Connect with us

Yazılar

İslamcılık, Yeniden! – Ertuğrul Zengin

Yayınlanma:

-

İslamcılık tarihi genellikle bir nevzuhurlukla eleştirilir. Hâlbuki yakından incelendiğinde İslamcılığın İslam tarihi geleneğinin bir parçası olduğu rahatlıkla görülebilir. İslamcılık, bir İslamî ıslah ve tecdit geleneği olarak İslam tarihine mündemiçtir.

İslamcılık, İslam’ın kendi bağımsız bir hakikati olduğunun ve bu hakikatin her bir Müslüman tarafından gerekli eylemle gerçekleştirilmesi lüzûmuna dâir bir temel teze dayanır. Bu temel tez itibariyle İslamcı vazife, devredilebilir bir vazife değildir.

İslamcılık için, tarihi itibariyle bakarsak Cemaleddin Afganî’nin önemli ve ayırıcı bir figür olduğunu açıkça görebiliriz. Afganî, İran ve Hint Alt Kıtası İslamî düşünce ve tecdit geleneğinin ürettiği bir karakterdir. İran geleneğinden Molla Sadra, kendisine ulaşan İşrâkîliği, felsefe ekolünü (İbn Sînâcı akılcılık) ve İbn Arabî metafiziğini bir senteze kavuşturmuştu. Hint Altı Kıtası geleneğinden gelen Şeyh Dihlevî ise bir İslam âlimi olarak kendisine ulaşan hadis, fıkıh ve tasavvuf geleneklerini bir dengeye oturtarak İslam’ı kendi içsel bütünlüğüne ulaştırmayı ve onu tekrar bir metafizik aktör olarak tarih sahnesine çıkarmaya çalışmıştı.  Afganî, bu iki geleneğin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Onda bir taraftan akılcılık, bir taraftan parçalara (mezheplere ya da ekollere) indirgenemeyen bir İslamî bütünlük, diğer bir taraftan İbn Arabî’yi hatırlatan bir metafizik hamle doğrultusunda üst ve aktif insana (insan-ı kâmil) ulaşmaya çalışan bir irade vardır. Afganî’yle beraber bu noktada artık üst insanın daha politik bir zeminde, ümmetçi bir anti-emperyalizmin politik taşıyıcısı olma zaviyesinden tanımlanmaya başladığını görüyoruz. Afganî’de artık dünya tarihi politik bir tarihe, İslam da bu politik tarihe cevap verecek bir politik-metafizik canlı aktöre dönüşür (öze döner).

Afganî’nin kendisine kadar gelen tecdit geleneğinin rotasını politikaya kırdığını görürüz. Elbette bu kırmanın/kırılmanın getirdiği bazı kayıplar/eksiltmeler söz konusu olmuştur. Canlı bir gelenek içerisinde İslamcılık, buradaki olumlu ve olumsuz yönleri tartışacaktır zaten şimdiye kadar da tartışmıştır ancak Afganîci müdahalenin özgünlüğü ve gerekliliğini hiçbir çekince örtemez, örtmemelidir. Nitekim kendisine kadar geleneği yeni bir zaviyeden bir zemine oturtan Afganî ve onun öğrencisi Abduh üzerinden İslamcılık, Hasan El-Benna üzerinden İhvân’a ulaşır. İhvân içerisinde de İslamcılığın ikinci ve bana kalırsa en büyük teorisyeni Seyyid Kutup’a ulaşır. Seyyid Kutup, Mevdûdî ve Ali Şeriatî üçlüsü İslamcılığın en önemli üç teorisyenidir. Kutup’un özgün katkısı, keskin tasfiyeciliğidir; kendisine kadar ulaşan artıkları/fazlalıkları tasfiye ederek İslamî özneyi yalın olarak kurar. Kutupçu yalınlığın yalınkatlığa dönmesini engelleyen önemli katkılardan biri, yine Hint Alt Kıtası’nın önemli düşünür ve aktivistlerinden biri olan Mevdûdî’den gelecektir. Mevdûdî, özgün bir İslami siyaset felsefesi ve hükümet sistemi üzerinde düşünmüştür. Tasfiyenin ardından inşâ üzerinde çalışmalar yapmıştır. Elbette her inşâ çabası, -bunu tekrar tekrar söylemeye gerek olmasa da- gelişime/eleştiriye açıktır. Ali Şeriatî ise merkezine tevhid düşüncesini koyduğu felsefî sisteminde akîde ve ideoloji arasında güçlü bir denge ve pratik oluşturabilmiştir.

İslamcılığın bu teorik birikiminin ciddî pratik sonuçları oldu. Mısır’da İhvân-ı Müslimîn, baştan itibaren zaten ana damarlardan biriydi. Şu anda İslamcı düşüncenin hayattaki en önemli isimlerinden ve Nahda hareketinin kurucusu Gannûşî’yi hemen anmak gerekir. İslamcı gelenek yine bir kolu itibariyle İran’a ulaştı ve Humeynî ile buluşarak Şiiliğin daha mehdîci/pasifist tutumunun aşılmasına yardımcı oldu ve Devrim’i meydana getirdi. Diğer yandan Türkiye’de Millî Görüş hareketi de 1960’lardan sonra güçlenen İslamî akımların belirli bir revizyonizmle de olsa Türkiye şubesi olmuştur. Necmettin Erbakan’ın kararlı anti-siyonizminin değerini, şimdilerde idrak edebildiğimizi hemen teslim edelim. Diğer bir koldan İhvân’ın da uzantısı olarak yine Hamas’ın önemli bir aktör olduğunu ifade etmek icap eder.

Eğer İslamcılık ve aktörleri ile ilgili belirli önermelerde bulunmak gerekirse;

  • İslamcı aktörlerin hiçbiri İslamcılığın tek ve yegâne sahibi değildir. Bugün önde olan bir aktör diğer bir gün geride kalabilir, zaafa uğrayabilir ve yerini bir başkasına bırakabilir.
  • İslamcı aktörlerin hiçbirisinin davranışı kendiliğinde İslamî sayılamaz. Bu aktörler, İslamî olduklarını düşündükleri faaliyetlerde dahî yanılabilirken bazen de açık açık gayr-i İslamî tavırlar içerisinde olabilirler. Hiçbir aktörün hiçbir davranışı apriori olarak meşru değildir.
  • “O hâlde bu aktörleri İslamcı yapan nedir?” diye sorulursa “İslamî siyasî sorumluluğu almış olmalarıdır!” diye cevap verilir ancak bu sorumluluğa aykırı biçimde istikrarlı davranışlar/yanlışlar elbette herhangi bir hareketi/aktörü İslamcı olmaktan çıkarır.
  • İslamcı gelenek, yapısı itibariyle mezhep karşıtı değildir ama mezhepler üstüdür. Bir Müslümanın doğduğu yer itibariyle belirli bir mezhep anlayışı ile yetişmesi hem kaçınılmazdır hem de böyle olması icap eder ancak mezhepçilik yapan, mezhebin kendisine kapanan, İslam’ın bütünlüğüne zarar verecek ölçüde başka yorumları dışarıda bırakmaya çalışan her anlayış, sonucu itibariyle gayr-i İslamîliğe kapı açar; İslam tarihi maalesef bunun sonsuz örnekleriyle doludur.
  • İslam’da hiçbir mezhebin kendiliğinden doğru siyaseti temsil ettiğini söyleyemeyiz. Bunu söyleyebilmek mantıken de güçtür çünkü aynı dönemde dahî aynı mezhep mensuplarından çok farklı siyasî icraatlar geldiğini görürüz. Söz gelimi Hamas da Sünnîdir ama -adlarını anmaya gerek yok- birçok başka Sünnî oluşum, devlet; siyonizmin değirmenine su taşımaktadır. Yine İran, bugünlerde ABD ve İsrail emperyalizmlerine karşı şanlı bir mücadele verirken nüfus yoğunluğu Şii olan başka ülkeler boru hatlarıyla İsrail’in dümenine petrol taşıyabilmektedir.
  • Bu noktada haklı olarak şu itiraz gelebilir: “Bahsettiğin olumsuz örnekler Şii ve Sünniliğin doğru temsilleri değildir. Hiçbir Şii ya da Sünnî ya da Mutezilî bir Müslümanın Amerikan çıkarlarını hizmet etmesi beklenemez.” Doğrudur fakat burada bir grubun -bunlar İslamcılardır- siyaseti doğru takip ederek onu İslamî umdelerle buluşturmak gibi bir misyonu vardır. Bu misyon göz ardı edilirse, İslamcılar, o ya da bu şekilde zayıf düşürülürlerse bu sefer millî çıkarlar dinî duruşa karışır, çeşitli mezhepçilikler ya da tarihî/millî alışkanlıklar devreye girer ve İslamî yön ve yol şaşar. Nitekim şaşmaktadır. Küresel güçlere karşı koyan Müslümanlar, -çok uzağa bakmaya gerek yok- son yüzyılda nedense İslamcılar arasından çıkmıştır; o ya da bu mezhepçiler arasından değil!
  • İslamcılar ya da İslamcılık, oldum olası çok ciddî saldırılara uğradı. Bu saldırıların dışarıdan olanlarına anlam vermek kolaydır. Siyonistler, Amerikancılar veya Batıcılar vs. bu minvâlde dış ve düşman güç olarak sayılıp dökülebilir ancak İslamcılığa esas saldırı bugünlerde içerideki mezhepçi/yerelci establishmentlardan gelmektedir. Bu durum herhangi bir Müslüman ülke için böyledir; İran için de böyledir, Türkiye için de böyledir.
  • O hâlde gelinen nokta itibariyle İslamcılığın teorik köklerine dönerek yeniden diriltilmesi şart olmuştur. İslamcılık, özellikle 1960 ve 70’lerde belirli bir tasfiyecilik anlayışı içerisinde özellikle ötekilerle ilişki kurma konusunda belirli zorluklar yaşadı. Nitekim bu zorluklar 1990’lardan sonra sıklıkla gündeme getirildi ve eleştirildi ancak bu eleştiriler aşırıya kaçarak hedefinden sapmıştır. İslamcılığı eleştiri yoluyla güçlendirmek bir şeydir, onu yıkmaya kalkışmak başka bir şey! Gelinen noktada zayıflayan ve yıkılan İslamcı geleneklerin söz konusu ülkeleri emperyalizmin salyaları akan ağzına yem ettiği görülüyor. Bu durumdan çıkmak için bağımsız ve güçlü İslamcı geleneğe sonsuz derecede ihtiyaç duyulmaktadır.

Yazılar

Kötülüğün Sıradanlığı – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Yazıyı dinlemek için tıklayınız.

İlk kez Hannah Arendt, başka bir bağlamda kullanmıştı bu ifadeyi: kötülüğün sıradanlığı. O kadar sıradanlaşmıştır ki kötülük, bahsini etmeye bile değmeyecek bir ölçüde görülmezleşmişti. Sıradan bir şeydi artık! Bahse değer bile değildi. Her şey bir emir-komuta zinciri içerisinde gerçekleştirilmiş, öylesine yaşanmış, geçip gitmişti. Peki; ya yaşanılan acılar, haksızlıklar, insanlık onurunun çiğnenmesi, dokunulmaz sayılan değerler, katliamlar… O zaman ise hemen korunmaya çalışılan ulusal çıkarlardan, kamusal ilkelerden, siyasetin vazgeçilmezlerinden, düşmanların faaliyetlerinden bahisler açılır. Giderek insanlığa dair o dikkat ve duyarlılıktan uzaklaşılır, bir başka deyişle kötülüğün bu denli sıradanlaştığı kertede, yaşanılan kötülüklerin bile farkına varılamaz hâle gelinir. Tabii bununla birlikte insanlar sıradanlaşırken karşısında sessiz kalınan kötülükler de sıradanlaşır.

Öyle ki bu sıradanlık, kötülüğün bu içselleştirilmesi, hiç ummadığımız anlarda nüksedebilir. O denli içselleştirilir ki artık kanıksanmış ve hatta bir vecibe haline gelmiştir. Hiç kimse düşünmez artık bunun üzerinde; “Ne yapıyoruz, ey insanlar nereye gidiyorsunuz?” diye. Hatta bu sinsi alışkanlığa karşı duranlar suçlanmaya bile başlanır. Sonuç ise toplumsallaştırılan o kötülüğün sıradanlaşmasından da öte, adeta bir alışkanlık hâline getirilmesidir. Bu sıradanlaşmanın önüne geçmek içindir ki gelişmiş bütün toplumlarda, siyasete dâir bütün önemli kuramlarda, iktidarların zaman zaman değiştirilmesi ve sınırlandırılmasına dâir kurallar konur.  Hem hiç kimsenin vazgeçilmez olmadığı ortaya çıksın hem de belli kadrolar yönetimi kendilerine âitleştirmesin, diye çünkü uzayıp giden yönetimsel süreçler, giderek vazgeçilemez alışkanlıklara ve bunu korumaya dair sıradanlaşan kötülüklere yol açar.

Geçtiğimiz günlerde yaşadığımız Maraş’taki okul katliamı ve akabindeki müessif bir hadise, kötülüğün sıradanlaşmasına dâir, “Bu kadarı da olmamalı!” denilebilecek bir tepkiye yol açtı. On kişinin ölümüne yol açan bu müessif hadiseden sonra, öğrencilerin cenaze törenlerine katılan bakanlar, sekiz öğrencinin cenazesine katılırken birisine, Yusuf Tarık Gül’ünkine katılmadı hatta Yusuf’un adı, vefat eden ve yaralanan çocukların listesine de küçük harflerle yazıldı çünkü Yusuf’un babası, KHK ile işinden atılmış ve beş yıl cezaevinde kaldıktan sonra, birkaç ay önce cezasını tamamlayıp evine dönmüştü. Sanki bu ceza, kişisel değil de ailesel ve hatta toplumsal bir ceza imiş gibi Yusuf, cenazesinde ayrımcılığa tâbi tutulmuş, küçültülmeye çalışılmıştır.   

Kötülüğün ve haksızlığın bu denli sıradanlaştırıldığı bir durumun, aslında hiçbir hukûkî dayanağı olmadığı hâlde adeta bir görevmiş ve hatta bir onurmuş gibi ısrarla uygulamada tutulması ve buna hiçbir dahli olmayan bir çocuğa kadar genişletilmesi, nasıl izah edilmekte acaba ya da bir izaha dahî değer bulunmakta mı? Çocuk, aslında hiçbir kabahati olmadığı bir mesele yüzünden küçük düşürülmekte, ötekileştirilmekte ve yasal olmayan bir biçimde cezalandırılmaktadır. O da yetmiyormuş gibi aslında devletin hatalar silsilesinin bir neticesi olan bir katliamın kurbanı olduğu hâlde bile hatasına kurban edildiği devletin bakışlarınca kendisinden özür dilenmek yerine cezalandırılması sürdürülmektedir.

Hangi inanç, hangi hukuk adına? Hiç kimse başkasının günahını yüklenemez! (Fâtır, 18) ya da hiç kimseye başkasının günahı yüklenemez! Hiç kimsenin başkasının işlediği suç nedeniyle cezalandırılamayacağı; suçtan ancak onu işleyenin sorumlu tutulabileceği ise ceza hukûkunun en temel ilkesi! Kaldı ki burada cezalandırılan çocuk, saldırı sonucu katledilen ve henüz yasal açıdan reşit bile olmayan biri; nerede kaldı ki babasının itham edildiği suç nedeniyle sorumlu tutulabilsin!

Devlet, hele ki bir hukuk devleti, bir babanın cezası nedeniyle çocuğunu cezalandıracak bir kararı alamaz veya buna dâir bir uygulamayı bir alışkanlık, bir örf, bir protokol kâidesi hâline getiremez. Bunlar ancak ilkel toplumlarda veya faşist yönetimlerde yani nesnel hukûkun, ahlâkın ve adaletin ilkelerinin geçerli olmadığı şartlarda ve toplumlarda ortaya konabilecek tutumlardır. Kaldı ki yasa koyucu böylesi hukuksuz bir kararı almış bile olsa kişi(ler) bu karara uymak zorunda değildir çünkü Türkiye, çeşitli açılardan evrensel hukuk ilkelerini benimsemiş ve bunlara tâbi bir ülkedir. Bu uygulama ise temel insan haklarına aykırıdır. Uygulanması alçaltıcıdır. Kişileri, bunları uygulamaya zorlamak; sadece cezalandırılanı değil, buna rıza gösterenleri de alçaltmaktır. Bu tip uygulamaların yaygınlaşması, giderek hukuk dışı bir vasatın genişletilmesine yol açacaktır. Suçun ve cezanın böylesi yollarla genişletilmesi belki iktidarın işlerini biçimsel açıdan kolaylaştıracak ama giderek büyüyen bir biçimde kötülüğün sıradanlaştığı ve yaygınlaştığı bir ahlâkî çürümeye yol açacaktır.

Devamını Okuyun

Yazılar

35C Romanı: Modern Zamanlarda Tevhid, Adalet ve İnsanı Savunmak – Abdülkerim Bülbül

Yayınlanma:

-

Ahmet Örs, 35C romanıyla okuru sadece edebî bir yolculuğa çıkarmıyor; onu sarsıcı bir hesaplaşmanın, “mezarda emeklilikten” dijital köleliğe, Medine Sözleşmesi’nden 1 Mayıs alanlarına uzanan geniş bir vicdan atlasının ortasına bırakıyor. Yazarın zengin okuma haritası (Ali Şeriati’den Tanpınar’a, Fikret Başkaya’dan İsmet Özel’e) romanın dokusuna sinmiş durumda.

Sistematik Çürüme ve Sosyal Eleştiri: “Mezarda Emeklilik”

Yazar, modern Türkiye’nin çalışma düzenini ve sosyal güvenlik sistemini sert bir dille eleştirir. “Mezarda emekliliğe hayır!” sloganı üzerinden sistemin insanı posası çıkana kadar sömürmesini deşifre eder. Bu eleştiri, üniversitelerdeki liyâkatsizlikle birleşir. “Kayırmayla hoca olanların” üretemediği edebiyat ve hazırladıkları “yaranmacı antolojiler”, toplumsal bir kanser olan “torpil ve statüko”nun edebiyat dünyasındaki izdüşümüdür.

Hukuk, Edebiyat ve “İnsan Yanı”

Romanın en dikkat çekici vurgularından biri hukuk ve edebiyatın kesiştiği noktadır. Avukat Mehmet Ali Başaran referansı üzerinden kurulan bu köprü, hukukun sadece kupkuru kurallar bütünü değil, “insan yanı” olan bir adalet arayışı olması gerektiğini hatırlatır. Yazara göre edebiyat, hukuku vicdanla tanıştıracak olan yegâne mecradır.

Teolojik Bir Başkaldırı: “Zulmü Parçalamak”

Ahmet Örs, siyaset felsefesini kadim ve ilahi bir referansla temellendirir: Zülkarneyn kıssası ve Medine Sözleşmesi.

Şiar: “Allah, emek, özgürlük!” Bu üçleme, yazarın ideolojik omurgasını oluşturur.

Küresel Adalet: “Canan” karakteri üzerinden yansıtılan duruş; Mumbai’den Gazze’ye, Halep’ten Porto Alegre’ye kadar zulüm gören her halkın acısını kendi yüreğinde hisseder. 1 Mayıs alanlarındaki “tevhid, adalet, özgürlük” sloganı, yazar için nostaljik bir anı değil, hâlâ diri tutulması gereken bir direniş bayrağıdır.

Antropolojik Bir Teşhis: “İnsan, İnsana Karşı”

Örs’e göre insanın en büyük trajedisi kendi doğasındadır. “Tanrısallık, insanda bir özlemdir.” diyerek insanın haddini aşma meyline (İlahlık taslamasına) dikkat çeker.

Müfsid Hevesler: Doğaya verilen zarar (yok edilen ormanlar, börtü böceğin yok edilmesi), yazar tarafından aslında insanın kendini yok etmesi olarak okunur.

En Büyük Cihad: Yazara göre en zorlu mücadele, “insanı, insana karşı savunmak”tır çünkü insan, hırstan mürekkeptir ve çoğu zaman kendi hakikatine düşmandır. “Börtü böceğe sahip çıkmayan insan olamaz!” cümlesiyle merhametin sadece insanla sınırlı kalmaması gerektiğinin altını çizer.

İslamcı Edebiyat ve Demokrasi Sorgulaması

Yazar, “İslamcı edebiyat” kavramına ironik ve eleştirel bir mesafeden bakar. “Öfke, çaresizliğin beyanıdır.” diyerek bu çevrenin ilmî ve edebî üretimindeki tıkanıklığa işaret eder. Abdurrahman Arslan ve Ümit Aktaş gibi isimler üzerinden yürütülen “Demokrasi, şûrâdan sayılır mı?” tartışmasıyla İslam düşüncesinin modern siyasal kavramlarla olan sancılı imtihanını masaya yatırır.

Silinmeyen Hafıza: Duvarlar ve Şehitler

Roman, geçmişin devrimci rûhunu ve acılarını bugünle birleştirir.

Halkın Matbaası: 12 Eylül öncesi duvarlara yazılan “Zafer İnananlarındır” ve “Sermayenin değil, Rabbimizin kuluyuz” sloganları, yazar için silinmeyen bir hafızadır.

Güncel Yaralar: KHK mağdurları, başörtüsü yasakları, Ceylan Önkol ve Taybet Ana… Örs, bu isimler ve olaylar üzerinden Türkiye’nin her kesimden insanın canını yakan “kanun ve zulüm” sarmalını eleştirir.

Sonuç: Hakikat Limanına Demir Atmak

Ahmet Örs’ün 35C’si; akıl, beton, asfalt ve dijital muhasara arasında boğulan çağdaş insan için bir çıkış yolu arıyor. Bu yol; emeğin kutsallığından, kadim sözleşmelerden ve en önemlisi “insanı savunmaktan” geçiyor. Yazar, sahafların test kitabı sattığı bir çağda, bize Ali Şeriatî’nin sesiyle seslenerek hakla batılı bir kez daha ayırmaya davet ediyor.

35C, bir roman olmanın ötesinde; “Bu coğrafyada devrim olmaz!” diyen ümitsizliğe karşı “Yaşasın emeğin dayanışması!” diyen sönmeyen bir inancın kaydı gibi duruyor.

Devamını Okuyun

Yazılar

Palantir’in Dünyası: Anlamı Öldür, İnsanı Yönet – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Bu çağın manifestoları artık kitaplardan çıkmıyor. Bu çağın manifestoları; tankların gölgesinde, sunucu odalarının soğuk ışığında, algoritmaların sessiz matematiğinde yazılıyor. Palantir’in manifestosu da tam olarak budur. Bir teknoloji metni değil, bir iktidar bildirisidir. Bir şirketin vizyon belgesi değil, yeni bir dünyanın ilanıdır. İşte o yeni dünya şunları söylüyor:

“Savaş bitmedi. Sadece biçim değiştirdi.”
“İnsanlık özgürleşmedi. Sadece daha sofistike zincirlerle bağlandı.”
“Devletler yönetmiyor; veri yönetiyor.”
“Güç artık namluda değil, veri tabanında.”

Palantir’in manifestosu, Batı’nın dünyaya verdiği en net mesajlardan biridir. Bu metin, küresel düzenin hangi yönde aktığını gösteren bir pusuladır ve o pusula, dünyanın geri kalanına özellikle de Türkiye’ye ve İslam coğrafyasına şunu fısıldamıyor, bağırıyor:

“Ya bizim sistemimize entegre olursunuz ya da ezilirsiniz!”

Fakat asıl trajedi burada başlıyor çünkü Türkiye ve İslam dünyası bu çağın en büyük dönüşümünü hâlâ bir “gündem maddesi” sanıyor. Bu coğrafya, kendi mezar kazıcısının hangi aletleri kullandığını bile umursamıyor.

Emperyalizm Artık Algoritmadır

Bir zamanlar emperyalizm askerle gelirdi. Postallarla, işgalle, tankla gelirdi. Şimdi ise daha temiz, daha steril, daha “medenî” bir surette geliyor: yazılımla!

Bugünün sömürgeciliği artık bayrak dikmiyor.
Bugünün sömürgeciliği artık toprak istemiyor.
Bugünün sömürgeciliği, zihin istiyor.

Palantir’in manifestosu işte bunu söylüyor. Açık açık diyor ki:

  • Biz veriyi toplarız.
  • Biz veriyi işleriz.
  • Biz veriyi karar mekanizmasına çeviririz.
  • Biz devlete yön veririz.
  • Biz savaşın aklını üretiriz.

Bu şu demektir: Batı sadece silah satmıyor; artık savaşın zihnini aklını satıyor!

Ve bu zihin satın alındığında bağımsızlık sadece bir tabela olur. Bayrağın var olabilir ama iraden yoktur. Parlamento oturur ama karar başkalarının elindedir. Hükümet değişir ama sistem değişmez çünkü sistemin kalbi artık oradadır: veri merkezlerinde.

Palantir’in İddiası: “Biz İnsanlığın Tanrısı Oluyoruz!”

Palantir’in manifestosu, teknik bir metin değildir; bu metin, modern çağın kibir metnidir. Bu metin, insanlığın üstüne kurulan dijital tanrılığın ilanıdır.

Eskiden “Tanrı” adına konuşan krallar vardı.
Bugün “güvenlik” adına konuşan algoritmalar var.

Eskiden insanlar, tanrılar için kurban edilirdi.
Bugün insanlar “risk analizi” için kurban ediliyor.

Bir hedefin vurulması artık bir askerî karar değil, bir veri çıktısıdır. Bir şehrin kuşatılması artık strateji değil, bir simülasyon sonucudur. Bir ülkenin çökertilmesi artık işgal değil; finansal manipülasyonla, medya operasyonuyla, sosyal ağ mühendisliğiyle yapılan bir “dijital darbe”dir.

Bu yeni çağın adı şudur:

Siber Emperyalizm – Algoritma Sömürgeciliği – Dijital Hegemonya

En acısı da şudur: Bu düzeni kuranlar sadece devletler değil, şirketlerdir. Şirketler artık devletlerden güçlüdür. Devletler artık şirketlerin taşeronudur.

Batı, bunu bile saklamıyor. Palantir manifestosu bir itiraftır:
“Biz savaşacağız ve bu savaşı teknolojiyle kazanacağız!”  diye bas bas bağırıyor.

Peki Biz Ne Yapıyoruz? İslam Dünyası Ne Yapıyor?

Hiçbir şey!

Türkiye, hamasete batmış durumda, büyük konuşuyor. İslam dünyası, slogan atıyor. Fakat bu çağ sloganla geçmez. Bu çağ, hamasetle aşılmaz. Bu çağ, ekranlarda bağırarak kazanılmaz.

Bu çağda kazanma ve mücadele iradesini ortaya koyanlar şunları yapar:

  • Veri toplar.
  • Veri işler.
  • Teknoloji üretir.
  • Bilim geliştirir.
  • Algoritma yazar.
  • Savunmayı dijitalleştirir.
  • Toplumun zihnini korur.
  • Medya savaşını yönetir.

Biz ise ne yapıyoruz?

  • Gündüz televizyon tartışmaları izliyoruz.
  • Gece sosyal medyada birbirimizi yiyoruz.
  • Üniversiteyi diploma dağıtan mezarlığa çeviriyoruz.
  • Bilimi “lüzumsuz” görüyoruz.
  • Teknolojiyi sadece tüketiyoruz.
  • Gençleri ya yurt dışına kaçırıyoruz ya da umutsuzluğa gömüyoruz.

Sonra da kalkıp “Büyük devletiz!” diyoruz.

Büyük devlet olmak için büyük laflar yetmez.
Büyük devlet olmak için büyük akıl gerekir.

Bizde ise akıl üretimi çökmüş durumda.
Devlet, aklını ABD, İngiltere ve İsrail’e kiraya vermiş durumdadır!

İlahiyatların Utanç Veren Kısırlığı

İslam dünyasının en büyük sorunu dış düşman değildir.
En büyük sorunu İsrail değildir.
En büyük sorunu Amerika değildir.

En büyük sorunu kendi zihinsel felcidir!

Bu felcin en görünür örneği ise ilahiyat dünyasıdır.

Bugün ilahiyat camiası, ümmetin vicdanı olması gerekirken neyle meşgul?

  • Bin yıl önceki ihtilafların tekrarıyla,
  • Mezhep polemikleriyle,
  • Kelime oyunlarıyla,
  • “Şu caiz mi, bu mekruh mu?” düzeyindeki hayatı boğucu tartışmalarla,
  • Toplumun gerçek krizlerine dokunmayan akademik gevezeliklerle!

Bir yanda Filistin’de çocuklar enkaz altında can verirken,
bir yanda Yemen açlıktan kırılırken,
bir yanda İran’a kuşatma kurulurken,
bir yanda Lübnan’ın nefesi kesilirken,
bir yanda Türkiye ekonomik çöküşle boğuşurken…

İlahiyat dünyası hâlâ hangi meseleyle uğraşıyor?

“Cennet fiziksel mi metafizik mi?”
“Kabir azabı nasıl olur?”
“Falanca âlim filanca âlime cevap vermiş miydi?”

Bu, sadece akıl tutulması değildir. Bu, ümmete ihanettir.

Çünkü din, hayatın dışında bir müze malzemesi değildir. Din, hayatın tam merkezinde durması gereken bir adalet çağrısıdır. Din, mazlumun yanında saf tutmaktır. Din, çağın putlarını teşhis etmektir.

Ama bugünkü ilahiyat, putları teşhis etmiyor.
Çünkü put değişti.

Put artık heykel değil.
Put artık algoritma.
Put artık para.
Put artık güç.
Put artık medya.
Put artık veri.

İşte ilahiyat camiası bu yeni putlara karşı tek kelime edemiyor. Çünkü bu putları tanımıyor. Çünkü çağın dilini bilmiyor. Çünkü modern dünyayı okuyamıyor.

Bu yüzden ümmet, kendi aklını kaybetmiş halde.

Kimin Verisi Kimin Elinde?

Bugün en büyük ahlâk meselesi şudur:

Bir insanın mahremiyeti kime aittir?
Bir toplumun davranışları kim tarafından izleniyor?
Bir ülkenin karar mekanizmaları hangi algoritmalarla yönlendiriliyor?

Bunlar artık siyasi değil, doğrudan dinî meselelerdir.

Çünkü İslam, insanın onurunu korumayı emreder.
İslam, mahremiyeti korumayı emreder.
İslam, adaleti ayakta tutmayı emreder.

Gelin görün ki modern dünya, mahremiyeti öldürüyor.
Onuru pazarlıyor.
Adaleti güçlünün oyuncağı haline getiriyor.

İşte Palantir manifestosu, bu gerçeği açıkça savunuyor:
“Güç bizim elimizde olmalı.”

Batı, artık gizlemiyor.
Batı, artık utanmıyor.
Batı, artık demokrasi masalını bile zoraki anlatıyor.

Batı’nın yeni dini “güvenlik”tir ve bu güvenliğin tanrısı algoritmadır.

İslam Dünyası Neden Uyuyor?

Bu uykunun sebebi kader değil.
Bu uykunun sebebi tarih değil.
Bu uykunun sebebi “dış güçler” değil.

Bu uykunun sebebi şudur: İslam dünyasının yönetici sınıfları, halkın bilinçlenmesini istemiyor.

Çünkü bilinçlenen halk hesap sorar.
Çünkü okuyan toplum adalet ister.
Çünkü düşünen gençlik köleliği kabul etmez.

O yüzden toplumlara gerçek bilgi değil, propaganda sunuluyor.
O yüzden gerçek eğitim değil, ezber veriliyor.
O yüzden gerçek bilim değil, vitrin projeler veriliyor.
O yüzden gerçek din değil, uyuşturucu bir din sunuluyor.

İslam dünyasında din, iktidarların elinde çoğu zaman bir “uyuşturma aracı”na dönüşmüş durumda. Bu yüzden ümmetin büyük kısmı dini ya ritüele indirgedi ya da siyasi slogan malzemesi yaptı.

Halbuki din, slogan değil; bilinçtir.
Din, uyuşmak değil; uyanmaktır.

Türkiye’nin En Büyük Yanılgısı: “Biz Bu Oyunu Anlarız!”

Türkiye, tarihsel hafızasına güveniyor fakat bu çağda tarih tek başına yetmez. Osmanlı nostaljisiyle yapay zekâ çağında ayakta kalınamaz! Ecdad anlatımıyla veri merkezi kurulamaz! “Kurtuluş Savaşı ruhu” diyerek algoritma üretilemez!

Türkiye’nin önünde iki yol var:

Ya teknolojiyi üreten bir devlet aklı kuracak,
ya da teknoloji tüketen bir pazar ülkesi olarak kalacak.

Ya bilgi toplumuna dönüşecek,
ya da manipülasyon toplumuna!

Ya bağımsız olacak,
ya da bağımsızlık kelimesini sadece nutuklarda kullanacak.

Çünkü Palantir dünyasında bağımsızlık, tank sayısıyla ölçülmez.
Bağımsızlık, veriyi kimin yönettiğiyle ölçülür.

Ümmetin Bugün İhtiyacı Olan Şey: “Uyanık Bir Akıl İnşa Etmek”

Bu çağda ümmetin ihtiyacı olan şey yeni bir parti değil.
Yeni bir lider de değil.
Yeni bir mezhep tartışması hiç değil.

Ümmetin ihtiyacı olan şey şudur:

  • Gerçek bir düşünce devrimi
  • Bilimsel üretim
  • Teknolojik bağımsızlık
  • Ahlâkî yeniden doğuş
  • İslam’ın çağın krizlerine cevap veren bir direniş dili

İslam, sadece geçmişi anlatan bir masal değildir.
İslam, geleceği kurma iradesidir.

Bu irade yoksa din, sadece ağıt olur.

Bugün İslam dünyası ağıt yakıyor.
Sürekli kayıplarına ağlıyor.
Sürekli yenilgilerini anlatıyor.
Sürekli “Bizi neden sevmiyorlar?” diye soruyor.

Hâlbuki mesele sevilmek değil.
Mesele, ayakta kalmak!

Bu dünya merhametle işlemiyor.
Bu dünya güçle işliyor.

Güç dediğimiz şey ise artık sadece silah değil, akıldır.

Palantir Çağında Uyanmayanlar Köle Olacak!

Palantir manifestosu bize şunu söylüyor:

“Biz, yeni çağın efendisiyiz.”

Biz ise bu meydan okumaya cevap veremiyoruz çünkü hâlâ uykudayız.

İslam dünyası, tarihin en büyük kırılma anlarından birini yaşıyor. Bu kırılma, sadece siyasi değil; vâroluşsal bir kırılmadır. Bu çağ, toplumları ya özne yapacak ya da nesneye çevirecek.

Ya üretenler olacağız ya tüketilenler!

Ya yazılım yazacağız ya yazılımla yönetileceğiz!

Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!

Ya düşünce inşa edeceğiz ya başkalarının düşüncesiyle şekilleneceğiz!

Bu çağın adı şudur: Dijital Sömürge Çağı!

Bu çağda uyuyanların kaderi bellidir: Uyananların kölesi olmak!

O yüzden artık sorulacak sorular şunlardır:

Türkiye ne zaman uyanacak?
İslam dünyası ne zaman uyanacak?
İlahiyat dünyası ne zaman hayata dönecek?

Bu çağ beklemiyor! Bu çağ merhamet etmiyor! Bu çağ geri kalanı affetmiyor!

Ama bir şey daha var…
Palantir’in manifestosu bir tehditse bizim suskunluğumuz sadece bir zayıflık değil; aynı zamanda gecikmiş bir sorumluluktur çünkü biz Müslümanlar henüz konuşmaya başlamadık.

Biz henüz çağın büyük hesabını açmadık.
Henüz “Bu düzen insanı öldürüyor!” demedik.
Henüz “Bu teknoloji tanrı değil, araçtır!” demedik.
Henüz “Veri kutsal değildir, insan kutsaldır!” diye haykırmadık.

Şunu herkes bilmeli:
Bizim meselemiz sadece Filistin değildir. Bizim meselemiz sadece Gazze değildir. Bizim meselemiz sadece Türkiye değildir. Bizim meselemiz bir milletin bekâsı değil, bütün bir insanlığın geleceğidir.

Batı bugün yalnızca zulüm deği, aynı zamanda ruhsuzluktur!
Batı bugün yalnızca saldırganlık değil, aynı zamanda anlamsızlıktır!

Kendi inşa ettiği uygarlık, kendi insanını öğütüyor.

Batılı insan artık Tanrı’ya inanmıyor ama algoritmaya inanıyor.
Batılı insan artık peygamber dinlemiyor ama “trend analizine” secde ediyor.
Batılı insan artık vicdan taşımıyor ama “güvenlik protokolü” taşıyor.

En korkuncu da Batılı insan, özgür olduğunu sanıyor. Oysa ekranın içinde mahpustur!

Bugün Batı’nın insanı;
daha fazla tükettiği hâlde daha mutsuz,
daha fazla bilgiye ulaştığı halde daha cahil,
daha fazla eğlendiği halde daha huzursuz,
daha fazla konuştuğu halde daha yalnızdır!

Çünkü Batı medeniyeti insanı kurtarmadı, insanı anlamdan kopardı.

Anlamdan kopan insan, artık kolay yönetilir çünkü anlamını kaybeden insan, ruhunu kaybeder. Ruhunu kaybeden insan, algoritmanın kölesi olur.

Palantir’in dünyası işte budur: Anlamı öldür, insanı yönet!

Biz Sadece Kendimizi Kurtarmayacağız

Bu yüzden bizim mücadelemiz, bir intikam mücadelesi değildir.
Bizim mücadelemiz, bir rövanş kavgası değildir.
Bizim mücadelemiz, sadece “Batı’ya karşı Batı” üretmek değildir.

Bizim mücadelemiz, insanlığı kurtarma mücadelesidir.

Biliyoruz ki İslam, yalnızca Müslümanlar için gönderilmiş bir gelenek değildir.
İslam, tüm insanlık için gönderilmiş hak din ve bir diriliş çağrısıdır.

İnsan, makine değildir.
İnsan, veri değildir.
İnsan, hedef değildir.
İnsan, tüketim nesnesi değildir.

İnsan, emanettir.
İnsan, şereftir.
İnsan, halifedir.

Bugün Batı’nın insanı da esirdir ancak onun zinciri demirden değil!
Onun zinciri “konfor”dan yapılmıştır.
Onun zinciri “haz”dan yapılmıştır.
Onun zinciri “dijital bağımlılık”tan yapılmıştır.

İşte o zinciri kıracak bir söz lâzım!
O sözü de ne Harvard üretebilir,
ne Google üretebilir,
ne Palantir üretebilir!

O sözü ancak hakikat üretir.
O söz Allah’ın sözü ve onu ancak Müslüman söyleyebilir!

Algoritmalara Karşı Yeni Bir Dil

Biz Müslümanlar eğer gerçekten uyanırsak eğer gerçekten aklımızı yeniden kurarsak eğer ilahiyatı mezarlık akademisinden çıkarıp hayatın merkezine koyarsak…

Sadece kendimizi kurtarmayacağız.

Batı’nın anlamı yıkılmış insanına da yardım edeceğiz çünkü insanlığın bugün en büyük ihtiyacı teknoloji değildir. İnsanlığın bugün en büyük ihtiyacı hakikattir.

Bu çağın en büyük devrimi, algoritmanın değil, vicdanın yönettiği bir dünya olacaktır.

İşte bu yüzden bizim hedefimiz yalnızca savunma değildir. Bizim hedefimiz yalnızca direnmek değildir.

Bizim hedefimiz yeni bir çağ kurmaktır.

Batı “dijital tanrılar” üretirken biz insanı yeniden insan yapan bir medeniyet fikri üreteceğiz.

Batı “veriyle yönetim” kurarken biz adaletle yönetimin ne olduğunu yeniden hatırlatacağız.

Batı “insanı ölçülebilir bir nesneye” çevirirken biz insanı, yeniden “emanet” olarak göreceğiz.

Palantir Çağında Son Söz Şudur

Palantir’in manifestosu bir küstahlıktır lâkin bizim suskunluğumuz daha büyük bir utançtır.

Elbette bu utanç kader değildir çünkü biz daha başlamadık.

Biz ayağa kalktığımız gün; sadece Müslümanlara değil, sadece Türkiye’ye değil, sadece İslam coğrafyasına değil…

Biz kendimize yardım ettiğimiz gibi anlam dünyası harabeye dönmüş Batılı insanlara da yardım edeceğiz.

Onları da bu dijital putlardan kurtaracağız.
Onları da tüketimin karanlığından çıkaracağız.
Onları da algoritmaların tasallutundan özgürleştireceğiz.

Bu çağda asıl devrim, teknolojiyi yenmek değil; teknolojiyi put olmaktan çıkarmaktır!

Putları kırmak bizim tarihimizdir.
Anlam boşluğunda yüzen insanları algoritmaların tasallutun kurtarmaktır.

Palantir de zulmün arkasına saklanan egemenler de şunu iyi bilsin:

Biz konuşmaya daha yeni başlıyoruz!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x