Connect with us

Köşe Yazıları

İsmet İnönü’nün 10 Günü

Yayınlanma:

-

Bugünü anlamak için tarihi, hiç değilse yakın tarihi asgari düzeyde biliyor olmak, yeterli değilse de gereklidir. Bir süre önce kaleme aldığım, “Kazım Karabekir’in 10 Günü” adlı yazıya kardeş bu yazıyla amacım dikkatleri yakın tarihe biraz da olsa çekebilmek.

İsmet İnönü’nün Defterler’ini (1919-1973) yayına hazırlayan yazar Ahmet Demirel, Sunuş’una şu tespitlerle başlıyor: “İsmet İnönü’nün yaşam öyküsü, bir anlamda, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk elli yıllık tarihinin öyküsüdür. Kuruluşundan İnönü’nün yaşama veda ettiği 25 Aralık 1973 yılına kadar geçen elli yıllık zaman dilimi içerisinde, Türkiye Cumhuriyeti’ni ilgilendiren hiçbir olay yoktur ki İnönü içinde bulunmasın.”

İsmet İnönü Türkiye’nin ilk başbakanı ve ikinci Cumhurbaşkanı. “Kurtuluş” ve Kuruluş olarak adlandırılan dönemde ikinci adam konumunda bulunsa da Tek Adam’ın vefatının ardından Tek Parti’de ipleri eline aldı ve milyonların kaderini etkileyen kararları imzaladı.

İnönü’nün Defterler’inden klasik bir günlük olarak bahsetmek doğru olmaz. Daha ziyade kendisi için, hatırlatıcı bir nitelik arz edecek biçimde kaleme alınmış bu notlar, benim gibi, o dönem tarihine vakıf, uzman olmayan “sade” okurlara çoğun, pek bir anlam ifade etmeyecektir. Tam da bu sebepten ötürü Ahmet Demirel, kritik yerlerde, alt satırda parantez açarak açıklamalar eklemiş. Yayına hazırlayan tarafından ayrıca ilave edilen bu notların ne denli aydınlatıcı olduğunu göstermek adına seçkimde ikisine yer verdim, italikle.

20 Nisan 1930 tarihli açıklama notu üzerine ben de dipnotta bir açıklama ilave ettim.

Yakın tarihe uzaktan bakanlar için bir yakınlaşma fırsatı doğar, belki buradan yeni okumalar ve bir hayır çıkar. Hiç değilse, okullarda zerk edilen yalan dolanla kirletilmiş dimağlarımız için ufak çaplı bir detoks olur. Eskimesin diye birkaç kelime için sözlük karıştırma keyfi de cabası.

24 Şubat Pazartesi 1925

12 vilayette idare-i örfiye ilan olunmuş. Dini vasıta-i siyaset ittihaz edenler aleyhine kanun hazırlanmış. Fethi Bey, Terakkiperver Fırka teşkilatını lağvetmelerini (Cafer Tayyar, Karabekir, Rauf, Adnan Beylerden mürekkep) davet ettiği ve gelen rüesaya teklif etmiş. Paşa ile teminat vermişler. Fakat teklifi reddetmişler.

23 Şubat Cumartesi 1929

Gündüz, akşama doğru, evinde yatak odasında Gazi ile dahili durumu gözden geçirdik. Aleyhimize çalışma var; gizli; teşkilat belli değil. Orduyu korumak lazım. Çaresi “Takrir-i Sükûn” kanununu yenilememek. Kendisini, bu kararından, yeni bir mücadeleyi açıkça göze almasından, hararetle tebrik ettim. Şaşkın bir halde memnun.

20 Nisan Pazar 1930*

Akşam Gazi ile Marmara’da. Yeni intihap. Muhalif fırka intihabı. Fethi Bey’in muhalefet riyaseti görüştük. .

(1920’li yıllar sona ererken ülke içindeki bütün muhalefet odakları artık kesin olarak susturulmuş ve bir tek parti yönetimi kurulmuştu.(…) Nihayet beklenen muhalefet partisi 12 Ağustos’ta Serbest Cumhuriyet Fırkası adıyla kurulmuştur. (…) Partinin kuruluş süreci fiilen yaz aylarında başlamış olmakla birlikte, İnönü’nün 20 Nisan 1930’da tutmuş olduğu bu not partinin kurulmasına ilişkin kararın çok daha önceden verilmiş olduğunu açık bir biçimde göstermektedir. Öyle ki Cumhurbaşkanı ve Başbakan muhalefet partisinin başkanının kim olacağı hakkındaki kararı da 20 Nisan’da vermişlerdir.)

31 Aralık 1930

Şark vilayetlerinde bu son geçen hadisat: Bu sene için şark vilayetlerimizde büyük hadisat hazırlanmıştır. Cumhuriyet düşmanları hudut haricinde senelerden beri hazırlıklarının kemale geldiğini zan ediyorlardı. Bu hazırlık 925 Şeyh Sait’in irticai kıyamından daha tertipli, daha vasi idi. İftirakçı harici teşkilat memleket dahilinde daha uzun zamanda (okunamadı) sanıyorlardı. Kıyam her üç hudut gerisinden taarruzda.

Şubat 939

Atatürk ile münasebetlerimizi belki birçok defa yazacağım. Yeni hayatıma başlarken son senelerime ait birçok satır ile başlamak zaruri oldu.

Son seneleri Atatürk’ün çok zor olmuştu. Gece alkol tesiri ile alınan teşebbüsleri ertesi gün daima iptal etmek bir eski âdetimiz idi. Son seneler bu adet kalkmağa başladı. Hele nihayete doğru (1936-37 vuzuh ile hatırladığım seneler) gece arzu veya teşebbüs ettiği bir işi ertesi gün tamamen sakin ve tamam iken de iltizam (ile) takip etmeye başladı. Sıhhatında ve alkolün tesiratında bu tebeddülü fark ettiğim andan itibaren korkum çok arttı.

Son seneler hükümet azasının ayrı ayrı kendisine çok bağlı olmasını düşünüyordu. Bunun için ibtidai usuller kullanmak istedi.

Hülasa Eylül 1937 kavgası oldu. Bu kavgada haksızlık, esasında Atatürk’ündü. Tatbikatta idaresizlik ve haksızlık ikimiz arasında bana düştü. (…)

12 Aralık Salı 1939

Şarkışla’ya varmadan Gemerek köyünü gördük. Büyük muhacir köyü olmuş. Tek bir ağaç yok. Suyu da yokmuş. Vali bu köyün halini tahkik edip avdette söyleyecek.

Sivas’ta gezinti.

Yarım çimento fabrikası. Halbuki ne kadar lazım!

Divriği de Mümtaz Pş.

Çetinkaya istasyonu

Mamur evlerde. Güzel bir manzara

Soğuğa sormuşlar: Nerelisin? Erzulumluyum. Emme, çokluk Sivas’ta otururum. Beni orada da bulamazsanız, Yozgat’ta arayın.

12 Ocak Pazar 1947

Hamdullah Suphi’yi çağırdım. Demokrat Parti Kongresi hakkındaki intibaını sordum. Çok mahzun olduğunu ve ümidini kestiğini söyledi. Fırsat bulursa görüşmek istediğinden bahsetti.

8 Eylül Perşembe 1955

Tekrar Örfi İdare

(6-7 Eylül olayları üzerine hükümet önce sıkıyönetim ilan etti, sonra kaldırdı, ardından yine ilan etti)

27 Mayıs Cuma 1960

İnkılap. Milli Birlik Komitesi İlanı

3 Haziran Cuma 1966

Sabah 09.30’da Ali İhsan geldi. Diyarbakır yazısını gözden geçirdik. Yarınki radyo konuşmasını hazırlayacak.

S. 10.30 hareket 12’den sonra Malatya görüşme

13’ü geçerken Diyarbakır. Güç hal ile çıkış. Partiye ve otele gidiş. Tayyar’da öğle yemeği yerine sandviç. İsabet. Otelde güç hal ile sıcak su duş. 16.30’u geçerken miting meydanı. Eyi topluluk. Diyarbakır’da Said-i Nursi adından bahsetme, Nurcuları hedef al dediler. Batıda da Nurcuyu kolla, Said-i’yi suçla derlerdi. Nurculuk bir mürteci idarenin sembolü olarak ortada.

* 1920’li yıllar sona ererken ülke içindeki bütün muhalefet odakları artık kesin olarak susturulmuş ve bir tek parti yönetimi kurulmuştu.” Her dönem dönen “muhalefet odaklarının susturulması” çarkı o yıllarda toplumun üzerinden bir silindir gibi acımazsızca geçmişti. İstiklal Mahkemeleri’ne yakından bakıldığında sözde yargı eliyle ülkede adeta terör estirildiği görülecektir. Öteki Tarih (2) kitabında “Rejimin Terör Aygıtı: İstiklal Mahkemeleri” adlı makaleyle, tarihçi Ayşe Hür bu sözde yargı süreçlerine ışık tutuyor.

Birinci Dönem İstiklal Mahkemeleri 1920-22 arasında 12, 1922-23 arasında 2 olmak üzere toplam 14 Mahkeme (Ankara, Eskişehir, Konya, Isparta, Sivas, Kastamonu, Pozantı ve Diyarbakır illerinde) kurulmuş ve görev yapmış. Resmi verilere göre bu mahkemelerde toplam 59.165 kişi yargılanmış. Bunların 41.678’ine çeşitli cezalar verilmekle birlikte 1.054 kişi hakkındaki idam cezası infaz edilmiş. Ne var ki bu davalara ilişkin belgelerin büyük bölümü kayıp olduğundan rakamlar gerçeği yansıtmıyor. “Bu konudaki en önemli çalışmanın sahibi Ergün Aybars’a göre idam edilenlerin sayısı beş binin üzerinde olmalı.”

İkinci Dönem İstiklal Mahkemeleri ise 1925 ila 29 yılları arasında Şark İstiklal Mahkemeleri adıyla 14 vilayet ve kazada idari, adli, askeri her türlü askeri ve sivil davaya bakmıştır. Davaların neredeyse tamamen siyasidir.

Mahkeme heyeti üyelerinin anılarına ve resmi belgelere bakılırsa İsmet İnönü ve Mustafa Kemal bu “mahkeme”lerle doğrudan temas halindedir.

Siyasi hesaplaşmanın sahnelendiği mahkemelerde 7.500 kişi yargılanmış, 3.280 kişi çeşitli cezalara çarptırılmış ve 660 kişi idam edilmiştir.

Ayşe Hür’ün, kaynakça ile verdiği bilgilerin yanı sıra makaledeki en çarpıcı nokta Mahkemelerin nasıl iş gördüğüne ilişkin şu tespitlerdir:

Kararların verilmesi için delile gerek yoktu. Sanıkların avukat tutmaları çok nadir bir durumdu, zaten ne buna vakit vardı ne bu görevi üstlenmeye cesaretli avukatlar. Kararlar hakimlerin vicdani kanaatine göre verilirdi ve temyiz edilemezdi. Verilen cezalar (ve idamlar) derhal infaz edilirdi. Kararlar o kadar ecele ile alınır ve yerine getirilirdi ki, yanlışlıkla başkasının yerine idam edilenler bile olurdu.

Mustafa Kemal, Türkiye’nin diktatörlükle yönetildiği izlenimini ortadan kaldırmak için kurdurduğu sözde muhalefet partisinin çok kısa sürede gördüğü muazzam rağbet karşısında şaşırmış ve hayal kırıklığı yaşamıştır. (Parti 3 ay gibi kısa bir süre sonra bizzat kurucusu tarafından kapatıldı.) Serbest Fırka kurucu başkanı Fethi Bey İzmir’e mitinge gittiğinde adeta yer yerinden oynamıştır. 50 bin kişilik bir kitle tarafından büyük bir coşku ile karşılanan Okyar, deniz yoluyla geldiği şehre ayak basmakta tereddüt etmiştir.

Halkın, henüz 7 yıllık cumhuriyet idaresinin gerçekleştirdiği zulümlerden nasıl bunaldığını gösteren meşhur mitinge ait çarpıcı bir hadiseyi Şevket Süreyya Aydemir Tek Adam Mustafa Kemal adlı kitabında şöyle anlatıyor: “Polislerin halk üzerine ateş açması bir faciaya yol açtı. 14 yaşında bir mektepli çocuk öldürüldü. Bu hâl galeyanı büsbütün artırdı. Binlerce kişilik halk dağları önünde ve kucağında ölen çocuğunu taşıyan ihtiyar bir baba, oğlunun cesedini Fethi Bey’in ayaklarına bıraktı ve “İşte size bir kurban! Başkalarını da veririz!” diye haykırdı ve inledi: “kurtar, kurtar bizi!” Bu hazin bir manzaraydı. Ama kim, kimden kurtarılacaktı? İzmir’in düşmandan kurtarılışı ise, henüz sekiz yıl olmuştu. Kurtaran da milletin başındaydı. O halde ya bu galeyan? Ya bu kurban?” (bakınız: “Cumhuriyetin Tarihi”, Celaleddin Vatandaş, Pınar Yayınları)

Kurtarıcılarından kurtulmak zorunda kalmak, halkların, bilhassa Ortadoğu halklarının bir kaderi ve kederi olsa gerek. Türkiye’nin, ilk meclisin kapatılması ile başlayan darbeler tarihi de bu kader ve keder ekseninde ele alınması gerekli topyekün bir mücadeleden başka nedir ki?

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Müfteriler İçin Yasa

Yayınlanma:

-

Türkiye’de çokça mağduru olan yasalardan biri de 6284 Sayılı Yasa. Bu, öylesine çürük bir yasa ki, kadına şiddeti önlemek gibi iyiniyetli bir çabanın ürünü olsa da yol açtığı yıkım hayli ağır ve yaygın.

Yasayı, müfterileri koruyan, kollayan bir yasa olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Düşünün ki kolayca atılan bir iftira, hakim ve polis gücünü kuşanıp balyoza dönüşüyor ve erkeklerin, babaların suratına iniyor.

Kocanızı evden uzaklaştırıp sevgilinizle alem mi yapmak istiyorsunuz, bu yasa tam size göre, bir telefon veya dilekçe ile iftiranızı atıyorsunuz, hakim 24 saat içinde karar vermek zorunda, “mahkeme” kararı ertesi gün kapınızda. Kocanızın itibarı sarsıldı ve aylarca eve gelemez. Aksi bir durum olursa hapis cezası var, polis hizmetinize amade kılınmış!

İki çocuk babası müvekkilim, bu yasanın şiddetine maruz kalıyor ve dördüncü kez evden uzaklaştırılıyor. Son uzaklaştırma kararı üzerine avukat olarak müdahil oldum ve aşağıdaki dilekçeyi sundum. Uzaklaştırma kararı bir günde alındı, benim itirazım ve takibim sonucu altı gün sonra nihayet karar çıktı: Red. (Şaşırdık mı, hayır.)

Biz de burda avukatçılık oynuyoruz! Eğer kadının sözü ile herhangi bir delile gerek olmaksızın uzaklaştırma kararları verilecekse neden Mahkemeye gidiliyor? Yakındaki bir polis merkezine gidilsin. Neden yargılama yapılıyormuş havası veriliyor? Ve eğer, itirazlar incelenmeden reddedilecekse, neden itiraz hakkı tanınıyor? Yargılama yapılıyormuş gibi bir algı oluşturmak için mi? (Rahat olun, böyle şeylere gerek yok. Kimse bir hukuk devletinde yaşadığına inanıyor değil, beklentimizi düşürdükçe düşürdük zaten.)

Kesin olan bir şey var: Bu yasayı yapanlar, böylesi bir “istismara”, “suistimale” kapı aralayanlar büyük vebal altındalar.

Aile Mahkemesi kalemindeki memur hanım, beni hemen tanımış, “Avukat bey, o nasıl bir dilekçe öyle!” diyerek şaşkınlığını dile getirdi.

Dedim: “Memur hanım, az bile!”

Kadının beyanını putlaştıran “sapkın” anlayış yüzünden cinsel saldırı, cinsel taciz suçlarını işlediği iddiasıyla haksız yere ceza alan, hapse giren çok sayıda mağdur var Türkiye’de.

İyi yasaların bile kötü uygulayıcılar elinde bir zulüm aracına dönüştüğü ülkede bir de üstüne kötü yasalar gelince, yaşamak işkence halini alabiliyor.

Müvekkilim kadına/eşine şiddet uygulamıyor ama maruz kaldığı haksızlığı da kolay kolay içine sindiremiyor, şahidim.

İnsanı, kendi insanını, toplumunu tanımayan, Adalet bilinci, hakka inancı yetersiz yasa koyucuların icraatları ortada. Bize düşen, bu yasaları tahkik ve mahkum etmek, adalete hizmete yarar yasalarla değiştirmek için emek vermek.

Çürük yasalardan bir yasanın mağdurlarından bir mağdurun hal-i pürmelâlini ortaya koyan dilekçemin açıklamalar kısmı bu amaçla dikkatinize sunuyorum:

1. Müvekkilim, yapımı ve uygulaması ciddi anlamda sorunlu olduğu aşikar 6284 sayılı kanunun mağdurlarından biridir.

2. İşbu karar müvekkilin evden uzaklaştırması hakkında verilen 4. karardır.

3. Müvekkilin eşine karşı herhangi bir şiddeti, hakareti, tehditi, aşağılamayı veya küçük düşürmeyi içerir söz veya davranışı bulunmaksızın alınan kararlar hukuka aykırıdır.

4. Herhangi bir delil, rapor, tanık, belge, sözlü veya yazılı ispat aracı, haklı bir karine olmaksızın, yalnızca kadının tek taraflı ve gerçeğe aykırı iddialarıyla, adeta bakkaldan sakız alınır gibi alınan kararların akla, vicdana, adalet duygusuna, hakkaniyete uyan bir yanı bulunmamaktadır. Böyle bir usul ve esasla alınan karara “Yargı Kararı” demek ancak şeklen ve kerhen mümkündür. Hukuk kavramı ve Yargılama’nın mahiyetine sırt çevrilerek karar alınmamalıdır.

5. Yasanın Hukuk mantığına aykırı ve çürük olması uygulayıcıların elini kolunu bağlamamalı, hakimlerin altına imza attığı kararların maddi değilse bile manevi yükünü taşıdıklarını gözardı edilmemelidir.

6. Karar alınırken titizlik gösterilmemesinin bedelini müvekkilim ve babalarından koparılmış iki küçük çocuk ödemektedir. Bu “keyfi” kararların veballeri olduğu hatırdan çıkartılmamalıdır. Ortada somut bir gerekçe, hatta ciddiye alınacak bir şüphe bile yokken bir insan 6 aydan fazladır evinden uzak tutulmakta, iki evlat babaları hayattayken kısmen yetim bırakılmaktadır.

7. Müvekkilim son uzaklaştırma kararı uyarınca 2 aylık süresini doldurup evine ve evlatlarının yanına döndüğünde, -ki gidecek başka yeri yoktur, satın aldığı o evin halen kredi borcunu ödemektedir- bu kanunu suistimal etmeyi alışkanlık haline getiren eşi, kendisine “Neden eve geldin!?” diyerek çıkışmıştır. Çocukların yanında tartışmaya girişen eşe, kreşe giden dört yaşındaki küçük çocukları karşı çıkmış ve “Anne, bir daha babamı evden uzaklaştırma!” demiştir. Aylardır annesinin yanında kalan çocuklardan küçüğü, babasının hakim kararıyla evden haksız yere uzaklaştırılmasına dilinin döndüğünce bu şekilde isyan etmiştir. Öte yandan, annesinden çok korkan 7 yaşındaki büyük çocukları, babasının bir kez daha evden uzaklaştırılacağını öğrenince odasına girip ağlamaya başlamıştır.

8. Peygamber eşlerinin bile Allah tarafından vahiyle uyarıldığı bir dünyada bu ülkenin kadınları kelimenin tam anlamıyla melek olsalar bile bu yasa hukuka aykırıdır. Yalnızca kadının beyanı ile, hiçbir somut delile ihtiyaç duymadan verilen kararlar zulüm niteliğindedir.

NETİCE VE TALEP :

Yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle, müvekkilim ve iki çocuğunun daha fazla mağdur olmasına engel olunması adına mezkur haksız ve hukuksuz koruma kararının tümüyle kaldırılmasına karar verilmesini vekaleten arz ve talep ederim.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Aynı Hikâye

Yayınlanma:

-

Zamanlar ve nesiller değişiyor elbette ama hikâye aynı. Aktörler farklı, kurgular benzer. Kurgu da denebilir mi, emin değilim doğrusu. Mutlak bir kurgunun farklı vakitlerde biraz farklı biçimlerde arz-ı endam edişi, ötesi yok gibi.

Habil ile Kâbil’in misyona dayalı soyları her dönem yanımızda, karşımızda duruyorlar. İttifak ve karşıtlıklarımız onların o mutlak kurgudan mülhem pozisyonlarına göre değişiyor ama hikâye devam ediyor, özünü koruyor.

Genç kuşakları heyecanlandıracak, onların havsalalarını yeni anlam alanları ile muhatap alacak bir çizgi ve akışın yokluğundan yakınılabilir. Bu tarz sızlanmaların iyi niyeti mündemiç niteliklerine saygı duyulmalıdır ancak yakınmanın “ne”liğine dâir tartışmalara ihtiyacımız var.

Dönemsel heyecanları tetikleyen yasaklamalar, baskı ve yıldırma politikaları, egemenlerin yaşamların bambaşka taraflarına dönük kuşatmaları gençleri, ideolojik cenahları harekete geçirme potansiyeli vardır mutlaka.

Gençlere dâir bu yazıda da öne çıkan vurgular muhakkak büyük beklentilerin, onların yokluğunda oluşan hayal kırıklıklarının yansımasıdır, bunu da ‘hikâye’ benzetmesiyle dile getirmek tabii karşılanmalıdır.

Genci-yaşlısı ile hakikat yolculuklarında adalet mücadelesi vermeye azmetmiş bir toplam hangi hikâyenin ardından yürüyecektir ya da hangi hikâye onların derlenip toparlanmasına, davranmasına vesile olacaktır?

Hikâye orada öylece duruyor.

Devasa büyüklükte bir destan demeli belki de. Hikâye, görece kısa anlatımlar için daha uygun bir adlandırma.

Orada öylece duran hikâye, üzerinde vâr olduğumuz coğrafya ile yakın zamanlar birlikteliğiyle uzak coğrafyalar ve ciğer paralayan vaziyetler arasında gezinip duruyor: Halk hikâyelerinde olduğu gibi enstrümanlarla buluşan yanık seslerle feryatlarını bütün bir âleme, halklara, coğrafyalara salıyor.

Dijital varlıkların hakikat hedefli kavrayış alanlarında boy verme iddialarından Anadolu’da kuruyan göllerin dudakları çatlatan kuraklıklara uzanan zihinsel altüst oluşlara, Ceylan kızımızdan Aylan bebeğimize kesiksiz ilerleyen zulümlere, alın terinin ayaklar altına alınmaya çalışılan haysiyetine, yıldızlardan cadde ve sokaklara değin hayal edilemez büyüklükteki alanlara tahakküm eden egemenlik biçimlerine, börtü böceğin çığlıklarına, insanın türlü çeşit kuşatmayla nefessiz kalışına kadar aynı hikâye destan olma yolunda emin adımlarla ve gözümüzün içine baka baka devam ediyor.

Hikâye, kendini arayanlar için orada duruyor.

Az evvel dediğimiz gibi, kolayca görünebilmek için kendini büyüterek, azmanlaştırarak. Okuyucu, hadi dinleyici diyelim, esasen yabancısı olmadığı bu kurguya muttali olduktan sonra ne yapacak? İhata imkânlarını aştığı için o çerçeveyi yabancılayıp kendisinden uzak mı duracak?

Hikâye aynı… Muhatapların dönemsel zayıflıkları, alınamayan pozisyonlar onun aynılığını etkilemiyor. Sanırım, İsmet Özel’in “Aynı Adam” şiirindeki “aynılık” eksik olmalı.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İttifaklarda Nereden Başlamalı?  

Yayınlanma:

-

Farklı kişi ve çevrelerin birlikteliği hassas ve kırılgan olur. Dolayısıyla tarafları hırpalayıp yıpratacak ve herhangi bir yakın ya da uzun vadeli fayda hâsıl etmeyecek lüzumsuz ve yersiz tartışmalardan uzak durmak gerekir.

Bu tespitler yakıcı tartışmaların mutlak sûrette yapılmaması gerektiği anlamına gelmez. Bu tarz birlikteliklerin özel konumlarının bir gereği olarak ele alınmalıdır.

Belli/adı konuşmuş bir alan ve pratiğe odaklanmak, çerçevesi belirlenmiş meseleleri ele almak başka oluşumlarla ortak işler yapmak için adım atan çevrelerin işini kolaylaştıracaktır. Niyet ve pozisyonlar kesinleşince oluşacak özgüven iklimi gelecekte çok daha samimi tartışma atmosfer ve ortamları oluşturacaktır.

Uzun ve yorucu müzakereler, teorik tartışmalar bahsettiğimiz bu birliktelikler için risklidir. Salt düşünsel tartışmalarla bir yere varılamaz. Bir şekilde geçmişte yolları kesişmiş, acı tecrübeler etrafında duygusal kopuş ve karşıtlıklar yaşamış grup ya da kişilerin yıkıcı hesaplaşmalara varabilecek değerlendirmeleri fazlasıyla sürdürmelerinin önüne geçilmelidir.

Pratik sorunlar, somut mücadele alanları etrafında bir araya gelmeler sıraladığımız olumsuzlukların aksine bir seyir takip edecek, bambaşka neticeler üretecektir. Belirlenen ve ortaklaşılan alanlarda zulme karşı egemenlerin karşısına dikilen bir irade örgütlenebilirse farklı çevrelerden oluşan mezkûr yapılarda duygudaşlıklar pekişecek, düşünsel/teorik tartışmalar bu iklimin bereketli ortamında çok daha içten ve sıcak koşullarda ilerleyebilecektir.

İslami çevrelerin -çok azı dışında- ısrarla uzak durdukları yerel ve küresel zulüm, yozlaşma ve fitne alanları var. Bahis mevzu ettiğimiz oluşumların, ortak iradelerin ufkunda evvel emirde bu zulüm başlıkları olmalıdır. Sıralanacak madde başlıklarından besmele çekilerek yola koyulmalıdır.

Herhangi bir zulüm alanından yola çıkacak hakikat ve adalet talebi/mücadelesi, meseleleri genele teşmil eden ve zalim-mazlum gerilimini bütün aktör ve süreçleriyle ortaya koyan yapısıyla her adımında, her şeyi söylemiş olabilecektir. Bu zaten ilkesel bir tutumdur.

Gereksiz ve yeni yaralara sebebiyet verecek tartışmalara fazla heveslenmeden, olur olmaz yer ve aşamalarda geçmişi ve hataları deşelemeden yol alındıkça birçok mevzunun kendiliğinden kapandığı ya da bir hâle yola konulduğu görülecektir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM