Connect with us

Köşe Yazıları

Bir Bilim Adamının Romanı

Yayınlanma:

-

Türkiye’nin en ünlü yazarlarından Oğuz Atay, Bir Bilim Adamının Romanı’nda hocası Mustafa İnan’ın hayat hikayesini anlatıyor. Kitabı, kaderin cilvesi olarak nitelendirmek yanlış olmaz. Oğuz Atay gibi kabiliyetli bir yazarın yolu Türkiye’nin en önemli bilim adamlarından birinin hayatı ile İstanbul Teknik Üniversitesi’nde kesişmese, böyle bir kitap ortaya çıkar mıydı, pek sanmıyorum.

Önsözünü Mustafa İnan’ın da yakın arkadaşı ünlü matematikçi ordinaryüs profesör Cahit Arf’ın, sonsözünü ise oğlu Hüseyin İnan’ın kaleme aldığı kitap ilk olarak Bilgi Yayınları tarafından 1975 yılında yayınlanmış. İletişim Yayınları’ndaki ilk baskısı 1987 yılına ait olup elimdeki 61. baskısı 2020’de gerçekleştirilmiş. Kitabın sonuna küçük bir fotoğraf albümü de eklenmiş.

Önsöz’den öğrendiğimize göre Mustafa İnan’ın gençlere, bilhassa ilmi sahada çalışanlara ilham veren hayatını romanlaştırma fikri Erdal İnönü tarafından ortaya atılmış. Mustafa İnan’ın fikir babası olduğu ve kurucuları arasında yer aldığı Türkiye Bilimsel Ve Teknik Araştırma Kurumu* (TÜBİTAK) bu öneriyi kabul edip destek olmuş.

270 sayfa boyunca eşi, dostları, arkadaşları ve öğrencilerinin şahitliği ışığında hayatı anlatılan Mustafa İnan 1911 ila 1967 yılları arasında yaşamış. Çocukluğu ve gençliği iki dünya savaşının ağırlaştırdığı bir yoksulluk içinde geçmiş.

Merak duygusunun peşini bir an olsun bırakmamış, öğrenmeyi ve öğretmeyi bir yaşam tarzı olarak benimsemiş ve dur durak bilmeden kendisini yetiştirmiş bir insanın hayat mücadelesini okuyoruz kitapta. Onun en önemli özelliği olan “çok yönlü kişiliği”ni tanıma fırsatını elde ediyoruz.

Mustafa İnan inşaat mühendisi bir akademisyen olarak alanı dışında say say bitmez konuya ilgi duymakla kalmamış, yaptığı okuma ve araştırmalarla zaman içinde pek çok konuda derinleşmiş: Yabancı diller, edebiyat, divan edebiyatı, şiir, dilbilimi, tasavvuf, dinler, tarih, matematik bu alanlardan bazıları. Kitabın 14. Bölümünün başlığı bu yüzden “her şeyle uğraşan adam”. Üzerine vazife olmayan pek çok “şeyle” ilgilenmek bir evrensel ve entelektüel tavır olarak hayatına yön vermiş erken yaşlardan itibaren. 

Memleketi Adana’nın şivesiyle konuşmaktan gocunmayan, Anadolu insanında mevcut bir damar olarak nitelendirilebilecek  saf ve çocuksu yönü ömrü boyunca “muhafaza” etmiş bir insan Mustafa İnan. Aşikar ki ülkesine, insanlarına hizmet etmeyi kendi kariyerine ve konforuna tercih etmiş. Dönemin baskın değerleri ve “Leylî Meccanî” (parasız yatılı) bir yaşamın etkisi ile çizilmiş bir rota bu. Her durağında fedakarlık olan, büyük harflerle yazılmış bir ülkü olan. 

Tanıyan herkes onun çok iyi bir insan olduğunda hemfikir. Bu, kör ölür badem gözlü olur, sözünde karşılık bulan, geçiştirme kokan üstünkörü bir şahitlik değil, derinlere kök salmış bir hasletin mahsulü olarak yetiştirdiği sayısız öğrenci ile sabit bir gerçeklik. O kadar ki, okur kitabın sonunda Mustafa İnan için üzülebilir. Diğerkâmlığı çevresi tarafından sık sık suistimal edilmiş, kadri kıymeti pek bilinmemiş, bir yönüyle “yalnız” yaşamış ve “yalnız” ölmüş bir emekçiden söz ediyoruz.

Okullardaki üstün başarıları, yaşayan bir efsaneye ait hikayeler olarak dilden dile aktarılırmış. Hayranlık uyandıran bir zeka ve hafıza varmış kendisinde. Cahit Arf onun için, “doğuştan olacak, doğrudan doğruya algılanamayan şeyleri sezebilme hususunda olağanüstü bir hafızası vardı” diyor. Anlatılanlarla deha düzeyinde ama son derece mütevazı bir insan portresi çiziliyor. 

Erdal İnönü ise onun sanatçı yönüne vurgu yapmış: “Özellikle araştırmacı olan bir üniversite hocası için sanatçı ruh gerekli bir şeydir. Araştırmaya değer problemler bulabilmek ve bu problemleri sonuca götüren çalışmalar yapmak ve yaptırmak için kuru bir bilim adamı olmak yetmez; bunun için yaratıcı olmak, yani bir bakıma sanatçı olmak gerekir.”

Kitap bir roman olmakla birlikte romanlarda nerdeyse hiç rastlanmayan bir özellik ihtiva ediyor. Bu kitapta geçen isimlerin hepsi gerçek ve çoğu Türkiye için değer üretmiş, öyle veya böyle “tanıdık” insanlar. (Mesela, Cahit Arf’ı tanımıyor olmanın mahcubiyetini yaşayan biri şimdi ceplerini yoklasa -kriz üstüne kriz yaşayan ve her gün müflis tacir gibi gözlerimizin içine bakan şu ekonomik düzende- bozuk paraların ardından gelen can yoldaşlarımız 5, 10 ve 20 gibi TL’ler arasında kendisini görebilecektir. 10 TL’nin bir yüzünde onun fotoğrafı, ne iş yaptığı, doğum ve ölüm tarihi bulunuyor.) 

Kitabın 17. Bölümünde söz dönüp dolaşıp 27 Mayıs 1960’a gelince, Mustafa İnan’ın entelektüel kimliğine yakışmayan bir tavır takındığını görmenin şaşkınlığını ben yaşadım, bilmem ki başkaları yaşar mı? Yoksa, dönemin şartları, denilerek mazur hatta haklı mı görülmeli?

1960 Darbesinden birkaç yerde ihtilal ve devrim diye bahsediliyor. Tartışmalı siyasi bir konuya bu kısacık kitap incelemesinde girmeyeceğim lakin ülke 1923-1946 yıllarını mutlak diktatörlüğün (Tek Parti) zulmü altında geçirirken “demokrasi aşığı” ordu veya cunta mensupları neden müdahale ihtiyacı hissetmediler? Neden geniş halk kesimleri inim inim inlerken değil de biraz soluklanır soluklanmaz, sandık henüz kurulmuşken, seçimler yapılmaya başlanmışken müdahale ettiler? Demokrat Parti’nin hataları ne denli büyük de olsa darbeyi meşru bir şey miydi?

Mustafa İnan’ın öğrenme ve öğretme aşkı, bilime olan tutkulu bağlılığı ve mücadele dolu hayatı, yakıcı bir silkelenme ve kendine gelme ihtiyacı içinde olan okullarda, bilhassa üniversitelerde müspet bir etki yaratma potansiyeli taşıyor. Mustafa İnan’ın ilham verici tarafına fazlasıyla ihtiyaç var, ilimden bir hayli uzak ilim yuvalarında.

*Bilenler bilir, daha ziyade büyük kitap fuarlarında boy gösteren TÜBİTAK (Popüler Bilim) Yayınları, her yaşa uygun, baskı kalitesi üst düzey ve çoğu gayet nitelikli kitapları ucuz fiyatlarla okura sunuyor. Çocukları için kitap bakınan anne babaların incelemesinde fayda var.

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Köşe Yazıları

Düşene Değil, Düşürene Vurarak!

Yayınlanma:

-

İbn Haldun’un vaktiyle çözümlediği gibi seyrediyor birçok hâdise. Sermaye, dünya düzenini evirip çeviriyor. Coğrafyalara ve insanlığa rahat yok. Yaşlı kıta ve toplumlar, köleleştirilen genç ve enerjik insanlarla, kitlelerle takviye olunuyor. Suriye örneğinde olduğu gibi kapitalizme açılıyor araziler, insan kaynakları.

Evet, insana “kaynak” dediler, sürdüler onu sermayenin namlusuna, tetiği kıldılar bir yandan. Belki de tamamen silahı… Şimdi koşturup duruyorlar onu dikenli tellere doğru, sonra sürüyorlar denizlere, binlerce ve binlerce ölümleri pahasına…

İşte bu hengâmeden kimse huzurlu, mutlu çıkamayacak, biliyorsunuz değil mi? Yeryüzünün her bir yanına vaziyet etmek isteyen şeytanîliğin küresel kapitalizm şeklinde vücut bulmuş güncel hâli bu mekanizmayı kurup durmaktadır. İnsanlık, hadi diyelim insanlığın biraz kuzey ve batı taraflarında meskûn olanları bir ulus devlet korunaklığı yanılsamasına maruz kaldı bir müddet. Kutu gibi, ne hoş… Dünya yansa kendilerine bir şey olmaz! Tel örgülerle çevrelenmiş kutsal vatana ne sirayet edebilir ki! İşte öyle olmadı, olamazdı da. Birkaç sıra dikenli tel, birkaç gözetleme kulesi çağlar boyunca akıp durmuş göçler karşısında ne kadar direnebilirdi?

Nasreddin Hocamız merhumun evine hırsız girmiş. Ne var ne yok yüklenmiş, vurmuş sırtına hırsız, çıkmış evden. Hocamız da kalanı omuzlamış, düşmüş peşine hırsızın. Hırsız, yükünü atınca kendi evinin avlusuna, bir de ne görsün! Hoca, sırtında yatak ve yorganıyla orada öylece dikiliyor. “Ne yapıyorsun burada be adam!” diye efelenecek olmuş hırsız, Hocamız gayet sakin… “Ne yapması var mı yahu,” demiş, “biz buraya taşınmadık mı?”

Londra’dan New York’a, Paris’e kadar her bir batı memleketi, soyup soğana çevirdiği coğrafyaların insanlarıyla dolu değil mi? Onca insan Hocamızı takip etmiş pek tabii olarak. Bugün de öyle bir süreç var bir yandan lâkin bir yandan da İbn Haldun’u andık ya yazının başında, hem Hocamızın nüktesi, hem İbn Haldun’un gerekçeli beyanı birlikte işliyor gibi ancak sonuç tek ve ortada. Hepimiz ayn’el-yakîn şahidiyiz üstelik.

“Dünya küçük bir köy oldu.” hikâyesiyle büyüdük biliyorsunuz. O zaman öyleyse, Afganistan’a düşen bombanın en azından kokusundan rahatsız olacaktır köyün üst başındaki komşular! Suriye’deki, Yemen’deki savaşlardan her bir ev etkilenecektir, etkilenmelidir. Çocuk oyunundan değil, savaştan bahsediyoruz. Küçük köyde savaş olur da etkilenmeyen hane mi kalır! Hangi akl-ı evveller itiraz ediyor buna!

O hâlde haneler mırın kırın etse de, homurdanıp dursa da şimdi Doğu Avrupa’ya da sıçrayan, bütün bir Ortadoğu’yu harlayıp geçen savaşlar esasen yakıp duracak yeryüzünün dört bir yanını! Ne kadar ırkçılıkları köpürtse de birileri sonuç değişmez. Bilinen bütün eski göç hikâyeleri, hareketlilikleri güncellenecektir. İnsan göçle büyür. Göç, insanın kaçınılmaz kaderidir. Zaten yeryüzünde bulunuşu bir göç halidir, kısa bir yolculuktur ancak çoğu gafil unutmuştur bunu! Unutmuştur da racon kesmektedir şimdi. Garip gurabayı incitmektedir, kalpler kırmaktadır.

Hâlbuki bütün insanlık ikrar etse şu hakikati ne güzel olur: “Yeryüzü Allah’ındır! Kimseye yasaklanamaz! (özelde mültecilere)” Temellük etmese bazı mıntıkaları! Mülk Allah’ın değil midir? İnsan, ne ara el koydu arza!

İşte kırılan kalpleri daha da kıran bu mülkiyetçi arzu, arzı ifsad etmektedir. Düşene bir tekme de o arzu vurmaktadır. İfsad derinleşip kök salmaktadır. Şeytan ve adamları, yani tağutlar cihanı mazlum ve mustazaflara dar eylemektedir. İyilerin nefesi çoğu zaman yetmemektedir ıslaha, güzelliğin yayılmasına. Göç yolları dikenli tellerden, Akdenizlerden geçmektedir. İnsan insana çokça sığınamamaktadır. Canı, Akdeniz ya da dondurucu ayazlar teslim almakta; emeği, patronlar çalmaktadır. Kin ve nefretin paratoneri varlığıyla yersiz-yurtsuz kılınan bu âdem evladı, boşlukta sallanmaktadır.

Oysaki Rabbimizin düzeninde yolda kalmışa omuz vermek, yani dayanışma vardır. İnsanlık yolda kalmışsa ilâhi emir bellidir. Köyün bir mahallesi bombalanıp işgale maruz kalmışsa yapılacaklar açıktır. Kendini kurtarmaya ayarlı duruşlar açıkça kınanmakta, ifsad olarak tanımlanmaktadır.

Sancılı bir dönüşüm olacağa benziyor. Dünya düzeni, kontrolü ne kadar koruyabilecek, ulus devlet korunaklılıkları ne kadar dayanacak, çoktan mülke ulaşıp çürümüş medeniyetler bu hareketliliği ne kadar tolere edebilecek,  Allah bilir ancak şüphe hâsıl olmuştur bir kere. İnsanlığın uzun tarihinde ne çok örneklikler vardır ibret alınası!

Kısa göçmenliğimizde şu dünyada, doğru tarafta durmaya bakmalı. Adaletten, dayanışmadan yana… Darda ve yolda kalmışın saflarında ısrar ederek… Kötülüğü üretenlerin tam karşısında durarak; düşene değil, düşürene vurarak!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Gezi Davası’nda İlk Perde

Yayınlanma:

-

Gezi Davası’nda karar dün açıklandı.

1637 günlük tutukluluğun ardından Osman Kavala hakkında “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Tutuksuz sanıklar Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Yiğit Ali Ekmekçi’ye 18’er yıl hapis cezası verildi ve tutuklanmalarına karar verildi.

Tiyatroda ilk perde kapandı. Sanıklar, adil yargılanma ve adalet talep etse de müsamere tadında bir kukla tiyatrosu izlediler. Hep birlikte izledik. İşgalcilerin, işgal ettikleri ülkede kurdukları mahkemede yerlileri yargılamalarını hatırlatan bir süreç yaşandı. Orta doğudayız, yabancısı olduğumuz şeyler değil!

Gezi, yargılanamazdı, yargılanamadı da. O yüzden, yaşananlar yasa dışı ve gayri meşru. Yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. 

Olayın Adalet Sarayı’nda, bir mahkeme salonunda, hakimler ve savcı huzurunda cereyan etmesi, hukuka uygun sayılması için yeterli mi? Elbette ki hayır. 

Karar fena halde yassı ada kokuyor! Neyse ki idam kaldırıldı. Yoksa Osman Kavala’yı asacaklardı.

Milyonlarca insanın katıldığı şiddet içermeyen barışçıl protestolara ceza kesilmiş oldu. İntikam ve ibret olsun diye.

Gazeteci Banu Güven’in aktardığına göre, 2018’de Samsun’dan AKP’den milletvekili aday adayı olmuş bir avukat 4 yıldan kısa bir süre içinde ağır ceza mahkemesi hakimi olup bu yasa dışı karara imza atmış. (Derhal istifa etsin! Adalet Bakanı olmak için fazla vakti kalmadı.)

Türkiye’de siyasi davalarda normal hukuk değil düşman ceza hukuku uygulanır. İstiklal Mahkemeleri’nden bu yana, bu böyle. Önce biri veya birileri öcü ve suçlu ilan edilir. Ardından onu mahkum edecek deliller icat edilir. Delil yoksa, dert değil, derhal üretilir. (Fetöcüler bu işin atölyesini kurmuşlardı!) Üretmek de mümkün değilse, sıkıntı yok, vatandaşlar delilsiz de mahkum edilir!

Sanıklar son sözlerini söylerken sağa sola, önlerine, cep telefonlarına bakan hakimlere, “ben konuşurken gözümün içine bakın, yüzüme bakın” diye uyarıda bulunmuşlar. Normal bir yargılama ya da sadece bir yargılama yapılıyor olsa ortalama bir hakimde, birazdan cezaevine yollayacağı sanığın yüzüne bakacak yüz, gözüne bakacak göz olur.

Dedik ya, sanıklar insan veya vatandaş değil imha edilmesi gerekli düşmanlar. Amaç gerçeği ortaya çıkarmak, Anayasaya uygun davranmak, hukuku tesis etmek değil, ne pahasına olursa olsun intikam almak.

Gezi Davası’nda emir komuta zinciri içinde kurulan bir “mahkeme”den siparişle alınan rezil bir kararla kapandı ilk perde. Perde yeniden açılana kadar atı alan Üsküdar’ı geçer mi bilinmez. Yoksa Meksika Sınırı mı?

Nasıl ki savaş ve sınır dışı operasyonlar, siyasi ranta tebdil edilmek için harika araçlardır, yargı kararları da öyle; hamasi ve şovenist söylemlerle oy devşirmeye yarar.

Hukukun dışındaki karanlıkta çıkarlarınız için sonuna kadar tepinin! Allah görmüyor, tarih şahit değil, devlette kayıt kuyut yok ve bu devran hep böyle sürüp gidecek!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

1 Mayıs’a Doğru

Yayınlanma:

-

Günler döndü dolaştı, 1 Mayıs’a geldi.

1 Mayıs’a değin yılın her günü, her ânı elbette direnişin, adalet arayışının tanığı olmalıdır; kimileri için olmuştur, olmaktadır. Buna tanığız.

Küresel ölçeğe her boyutuyla yayılmış bir zulüm düzen ve işleyişi var. Buna da hayatın bütün kademelerinde tanık olmaktayız. Özellikle dijital takip sistemlerinin dudak uçurtacak seviyelere varması hem klasik köleliği pekiştiriyor hem de insanlığın ufkunu belirsiz bir karanlığa mahkûm ediyor.

İnsanın bu karanlıkta debelendiğini içimiz acıyarak gözlemliyoruz. Tam da bu noktada “İnsan; seni savunuyorum, sana karşı!” sözüyle Nuri Pakdil’i anmadan edemiyoruz. İnsanın yitimi gibi bir aşamaya gelindiğinde direnişin bütün vâroluşsal dinamiklerle sahada, göz önünde olması gereği, zorunluluğu önümüzde durmaktadır.

Şeytanın küresel hegemonyasınının temsiliyetine adanan tâğûtî düzenlerin görünür görünmez saldırganlıklarının farkına varılmalıdır. Bu farkındalık, klasik köleciliğin devamı ile insan sonrası diye tartışılan ve hatta fiiliyata aktarılan tasavvurları fotoğraflayıp insanlığın önüne koymalıdır.

Modern kapitalist medeniyetin açık şeytani karakterinin insanı ve tabiatı teslim alışından bu yana hızla küreselleşen direniş halkalarının 1 Mayıs suretiyle de ortaya çıkmasına şaşmamalıdır. Kullandığımız “de” bağlacı mühim bir köprü vazifesi görüyor. 1 Mayıslarda insanlığın ortaya koyduğu iradeyi, çığlığı bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlayan o “de” bağlacı, direniş hâlinin şeytani düzenlere teslim olmamakta kararlı oluşunu vurgulamaktadır. O nedenle kıymetlidir. Bağlanılan ve tüm gün ve saatlere yayılması gereken direniş hâlleri de mutlak kurtuluş için kula kulluğa meydan okuyup âlemlerin Rabbi Allah’a kulluğu beyan eden bir imana yönelmelidir.

Açlık sınırının altında ve ekonomik kriz ortamında nefes alamayan geniş emekçi yığınlarla insanın bir öz olarak imhası arasında salınan şeytanîliğe karşı yükselen seslere ses vermek ve vahyin hakikatini bir model ve çıkış olarak sunmak mü’minlerin vazifesidir.  Güçlü ve küresel bir adalet arayışı geleneği olarak 1 Mayıs en nihayetinde bu imkân ve fırsattır. Zalim, soyguncu ve yağmacı düzenlerin; emperyalizmin taşeronluğuna soyunan işbirlikçiliklerin mahkûm edileceği, problemlerin kaynaklarının gösterilip işaret edileceği bir imkân ve hatta sorumlulukların anılacağı bir günden bahsediyorum.

Tabiatın can çekiştiği ve insanın Gregor Samsa modeline dönüştürüldüğü bir evrede insanı savunan arayışların kıymeti daha bir anlaşılır olmaktadır. Bugün atölyelere, göçmen teknelerine, nefes alınamaz şehirlere, dijital ağlara, cezaevlerine, savaş alanlarına hapsedilip nefessiz bırakılan insanlık için atılacak ve tevhid-adalet-özgürlük çizgisini tahkim edip alternatif olarak sunacak güçlü manifesto ve beyanlara ihtiyacımız var.

Egemenlerin karşısında işte o vâr olma çabasıyla çırpınan, bu yolda doğru-yanlış birtakım tecrübelerle düşe kalka yol alan insanın yanına koşmak temel sorumluluğumuz olarak görülmeli, bu çırpınışlar vahiyle temaslandırılmalıdır.

1 Mayıs gösteri ve eylemlerinde epeyce pratik hak ve talep dillendirilmektedir. Pek tabii olarak bu taleplerin dillendirilmesi zorunludur. Çünkü insan üç öğün beslenmesi, giyinip kuşanması, barınıp gezmesi gereken bir varlıktır. Bunları yeterli seviyede sağlayacak bir donanım temel ihtiyaçları bahsindendir. Dolayısıyla bu alanda ses verilmesi kaçınılmazdır.

Diğer yandan da 1 Mayıs, yazının pek çok yerinde dillendirmeye gayret ettiğim temel paradigmatik hususları çok daha sofistike ve derinlemesine tartışmaya davet edecek göndermelere fırsat tanıyacaktır. İşte bu hattın işleyiş ve ilerleyişine bigâne kalmak İslami çevreler için temel ve büyük bir yanılgı olacaktır.

Tevhid, adalet ve özgürlük hattının insanlığın gidişâtına el koyması zorunludur. Bunun ilk adımlarından biri 1 Mayıslarda ete kemiğe bürünen feryatlara kulak vermek, onunla yan yana gelmek, o enerji ve öfkeyi vahyin dirilticiliği ile buluşturabilmektir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM