Connect with us

Yazılar

Kübra Dizisi Üzerine Not: İki Allah Bir Peygamber – Ömer Carullah Sevim

Yayınlanma:

-

Uyarı gelene kadar spoiler yok, rahat olabilirsiniz.

Birbirinden taban tabana zıt iki Allah algısı var. O kadar zıtlar ki “Farklı bir şey söylemiyorlar!” da diyebiliriz. Neresinden baktığınıza bağlı! “Kübra” ikisi arasında makûl bir denge tutturmuş ve “Bu iki Allah’a nasıl doğru yerden bakılır?” sorusuna fena olmayan bir cevap vermiş.

Diziye hâkim olan birinci soru, “Bugün peygamber gelse ne olurdu?” Bu soruyla oldukça dürüst ilişkilenilmiş ama önce dizinin sürpriz finalinin yoğunlaştığı ikinci soru:

“Hangi Allah’ın peygamberi?”

İki Allah algısı var. Biri her yerde (maddede) Allah, biri her şeyin üstünde (arşta) Allah. Kübra diyor ki, “Ha öyle, ha böyle, hakikat ortaya çıkmaz mı? Gözle görülüp, elle dokunulmaz ve elbette kalple hissedilmez mi? Mesaj arştan da maddeden de gelse aynı mesaj, peygamber aynı peygamber olmaz mı?” İmtihan aynı imtihan, salih amel aynı salih amel… iman aynı hakikate… insanın tepkisi aynı tepki… Dizi boyunca farklı peygamberlere yapılan atıflar da tepkinin evrenselliği ile ilişkili.

İşte bu iki Allah -algısı- barıştırılmış. Dizi sonunda açıkça bu iki Allah’tan birine izleyiciyi yönlendiriyor ama samimiyetine ve mücadelesine şahit olduğumuz kahramanımızın olayları yorumlama biçimiyle “Ne fark eder ki?” diye ekliyor, “Ha o Allah, ha bu Allah!”

Buradan aşağısı doğrudan değil ama dolaylı da olsa spoiler içeriyor.

“Kübra” bu iki Allah’tan maddi olanı seçiyor ama bunun ancak hemen her şeyin bilgisine sahiplikle, kebir/kübra olmakla mümkün olduğunu da unutmayalım. Yani cevap yine hakikatin bilgisine sahip bir tanrıda! Şöyle de sorabiliriz: Hz. Muhammed Hira’ya çekildiğinde aldığı vahiy maddi hakikatin malum olması mıydı, yoksa hakikatin arştan ona bildirilmesi miydi?

Dahası, din meselesi öyle huşû içinde kılınan namazlara veya yoga seanslarında aranan huzura indirgenmiş şekilde ele alınmamış dizide. “Kübra”daki toplumsal, ezberlerle problemli, güç sahiplerini tehdit edici, kimlikleri kırıcı ve kimlik oluşturucu, tezatlıkları ile huzur verici, insanın şahsi serüveni ile toplumun devrimsel ihtiyaçlarına beraber ve basit cevaplar üreten bir din. Bu bağlamda dizi ikinci ve diziye daha hâkim olan sorusuyla güzel ilişkileniyor, düşündürüyor: “Bugün peygamber gelse ne olurdu?”

Devletten din adamlarına, akrabasından mahalle arkadaşlarına Semavi, binlerce yıldır mesaj taşıyıcıların yaşadıklarını yaşıyor. Bize de ihtiyacımız olan hakikatle ilişkiyi, kolektiviteyi (cemaati), imanı hatırlatıyor; içinde yaşadığımız şartları sorgulatıyor.

Semavi’nin etrafında sistem çarkları içinde ezilenler, ormancılar mahallesinin serserileri, kocakarılar, evladını kaybetmiş bir anne, bağımlı bir kız kardeş toplanıyor. Hayatları hem bireysel imanları hem omuz verdikleri mücadele ile değerleniyor. Bu, bize çağdaş yaşamımızda eksik olanı göstermiyor mu? Bir peygamber bugün gelse neyi tamamlar, kime liderlik ederdi?

Bu kısım olmaksızın, çokça yapıldığı üzere yalnızca dizinin finali üzerinden distopik bir zihin manipülasyonu hikayesi çıkarmak, dizinin açtığı verimli tartışma alanlarını bir anda çöpe atmak deme!

İki “Allah” sorusuna verilen cevap ayrı bir tartışmanın konusu ve ayrıca eleştiriyi hak ediyor olabilir ancak didaktik bir eser değil bu. Sanat eserinin yapması gerektiği gibi önceden görüyor, tozu üflüyor; oralarda bir yerde dolaşan soruyu masaya koyuyor. Sonrası izleyicide. Bu açıdan kalburüstü, düşündürücü.

Tavsiye olunur.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Haberler

Lübnan’da Doğayı Savunurken Hayatını Kaybedenler

Yayınlanma:

-

Birçok Lübnanlı çevre örgütüne göre cinayetler, kaçırmalar ve toprak ile yaşam alanlarının süregelen yıkımı, “çevre kırımı” (ekosid) olarak nitelendirdikleri geniş çaplı bir yakıp yıkma taktiğinin bir parçası. Beyrut Amerikan Üniversitesi, Mediterraneo’da politik ekoloji yardımcı doçenti olan Roland Riachi, “Yaşananları arşivlemeye ve belgelemeye çalışan herkes bir hedef hâline geliyor: gazeteciler, akademisyenler, doktorlar. Bu savaşın yol açtığı yıkımı kayda geçiriyorlar.” diyor. İsrail ordusu ayrıca bölgede kalmaya karar veren yerel halka, özellikle de toprağa sahip çıkan sakinlere gözdağı vermeye ve korku salmaya çalışıyor.

Amelié David -The Ecologist- 3 Ağustos 2026

“Hey! Yumurtaları bulduk!” Haziran ayının son sabahlarından birinde, Beyrut’un kuzeyindeki Jbeil’in halka açık plajında sevinç çığlıkları yükseldi. Terk edilmiş jet ski’ler ve plastik plaj şezlonglarının arasında, küçük bir gönüllü grubu beyaz kumların üzerinde diz çökmüştü.

Aramaya başladıktan bir saat bile geçmeden bir deniz kaplumbağası yumurta yuvasını ortaya çıkardılar.

Bu keşif, olağanüstüydü. Gece boyunca dişi bir caretta caretta kaplumbağası yumurtalarını bırakmak için kıyıya sürünmüştü. Şafak sökünce aynı kumsal şeridi yüzücüler, sörfçüler ve tatilcilerle dolup taşmıştı.

Yuvalama

Yuvayı fark eden cankurtaran Michel Koury, “O sabah geldiğimde kumda büyük bir delik gördüm ve önce birinin düştüğünü sandım.” diye hatırlıyor. “Sonra güvenlik kamerası görüntülerini kontrol ettim ve kaplumbağayı gördüm.”

18 yaşındaki cankurtaran, vakit kaybetmeden ülkenin en tanınmış yaban hayatı kurtarıcılarından biri olan Lübnanlı sürüngen koruma uzmanı Rami Khashab’ı tanıyan sörfçülerle iletişime geçti ve ona ulaştı.

Rami, arama çalışmasını organize etmek için ekibe katıldı. Yuvayı dikkatlice tespit edip yumurtaları saydıktan sonra ekip, park halindeki jet ski’lerin neredeyse hemen altında bulunan alanı çitle çevirdi. Gönüllüler, yavrular yumurtadan çıkana kadar yuvayı her gün izliyor.

Keshab, “On yıl önce bu düzeyde bir bilinç göremezdiniz.” diyor ve “O zamanlar birçok yuva bildirilmeksizin kalırdı.” diye ekliyor.

Normal şartlarda Keshab, yuvalama sezonunu Lübnan’ın güneyindeki nesli tükenmekte olan deniz kaplumbağaları için ülkenin en önemli yuvalama alanlarından biri olan Mansouri Plajı’nda geçirirdi.

Misilleme

Ancak bu yıl, Hizbullah ile İsrail arasında devam eden savaş ve özellikle İsrail saldırıları bunu zorlaştırdı.

4 Haziran’da, tanınmış koruma uzmanı Mona Halil, Mansouri Plajı’ndaki evi Orange House’dayken binaya bir İsrail saldırısı oldu. Evdeki yardımcısı Hawi ile ağır yaralandı ve hastaneye kaldırıldı ancak 19 Haziran’da hayatını kaybetti.

Halil, onlarca yıl boyunca hayatını Lübnan’ın deniz kaplumbağalarını korumaya adadı. Yuvaları genellikle kendisi bulur, gönüllüleri eğitir, yavruları gözlemler ve Lübnan’ın bu biyoçeşitliliğini keşfetmek isteyen insanları ağırlardı.

Savaşın ilk tırmanış dönemi olan 2024 yılında zorla yerinden edilmişti. 27 Kasım’da İsrail ile Hizbullah arasında bir ateşkes üzerinde anlaşmaya varılmış ancak bu ateşkes İsrail tarafından defalarca ihlal edilmişti.

2 Mart’ta, Ali Hamaney’in İran’da ABD ve İsrail tarafından suikasta uğramasının ardından Hizbullah, İsrail’in kuzeyine roketler fırlattı. İsrail’in o zamandan bu yana gerçekleştirdiği kanlı misilleme, 4.000’den fazla insanın ölümüne ve bir milyon insanın yerinden edilmesine yol açtı.

Tehdit Altında

17 Nisan’da yürürlüğe giren yeni ateşkese rağmen İsrail’in saldırıları her gün devam ediyor ve Lübnan’ın bir kısmı hâlen işgal altında.

Haziran ayında İsrail ile Lübnan arasında, Hizbullah olmaksızın bir barış çerçeve anlaşması imzalandı ve Lübnan ordusu işgal altındaki bazı bölgelere konuşlanmaya başladı. Şimdiden bu gelişmelere paralel bazı olaylar bildirildi.

Mart ayındaki bu yeni tırmanıştan sonra Mona Khalil, tekrarlanan tehditlere ve bombardımanlara rağmen plajı terk etmeyi reddetmişti. Ölümü, Lübnan’ın çevre camiasında şok etkisi yarattı.

Yeni yuvalar bulmak artık sadece bir koruma çalışması olmaktan çıktı. Keshab, “Bu, bir terapi.” diyor. “Ülkede yaşanan tüm bu kaosu dengeliyor!”

Ancak aktivistler, Halil’in ölümünün münferit bir trajedi olmadığını vurguluyor. Savaşın Ekim 2023’teki tırmanışından bu yana Lübnan’ın toprak koruyucularının birçoğu öldürüldü, kaçırıldı veya tehdit edildi.

Yıkım

Çevre kuruluşu Yeşil Güneylilerin (The Green Southerners) başkanı Hisham Yunus, The Ecologist’e şu açıklamayı yaptı: “İnsanlar, topraklarına karşı sorumluluk hissettikleri için tehlikeye rağmen hayvanları beslemek, yaban hayatını korumak ve arı kovanlarına bakmak için geri dönmeye devam ettiler.”

Kendisi de çatışmalar başladığından beri iki yakın meslektaşını kaybetti: ‘Tekrar tekrar, bu görevleri yerine getirirken öldürüldüler!”

Bunların arasında, 1 Mayıs 2025’te bir İsrail hava saldırısında öldürülmeden önce güney sınırı boyunca yaşanan çevresel yıkımı ve İsrail’in beyaz fosfor saldırılarını belgeleyen Osama Farhat da vardı. Yeşil Güneyliler üyesi Muhammed Skaf ise 31 Mayis 2026’da evini yıkan bir İsrail saldırısında hayatını kaybetti.

Beyrut Amerikan Üniversitesi, Mediterraneo’da politik ekoloji yardımcı doçenti olan Roland Riachi, çevresel hasarı belgeleyenlerin özel risklerle karşı karşıya olduğuna inanıyor:

“Yaşananları arşivlemeye ve belgelemeye çalışan herkes bir hedef haline geliyor: gazeteciler, akademisyenler, doktorlar… Bu savaşın yol açtığı yıkımı kayda geçiriyorlar.”

Korumak

Bu gaddarlığın bir başka örneği de gazeteci Emel Halil’in 22 Nisan’da bir İsrail saldırısıyla suikasta uğramasıdır.

Güney Lübnanlı muhabir, meslektaşı Zeyneb Faraj ile Al-Tiri yakınlarındaki gelişmeleri takip ederken önlerindeki araç bir İsrail saldırısıyla vuruldu. Daha sonra kendi araçları da hedef alındı. İki gazeteci yakındaki bir eve sığındı ancak o ev de daha sonra bombalandı.

İlk başta bölgeye ulaşması engellenen arama kurtarma ekipleri Faraj’ı tahliye etmeyi başardı lâkin İsrail tehditleri nedeniyle Halil’i kurtaramadan geri çekilmek zorunda kaldı. Halil’in cansız bedeni ancak o günün ilerleyen saatlerinde çıkarılabildi.

5 Mayıs’ta kız kardeşi Zeyneb Halil ile aile evinde buluştuğumuzda Emel’i her zaman hayvanları kendisinden önde tutan biri olarak hatırladığını söyledi.

Zeyneb onun için, “Katledildiği gün bile Emel, yolda bulduğu bir kaplumbağayı kurtarmak için durmuştu. Herkesi korumaya her zaman kendisinden daha çok hazırdı.” dedi.

Gözaltında

İsrail ordusu, bölgede kalmaya karar veren yerel halka, özellikle de toprağa sahip çıkan sakinlere gözdağı vermeye ve korku salmaya çalışıyor.

Mayıs ayında İsrail güçleri, Lübnan’ın güneyindeki Rachaya el-Foukhar yakınlarında zeytinliklerle ilgilenen, aslen “Halta”lı olan çiftçileri kaçırdı.

Çiftçileri destekleyen Lübnanlı bir kuruluş olan Agrimovement’tan Beşşar Ebu Saifan, “Artık sadece gıda sistemlerine saldırmıyorlar.” diyor ve şöyle devam ediyor: “Toprağın insanlarına saldırıyorlar. Bu, onlarca yıldır yaşanıyor: Lübnan’da, işgal altındaki Filistin topraklarında ve Suriye’de!”

Yasal Gündem (Legal Agenda) adlı sivil toplum kuruluşuna göre Lübnan topraklarından kaçırılan en az 30 kişi hâlen İsrail’de gözaltında tutuluyor.

Fosfor

Kasım 2024 ile Mart 2026 arasındaki ilk ateşkes döneminde, aralarında bir çoban ve iki balıkçının da bulunduğu on bir kişi alıkonuldu. 2 Mart’tan bu yana, sınırda Sünni çoğunluklu bir köy olan Halta’dan üç çiftçi ve üç Hizbullah savaşçısının da aralarında bulunduğu sekiz kişi daha kaçırıldı.

Birçok Lübnanlı çevre örgütüne göre cinayetler, kaçırmalar ve toprak ile yaşam alanlarının süregelen yıkımı, “çevre kırımı” (ekosid) olarak nitelendirdikleri geniş çaplı bir yakıp yıkma taktiğinin bir parçasıdır.

Ekim 2023’ten bu yana, özellikle Lübnan’ın güneyinde ve Bekaa Vadisi’nde 50.000 hektardan fazla arazi savaştan etkilendi.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) ve Uluslararası Af Örgütü, nüfusun yoğun olduğu alanlarda ve tarım arazilerinde beyaz fosforun defalarca kullanıldığını belgeledi. Lübnanlı kuruluşlar da sınır yakınlarında glifosat da dâhil olmak üzere herbisitlerin (yabani ot ilaçlarının) kullanıldığını bildirdi.

Deniz

Çevre grupları; ormanların, tarım arazilerinin, biyoçeşitliliğin ve su kaynaklarının kümülatif (birikerek artan) yıkımının, uluslararası hukuk kapsamında çevreye karşı işlenen suçlar olarak kabul edilmesi gerektiğini savunuyor.

Mansuri’nin 57 kilometre kuzeyinde, Rmeileh plajında Fadia Jomaa, ince bambu çubuklarını yavaşça kuma saplıyor. Savaş nedeniyle yerinden edilen Jumaa, deniz kaplumbağalarını koruma çalışmalarını kıyı şeridinin farklı bir bölümünde sürdürüyor.

Geçen yıldan bu yana şimdiden sekiz yuva tespit edildi. Bambu çubuklar, kumun altında gizlenmiş yuvaların yerini belirlemeye yardımcı oluyor. Toprak aniden yumuşarsa ekip, bir kaplumbağanın oraya yumurta bıraktığını anlıyor. Yuvalar plajı kullananlar veya erozyon nedeniyle tehdit altında olduğunda gönüllüler, bunları dikkatlice daha güvenli bir yere taşıyor.

Jomaa, bu iş hakkında bildiği her şeyi Mona Halil’den öğrenmiş. “Birkaç yıl önce bize şöyle demişti: Ben artık çok yoruluyorum. Deniz artık önünüzde duruyor. Plaja inin, neler yapabileceğinizi kanıtlayın ve bu işi devam ettirin!”

Yaşam

Bugün bu sözler bir sorumluluk bilincine dönüşmüş durumda. Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF) raporuna göre, Cumaa, yaptığı çalışmalardan ötürü birçok farklı gruptan tehditler aldı. Jomaa’ya göre Halil’in öldürülmesi, Lübnan çevresine karşı yürütülen daha geniş bir kampanyanın parçasını oluşturuyor.

“İsrail kimi hedef aldığını çok iyi biliyordu. Çevre korumanın bir sembolünü öldürdüler. Mona, her İsrail savaşının yol açtığı çevresel hasarı sistematik olarak ifşa ediyordu.”

Güney Lübnan’ın büyük bir kısmına, devam eden İsrail saldırıları ve askeri işgal nedeniyle hâlâ ulaşılamasa da koruma uzmanları biyoçeşitliliği belgelemeye, yaban hayatını korumaya ve savaştan yara almış ekosistemlerden geriye kalanları muhafaza etmeye devam ediyor.

Onlar için bir yuva dolusu kaplumbağa yumurtasını kurtarmak, artık sadece kaplumbağalarla ilgili bir durum olmaktan çıktı: Bu, yaşanan tüm yıkıma rağmen yaşamın devam etmesini sağlamak anlamına geliyor.”

Kaynak: https://theecologist.org/2026/aug/03/people-killed-defending-nature-lebanon

Çeviri: Dilaver Demirağ

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Cevat Abinin Ardından

Yayınlanma:

-

Bazı insanlar partizan doğarlar. (Bu arada partizanlığı bir partinin fanatiği anlamında değil direnişçi anlamında kullanıyorum.) Pınar Yayınlarının ve Umran Dergisinin genel yayın yönetmeni de böyle biriydi. Bundan böyle ben ondan Cevat Abi diye söz edeceğim. Cevat Abiyi, Ahmet Kot vasıtası ile Umran Dergisi üzerinden tanıdım. Zamanla bu adamın benim gönlümdeki yeri de büyüdü çünkü tam anlamı ile koca yürekli bir ulu çınardı. O dönemde İslamcılıkla ilgili fikirlerim de Cevat Abi üzerinden olumlu bir yer edindi.

Benim tanıdığım Cevat Abi sadece bir entelektüel değildi bir dava adamıydı. Tam da bu nedenle siyasî destek verdiği AKP’nin akçalı işlerine hiç bulaşmadı. Siyasî İslam davasına ömrünü adadığından eleştirel mesafesini bütünü ile kaybetmese de İslam davası adına bir şeyler yapma çabasında olduğunu düşündüğü iktidara desteğini son nefesine kadar bırakmadı

Doğrusu aramızdan ayrılışını geç haber aldım ve cenazesinin kalkacağı günde kesinlikle erteleyemeyeceğim önemli bir mazeretim olduğundan son yolculuğuna eşlik edemedim. Mamafih kabir hayatı denen şeye artık inancım kalmadığından benim nezdimde o, orada yani o sandukanın içinde cismen vardı, rûhu ise varması gereken menzillere çoktan ulaşmıştı. Dolaysıyla cenaze merasimi ailesine karşı bir nezaket davranışı olmuş olacaktı. Yoksa ne onların -özellikle evlatlarının- üzüntüsü bizlerin başsağlığı dilekleri ile azalır ne de bizim ona bu törende hazır bulunmamız bir fayda sağlar. Hasta ziyaretini, düğün merasimini önemserim ama cenaze merasimi eğer aile ile herhangi bir bağınız yoksa pek de önem arzetmez benim için. Kardeşi Ekrem Özkaya dışında ailesinden hiç kimse ile yüzyüze temasım olan birisi olmadığından varlığımın da önem arz ettiği kanısında değilim ama yine de onun bunu önemsediğini bildiğimden son yolculuğunda fizîken hazır bulunmak isterdim lâkin nasip olmadı. Elbette duanın önemli olduğunu bildiğimden ve onun -ben de dâhil- hayatına dokunan insanlardan dua dayanışması beklediğinden içimden yaptığım duaları tekrar edeyim:

“Dilerim mekânı güzellikler içinde olur, Rabbim onu yarlığar ve rahmeti ile muamele eder. Ve dilerim benim gibi hayatına dokunanlar vesile olur ve Rabbim taksiratını affedip Cennetine buyur eder.”

Bu dua faslından sonra ben de bıraktığı izleri paylaşarak bu güzel insana dair düşüncelerimi -arkasından onu hayırla ananlardan olarak- aktarmak istiyorum. Bu, bir veda yazısı benim için ve üzüntüm büyük çünkü erken yaşta kaybettik ve ülkemin onun gibi şeref, haysiyet sahibi entelektüellere ihtiyacı var. Fikirlerimiz uyuşmasa da onun savunduğu fikirlere ihtiyaç var bu ülkede; bu fikirleri de böyle duruş sahibi insanların savunması gerek. Bu bakımdan fikir farkı ona duyduğum saygı ve sevgide en ufak bir azalmaya yol açmadı. Zaten fikri değil yüreği önemser bulduğumdan beridir de fikir farkı değil, kişilik kalıbı çok önemli benim için.

Cevat Abinin Mücadele Birliği denen bir İslamcı yapı ile ilişkili olduğunu çok sonraları öğrendim. Benim gördüğüm, onun Kur’an merkezli bir Müslüman olduğu ve bastığı kimi kitaplardan selefî İslam anlayışına da çok olumsuz bakmadığı yönündeydi. Doğal olarak klasik selefîlik ile Kur’ân merkezlilik birbirlerini nakzeden şeyler ama İbnü’l Kayyim Cevziyye ile Kur’an arasında kendine özgü bir köprü kurmuş olabilir Cevat Abi. Tabii bu yazdıklarım zandan ibaret de olabilir ama Cevziyye’nin kitaplarını basması nedeni ile ben bu bağlantının olacağı kanısına vardım. Elbette birisinin kitabını basmak onun tüm söylediklerini onaylamak anlamına gelmez. Bildiğimce Sünni akaide karşı olan yeni Mûtezilîlik sayılan aklı merkez alan Kur’an’ı derinlemesine inceleyerek geleneğe bidat gözüyle bakan ve benim yakınlık duyduğum ekolden değildi. Tersine geleneği reddetmeyen bir Müslümandı ancak bu tür konuları kendisi ile derinlemesine konuşmadığımdan yanılma payı bırakıyorum.

Cevat abi, net antikapitalist bir duruşa sahipti. Bir kişinin helâl yoldan belli bir zenginlik seviyesinde olmasına karşı değildi ama bunu kapitalizmden net ayırdediyordu ve benden yeni zenginlik/yeni yoksulluk üzerinde çalışmamı istemişti. Bunu vasiyet addettiğimden bunu yazacağım. AKP’nin akçalı işlerinden de Müslümanların para denen fahişenin oyuncağı olup rezilleşmesine de net olumsuz duygularla yaklaşan ve uzak duran biriydi. Tüm bunlardan dolayı onun AKP’ye olan desteğini bir türlü anlamlandıramadım. Hem yaşayış biçimiyle hem İslamî duruşu ile AKP ile asla bağdaşmayacak birisi idi. AKP ne kadar ar namus şişesini taşa çalsa da Cevat abi aksine çok namuslu bir adamdı. Bu yüzden de benim bildiğim, Beyazıt’ta bir yayıncılar çarşısı olma projesi dışında ve Kültür Bakanlığına teklif ettiği İstanbul odaklı kitap projeleri dışında hükümet ile aktif bir bağı olmadı. Bu çarşı projesi için Erdoğan’la görüştü ama ne kendisi ne yakınları için hiçbir ricacılık ilişkisi olmadı. Dürüst yaşadı, dürüst öldü.

İslamcı düşünceye olan bağlılığını hiç bırakmadı ama bağnaz da olmadı. Böyle olduğu için Umran’da serbestçe yazdım, hem de anarşist kimliğimi hiç gizlemeden! İslamcılığa eleştirilerim bile asla geri çevrilmedi. AKP’yi en sert dille eleştirdim ama bir tek gün, bir tek yazım ne geri döndü ne sansür teklifi oldu. Anarşist eksende yazdığım yazılara hatta camia için çok aykırı düşecek yazılarımı bile tereddütsüz bastı.  “Demokrasi” kavramına pek yüz vermese de köküne kadar demokrat bir Müslümandı. Bunu da hep şöyle açıklardı: “Kendi fikirlerinden eminsen ötekine de açık olursun!” Birikim çevresi ile görüştü, ilişkileri oldu ama sonradan iki taraf da o ilişkileri sürdürmedi ve Cevat Abi, o sitede kendisine dair eleştirel yazılara rağmen Birikim çevresine dair tek bir kem söz etmedi. Sol camia ile de görüşebiliyordu, teması vardı. AKP sonrası Birikim gibi özgürlükçü sosyalist çevreler bile düne kadar birlikte fikir alışverişi içinde olduğu o cenahtan insanların rahatlıkla yazılarının yer bulabildiği çevre bile İslamcılarla diyalogu sürdürmeyi bıraktı. Bununla birlikte o çevreden birileri yazdığı zaman da onların yazısını dergiye koyacak kadar da demokrat tavrını kesintisiz devam ettirdi.

Hani sahte liberaller gibi kâinatın tüm seslerine açık olan ama tek bir İslamcıya radyoda program yaptırmayan sorosçu açıklar gibi değil de gerçek anlamda kâinatın tüm seslerine açık bir adamdı. Bir gay bile onunla insanî temasta olabilirdi ama çok kararlı bir eşcinsellik karşıtıydı da! Kısacası insanî olarak kocaman bir yüreğe sahip olsa da fikrî namusuna asla halel getirmedi. Son nefesine dek özgürlükçü ama sonuna kadar İslamcı kalabildi.

Tüm bunlar benim nezdimde onu müstesna bir yere koydu zaten. Birikim çevresinde sözüne itibar edilen namuslu sıfatı ile anılan az sayıda İslamcı entelektüelden biriydi.

Hani Yeni Türkü’nün bir şarkısındaki gibi parlak yıldızlar gibiydi Cevat Abi! Yokluğu ile kendimi yetim gibi hissediyorum. Ümit Aktaş gibi öz abimle bir tuttuğum az sayıda insandan biri oldu. Fikirlerimiz, hele de AKP’ye tiksinti duyacak kadar uzak kaldığım dönemlerde AKP’li olup da dostluğumu devam ettirdiğim az sayıda insandan biriydi Cevat abi. Onunla hem kişisel hem de entelektüel dostluk kurduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Yolun açık olsun canım abim! Bulunduğun yerde sonsuz huzur bulursun umarım. Tek tesellim dürüp düşmek diye anılan bakıma muhtaç kalmadan -ki en büyük dileği idi- son nefesini vermiş olman!

Sana verdiğim tüm sözlerim bâkî canım abim: Yazacağım!

Devamını Okuyun

Yazılar

Husi Saldırıları, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki “Sınırlama Stratejisi”nin Sonunu İşaret Ediyor

Yayınlanma:

-

Husiler, on yıl öncesine kıyasla savaşa daha iyi hazırlanmış durumdalar; Suudi Arabistan ise gerginliğin tırmanmasından artık daha fazla zarar görecek durumda. Suudi Arabistan’ın son birkaç yılda Husi’lere yaklaşımı, İsrail’in 7 Ekim [2023] öncesinde Gazze’deki Hamas’a davranışından çok da farklı değildi. Suudiler, Husi’leri istedikleri noktada tuttuklarını düşünüyorlardı. Siyasi bir çözüme varacak aşamada değillerdi, ancak Husi’leri yeniden tırmanışa geçmekten caydırdıklarını düşünüyorlardı.

Sean Mathews-Middle East Eye- 14 October 2026

Analistlere ve diplomatlara göre Suudi Arabistan’ın Yemen’deki Husi’leri “kontrol altında tutma” çabası, bir yandan da ülkedeki ekonomik büyümeye daha fazla ağırlık vermeye çalışırken çöküşe geçiyor; bu durum, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın iktidara gelmesinden bu yana karşılaştığı en ciddi sınavlardan birini oluşturuyor.

On yıl önce veliaht prens, krallığı, Husi’leri iktidardan uzaklaştırmayı amaçlayan bir savaşa sürüklemişti. Çatışma, Suudi Arabistan için bir bataklığa dönüştü; ülkenin kaynaklarını tüketti ve yıkıcı bombardıman kampanyası nedeniyle yaygın bir tepkiye yol açtı. Sonunda Suudi Arabistan, kayıplarını sınırlandırdı ve 2022’den bu yana Husi’lerle tedirgin bir ateşkes sürdürdü.

King’s College London’da uluslararası güvenlik uzmanı olan Rob Geist Pinfold, Middle East Eye’a yaptığı açıklamada, “Bu, Suudi Arabistan’ın çevreleme stratejisinin çöküşüdür.” dedi.

“Suudi Arabistan’ın son birkaç yılda Husi’lere yaklaşımı, İsrail’in 7 Ekim [2023] öncesinde Gazze’deki Hamas’a davranışından çok da farklı değildi. Suudiler, Husi’leri istedikleri noktada tuttuklarını düşünüyorlardı. Siyasi bir çözüme varacak aşamada değillerdi ancak Husi’leri yeniden tırmanışa geçmekten caydırdıklarını düşünüyorlardı.”

Suudi Arabistan’ın Temmuz ayında Husi yetkililerini taşıyan bir uçağın inişini engellemek için Sana havaalanını bombalaması üzerine çatışma yeniden alevlendi. MEE, uçakta silah sistemlerinin yanı sıra İranlı, Suriyeli ve Hizbullah’a bağlı askeri danışmanların da bulunduğunu bildirdi.

Bunun üzerine Husi milisleri Suudi gemilerine karşı bir abluka ilan etti ve geçen ay Kızıldeniz kıyısı boyunca yıldırım hızında bir saldırı başlattı; Suudi Krallığı ve Yemenli müttefikleri bu saldırıya karşı koymakta zorlandı.

“Kelimenin Tam Anlamıyla Çarpıcı”

Uzmanlara göre Yemen’de son kez tam ölçekli bir savaşın yaşandığı dönemin aksine, Suudi Arabistan artık çatışmanın genişlemesinden daha fazla zarar görecek durumda ve Husi’ler daha sofistike rakipler haline geldi.

Suudi Arabistan, son çatışmalar sırasında Husi’lerin füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşı karşıya kalmıştı ancak bu saldırılar bu seferkiler kadar isabetli değildi.

Sadece geçen hafta içinde Husi milisleri, Riyad Uluslararası Havalimanı’nı üç gün üst üste vurdu. Cumartesi günü gerçekleştirilen saldırıda en az 13 kişi hayatını kaybetti, 300 kişi yaralandı. Grubun hedef belirleme yetenekleri, Salı günü doğudaki Dhahran kentinde Suudi Arabistan’ın devlet petrol devi Aramco’nun genel merkezini vurmalarıyla bir kez daha ortaya çıktı.

Bu saldırılar, bazı kesimlerin Suudi Arabistan ordusunun yeteneklerini sorgulamasına neden oldu.

Krallık, Patriot ve Thaad hava savunma sistemleri de dâhil olmak üzere Amerikan silahlarının önemli bir alıcısı. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü’ne göre krallık, GSYİH’sinin yüzde 6,5’ini askeri teçhizata harcıyor; bu, dünyadaki en yüksek oranlardan biridir.

Orta Doğu Enstitüsü’nde Körfez uzmanı olan Gregory Gause, MEE’ye verdiği demeçte, “Husi’lerin Suudi Arabistan’daki bu son derece önemli tesisleri istedikleri zaman vurabilmeleri ve Suudilerin bunları savunamaması, kelimenin tam anlamıyla oldukça çarpıcı.” dedi.

“Eskisine kıyasla çok daha iyi füzelere ve hedefleme teknolojisine sahip oldukları açık!” diye ekledi.

Riyad’daki bir Batılı savunma yetkilisi MEE’ye, Suudi Arabistan’ın kendisine ateşlenen füzelerin ve insansız hava araçlarının büyük çoğunluğunu engellediğini, bu oranın muhtemelen yüzde 90’ın biraz altında olduğunu söyledi. Ancak Husi milisleri, krallığın hava savunmasını aşma konusunda daha yetkin.

“Husi’ler, Şubat ayında İran’ın gösterdiği performanstan çok daha etkili. Bu yılın başlarında edindikleri deneyimlerden ders çıkardılar.” diyen ve isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan yetkili, “Bu, yenilikçilik, yüksek hız ve en güncel istihbaratın birleşimidir.” diye ekledi.

Husi milisleri, 7 Ekim 2023’ten sonra hedef belirleme becerilerini geliştirdiler ve Gazze’de kuşatma altındaki Filistinlilerle dayanışma içinde olduklarını iddia ederek Kızıldeniz’deki gemilere saldırılar düzenlediler. Dört yıllık ateşkes, gruba Yemen’in engebeli kuzeybatı dağlarında mevzilerini sağlamlaştırmak için zaman kazandırdı. Ayrıca İran’dan hatta Rusya’dan daha fazla destek aldılar,

Hava saldırısı ile hava savunması arasındaki uçurum yeni bir durum değil. İsrail, hava savunma sistemlerini sürekli olarak geliştiriyor ve Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş, yeni askeri teçhizatın test edildiği bir saha hâline geldi.

Suudi Arabistan için sorun, bu kez çatışmaların yeniden başlaması durumunda kaybedeceklerinin daha fazla olmasıdır.

Kim Daha Çok Şey Kaybedecek?

Suudi Arabistan, 2015 yılına kıyasla küresel ekonomiye daha fazla entegre durumda. Uzmanlara göre ülke, ay sonunda önemli bir yatırım konferansına ev sahipliği yapacağı için Riyad Havalimanı’nı uzun süreli olarak kapatmaktan çekiniyor.

Gerginliğin yeniden tırmanmasının maliyeti de yüksek. Suudi Arabistan, Şubat ayında İran’ın ABD’ye yönelik misillemesinin ve İsrail’in saldırısının en kötü etkilerinden genel olarak kaçınmayı başardı. Krallık, istikrarını sergileyerek petrolü daha yüksek fiyatlardan satmanın avantajından yararlandı. Ancak bu avantajın kırılgan olduğu ortaya çıktı.

Suudi Arabistan’ın Doğu-Batı petrol boru hattı, geçen ay düzenlenen ve krallığın Irak’taki İran yanlısı milisleri sorumlu tuttuğu bir saldırı sonucu geçici olarak devre dışı kaldı.

Krallığın ekonomisi hâlihazırda zor durumda. Suudi Arabistan, ekonomisinin bu yıl yüzde 3,6 oranında küçülmesini bekliyor ve “Vizyon 2030” ekonomik planının bir parçasını oluşturan dev projeleri şimdiden küçültmek zorunda kaldı. Daha geniş çaplı bir savaş, krallığın bütçesine daha fazla baskı uygulayabilir.

Gause, “Suudiler, Husi’leri istedikleri kadar bombalayabilirler ancak bu onlara zarar vermez çünkü onlar, modern bir ekonomi oluşturmakla ilgilenmiyorlar.” dedi.

“Husi’lerin Riyad havaalanına düzenlediği bir saldırı, Suudilerin Sana havaalanına düzenlediği bir saldırının Husi’ler için oluşturduğu zarara kıyasla çok daha fazla zarar verir.” diye ekledi.

Suudi Arabistan’ın bu sefer sahip olduğu tek avantaj, yurtdışında biraz daha fazla sempati görmesi.

Diplomatlar ve analistler, Suudi Arabistan’ın Husi saldırılarına genel olarak itidalle karşılık verdiğini söylüyor. Husilerin Riyad havalimanına düzenlediği cumartesi günkü saldırıdan elde edilen video görüntüleri, Umre ziyaretinde bulunan hacıların patlamanın etkisine maruz kaldığını iddia etti ve bu durum gruba karşı geniş çaplı bir kınama dalgasına yol açtı.

“Suudi Arabistan Fazla Uzlaşmacı mı?”

Kuveyt Üniversitesi’nden uzman Bader al-Saif, MEE’ye verdiği demeçte, “Suudiler, daha isabetli hava saldırıları konusunda çıtayı yükseltti.” dedi.

Uzmanlara göre krallık, özellikle daha geniş stratejik nedenlerden ötürü uluslararası toplumu kendi tarafında tutmak istiyor. Bu ayın başlarında Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye ile imzaladığı ortak savunma anlaşması olan Mekke Paktı’nı yürürlüğe koydu. İslamabad, Suudi Arabistan’a hâlihazırda askeri yardım gönderdi; Türkiye’nin de aynı şeyi yapması bekleniyor.

Uzmanlara göre Suudi Arabistan’ın en yakın müttefiki olan ABD, savunma desteği ve istihbarat sağlasa da şu âna kadar çatışmaya açıkça müdahil olmayı reddediyor.

Veliaht Prens Muhammed bin Selman, bu ayın başlarında Riyad’da Demokrat Parti Senatörü Chris Murphy’yi ağırladı. Murphy, 2022’deki ateşkes öncesinde Yemen savaşının en sert eleştirmenlerinden biriydi. Dikkat çekici bir şekilde, bu sefer Suudi Arabistan’dan geri çekilmesini talep etmedi.

Kuveyt Üniversitesi’nden Saif, Suudi Arabistan’ın fazla itidalli davrandığını söyledi.

“Bence biraz güç gösterisi yapmanız gerekiyor. Saldırı altındayken barışçıl bir tutum sergilemek pek akıllıca değil.” dedi. “Husi’leri müzakere masasına oturtmak gerekiyor ve bu da sahada değişikliklere zorlamak anlamına geliyor.” diye ekledi.

Suudi Arabistan, Yemen’e kendi kara kuvvetlerini sevk etmekten çekindiği için yerel müttefiklerine güvenmek zorunda kalıyor.

Krallık, Yemen’in uluslararası alanda tanınan hükümetinin en büyük destekçisidir ancak bu güçler ciddi şekilde bölünmüş durumdadır.

“Dağıldılar, Silahsız Geldiler”

Yemen hükümeti, bu ayın başlarında 2014’ten beri Husi’lerin elinde bulunan tüm toprakları geri almak amacıyla tam ölçekli bir askeri taarruz başlattığını duyurdu. Ancak Körfez bölgesinde taarruzu takip eden bir Batılı yetkili, hükümet güçlerinin performansından “hayal kırıklığına uğradığını” belirtti.

Yetkili, “Son aylarda Yemen hükümet güçlerinin yetenekleri abartıldı ancak oldukça yetersiz kaldılar.” dedi. “Bir birlik, yiyecek ve su olmadan savaşmaya geldi. Diğer birimler ise ortadan kayboldu ve kanatları savunmasız bıraktı.”

Husi’lere karşı en etkili savaşçılar, BAE ile ittifak halindeki Yemenli gruplardır. Suudi Arabistan, bu güçlerin ayrılıkçı emellerine verdiği destek nedeniyle Körfez’deki komşusuyla çatışmaya girdi ve bu da uyumlu bir ordu oluşturma çabalarını zorlaştırdı.

Geçen ay Suudi Arabistan, komşusuyla ilişkilerini düzeltmek amacıyla BAE Başkan Yardımcısı Mansour bin Zayed’i ağırladı ancak Salı günü, sürgünde yaşayan Yemen ayrılıkçı hareketinin lideri Aidarous al-Zubaidi, arkasında eski Güney Yemen devletinin haritasının bulunduğu bir videoda göründü.

Yemen, 1967’den 1990’a kadar ikiye bölünmüştü ve Güney Yemen bağımsız bir Marksist devlet olarak varlığını sürdürmüştü.

Zubaidi, Husi’lere karşı seferberlik çağrısında bulunsa da, aynı zamanda uluslararası topluma Güney Yemen devletine ilişkin anayasal bildirgeyi tanımaları çağrısında bulundu.

Yemen ve Arap Körfezi konusunda bağımsız bir uzman olan İbrahim Celal, MEE’ye. “Onun ortaya çıkışı gereksizdi ve Abu Dabi’nin dayanışma mesajlarına rağmen Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki altta yatan görüş ayrılığını ortaya çıkardı. Yaptığı açıklama, birlik ve beraberlik ruhunu yansıtan bir açıklama değildi.” diye konuştu.

Yine de Celal, karşı saldırının henüz başlangıç aşamasında olduğunu ve Suudi Arabistan’ın yerel müttefiklerini güçlendirmek için daha fazlasını yapabileceğini belirtti. “Husi milisleri, Suudi Arabistan’dan daha fazla gerilimi tırmandırabilir.” dedi ve ekledi: “Bu nedenle Suudi Arabistan’ın Yemen hükümetini daha etkin bir şekilde silahlandırması gerekiyor.”

Middle East Institute’tan Gause, MEE’ye yaptığı açıklamada, daha geniş çaplı bir bölgesel çatışma önleme süreci olmadan Suudi Arabistan’ın Yemen’deki gerçekleri değiştirmesinin pek olası olmadığını belirtti.

Husi’lerin saldırılarının kendi iç nedenleri var ancak uzmanlar, hesaplamalarının İran ile ABD arasındaki durmuş ateşkesinden ayrı düşünülemeyeceğini belirtiyor.

“Suudilerin şu anda izleyebileceği tek pratik yol, ABD’yi İran ile olan çatışmaya son vermeye zorlamaktır. Husi’lerin burada dizginlenmesinin tek yolu, İranlıların onlara bunu söylemesidir. Bu da ancak ABD ile İran arasında siyasi bir anlaşma ile gerçekleşebilir.” dedi.

Kaynak: https://www.middleeasteye.net/news/houthi-strikes-mark-end-saudi-arabias-yemen-containment-strategy

 Çeviri: Dilaver Demirağ

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x