Connect with us

Yazılar

İslamcılık, Yeniden! – Ertuğrul Zengin

Yayınlanma:

-

İslamcılık tarihi genellikle bir nevzuhurlukla eleştirilir. Hâlbuki yakından incelendiğinde İslamcılığın İslam tarihi geleneğinin bir parçası olduğu rahatlıkla görülebilir. İslamcılık, bir İslamî ıslah ve tecdit geleneği olarak İslam tarihine mündemiçtir.

İslamcılık, İslam’ın kendi bağımsız bir hakikati olduğunun ve bu hakikatin her bir Müslüman tarafından gerekli eylemle gerçekleştirilmesi lüzûmuna dâir bir temel teze dayanır. Bu temel tez itibariyle İslamcı vazife, devredilebilir bir vazife değildir.

İslamcılık için, tarihi itibariyle bakarsak Cemaleddin Afganî’nin önemli ve ayırıcı bir figür olduğunu açıkça görebiliriz. Afganî, İran ve Hint Alt Kıtası İslamî düşünce ve tecdit geleneğinin ürettiği bir karakterdir. İran geleneğinden Molla Sadra, kendisine ulaşan İşrâkîliği, felsefe ekolünü (İbn Sînâcı akılcılık) ve İbn Arabî metafiziğini bir senteze kavuşturmuştu. Hint Altı Kıtası geleneğinden gelen Şeyh Dihlevî ise bir İslam âlimi olarak kendisine ulaşan hadis, fıkıh ve tasavvuf geleneklerini bir dengeye oturtarak İslam’ı kendi içsel bütünlüğüne ulaştırmayı ve onu tekrar bir metafizik aktör olarak tarih sahnesine çıkarmaya çalışmıştı.  Afganî, bu iki geleneğin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Onda bir taraftan akılcılık, bir taraftan parçalara (mezheplere ya da ekollere) indirgenemeyen bir İslamî bütünlük, diğer bir taraftan İbn Arabî’yi hatırlatan bir metafizik hamle doğrultusunda üst ve aktif insana (insan-ı kâmil) ulaşmaya çalışan bir irade vardır. Afganî’yle beraber bu noktada artık üst insanın daha politik bir zeminde, ümmetçi bir anti-emperyalizmin politik taşıyıcısı olma zaviyesinden tanımlanmaya başladığını görüyoruz. Afganî’de artık dünya tarihi politik bir tarihe, İslam da bu politik tarihe cevap verecek bir politik-metafizik canlı aktöre dönüşür (öze döner).

Afganî’nin kendisine kadar gelen tecdit geleneğinin rotasını politikaya kırdığını görürüz. Elbette bu kırmanın/kırılmanın getirdiği bazı kayıplar/eksiltmeler söz konusu olmuştur. Canlı bir gelenek içerisinde İslamcılık, buradaki olumlu ve olumsuz yönleri tartışacaktır zaten şimdiye kadar da tartışmıştır ancak Afganîci müdahalenin özgünlüğü ve gerekliliğini hiçbir çekince örtemez, örtmemelidir. Nitekim kendisine kadar geleneği yeni bir zaviyeden bir zemine oturtan Afganî ve onun öğrencisi Abduh üzerinden İslamcılık, Hasan El-Benna üzerinden İhvân’a ulaşır. İhvân içerisinde de İslamcılığın ikinci ve bana kalırsa en büyük teorisyeni Seyyid Kutup’a ulaşır. Seyyid Kutup, Mevdûdî ve Ali Şeriatî üçlüsü İslamcılığın en önemli üç teorisyenidir. Kutup’un özgün katkısı, keskin tasfiyeciliğidir; kendisine kadar ulaşan artıkları/fazlalıkları tasfiye ederek İslamî özneyi yalın olarak kurar. Kutupçu yalınlığın yalınkatlığa dönmesini engelleyen önemli katkılardan biri, yine Hint Alt Kıtası’nın önemli düşünür ve aktivistlerinden biri olan Mevdûdî’den gelecektir. Mevdûdî, özgün bir İslami siyaset felsefesi ve hükümet sistemi üzerinde düşünmüştür. Tasfiyenin ardından inşâ üzerinde çalışmalar yapmıştır. Elbette her inşâ çabası, -bunu tekrar tekrar söylemeye gerek olmasa da- gelişime/eleştiriye açıktır. Ali Şeriatî ise merkezine tevhid düşüncesini koyduğu felsefî sisteminde akîde ve ideoloji arasında güçlü bir denge ve pratik oluşturabilmiştir.

İslamcılığın bu teorik birikiminin ciddî pratik sonuçları oldu. Mısır’da İhvân-ı Müslimîn, baştan itibaren zaten ana damarlardan biriydi. Şu anda İslamcı düşüncenin hayattaki en önemli isimlerinden ve Nahda hareketinin kurucusu Gannûşî’yi hemen anmak gerekir. İslamcı gelenek yine bir kolu itibariyle İran’a ulaştı ve Humeynî ile buluşarak Şiiliğin daha mehdîci/pasifist tutumunun aşılmasına yardımcı oldu ve Devrim’i meydana getirdi. Diğer yandan Türkiye’de Millî Görüş hareketi de 1960’lardan sonra güçlenen İslamî akımların belirli bir revizyonizmle de olsa Türkiye şubesi olmuştur. Necmettin Erbakan’ın kararlı anti-siyonizminin değerini, şimdilerde idrak edebildiğimizi hemen teslim edelim. Diğer bir koldan İhvân’ın da uzantısı olarak yine Hamas’ın önemli bir aktör olduğunu ifade etmek icap eder.

Eğer İslamcılık ve aktörleri ile ilgili belirli önermelerde bulunmak gerekirse;

  • İslamcı aktörlerin hiçbiri İslamcılığın tek ve yegâne sahibi değildir. Bugün önde olan bir aktör diğer bir gün geride kalabilir, zaafa uğrayabilir ve yerini bir başkasına bırakabilir.
  • İslamcı aktörlerin hiçbirisinin davranışı kendiliğinde İslamî sayılamaz. Bu aktörler, İslamî olduklarını düşündükleri faaliyetlerde dahî yanılabilirken bazen de açık açık gayr-i İslamî tavırlar içerisinde olabilirler. Hiçbir aktörün hiçbir davranışı apriori olarak meşru değildir.
  • “O hâlde bu aktörleri İslamcı yapan nedir?” diye sorulursa “İslamî siyasî sorumluluğu almış olmalarıdır!” diye cevap verilir ancak bu sorumluluğa aykırı biçimde istikrarlı davranışlar/yanlışlar elbette herhangi bir hareketi/aktörü İslamcı olmaktan çıkarır.
  • İslamcı gelenek, yapısı itibariyle mezhep karşıtı değildir ama mezhepler üstüdür. Bir Müslümanın doğduğu yer itibariyle belirli bir mezhep anlayışı ile yetişmesi hem kaçınılmazdır hem de böyle olması icap eder ancak mezhepçilik yapan, mezhebin kendisine kapanan, İslam’ın bütünlüğüne zarar verecek ölçüde başka yorumları dışarıda bırakmaya çalışan her anlayış, sonucu itibariyle gayr-i İslamîliğe kapı açar; İslam tarihi maalesef bunun sonsuz örnekleriyle doludur.
  • İslam’da hiçbir mezhebin kendiliğinden doğru siyaseti temsil ettiğini söyleyemeyiz. Bunu söyleyebilmek mantıken de güçtür çünkü aynı dönemde dahî aynı mezhep mensuplarından çok farklı siyasî icraatlar geldiğini görürüz. Söz gelimi Hamas da Sünnîdir ama -adlarını anmaya gerek yok- birçok başka Sünnî oluşum, devlet; siyonizmin değirmenine su taşımaktadır. Yine İran, bugünlerde ABD ve İsrail emperyalizmlerine karşı şanlı bir mücadele verirken nüfus yoğunluğu Şii olan başka ülkeler boru hatlarıyla İsrail’in dümenine petrol taşıyabilmektedir.
  • Bu noktada haklı olarak şu itiraz gelebilir: “Bahsettiğin olumsuz örnekler Şii ve Sünniliğin doğru temsilleri değildir. Hiçbir Şii ya da Sünnî ya da Mutezilî bir Müslümanın Amerikan çıkarlarını hizmet etmesi beklenemez.” Doğrudur fakat burada bir grubun -bunlar İslamcılardır- siyaseti doğru takip ederek onu İslamî umdelerle buluşturmak gibi bir misyonu vardır. Bu misyon göz ardı edilirse, İslamcılar, o ya da bu şekilde zayıf düşürülürlerse bu sefer millî çıkarlar dinî duruşa karışır, çeşitli mezhepçilikler ya da tarihî/millî alışkanlıklar devreye girer ve İslamî yön ve yol şaşar. Nitekim şaşmaktadır. Küresel güçlere karşı koyan Müslümanlar, -çok uzağa bakmaya gerek yok- son yüzyılda nedense İslamcılar arasından çıkmıştır; o ya da bu mezhepçiler arasından değil!
  • İslamcılar ya da İslamcılık, oldum olası çok ciddî saldırılara uğradı. Bu saldırıların dışarıdan olanlarına anlam vermek kolaydır. Siyonistler, Amerikancılar veya Batıcılar vs. bu minvâlde dış ve düşman güç olarak sayılıp dökülebilir ancak İslamcılığa esas saldırı bugünlerde içerideki mezhepçi/yerelci establishmentlardan gelmektedir. Bu durum herhangi bir Müslüman ülke için böyledir; İran için de böyledir, Türkiye için de böyledir.
  • O hâlde gelinen nokta itibariyle İslamcılığın teorik köklerine dönerek yeniden diriltilmesi şart olmuştur. İslamcılık, özellikle 1960 ve 70’lerde belirli bir tasfiyecilik anlayışı içerisinde özellikle ötekilerle ilişki kurma konusunda belirli zorluklar yaşadı. Nitekim bu zorluklar 1990’lardan sonra sıklıkla gündeme getirildi ve eleştirildi ancak bu eleştiriler aşırıya kaçarak hedefinden sapmıştır. İslamcılığı eleştiri yoluyla güçlendirmek bir şeydir, onu yıkmaya kalkışmak başka bir şey! Gelinen noktada zayıflayan ve yıkılan İslamcı geleneklerin söz konusu ülkeleri emperyalizmin salyaları akan ağzına yem ettiği görülüyor. Bu durumdan çıkmak için bağımsız ve güçlü İslamcı geleneğe sonsuz derecede ihtiyaç duyulmaktadır.

Yazılar

Faşizm mi, İnsaniyet mi?- Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız. 

İsrail’de, Filistinli esirlere yönelik insanlık dışı “İdam Yasası”nın mimarı olan aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, mide bulandıran bir skandala daha imza attı. Eşinin doğum günü için özel olarak hazırlattığı “darağacı” figürlü pastayı dans ederek kesen faşist bakan, pastanın üzerine yazdırdığı “Hayaller bazen gerçek olur!” notuyla tüm dünyanın tepkisini çekti. (03.05.26 KARAR)

Bir dinin insana aslî anlamda neyi öğretmesi gerektiğine dair bir temel bilinçten yoksunluğun ve yolunu şaşırmışlığın bu fotoğrafını görünce, tıpkı coğrafî sınırlarının belirsizliği gibi ahlâkî sınırların da belirsizleştiği bu şımarık densizlik, insanın o aslî köklerinden ve ilkelerinden kopunca nasıl da aşağıların aşağısına düşebileceğini hatırlatmakta değil mi?

İnsanlığa dair en temel utanç duygularını bile yitirmiş, rezillik sayılabilecek en nâhoş davranışları bile o sınır tanımaz edepsizliğiyle ortaya koymaktan hoşnut bu dibe vuruşun bize korku yok edasıyla her tekrarlanışı, kutsal metinlerde de tekrarlanan o bir kavmin çöküşünün en bariz belirtileri değil mi? Zira korku duvarını aşma gösterileri her zaman kendisine güvenin bir kanıtı olmayıp çoğu kez kendisine özsaygısını yitirmiş bir rezilliğin dışavurumudur. Artık bir alışkanlığa dönüşmüş saldırganlığıyla İsrail, hukûkî ve coğrafî sınırları belli bir olağan devlet değil, her an sınırlarını genişletmek için fırsat kollayan ve çevresinde istikrarsızlık yaratarak etrafına korku ve dehşet saçan bürokratik bir terör makinesi, mürebbîsi olan faşizmi bile aşan bir kötülük aygıtı!

Küresel medyayı el altında tutan bu gösteri toplumu, elini sürmekten imtina etmediği o her türden kirli araçlarıyla, aynı zamanda demagojik bir propaganda mekanizması! Sanal, finansal ve siyasal ama her hâlükârda kötücül ağlarıyla yayıldığı yeryüzünde işleyen teknokratik bir cürüm şebekesi! Yahudi halkını, Siyonist sermayeyi ve Evanjelik kıyametçiliği işlevselleştirmiş bir kötülüğün rezilleşmesi! Dinin ve devletin acımasız bir amaçla kullanıldığı ve örgütlendiği yegâne sömürge ülkesi! Kelimelerin kan ile yazıldığı bir ceza sömürgesi ki yalnızca rahipler bir fikrin değerini, dökülen kan miktarıyla ölçülebileceğini iddia edebilir.[1]

Hıristiyanlar ise yirmi asır boyunca Romalılara ve Yahudilere hayran oldular, onları okuyup hem sözlerinde hem de işlerinde taklit ettiler; insanlar bir cürüm işleyip sonrasında da onu meşru kılmak istediği her seferinde uygun bir alıntı bulmak için (onların) şâheserlerine başvurdular.[2] Bu ise onları şımarttıkça şımarttı, hayatın gerçekliğinden ve sadeliğinden uzaklaştırdı. Oysa kaderden kaçılamayacağını, güce tapılmayacağını, düşmandan nefret edilmeyeceğini, talihsizin hor görülmeyeceğini[3] hatırlayabilselerdi özsel amaçlarından çoktan uzaklaştıkları o kutsal ilkeleri, ötekilere karşı yükümlülüklerini, hiç kimsenin haksız ve acımasız bir biçimde öldürülmeyeceğini; komşunun hiçbir şeyine, özellikle de onuruna ve namusuna göz dikilemeyeceğini de anımsayabileceklerdi.

Yüz yıldır edindikleri ırkçılaştırılmış inanışları, Yahudilikten çok kapitalist bir yanılsamaya dayanan bu yeni din/ideoloji ise Tanrı’nın değil, Thedor Herzl’in ütopyasının ve Hitler’in yarattığı nefretin eseri. Bir şiddet tuzağına yakalanmış olan bu acımasız aygıtın sihri, çevresine yenilmezliğine dair bir efsane yaratmasındadır. Gelgelelim büyü bozuldu ve önce Gazze direnişi, ardından İran, bu kanlı aygıtın tekerine çomak sokarak efsanenin salt görüntüsel doğasını ve örtbas edilemeyecek zaafını açığa çıkardı.

Bilinçaltı korkuların veya arzuların yarattığı faşizm/Siyonizm için cezalandırma bir adalet arayışı ve yolu olmaktan çok, karşısındakini daha da ezmeye ve kimliksizleştirmeye çalışmaktan ibaret. Bu ise toplumları aşağılamaktan, intikamdan ve çevresine korku saçan bir terörizmden öteye gidemiyor. Buna maruz kalan çaresiz halklar ise adeta köklerinden sökülmüş gibi meflûçlaşmaktalar. Bunu bir hükümranlık şartı olarak gören ceberut devletler, kaynağı şüpheli ve giderek daha da acımasız bir silahlanmanın gücüyle yeni Leviathanlar yaratmakta! İnsanlıktan uzak bir terörizmin ve şiddetin oluşturduğu diasporalar ise yeni inanç dalgalarına değil, nihilist bir karmaşaya yol açmakta.

Çevrelerine dayattıkları bir çağdaş köleliği savunan İsrail egemenleri, ister istemez adalet duygusundan da uzaklaşmakta. Hayatlarının her ânına sinen bu faşizm ise esasında örtbas edilmiş bir korkunun, güvensizliğin ve köksüzlüğün belirtisi! Oysa ütopikleştirdikleri o vaat edilmiş ülke; ahlâkın ve adaletin tecelligâhıdır ki kendileri, giderek tam da aksi yöne, distopik bir cehenneme doğru sürüklenmekte!

Öyle ki sömürgeleşen siyahların asimile olmaları veya tersinden bir ırkçılıkla giriştikleri siyah güzellemelerine karşı, Aime Cesaire ve Frantz Fanon’un gerekirse beyazlarla da iş birliğine girişerek sürdürdükleri sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı mücadelenin aksine Yahudiler, kendilerini de beyazlığa dahil ettikleri bir ırkçılıkla çevrelerindeki Araplara karşı bir beyaz üstüncülüğü arsızlığı içindeler. Öylesine faşist bir ırkçılık ki, keskin nişancıları Gazze’deki çocukları katlederken bundan en küçük bir utanç duymayı bir kenara bırakın, adeta bir av partisindeymiş gibi vahşi sevinç çığlıkları atabilmekteler. Oysa günümüz insanlığı bir hayvanın bile bu şekildeki katlini uygun bulmamakta ve insanlığına yakıştırmamaktadır.

Bunu önleyecek, daha doğrusu yeryüzünü bu sıkışmışlığından kurtaracak bir mucizenin imkânsızlığını savunmak ise gerçekte yeryüzünde sürüp gitmekte olan hayatı anlayamamak ve zalimlerin gücünü abartmaktan başka nedir ki? Filistin halkının yüz yıldır süren direnişi bile bu açıdan okunduğunda, insanlığın o şaşırtıcı ve her şeye rağmen köklerinden sökülmeyi reddeden o destansı çabası, dünya üzerinde gerçek anlamda neyin değişmekte olduğuna dair bir işaret vermekte değil mi?

Ardı ardına gelen küresel SUMUD filolarının umuda çağrısı, Siyonist işgalcinin bir ceza sömürgesine dönüştürdüğü Gazze’ye ulaşımı engellese de insanlıktan umut kesilemeyeceğini de ortaya koymakta! Her şeyin tersine döneceği kritik nokta, o mucize ânı ise tam da burası değil mi? İnsanlığın iyilik arayışının zulme galebe çalacağı bir direnişin sürdürülmesi ve bu azmin, şirretliği karakter edinmiş zalimin çöküşüne yol açması umudu… Gazze, tarihin ve insanlığın bir sınanma noktası. İnsanlık bir kere daha karara verecek: faşizm mi insaniyet mi?

[1] Simon Weil, Baskı ve Özgürlük, Mecaz yay. s. 61-62

[2] Simon Weil, Savaş ve İlyada, KETEBE yay. s. 43-44

[3] Weil, age, s. 45

Devamını Okuyun

Yazılar

Politik Temsil ile Endüstriyel Futbol Arasında: Amedspor Örneği – Serhat Altın

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız.

Futbolun ortaya çıkışı ve tarihsel gelişimi, sadece bir oyunun doğuşu değil, aynı zamanda halkların, işçi sınıfının, toplumsal mücadelelerin ve devrimci duruşların yeşil sahaya yansımasıdır.

Spor müsabakaları içerisinde hiç şüphesiz futbolun yeri ve önemi çok ayrı bir konumda duruyor. Futbol, günümüzde milyar dolarlık bir endüstri olsa da kökenleri işçi sınıfının mücadelelerine ve devrimci bir ruha dayanır. Sanayi Devrimi sonrası İngiltere’de fabrikalarda çalışan işçilerin, ağır çalışma koşullarına bir tepki ve dayanışma aracı olarak futbolu hayatlarına sokması, oyunun toplumsal bir başkaldırı niteliği taşımasına neden olmuştur.

Futbolun yaygınlaşması, Sanayi Devrimi ile gelişen işçi sınıfı ve onların yaşam kültürüyle doğrudan ilişkilidir. Fabrika işçilerinin hafta sonları top oynaması, bir kaçış ve dayanışma aracı olmuştur. Futbol, tarih boyunca toplumsal muhalefetin, direnişin ve politik duruşun bir alanı olmuştur. Özellikle taraftar grupları, tribünleri politik fikirlerini ifade ettikleri, antifaşist, antikapitalist duruş sergiledikleri alanlara dönüştürmüşlerdir.

Günümüz endüstriyel futbolu ise şike/kumar/bahis sermayedarlarının tekelinde yoz bir hâl almış durumda maalesef. Merhum Ali Şeriatî’nin şu cümlesi çok manidar: “Tribünlerden gelen sesler, savaşlardaki mazlumların sesinden fazla geliyor ise futbol afyondur!” Maalesef günümüz futbolu halkta afyon etkisi yaratıp onları gerçek yaşamdan kopararak bireyler ve gruplar arasında kin ve nefrete sürükleme aracı olarak iş görüyor.

Futbolun dayanışma ruhuyla; topluma, kültüre, politik duruşa ne kadar etki ettiğinin somut bir örneği hiç şüphesiz Amedspor’dur. Kürt halkının Amedspor’a olan bağı ve desteği sanırım dünyanın pek az yerinde görülmemiş bir örnekliktir. Amedspor’un sadece saha içinde değil, saha dışında da takındığı tavır ve politik duruş, yaşadığı baskılar; bahis sistemlerine, tahkim kararlarına, adaletsizliğe karşı yükselttiği tepkiler futbolun içindeki sınıfsal ve politik çatışmayı da gösterir. Tüm baskı ve kısıtlamalara rağmen elde ettiği başarılar ve taraftar desteği, futbolun politik, devrimci bir çıkış, kültürel bir direnç alanı ve dayanışma ruhu olabileceğini göstermiştir.

Bu durum, Kürt halkı özelinde de ayrıca kültürün ve hafızanın futbol yoluyla nasıl canlı tutulduğunun çok somut bir örneği. (Bu sosyoloji iyi irdelenmeli!) Bunca kirli ilişki ağlarına rağmen geleceğe ve futbola umutla bakarak futbolun sadece bir oyun olmadığını; politik, devrimci, direnişçi ve dayanışmacı rûhuyla halkları bir arada tutma aracı olduğunu; günümüz endüstriyel futboluna, futbol kodamanlarına, şike/kumar/bahis sermayedarlarına karşı tavır alarak yeniden halkların oyunu haline getirebiliriz.

Umut ediyorum ki Amedspor tüm bu kirli ilişki ağlarına rağmen buralardan sıyrılarak sadece halkların desteği ve dayanışmasıyla devrimci duruş sergileyen günümüz futbolunun başarılı bir örneği olur.

Devamını Okuyun

Yazılar

1 Mayıs’a Bin Selâm! – Ali Bal

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız.

Zulmün Kaynağı ve İlâhî Uyarı

“Yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır ve onlar pek yakında alevlenmiş ateşe gireceklerdir.”

Bu ifadeler, Nisâ Sûresinin onuncu ayetinde geçmektedir.

“Bunlar apaçık kitabın ayetleridir.

İman eden bir topluluk için Musa ile Firavun haberlerinden bir kısmını gerçek şekliyle sana anlatacağız.

Şüphe yok ki Firavun, yeryüzünde ululandı ve halkını parça parça etti.

Onlardan bir grubu zayıf düşürüyor, oğullarını kesiyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu çünkü o, bozgunculardandı.

Biz ise o yerde zayıf düşürülenlere lütûfta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları o topraklara mirasçı kılmak istiyorduk.

Ve onları o yerde iktidara getirelim de Firavuna, Hâmân’a ve askerlerine onlardan korktukları şeyi kendilerine gösterelim.”

Bu ifadeler de Kasas sûresinin hemen başında yer alır.

Not: Firavun, Hâmân ve askerlerinin korktukları şey, bir gün gelip iktidarlarının son bulmasıdır. Köleleştirdikleri, ezdikleri ve emeğini sömürdükleri mustazafların yani ezilen sınıfın kendilerini devirip iktidara gelmesidir.

Modern Kölelik ve Asgari Ücret Çelişkisi

Bugün, bu ülkede ülkede açlık sınırı ve “asgarî ücret” denilen uygulama gerçekten utanç vericidir.[1] Zira kölelik çağlarında da efendiler kölelerinin iş gücünden yararlanabilmek için onların karınlarını doyurmakta ve hastaysalar zamanın imkânları ölçüsünde onların tedavilerini yaptırmaktaydılar. Bu, bir marifet değildir!

Buradan baktığımızda antik zamanlardaki köleliğin modern çağda/aydınlanma çağında aynen devam ettiğini görüyoruz.

Küresel Sömürü Düzeni ve Uygarlık Yanılsaması

Dünyaya baktığımızda genel tablonun yaşadığımız ülkeden pek de farkı olmadığını görüyoruz. Dünyanın gelişmiş ülkeleri sanayide, bilimde ve teknoloji alanlarında geri kalmış ülkelerin petrollerini, doğal gazlarını, yer altı ve yer üstü bütün zenginliklerini sömürmekte sonra da uygarlıktan bahsetmektedirler. Hangi uygarlık! Zulmün, sömürünün, vahşet ve barbarlığın uygarlığı olur mu? Bunun Hristiyanlığı veya Müslümanlığı olur mu?

Dünyanın bu hâlini, bırakın Müslümanlığı, hiçbir din ve kitapla açıklamak mümkün değildir. Müslümanlık ise sadece namaz kılmak, oruç tutmak ya da Hacca gitmek hiç değildir!

Mücadelenin Gerekliliği, Hak ve Adalet Arayışı

Bu düzen değişmeli!

Müslümanlar, hak ve adalet tüm yeryüzünde hâkim oluncaya kadar tıpkı tarih boyunca gelip geçen Allah elçileri ile onların sadık izleyicileri gibi yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar bu çağın Firavunları, Kârunları ve Hâmânları ile savaşmalıdırlar!

Bu konuyla ilgili Enfal-39[2] ve Bakara-193[3] ayetlerine bakılabilir. Ayetlerde geçen “yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız oluncaya kadar” ifadesi, “yeryüzünde Firavunların, Kârunların ve Hâmânların düzeni son buluncaya kadar” anlamına gelmektedir.

Ezilenlerin Sorumluluğu ve Ortak Suçlar

Tabii bunun için ezilenlere çok büyük bir görev düşmektedir. Onların hükûmetlerini iş başına getirmemektir. İbrahim-21 ve 22 ile Sebe-31 ve 33 ayetleri bu duruma işaret eder. Zira bu kâbil hükûmetleri iş başına getiren; onlara oy verip destekleyen, sahip ve arka çıkan halk sınıfları da onların suçlarına ortaktır!

İlk verdiğim ayette buyrulduğu gibi “yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır!” Peki, ya onları iktidara getirenler?

Bahsedilen ayetler, vukuu mutlak ve bir gün kadar yakın olan kıyamet gününde o mustazafların bu dünya hayatında iktidara getirdikleri zalim hükûmetler ve iktidarlarla birlikte haşr olacaklarını haber vermektedir.

Zulmün, haksızlığın ve adaletsizliğin hâkim olduğu ve Müslüman olduğunu iddia edenlerin buna seyirci kaldıkları bir dünyada Müslümanlık iddiası tümüyle boş bir iddiadan ibarettir.

Dipnotlar:

[1] TÜRK-İŞ araştırmasına göre Nisan-2026 Açlık Sınırı, 34.587 liradır.

[2] “Artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve [insanların] kulca yönelişleri bütünüyle ve yalnızca Allah’a adanıncaya kadar onlarla savaşın! Eğer direnmeyi bırakırlarsa bilin ki Allah, onların edip-eylediği her şeyi görmektedir.”

[3] “O hâlde artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve yalnızca Allah’a kulluk edilinceye kadar onlarla savaşın ancak vazgeçerlerse [bilinçli olarak] zulüm işleyenlerin dışındakilere karşı tüm düşmanlıklar sona erecektir.”

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x