Connect with us

Köşe Yazıları

Kazım Karabekir’in 10 Günü

Yayınlanma:

-

Galiplerin yazdığı resmi tarih anlatısı okullarda, kışlalarda, ekranlarda anlatıladursun, gerçekleri olabildiğince sağlıklı biçimde görebilmek için asgari bir çaba gerekiyor: Mukayeseli okuma ve araştırma.

Sözgelimi, Cumhuriyet’in ilk yıllarını mı merak ediyoruz; Milli Mücadele’nin lider kadrosunu oluşturan beş kişinin (Mustafa Kemal, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele) ne yaptıklarına ve yazdıklarına bakmak gerekiyor.

Cumhuriyetin ilanından, çok değil sadece bir yıl sonra, adı anılan silah ve dava arkadaşı beş askerden dördünün, hangi gerekçelerle birlikte hareket ederek bir muhalefet partisi (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) kurduğu, bu partinin, çok değil sadece bir yıl sonra, hangi gerekçelerle ve ne şekilde kapatıldığı, Milli Mücadele’nin lider kadrosundaki isimlerin, çok değil sadece bir yıl sonra, neden İstiklal Mahkemesi’nde idamla yargılandığı biliniyor olmalı. Dahası, ilk Meclis’in nasıl teşekkül ettiği, hangi mebusun (Ali Şükrü Bey), ne sebeple katledilmesi üzerine kapatıldığı gibi konularda bilgi sahibi olunmalı.

Dediklerimi, resmi tarih anlatısını sorgulayarak, bugünleri daha iyi anlamak için geçmişi ulaşılabilir gerçeklerle sağaltarak yaparken Öteki Tarih’i (Ayşe Hür, Profil Yayınları), Cumhuriyetin Tarihi’ni (Celaleddin Vatandaş, Pınar Yayınları) ve Yanlış Cumhuriyet’i (Sevan Nişanyan, Liberus Kitap) bir arada, karşılaştırarak, parça parça okurken Kazım Karabekir’in Günlükler’i ilgimi çekti.

Günlükler, Kazım Karabekir Paşa Vakfı’nın desteğiyle iki cilt halinde, ilk olarak 2009 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından okurlara sunulmuş. 1906-1948 yılları arasını kapsayan Günlükler‘de 12 yıl eksik ne yazık ki. O yıllara ait defterler bulunamamış.

12 yılın, Kazım Karabekir’in hayatında farklı bir anlamı daha var. Milletvekili olan Paşa’nın, İstiklal Mahkemesi’nde yargılandıktan sonra siyasete dönmesine müsaade edilmediği 12 yıl boyunca evine kapandığı ve bir nevi “adı konulmamış” ev hapsinde kaldığı biliniyor.

“Kazım Karabekir’in 10 Günü” olaylara farklı açılardan bakmanın bereketine inanarak, çoğunluk için kameranın yönünü bir nebze de olsa değiştirmek niyetiyle hazırladım. Seçtiğim 10 gün, 1922’den başlayan ikinci cilt içinden olduğu gibi alınmıştır.

İlk ciltte Paşa’nın askerlik hayatını, cepheden cepheye verdiği mücadeleyi okuyoruz gün gün, yıl yıl. İkinci ciltte ise daha ziyade dünyada neler olup bittiği kaleme alınmış. Benim ilgimi çekense, Türkiye’nin hayli sancılı değişim ve dönüşümüne ilişkin duygu ve düşünceleri oldu.

Askeri sahada büyük başarıların sahibi olmakla birlikte, siyasetin kaygan zemininde ayakta kalamamış tarihi bir şahsiyetin, durduğu yerde durmaya, baktığı yerden bakmaya çalıştım. Kırılma noktalarına ilişkin, satırlardan ziyade satır aralarının konuştuğu, uzun uzun konuştuğu ve sustuğu günlere gittim.

Dilerseniz birlikte gidelim, adı anılmayanların tarihinde iz sürelim.

14 Ocak 1923 Pazar

(Gazi Paşa, Fevzi Paşa, ben trenle Ankara’dan hareket) Muhaliflerden Ali Şükrü Ankara’ya makine getirmiş. Tan Gazetesi çıkaracakmış. Gazi yanımda Cevat Abbas’a dedi: “Muhalifler matbaa yapıyor da siz hâlâ uyuyorsunuz. Yakmalı, yıkmalı! Dedim: “Paşam bu tarzda mukabele doğru mudur?”

19 Ağustos 1923 Pazar

Gazi Paşa, hanımı Latife ve İsmet Paşa akşam yemeğe geldiler. Âti programı hakkında saatlerce görüştük. İsmet, hocaları toptan kaldıralım diyor. Ben muayyen işlerin program altına alınması ve her adımın iktisadi menafi teminine ve halkın vahdetine hizmet etmesi fikrindeyim. Yani daima millette his birliği, iktisat birliği, menfaat birliği sarsılmamalı. Düşünceler aykırı, İsmet kuvvet elimizde iken hocaları kaldırmalı diyor. Öğütler’in “din ve mezhep” parçasını okuttum.

8 Aralık 1923 Cumartesi

Bu sabah Ankara’dan İstiklâl Mahkemesi geldi, reisleri Cebelibereket Mebusu İhsan Efendi Divitçiler. Tanıyanlara hüsn-i tesir yapmadı. İsmet’in İstiklâl Mahkemeleri ile işe başlamasına çok esef ettim.

Bana ne Ankara’da dost mebuslar, ne de madunum olan Kolordu Kumandanı haber vermediler. Heyet de Şükrü Naili’ye iade-i ziyaret ettiği halde bana uğramadılar. Ankara’yı protesto ettim, Şükrü Naili’ye teessüf ettim. Bu Paşa benim haberim zanlıyla haber vermediğini söyledi.

13 Nisan 1924 Pazar

Daveti üzerine akşam Gazi Paşa’ya. Meclis Reisi Fethi Bey ve refikası, Cumhuriyet teşrifatçısı Ercüment Ekrem Bey ve refikası, cumhuriyet bandosu Zeki Bey idaresinde dört kişi terennüm etti. (Beni saatlerce çalışma odasında bekletti. Birkaç kere yaveri Salih gelip, Paşa biraz meşgul canınız sıkılırsa resimli kitapları seyrediniz dedi. Yazı masasının üstünde 5 numaralı Anadolu hediyesi.) (Kabında resim ve içinde bezden yemiş olan)

Salih’e son gelişinde ne ile meşgul olduğunu sordum. Rum terzi Altınmakas’ın müşir elbisesinin nasıl olmasını görüşüyor dedi! İçeride Fethi Bey ve eşi de varmış.

24 Kasım 1942 Salı

Kabataş Lisesi tarih öğretmeni Samih Nafiz Tansu, Atsız ve refikası ziyaretime geldiler. Tesadüfen Cafer Tayyar Paşa da bulundu. Tansu 1938’de neşrettiği inkılâp tarihi eserinde benden bir yerde, o da doğru olmayarak bahsettiğinden müteessir ve mahcup. Harput Valisi Ali Galip’in tenkili hususunda ve bütün İstiklâl Harbimizin esasları üzerinde benden ve Paşa’dan izahlar aldıktan sonra daha çok müteessir oldu. Esasen son zamanlarda bu mesele hakkında aldığı malumatla şimdiye kadar masal haline getirilen tarihimize acıdığını yana yakıla anlattı.

11 Ağustos 1925 Salı

Vatan Gazetesi de kapatılmış. Halkı inkılap müessesâtına karşı tahrik, devletin emniyet-i dahiliye ve hariciyesini ihlal, isyanı teshil ile maznun olarak Vatan sahibi Ahmet Emin, muharrirlerden Ahmet Şükrü, İleri ve Son Telgraf muharrirlerinden Suphi Nuri, İstiklal gazetesi sahibi İsmail Müştak, Adana’daki Sayha gazetesi sermuharriri Gündüz Nadir Beyler, taht-ı tevkife alınmışlar. Elaziz İstiklâl Mahkemesi’ne gönderilecekmiş.

20 Haziran 1926 Pazar

İsmet Paşa İstanbul treni ile İzmir’e gitmiş.

Hakimiyet-i Milliye’de Falih Rıfkı, namussuzca yine fırkaya taarruzla, şöyle diyor: “İşte bizim dünkü eş dostların oynadığı fırkacılık oyunun netayici: Geçen sene Şeyh Said vakası; bu sene başlarında Şükrü Beyefendi’nin ismini işittiğimiz taklîb-i hükümet ve suikast macerası!

Namussuz herif, Kürt meselesinden, fırka teşekkülünden aylarca evvel hükümet haberdar iken, isyan mıntıkasındaki valilere bile haber vermediği sabit iken, bunu nasıl hâlâ fırkaya atfediyorsun. Şükrü Bey şu veya bu fikirde ise, muayyen bir program etrafında toplanan insanları nasıl lekeliyorsun. Suikast, fırkaya karşı olduğu anlaşılıyor.

27 Temmuz 1932 Çarşamba

İzmir de Gazi heykeli açıldı. İsmet’in 28 tarihli gazetedeki nutku pek gülünç: Usulen her şeyi yapan Gazi’dir nakaratıyla dolu! Bir de diyor ki: Fertler milli davaya faydalı olmalı ve her halde zararlı olmamaları şartıyladır ki milli rehberden refah isteyebilirler! (Ne âlâ, Abdülhamid’in prensibini tasvir ediyor bizim koca İsmet!)

19 Kasım 1938 Cumartesi

Atatürk’ün cenaze merasiminde malul gaziler ve emekli zabitler ve hatta generallerin adı anılmadı. Hâlbuki Erzurum ve Sivas Kongreleri azaları dahi levhalarla ve mevcutları ile görünerek, İstiklâl Harbi tarihi canlandırılmalı idi. Yapılan merasimde tarih değil hal düşünülmüştür.

20 Ekim 1939 Cuma

Erzurum’da. Tören pek karışık oldu. Nutuklar riyakârlıkla dolu. General Refet’le otomobile bindik. Deveboynu’na kadar gittik. Şehitliği ziyaret ettik. Şehirde yaya dolaştık. Halk bildiğimden daha ezilmiş. Müfettişliğin yeni binaları 3 milyon liralık, yeni Avrupa mahallesi!

https://www.dunyabizim.com/kazim-karabekir-in-10-gunu-makale,2018.html

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

Köşe Yazıları

İsrail Mi Ben Mi?

Yayınlanma:

-

Dünyanın en aşağılık ordusu (işgalci siyonist İsrail ordusu) dünyanın gözü önünde 8 aydır insanlığa karşı işlenebilecek bütün suçları işliyor. Seyretmenin ızdırabı içinde kıvranıyor, engel olamıyoruz.

İki nedeni var bilindiği üzere:

  1. İslam İşbirliği Teşkilatı çatısı altında toplaşıp fotoğraf çektiren 57 devlet, ya İsrail’le bir şekilde iş birliği içinde ya da ayan beyan acziyet içinde.
  2. ABD ve batı bloku soykırımcı İsrail’i doğrudan, tam kapasiteyle destekliyor.

7 Ekim 2023 tarihinden bu yana pervasızlığı ve pişkinliği elden bırakmadan Gazze’ye ölüm kusuyor İsrail. İnsani değerlerden tamamıyla soyunmuş bir rejimden bahsediyoruz. Kudurmuş bir azgınlıkla, şehvetle katlediyorlar. Dikkatli bakacak olursanız, ağızlarından akan salyaları görürsünüz.

Masum, sivil, kadın, yaşlı, hasta, çocuk, bebek demeden, ayrım gözetmeksizin katlediyorlar. Katletmekten sapıkça bir haz alan, dahası, bunu da kayıt altına alıp paylaşan bir aşağılık zihniyetle karşı karşıya insanlık.

İnsanlığı, İsrail zehrinden korumak, kollamak boynumuzun borcudur. Müslüman olduğum için değil insan olduğum için yazıyorum bu satırları.

Bizler, bir ahlaka, kalbe, vicdana, değerler sistemine, medeniyete sahip, dünyanın dört bir yanında yaşayan, farklı dinlere ve halklara mensup insanlar, “aşağıların aşağısı”na inmiş bu siyonist yaratıkları uzun bir süre Hitler ve askerleriyle kıyaslamıştık. Artık o evreyi geçtiğimizi kabul etmeliyiz.

Virüs kendini güncelledi. Biz de kendimizi yenilemeli ve dünyanın bütün halkları, vicdan ehli insanları, safları sıklaştırmalıyız.

Siyonistler, tedaviyi reddeden, psikopatlık seviyesinin de üstünde bir ruh hastalığı ile mâlûller.

Bir baba düşünün, yakılmış bebeğini havaya kaldırmış, tepkisiz kalan dünyaya isyan ederek gösteriyor, feryatlar içinde. Bu fotoğrafı “indirimli” kızarmış tavuk diye paylaşıp eğlenen bir zihniyetten bahsediyoruz, siyonist derken. Tedavi edilemez, insanlığa kazandırılamaz düzeyde ruh hastası bu insanlar.

Siyonist işgal ordusu acziyet ve zillet içindeki rejimlerin desteği ile sözde “kırmızı çizgileri” birbiri adına aşa aşa bugünlere geldi. Nihayet soykırımdan, katliamlardan, açlık ve sefaletten kaçıp Refah kentinde çadırlara sığınmış kadınları, çocukları, bebekleri diri diri yakıyorlar. Aman Allah’ım!

Allahsızlıkla, kâfirlikte, cahillikte, canilikte bayrağı zirveye dikmeye kararlı Siyonist şeytansılar, sebep oldukları insanlık dramı karşısında mahcubiyet emaresi göstermek şöyle durdun, üstüne bir de kutlama yapıyorlar.

Gazze’de silahsız, savunmasız, masum kadınları, çocukları, bebekleri, bedenleri, canlı kalanları bomba yağmuruna tutan, diri diri yakan İsrailliler, “Allah’ım başımıza musibetlerini yağdır, bizi helal et” diye sabah akşam, aşkla şevkle fiili duada bulunuyorlar!

İsrail denen işgal topraklarında yaşayan, siyonist olmayan, yani işgale ve İsrail politikalarına karşı olan, ruh sağlığı yerinde bir avuç insan var. Yahudi nüfusunun yüzde 10’unu oluşturuyorlar mı, emin değilim. Anne babaları onları orda dünyaya getirdiği, o şartların içine doğdukları için çıkış yolu bulamayan çoğu çocuk, genç insanlar.

İnsanlığa karşı işlenmiş bütün suçları 76 yıldır ara vermeden işlemeye devam eden İsrail rejimini desteklemeyen bir avuç insan, bence derhal İsrail’i terk etmeli. 7 Ekim’den sonra halen İsrail’de böyle insanlar, “insanlar” kalmışsa..

Cahil, zalim, azgın siyonist güruhun ısrarlı duaları karşılık bulacak ve Filistin’de, Gazze’de çocukların, bebeklerin üzerine boca ettikleri ateş onları da yakacak. Filistinli bebeklerin, çocukların küresel intifada gibi büyümesi, Aksa gibi tufan halde geri dönmesi mukadderat.

Rüzgâr eken fırtına biçer. Gözlerini hasat bürümüş İsraillilerin. İşgal ettikleri toprakların her metrekaresine intiham tohumları ekmişler. Milyonlarca insanı yerlerinden, yurtlarından, ailelerinden, hayattan kopartmışlar, atmışlar. Çalmışlar, katletmişler, sürgün etmişler, yok etmişler.

Yeryüzünün en büyük, kibirli, bozguncu kitlesi İsrail.

İsrail’le kurulacak yegâne ilişki onu tecrit ve mahkûm etmek ve yol açtığı işgal ve katliamların hesabını vermeye icbar etmektir. Bunun haricinde her ilişki, iş birliği suçtur, günahtır, utançtır, vebaldir.

Bu yazıyı Türkiye’de ve Türkçe yazdığım için şunu ilave etmezsem kesinlikle eksik kalır zira herkes elini yüzünü yıkayarak başlamalı temizliğe!

Türkiye’yi yönetenler İsrail’le iş birliği suçunu işlemeye son soykırım harekâtı başladıktan 6 ay sonra kısmen son verdiler. Kısmen diyorum zira Türkiye Azerbaycan’dan gelen petrolü İsrail terör devletine sevk etmeye devam ediyor. Bu, soykırıma doğrudan ortak olmaktır.

Türkiye İsrail’in güvenliğini sağlayan İncilik ve Kürecik Üslerini kapatmalıdır.

Türkiye İsrail’e limanlarını ve hava sahasını kapatmalıdır.

Türkiye İsrail’le tüm ilişkilerini Filistin işgali son bulana ve İsrail terör devleti yol açtığı tüm zararları tazmin edene dek kesmelidir.

İşin devlete bakan yönü bu.

Biz insanlara, Müslümanlara bakan yönü bu talepleri dile getirip gerçekleştirmek için eyleme geçmektir. Bundan da önce İsrail ürünlerini boykot etmektir.

İsrail iflâh olmaz, biz oluruz inşallah.

“Ben de bir adım atmak istiyorum, Allah için” diyen kötürümler şuradan başlayabilir:

Önce abdest almalı. İlkin zihinler özgürleştirilmek üzere havalandırılır. Ardından ağızlardaki sigara ebediyen söndürülür. Güzel tebessümler için ağız ve diş sağlığı önemli elbette. Kötü söz ve küfür olmamalı.

Kola içilmez, malum hamburgerler yenmez.

Bir “noktalama” işareti de sen koy bu hikâyeye. Mübarek bir “hayır” dile gelsin sende esas duruş’a geçsin.

Kapitalizme hafif bir yumruk atılarak bismillah denilir. Gerisi inşallah gelir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

“Siya Siyabend CD’leri”

Yayınlanma:

-

Rüyayla amel olmaz belki ama yazı yazılır. Bu yazı bir rüyayla başlıyor.

Oğuz Atay’ın şu meşhur cümlesiyle karşılaşmışsınızdır: “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

“Korkuyu Beklerken” adlı kitabın son hikâyesinin son cümlesidir. Hikâyenin adı: “Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya”

Yazar, seyyar hikâye satıcılığı yapan üç arkadaşın hayatına davet eder okuru. Elle yazdıkları hikayeleri istasyon şefinin köhne daktilosunda çoğaltıp demiryolu yolcularına satan gençler bu yolla geçimlerini sağlamaya çalışırlar.

Dün gece rüyamda, kalabalık bir sokaktayım, uzaktan bir ses duydum: “Siya Siyabend CD’leri”

İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde çalardı Siyabend. Nevi şahsına münhasır bir gruptu. Müziklerini sokakta icra eden bu sıra dışı insanlar, Oğuz Atay’ın demiryolu hikâyecileri gibi kendi imkanlarıyla çoğalttıkları CD’leri satarak, karın tokluğuna ama inandıkları gibi, özgürlüklerinin tadına vararak yaşıyorlardı.

2006 ve takip eden yıllar olması gerek, caddenin Tünel’e yakın yerlerinde çok defa rast gelmiş, dinlemiştik kendilerini. Mevsimine, ruh hallerine göre sokakta bir yerlere kurulur, sanatlarını ortaya koyarlardı. Yüreklerini ortaya koyuyor olmalıydılar ki çevrelerinde onları pür dikkat dinleyen bir kalabalık oluşurdu her dâim. Ve alâmet-i fârikaları o ses yükselirdi gökyüzüne. Birkaç parçadan sonra gruptan biri bağırırdı: “Siya Siyabend CD’leri”

Grup, işçi çocuklarından oluşmuş. Çalacak yer bulamayınca sokak müzisyenliğine başlamışlar. Bir süre sonra kaliteleriyle ufak çaplı da olsa üne kavuşmuşlar ve piyasa şartlarını ellerinin tersiyle itip sokak müzisyenliğini benimsemişler yaşam tarzı olarak.

“Piyasa” denen ahlakı ve kuralları reddedip “ne olacaksa olsun” diyerek kendi olmakta ve kalmakta direnenlere sempati beslediğimizi inkar edecek değiliz.

Rüya çok acayip bir sır. Müziğin gücüdür belki de. Yüzünü görmediğin, görsen bile asla hatırlayamayacağın bir grup üyesinin sesi 15 yıl sonra kulaklarında çınlıyor.

Son bir ayda sokaklarda çok takıldık, eylemler yaptık; “Gazze’de çocuklar açlıktan ölüyor!” diye bağırdık diyedir belki, duydum bu sesi. Bir haykırış, bir bağırış onca ses içinde, olanca sessizlik içinde jilet gibi kesik izi bırakabiliyor insanın zihninde.

Müziğin, edebiyatın, sinemanın, daha doğrusu sanatın böyle muazzam bir etkisi var insan üzerinde.

Sanat, insanın ruhuna tohumlar serpiyor. Ne zaman, nerede, nasıl yeşerecek, bilemiyoruz. Sadece şöyle bir bakmak bile yetebiliyor bazen şiire sokulmaya.

İçinde bulunduğumuz toplumda siyaset ve ticaret almış yürümüş evet ama kulak asmayın siz sanatı küçümseyen yoz kültürün sözüne.

Hayyam adlı şarkısında dediği gibi Siyabend’in:

“Hiç, hiçbir şeyi bilmiyorlar, bilmek istemiyorlar. Hiç, hiçbir şeyi görmüyorlar, görmek istemiyorlar. Şu cahillere bak, dünyanın sahibi onlar. Şu cahillere bak, dünyanın hakimi onlar. Onlardan değilsen eğer, sana zalim derler. Onlara aldırma Hayyam. Dostum.”

 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bizim Çılgın Yalnızlığımız

Yayınlanma:

-

Bazıları hikaye yazarlar. Bazıları ise hikayesi yazılacak hayatlar yaşarlar.

Bazen yazdığım bir hikayeyi ileride yaşar mıyım diye geçiriyorum içimden. Bazense ileride yazacağım bir hikayenin içinde bir yerlerde yaşıyor olduğum hissine kapılırım. 

İki kapılı bir handa yaşıyoruz, iki kapak arasında. Ayağımızı bastığımız yer sayfalar. Roman kahramanları ile satırlar arasında bir o yana, bir bu yana salınıp duruyoruz aslında.

Hayatı çok da ciddiye almaya gerek yok, inkara yeltensek de hepimiz çocuklarız ve çocuklar oyun oynarken dışarıdan nasıl göründüklerini umursamazlar. Yaşarlar. Yaşama katılır, dahası, dahasına kapılırlar.

24 şubat gecesi Alperen aradı.

Yarın Zorlu’nun önünde basın açıklaması yapacağım. Bir ihtimal polis müdahalesi, gözaltı filan olursa seni arayabilir miyim avukat olarak?” diye sordu.

“Filistin İçin 1000 Genç” adlı bir grup “İsrail’le Ticaret Filistin’e İhanet” pankartları açıyor, İsrail’le ilişkilerin kesilmesi çağrısında bulunuyordu iktidara. Civarda kodamanlar varsa polis, göstericilere müdahale ediyor, pankartları indiriyor, ara sıra gözaltı işlemi de uyguluyordu hukuksuz olarak.

Kimlerle basın açıklaması yapacaksın, hangi konuda?” diye sordum.

“Gazze” ile ilgili olduğunu ve tek başına yapacağını söyledi.

“Tamam,” dedim, “olur. Ben de geleyim. Bir pankartın ucundan tutarım en azından.”

Onu orada yalnız bıraksam, bir itiş kakış olsun olmasın, “Niye yanında yer almadım?” diye ömür boyu vicdan azabı çekerdim. Tek şıklı bir soruydu sorduğu ve boş bırakamazdım. Ayıp diye bir şey var. 

Zorlu Grand Hotel, Trabzon’un en merkezi yerinde, Maraş Caddesi’nde.

İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırım 142. günündeydi. İsrail’de elektrik santralleri bulunan ve Gazze karanlığa gömülmüşken İsrail’e elektrik sağlamaya devam eden Zorlu Holding’i ‘evinin önü’nde protesto edecektik.

25 Şubat pazar, kimseye haber vermeden, belirlediğimiz alana gittik. Pankartları açıp açıklamamızı okumaya başladık. Karşımızda, sanki bizimle alakası yokmuş, oradan geçiyorken görmüş ve kamerayı açmış, olayı kayda alan genç bir kadın ve küçük kızı vardı.

Sloganlar da dahil olunca etrafta küçük, şaşkın bir kalabalık oluştu. İnsanlar uslu uslu dinlerken yaşlı ve paslı bir ihtiyar yavaş yavaş dibimize kadar yaklaştı. Önce bir laf attı. Sonra da Alperen’in elinden okumakta olduğu basın metnini çekip aldı, yırtıp attı.

Biz aşırı sakin bir tavırla durumu hale yola koymaya çalışırken başta kahraman kameramanımız, 3 nolu eylemci olmak üzere etrafta toplananlar, ihtiyarı derhal uzaklaştırdı ve bizi korudular.

Açıklamayı tamamladık ve başka bir olumsuzlukla karşılaşmadan oradan ayrıldık.

10 Mart’ta “Direniş Çadırı” adlı bir birliktelik içinde 30 ilde aynı anda “İsrail’le Ticaret Filistin’e İhanet” üst başlığıyla basın açıklaması gerçekleştirildi. Biz de Trabzon’da Ak Parti İl Başkanlığı önünde toplandık.

Sözü havaya, boşluğa, uzaaak diyarlarda dilimizi bilmez, bizi duyamaz olanlara değil yetki verdiğimiz iktidar sahiplerine söylemek için seçilmiş bir yerdi İl Başkanlığı önü.

Aynı gün polis defalarca kez Alperen’e ve bana telefon açtı. Basın açıklamasını başka bir yere almamız için rica etti. “Olmaz!” dedik. “Afişimizi ilan ettik, insanlara söz verdik, saat 14’te orada olacağız!” dedik.

Alana gittiğimizde yaklaşık 15 kişi gelmişti açıklama için. Bir o kadar da sivil polis vardı. Polislerin amiri bize, “Burada basın açıklaması yapmanıza izin vermeyeceğiz.” dedi. Biz de haklarımızı hatırlattık. Orası özel mülk değildi, ifade özgürlüğü vardı, gerekirse orada durur, engellenmemizi protesto ederdik.

Pazarlıklar sürerken diğer polisler hoparlörümüzü getiren arkadaşı 50 metre aşağıda durdurdular. Hoparlörü alana sokmadılar. Basın açıklaması için gelenlerin neredeyse tamamı mikrofon olmasa da açıklamayı okumamızı talep ettiler. Gerilimin daha fazla tırmanmasını istemediler. Biz açıklama alanı için direndiğimiz gibi hoparlör için de dirensek, hukuksuz engellemenin yine önüne geçerdik ama katılımcıların ve büyüklerin sözünü dinledik.

Açıklamayı okumaya başladık. Etraf kalabalıklaştı. Bildiğimiz kadarıyla 20 yıldır kimse orada bir basın açıklamasında bulunmamıştı. Kısa bir süre sonra İl Başkanlığından seçim müziğini açıp sesimizi bastırmaya çalıştılar. Biz istifimizi bozmadan devam ettik. Bu defa müziğin sesini iyice açtılar. Böyle olunca aramızdan birileri sinirlendi. Ayıbın bu kadarı da gerçekten fazlaydı. İl Başkanlığı binasına doğru döndüler ve yuhalamaya başladılar. Gerilim yükseldikçe yükseldi. Polis araya girdi, gidip sesi kestirdi.

17 Mart’ta bu defa Trabzon Meydan Parkı’nda bir araya geldik. Artık yaklaşık 30 kişilik daha kalabalık bir gruptuk. Ak Parti, seçim için meydana bir tır getirmiş ve ne hikmetse tam da bizim basın açıklamasını yapacağımız saate, 14’e program koymuş, bangır bangır müzik çalıyor, sesimizi, sözümüzü boğmaya uğraşıyordu.

Nihayet 24 Mart Pazar yine farklı bir yerdeydik. Ak Partili ‘holigan’ların sesimizi bastırmalarına fırsat vermemek için Meydan Parkı’nın uzak bir köşesini kendimize eylem alanı olarak seçtik.

Tam bir ay önceki iki kişilik çılgın yalnızlığımızdan tümüyle sıyrılmıştık artık. Çevre ilçe ve illerden gelenlerle yaklaşık 80 kişi olmuştuk. Her basın açıklamasında başka isimler öne çıktı, okudu, konuştu, slogan attı, attırdı.

Lidersiz, hiyerarşisiz, emir komuta zinciri olmaksızın büyüdük. Saygı, sevgi, samimiyet ve gayretle genişleyen bir aile olduk. Gücümüzü haklılığımızdan alıyorduk. Hukuka aykırı tek bir adım atmıyorduk.

Yerel basın, en az 5 gazete ve internet haber sitesi, birkaç istisna haber hariç “görmediler” bu dört eylemi. Gayet bilinçli ve planlı bir görmezden/duymazdan gelme ile şehrin nabzını tuttular! 

(Ülkenin her yerinde olduğu gibi burada da sivil görünümlü devlet kuruluşlarına mensup “tanıdık” simalar itinayla bizden uzak durarak, gençleri de uzak tutarak tedbiri elden bir an olsun bırakmadılar! Öyle ya bizim kim olduğumuz, ne dediğimiz, ne yaptığımız belli değildi! Büyük bir kumardı bizimle yan yana gelmek. Haram olan, soykırımın seyircisi ve ortağı olmak değil; tüm bunlara bir son verme talebini dillendirmekti!)

İnsanlar bir tavır aldıklarında daha ziyade kendileriyle ilgili karar alır, ne olduklarını ve olmadıklarını ortaya koyarlar.

Biz çok basit, insani bir çağrı yapıyoruz. Sesimize ses katanlar da, sesimizi boğmaya çalışanlar da kendi durdukları yer hakkında beyanda bulunuyor, “tanık” yazılıyorlar. 

İsrail bir terör örgütü ve insanlığa karşı işlenmiş her türlü suçu işledi. 75 yıllık tarihi, tıka basa kan, gözyaşı, hırsızlık ve cinayet dolu. Son 6 aydır işgal ve katliamlarda çıtayı iyice yükseltti ve soykırım uyguluyor Gazze’de.

Mazlum Filistin halkının yanında ve Terör Örgütü İsrail’in karşısında iseniz, İsrail’le ticareti, siyaseti kesip, anlaşmaları iptal etmelisiniz. 

İsrail’le işbirliği suç ve haramdır. Bu, tartışmaya kapalı bir gerçek. İnsanlıktan nasibinizi almışsanız İsrail’i tecrit ve mahkum etmelisiniz. Kimse “Gidip savaşın, hadi savaşa girelim!” demiyor.

Filistin’in yanında duramıyorsanız hiç değilse işgalci savaş suçlusu siyonist soykırımcı İsrail’i beslemeyi, desteklemeyi bırakın. Ticareti, işbirliğini kesin. Limanları, sınırları, hava sahasını siyonizme kapatın.

Devamını Okuyun

GÜNDEM