Connect with us

Yazılar

Kübra Dizisi Üzerine Not: İki Allah Bir Peygamber – Ömer Carullah Sevim

Yayınlanma:

-

Uyarı gelene kadar spoiler yok, rahat olabilirsiniz.

Birbirinden taban tabana zıt iki Allah algısı var. O kadar zıtlar ki “Farklı bir şey söylemiyorlar!” da diyebiliriz. Neresinden baktığınıza bağlı! “Kübra” ikisi arasında makûl bir denge tutturmuş ve “Bu iki Allah’a nasıl doğru yerden bakılır?” sorusuna fena olmayan bir cevap vermiş.

Diziye hâkim olan birinci soru, “Bugün peygamber gelse ne olurdu?” Bu soruyla oldukça dürüst ilişkilenilmiş ama önce dizinin sürpriz finalinin yoğunlaştığı ikinci soru:

“Hangi Allah’ın peygamberi?”

İki Allah algısı var. Biri her yerde (maddede) Allah, biri her şeyin üstünde (arşta) Allah. Kübra diyor ki, “Ha öyle, ha böyle, hakikat ortaya çıkmaz mı? Gözle görülüp, elle dokunulmaz ve elbette kalple hissedilmez mi? Mesaj arştan da maddeden de gelse aynı mesaj, peygamber aynı peygamber olmaz mı?” İmtihan aynı imtihan, salih amel aynı salih amel… iman aynı hakikate… insanın tepkisi aynı tepki… Dizi boyunca farklı peygamberlere yapılan atıflar da tepkinin evrenselliği ile ilişkili.

İşte bu iki Allah -algısı- barıştırılmış. Dizi sonunda açıkça bu iki Allah’tan birine izleyiciyi yönlendiriyor ama samimiyetine ve mücadelesine şahit olduğumuz kahramanımızın olayları yorumlama biçimiyle “Ne fark eder ki?” diye ekliyor, “Ha o Allah, ha bu Allah!”

Buradan aşağısı doğrudan değil ama dolaylı da olsa spoiler içeriyor.

“Kübra” bu iki Allah’tan maddi olanı seçiyor ama bunun ancak hemen her şeyin bilgisine sahiplikle, kebir/kübra olmakla mümkün olduğunu da unutmayalım. Yani cevap yine hakikatin bilgisine sahip bir tanrıda! Şöyle de sorabiliriz: Hz. Muhammed Hira’ya çekildiğinde aldığı vahiy maddi hakikatin malum olması mıydı, yoksa hakikatin arştan ona bildirilmesi miydi?

Dahası, din meselesi öyle huşû içinde kılınan namazlara veya yoga seanslarında aranan huzura indirgenmiş şekilde ele alınmamış dizide. “Kübra”daki toplumsal, ezberlerle problemli, güç sahiplerini tehdit edici, kimlikleri kırıcı ve kimlik oluşturucu, tezatlıkları ile huzur verici, insanın şahsi serüveni ile toplumun devrimsel ihtiyaçlarına beraber ve basit cevaplar üreten bir din. Bu bağlamda dizi ikinci ve diziye daha hâkim olan sorusuyla güzel ilişkileniyor, düşündürüyor: “Bugün peygamber gelse ne olurdu?”

Devletten din adamlarına, akrabasından mahalle arkadaşlarına Semavi, binlerce yıldır mesaj taşıyıcıların yaşadıklarını yaşıyor. Bize de ihtiyacımız olan hakikatle ilişkiyi, kolektiviteyi (cemaati), imanı hatırlatıyor; içinde yaşadığımız şartları sorgulatıyor.

Semavi’nin etrafında sistem çarkları içinde ezilenler, ormancılar mahallesinin serserileri, kocakarılar, evladını kaybetmiş bir anne, bağımlı bir kız kardeş toplanıyor. Hayatları hem bireysel imanları hem omuz verdikleri mücadele ile değerleniyor. Bu, bize çağdaş yaşamımızda eksik olanı göstermiyor mu? Bir peygamber bugün gelse neyi tamamlar, kime liderlik ederdi?

Bu kısım olmaksızın, çokça yapıldığı üzere yalnızca dizinin finali üzerinden distopik bir zihin manipülasyonu hikayesi çıkarmak, dizinin açtığı verimli tartışma alanlarını bir anda çöpe atmak deme!

İki “Allah” sorusuna verilen cevap ayrı bir tartışmanın konusu ve ayrıca eleştiriyi hak ediyor olabilir ancak didaktik bir eser değil bu. Sanat eserinin yapması gerektiği gibi önceden görüyor, tozu üflüyor; oralarda bir yerde dolaşan soruyu masaya koyuyor. Sonrası izleyicide. Bu açıdan kalburüstü, düşündürücü.

Tavsiye olunur.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazılar

8 Bölümü İzledik ve Her Şey Bize Apaçık Göründü, Öyle mi?” Kübra Dizisi Hakkında – Ali Altıntaş

Yayınlanma:

-

Bir dizi hakkında spoylır vermek günümüzün en büyük günâhlarından sayıldığı için en baştan uyarayım: Spoylır nerede başlıyor nerede bitiyor, dikkat etmeyeceğim ve dolayısıyla bundan başka uyarı da yapmayacağım. “Kübra” dizisinin sekiz bölümünü de bitirmeyen bence okumasın.

Bilinen hikâyedir/kıssadır: Hz. Musa, peşlerinde Firavun ordusu varken İsrailoğullarını Kızıldeniz’den karşıya geçirmek için asasını yere vurur ve deniz ikiye yarılır. Modern zamanlarda Kızıldeniz’de belli dönemlerde gelgitlerin yaşandığı ve denizin darlaştığı bölgelerde suyun iyice sığlaştığı gibi gözlemler üzerinden Kızıldeniz kıssasının bir mucize içermediği, fizik kurallarıyla açıklanabilecek bir niteliğinin olduğu yorumları yapılabilmiştir. “Peki, ya zamanlama?” diye sorsak herhalde ona da “Öyle denk gelmiş!” denirdi.

Keza Darwin’in “Türlerin Kökeni” eserinden beri yapılan biyoloji araştırmalarıyla günümüze kadar -elbette 150 yılı aşkın süredir teori üzerinde yapılan bir sürü tadilatla- geçerliliğini sürdürmüş evrim teorisi de benzer bir bilim-inanç dikotomisinin konusu haline gelmiştir. Bu cepheleştirme eğer laboratuvarda bir bakteri üzerinde yapılan gözlemler sonucunda evrimin varlığı tespit edilebiliyorsa orada herhangi bir ilâhîlikten bahsedilemeyeceği kabûlü üzerinden temellenir.

Anlaşılamayanlar anlaşılabildiği, açıklanamayanlar açıklanabildiği ölçüde Tanrı’nın gölgesinin insanların bilincinin üzerinden kalkacağına yönelik Aydınlanmacı kabûlün tecessüm ettiği iki örnekten bahsettik. Ancak Hz. Musa, kavmiyle Kızıldeniz’den geçerken bir doğa olayı olarak gelgit yaşanmış olabileceğini, Tanrı’nın yaratma mekanizmasının evrim teorisinin kastettiği biçimde işlediğini düşünerek de inancını devam ettirenler var. Allah “Ol!” der ve oluverir ancak ne dünyanın oluşumu, ne de bir çocuğun dünyaya gelişi bir anda gerçekleşir; insanın içinde bulunduğu mekân ve zaman uzamında bir sürece ve başkalaşıma tekâbül eder. Dolayısıyla bir olgunun bilimsel düzlemde açıklanabiliyor oluşu onun ‘kutsal’dan tamamen arındırılabilir oluşuna otomatik olarak tahvil edilemez.

Peki, bu bahsettiklerimizin Kübra dizisi ile alâkası nedir? Diziyle ilgili yapılan yorum ve eleştirilerde iki temel paradigma göze çarpıyor. İlk kanatta teknolojinin, “big data”nın ve yapay zekânın eriştiği düzeyle ilgili değinilere yoğunlaşanlar var. İkinci kanatta ise daha çok kitle manipülasyonu ve dinî kültler meselesi üzerinden anlatıyı kavramaya çalışanlar bulunuyor. Dolayısıyla birisi dizinin ortaya koyduğu teolojik ve politik sorunlarla hiç ilgilenmezken diğeri anlatıyı tamamen saptırılmış kolektiviteler/sapkın cemaatler düzeyine hapsediyor. Bunda dizinin sekizinci bölümünde seyirciyi bu yöne doğru ittirmesinin de önemli bir payı var. Çünkü Semavi (Gökhan) aslında kendisine verilen bütün mesajların yapay zekâ ürünü olduğunu öğrendiğinde büyük bir hayal kırıklığına ve iman çöküntüsüne uğramalıydı, katı olan her şey buharlaşmalıydı. En azından seyircide bu yönde bir beklenti inşa ediliyor. Fakat Semavi bunun tam tersine bütün süreci, teknolojinin gelişmişlik düzeyini, yapay zekânın gücünü “Sünnetullah” yani Allah’ın dünyevî mekânizmalara uyarak iş görme biçimi olarak değerlendirdiğinde ve mesajını kendisine yapay zekâyla ulaştırdığını söylediğinde seyirciden beklenen, Semavi’nin imanının artık içinden çıkmasının mümkün olmadığı bir girdaba dönüştüğüne tanık olmasıdır. Dolayısıyla diziyi izleyenlerin çoğunun gözünde Semavi, kontrolden çıkmış ve iflah olmaz bir mü’mindir artık; yeterli bilgi kendisine sunulmasına rağmen aydınlanmayı reddetmektedir.

Ben bu noktada Semavi’nin algılayışının Hz. Musa kıssasındaki gelgiti, evrim teorisini kabul edip bunlarda Tanrı’nın yaratmasını görmeye devam edenlerin tavrıyla örtüştüğünü düşünüyorum. Bugün bir peygamber gelse Tanrı’dan nasıl vahiy alırdı? Soultouch uygulaması üzerinden onunla iletişime geçen yapay zekâ Kübra, modern Cebrail olarak düşünülemez mi? Şüphesiz bunların hepsi birtakım spekülasyonlar fakat en azından Kübra dizisinde anlatılan hikâyenin bilim-din, teknoloji-manipülasyon ikilileri üzerinden tüketilemeyeceğini gösteriyor.

Öte yandan dizinin sonlarına kadar tanık olduğumuz mukaddes duygular, adalete yönelik tutkular, inanmanın sağladığı coşku yabana atılmayacak sorular üretiyor. Hı hı, tamam; Kübra yapay zekâymış ama… Semavi’de ve ona inananlarda gerçek olan hiçbir şey yok muydu? Maddiyatın köle ediciliğine ve yoksun bırakılmışlığa karşı öfke, kolektivitenin, dayanışmanın ve paylaşmanın yüceltilmesi, dünyanın değişmesi gerektiğine dair inanç ve umut… Bunlar bir çırpıda “karizmatik bir dinî lider etrafında bir araya gelen manipüle edilmiş kitlelerin yarattığı bir dinî kült” olarak yaftalanıp kenara atılacak gündemler değil.

Belki işin bu kısmını da başka bir yazıda açarım.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Kötürümleşmeye Tuz Biber

Yayınlanma:

-

Birçok talihsiz aşamalardan geçmişti İslamcılığımız, belki kavramın kendisinden başlanarak sıralanabilir bunlar. Kolay olmadığını da kabul etmek gerekir bu sıralama faaliyetinin, kolay olan hiçbir şey yok.

Uzun asırlar boyunca kötürümleştirilmiş bir Müslüman tipolojisi ile karşı karşıya olduğumuzu unutmuyorduk aslında ama en azından tevhîdî/Kur’ânî süreçle tanışanların yaşadığı dönüşümü de tam kestirememiş olmakla suçlanabiliriz, kabul.

Halkın tabanda, dinî/manevi takviye ile mücehhez merkezî devlet/otorite güçlerine karşı örgütsüz kalmasının faturalarını modern dönem tanıkları olarak iki farklı biçimde tecrübe ettik. Dayatmacı/zorba modern süreçlerle de, nihayet önemli oranlarda onunla iç içe geçmiş sözüm ona dinî görünümlü süreçle de dindar halkın her karşılaşması bu kötürümleşmenin ürettiği düşük yoğunluklu tepkinin örneği olarak tarihe kayıtlanmıştır.

Bu ne kadar değiştirilebilir ya da değiştirilebilir mi, bundan emin değilim.

Tevhidle buluşma serüvenimizde tüm iyi niyetli çabalara rağmen Kur’an’la temasımızın tarihsel ön yargıları aşarak gerçekleştiğini söyleyemeyiz. İslam dünyasından yapılan özenli-özensiz çevirilerin de bu yetersizlikte elbette payı büyüktür.

Kur’an’ın özellikle siyasal kavram haritasının tüm gayretlere rağmen lâyıkıyla kavranılamadığını cesaretle savunmalıyız. “Salât”tan başlayarak “zekât”a, “şûrâ”dan “mescid-i haram”a, “dâru’s-selâm”dan “infak”a, “sabır”dan “teslimiyet”e uzanan ve oradan resullerin pratik örnekliğine varan çemberde sahih bir Kur’an kavrayışından mahrum kaldığımızı bugünkü tıkanıklığın sebeplerini irdelerken görebiliyoruz.

Az evvel değindiğimiz Müslüman kitlelerin kötürümleştirilme bahsine geri dönelim: Kur’an vurgusuyla yola çıkanların siyasal kavrayışlarındaki eksiklik ve zaafiyetlerle yüzleşmenin vakti çoktan gelip geçmiştir. Hem de çokça geçmiş durumdadır.

Geniş kalabalıklardaki kötürümleşmenin kalıcı olması hatta bu kötürümleşmenin güçlenerek Kur’ânî söylemi öne çıkaranları yutması karşısında en çarpıcı, can alıcı muhasebeyi yapma zorunluluğumuz var. Bunu yapmadıkça kaybetmeye devam edeceğiz.

İmparatorluklardan/ulus devlet otoriterliklerinden sıyrılabilmiş bir İslami siyasi perspektifimizin/söylemimizin olamaması, bir yandan Kur’an’ın ve resullerin örnekliğinin lâyıkıyla kavranılmadığını; diğer yandan da egemen dünya düzenini ve onu doğuran fikriyatı çözümlemede yetersiz kalındığını bize açıkça gösteriyor.

Buradaki her bir iddiayı açmak gerekecektir, bunun farkındayım. Esasen pek çok yazı ve pratikle bunun yapıldığını da savunabilirim. Kur’an ve siyerin örnek öğreticiliğini kavramaya niyet etmiş, mütekâmil bir seviyeyi tutturamamış olmakla birlikte epeyce yol almış ancak bir şekilde az ya da çok AKP ile yolunu kesiştirmiş tevhîdî çizgi mensuplarının yarattığı tahribat da bütün bu yetersizliklere tuz biber ekerek kötürümleşmeyi zirveye taşımıştır.

Zulme karşı adalet cephesinden yana olmanın ancak sağlam bir kavrayışla mümkün olabileceğini biliyoruz. Bu kavrayışın gereklerinden yeterince bahsettik. Eksik olan şey, bu kavrayışların tabii sonucu olarak boy vermesi gereken pratiktir.

Burada durup durup geri dönerek aynı soruları sorabiliriz hatta sormalıyız da!

Kötürümleştirici mezkûr süreçlerin gadrine uğramış kavramların algılanışlarını nasıl oldu da kurtaramadık; hem de onca tevhîdîlik iddialarına rağmen! Kurtarabildiklerimize ya da bizim dışımızda da seyreden fıtrî-vicdanî tecrübelere sırtımızı nasıl dönebildik!

Bu kısa yazı, 7 Ekim 2023’le başlayan Aksâ Tûfânı sürecindeki genel tutum alışlardaki zaafiyetlerin de köküne inme çabası olarak okunabilir. Belli bir yerden sonra adalet cephesinde rüzgâr/lar yaratma çağrılarına cevap vermeye tenezzül etmeyerek kötürümleşmede ısrarcı olan cenâhın yarattığı helâk aşaması da mümkün olabilir tabii; sünnetullahın tecellisi tarihsel bir bilgi değilse şayet!

 

Devamını Okuyun

Yazılar

Filistin Direnişinde Edebiyatın Yeri – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

                                                                                                                         “Uyan, diren, özgürleş!”

Direniş nedir?

Herhangi bir zorluğa karşı tüm kaynaklar kullanılarak gösterilen çaba, dilimizde ‘direniş’ olarak yer bulmuştur. Dünya tarihinde birçok dilde de çok önemli kelimelerden birisi olan bu kelime, “göğüs germek”le eş anlamlı kullanılabilir.

Direniş gerçeği ve taraflar

Direniş olgusunu, direnen ve “kendisine” direnilen güçler bağlamında değerlendirdiğimizde karşımıza iki “ana” grup çıkar. Bunlar, “direnenler” ve kendisine karşı “direnilenler, direnenleri yok etmeye çalışanlar…”

Bunlar aynı zamanda;

a) Salt insanca yaşama isteğine binaen, bu isteklerinin, karşı taraf(lar)ca katiyen yerine getirilmediği için bu fiilî durum karşısında, direnişten başka bir yol bulamayan gruptur. Bu gruba önceki asırlarda Roma’ya karşı direnen kölelerin lideri konumundaki Spartaküs’ü örnek verebiliriz.

b) Ortada insanca yaşamasına, bölüşüm ve paylaşımda “hakkı” elinden alınmadığı, var olan hukukuna saygı gösterildiği, üstelik bunların çeşitli yol yöntemlerle (anayasa, sözleşme vb.) teminat altına alınmış olmasına rağmen, direnişi ve bunlara ilave olarak ihaneti seçen grup ve gruplar, yapılar olarak belirginlik kazanır.

Elbette bunlara geçmişten ve günümüzden daha birçok örnek verilebilir.

Direniş edebiyatı

Edebiyat, genelde “güzel söz ve yazı sanatı” olarak tanımlanır.

Bu tanımdan yola çıktığımızda, bilinçten kaleme dökülen ve türü içerisinde, kendi formunu bulan sözlerin bütünlüğü edebiyatı oluşturur.

Bu tanım doğru olmakla birlikte edebiyattan arzulanandan maksadın da bir ihtiyacı gidermesi ise, edebiyat başlı başına bir kültürel ihtiyaç olarak “kendine uygun” yerini bulmuş olacaktır.

Bu “kendine uygunluk” çoğu zaman mecrâında akıp gidecek olsa da bazı sosyal, siyasal vb. sebeplerden dolayı bir mecrâ değişikliğine de şahit olabiliriz, geçmişte şahit olunanlar gibi…

Filistin direniş edebiyatı

Konumuz gereği, en başta genelde Araplar ve özelde de Filistin halkı açısından bakıldığında, “geçmişin, geleceğin oluşumunda önemli bir rolünü bulunduğunun kabulüyle” Filistin’in edebiyat ve eserleri dendiğinde, normal olarak akla ilk önce şiir gelir.

1948’de somutlaşarak halkının kâhir ekseriyetinin kendi öz topraklarından koparılmasıyla başlayan sürgün hayatı en iyi ve anlamlı olarak şiirle anlatılabilirdi.

Bunun yanında çağdaş edebi türler olan roman ve hikâye formunun da ayrı bir ağırlığının olduğunu da belirtebiliriz.

Çoğu diasporada yaşayan sürgün ailelere mensup Filistinli şair ve yazarlara örnek olarak ilk elden şu isimleri belirtebiliriz: Mahmud Derviş, Murid el-Bergusi, Selma Kadri Ceyyusi, Yahya Hassan…

Filistinli “büyük” şair Mahmud Derviş’in “Kimlik Kartı” şiirinin ilk mısraları şöyledir:

“Kaydet!
Ben Arabım
Kartımın numarası elli bin
Çocuklarımın sayısı sekiz
Dokuzuncusu da yolda, yaz sonunda burada!
Kızıyor musun?”

Derviş, aynı şiirinin son mısralarında da şunları belirtiyor;

“Madem öyle!
Kaydet!
Kaydet ilk sayfanın ta en başına
Nefret etmem insanlardan
Hiç kimseye saldırmam!
Ama aç kalınca toprağımı gasp edeni çiğ çiğ yerim!
Kolla kendini, kork benim açlığımdan
Kork benim öfkemden!
Ben Arabım”

Biz de şairimiz gibi sesleniyor ve haykırıyoruz: Hepimiz Arabız, hepimiz Filistinli ve hepimiz sürgünüz; kendi yurdundan çıkarılan, uzak diyarlara sürülen, diasporaya gönderilen ve kendisine ölüm ve zulüm reva görülen…”

Mahmud Derviş gibi birçok Filistinli şair ve yazarın da, işgalciye karşı haklı hıncını ve öfkesini, yaşadıklarına binaen içinden geldiği gibi dile getirdiği, alınması gerekeni ilettiği; yaşanılan acıdan, çekilen çileden dolayı akan gözyaşlarının akması gereken yere aktığını, mecrâını bulduğunu; dolup taşarak nehre dönüştüğünü, göl, deniz ve okyanus olduğunu, sahilleri ıslattığını, kayaları parçaladığını duymakta ve hissetmekteyiz!

Bu acının, öfkenin, sitemin dile gelip ilgilisine ulaştırılmaya çalışılan şiirle birlikte, acı dolu nitelikli kalemlerden sâdır olan hikâye ve roman formunda da birçok eser kaleme alınmıştır.

Filistinli şair ve yazarların yayımlanabilen kitaplarına ek olarak bir de büyük bir eksiği dolduran çocuk edebiyatı alanında da çalışmaların var olduğunu ve bunların bir kısmının da peyderpey Türkçeye çevrilip yayımlandığı görülmektedir.

Burada konu Filistin olunca akla ilk olarak sürgün olgusu gelir.

Bu sürgünün adı Filistince Nekbe’dir. Onun maddi ve manevi sembolü de, her ev boşaltılıp, insanın hayata tutunmak için gittiği, gidip yaşamak zorunda kaldığı yere de götürülen ve tekrar bir gün anavatana dönüldüğünde kapanan, kapatılan kapıları açmak için kullanılacak olan anahtardır.

Yani Arapça ifadeyle misbah, yani açan, fetheden

O, bir madenden yapılmış olsa da, Filistin özelinde parayla, pulla ölçülmez, kıyaslanamaz bir değere haizdir. Bir nevi elde edilen tüm değerleri içeren bir kimlik kartıdır!

Yukarıda da belirtmeye çalıştığımız üzere, sürgün olgusu, çağdaş Filistin edebiyatında şiir üzerinden karşımıza çıkar. Mahmud Derviş ve Murid el-Bergusi’de olduğu gibi.

Bir de, her ne kadar birebir sürgünlük konusu işlenmiyor ve onu dile getiren bir Filistinli olmasa da, İslam dünyasının harim-i şeriflerinden sayılan Kudüs’e yönelik bir özlemi ve bir açıdan da bizim ondan uzaklaşmamızı ve onun da bize olan hasretini merhum şair ve yazar Mehmet Akif İnan “Mescid-i Aksa” şiirinde dile getiriyordu:

“Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde / Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu
Varıp eşiğine alnımı koydum / Sanki bir yer altı nehr çağlıyordu.

***

Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde / Götür müslümana selam diyordu
Dayanamıyorum bu ayrılığa / Kucaklasın beni İslâm diyordu.”

Sonuç yerine

Kaleme alınan bu eserlerde, işgal ve ona karşı verilen direniş çerçevesinde olan biten hadiseler, edebi bir şekil içerisinde, o işgali yaşayan ve ona karşı direnişin ne anlama geldiğini kavramaya çalışan, daha sonra ise geleceğin inşasının ve kendi yaşının kemale erebileceğini anlama, idrak etme ve ona göre olası bir geleceğin inşasının mümkün olabileceğini her kesime anlatmaya çalışıyor; direnene, onu izleyene ve ondan ders çıkaracak olana!

Daha bu eserler gibi, direniş edebiyatı içerisinde Filistin’deki (Gazze ile birlikte) işgalin, çocukların gözünden anlatılan pek çok eser var.

Filistin direniş edebiyatına dair kaleme alınan eserlerin büyük bölümü, belki de işgalden kaynaklanan İsrail’in görünür maddi baskısından ziyade, yaşanılan yerlerde maddi olarak görünmese de manevi olarak hissedilebilecek anlarda kaleme alındıklarından hiç şüpheniz olmasın.

Aslında bu durum, belli birtakım olgulara binaen, kendi ülkesine yönelik iyi niyetlerinin hayata geçirilmesi esnasında, ona bu hakkı tanımayan “yerli” despot yönetimlerin yaptığına benzer bir şekilde Filistin’i, Kudüs’ü ve özellikle de Gazze Şeridi’ni yıllardır baskı altında tutup ambargo uygulayan ve bu işgal ile ambargonun değil az buçuk esnetilmesi, gündeme dahî gelmesinden rahatsızlık duyan İsrail yönetiminin olası baskısının ötesinde direniş edebiyatı ve buna bağlı çocuk edebiyatı da bir hayli önem kazanmaktadır.

­­­­­­­­­­­­­

Devamını Okuyun

GÜNDEM