Connect with us

Köşe Yazıları

İsmet İnönü’nün 10 Günü

Yayınlanma:

-

Bugünü anlamak için tarihi, hiç değilse yakın tarihi asgari düzeyde biliyor olmak, yeterli değilse de gereklidir. Bir süre önce kaleme aldığım, “Kazım Karabekir’in 10 Günü” adlı yazıya kardeş bu yazıyla amacım dikkatleri yakın tarihe biraz da olsa çekebilmek.

İsmet İnönü’nün Defterler’ini (1919-1973) yayına hazırlayan yazar Ahmet Demirel, Sunuş’una şu tespitlerle başlıyor: “İsmet İnönü’nün yaşam öyküsü, bir anlamda, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk elli yıllık tarihinin öyküsüdür. Kuruluşundan İnönü’nün yaşama veda ettiği 25 Aralık 1973 yılına kadar geçen elli yıllık zaman dilimi içerisinde, Türkiye Cumhuriyeti’ni ilgilendiren hiçbir olay yoktur ki İnönü içinde bulunmasın.”

İsmet İnönü Türkiye’nin ilk başbakanı ve ikinci Cumhurbaşkanı. “Kurtuluş” ve Kuruluş olarak adlandırılan dönemde ikinci adam konumunda bulunsa da Tek Adam’ın vefatının ardından Tek Parti’de ipleri eline aldı ve milyonların kaderini etkileyen kararları imzaladı.

İnönü’nün Defterler’inden klasik bir günlük olarak bahsetmek doğru olmaz. Daha ziyade kendisi için, hatırlatıcı bir nitelik arz edecek biçimde kaleme alınmış bu notlar, benim gibi, o dönem tarihine vakıf, uzman olmayan “sade” okurlara çoğun, pek bir anlam ifade etmeyecektir. Tam da bu sebepten ötürü Ahmet Demirel, kritik yerlerde, alt satırda parantez açarak açıklamalar eklemiş. Yayına hazırlayan tarafından ayrıca ilave edilen bu notların ne denli aydınlatıcı olduğunu göstermek adına seçkimde ikisine yer verdim, italikle.

20 Nisan 1930 tarihli açıklama notu üzerine ben de dipnotta bir açıklama ilave ettim.

Yakın tarihe uzaktan bakanlar için bir yakınlaşma fırsatı doğar, belki buradan yeni okumalar ve bir hayır çıkar. Hiç değilse, okullarda zerk edilen yalan dolanla kirletilmiş dimağlarımız için ufak çaplı bir detoks olur. Eskimesin diye birkaç kelime için sözlük karıştırma keyfi de cabası.

24 Şubat Pazartesi 1925

12 vilayette idare-i örfiye ilan olunmuş. Dini vasıta-i siyaset ittihaz edenler aleyhine kanun hazırlanmış. Fethi Bey, Terakkiperver Fırka teşkilatını lağvetmelerini (Cafer Tayyar, Karabekir, Rauf, Adnan Beylerden mürekkep) davet ettiği ve gelen rüesaya teklif etmiş. Paşa ile teminat vermişler. Fakat teklifi reddetmişler.

23 Şubat Cumartesi 1929

Gündüz, akşama doğru, evinde yatak odasında Gazi ile dahili durumu gözden geçirdik. Aleyhimize çalışma var; gizli; teşkilat belli değil. Orduyu korumak lazım. Çaresi “Takrir-i Sükûn” kanununu yenilememek. Kendisini, bu kararından, yeni bir mücadeleyi açıkça göze almasından, hararetle tebrik ettim. Şaşkın bir halde memnun.

20 Nisan Pazar 1930*

Akşam Gazi ile Marmara’da. Yeni intihap. Muhalif fırka intihabı. Fethi Bey’in muhalefet riyaseti görüştük. .

(1920’li yıllar sona ererken ülke içindeki bütün muhalefet odakları artık kesin olarak susturulmuş ve bir tek parti yönetimi kurulmuştu.(…) Nihayet beklenen muhalefet partisi 12 Ağustos’ta Serbest Cumhuriyet Fırkası adıyla kurulmuştur. (…) Partinin kuruluş süreci fiilen yaz aylarında başlamış olmakla birlikte, İnönü’nün 20 Nisan 1930’da tutmuş olduğu bu not partinin kurulmasına ilişkin kararın çok daha önceden verilmiş olduğunu açık bir biçimde göstermektedir. Öyle ki Cumhurbaşkanı ve Başbakan muhalefet partisinin başkanının kim olacağı hakkındaki kararı da 20 Nisan’da vermişlerdir.)

31 Aralık 1930

Şark vilayetlerinde bu son geçen hadisat: Bu sene için şark vilayetlerimizde büyük hadisat hazırlanmıştır. Cumhuriyet düşmanları hudut haricinde senelerden beri hazırlıklarının kemale geldiğini zan ediyorlardı. Bu hazırlık 925 Şeyh Sait’in irticai kıyamından daha tertipli, daha vasi idi. İftirakçı harici teşkilat memleket dahilinde daha uzun zamanda (okunamadı) sanıyorlardı. Kıyam her üç hudut gerisinden taarruzda.

Şubat 939

Atatürk ile münasebetlerimizi belki birçok defa yazacağım. Yeni hayatıma başlarken son senelerime ait birçok satır ile başlamak zaruri oldu.

Son seneleri Atatürk’ün çok zor olmuştu. Gece alkol tesiri ile alınan teşebbüsleri ertesi gün daima iptal etmek bir eski âdetimiz idi. Son seneler bu adet kalkmağa başladı. Hele nihayete doğru (1936-37 vuzuh ile hatırladığım seneler) gece arzu veya teşebbüs ettiği bir işi ertesi gün tamamen sakin ve tamam iken de iltizam (ile) takip etmeye başladı. Sıhhatında ve alkolün tesiratında bu tebeddülü fark ettiğim andan itibaren korkum çok arttı.

Son seneler hükümet azasının ayrı ayrı kendisine çok bağlı olmasını düşünüyordu. Bunun için ibtidai usuller kullanmak istedi.

Hülasa Eylül 1937 kavgası oldu. Bu kavgada haksızlık, esasında Atatürk’ündü. Tatbikatta idaresizlik ve haksızlık ikimiz arasında bana düştü. (…)

12 Aralık Salı 1939

Şarkışla’ya varmadan Gemerek köyünü gördük. Büyük muhacir köyü olmuş. Tek bir ağaç yok. Suyu da yokmuş. Vali bu köyün halini tahkik edip avdette söyleyecek.

Sivas’ta gezinti.

Yarım çimento fabrikası. Halbuki ne kadar lazım!

Divriği de Mümtaz Pş.

Çetinkaya istasyonu

Mamur evlerde. Güzel bir manzara

Soğuğa sormuşlar: Nerelisin? Erzulumluyum. Emme, çokluk Sivas’ta otururum. Beni orada da bulamazsanız, Yozgat’ta arayın.

12 Ocak Pazar 1947

Hamdullah Suphi’yi çağırdım. Demokrat Parti Kongresi hakkındaki intibaını sordum. Çok mahzun olduğunu ve ümidini kestiğini söyledi. Fırsat bulursa görüşmek istediğinden bahsetti.

8 Eylül Perşembe 1955

Tekrar Örfi İdare

(6-7 Eylül olayları üzerine hükümet önce sıkıyönetim ilan etti, sonra kaldırdı, ardından yine ilan etti)

27 Mayıs Cuma 1960

İnkılap. Milli Birlik Komitesi İlanı

3 Haziran Cuma 1966

Sabah 09.30’da Ali İhsan geldi. Diyarbakır yazısını gözden geçirdik. Yarınki radyo konuşmasını hazırlayacak.

S. 10.30 hareket 12’den sonra Malatya görüşme

13’ü geçerken Diyarbakır. Güç hal ile çıkış. Partiye ve otele gidiş. Tayyar’da öğle yemeği yerine sandviç. İsabet. Otelde güç hal ile sıcak su duş. 16.30’u geçerken miting meydanı. Eyi topluluk. Diyarbakır’da Said-i Nursi adından bahsetme, Nurcuları hedef al dediler. Batıda da Nurcuyu kolla, Said-i’yi suçla derlerdi. Nurculuk bir mürteci idarenin sembolü olarak ortada.

* 1920’li yıllar sona ererken ülke içindeki bütün muhalefet odakları artık kesin olarak susturulmuş ve bir tek parti yönetimi kurulmuştu.” Her dönem dönen “muhalefet odaklarının susturulması” çarkı o yıllarda toplumun üzerinden bir silindir gibi acımazsızca geçmişti. İstiklal Mahkemeleri’ne yakından bakıldığında sözde yargı eliyle ülkede adeta terör estirildiği görülecektir. Öteki Tarih (2) kitabında “Rejimin Terör Aygıtı: İstiklal Mahkemeleri” adlı makaleyle, tarihçi Ayşe Hür bu sözde yargı süreçlerine ışık tutuyor.

Birinci Dönem İstiklal Mahkemeleri 1920-22 arasında 12, 1922-23 arasında 2 olmak üzere toplam 14 Mahkeme (Ankara, Eskişehir, Konya, Isparta, Sivas, Kastamonu, Pozantı ve Diyarbakır illerinde) kurulmuş ve görev yapmış. Resmi verilere göre bu mahkemelerde toplam 59.165 kişi yargılanmış. Bunların 41.678’ine çeşitli cezalar verilmekle birlikte 1.054 kişi hakkındaki idam cezası infaz edilmiş. Ne var ki bu davalara ilişkin belgelerin büyük bölümü kayıp olduğundan rakamlar gerçeği yansıtmıyor. “Bu konudaki en önemli çalışmanın sahibi Ergün Aybars’a göre idam edilenlerin sayısı beş binin üzerinde olmalı.”

İkinci Dönem İstiklal Mahkemeleri ise 1925 ila 29 yılları arasında Şark İstiklal Mahkemeleri adıyla 14 vilayet ve kazada idari, adli, askeri her türlü askeri ve sivil davaya bakmıştır. Davaların neredeyse tamamen siyasidir.

Mahkeme heyeti üyelerinin anılarına ve resmi belgelere bakılırsa İsmet İnönü ve Mustafa Kemal bu “mahkeme”lerle doğrudan temas halindedir.

Siyasi hesaplaşmanın sahnelendiği mahkemelerde 7.500 kişi yargılanmış, 3.280 kişi çeşitli cezalara çarptırılmış ve 660 kişi idam edilmiştir.

Ayşe Hür’ün, kaynakça ile verdiği bilgilerin yanı sıra makaledeki en çarpıcı nokta Mahkemelerin nasıl iş gördüğüne ilişkin şu tespitlerdir:

Kararların verilmesi için delile gerek yoktu. Sanıkların avukat tutmaları çok nadir bir durumdu, zaten ne buna vakit vardı ne bu görevi üstlenmeye cesaretli avukatlar. Kararlar hakimlerin vicdani kanaatine göre verilirdi ve temyiz edilemezdi. Verilen cezalar (ve idamlar) derhal infaz edilirdi. Kararlar o kadar ecele ile alınır ve yerine getirilirdi ki, yanlışlıkla başkasının yerine idam edilenler bile olurdu.

Mustafa Kemal, Türkiye’nin diktatörlükle yönetildiği izlenimini ortadan kaldırmak için kurdurduğu sözde muhalefet partisinin çok kısa sürede gördüğü muazzam rağbet karşısında şaşırmış ve hayal kırıklığı yaşamıştır. (Parti 3 ay gibi kısa bir süre sonra bizzat kurucusu tarafından kapatıldı.) Serbest Fırka kurucu başkanı Fethi Bey İzmir’e mitinge gittiğinde adeta yer yerinden oynamıştır. 50 bin kişilik bir kitle tarafından büyük bir coşku ile karşılanan Okyar, deniz yoluyla geldiği şehre ayak basmakta tereddüt etmiştir.

Halkın, henüz 7 yıllık cumhuriyet idaresinin gerçekleştirdiği zulümlerden nasıl bunaldığını gösteren meşhur mitinge ait çarpıcı bir hadiseyi Şevket Süreyya Aydemir Tek Adam Mustafa Kemal adlı kitabında şöyle anlatıyor: “Polislerin halk üzerine ateş açması bir faciaya yol açtı. 14 yaşında bir mektepli çocuk öldürüldü. Bu hâl galeyanı büsbütün artırdı. Binlerce kişilik halk dağları önünde ve kucağında ölen çocuğunu taşıyan ihtiyar bir baba, oğlunun cesedini Fethi Bey’in ayaklarına bıraktı ve “İşte size bir kurban! Başkalarını da veririz!” diye haykırdı ve inledi: “kurtar, kurtar bizi!” Bu hazin bir manzaraydı. Ama kim, kimden kurtarılacaktı? İzmir’in düşmandan kurtarılışı ise, henüz sekiz yıl olmuştu. Kurtaran da milletin başındaydı. O halde ya bu galeyan? Ya bu kurban?” (bakınız: “Cumhuriyetin Tarihi”, Celaleddin Vatandaş, Pınar Yayınları)

Kurtarıcılarından kurtulmak zorunda kalmak, halkların, bilhassa Ortadoğu halklarının bir kaderi ve kederi olsa gerek. Türkiye’nin, ilk meclisin kapatılması ile başlayan darbeler tarihi de bu kader ve keder ekseninde ele alınması gerekli topyekün bir mücadeleden başka nedir ki?

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Kötürümleşmeye Tuz Biber

Yayınlanma:

-

Birçok talihsiz aşamalardan geçmişti İslamcılığımız, belki kavramın kendisinden başlanarak sıralanabilir bunlar. Kolay olmadığını da kabul etmek gerekir bu sıralama faaliyetinin, kolay olan hiçbir şey yok.

Uzun asırlar boyunca kötürümleştirilmiş bir Müslüman tipolojisi ile karşı karşıya olduğumuzu unutmuyorduk aslında ama en azından tevhîdî/Kur’ânî süreçle tanışanların yaşadığı dönüşümü de tam kestirememiş olmakla suçlanabiliriz, kabul.

Halkın tabanda, dinî/manevi takviye ile mücehhez merkezî devlet/otorite güçlerine karşı örgütsüz kalmasının faturalarını modern dönem tanıkları olarak iki farklı biçimde tecrübe ettik. Dayatmacı/zorba modern süreçlerle de, nihayet önemli oranlarda onunla iç içe geçmiş sözüm ona dinî görünümlü süreçle de dindar halkın her karşılaşması bu kötürümleşmenin ürettiği düşük yoğunluklu tepkinin örneği olarak tarihe kayıtlanmıştır.

Bu ne kadar değiştirilebilir ya da değiştirilebilir mi, bundan emin değilim.

Tevhidle buluşma serüvenimizde tüm iyi niyetli çabalara rağmen Kur’an’la temasımızın tarihsel ön yargıları aşarak gerçekleştiğini söyleyemeyiz. İslam dünyasından yapılan özenli-özensiz çevirilerin de bu yetersizlikte elbette payı büyüktür.

Kur’an’ın özellikle siyasal kavram haritasının tüm gayretlere rağmen lâyıkıyla kavranılamadığını cesaretle savunmalıyız. “Salât”tan başlayarak “zekât”a, “şûrâ”dan “mescid-i haram”a, “dâru’s-selâm”dan “infak”a, “sabır”dan “teslimiyet”e uzanan ve oradan resullerin pratik örnekliğine varan çemberde sahih bir Kur’an kavrayışından mahrum kaldığımızı bugünkü tıkanıklığın sebeplerini irdelerken görebiliyoruz.

Az evvel değindiğimiz Müslüman kitlelerin kötürümleştirilme bahsine geri dönelim: Kur’an vurgusuyla yola çıkanların siyasal kavrayışlarındaki eksiklik ve zaafiyetlerle yüzleşmenin vakti çoktan gelip geçmiştir. Hem de çokça geçmiş durumdadır.

Geniş kalabalıklardaki kötürümleşmenin kalıcı olması hatta bu kötürümleşmenin güçlenerek Kur’ânî söylemi öne çıkaranları yutması karşısında en çarpıcı, can alıcı muhasebeyi yapma zorunluluğumuz var. Bunu yapmadıkça kaybetmeye devam edeceğiz.

İmparatorluklardan/ulus devlet otoriterliklerinden sıyrılabilmiş bir İslami siyasi perspektifimizin/söylemimizin olamaması, bir yandan Kur’an’ın ve resullerin örnekliğinin lâyıkıyla kavranılmadığını; diğer yandan da egemen dünya düzenini ve onu doğuran fikriyatı çözümlemede yetersiz kalındığını bize açıkça gösteriyor.

Buradaki her bir iddiayı açmak gerekecektir, bunun farkındayım. Esasen pek çok yazı ve pratikle bunun yapıldığını da savunabilirim. Kur’an ve siyerin örnek öğreticiliğini kavramaya niyet etmiş, mütekâmil bir seviyeyi tutturamamış olmakla birlikte epeyce yol almış ancak bir şekilde az ya da çok AKP ile yolunu kesiştirmiş tevhîdî çizgi mensuplarının yarattığı tahribat da bütün bu yetersizliklere tuz biber ekerek kötürümleşmeyi zirveye taşımıştır.

Zulme karşı adalet cephesinden yana olmanın ancak sağlam bir kavrayışla mümkün olabileceğini biliyoruz. Bu kavrayışın gereklerinden yeterince bahsettik. Eksik olan şey, bu kavrayışların tabii sonucu olarak boy vermesi gereken pratiktir.

Burada durup durup geri dönerek aynı soruları sorabiliriz hatta sormalıyız da!

Kötürümleştirici mezkûr süreçlerin gadrine uğramış kavramların algılanışlarını nasıl oldu da kurtaramadık; hem de onca tevhîdîlik iddialarına rağmen! Kurtarabildiklerimize ya da bizim dışımızda da seyreden fıtrî-vicdanî tecrübelere sırtımızı nasıl dönebildik!

Bu kısa yazı, 7 Ekim 2023’le başlayan Aksâ Tûfânı sürecindeki genel tutum alışlardaki zaafiyetlerin de köküne inme çabası olarak okunabilir. Belli bir yerden sonra adalet cephesinde rüzgâr/lar yaratma çağrılarına cevap vermeye tenezzül etmeyerek kötürümleşmede ısrarcı olan cenâhın yarattığı helâk aşaması da mümkün olabilir tabii; sünnetullahın tecellisi tarihsel bir bilgi değilse şayet!

 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Sıkışma ve Çıkışsızlık

Yayınlanma:

-

Asgari düzeyde bir örgütlülük olmayınca en kritik zamanlarda ne yapacağınızı bilemiyor, öyle ortada kalıyorsunuz.

“Acaba kimin eylemine katılsam? Hangi protestoya dâhil olsam? Yarınki yürüyüşe gitsem mi? Ortada kimse yok, bu nasıl bir tepkisiz toplumdur!”

Çaresiz bir hâlet-i rûhiye, Aksâ Tûfânı sürecinde olduğu gibi tarihsel kırılma anlarında pek çok insanın yakasına yapışır. Kıvrandırıp durur onu. O âna değin yapıp ettiklerini vedahî yapmayıp etmediklerini önüne seriverir. Bir muhasebeden ziyade pişmanlık ya da yazıklanma denilebilecek duygu durumuna teslim olur o kişi: Tam onaylamadığı, eksik ya da yanlış gördüğü birtakım etkinliklerle vicdan söndürür. En nihayetinde esaslı tavırlar üretemeden tarihin dışına itiliverir.

İsrail’in, Gazze’ye dönük tamamen katliam amaçlı eşi benzeri az görülür vahşi saldırısı boyunca Türkiye’deki özelde İslamcı çevrelerin, genelde bütün toplumsal-siyasal kesimlerin tepkisinin son derece düşük seviyede seyrettiğine dâir ortak bir kabul oluştu neredeyse. Elbette ben de bu kanaati paylaşıyorum. Dünyanın pek çok farklı coğrafyasında insanlığın mühim bir kısmının ayağa kalkmasının dayattığı bir utancı yaşadı aslında Türkiye’deki temiz vicdanlar. Öteden beri Filistin meselesinin ateşlediği bilinçleri taşıyan farklı ideolojik ya da toplumsal çevrelerdeki genel sönümlenme, yüzleşilmesi belki ertelenen hakikati kesin bir şekilde ortaya çıkarmış oldu.

AKP iktidarının uzun yılları boyunca açık bir şekilde tespit edileceği üzere Kürt ve sol/sosyalist çevreler sakınımsız hukuksuzluklarla, siyasal hareket alanlarının sürekli kısıtlanması ve kolluk marifetiyle alabildiğine baskılandı. İslami denilebilecek çevrelerin büyük bir kısmı da büyüyüp iyice obezleşen bir cemaat olan devlet yapısıyla bütünleştirilip üzerlerine toprak örtüldü. Böylece toplumsal muhalefetin kötürümleştirilmesi önemli ölçüde tamamlanmış oldu.

Esasen bu gibi durumlarda yeni dalgaların ortaya çıkması, yeni kadroların toplumsal muhalefet önderliğini üstlenmesi, yeni usullerin yeni aktörlerle örneklendirilmesi beklenir. Türkiye siyasallığında bu bir türlü olamıyor. Bunun kendine özgü toplumsal nedenleri var muhakkak ve tartışılmayı fazlasıyla hak ediyor.

Bu analiz derinleştirilebilir lâkin umuma dâir değerlendirmelerin bize pek bir faydası yok. Ülkedeki batmış ve çoktan bitmiş İslâmiliğe dâhil olmayan bir damar var ya da vardı; işte kılcalları birbiriyle birçok meselede çelişse de o damardan olan beklentinin karşılıksız çıkması bizi çıkmaza ve umutsuzluğa sürükleyen asıl sebeptir.

Bu damar, önceki kuşaklar özelinde sohbet halkalarını aşarak açık siyaset üretme temelinde örgütlenemedi; böylece kendi kendini kötürümleştirdi. Siyasal/dinî netliğe ulaştıran tevhîdî kavrayış nimetini lâyıkıyla değerlendiremeyen bu kuşak hemen hiçbir toplumsal ve siyasal meselede inisiyatif alamadı, açık siyasal hedefler belirleyemedi. Bu damar bünyesinde yer alan ve önceki kuşağı takip eden ve görece gençliğe tekabül eden kuşak ise akademik ilgi tarafından kötürümleştirildi, üniversite yıllarında neredeyse öğrenci kulübü faaliyetlerine denk düşen kısmî siyasallaşma/örgütlenme tecrübesini ileriye taşıyamayarak bireysel mevzilere çekildi ve bu sûretle kendini kötürümleştirdi.

Bahse mevzu önceki kuşağın, sabiteleri güçlü olduğundan siyasallaşamama kötürümlüğüne rağmen akîdevî bağlılık pozisyonunu muhafaza ettiği rahatlıkla söylenebilir ancak bu durum dertlerimize derman olmuyor. Artık Rableriyle aralarında gerçekleşeceklere terk edilmiş zamanlara ulaşmış gibiler. Diğer bölük ise ne yapacağı hususunda teslimiyetten gerçekliğe dâir yaşadığı çokça zaafın, belirsizliğe mahkûmiyetin tutsağı olduğundan, temel ilkeler alanına dâir mühim şüpheleri merkeze aldığından kıpırdayamıyor ve hakikate dâir güçlü şüphelerle neredeyse zincirlenmiş durumda; çoğunlukla da yalnız ve yol haritalarına mesafeli.

Bu iki ana hat hâlâ birbirleriyle çözümsüz ve çıkışsız müzakereler yürütüyor lâkin ufukta görünür bir kurtuluş emaresi yok. “Sıkışma” sözcüğü durumu topyekûn ifade edebilir. Buradaki zengin tarihsel birikim siyasal önderlik makamına eremediğinden ülkedeki İslamî duyarlıklı geniş toplumsal kesimleri sevk edebilmede güç ve potansiyelini de neredeyse tümüyle yitirmiş durumda. Bu durumda halk, devşirmelerin yönlendirmesiyle ilerleyip rakipsiz siyaset yapan egemenin gölgesine sığınmaktan başka bir seçenek bulamıyor.

Birincisinin tabii ve sosyolojik ömrünü neredeyse tamamlamak üzere olduğu bu tarihsel evrede yer yer sahte örgütlenme ve söylemlere savrulmuş ikinci kuşaktan bir çıkış/açılım gelebilir mi, diye baktığımızda bir şey görebilenin olacağını zannetmiyorum doğrusu.

Bu sağlam mücadele geleneği kurmanın uzağına düşmüşlüğün çaresiz ve karanlık tablosu bize başka bir şey sunacak değildi. Örgütlülüğün türlü çeşit zulümlere karşı ülke içinde ve küresel düzeyde oluşan mücadele birikimi, tecrübesi olmaksızın sokaklar, meydanlar çekip çevrilemezdi. Yapılamadı da, yapılacak gibi de değildi. Elbette yalnız bırakılmış küçük çırpınışlar bu değerlendirmelerin dışındadır.

Rafine bir tevhidî söylem üretmenin gerekli şartları vardır. Çoğu zaman imrendiğimiz festival tarzı protestoların ötesinde red ve inşayı keskin ve yakıcı bir biçimde vahyin penceresinden işaret eden kurucu söylemlerin halklar ve egemenlerle buluşma yolları vardır. Bunlar bir çemberde pişer ve kesintisiz devam eden örgütlü bir adanış ve açık mücadele sürecini zorunlu kılar.

Türkiye İslami çevrelerinin görece en kolay yapabildikleri İsrail karşıtı eylemlilikleri bile ideolojik bir netlik ve toplumsal bir genişlikte örgütleme kabiliyetinden büyük oranda uzaklaşmaları muhasebe için elbette bereketli bir zemin sunan bir nimet olarak algılanmalıdır. Böylece yakın ya da uzak bir gelecek için yeni ufuklar kendini gösterebilir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Süt Güğümleri

Yayınlanma:

-

Ağlıyoruz.

Gazze için, Filistin için, gökyüzüne bakmaktan korkan çocuklar için, kulakları tırmalayan yırtıcı mekanik seslerin yaktığı her sokak için!

Sanki dünyanın karanlık bir dönemindeyiz fakat çıkamıyor gibiyiz.  Sadece günler içinde bu psikolojinin hepimizi sarıp sarmalaması ne kadar dehşet verici! Sanki Gazze şeridinde sıkışıp kalmış, çoluğunu çocuğunu nereye saklayacağını bilemeyen bir anne, baba gibi biz de bir sıkışmışlık duygusunun içinde kalakaldık. Yamultulmuş, yaralanmış; sağ kalanların ne yapacağını bilemediği, uzaktan bakanların yutkunabildiği bir hâl bu! Üstelik gerçekliği bu kadar uzaktan tam olarak anlamlandıramıyoruz da… Gerçek, enformatik bir çağda bile mesafelerle ölçülüyor hâlâ. Ne kadar uzaktaysanız, ne kadar dışındaysanız algılayıp anlamak zorlaşıyor, bozuluyor, değişiyor. Yaklaştıkça her şeyi sıkıştırıp yutmaya çalışan devasa makinenin kokusu genizlerinizi yakmaya başlıyor. Kudüs’te TOMA’lardan üzerine lağım suyu sıkılan muhabiri hatırlıyoruz değil mi? Şaşırarak nasıl koktuğunu anlatmaya çalışıyordu.

Yine de bu yazının konusu Filistin’de ateş düşen bir ‘ân’a, siyasi hesapların delirtici ruhsuzluğuna ait değil. Bu yazı Ringelblum’u hatırlatacak size. ‘Umut’ kavramının durduğu son noktayı, son kırıntısını insanın nasıl var kılabileceğini hatırlatacak. Gazze niye yenilmeyecek, bunu hatırlatacak. Büyük direniş öyküleri üzerinden değil üstelik. Doğruca kıyıcı savaş makinelerine motosikletine atlayıp dalan iki Hamas gönüllüsünün delirtici cesareti üzerinden de değil.

***

1942 yılındayız. Topluca sürülen, gettolara sıkıştırılan bir mezalim dönemi. Sadece Varşova gettosunda sıkıştırılmış 60 bin insan vardır. 60 bin kadın, çocuk, erkek.  Tarihçi Ringelblum, çıkışın olmadığı, günün sonunda herkesi yok edecek büyüklükte ruhsuz ve insafsız bir savaş makinesine karşı insan olmanın son durağına sığınır: hatırlamak, hatırlanmak.

Yeniliriz, yok ediliriz; çocukların ölümünü, çocukların sarıldığı ölü baba ve annelerinin acı hatıraları hiç kimsenin umurunda olmayabilir. Fakat bir şey var ki “hatırlandığın” sürece suç ve suçlu kendini temize çıkaramayacaktır. Hatırlandığın sürece “Burada biz vardık!” sözü yanlışlanamayacak, bu sözün izi silinemeyecektir. Ringelblum, hatıraları toplamaya başlar. Arkadaşlarıyla Varşova gettosunda her gün bitebilecek bir hikayenin karalamalarını, yaşanmışlıklarını bir araya getirmeye çalışırlar. Gettonun kaldırılacağı ve herkesin toplama kamplarında nihai sonunu bekleyeceği kesinleştiğinde Ringelblum ve arkadaşları bulabildikleri her metal kutuya “Biz buradaydık!” diyen her şeyi koymaya başlarlar: kitaplar, günlükler, çizimler, fanzinler, afişler…

Ringelblum’un süt güğümlerinden çıkan çizimlerden: “Hamalın Karısının Cenazesi”

Ringelblum’un içi, bu notlarla dolu süt güğümleri savaştan sonra bulunmuş. 1946’da çamura batmış, savaş bitmiş, her şey başka bir istikamet almışken üstelik. On binlerin öldüğü, kaçamadığı, kurtulamadığı; adeta öğütüldüğü bir “delilik hâli” içinde süt güğümleri “korunmuş”tur. Bütün o notlar, çizimler ve yaşanmışlığın günlükleri katillerini hiçbir gerekçeye sığınamayacak derecede çıplak bırakacaktır. Bir başka Yahudi yazar Arendth’in dediği gibi katiller insanlara “Ne korkunç şeyler yaptım!” demek yerine “Görevimi yerine getirirken korkunç şeyler görmek zorunda kaldım!” psikolojisine kolayca sığınır. Ancak hatıralar, her bina yıkılıp toza dönse bile kalanlar, “biriktirilenler” böyle olmadığını söyleyecek, katili tutamaksız bırakacak.

Ringelblum’un süt güğümleri

Emanuel Ringelblum, biri hiç bulunamayan (belki hâlâ bir yerlerde bir zaman keşfedilecek) üç süt güğümüne doldurduğu anılarının ardından ailesiyle birlikte 1944’te idam edilir. Yahudidir, tarihin bir başka anında, insan soyunun kendini tanrının yerine geçiren müthiş egosunun altında sadece bir sayı olarak kalır. Çocukları ve komşularıyla ve diğer yüz binlerce kişi ile birlikte. Fakat o süt güğümleri “kötülüğü” ve kayboluşun izlerini öylesine hafızalara çakar ki…

Ringelblum bugün Gazze’de. Tarihin bir başka anında stratejistlerin, analistlerin, felsefecilerin hiç şans tanımadığı kapatılmış bir coğrafyada yine o süt güğümleri toplanıyor, birikiyor ve gömülüyor. Katili haklı çıkaramayacak, her şeyi ve anıları yok edemeyeceklerini öğretecek izler bırakıyor.

Devamını Okuyun

GÜNDEM