Connect with us

Yazılar

Kapitalizmde Kopuş ve Sürekliliğe Dair Bir Tartışma: Tekno-Feodalizm ve Muarızları

Yayınlanma:

-

Literatürde her ne kadar ‘neo-feodalizm’ kavramına evvelki onyıllarda rastlansa da son birkaç yıldır küresel kapitalizmin başka bir aşamaya geçtiğini imlemek ve hatta bunun bir tarihsel bir kopuş anlamına geldiğini vurgulamak için ‘tekno-feodalizm’ kavramının dolaşıma girdiği görülmektedir. Kavramı ortaya atanlar ve eleştiricileri arasında, dev teknoloji platformlarının yükselişiyle birlikte sermayenin birikim sürecinde önemli değişikliklerin yaşandığı hususunda bir konsensus mevcuttur. Ayrışma, Varoufakis’in (2023) kitabının başlığının da (Techno-Feudalism: What Killed Capitalism) işaret ettiği üzere bu önemli değişikliklerin kapitalizmden -farklı bir isimlendirmeye gerek duyacak kadar- şiddetli bir kopuşu temsil edip etmediği üzerinedir.

1970’lerden itibaren finansallaşmanın derinleşerek ilerlemesinin finansal rantları, kapitalist üretimdeki sömürüden ileri gelen kârların önüne geçirdiği ve artık kapitalizmin ana ekseninin sömürü değil el koyma-mülksüzleştirme olduğuna yönelik tahliller yapılagelmiştir. (Harvey, 2004) Sadece bu açıdan olmamakla birlikte ‘kapitalizm’e artık ‘neoliberalizm’ denmesi de bu dönüşümle ve bir sonucu olarak üretimde ortaya çıkan durgunlukla bir ölçüde alakalıdır. Fakat bu yorumlarda Marks’ın ‘ilkel birikim’ olarak ele aldığı bütün piyasa-dışı el koyma biçimlerinin kapitalist üretimde artı-değere el konulması karşısında sistemin işleyişi açısından ancak ikincil bir rolü olduğuna dair bir kabulün izleri vardır. Dolayısıyla el koyma-mülksüzleştirme süreçleri, tarihsel sıralamaya sokulduğunda kapitalist aşamaya öncel, eşzamanlı olarak ilerlediği ileri sürüldüğünde ise kapitalizme dışsal olarak tanımlanır. Sömürüden kaynaklanan kârın el koymadan kaynaklanan ranta üstün gelip birikim sürecinin ana eksenini oluşturmasına ‘kapitalizm’ deniyorsa dışsal olan rantın baskın hale gelişine, hatta kâra tur bindirmesine ‘tekno-feodalizm’ gibi farklı kavramlarla yanıt verme arayışı bu mantıkla ilerletilmiştir.

Özellikle 2008 krizinden sonra ‘too big to fail’, yani küresel piyasanın belkemiği olarak tanımlanan devasa şirketleri kurtarma önlemleri, devlet hazinelerindeki kaynaklara hükümetin yeniden-dağıtım kararlarıyla el koymanın ‘yenilikçi’ yatırım dinamiklerini bastırma düzeyini dramatik biçimde arttırmıştır. Ancak bu durumun doludizgin ilerleyen finansallaşmanın çarpık etkilerinin katlanması dışında bir yol ayrımını belirginleştirdiğini öne sürmek zordur. Esas kırılma Apple, Google, Microsoft, Facebook, Amazon gibi şirketlerin dijital varlıkları sayesinde herhangi bir kapitalist üretim sürecine dâhil olmadan ve kullanıcıların verilerini algoritmalar yoluyla çekerek tekelci rantsal genişleme imkânlarına kavuşmalarıdır. Söz konusu yeniden-dağıtım politikalarının bu kırılmadaki belirgin etkisi ise sayılan şirketlerin teknolojik yatırım kapasitelerini alabildiğine arttırması olmuştur. Peki, bu sürecin ve sonuçlarının kimi entelektüeller için rantın baskın birikim biçimi haline gelmesinin yanında ‘feodalizm’i andıran yönleri nelerdir?

Mesela Apple veya Google’ın kullanıcı geri beslemeli, dolayısıyla kendisini bu veriler üzerinden otomatik olarak güncelleyen ve genişleten IOS veya Android işletim tabanlı bulut platformları mevcuttur. Kapitalist şirketlerin -yazılım alanında faaliyet gösterenler ve küçük çaplı girişimciler dahil- mevzubahis platformlarda yer alma mecburiyeti hissettikleri ve bunun için de platform üzerinden sağladıkları gelirlerden bir kısmını Apple ve Google’a rant olarak aktardıkları açıktır. Apple’ın tekelci platformuna karşı ne Sony ne de başka bir telefon üreticisi meydan okuyabilmiştir. Bu meydan okumayı ancak Apple’ın ürettiği telefonlar dışındaki tüm markaları aynı çatı altında birleştirerek ikinci bir tekelci platform olarak kullanıcı verilerini toplama ve onları işleyebilme maliyetlerini karşılayabilen Google yapabilmiştir. Dolayısıyla Varoufakis’e göre, en önde gelen telefon üreticileri dahi ranta dayanan platformlara sahip olamadıklarından sermaye birikimleri yalnızca ürettikleri telefonların satışından gelecek kârlara dayanacaktır. Bu da onları, GooglePlay için yazılım tasarlayan şirketlerin başına geldiği gibi feodal süzeren olarak en tepede yer alan Google’ın ‘vassal’ları haline getirir. (Varoufakis, 2023: 112-121) Bu aşamada Google’ın vassalları olan kapitalist şirketlerde üretim yapan işçiler üretimde en uç noktasına götürülmüş gözetim teknikleri ile bulut proleslerine dönüşürken, Android telefon kullanan bütün bireyler ise ‘emek gücü’nün haricinde kendilerinde emek olarak adlandırılabilecek ne varsa1 Google’a veri kaynağı olarak sundukları için bulut serfleri haline gelirler. Dolayısıyla platform üzerinde yer alarak kâr elde eden şirketlere Google tarafından dijital fiyefler dağıtıldığı söylenebilir. (Varoufakis, 2023: 78-85)

Platformların teknoloji geliştirmeye yönelik yatırımları da üretici güçlerin gelişimine, kâr maksimizasyonuna değil; piyasa rekabetine bağışık olarak işleyen ‘el koyma’nın kapsamının genişletilmesine -yani bir nevi dijital fethe-, rant maksimizasyonuna kanalize edilir. Bulut serfleri, bu platformların kullanıcıları olmama tercihine sahiplerdir. Ancak bu durum sosyal izolasyonla sonuçlanacaktır ve derebeylerinden kurtulmak için kaçan serflerin izole bir toprak parçası üzerinde yaşamak zorunda kalması ile benzeşir. (Durand, 2020: 156-161) Kapitalist vassalların ise Apple veya Google süzereninden birine tabi olması gerekir ve çıkış maliyetlerinin yüksekliği bu iki süzeren arasında tabiyet değişikliği yapmayı dahi engeller. Piyasaya erişim için vazgeçilmez hale gelmiş olan bu platformlar, kendilerine rantı aktarmayan veya hiyerarşik ilişkiye aykırı davranan kapitalist şirketlerin üzerlerine vergi memurları ve askerler göndermek yerine, platform üzerindeki bir web adresini tek hamleyle kaldırarak feodal yönetim haklarını kullanırlar. Çünkü gizlilik anlaşmaları, rekabet etmeme kuralları, zorunlu tahkim gibi tekelci yollarla devletlerin düzenleyici mevzuatlarını aşarak kamu hukukunun yerine parsellenmiş egemenliğin hukukunu koymaktadırlar. (Dean, 2022)

Durand’a göre teknolojik verimlilik ve inovasyondaki büyük ilerlemeler fetihçi, yağmacı birikim düzeni için bir engel teşkil etmek bir yana onu mümkün kılan neticeler üretmiştir. (Durand, 2020: 164) Buradaki en can alıcı husus, bu tür platformların algoritmalar aracılığıyla kullanıcılardan -ve hatta kârlarının bir kısmını platformlara aktaran şirketlerden- elde edilen farklı türde verilerin yine algoritmalar tarafından çaprazlanması yoluyla mevcut algoritmik kapasiteyi sürekli daha etkili hale getirecek sıfır maliyetli bir döngüsellik yaratmış olmalarıdır. (Varoufakis, 2022) Bunlar birer ekosistem olarak kullanıcıların sosyal alanlarının farklı yönlerine onların gönüllü faaliyetleri sayesinde el koyarken, total sosyal alanı kontrol etme kapasitesini de aralıksız bir biçimde genişletirler. (Durand, 2022: 33-38)

Yukarıda anlatılan hikâyenin bir kopuş değil genel hatları itibariyle yalnızca kapitalizmin başka bir faza geçişi anlamına geldiği ve kapitalizmin önüne bir sıfat getirilerek2 de isimlendirilebileceği, bunun yanı sıra feodalizmle kurulan analojilerin uygun olmadığı yönünde teorik itirazlar geliştirilmiştir. Tekno-feodalizm tartışması hakkındaki kanaatimizi ortaya koymadan evvel bu görüşlere de kısaca yer vermek istiyoruz.

Marks’ın ‘ilkel birikim’ olarak tanımladığı, Harvey’in daha yakın döneme uyarlamak için ‘mülksüzleştirme yoluyla birikim’ dediği, ‘el koyma’, ‘yağma’, ‘temellük’ gibi kavramlarla da karşılanan ve kapitalist üretime değil ranta dayanan sermaye birikimi süreçlerinin kapitalizme dışsal bir nitelik arz ettiği kabulü, kopuş-devamlılık tartışmasının merkezinde yer almaktadır. Morozov’a göre, kapitalizmi üretimdeki sömürü ile el koyma olarak ikiye ayırmak ve birinciye kapitalizmin karakterini temsil eden unsur gözüyle yaklaşmak, el koymanın algoritmalar yoluyla sistematik genişleme olanaklarına kavuştuğu bir dönemi kapitalizmden uzaklaşmak olarak değerlendirmeyi beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla üretici güçleri geliştiren, yenilikçi ve yaratıcı kapitalist üretim süreçleri dramatik biçimde azalırken rantçı, yıkıcı, yağmacı süreçlere büyük inovasyon yatırımları yapılır. Morozov, bu kopuşçu yaklaşımın kapitalist sömürünün ikincilleşmesine ağıt yakmak anlamına geldiği konusunda uyarır. (Morozov, 2022) Öte yandan, 1950’lerden itibaren Üçüncü Dünya ülkeleri merkezli yürütülen bağımlılık tartışmalarının kapitalizmin bu ikili karakterini daha iyi tespit ettiği kanaatindedir; Bu ülkelerin kapitalist entegrasyonunda baskın olan sömürü değil, gelişmiş kapitalist merkezlerin ve yereldeki temsilcisi olan sermaye kesiminin el koyma faaliyetleri olmuştur. (Morozov, 2023)

Sıfır maliyetli algoritmik rantsal gelişme tespitine de itiraz eden Morozov, mevzubahis şirketlerin astronomik miktarlarda araştırma geliştirme bütçeleri bulunduğunu, bunun yanında maddi altyapı olarak devasa veri merkezlerini ve deniz altı dâhil küresel fiziksel ağları finanse etmelerinin gerektiğini belirttir. (Morozov, 2023) Harris’e göreyse, söz konusu veri merkezlerinin ve aralarındaki fiziki ağların büyük çoğunluğu birer finans kurumları olan gayrımenkul yatırım ortaklıklarına aittir ve onlara rant aktarmak zorunda olan feodal süzeren olarak en tepede yer aldıkları iddia edilen bulut platformlarıdır. Dolayısıyla dijitalleşme bu altyapısal ilişkilerden ve maliyetlerden kopuk olarak değerlendirildiği için bu düzeyde gerçekleşen kapitalist rekabet görünmez kılınmaktadır. Üstelik platform sahibi teknoloji devlerinin kendilerini pazarlamak için yarattığı ‘herşeyi kuşatan, rakipsiz, kaybetmesi imkânsız sanal bütünlükler’ imajı olguymuş gibi kabul edildiğinden bu şirketlerin piyasa güçleri ve tekelci gelişimleri gereğinden fazla abartılmaktadır. Dahası, platform devlerinin dönemsel iddiaları üzerinden teorik görüşler de sürekli revize edilmektedir. (Harris, 2022) Bu platformlar arasındaki daha fazla kullanıcı kapmak için gerçekleşen yarış da Varoufakis’in öne sürdüğü gibi feodal çatışma anlamına gelmemektedir. Snow’a göre Facebook’a karşı Tiktok’un ‘kullanıcı dostu’ yükselişinin veya Netflix’e karşı Disneyplus’ın farklı içeriklerle piyasa girişinin Pepsi ile Cocacola arasındaki kapitalist rekabetten nitelik olarak farklı olduğunu iddia etmek için herhangi bir sebep yoktur. (Snow, 2023)

Eğer hâlihazırdaki üretim tarzını kapitalizm olarak değil de neo-feodalizm veya tekno-feodalizm olarak tanımlarsak, buna yönelik verilmesi ve başarıya ulaşması beklenen toplumsal mücadelenin teorisi, aktörleri ve yöntemleri de değişecektir. Örneğin, Varoufakis tekno-feodal derebeylere karşı bulut serflerinin, bulut proleslerinin ve kapitalist vassalların ittifakını önermektedir. Aralarında kapitalist sömürü ilişkisi olan proleslerle kapitalistlerin nasıl yan yana gelebileceği bir muamma olduğu gibi, bu tür bir yaklaşım kapitalizme karşı şimdiye dek geliştirilmiş teorik-politik mücadele araçlarının azımsanmasına yol açacaktır. Üstelik bu mücadelenin hedefi Adam Smith’in ‘yüzü pudralı ve peruklu’, girişimci ve yenilikçi kapitalizmine geri dönmek, kapitalist vassallar üzerindeki tekno-feodal zincirleri kırmak, sömürüyü ve kârı ‘el koyma’ya ve ranta yeniden baskın kılma olduğuna göre emek-sermaye çelişkisini geri plana atacağı da kesindir. (Bellemare, 2023)

Marksist yazında feodalizmi bir üretim biçimi olarak değil de bir siyasal-hukuksal-toplumsal bütünlük olarak ele almanın siyasi ve hukuki yapılar, biçimler üzerinden feodal-gayrıfeodal atıflarının yapılmasına yol açtığı pek çok kez vurgulanmıştır. Bu minvalde, kapitalizmin güncel dönüşümünü bir tür feodalizmle açıklamaya çalışanlarda gözlenen temel bir yanılgı da bulut platformlarının devletlerin otoritelerini, hukuki düzenlemelerini aşmalarını ve siyasal güç temerküz etmelerini küresel derebeyliklere doğru güçlü bir meyillenme olarak yorumlamalarıdır.  Bu tür görüşler de yine platform şirketlerinin işleyişlerinin sistematik doğasından kaynaklanan muazzam tekelleşme eğilimlerinin kapitalizme dışsal olduğuna dair varsayımlardan kaynaklanmaktadır.

Mevcut tekelleşme örüntüsünü, mesela küresel tedarik zincirlerine hükmederek, üretimi taşeron şirketleri üzerinden tamamen üçüncü dünya ülkelerine kaydırarak devasa rant akışları sağlayan ‘neoliberal tekel’ şirketlerinden3 ayıran temel hususun yarattıkları sanal ekosistem olduğu söylenebilir. Otomatik olarak çekilen veri yığınlarının algoritmalar vasıtasıyla yine otomatik olarak işlenmesi ve kullanıcılara dönerek –tekrar veri çekmek üzere- şekillendirmesi döngüsü bu ekosistemlerin temel mantığıdır. Tekno-feodalizm teorisyenleri genelde vurguladığının aksine, rantın kâra baskınlığını ve sermaye birikiminde ana eksen haline geldiğini vurgulamak bir kopuş anlatısı için yeterli değildir. Bulut platformu sistematiğinin kapitalizmin daha önceki dönemlerindeki tekelci eğilimlerden tekno-feodal bir kopuşu temsil ettiği iddiası ifrat ise, kapitalizmin ortodoks Marksist analizin öngördüğü biçimde sömürü ekseni üzerinden yoluna devam ettiği iddiası da tefrittir.

Küresel kapitalizmde bulut platformlarının ortaya çıkışı ve güçlenmesiyle derin dönüşümler yaşandığı, kapitalizmin rantçı ve yıkıcı karakterinin belirginleştiği açıktır. Ancak neoliberalizm nasıl kapitalizmin dönemsel bir adlandırması ise neo-feodalizm ve tekno-feodalizm de en iyi ihtimalle kapitalizmin güncel dönüşümünü tanımlamaya çalışan talihsiz ve başarısız bir kavram olacaktır. Daha çok kamusal dikkatleri çekerek söz konusu dönüşüme dair tartışmanın popülerleşmesi ve hararetlenmesini sağlamaya dönük bir manivela işlevi görmektedir. Bu durum 2016’da İngiltere’de Oxford Dictionaries tarafından yılın kelimesi seçilen ‘post-truth’ kavramının kitle iletişimi ve siyasal iletişim açısından bir kopuşu imliyor gibi sunulmasına benzetilebilir. Kamusal alanın zihinsel manipülasyonunu ifade eden insanlık tarihi kadar eski ‘retorik’, modern ‘propaganda’ ve postmodern ‘algı yönetimi’ kavramları mevcutken ‘post-truth’ kavramının bir miladı işaret ediyor gibi pazarlanması, kitle iletişiminin Büyük Veri (Big Data) ve algoritmalar yoluyla dizaynına dikkat çekerek sağ-popülizm karşıtı küresel bir tartışma başlatma amacına hizmet etmiştir. Tekno-feodalizm kavramı da ‘şok efekti’ni beraberinde getirerek Varoufakis’in internette dönen vidyolarına gözlerin dönmesini, mevzubahis dönüşümle ilgili tartışmaya daha fazla ‘bulut platformu kullanıcısı’nın kulak vermesini sağlamaktadır. Ancak bunu başardığı ölçüde kapitalizmin ekonomi-politiği hakkında kafa karışıklığını arttırarak ve teorik belirsizlikler yaratarak emek-sermaye çelişkisine dayalı anti-kapitalist muhalefeti ve uluslararası düzlemdeki bağımlılık ilişkilerinin reddine dayanan anti-emperyalist muhalefeti anti-bulutplatformculuğa hapsetme riski taşımaktadır. Tüm bulut platformlarına küresel mücadele yoluyla diz çöktürülse de, kapitalist üretim tarzı ve algoritmalara dayanan veri tekelciliğinde radikal bir dönüşüm olmadığı sürece eski oyuncuların yerlerine başlangıçta daha güçsüz olan yenileri gelecek ve zamanla diz çökenlerin sosyal alanı manipüle etme gücüne erişeceklerdir.

 

DİPNOTLAR

(1) Varoufakis emek gücünün sömürülmesi süreçleri dışında insan hayatının bir parçası olan bütün eylemleri ‘deneyimsel emek’ kavramı altında birleştirmektedir.

(2) Önerilen alternatifler epeyce fazladır; rantçı kapitalizm, dijital kapitalizm, platform kapitalizmi, hiper-kapitalizm, algoritmik kapitalizm, bilişsel kapitalizm, iletişimsel kapitalizm, veri kapitalizmi, sürtünmesiz kapitalizm, enformasyonel kapitalizm, yarı-kapitalizm, gözetim kapitalizmi, sibernetik kapitalizmi veya sanal kapitalizm.

(3) Elbette Wallmart gibi küresel tedarik zincirlerine hükmeden şirketler de bir aşamadan sonra dijital dönüşüm gerçekleştirerek bulut platformu haline gelmişlerdir veya bu yolda ilerlemektedirler.

KAYNAKÇA

BELLEMARE, Michel Luc (2023), “Techno-Capitalist-Feudalism is Malthusian to the Core!”; https://www.academia.edu/105425492

DEAN, Jodi (2022) “Same As It Ever Was?”, 6 May 2022; https://newleftreview.org/sidecar/posts/same-as-it-ever-was

DURAND, Cedric (2020) Techno-féodalisme: Critique de l’économie numérique, Zones

DURAND, Cedrid (2022) “Scouting Capital’s Frontiers”, July/August 2022; https://newleftreview.org/issues/ii136/articles/cedric-durand-scouting-capital-s-frontiers

HARRIS, Malcolm (2022) “Are We Living Under ‘Technofeudalism’?”, 28 October 2023; https://nymag.com/intelligencer/2022/10/what-is-technofeudalism.html

HARVEY, David (2004) “Yeni Emperyalizm: Mülksüzleşme Yoluyla Birikim”, (çev.) Evren Mehmet Dinçer; http://www.praksis.org/wp-content/uploads/2011/07/011-02.pdf

MOROZOV, Evgeny (2022) Interview with Daniel Denvir: “No, It’s Not Techno-Feudalism. It’s Still Capitalism”; https://jacobin.com/2023/04/evgeny-morozov-critique-of-techno-feudalism-modes-of-production-capitalism

MOROZOV, Evgeny (2023) “Critique of Techno-Feudal Reason”; https://newleftreview.org/issues/ii133/articles/evgeny-morozov-critique-of-techno-feudal-reason

SNOW, Henry (2023) “We’re Still Living Under Capitalism, Not Techno-Feudalism”, https://jacobin.com/2023/10/cloud-capitalism-technofeudalism-serfs-cloud-big-data-yanis-varoufakis

VAROUFAKİS, Yanis (2022) Conversation with Evgeny Morozov: “Crypto & the Left, and Techno-Feudalism”;                                                                                                                  https://the-crypto-syllabus.com/yanis-varoufakis-on-techno-feudalism/

VAROUFAKİS, Yanis (2023) Techno-Feudalism: What Killed Capitalism; https://vk.com/doc399904795_670018278?hash=zXgk49JlqMhNp8DzCiC3DDxHGSq0BnVNWkMgodxRZjH

 

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Raiyyetten İnsaniyete – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Avrupa siyaseti kendini Atina demokrasisine dayandırsa da eşitlikçi İyonya izonomisinin eksiltilmiş, seçkinci bir türevidir. Sadece soylu mülk sahiplerinin katıldığı bu seçimli sistem, Roma Cumhuriyeti tarafından da sürdürülecektir. Machiavelli’nin etat (devlet)’sı ise bu sınıfsal egemenliğin merkeziyetçi bir sabitlenmesi (state) anlamına gelir. Yani akışkan ve değişken olan toplumsal hayatın belli bir zümrenin tahakkümüne sabitlenmesi… Bu sabitlenme başlangıçta bir avantaj gibi gözükse de giderek bir demir kafes hâline gelir. Bu ise özgürlüğü baskılanan kesimlerle egemenler arasındaki sonu gelmeyen çatışmalara yol açar.

Machiavelli’ye göre amaca götüren her yol mubahtır. Siyasetin ilkeleri güç/şiddet ve kurnazlık/’aldatma’dır. Batı toplumu ahlâkîliğin dışlandığı bu tutumun akıl ve merhamet dışı sonuçlarını sömürgeci süreçlerde yaşadıysa da giderek kendi içeresine de sirayet eden vahşi sonuçlarıyla özellikle yirminci yüzyılda yüzleşir.

Bu tür ırksal, sınıfsal, dinsel ya da siyasal bir sabitlenmenin sonuçlarına karşı uyarı, Haşr Sûresi 7. ayetinde yapılmaktadır. Burada, toplumsal imkânların yalnızca belli bir kesim arasında dönüp dolaşan (dûvle) bir güç hâline gelmemesi için bunların dezavantajlı kesimlerle paylaşılması gereği vurgulanır. Ne var ki bu dönüp dolaşma ifadesi zamanla tam da bu sakındırılan duruma sabitlenmeyi ifade eden ve özenilen bir kavram ve kurum (devlet) hâline gelir.  Sakındırılan bu durum, toplumun bütün kesimlerinin katıldığı bir oluş ve devinim hâlinde olmasının ketlenmesine karşı giderek dikkatten kaçırılan bir uyarıdır.

Avrupa siyasetinin serencamını inceleyen Michel Foucault ise süreci Atina-Roma geleneği üzerinden anlamaya çalışsa da giderek eksik kalan bir taraf olduğunun farkına vararak araştırmasını genişletir ve bakışını cumhuriyetçi laisizmin sarfı nazar ettiği bir yöne yöneltir: pastoralliğe. Pastoral yönetim, nübüvvet havzasına dayanan bir toplumculuk iken, Atina-Roma geleneği seçkinci bir cumhuriyetçiliğe dayanır. Öyle ki Atina ve Roma’nın da dâhil olduğu Avrupa pagan dinlerinde tapınaklar bile şapel tipindedir ve oralarda toplu ibadet yapılmaz, ibadet bireyseldir. Birlikte yani cemaat olarak ibadet yapma geleneği Hıristiyanlık tarafından Avrupa’ya taşınmıştır ki toplumculuğun kökleri de buraya dayanır. Ekklesia (kilise) zaten toplum/toplanma anlamına gelmektedir.

Atina demokrasisi ve aynı izleğe dayanan Roma cumhuriyeti sadece mülk sahibi olan erkeklerin seçimlere katıldığı ve egemen olduğu bir anlayışa sahipken, pastoral siyasete (topluma) herkes dahildir. İbrahim peygambere dayanan bu anlayış, özünde bir cemaatçiliktir ama o da bir çoban-sürü ilişkisi içerisinde olmakla maluldür. Orada yönetici/yol gösterici (peygamber) toplumun tüm bireylerine aynı ihtimamı gösterir ama bu ilişki biçimi de cemaatsel bir kapalılığın kısıtlılığı içerisindedir. Atina demokrasisini eleştiren Sokrates ise aslında dostluğa dayanan bir eşitlikçiliğin (İyonya’da uygulanmakta olan izonominin) peşindedir ve onun dostları arasında köleler, kadınlar ve işçiler de vardır. Atina demokrasisi Sokrates’i işte bu tutumundan (gençleri baştan çıkardığından, ataların dininden/örfünden uzaklaştırdığından) ötürü idam eder.

Batı siyasallığının bu ırkçı ve sınıfsal tutumunun zamanla, o da belli bir kertenin akabinde ve bazı ayrıksı düşünürler tarafından, bu aksamaları dile getirilmeye çalışılır. Bunları dillendirdiği bir süreçte yalnızlaşan F. Nietzsche de devlet’in yani state’in bireyi bastırıp yerine sürekli şiddet üreten ve ancak bu yolla varlığını sürdürebilen mekanik bir bireyciliği ikame ettiğini söyler. Ona göre devlet ne kadar güçlüyse birey o kadar ölgündür. Benzeri eleştirileri Marx da -ama toplumcu ve eşitlikçi bir yordamla- dile getirir. O ise kapitalist devlete karşı sınıfsız bir toplumculuğu savunur. Frankfurt Okulu düşünürleri Adorno ve Horkheimer’a göre de mevcut devlet yapısı, Atina’dan beri süregelen kapitalist bir tahakkümün küreselleştirilmesidir. Simgesel bir isim olan Odysseus ise ilk kapitalist fetihçidir.

Batı siyaseti kendi geleneği içerisinde cezalandırma (krallık), disiplin ve denetim (panoptikon), biyopolitika (nüfusu dikkate alma ve arzuları yönetme), neoliberalizm (tahakkümün içselleştirilmesi) gibi aşamalardan geçerken, bu ayrıksı uyarılar çok da etkili olmaz. Neoliberal siyasetler bir yandan arzuların önünü açarak insanı serbestleştirirken öte yandan hayatı sıradanlaştırır. Biyopolitika yaşamı politik kurumlarca örgütlerken baskıyı rafineleştirir ve piyasa ekonomisinin ilkelerini yönetime yansıtır. Serbestlikle denetim, iktidarla toplum arasında karşılıklı bir oyun, bir strateji rejimidir. Savaşın oyunlaştırılarak içselleştirildiği bu durumun araçları ideoloji veya ekonomi olabileceği gibi şiddet de olabilir. Toplumun da bir ölçüde katıldığı siyasetin tavrı, doğrudan hükmetmekten giderek yönetime ve hatta yönetişime evrilir. Demokrasi eşitlikçiliği bozulmuş bir yönetimse pastorallik, bireylere ihtimam gösterilen bir cemaattir. Bir siyasal maneviyat arayışı…

Michel Foucault, hayatının ancak son yıllarında pastoralliği incelemeye yöneldiğinden bakışını Avrupa’nın Yahudi-Hıristiyan geleneğinden ileri götüremez. Kaldı ki İran İslam Devrimine ilgisi bile sert bir tepkiyle karşılanır. Ömrü vefa etse ve İslam kaynaklarına da eğilse Muhammed (as)’in pastoral gelenekteki bu çoban-sürü ilişkisini aşma çabasının da farkına varabilirdi. Gerçi bu çabanın üstü daha Resul’ün ölümünün hemen ardından itibaren örtülmeye ve yerine ataların örfü ikame edilmeye başlanmıştı. Henüz bir kuşak sonrasında şûraya dayanan yönetim ve eşitlikçi bir toplum anlayışı yerini Emevici bir imparatorluğa yani bir tahakküm rejimine bırakır ki yönetsel merkezin örneği Peygamberin çizgisi değil, Bizans ve Sasani saraylarıdır.

Öyle ki Kuran’ın özgün kavramları da güncel çekişmelere araçsallaştırılarak asli anlamlarından uzaklaştırılır. Sözgelimi iki ayrı sûrede zikredilen raina ve unzurna kavramlarının asli anlamları da bu tür çekişmelere araçsallaştırılarak mesele Yahudilerle sürdürülmekte olan güncel polemiklere, cemaatsel çekişmelere indirgenir. Oysa asıl amaç Yahudileri içerisine kapandıkları cemaatsellikten çıkararak diyaloğa açmaktır. Nitekim raina kavramı raiyyet yani çobanlığa, çoban-sürü ilişkisine atıfta bulunurken toplumun bu durumdan çıkış içinse unzurna kavramı, yani nazariyat (düşünümsellik) önerilir. Bütünsel bir okumada amaçlanan anlama ise sadece Hamdi Yazır işaret eder: raiyyetten insaniyete geçiş.

Yani siyasal ve toplumsal ilişkilerde cemaatsel duyarlılık korunulsa da orada kalınmamalı, raiyyetten insaniyete geçilmeli, toplumla birey arasındaki o hassas denge korunmalı, her iki olgu da birbirini hiçe saymadan ve ezmeden oluşumunu sürdürmeli, farklılıklar diyaloğa geçmeli, birlikte düşünülmeli ve birlikte eylemelidir. Zira asıl olan devlet değil, bireylerin teşkil ettiği toplumdur ve gerek toplum gerekse birey baskılanarak karar verme özgürlüğü/özerkliği askıya alınmamalıdır. Karar alma süreçlerinin ise devletsel buyruklarla önü kesilmemeli, uzlaşı tabandan itibaren başlayan istişarelerle sağlanmalıdır.

Hilafet ise özünde siyasi değil insani bir haslet, erdem ve ödevdir. Kendi öncesinden gelen iyiliklerin devralındığı, tüm toplumun katılması gereken temel bir ödevdir: iyiliğin savunulması ve kötülüğün önlenmesi! Ama kutsalcı bir maske altında meşrulaştırılan zorbalık/iktidar, zamanla kendi ilahiyatını da oluşturur. Emevî zorbalığına karşı direnen Hasan b. Sabit, Ömer b. Abdülaziz gibi isimler etkisizleştirilirken hem Emevî hem de Abbasî zorbalığına karşı direnen Ebu Hanife ise zindanda öl(dürül)ür.

Abbasî bürokratı İbnü’l Mukaffa’nın Sasani siyasal genetiğinden taşıdığı dinin ve ulemanın devlete bağlanması çabasına karşı mücadele eden Ebu Hanife, toplumsal özerkliklerin devletleştirilmesine karşı itirazını ölümüne dek sürdürür. Bunlar ise zekât gelirlerinin topluma aitliği ve vergileştirilemeyeceği, eğitim faaliyetlerinin (ilmin) ve fıkhın/hukukun özerkliği ve yargının bağımsızlığıdır. Ulemanın özerkliğini yani içtihat ve düşünce özgürlüğünü savunan Ebu Hanife, ibadetin kişinin kendi ana diliyle, yani bildiği ve düşündüğü dille yapılabileceğini söyler. Dolayısıyla da İslam’a dahil olanlar doğal kültürünü koruyabilecek, verili uygulamada olduğu gibi mevali olarak ikincil bir soy ve sınıf hâline getirilemeyecektir.

Ebu Hanife’nin bireysel özgürlüğü ve toplumsal özerkliği savunan ve baskıcı/mezhepçi/ırkçı devlete karşı koyan bu simgesel tavrı, karşılığını başka bir simgesel isimde bulur: Gazalî. Şii/Fatımî Ezher’e karşı Abbasî devletinin ideolojisinin (Eş’ârîliğin) okutulduğu Nizamiye medreseleri, ulema-devlet ittifakının sağlanmaya çalışıldığı ideolojik bir aygıttır. Şiiliğe karşı Eş’ârî Sünniliğinin savunusu… Dolayısıyla nasıl ki Ebu Hanife özerk âlimliğin sonunu simgeliyorsa Gazalî de bağımlı devlet âlimliğinin başlangıcını simgeler.

Gazalî’nin bu tip bir araçsallaştırılmadan pişmanlık duyduğu ve bir bunalım geçirerek medreseyi terk ettiği söylenir ki sadece biyografisine bir göz atmak bile gerçek sebebin bundan ibaret olmadığını ortaya koyar. Evet, 1096 yılı başında bir bunalım geçirerek Bağdat’ı terk eder ve bir sene sonra “el-Halil’deki Hz. İbrahim’in kabri başında bir daha asla ‘hiçbir yöneticiye gitmemeye, hiçbir yöneticiden para almamaya ve hiçbir yöneticinin devletle ilgili tartışmalarına katılmamaya’ yemin eder.”[1] Ne var ki kırk yaşındaki bu Bağdat’ı terk edişi manevi bir bunalıma mı, Bağdat’ta süregiden bir tedhişten, Melikşah ve Nizamülmülk’ün de katledildiği İsmailî saldırılardan kaçışa mı yoksa iktidar çatışmalarının gerilimine mi dayanır, belli değildir. Nitekim arasının iyi olmadığı Berk Yaruk’un vefatı ve Sencer’in iktidara gelmesiyle 1106 yılında (on yıl sonra) Nişabur’da yeniden ders vermeye başlar.

[1] Frank Griffel, Gazali’nin Felsefi Kelamı, Klasik Y. s. 24, 25.

Devamını Okuyun

Yazılar

Ahlâksızlık Çağında Yaşamak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Bir çocuk düşünün.

Gece yarısı, yeryüzünün bütün masalları uykuya çekilmişken, o enkazın altında annesinin sesini arıyor. Tozun, betonun ve barutun birbirine karıştığı karanlıkta, dünyanın en eski duasını fısıldıyor belki de:

“Anne…”

Fakat ses gelmiyor.

Gökyüzü sessiz. Yeryüzü sessiz. İnsanlık sessiz.

Ve o çocuğun üzerine çöken şey yalnızca bir binanın enkazı değil; insanlığın çökmüş vicdanıdır.

Bugün Gazze’de ölen çocuklar, yalnızca bir savaşın kurbanları değildir. Onlar, çağımızın ahlak iflasının mezar taşlarıdır. Her biri, modern dünyanın alnına kazınmış birer utanç cümlesidir. Çünkü insanlık bugün teknoloji bakımından zirveye çıkarken, ahlâk bakımından mağaralara geri dönmüştür.

Bize sürekli ilerlediğimizi söylediler.

Daha hızlı uçaklarımız var dediler.

Daha akıllı telefonlarımız var dediler.

Yapay zekâlarımız, süper bilgisayarlarımız, uzay programlarımız, dijital devrimlerimiz var dediler.

Ama kimse şunu sormadı:

Bir çocuğun açlıktan ölmesini canlı yayında izleyip kahvesini yudumlamaya devam eden insan gerçekten ilerlemiş midir?

Belki de çağımızın en büyük yalanı budur.

Teknolojik gelişmişlik ile ahlâkî gelişmişliğin aynı şey olduğu yalanı.

Oysa Gazze’nin harabeleri arasında dolaşan rüzgâr başka bir hakikati fısıldıyor:

İnsanlık ilerlemedi.

Sadece araçlarını değiştirdi.

Bir zamanlar kılıçlarla öldürenler vardı, bugün akıllı bombalarla öldürenler var.

Bir zamanlar işgal emirleri at sırtında gelirdi, bugün diplomatik açıklamalar eşliğinde geliyor.

Bir zamanlar barbarlık çığlık atardı, bugün takım elbise giyiyor.

Gazze’de yıkılan her hastane, aslında insan hakları söylemlerinin yıkıntısıdır.

Bombalanan her okul, medeniyet iddialarının enkazıdır.

Aç bırakılan her çocuk, uluslararası hukukun ölüm ilanıdır.

Ve bütün bunlar olurken dünyanın büyük kısmı yalnızca seyretmektedir.

Daha korkuncu ise seyretmeyi normalleştirmiş olmasıdır.

Çünkü çağımızın hastalığı yalnızca zulüm değildir.

Zulme alışmaktır.

Ali Şeriatî yıllar önce insanın kendi özüne yabancılaşmasından söz etmişti. Bugün bu yabancılaşma yeni bir biçim aldı. İnsan artık yalnızca kendine değil, başkasının acısına da yabancıdır.

Bir ekran açılıyor.

Bir çocuk cesedi görülüyor.

Ekran kaydırılıyor.

Bir yemek videosu çıkıyor.

Bir sonraki videoda tatil görüntüleri.

Sonra bir futbol maçı.

Sonra bir reklam.

Sonra unutuluş.

İnsanlık tarihinde hiçbir nesil, acıyı bu kadar yakından görüp bu kadar hızlı unutma yeteneğine sahip olmamıştı.

Gazze’de insanlar ölürken dünyanın geri kalan kısmı algoritmaların yönettiği bir uyuşukluk içinde yaşamaya devam ediyor.

Acı, dijital bir içerik haline geliyor.

Vicdan ise birkaç saniyelik bir reaksiyona dönüşüyor.

Sonra hayat devam ediyor.

Belki de modern insanın en büyük trajedisi budur.

Kalbi ölmeden önce vicdanının ölmesi.

Gazze yalnız değildir.

Lübnan’ın üzerinde dolaşan savaş uçakları da aynı hikâyenin başka bir bölümüdür.

İran’a yönelen saldırılar da aynı karanlık senaryonun devamıdır.

Bölge ateş çemberine dönüşürken dünya barıştan söz etmektedir.

Nasıl tuhaf bir çağda yaşıyoruz!

Yangını çıkaranlar itfaiyeci rolüne soyunuyor.

Krizi derinleştirenler istikrar konferansları düzenliyor.

Silah satanlar barış ödülleri dağıtıyor.

Ve insanlar bu tiyatroyu gerçek sanıyor.

Belki de çağımızın en büyük başarısı hakikati öldürmek değil, hakikatin yerine iyi organize edilmiş bir gösteri koymaktır.

Bu yüzden bugün yalnızca şehirler bombalanmıyor.

Kelimeler de bombalanıyor.

Gerçekler de bombalanıyor.

Vicdanlar da bombalanıyor.

Küresel medya bu çağın en etkili savaş alanlarından biri haline gelmiştir.

Bir çocuk öldürülür.

Ama haber metni şöyle yazar:

“Çatışmalarda hayatını kaybetti!”

Kim öldürdü?

Belirsiz.

Nasıl öldü?

Belirsiz.

Fail kim?

Belirsiz.

Sanki bombalar gökten değil, boşluktan düşmüştür.

Sanki ölümün bir sahibi yoktur.

Sanki katilin adı anıldığında gazetecilik ölecektir.

Bu dil yalnızca gerçeği gizlemiyor.

Aynı zamanda ahlaki sorumluluğu da buharlaştırıyor.

Fail görünmez olduğunda vicdan da sessizleşiyor.

İşte bu yüzden bugün savaş yalnızca toprak üzerinde değil; dil üzerinde de sürmektedir.

Birleşmiş Milletler toplantılar yapıyor.

Kararlar alıyor.

Endişelerini ifade ediyor.

Kaygılarını bildiriyor.

Fakat Gazze’de çocuklar ölmeye devam ediyor.

O halde insanlığın sorması gereken soru şudur:

Bu kurumlar neden var?

Eğer en temel insan hakları ihlalleri karşısında etkisiz kalacaklarsa, eğer güçlü olanın karşısında susacaklarsa, eğer adaleti güçten değil de gücü adaletten üstün tutacaklarsa, insanlığa ne vaat etmektedirler?

Belki de sorun kurumların başarısız olması değildir.

Belki de sorun, onların tam olarak bu sistemin istediği gibi çalışıyor olmalarıdır.

Çünkü ahlâksızlık artık bireysel bir kusur değil.

Kurumsallaşmış bir düzendir.

Devletleşmiş bir çıkar sistemidir.

Uluslararasılaşmış bir vicdansızlıktır.

Bugün dünyanın büyük güçleri insan haklarından söz ediyor.

Demokrasiden söz ediyor.

Özgürlükten söz ediyor.

Hukuktan söz ediyor.

Fakat aynı kelimeler Gazze söz konusu olduğunda anlam değiştirmeye başlıyor.

İnsan hakları seçici hale geliyor.

Hukuk coğrafyaya göre uygulanıyor.

Özgürlük pasaport rengine göre dağıtılıyor.

Acıların bile bir hiyerarşisi oluşuyor.

Bazı ölümler manşet oluyor.

Bazıları dipnot bile olamıyor.

İşte ahlaksızlık tam burada başlıyor.

Bir insanın değerini insan olmasıyla değil, ait olduğu tarafla ölçtüğünüz anda.

Bir çocuğun ölümüne siyasi kimlik yüklediğiniz anda.

Bir annenin gözyaşını milliyetine göre tarttığınız anda.

İslam dünyası ise ayrı bir trajedidir.

Çünkü bazen ihanet düşmanın saldırısından değil, dostun sessizliğinden doğar.

Milyarlarca insanı temsil ettiği söylenen ülkeler var.

Devasa ordular.

Devasa bütçeler.

Devasa saraylar.

Devasa zirveler.

Ama bütün bu büyüklüklerin ortasında küçülen bir şey var:

Ahlâkî cesaret.

Gazze yanarken yapılan açıklamalar çoğu zaman yangını söndürmeye değil, sorumluluğu ertelemeye yarıyor.

Çocuklar ölürken diplomatik dengeler korunuyor.

Şehirler yıkılırken ticaret anlaşmaları sürüyor.

Çünkü çağımızda petrolün değeri çoğu zaman insan hayatının önüne geçiyor.

Ticaret vicdanı satın alıyor.

İktidar ahlâkı susturuyor.

Konfor hakikati boğuyor.

Ve bu yalnızca yöneticilerin sorunu değil.

Hepimizin sorunu.

Çünkü ahlâksızlık çağını yaratan yalnızca zalimler değildir.

Sessiz kalanlar da bu düzenin görünmez ortaklarıdır.

Bir paylaşım yapıp rahatlayanlar.

Bir öfke cümlesi kurup görevini tamamladığını düşünenler.

Vicdanı eylem yerine duyguya indirgeyenler.

Hepimiz bu büyük aynanın karşısındayız.

Ve aynadaki görüntü pek iç açıcı değil.

Belki de bugün yaşadığımız kriz siyasi değildir.

Belki ekonomik de değildir.

Belki askeri hiç değildir.

Asıl kriz ahlâkî bir krizdir.

Çünkü ahlak çöktüğünde hukuk da çöker.

Vicdan öldüğünde kurumlar da ölür.

Hakikat kaybolduğunda medeniyet yalnızca süslü bir kabuktan ibaret kalır.

Bugün insanlık tam da böyle bir eşikte durmaktadır.

Bir tarafta yapay zekâlar.

Diğer tarafta açlıktan ölen çocuklar.

Bir tarafta uzay programları.

Diğer tarafta enkaz altında kalan anneler.

Bir tarafta insanlığın teknolojik gururu.

Diğer tarafta insanlığın ahlaki utancı.

Ve tarih günün birinde bizim hakkımızda hüküm verecek.

Ne kadar hızlı internet kullandığımızı yazmayacak.

Kaç megapiksel kameramız olduğunu yazmayacak.

Hangi teknolojileri geliştirdiğimizi de yazmayacak.

Şunu yazacak:

Çocuklar ölürken ne yaptınız?

Adalet boğulurken neredeydiniz?

Hakikat susturulurken hangi tarafta durdunuz?

Belki o gün verecek cevabımız olmayacak.

Çünkü insanlık bugün teknoloji çağında yaşamıyor.

Dijital çağda da yaşamıyor.

Uzay çağında da yaşamıyor.

İnsanlık bugün, bütün ilerleme masallarının altında saklanan korkunç bir çağda yaşıyor.

Adı konulmamış fakat her enkazda görülen…

Her sessizlikte hissedilen…

Her çocuğun gözlerinde yankılanan bir çağda:

“Ahlâksızlık Çağı”nda!

Devamını Okuyun

Yazılar

Mutlak Butlan ve Change.Org – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Hukukun siyasete müdahil olduğu mutlak butlan hükmü, siyasetin sıfır noktası! Meselenin ayrıntılarına ve gerekçelerine girmeksizin siyasetin yerine hukukun işlevselleştirilmesi, siyasal oyunların daha da içinden çıkılamaz bir hâle getirilmesidir. Oysa hayatın çoğu kez yasalarla düzenlenemeyecek olan uzlaşısal ve diri bir yönü vardır ki bir toplumsal dinamizm de ancak bununla sağlanabilir. Yaşanılanların ahlâkîlikten uzaklığı ise Türkiye siyasetinin en başından beri pek de dikkate almadığı bir teamül. Siyaset, genel olarak çıplak bir güç meselesi olarak algılanıyor ve sonuçta haklı olanlar değil, güçlü olanlar kazanıyor. Bunu önleyecek veya dengeleyecek bir güç veya denetim mekanizması ise ortada yok çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin ontolojisi, halkın mümkün olduğu kadar siyasetin dışında tutulmasına ve seçkinlerin adımlarının izlenmesine ayarlı.

Sanki tüm bunlar bilinmiyormuş veya müşteki olanların bunda hiçbir payı yokmuş gibi salt maruz kalınan tutumla sınırlı tikel bir adalet arama çabası da başka bir sorun hatta garabet! Haksızlıklar ve mağduriyetler karşısında yıllardır sus pus olanların şimdiki çabalarının toplumda bir karşılık bulmaması biraz da bununla ilgili değil mi? Yıllardır dindarlara yapılanlar karşısındaki sessizlikleri bir yana, Kürtler ve Aleviler konusunda bile hâlâ açık seçik bir dille konuşulamaması, temeldeki bu demokrasi/çoğulculuk çekincesinden kaynaklanmıyor mu?

Temel sorun Türkiye’nin hâlâ Kemalist, yani bir insanın, bir generalin adıyla anılan bir ideolojiye dayanan bir Cumhuriyet olmasıdır. Öyle ki sözüm ona muhalif bir eğilime dayanan Ak Parti bile bu Cumhuriyetin ilkelerine sıkı sıkıya bağlı. Kimsenin taşları yerinden oynatmaya da niyeti yok!

Kemal Kılıçdaroğlu, kendisine yapılanlara karşı çıkmakta haklı olsa da bu sadece ahlâkî bir haklılık ki bunun da Türkiye siyasetinde bir karşılığı yok çünkü Türkiye siyasetinde ahlâkîlik, bir meziyet addedilmediği gibi bu konudaki söylemler hemen dine ve laikliğe yapılan göndermelerle kuşkuyla da karşılanıyor. Özgür Özel ekibi ise siyaseten haklı olsa da kararı yargı tarafından verilen haksızlıkları, yolsuzluklara dayandı(rıldı)ğı için kendilerini savunulamaz kılmakta.  Daha belediye yönetimlerinde bunca yolsuzluk şaibesi ile sarmalanmış bir parti iktidara geldiğinde neler yapmaz ki? Doğal olarak denilecek ki “İktidardakilerin onlardan bir farkı mı var?” Doğru ama bu doğruluk hiç kimseyi haklı kılmıyor. Şayet kötü hasletlerde eşitseniz o zaman da halk bilgeliği devreye giriyor ve bir riske girilmektense statüko devam ediyor. Kısacası CHP, iktidara gelebilmek için bir meziyet ortaya koymalıyken ya kendini ya da verili yolsuzluklar düzenini tekrarlamaktan öteye gidemiyor.

Kurucu bir parti olarak CHP’nin en önemli sorunu, Kemalist ideolojiyle mâlul bir sistemi demokratikleştirmeye dair hiçbir adım atmamış olması. Atılan yarım yamalak adımlar da beğenilmeyen o sağcı partilerce ama Kemalist ilkeler korkusuyla eksik, insicamsız, yetersiz adımlardı ki bunlar da sistemi demokratikleştiremedi. Sistem değiştirilse de çok şeyler değişmeyecek belki ama en azından bir başlangıç noktası yakalanacak. Sözgelimi Alevilerin bir Cemevine sahip olamaması sağcı partilerin bir kabahati miydi? Bir başka mesele olarak Kürt sorununun çözülememesi ve Kürtçenin bir eğitim dili olma haysiyetine kavuşamamasının kabahati sağcı partilerde mi? Eminim ki bu konularda CHP cesaretli bir adım atsa hiç kimse buna karşı çıkamaz ama çözüm süreçlerinde de ayağını sürüyen hep CHP (Kemalist çizgi) oldu.

CHP, Anayasa’da, özellikle de ilk dört maddede özetlenen kurucu ulusalcı çizgiyi tartışmaya bile açtırmıyor. Hâlbuki aradan yüz yıl geçti ve artık bambaşka bir dünyada yaşamaktayız. Ne var ki Türkiye, bırakın bir demokratikleşme adımı atmayı, siyaseti daha da otokratlaştırma peşinde! Bunun kabahatini ise sadece Ak Partiye yüklemek kolaycılık değil mi? Hatta Türkiye, cumhuriyetin de temel koşulu olan tam anlamıyla seçimli bir sisteme bile ancak sağcı partilerle kavuşabildi. Bu sistemin sahiciliği, tarafsızlığı ve adilliği ise her seçimde tartışılsa bile o da her mesele gibi bir süre sonra unutulup gitmekte!

Yine de bunlar işin biçimsel yanları. Asıl önemli olan, cumhuriyetin de gereği olduğu hâlde halkın/toplumun siyasete doğrudan katılımının engellenmişliği, daha doğrusu buna dair hiçbir teamülün, yasanın, geleneğin olmayışı. Zaman zaman buna yönelik bazı adımlar atılmış olsa da sonuçta ağır basan hep nepotizm yani yakın/tanıdık kayırmacılığı oldu. Demokratik ülkelerde yerel yönetimlerin etkinliğine ve siyasetin denetlenebilir olmasına karşı Türkiye’de bu tip mekanizmalar hiçbir zaman oluşturulamadı veya işlemedi. Sonuçta ise geleneksel padişahçılık eğilimleri ağır basarak siyasal partilerimizin her biri kendi iktidar alanlarını bu yöndeki eğilimlere göre örgütlediler.

Bir de doğrudan partilerle ilgili olmayan ya da onların doğrudan üstlenmedikleri bürokratik sorunlar var: toplumsal, hukukî, meslekî, etik hatta siyasî sorunlar… Yakınları olanlar bir şekilde siyasî/bürokratik yetkililere ulaşabilseler de toplumun geniş kesimi bu imkândan yoksun! Giderek daha da genişleyen bir kesim ise özellikle sorun çözme yöntemi olarak Change.Org ve benzeri kampanya sitelerine başvuruyor. Gün geçmiyor ki bu tip bir talebi imzalamayayım!  Bu, çoğu günler birkaç imzayı bile buluyor!

Sanırım bu sadece bir çaresizliği yansıtmaktan öte, bir tür toplumsal/demokratik tepkinin de bir göstergesi çünkü toplumun hemşehri derneklerinin ötesinde toparlanacağı, dertlerini paylaşacağı ve çareler arayacağı başka da mekanizmaları yok! Öyle ki bu kampanyalar kimi zaman oldukça etkili de oluyor. Cumhurî ve demokratik hak arama ve örgütlenme imkânlarından yoksun olan toplumun bu yola yönelmesi, buradan doğru daha esaslı çarelere yol açar mı, bilinmez.

Görünen o ki Türkiye siyaseti kadar toplumu da daha uzun süre demokratik teamüllere yönelemeyecek çünkü öncelikle böylesi bir geleneğimiz yok. Belki bin yıl önce bir ölçüde de olsa vardı (Ahiler, Loncalar, Dergâhlar, imece kültürü…) ama bin yıllık Bizantinist otokrasi/padişahlık bu toplumun dayanışmacı kültürünü meflûç hâle getirmiş durumda. Yüz yıllık cumhuriyet de buna dair bir umut yaratamadı. Aslına bakılırsa İslamî şûra geleneğinin ömrü bile Muhammed (as)’dan sonra otuz yıl bile sürmedi. Onun da önünü Sâsânî-Bizans otokrasisi kesti. Gereksiz ayrıntılarla boğuşan Müslümanlar ise bu aslî ilkeyi, onun yarattığı boşluğu ve eksikliği pek de umursamakta değiller.

Avrupa’yı iktisadî olduğu kadar siyasî olarak da üretken kılan ise toplumun bütününü etkinleştiren, hayata katan, sorumluluğu paylaştıran tutumudur lâkin bizler, bundan oldukça uzağız ve üstelik bunu varoluşsal bir meziyet hâline de getirmişiz. Oysa bu, kendi otokratik geleneğimizle de örtüşen bir tür faşizmden başka bir şey değil. Dolayısıyla da çoğulculuktan uzak olduğu gibi katılımcılıktan da yoksun! Buna dair bir özeleştiri, yüzleşme ve buradan çıkış için bir çare üretmek ise hiç kimsenin umurunda değil. Herkes içine gömüldüğü o tarihsel ve kültürel barikatlarını korumakla yetinmekte.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x