım yapıp rahatlayanlar.

Bir öfke cümlesi kurup görevini tamamladığını düşünenler.

Vicdanı eylem yerine duyguya indirgeyenler.

Hepimiz bu büyük aynanın karşısındayız.

Ve aynadaki görüntü pek iç açıcı değil.

Belki de bugün yaşadığımız kriz siyasi değildir.

Belki ekonomik de değildir.

Belki askeri hiç değildir.

Asıl kriz ahlâkî bir krizdir.

Çünkü ahlak çöktüğünde hukuk da çöker.

Vicdan öldüğünde kurumlar da ölür.

Hakikat kaybolduğunda medeniyet yalnızca süslü bir kabuktan ibaret kalır.

Bugün insanlık tam da böyle bir eşikte durmaktadır.

Bir tarafta yapay zekâlar.

Diğer tarafta açlıktan ölen çocuklar.

Bir tarafta uzay programları.

Diğer tarafta enkaz altında kalan anneler.

Bir tarafta insanlığın teknolojik gururu.

Diğer tarafta insanlığın ahlaki utancı.

Ve tarih günün birinde bizim hakkımızda hüküm verecek.

Ne kadar hızlı internet kullandığımızı yazmayacak.

Kaç megapiksel kameramız olduğunu yazmayacak.

Hangi teknolojileri geliştirdiğimizi de yazmayacak.

Şunu yazacak:

Çocuklar ölürken ne yaptınız?

Adalet boğulurken neredeydiniz?

Hakikat susturulurken hangi tarafta durdunuz?

Belki o gün verecek cevabımız olmayacak.

Çünkü insanlık bugün teknoloji çağında yaşamıyor.

Dijital çağda da yaşamıyor.

Uzay çağında da yaşamıyor.

İnsanlık bugün, bütün ilerleme masallarının altında saklanan korkunç bir çağda yaşıyor.

Adı konulmamış fakat her enkazda görülen…

Her sessizlikte hissedilen…

Her çocuğun gözlerinde yankılanan bir çağda:

“Ahlâksızlık Çağı”nda!

Devamını Okuyun

Yazılar

Mutlak Butlan ve Change.Org – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Hukukun siyasete müdahil olduğu mutlak butlan hükmü, siyasetin sıfır noktası! Meselenin ayrıntılarına ve gerekçelerine girmeksizin siyasetin yerine hukukun işlevselleştirilmesi, siyasal oyunların daha da içinden çıkılamaz bir hâle getirilmesidir. Oysa hayatın çoğu kez yasalarla düzenlenemeyecek olan uzlaşısal ve diri bir yönü vardır ki bir toplumsal dinamizm de ancak bununla sağlanabilir. Yaşanılanların ahlâkîlikten uzaklığı ise Türkiye siyasetinin en başından beri pek de dikkate almadığı bir teamül. Siyaset, genel olarak çıplak bir güç meselesi olarak algılanıyor ve sonuçta haklı olanlar değil, güçlü olanlar kazanıyor. Bunu önleyecek veya dengeleyecek bir güç veya denetim mekanizması ise ortada yok çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin ontolojisi, halkın mümkün olduğu kadar siyasetin dışında tutulmasına ve seçkinlerin adımlarının izlenmesine ayarlı.

Sanki tüm bunlar bilinmiyormuş veya müşteki olanların bunda hiçbir payı yokmuş gibi salt maruz kalınan tutumla sınırlı tikel bir adalet arama çabası da başka bir sorun hatta garabet! Haksızlıklar ve mağduriyetler karşısında yıllardır sus pus olanların şimdiki çabalarının toplumda bir karşılık bulmaması biraz da bununla ilgili değil mi? Yıllardır dindarlara yapılanlar karşısındaki sessizlikleri bir yana, Kürtler ve Aleviler konusunda bile hâlâ açık seçik bir dille konuşulamaması, temeldeki bu demokrasi/çoğulculuk çekincesinden kaynaklanmıyor mu?

Temel sorun Türkiye’nin hâlâ Kemalist, yani bir insanın, bir generalin adıyla anılan bir ideolojiye dayanan bir Cumhuriyet olmasıdır. Öyle ki sözüm ona muhalif bir eğilime dayanan Ak Parti bile bu Cumhuriyetin ilkelerine sıkı sıkıya bağlı. Kimsenin taşları yerinden oynatmaya da niyeti yok!

Kemal Kılıçdaroğlu, kendisine yapılanlara karşı çıkmakta haklı olsa da bu sadece ahlâkî bir haklılık ki bunun da Türkiye siyasetinde bir karşılığı yok çünkü Türkiye siyasetinde ahlâkîlik, bir meziyet addedilmediği gibi bu konudaki söylemler hemen dine ve laikliğe yapılan göndermelerle kuşkuyla da karşılanıyor. Özgür Özel ekibi ise siyaseten haklı olsa da kararı yargı tarafından verilen haksızlıkları, yolsuzluklara dayandı(rıldı)ğı için kendilerini savunulamaz kılmakta.  Daha belediye yönetimlerinde bunca yolsuzluk şaibesi ile sarmalanmış bir parti iktidara geldiğinde neler yapmaz ki? Doğal olarak denilecek ki “İktidardakilerin onlardan bir farkı mı var?” Doğru ama bu doğruluk hiç kimseyi haklı kılmıyor. Şayet kötü hasletlerde eşitseniz o zaman da halk bilgeliği devreye giriyor ve bir riske girilmektense statüko devam ediyor. Kısacası CHP, iktidara gelebilmek için bir meziyet ortaya koymalıyken ya kendini ya da verili yolsuzluklar düzenini tekrarlamaktan öteye gidemiyor.

Kurucu bir parti olarak CHP’nin en önemli sorunu, Kemalist ideolojiyle mâlul bir sistemi demokratikleştirmeye dair hiçbir adım atmamış olması. Atılan yarım yamalak adımlar da beğenilmeyen o sağcı partilerce ama Kemalist ilkeler korkusuyla eksik, insicamsız, yetersiz adımlardı ki bunlar da sistemi demokratikleştiremedi. Sistem değiştirilse de çok şeyler değişmeyecek belki ama en azından bir başlangıç noktası yakalanacak. Sözgelimi Alevilerin bir Cemevine sahip olamaması sağcı partilerin bir kabahati miydi? Bir başka mesele olarak Kürt sorununun çözülememesi ve Kürtçenin bir eğitim dili olma haysiyetine kavuşamamasının kabahati sağcı partilerde mi? Eminim ki bu konularda CHP cesaretli bir adım atsa hiç kimse buna karşı çıkamaz ama çözüm süreçlerinde de ayağını sürüyen hep CHP (Kemalist çizgi) oldu.

CHP, Anayasa’da, özellikle de ilk dört maddede özetlenen kurucu ulusalcı çizgiyi tartışmaya bile açtırmıyor. Hâlbuki aradan yüz yıl geçti ve artık bambaşka bir dünyada yaşamaktayız. Ne var ki Türkiye, bırakın bir demokratikleşme adımı atmayı, siyaseti daha da otokratlaştırma peşinde! Bunun kabahatini ise sadece Ak Partiye yüklemek kolaycılık değil mi? Hatta Türkiye, cumhuriyetin de temel koşulu olan tam anlamıyla seçimli bir sisteme bile ancak sağcı partilerle kavuşabildi. Bu sistemin sahiciliği, tarafsızlığı ve adilliği ise her seçimde tartışılsa bile o da her mesele gibi bir süre sonra unutulup gitmekte!

Yine de bunlar işin biçimsel yanları. Asıl önemli olan, cumhuriyetin de gereği olduğu hâlde halkın/toplumun siyasete doğrudan katılımının engellenmişliği, daha doğrusu buna dair hiçbir teamülün, yasanın, geleneğin olmayışı. Zaman zaman buna yönelik bazı adımlar atılmış olsa da sonuçta ağır basan hep nepotizm yani yakın/tanıdık kayırmacılığı oldu. Demokratik ülkelerde yerel yönetimlerin etkinliğine ve siyasetin denetlenebilir olmasına karşı Türkiye’de bu tip mekanizmalar hiçbir zaman oluşturulamadı veya işlemedi. Sonuçta ise geleneksel padişahçılık eğilimleri ağır basarak siyasal partilerimizin her biri kendi iktidar alanlarını bu yöndeki eğilimlere göre örgütlediler.

Bir de doğrudan partilerle ilgili olmayan ya da onların doğrudan üstlenmedikleri bürokratik sorunlar var: toplumsal, hukukî, meslekî, etik hatta siyasî sorunlar… Yakınları olanlar bir şekilde siyasî/bürokratik yetkililere ulaşabilseler de toplumun geniş kesimi bu imkândan yoksun! Giderek daha da genişleyen bir kesim ise özellikle sorun çözme yöntemi olarak Change.Org ve benzeri kampanya sitelerine başvuruyor. Gün geçmiyor ki bu tip bir talebi imzalamayayım!  Bu, çoğu günler birkaç imzayı bile buluyor!

Sanırım bu sadece bir çaresizliği yansıtmaktan öte, bir tür toplumsal/demokratik tepkinin de bir göstergesi çünkü toplumun hemşehri derneklerinin ötesinde toparlanacağı, dertlerini paylaşacağı ve çareler arayacağı başka da mekanizmaları yok! Öyle ki bu kampanyalar kimi zaman oldukça etkili de oluyor. Cumhurî ve demokratik hak arama ve örgütlenme imkânlarından yoksun olan toplumun bu yola yönelmesi, buradan doğru daha esaslı çarelere yol açar mı, bilinmez.

Görünen o ki Türkiye siyaseti kadar toplumu da daha uzun süre demokratik teamüllere yönelemeyecek çünkü öncelikle böylesi bir geleneğimiz yok. Belki bin yıl önce bir ölçüde de olsa vardı (Ahiler, Loncalar, Dergâhlar, imece kültürü…) ama bin yıllık Bizantinist otokrasi/padişahlık bu toplumun dayanışmacı kültürünü meflûç hâle getirmiş durumda. Yüz yıllık cumhuriyet de buna dair bir umut yaratamadı. Aslına bakılırsa İslamî şûra geleneğinin ömrü bile Muhammed (as)’dan sonra otuz yıl bile sürmedi. Onun da önünü Sâsânî-Bizans otokrasisi kesti. Gereksiz ayrıntılarla boğuşan Müslümanlar ise bu aslî ilkeyi, onun yarattığı boşluğu ve eksikliği pek de umursamakta değiller.

Avrupa’yı iktisadî olduğu kadar siyasî olarak da üretken kılan ise toplumun bütününü etkinleştiren, hayata katan, sorumluluğu paylaştıran tutumudur lâkin bizler, bundan oldukça uzağız ve üstelik bunu varoluşsal bir meziyet hâline de getirmişiz. Oysa bu, kendi otokratik geleneğimizle de örtüşen bir tür faşizmden başka bir şey değil. Dolayısıyla da çoğulculuktan uzak olduğu gibi katılımcılıktan da yoksun! Buna dair bir özeleştiri, yüzleşme ve buradan çıkış için bir çare üretmek ise hiç kimsenin umurunda değil. Herkes içine gömüldüğü o tarihsel ve kültürel barikatlarını korumakla yetinmekte.

Devamını Okuyun

Yazılar

Yeniden Başlamak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Hayat yine o eski seyrindedir, büyük hedefler peşindeydik, büyük idealler kurduk ama ne yazık ki realitemiz ütopyamızı aşmış durumdaydı. Çok insan öğütüldü ve yine ne yazık ki genelde insanlık, özelde Müslümanlık askıya alındı ve biz bütün bu olup bitenlere öylesine alışmış, onları öylesine kabullenmiştik ki adeta her şey yolundaymış gibi, ortada hiçbir anormallik yokmuş gibi davranıyorduk. Hâlbuki başkaları ile paylaşmayı unuttuğumuz için ne sevinçlerimiz çoğalıyor ne de acılarımız azalıyordu. Ülke nüfusunun yarıya yakını antidepresan kullanıyor oluşunun vahâmeti bizi hiç rahatsız etmiyordu.

Rûhumuz, zihnimiz gibi kelime dağarcığımız da darmadağınık! Oysa bizim çok güçlü dayanaklarımız, diriliş ve direniş mevzilerimiz vardı. Salt çıkar ve oportünizme hizmet eden siyasetin zorba ve müşrikçe tasallutları bizi mevzilerimizde yenilgiye uğratmak istiyordu ama biz tuzlu su içerek susuzluğunu gidermeye çalışan kişi misali, sürekli aynı kozayı örmeye, üzerimizi kapatmaya, kendi bencilliğimize kapanmaya, dış dünya ile ilişkilerimizi kesmeye, kendi köşemize çekilmeye devam ediyorduk. Bir birimizle ilişkimiz, korkudan, güvensizlikten ibaret hâle gelmişti.

Meramımızı, duygularımızı ifade etmekte çoğu zaman güçlük çekiyoruz. Kafamızdan ve kalbimizden geçen düşünceleri, içimizde bir denizin coşkun dalgaları gibi kabaran duyguları, tam olarak anlatmakta zorlanıyor hatta onları hiç mi hiç anlatamıyoruz! Düştüğümüz yerden kalkmanın, zihnimiz üzerindeki bu katı blokajları kaldırmanın mutlaka bir yolu olmalı! Bunun için bir şeyler yapıyor olmalıyız ama biz tembelliğin, vurdumduymazlığın, “Adam, sende!”ciliğin dibini bulmuş durumdayız.  Hangi toplumda veya kültürde olursa olsun gerçek sorunları konuşmaksızın, fark etmeksizin, umut etmeyi hak edecek hiçbir şey yapmadan ilânihaye umut ederek; sahte, küçük ve yüzeysel sorunları konuşarak, tartışarak o gerçek sorunlarımızı çözemeyiz, çözemiyoruz.

Her yanımız kan revan! Zulüm, tüm coğrafyamızı sardığı hâlde biz, paramparçayız; sürekli biçimde bir birimizle çekiştiğimiz için rüzgârımız kaybolmuş. Toplumlara yaşadıkları zulmü tarif edecek ve onlara ezildiklerini hatırlatacak cümlelerimiz çok cılız, çok yavan kalıyor. Allah’ın arzu ettiği toplumun nasıllığını yaşamıyla örnekliğini gösterecek güçlü bir duruşa ve ilmî arka plâna hatta bu konuda çok güçlü bir iradeye bile sahip değiliz. Aleyhimize dahî olsa hakka sahip çıkacak bir ahlâka ve dile ihtiyacımız var. Hayat ciddiyetsizliği, samimiyetsizliği kaldırmaz. Her an ölüme yaklaşıyoruz. Dünyamız berbat bir durumda elbette bunda büyük dahlimiz olmasa bile payımız vardır, kötülüklere susarak bu durumu desteklemiş oluyoruz en azından. Bu durum, bu şekilde devam ederse gelecek nesiller için çok kötü bir çığır açacağız. Allah’ın da İslam’ın da bize ihtiyacı yok ama bizim “rahmet”e, “merhamet” ve “nimet”e ihtiyacımız var. Yoksa Allah dinini “Ey insanlar!” diye haykıracak, gereğince amel edecek yiğitler halk eder ve onların eli ile dini hâkim kılar. Hiç unutmayalım ki tercihlerimiz ahiretimizi belirler. Tercihlerini doğru yapanlar, dünyada izzet ve onura, ahirette de felâha ulaşacak kutlu Müslümanlardır.

“Adalet” diyorlar ama kapitalistler kadar adil davranmıyorlar! “Merhamet” diyorlar lâkin mafya kadar bile acımaları yok! “Dayanışma” diyorlar fakat kendileri dışındakiler umurlarında bile değil! “Zalime karşıyız!” diyorlar ancak güç, ellerine geçince yeryüzünün azılı zalimlerine rahmet okutuyorlar! Modern sistemin acentesi muhafazakâr partilerin, STK’ların sahih İslam’a verdiği zararı, açtığı bu büyük gediği konuşmaya hiç kimse cesaret edemiyor.

Ali Şeriati’nin yıllar önce işaret ettiği o büyük hastalık büyüyerek önümüzde duruyor: İnsanlar artık sadece topraklarını değil, bilinçlerini de sömürgeleştirmiş durumdalar! Düşmanlarının diliyle düşünüyor, düşmanlarının kavramlarıyla konuşuyor ve düşmanlarının çizdiği sınırlar içerisinde hayal kuruyorlar. Bunun için işgal tanklarla başlamıyor artık. İşgal, önce zihinde başlıyor. İnsan; kendini unutunca, Rabbini unutunca, neden yaratıldığını unutunca işgal tamamlanmış oluyor!

Seyyid Kutub’un “cahiliye” dediği şey, yalnızca putlara tapılan eski çağlar değildi. Allah’ın hükmünü hayatın dışına iten her düzen, insanı insanın rabbi hâline getiren her sistem, gücü hakikatin önüne geçiren her anlayış yeni bir cahiliyeydi. Bugün bu cahiliye yalnızca Batı’da değil, Doğu’da da var! Müslüman isimler taşıyan yönetimlerde de var! Kur’an okunan kürsülerde de var!

Allah’ın adının anıldığı ama Allah’ın adaletinin uygulanmadığı her yerde var çünkü tevhid, sadece Allah’ın varlığını kabul etmek değildir. Tevhid; hayatın merkezine Allah’ı yerleştirmektir. Ekonomide, siyasette, ticarette, hukukta, eğitimde ve ahlâkta Allah’ın ölçülerini üstün tutmaktır. Bugün ise Müslümanların önemli bir kısmı Allah’ın adını seviyor ama hükmünü ağır buluyor. Kur’an’ı öpüyor ama rehber edinmiyor. Peygamber’i sevdiğini söylüyor ama onun ahlâkından kaçıyor. Şehitleri alkışlıyor ama onların yürüdüğü yolu yürümekten korkuyor. Bu yüzden sözler çoğalırken etkileri azalıyor. Konuşmalar uzarken samimiyet eksiliyor. Oysa insanlığın ihtiyacı olan şey; yeni sloganlar değil, yeni bir ahlâkî diriliştir. Hakikat, taraftar istemez; şahit ister, kalabalık istemez; bedel ödeyecek insanlar ister!

İnsanın özgürlüğü, zincirlerini sevmesiyle değil; onları kırmasıyla başlar. Belki zulmü tamamen durdurmaya gücümüz yetmeyecek. Belki mazlumların gözyaşlarını bir anda silemeyeceğiz ama en azından zalimlerin safında olmamalıyız. Hiç olmazsa sessizliğimizi onların hizmetine sunmamalıyız. Çocuklarımıza korkunun değil de onurun, umudun mirasını bırakmalıyız.

Hiçbir toplum kendi hikâyesinden çekilerek varlığını sürdüremez. Bizi kuşatan şey yalnızca ekonomik krizler, savaşlar veya siyasi hesaplar değildir; çok daha derin bir kuşatılmışlığın içindeyiz. Düşüncemiz kuşatılmış, dilimiz kuşatılmış, hayallerimiz kuşatılmıştır. Yaşadığımız pek çok şeyi doğal akışın sonucu sanıyoruz. Çoğu zaman önümüze konulan sınırları kader, bize öğretilen korkuları gerçeklik zannediyoruz.

Bugün en büyük problemimiz güçsüz olmamız değildir; problem, gücü, hakikatten daha değerli görmemizdir. Hakikat uğruna makamı, parayı, konforu terk edebiliyor muyuz?  Edemiyorsak eğer hepsini toptan kaybedeceğiz, tarih bunun örnekleri ile doludur.

İşte bu yüzden yeniden başlamamız gerekiyor, önce kendimizden başlamamız gerekiyor. Kalbimizi işgal eden korkuları yenmeliyiz! Dilimizi esir alan yalanları, hayatımızı kuşatan konfor putlarını parçalamak gibi bir sorumluluğumuz var!

Bugün ümmetin en çok ihtiyaç duyduğu şey yeni kahramanlar değil, yeniden ayağa kalkacak bir vicdan ve iradedir! Mazlumun acısını kendi acısı gibi hisseden bir yürek, hakikati kendi çıkarından üstün tutan bir ahlâk, Allah’ın huzurunda hesap vereceğini unutmayan bir bilinçtir. Merhamet kaybolduğunda güç, zulme dönüşür; adalet kaybolduğunda dava, slogana dönüşür; samimiyet kaybolduğunda ise en güzel sözler bile boşlukta yankılanan bir sesten ibaret kalır.

Bütün bunlara rağmen umutsuz olmak için bir sebebimiz yok çünkü tarih, sarayların değil, hakikate sâdık kalanların omuzlarında ilerlemiştir. Gece, ne kadar uzun olursa olsun sabahı engelleyemez. Zulüm ne kadar büyürse büyüsün bir gün kendi ağırlığı altında çöker. Bize düşen şey sonucu garanti etmek değil, şahitliğimizi korumaktır. Bir kandil gibi yanabilmek, karanlığın büyüklüğüne değil taşıdığımız ışığın hakikatine bakabilmektir. Her şey bizim gücümüzle kâim olacak değildir! Biz, samimiyetle adım atarsak Allah adımlarımızı bereketlendireceğini vaat ediyor.

Esasen kurtuluş, dünyayı bir günde değiştirebilmekte değil; karanlığın en koyu ânında bile Rabbine güvenerek hakikatin safında kalabilmektedir. Direniş, insanın rûhunu kötülüğe teslim etmeyi reddetmesidir. Umut ise bütün kapılar kapanmış görünürken bile yeni bir kapının Allah tarafından açılacağına inanmaktır.

(Kasım-2017)

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x