Connect with us

Yazılar

Kapitalizmde Kopuş ve Sürekliliğe Dair Bir Tartışma: Tekno-Feodalizm ve Muarızları

Yayınlanma:

-

Literatürde her ne kadar ‘neo-feodalizm’ kavramına evvelki onyıllarda rastlansa da son birkaç yıldır küresel kapitalizmin başka bir aşamaya geçtiğini imlemek ve hatta bunun bir tarihsel bir kopuş anlamına geldiğini vurgulamak için ‘tekno-feodalizm’ kavramının dolaşıma girdiği görülmektedir. Kavramı ortaya atanlar ve eleştiricileri arasında, dev teknoloji platformlarının yükselişiyle birlikte sermayenin birikim sürecinde önemli değişikliklerin yaşandığı hususunda bir konsensus mevcuttur. Ayrışma, Varoufakis’in (2023) kitabının başlığının da (Techno-Feudalism: What Killed Capitalism) işaret ettiği üzere bu önemli değişikliklerin kapitalizmden -farklı bir isimlendirmeye gerek duyacak kadar- şiddetli bir kopuşu temsil edip etmediği üzerinedir.

1970’lerden itibaren finansallaşmanın derinleşerek ilerlemesinin finansal rantları, kapitalist üretimdeki sömürüden ileri gelen kârların önüne geçirdiği ve artık kapitalizmin ana ekseninin sömürü değil el koyma-mülksüzleştirme olduğuna yönelik tahliller yapılagelmiştir. (Harvey, 2004) Sadece bu açıdan olmamakla birlikte ‘kapitalizm’e artık ‘neoliberalizm’ denmesi de bu dönüşümle ve bir sonucu olarak üretimde ortaya çıkan durgunlukla bir ölçüde alakalıdır. Fakat bu yorumlarda Marks’ın ‘ilkel birikim’ olarak ele aldığı bütün piyasa-dışı el koyma biçimlerinin kapitalist üretimde artı-değere el konulması karşısında sistemin işleyişi açısından ancak ikincil bir rolü olduğuna dair bir kabulün izleri vardır. Dolayısıyla el koyma-mülksüzleştirme süreçleri, tarihsel sıralamaya sokulduğunda kapitalist aşamaya öncel, eşzamanlı olarak ilerlediği ileri sürüldüğünde ise kapitalizme dışsal olarak tanımlanır. Sömürüden kaynaklanan kârın el koymadan kaynaklanan ranta üstün gelip birikim sürecinin ana eksenini oluşturmasına ‘kapitalizm’ deniyorsa dışsal olan rantın baskın hale gelişine, hatta kâra tur bindirmesine ‘tekno-feodalizm’ gibi farklı kavramlarla yanıt verme arayışı bu mantıkla ilerletilmiştir.

Özellikle 2008 krizinden sonra ‘too big to fail’, yani küresel piyasanın belkemiği olarak tanımlanan devasa şirketleri kurtarma önlemleri, devlet hazinelerindeki kaynaklara hükümetin yeniden-dağıtım kararlarıyla el koymanın ‘yenilikçi’ yatırım dinamiklerini bastırma düzeyini dramatik biçimde arttırmıştır. Ancak bu durumun doludizgin ilerleyen finansallaşmanın çarpık etkilerinin katlanması dışında bir yol ayrımını belirginleştirdiğini öne sürmek zordur. Esas kırılma Apple, Google, Microsoft, Facebook, Amazon gibi şirketlerin dijital varlıkları sayesinde herhangi bir kapitalist üretim sürecine dâhil olmadan ve kullanıcıların verilerini algoritmalar yoluyla çekerek tekelci rantsal genişleme imkânlarına kavuşmalarıdır. Söz konusu yeniden-dağıtım politikalarının bu kırılmadaki belirgin etkisi ise sayılan şirketlerin teknolojik yatırım kapasitelerini alabildiğine arttırması olmuştur. Peki, bu sürecin ve sonuçlarının kimi entelektüeller için rantın baskın birikim biçimi haline gelmesinin yanında ‘feodalizm’i andıran yönleri nelerdir?

Mesela Apple veya Google’ın kullanıcı geri beslemeli, dolayısıyla kendisini bu veriler üzerinden otomatik olarak güncelleyen ve genişleten IOS veya Android işletim tabanlı bulut platformları mevcuttur. Kapitalist şirketlerin -yazılım alanında faaliyet gösterenler ve küçük çaplı girişimciler dahil- mevzubahis platformlarda yer alma mecburiyeti hissettikleri ve bunun için de platform üzerinden sağladıkları gelirlerden bir kısmını Apple ve Google’a rant olarak aktardıkları açıktır. Apple’ın tekelci platformuna karşı ne Sony ne de başka bir telefon üreticisi meydan okuyabilmiştir. Bu meydan okumayı ancak Apple’ın ürettiği telefonlar dışındaki tüm markaları aynı çatı altında birleştirerek ikinci bir tekelci platform olarak kullanıcı verilerini toplama ve onları işleyebilme maliyetlerini karşılayabilen Google yapabilmiştir. Dolayısıyla Varoufakis’e göre, en önde gelen telefon üreticileri dahi ranta dayanan platformlara sahip olamadıklarından sermaye birikimleri yalnızca ürettikleri telefonların satışından gelecek kârlara dayanacaktır. Bu da onları, GooglePlay için yazılım tasarlayan şirketlerin başına geldiği gibi feodal süzeren olarak en tepede yer alan Google’ın ‘vassal’ları haline getirir. (Varoufakis, 2023: 112-121) Bu aşamada Google’ın vassalları olan kapitalist şirketlerde üretim yapan işçiler üretimde en uç noktasına götürülmüş gözetim teknikleri ile bulut proleslerine dönüşürken, Android telefon kullanan bütün bireyler ise ‘emek gücü’nün haricinde kendilerinde emek olarak adlandırılabilecek ne varsa1 Google’a veri kaynağı olarak sundukları için bulut serfleri haline gelirler. Dolayısıyla platform üzerinde yer alarak kâr elde eden şirketlere Google tarafından dijital fiyefler dağıtıldığı söylenebilir. (Varoufakis, 2023: 78-85)

Platformların teknoloji geliştirmeye yönelik yatırımları da üretici güçlerin gelişimine, kâr maksimizasyonuna değil; piyasa rekabetine bağışık olarak işleyen ‘el koyma’nın kapsamının genişletilmesine -yani bir nevi dijital fethe-, rant maksimizasyonuna kanalize edilir. Bulut serfleri, bu platformların kullanıcıları olmama tercihine sahiplerdir. Ancak bu durum sosyal izolasyonla sonuçlanacaktır ve derebeylerinden kurtulmak için kaçan serflerin izole bir toprak parçası üzerinde yaşamak zorunda kalması ile benzeşir. (Durand, 2020: 156-161) Kapitalist vassalların ise Apple veya Google süzereninden birine tabi olması gerekir ve çıkış maliyetlerinin yüksekliği bu iki süzeren arasında tabiyet değişikliği yapmayı dahi engeller. Piyasaya erişim için vazgeçilmez hale gelmiş olan bu platformlar, kendilerine rantı aktarmayan veya hiyerarşik ilişkiye aykırı davranan kapitalist şirketlerin üzerlerine vergi memurları ve askerler göndermek yerine, platform üzerindeki bir web adresini tek hamleyle kaldırarak feodal yönetim haklarını kullanırlar. Çünkü gizlilik anlaşmaları, rekabet etmeme kuralları, zorunlu tahkim gibi tekelci yollarla devletlerin düzenleyici mevzuatlarını aşarak kamu hukukunun yerine parsellenmiş egemenliğin hukukunu koymaktadırlar. (Dean, 2022)

Durand’a göre teknolojik verimlilik ve inovasyondaki büyük ilerlemeler fetihçi, yağmacı birikim düzeni için bir engel teşkil etmek bir yana onu mümkün kılan neticeler üretmiştir. (Durand, 2020: 164) Buradaki en can alıcı husus, bu tür platformların algoritmalar aracılığıyla kullanıcılardan -ve hatta kârlarının bir kısmını platformlara aktaran şirketlerden- elde edilen farklı türde verilerin yine algoritmalar tarafından çaprazlanması yoluyla mevcut algoritmik kapasiteyi sürekli daha etkili hale getirecek sıfır maliyetli bir döngüsellik yaratmış olmalarıdır. (Varoufakis, 2022) Bunlar birer ekosistem olarak kullanıcıların sosyal alanlarının farklı yönlerine onların gönüllü faaliyetleri sayesinde el koyarken, total sosyal alanı kontrol etme kapasitesini de aralıksız bir biçimde genişletirler. (Durand, 2022: 33-38)

Yukarıda anlatılan hikâyenin bir kopuş değil genel hatları itibariyle yalnızca kapitalizmin başka bir faza geçişi anlamına geldiği ve kapitalizmin önüne bir sıfat getirilerek2 de isimlendirilebileceği, bunun yanı sıra feodalizmle kurulan analojilerin uygun olmadığı yönünde teorik itirazlar geliştirilmiştir. Tekno-feodalizm tartışması hakkındaki kanaatimizi ortaya koymadan evvel bu görüşlere de kısaca yer vermek istiyoruz.

Marks’ın ‘ilkel birikim’ olarak tanımladığı, Harvey’in daha yakın döneme uyarlamak için ‘mülksüzleştirme yoluyla birikim’ dediği, ‘el koyma’, ‘yağma’, ‘temellük’ gibi kavramlarla da karşılanan ve kapitalist üretime değil ranta dayanan sermaye birikimi süreçlerinin kapitalizme dışsal bir nitelik arz ettiği kabulü, kopuş-devamlılık tartışmasının merkezinde yer almaktadır. Morozov’a göre, kapitalizmi üretimdeki sömürü ile el koyma olarak ikiye ayırmak ve birinciye kapitalizmin karakterini temsil eden unsur gözüyle yaklaşmak, el koymanın algoritmalar yoluyla sistematik genişleme olanaklarına kavuştuğu bir dönemi kapitalizmden uzaklaşmak olarak değerlendirmeyi beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla üretici güçleri geliştiren, yenilikçi ve yaratıcı kapitalist üretim süreçleri dramatik biçimde azalırken rantçı, yıkıcı, yağmacı süreçlere büyük inovasyon yatırımları yapılır. Morozov, bu kopuşçu yaklaşımın kapitalist sömürünün ikincilleşmesine ağıt yakmak anlamına geldiği konusunda uyarır. (Morozov, 2022) Öte yandan, 1950’lerden itibaren Üçüncü Dünya ülkeleri merkezli yürütülen bağımlılık tartışmalarının kapitalizmin bu ikili karakterini daha iyi tespit ettiği kanaatindedir; Bu ülkelerin kapitalist entegrasyonunda baskın olan sömürü değil, gelişmiş kapitalist merkezlerin ve yereldeki temsilcisi olan sermaye kesiminin el koyma faaliyetleri olmuştur. (Morozov, 2023)

Sıfır maliyetli algoritmik rantsal gelişme tespitine de itiraz eden Morozov, mevzubahis şirketlerin astronomik miktarlarda araştırma geliştirme bütçeleri bulunduğunu, bunun yanında maddi altyapı olarak devasa veri merkezlerini ve deniz altı dâhil küresel fiziksel ağları finanse etmelerinin gerektiğini belirttir. (Morozov, 2023) Harris’e göreyse, söz konusu veri merkezlerinin ve aralarındaki fiziki ağların büyük çoğunluğu birer finans kurumları olan gayrımenkul yatırım ortaklıklarına aittir ve onlara rant aktarmak zorunda olan feodal süzeren olarak en tepede yer aldıkları iddia edilen bulut platformlarıdır. Dolayısıyla dijitalleşme bu altyapısal ilişkilerden ve maliyetlerden kopuk olarak değerlendirildiği için bu düzeyde gerçekleşen kapitalist rekabet görünmez kılınmaktadır. Üstelik platform sahibi teknoloji devlerinin kendilerini pazarlamak için yarattığı ‘herşeyi kuşatan, rakipsiz, kaybetmesi imkânsız sanal bütünlükler’ imajı olguymuş gibi kabul edildiğinden bu şirketlerin piyasa güçleri ve tekelci gelişimleri gereğinden fazla abartılmaktadır. Dahası, platform devlerinin dönemsel iddiaları üzerinden teorik görüşler de sürekli revize edilmektedir. (Harris, 2022) Bu platformlar arasındaki daha fazla kullanıcı kapmak için gerçekleşen yarış da Varoufakis’in öne sürdüğü gibi feodal çatışma anlamına gelmemektedir. Snow’a göre Facebook’a karşı Tiktok’un ‘kullanıcı dostu’ yükselişinin veya Netflix’e karşı Disneyplus’ın farklı içeriklerle piyasa girişinin Pepsi ile Cocacola arasındaki kapitalist rekabetten nitelik olarak farklı olduğunu iddia etmek için herhangi bir sebep yoktur. (Snow, 2023)

Eğer hâlihazırdaki üretim tarzını kapitalizm olarak değil de neo-feodalizm veya tekno-feodalizm olarak tanımlarsak, buna yönelik verilmesi ve başarıya ulaşması beklenen toplumsal mücadelenin teorisi, aktörleri ve yöntemleri de değişecektir. Örneğin, Varoufakis tekno-feodal derebeylere karşı bulut serflerinin, bulut proleslerinin ve kapitalist vassalların ittifakını önermektedir. Aralarında kapitalist sömürü ilişkisi olan proleslerle kapitalistlerin nasıl yan yana gelebileceği bir muamma olduğu gibi, bu tür bir yaklaşım kapitalizme karşı şimdiye dek geliştirilmiş teorik-politik mücadele araçlarının azımsanmasına yol açacaktır. Üstelik bu mücadelenin hedefi Adam Smith’in ‘yüzü pudralı ve peruklu’, girişimci ve yenilikçi kapitalizmine geri dönmek, kapitalist vassallar üzerindeki tekno-feodal zincirleri kırmak, sömürüyü ve kârı ‘el koyma’ya ve ranta yeniden baskın kılma olduğuna göre emek-sermaye çelişkisini geri plana atacağı da kesindir. (Bellemare, 2023)

Marksist yazında feodalizmi bir üretim biçimi olarak değil de bir siyasal-hukuksal-toplumsal bütünlük olarak ele almanın siyasi ve hukuki yapılar, biçimler üzerinden feodal-gayrıfeodal atıflarının yapılmasına yol açtığı pek çok kez vurgulanmıştır. Bu minvalde, kapitalizmin güncel dönüşümünü bir tür feodalizmle açıklamaya çalışanlarda gözlenen temel bir yanılgı da bulut platformlarının devletlerin otoritelerini, hukuki düzenlemelerini aşmalarını ve siyasal güç temerküz etmelerini küresel derebeyliklere doğru güçlü bir meyillenme olarak yorumlamalarıdır.  Bu tür görüşler de yine platform şirketlerinin işleyişlerinin sistematik doğasından kaynaklanan muazzam tekelleşme eğilimlerinin kapitalizme dışsal olduğuna dair varsayımlardan kaynaklanmaktadır.

Mevcut tekelleşme örüntüsünü, mesela küresel tedarik zincirlerine hükmederek, üretimi taşeron şirketleri üzerinden tamamen üçüncü dünya ülkelerine kaydırarak devasa rant akışları sağlayan ‘neoliberal tekel’ şirketlerinden3 ayıran temel hususun yarattıkları sanal ekosistem olduğu söylenebilir. Otomatik olarak çekilen veri yığınlarının algoritmalar vasıtasıyla yine otomatik olarak işlenmesi ve kullanıcılara dönerek –tekrar veri çekmek üzere- şekillendirmesi döngüsü bu ekosistemlerin temel mantığıdır. Tekno-feodalizm teorisyenleri genelde vurguladığının aksine, rantın kâra baskınlığını ve sermaye birikiminde ana eksen haline geldiğini vurgulamak bir kopuş anlatısı için yeterli değildir. Bulut platformu sistematiğinin kapitalizmin daha önceki dönemlerindeki tekelci eğilimlerden tekno-feodal bir kopuşu temsil ettiği iddiası ifrat ise, kapitalizmin ortodoks Marksist analizin öngördüğü biçimde sömürü ekseni üzerinden yoluna devam ettiği iddiası da tefrittir.

Küresel kapitalizmde bulut platformlarının ortaya çıkışı ve güçlenmesiyle derin dönüşümler yaşandığı, kapitalizmin rantçı ve yıkıcı karakterinin belirginleştiği açıktır. Ancak neoliberalizm nasıl kapitalizmin dönemsel bir adlandırması ise neo-feodalizm ve tekno-feodalizm de en iyi ihtimalle kapitalizmin güncel dönüşümünü tanımlamaya çalışan talihsiz ve başarısız bir kavram olacaktır. Daha çok kamusal dikkatleri çekerek söz konusu dönüşüme dair tartışmanın popülerleşmesi ve hararetlenmesini sağlamaya dönük bir manivela işlevi görmektedir. Bu durum 2016’da İngiltere’de Oxford Dictionaries tarafından yılın kelimesi seçilen ‘post-truth’ kavramının kitle iletişimi ve siyasal iletişim açısından bir kopuşu imliyor gibi sunulmasına benzetilebilir. Kamusal alanın zihinsel manipülasyonunu ifade eden insanlık tarihi kadar eski ‘retorik’, modern ‘propaganda’ ve postmodern ‘algı yönetimi’ kavramları mevcutken ‘post-truth’ kavramının bir miladı işaret ediyor gibi pazarlanması, kitle iletişiminin Büyük Veri (Big Data) ve algoritmalar yoluyla dizaynına dikkat çekerek sağ-popülizm karşıtı küresel bir tartışma başlatma amacına hizmet etmiştir. Tekno-feodalizm kavramı da ‘şok efekti’ni beraberinde getirerek Varoufakis’in internette dönen vidyolarına gözlerin dönmesini, mevzubahis dönüşümle ilgili tartışmaya daha fazla ‘bulut platformu kullanıcısı’nın kulak vermesini sağlamaktadır. Ancak bunu başardığı ölçüde kapitalizmin ekonomi-politiği hakkında kafa karışıklığını arttırarak ve teorik belirsizlikler yaratarak emek-sermaye çelişkisine dayalı anti-kapitalist muhalefeti ve uluslararası düzlemdeki bağımlılık ilişkilerinin reddine dayanan anti-emperyalist muhalefeti anti-bulutplatformculuğa hapsetme riski taşımaktadır. Tüm bulut platformlarına küresel mücadele yoluyla diz çöktürülse de, kapitalist üretim tarzı ve algoritmalara dayanan veri tekelciliğinde radikal bir dönüşüm olmadığı sürece eski oyuncuların yerlerine başlangıçta daha güçsüz olan yenileri gelecek ve zamanla diz çökenlerin sosyal alanı manipüle etme gücüne erişeceklerdir.

 

DİPNOTLAR

(1) Varoufakis emek gücünün sömürülmesi süreçleri dışında insan hayatının bir parçası olan bütün eylemleri ‘deneyimsel emek’ kavramı altında birleştirmektedir.

(2) Önerilen alternatifler epeyce fazladır; rantçı kapitalizm, dijital kapitalizm, platform kapitalizmi, hiper-kapitalizm, algoritmik kapitalizm, bilişsel kapitalizm, iletişimsel kapitalizm, veri kapitalizmi, sürtünmesiz kapitalizm, enformasyonel kapitalizm, yarı-kapitalizm, gözetim kapitalizmi, sibernetik kapitalizmi veya sanal kapitalizm.

(3) Elbette Wallmart gibi küresel tedarik zincirlerine hükmeden şirketler de bir aşamadan sonra dijital dönüşüm gerçekleştirerek bulut platformu haline gelmişlerdir veya bu yolda ilerlemektedirler.

KAYNAKÇA

BELLEMARE, Michel Luc (2023), “Techno-Capitalist-Feudalism is Malthusian to the Core!”; https://www.academia.edu/105425492

DEAN, Jodi (2022) “Same As It Ever Was?”, 6 May 2022; https://newleftreview.org/sidecar/posts/same-as-it-ever-was

DURAND, Cedric (2020) Techno-féodalisme: Critique de l’économie numérique, Zones

DURAND, Cedrid (2022) “Scouting Capital’s Frontiers”, July/August 2022; https://newleftreview.org/issues/ii136/articles/cedric-durand-scouting-capital-s-frontiers

HARRIS, Malcolm (2022) “Are We Living Under ‘Technofeudalism’?”, 28 October 2023; https://nymag.com/intelligencer/2022/10/what-is-technofeudalism.html

HARVEY, David (2004) “Yeni Emperyalizm: Mülksüzleşme Yoluyla Birikim”, (çev.) Evren Mehmet Dinçer; http://www.praksis.org/wp-content/uploads/2011/07/011-02.pdf

MOROZOV, Evgeny (2022) Interview with Daniel Denvir: “No, It’s Not Techno-Feudalism. It’s Still Capitalism”; https://jacobin.com/2023/04/evgeny-morozov-critique-of-techno-feudalism-modes-of-production-capitalism

MOROZOV, Evgeny (2023) “Critique of Techno-Feudal Reason”; https://newleftreview.org/issues/ii133/articles/evgeny-morozov-critique-of-techno-feudal-reason

SNOW, Henry (2023) “We’re Still Living Under Capitalism, Not Techno-Feudalism”, https://jacobin.com/2023/10/cloud-capitalism-technofeudalism-serfs-cloud-big-data-yanis-varoufakis

VAROUFAKİS, Yanis (2022) Conversation with Evgeny Morozov: “Crypto & the Left, and Techno-Feudalism”;                                                                                                                  https://the-crypto-syllabus.com/yanis-varoufakis-on-techno-feudalism/

VAROUFAKİS, Yanis (2023) Techno-Feudalism: What Killed Capitalism; https://vk.com/doc399904795_670018278?hash=zXgk49JlqMhNp8DzCiC3DDxHGSq0BnVNWkMgodxRZjH

 

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Aslında bir Kuzey Atlantik İttifakı olan NATO, İkinci Dünya Savaşının ardından 500 yıllık sömürgecilik tarihinin aktörleri tarafından ve elbette sömürgeciliği sürdürmek için geliştirilen yeni bir kavramsallık çerçevesinde kuruldu. Genişleme sürecinde katılanlar ise yine Avrupa ülkeleri ve Kanada’ydı. Türkiye’nin bu resimdeki ayrıksı duruşu aslında kendi varlığının ikircimliğiyle ilgili; kendisi açısından Batılılaşmacı çizgisini halkına rağmen sürdürmek, NATO’cular açısından ise karşı bloğa geçişini önlemek için alınan/verilen iğreti bir kararla!

Türkiye’nin kimliği ve nerede durması gerektiği yüz yıllık bir istifham çünkü sonuçta o, Birinci Dünya Savaşında yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğunun varisi. Son yüz yılını yarı sömürge bir ülke olarak geçiren Osmanlı İmparatorluğu, dört yüzyıl Avrupa’yı baskı altında tuttuysa da sonuçta yenildi ve topraklarının çoğu (Cezayir, Tunus, Libya, Kıbrıs, Arap Ülkeleri…)  sömürgeci ülkeler (Fransa, İtalya, İngiltere…) tarafından işgal edildi. İsrail tarafından işgal edilen Filistin topraklarının akıbeti ise hâlâ meçhul.

Türkiye, kimliğini müphemleştiren son yüz yıllık tarihin akabinde, sömürgeleştirilmiş bir ülkenin varisi olarak stratejik bir hamleyle eklendiği jeopolitik haritanın dışındaki yegâne ülke. Ama onu her iki dünyanın baskısı altında tutan bu melez kimliğiyle, sömürgeci NATO ülkelerini konuk ederek 36. NATO toplantısına ev sahipliği yaptı. Bütün o şaşaa ise aslında o ikircimi üzerinden atamamışlığıyla da ilgili. Ankara’daki sivil hayat iptal edildi ve birçok muhalif gerekçesiz bir biçimde gözaltına alındı.

NATO’nun meşruiyeti ve işlevi ise öteden beri tartışılıyor. Buna karşı Türkiye’nin siyasal, dinsel ve kültürel konumu hakkında şimdiye değin konuşulmadıysa şayet özellikle aydınlar ve toplum, artık …mış gibi yapmayı bir kenara bırakarak Türkiye’nin kaderinin belirlendiği bu mesele üzerinde ciddiyetle konuşmaya başlamalı. Bu coğrafyanın, halkın yeri neresi, nasıl bir kültürel mirasa sahip ve toplum kendisini hangi kültüre atfetmekte? Kolonyalist NATO ülkeleri ve dekolonyalist ülkeler arasındaki gerçek yeri neresi? Zira Anadolu, öteden beri “Küçük Asya” olarak bilinir ve bu bölge tarih boyunca Avrupa ile Asya arasındaki bir çatışma alanıdır. Bir zaman Roma İmparatorluğunun işgaline uğramışsa da son bin yıldır Asyatik bir halk tarafından yönetilmekte.

Esasına bakılırsa da Anadolu, her iki hatta üç (Asya, Avrupa ve Afrika) kıtanın kesişme yerinde, arada bir coğrafyadır. Arada olmak ise arada kalmışlıktan ziyade ilişkisel bir işlevsellik anlamına gelir ki NATO coğrafyası açısından Türkiye, sınırda, doğudadır. Aslına bakılırsa onu bu kadar önemli kılan, ABD’nin daha merkezi bir üssünü, İran’ı kaybetmesi ve onu ikame çabasıdır. Zira Türkiye, öyle veya böyle, İslam dünyasının ikinci önemli ülkesi lâkin İran’ın devrimle kendi yerini kesinleştirmesine rağmen Türkiye hâlâ ikircimler içinde! Nitekim ABD-İsrail’in son İran saldırısı da buna dair bitmeyen öfkenin yeni bir patlamasıydı. Ama burada ABD’nin eşlikçisi Türkiye değil, İsrail’di. Türkiye ve bazı Körfez (Arap) ülkeleri ise bu kez kelimenin tam anlamıyla arada kaldılar ve aslında üye olarak yer almadıkları NATO toplantısına da bu vesile ile gölge üyeler olarak iştirak ettiler.

Türkiye’yi “arada olmak”la “arada kalmışlık” arasında bir konuma sabitleyemeyen, bir yönden henüz yüz yıl önceki yenilgisiyle tam olarak yüzleşmiş olmaması iken diğer açıdan ise İran ile öteden beri sürdürdüğü bölgesel hegemonya mücadelesi ve İsrail ile ister istemez karşı karşıya geldiği stratejik gerilimdir. Öyle ki İsrail, Türkiye’nin bir sivil gemisine (Mavi Marmara’ya) uluslararası sularda saldırıp on kişiyi katlettiği, onlarcasını da yaraladığı halde, bu konu sessizce geçiştirildi. Buna karşı İsrail Gazze halkını acımasızca bombalarken onun can damarı olan petrol hattı asla kesilmedi hatta Ceyhan’dan Hayfa’ya petrol götüren gemilerin çoğu da Türkiye bandıralıydı.

Yeni durumda ise Türkiye, her iki ülkeye (İran, İsrail) karşı hegemonik mücadelesini sessiz bir biçimde, bir Sünni bloğu oluşturmaya çalışarak vermekte. İşte NATO ya da ABD ile olan ilişkilerinin stratejik düğüm noktası ise tam da burası. Daha birkaç yıl öncesine kadar, Fetullahçılık meselesi nedeniyle karşı karşıya gelinen ve hatta neredeyse BRICS ülkelerine dahil olunma noktasına kadar gelinen krizin geçiştirilmesi, bu tür bir stratejinin ürünü. Özellikle de İngiltere ile birlikte Suriye’de İran’ı ve Rusya’yı bertaraf eden hamle; duruşunu NATO’ya yakın kılan bir biçimde, o kararsızlıktan da çıkaran bir noktaya evrildi. Öyle ki NATO’nun günümüzdeki en önemli mücadele hattı olan Batı Asya hattı, yani İsrail-İran ve Ukrayna-Rusya savaşında Türkiye, bu mücadelenin örtük bir tarafı! Ukrayna’nın savunması Türkiye’den destek alırken İran-ABD savaşında ise Kürecik ve İncirlik üsleri, İran’ın aleyhine istihbarî ve lojistik faaliyetlerine kesintisiz bir biçimde devam etti.

Türkiye’nin son döneminde uzun süre iktidarda kalan Ak Parti ise gerilimli bir iktidar mücadelesine karşı sivil bir hegemonya oluşturmayı becerdi. Daha öncesinde İslami kesimde sadece Yeni Asyacılar ve Fetullahçıların ABD çizgisinde olmasına karşı, son yıllarda muhafazakâr dindarlar hatta birçok İslami vakıf ve cemaat de Ak Parti stratejisi çerçevesinde ABD’ci hatta NATO’cu bir çizgiye yöneldi. Kuşkusuz ki bunda İran’ın Suriye’de izlediği siyasetin de bir etkisi var ancak bölgedeki NATO destekli İsrail faktörüne karşı ABD yanlısı bir çizgiye geçiş, büyük ölçüde Ak Parti stratejisinin bir ürünü. Geçmişte de aynı tutum komünizm karşıtlığı üzerinden işletilirdi hatta 1969’da ABD gemilerine karşı yürüyen sosyalist öğrenciler de karşılarında bazı dinî cemaatleri bulmuştu.

Geldiğimiz noktadaki gidişatı asıl etkileyen âmil ise ne İsrail ne de İran etkisi! Asıl etken, yerel sağcı-muhafazakâr kültür ve iç siyasetin oluşturduğu hegemonyadır. Özellikle de sağcı, muhafazakâr ve İslami vakıf ve cemaatlere sağlanan çeşitli destekler ve imkânlar, ideolojik çekincelerin etkisizleştirilmesinde önemli bir pay sahibi. Nitekim NATO toplantısıyla ilgili olarak İslami Müzakere Girişimi adıyla yayımlanan ve son tahlilde lafı evirip çevirip hiçbir şey söyleyemeyen bir bildiride de -her ne kadar hoşnut olunamasa da- elindeki nimeti kaçırmak istemeyen bir ikircikliliğin kararına tanık oluyoruz. Yirmi yıl öncesine kadar İran İslam Devriminin hızlı birer destekçisi ve NATO’nun keskin karşıtı olan bu grupların, onca tedris ve mücadele sürecinden sonra geldikleri bu nokta ise doğrusu oldukça şaşırtıcı ve trajik!

Ne var ki bunlar kültürümüze çok da yabancı, sürpriz döneklikler değil. İktidarların halkı havuç-sopa tahakkümü altında terbiye ettiği bir geleneğin, siyasal ve kültürel kaypaklığın bir mahsulü. Batı ile Doğu arasında bir strateji üretmek yerine her iki dünya arasındaki dengeleri gözeten bir arada kalmışlığın trajik öyküsü. Beri yandan bu, Muaviye’nin sofrasının tadını Ali’nin ardında kılınan namaza yeğleyen, ulemayı iktidara ideolojik payanda kılan Sünni siyasallığın da bir öyküsü. Dolayısıyla da onca devrimci poz kesmenin ardından iktidara hem de sadece yerel değil, NATO’cu ve sömürgeci küresel iktidara boyun eğmenin ilahiyatı, dindar cemaatlerin sofralarında üretilen karşı devrimci ve uyumcu (aslına bakılırsa çıkarcı) bir teze dönüşmekte. Üstelik Trump, onca beklentilere rağmen somut hiçbir şey vadetmediği gibi İran’a karşı yapılan son saldırı talimatını da bütün sınırları zorlayarak Türkiye’deyken verdi! Bunun sembolik anlamının ise üzerinde ise hiç durulmadı.

İktidarın NATO’da oluşunu meşrulaştırmak için yapılan toplantıda istişare yerine müzakere demeyi tercih eden grubun (çünkü yukarıdan dayatılan bir talimatın istişaresi değil müzakeresi yapılabilir), onca laftan sonra bulabildiği yegâne gerekçe ise, şayet Türkiye NATO’daki yerini koruyamazsa onun yerine İsrail ikame edilir’miş tezi! İsrail’in böylesi bir gerekçeye ihtiyacının olmadığına ise İran-ABD/İsrail savaşında tanık olduk. Tüm NATO ülkeleri farklı biçimler ve dozlarda da olsa şer cephesinin yanında yer aldılar, yine de İran’ın direniş hattına boyun eğdiremediler.

Çocukları (beşikte tutulanları) kandırmaya matuf bu hiçbir şey söylemese de bir şey söyleyen bildirinin, tövbekâr devrimcileri getirdiği nokta ise oldukça açık: iktidarın nimetlerinden mahrum kalma endişesi! Bu nesnel endişe tüm öznel söylemleri bastırdığı için Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik konum da bu gibi nedenlerle hâlâ belirsizliğini ve o tipik arada kalmışlığını sürdürüyor.

İmdat Demir de eleştirmekte bu çelişkiyi: Küresel güç mücadelelerini ahlâkî ve siyasi bir muhasebeye tabi tutmak yerine, NATO’ya yönelik hamasî övgüler dizmek bağımsız düşüncenin değil, zihinsel teslimiyetin göstergesidir. İslamcılığın emperyal güçler karşısında eleştirel mesafesini kaybedip propaganda diline savrulması, fikrî tutarlılık ve ahlâkî iddia açısından ciddi bir çelişkidir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Kapıya Dayanan Devlet: Bir Şafak Baskınının Anatomisi – Sinan Ruhullah Tenşi

Yayınlanma:

-

Öylesine ilginç topraklarda yaşıyoruz ki gelişme ve ilerleme diye nitelendirdiğimiz birçok şeyin aslında düzenin bir illüzyonu olduğunu anlamak çok uzun sürmüyor. Yıllardan bu yana hak, hukuk ve adalet mücadelesi veren biri olarak 6 Temmuz 2026 sabahı “Yok canım, bu kadarı da olmaz herhalde!” dediğimiz bir tablo ile karşı karşıya kaldık.

7 Ekim Aksa Tufanı süreci sonrasında vicdanlı insanlardan müteşekkil birçok yapı Filistin davasına omuz vermek, vicdanın sesini haykırıp iki yüzlülükleri ifşa etmek için alanları boş bırakmadı. Bu insanların “Siyonizm ile tüm ilişkiler kesilsin, askerî-ticari-diplomatik işbirlikleri son bulsun, topraklarımız üzerinden BOTAŞ aracılığıyla akan kanlı Azeri petrolü Siyonizm’i beslemesin!” diye dertleri vardı. Alanları dolduran bu insanlar kimi zaman sert polis müdahalesi ile kimi zaman da 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefetten gözaltına alındı ve cezaevine atıldı. “Gelişmekte olan, hukuk ve adalet endeksini yükseltme hedefine emin adımlarla yürüyen Türkiye gibi bir ülkede anayasal bir hak olan protesto hakkını kullanan insanlar nasıl olur da gözaltı ve sert polis müdahalelerine maruz kalabilir?” diye düşünmeden edemiyor insan(!) Elbette biliyorduk devletlerin vicdanlarının olmadığını, sadece çıkarları olduğunu ve yine biliyorduk ölen çocukların, evleri başlarına yıkılan ve toprakları işgal edilen insanların devletler için kâh iç politikada kâh dış politikada birer koz ve istatistik verilerinden başka bir şey olmadığını.

NATO zirvesi öncesi alınan sıkı güvenlik önlemlerinden Filistin davasına gönül vermiş aktivistler olarak bizler de payımıza düşeni fazlasıyla aldık. Filistin dostları çok iyi bilirler ki bu coğrafyada dökülen her damla kanın, işgal edilen her karış toprağın müsebbibi katil ABD ve Katil NATO’dur! Dolayısıyla Filistin davasına gönül veren aktivistler barışçıl bir eylem yaparak katillerin rahatını bozabilirdi ve bu nedenle 6 Temmuz sabahı dostlarımıza şafak operasyonu yapılarak onlarca insan gözaltına alındı.

Operasyon haberini sabaha karşı saat 04:00 sularında aldım. Dostlarımın gözaltına alındığını öğrendiğimde hemen kalkıp üzerimi giyip pencereden oturduğum evin sokağını izlemeye başladım. Üstelik dostlarımın gözaltında tutulduğu her gün aynı saatlerde uyanarak yaptım bunu. Neden mi? Eğer ailem ve çocuklarımla yaşadığım eve polis baskın yapmak isterse kapıyı hiç zorlamadan onlara açıp  gönül rızasıyla kendimi gözaltına aldırmak için! İlk bakışta, bir aktivistten beklenmeyen bir yaklaşım gibi görünebilir bu size. Hemen teslim olma ve gönül rızasıyla gözaltına alınma, aklı başında bir insanın, özellikle bir aktivistin tercih edebileceği bir şey olmasa gerek!

Evet, benim için tercih edilebilir bir şeydi bu.

90’lı yılların kaotik siyasal-politik ortamında İslamcıların maruz kaldığı zulümler herkesçe malumdur. Ev baskınları, gözaltı ve işkenceler, gözaltındayken ortadan kaybolan ve kendisinden bir daha haber alınamayan insanlar oldukça fazlaydı. Bu kaotik ortamdan ailece nasibini almıştık. Daha çocukken gözleri önünde bir gece yarısı baskınıyla yakını gözaltına alınmış ve işkence görmüş biri olarak yaşadığım travmayı kendi çocuklarıma yaşatmamak için gönül rızasıyla teslim olacaktım. Bu ülkede bir Çocuk Koruma Kanunu varsa da bu kanun ötekileştirilip kriminalize edilenlerin çocuklarını korumaya yaramıyor gördüğümüz kadarıyla!

Asıl düşündürücü olansa şudur: Bir insan, sabaha karşı kapısının çalınmasını beklemeyi nasıl normalleştirir? Daha da vahimi, çocuklarını koruyabilmek adına gözaltına alınmayı gönüllü olarak tercih etmesi nasıl olur da bir “rasyonel tercih” hâline gelir? İşte tam da bu noktada, bireyin psikolojisinden ziyade devletin hukuk anlayışını sorgulamak gerekir. Çünkü hukuk, vatandaşının kapısını hangi saatte çalacağını hatta o kapıyı kıracağını plânlayan değil; vatandaşının gece rahat uyumasını teminat altına alan bir güvence olmalıdır.

Bir devletin büyüklüğü, muhaliflerini susturma kapasitesiyle değil; kendisini en sert biçimde eleştiren insanların dahî temel hak ve özgürlüklerini koruyabilme iradesiyle ölçülür.  Hukuk; düşüncenin, itirazın, protestonun ve vicdani itirazın cezalandırılmadığı bir siyasal iklimi temin etmelidir. Eğer vicdanlı insanlar anayasal haklarını kullanırken potansiyel suçlu muamelesi görmeye başlıyorsa orada hukuk, toplumu dizayn eden ve bir yönetim aygıtı olan illüzyondan başka bir şey değildir.

Filistin davasının yanında durmak, NATO ve ABD emperyalizmin karşısına çıkmak aslında dünyanın neresinde olursa olsun mazlumun yanında durabilme cesaretinin, çıkar ile vicdan arasındaki tercihin ve insanlığın ortak ahlak sınavının adıdır. Bugün Gazze’de bombalar altında can veren çocukların acısını dile getirmek, yerli ve küresel işbirlikçilerin kirli işbirliklerini dile getirmek herhangi bir ideolojik grubun değil, insan olmanın gereğidir. Böylesine evrensel bir vicdani çağrının güvenlik politikalarının konusu hâline getirilmesi, hele ki topraklarımıza adım atan küresel katillerin rahatını korumak adına insanların kapılarını kırıp şafak operasyonları yapmak, onları dört gün nezarethanede gözaltında tutmak hatta tutuklamak hangi vicdan ve hukuki ilke ile açıklanabilir?

Modern devletler çoğu zaman güvenlik kavramını özgürlüklerin önüne koymayı tercih eder. 6 Temmuz sabahı yaşananlar belki hukuk kitaplarında ve hukuk literatüründe yer almayacak ancak o sabah çocuklarının uyanmaması için pencere önünde bekleyen babaların, eşinin gözlerinin içine bakarken ne söyleyeceğini bilemeyen annelerin ve kapının ne zaman çalınacağını hesaplayan insanların hafızasında çok daha derin izler bırakacaktır. Tarih, yalnızca alınan kararları değil; o kararların insanların ruhunda açtığı yaraları da kaydeder.

Belki de en ağır yük, gözaltına alınmak değildir. En ağır yük; çocuklarına hukukun güven veren bir kurum olduğunu anlatmaya çalışırken aynı çocukların gece yarısı kapıya vurulacak sert darbelerden korkarak büyümesidir. Çünkü travmalar yalnızca yaşayanları değil, sonraki kuşakları da şekillendirir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla korku değil, daha fazla adalettir. Daha fazla operasyon değil, daha fazla hukuk güvencesidir. Daha fazla kutuplaşma değil, insan onurunu merkeze alan bir yönetim anlayışıdır. Zira adalet, yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlardan ibaret değildir. Adalet, vatandaşın evinde huzurla uyuyabilmesi, fikrini özgürce ifade edebilmesi ve çocuklarının geleceğine korkuyla değil umutla bakabilmesidir.

Günün sonunda devletler güçleriyle değil, adaletleriyle hatırlanırlar. Güç geçicidir, adalet ise geride bırakılan en kalıcı mirastır. Bugün vicdanın sesini kısmaya çalışan her anlayış, yarın tarihin vicdanında yargılanacak ve muhakkak mahkûm edilecektir. İnsanlık tarihi göstermiştir ki baskı dönemleri gelip geçer fakat hakikatin, adalet arayışının ve vicdanın sesi mutlaka yaşamaya devam eder.

Şimdi sorma vaktidir: Filistin dostlarına reva görülen bu zulüm kime ne kazandırdı? Daha güneş doğmadan İnsanların evlerini basarak kimisinin ise kapısını kırarak çocuklara yaşatılan bu korku hangi günahın üzerini örtebildi? Eli kanlı katilleri bu topraklarda ağırlamak hangi mazlumun yarasına merhem oldu?

En acısı da zaman bize gösterdi ki devletin güvenlik refleksleri (!) asla değişmiyor, değişen tek şey ise bu refleksleri uygulayanların sûretleridir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Ankara’daki NATO Zirvesi ve İsrail’le “Danışıklı Dövüş”ten İttifak İçi Alan Kapma Mücadelesine – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

İsrail’i resmen tanıyan ilk Müslüman ülkenin Türkiye olması tesadüf değil. Sahiden de Türkiye’nin Batı bloğuyla ve onun bir parçası olan İsrail’le ilişkileri oldukça eski ve kurumsallaştırılmış bir zemine dayanır. Bu yüzden Türkiye ile Batı ve İsrail ilişkilerinde dönem dönem karşımıza çıkan yüksek perdeli kavga görüntüleri hiçbir zaman köklü bir kopuşun emareleri olmadı. Aksine, özellikle AK Parti döneminde, bu ilişki biçimi uzun süre bir tür “danışıklı dövüş” olarak işlev kazandı.

Danışıklı Dövüşün Jeopolitiği

Türkiye ile Batı arasındaki sahnelenen bu gerilimin (iç politikadaki etkisi dışındaki) esas faydası bölgesel siyasette gördüğü işlevde gizliydi. Aslında uzun süredir İsrail dahil kapitalist merkez ülkelerle Türkiye arasında kazan-kazan ilişkisine dayalı zımni bir anlaşmanın yürürlükte olduğu söylenebilir. Türkiye’nin evvelemirden beri bu husustaki temel argümanı şudur: “Siz Batı Asya’ya doğrudan müdahale ettiğinizde düşmanlığı, nefreti ve direnişi büyütüyorsunuz. Bölge halkları nezdinde meşruiyetiniz yok. Ama benim tarihsel, kültürel ve dinî kanallarım var. Ortak çıkarlarımızı daha az maliyetle ve daha yüksek seviyede korumak için bana alan açmanız lazım.”

Türkiye’nin Batılı ülkelere ve İsrail’e yönelik sert eleştirilerine göz yumulması tam da bu alanın açılmasıyla ilgiliydi. Zira Erdoğan yönetimi, bu güçlere yönelttiği sözel itirazlar aracılığıyla bölgede halklar nezdinde ciddi bir itibar elde ediyordu. Bu itibar ise günün sonunda yine aynı ittifak sisteminin güvenlik mimarisini tahkim etmek için işlevselleştiriliyordu. Erdoğan’ın başka kimsenin yapamadığı kadar açıkça ve güçlü biçimde “Ey Amerika!” ve “Ey İsrail!” diye sert eleştiriler sıralamasının böyle bir izahı mevcuttu. Günün sonunda Erdoğan yönetimi kurduğu dengede Batı’ya “Benim sizin için daha faydalı olmamı istiyorsanız sizi eleştirmeme göz yumacaksınız!” pazarlığını kabul ettirmişti. Bu ticarette kendi üzerine düşeni de hakkıyla yerine getirdiğini söylemeden geçmeyelim.

İsrail Yayılmacılığının İttifak İçi Etkileri

Fakat 7 Ekim’den sonra gelişen süreçte bu sahne belli ölçüde değişti. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü korkunç katliam, yalnızca Filistin halkına yönelmiş bir imha siyaseti olmakla kalmadı, aynı zamanda işgal devletinin bölgedeki sınır tanımaz genişleme iştahını da görünür kıldı. İsrail artık yalnızca Filistin’i ezen ve Lübnan’ı tehdit eden bir devlet görüntüsünün ötesine geçti. Bölgesel düzeyde her boşluğu kendi lehine kullanmaya çalışan, Katar’ı bombalamaktan çekinmeyen, ABD’yi savaşlara sokabilen ve dolayısıyla ABD şemsiyesi altında yer alan bölge devletlerini dahi tedirgin eden bir aktöre dönüştü.

İsrail’e Karşı İttifak İçi “Mücadele”

İşte bu noktada Türkiye-İsrail ilişkilerindeki eski “danışıklı dövüş” formu yerini sahici bir alan kapma rekabetine bırakmaya başladı. Fakat bu rekabeti iyi anlamak gerekiyor. Günün sonunda Türkiye hâlâ Batı’nın güvenlik mimarisinin ayrılmaz bir parçası. İsrail ile arasında bir sıcak savaşın cereyan etme ihtimali de ciddiye alınır seviyeden çok daha düşük. Fakat tüm bunların yanında Türkiye, özellikle 7 Ekim’den sonra İsrail’e karşı ittifak içi bir alan kapma mücadelesi de vermeye başladı. Eskiden meydanlarda yüksek sesle kavga edip kapalı kapılar ardında aynı hatta hizalanabilen iki aktör vardı. Şimdi ise aynı ittifak mimarisi içinde kimin daha fazla alan ve nüfuz sahibi olacağına dair gerçek bir çekişme var. Türkiye bu mücadelede (başta Körfez ülkeleri ve Mısır olmak üzere) bölgedeki diğer ABD müttefiki ülkelerin de ortak kaygılarını ve arzularını arkasına almaya çalışıyor.

Türkiye’nin Çıkarları ve İran’ın Zaferi

Bu yeni sahne sebebiyle, ironik bir biçimde, Türkiye’nin ulusal çıkarları son savaşta İran merkezli direniş ekseninin zaferini gerektirdi. Zira İran’daki bir rejim değişikliği Türkiye’nin yukarıda bahsedilen tezlerinin tarumar olmasına yol açardı. İran’ın düşmesi, İsrail’in “nihai ve kesin sonucu askeri yöntemle alabileceklerine” dair tezlerini doğrulayacak ve Türkiye’nin “Bölgede nüfuz alanınızı genişletmek için bana ihtiyacınız var” argümanını anlamsızlaştıracaktı. Olası bir rejim değişikliğiyle ABD yanlısı hale gelen İran yalnızca Amerikan ittifakı içinde Türkiye’ye duyulan gereksinimi ortadan kaldırmayacak, ayrıca aynı ittifak sisteminde Türkiye’nin yanına çok güçlü bir rakip olarak konumlanacaktı. Bu sebeplerle, mevcut koşullar altında Türk ulusal çıkarları İran’ın düşmemesi fakat zayıflayarak direnişe devam etmesi yönünde şekillendi.

Artık “Ey Amerika!”ya Yer Yok

Sonuçta İran son süreçten hatırı sayılır bir zaferle ayrılmış olsa da bölgede 7 Ekim öncesine göre zayıflamış durumda. Tüm bu süreçte Türkiye’nin önündeki imtihan, İran’dan boşalan alana (özellikle Suriye’ye) İsrail’in yayılmasını engellemek ve kendisi yerleşmek olarak şekillendi. Bu aşamada, bir ciddi değişim daha vuku buldu: Türkiye, bu zorlu görevi, Amerikan ittifak sistemindeki rolünü, önemini, ağırlığını ve etkisini büyütmek aracılığıyla başarabileceğini varsayıyor. İşte tam da bu yeni durum, Türkiye’nin Batılı ülkelere yönelik alışıldık itirazlarını dillendirmekten vazgeçmek zorunda kalmasına yol açtı. Aksine, Türkiye şu anda kendini Batı’ya vazgeçilemez, güçlü ve sadık bir aktör olarak sunma telaşında.

Bu yüzden Türkiye’nin son dönemde Batı’ya ve özellikle ABD’ye yönelik dilinde çok belirgin bir yumuşama var. Erdoğan’ın artık Trump aleyhine neredeyse tek kelime etmemesini yalnızca Trump’ın şişkin egosunu idare etme çabasıyla anlamamak gerekir. Daha derindeki sebep, İsrail’le rekabetin Türkiye’yi Batı ittifakı içindeki konumuna daha sıkı sarılmaya zorlaması. Çünkü Türkiye’nin bakış açısına göre, İsrail’le girilen ittifak içi mücadelede belirleyici olan şey günün sonunda Washington nezdinde kimin daha vazgeçilmez bir aktör olarak görüleceği gibi anlaşılıyor.

NATO Zirvesi ve Erdoğan’ın Göstermesi Gerekenler

Bu tablo, Türkiye’nin NATO’ya ve Ankara’da gerçekleştirilecek NATO zirvesine neden bu kadar titizlendiğini de açıklıyor. Alınan olağanüstü tedbirler, şehrin neredeyse halka kapatılması, eylem ve etkinlik yasakları, protesto ihtimalinin ağır güvenlik tedbirleriyle bastırılması ve hatta çok sayıda insanın NATO’yu protesto etme riskine istinaden şafak operasyonlarıyla gözaltına alınması bu yüksek “titizliğin” ürünü. Tüm bunlar, Türkiye’nin NATO’ya sadakatini ve Erdoğan’ın ülkedeki kontrol kapasitesini müttefiklere gösterme çabasının ürünleri niteliğinde. Mesaj şu: Ülkede kontrolümüz güçlü ve bu gücü NATO’nun çıkarları için seferber etmeye hazırız. Fakat bölgede İsrail’le değil, bizimle çalışmalısınız!

Alternatif Bir Yol Mümkün

Doğrusu, bana kalırsa bu yol makul bir yol değil. Türkiye’nin Amerikan ittifak sisteminden medet ummayı bırakması gerekeli çok oldu. Nitekim İsrail yayılmacı ve katliamcı bir devletken ABD de adaletin tecelligâhı değil. Bölgeye yaptığı hoyrat müdahalelerin sonuçlarını hâlâ deneyimliyoruz. Öte yandan, ABD ile İsrail arasındaki ilişki, bölgesel bir müttefikin bastırması aracılığıyla kırılabilecek olmaktan çok daha yapısal bir nitelikte görünüyor. Başka bir ifadeyle, Türkiye taktik bazı meselelerde ABD’yi İsrail yerine kendi tezlerine destek vermeye zorlayabilir belki fakat stratejik meselelerde ABD-İsrail ilişkisini aşması hiç de kolay görünmüyor.

Oysa bu yolun bir alternatifi var. NATO güçleriyle danışıklı dövüşü bile terk ederek ittifak içinde etkili bir aktör olarak hizalanmaya çalışmak yerine, Türkiye’nin takip edebileceği makul bir öteki yol, bölgedeki Amerikan müttefiklerini de kendisiyle beraber sürüklemeyi deneyerek Batı’ya bağımlılığı azaltacak ve Batı’yı yükselen yeni güçlerle (esasen Çin’le) dengeleyecek politikaların arayışına girmek olurdu. Türkiye’nin bin bir yolla Amerikan ittifak sistemine sadakatini ve bu sistem için işlevini ispatlamaya çalışmak yerine, en azından şu aşamada, diğer küresel güçlerle ilişkilerini derinleştirerek olası sadakatsizliğini bir tehdit sopası olarak masaya taşımayı denemesi çok daha ciddi sonuçlar verebilir. Bu olasılığın inceliklerini başka yazılarda daha da açmak mümkün. Fakat netice olarak, üzücü şekilde, Türkiye’deki siyasi irade, NATO’yu protesto etme ihtimali olanları bile terörle mücadele ekipleri tarafından şafak vakti gözaltına alarak tüm yatırımını ilk seçeneğe yapmaya karar vermiş görünüyor.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x