Connect with us

Köşe Yazıları

Kazım Karabekir’in 10 Günü

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

Galiplerin yazdığı resmi tarih anlatısı okullarda, kışlalarda, ekranlarda anlatıladursun, gerçekleri olabildiğince sağlıklı biçimde görebilmek için asgari bir çaba gerekiyor: Mukayeseli okuma ve araştırma.

Sözgelimi, Cumhuriyet’in ilk yıllarını mı merak ediyoruz; Milli Mücadele’nin lider kadrosunu oluşturan beş kişinin (Mustafa Kemal, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele) ne yaptıklarına ve yazdıklarına bakmak gerekiyor.

Cumhuriyetin ilanından, çok değil sadece bir yıl sonra, adı anılan silah ve dava arkadaşı beş askerden dördünün, hangi gerekçelerle birlikte hareket ederek bir muhalefet partisi (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) kurduğu, bu partinin, çok değil sadece bir yıl sonra, hangi gerekçelerle ve ne şekilde kapatıldığı, Milli Mücadele’nin lider kadrosundaki isimlerin, çok değil sadece bir yıl sonra, neden İstiklal Mahkemesi’nde idamla yargılandığı biliniyor olmalı. Dahası, ilk Meclis’in nasıl teşekkül ettiği, hangi mebusun (Ali Şükrü Bey), ne sebeple katledilmesi üzerine kapatıldığı gibi konularda bilgi sahibi olunmalı.

Dediklerimi, resmi tarih anlatısını sorgulayarak, bugünleri daha iyi anlamak için geçmişi ulaşılabilir gerçeklerle sağaltarak yaparken Öteki Tarih’i (Ayşe Hür, Profil Yayınları), Cumhuriyetin Tarihi’ni (Celaleddin Vatandaş, Pınar Yayınları) ve Yanlış Cumhuriyet’i (Sevan Nişanyan, Liberus Kitap) bir arada, karşılaştırarak, parça parça okurken Kazım Karabekir’in Günlükler’i ilgimi çekti.

Günlükler, Kazım Karabekir Paşa Vakfı’nın desteğiyle iki cilt halinde, ilk olarak 2009 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından okurlara sunulmuş. 1906-1948 yılları arasını kapsayan Günlükler‘de 12 yıl eksik ne yazık ki. O yıllara ait defterler bulunamamış.

12 yılın, Kazım Karabekir’in hayatında farklı bir anlamı daha var. Milletvekili olan Paşa’nın, İstiklal Mahkemesi’nde yargılandıktan sonra siyasete dönmesine müsaade edilmediği 12 yıl boyunca evine kapandığı ve bir nevi “adı konulmamış” ev hapsinde kaldığı biliniyor.

“Kazım Karabekir’in 10 Günü” olaylara farklı açılardan bakmanın bereketine inanarak, çoğunluk için kameranın yönünü bir nebze de olsa değiştirmek niyetiyle hazırladım. Seçtiğim 10 gün, 1922’den başlayan ikinci cilt içinden olduğu gibi alınmıştır.

İlk ciltte Paşa’nın askerlik hayatını, cepheden cepheye verdiği mücadeleyi okuyoruz gün gün, yıl yıl. İkinci ciltte ise daha ziyade dünyada neler olup bittiği kaleme alınmış. Benim ilgimi çekense, Türkiye’nin hayli sancılı değişim ve dönüşümüne ilişkin duygu ve düşünceleri oldu.

Askeri sahada büyük başarıların sahibi olmakla birlikte, siyasetin kaygan zemininde ayakta kalamamış tarihi bir şahsiyetin, durduğu yerde durmaya, baktığı yerden bakmaya çalıştım. Kırılma noktalarına ilişkin, satırlardan ziyade satır aralarının konuştuğu, uzun uzun konuştuğu ve sustuğu günlere gittim.

Dilerseniz birlikte gidelim, adı anılmayanların tarihinde iz sürelim.

14 Ocak 1923 Pazar

(Gazi Paşa, Fevzi Paşa, ben trenle Ankara’dan hareket) Muhaliflerden Ali Şükrü Ankara’ya makine getirmiş. Tan Gazetesi çıkaracakmış. Gazi yanımda Cevat Abbas’a dedi: “Muhalifler matbaa yapıyor da siz hâlâ uyuyorsunuz. Yakmalı, yıkmalı! Dedim: “Paşam bu tarzda mukabele doğru mudur?”

19 Ağustos 1923 Pazar

Gazi Paşa, hanımı Latife ve İsmet Paşa akşam yemeğe geldiler. Âti programı hakkında saatlerce görüştük. İsmet, hocaları toptan kaldıralım diyor. Ben muayyen işlerin program altına alınması ve her adımın iktisadi menafi teminine ve halkın vahdetine hizmet etmesi fikrindeyim. Yani daima millette his birliği, iktisat birliği, menfaat birliği sarsılmamalı. Düşünceler aykırı, İsmet kuvvet elimizde iken hocaları kaldırmalı diyor. Öğütler’in “din ve mezhep” parçasını okuttum.

8 Aralık 1923 Cumartesi

Bu sabah Ankara’dan İstiklâl Mahkemesi geldi, reisleri Cebelibereket Mebusu İhsan Efendi Divitçiler. Tanıyanlara hüsn-i tesir yapmadı. İsmet’in İstiklâl Mahkemeleri ile işe başlamasına çok esef ettim.

Bana ne Ankara’da dost mebuslar, ne de madunum olan Kolordu Kumandanı haber vermediler. Heyet de Şükrü Naili’ye iade-i ziyaret ettiği halde bana uğramadılar. Ankara’yı protesto ettim, Şükrü Naili’ye teessüf ettim. Bu Paşa benim haberim zanlıyla haber vermediğini söyledi.

13 Nisan 1924 Pazar

Daveti üzerine akşam Gazi Paşa’ya. Meclis Reisi Fethi Bey ve refikası, Cumhuriyet teşrifatçısı Ercüment Ekrem Bey ve refikası, cumhuriyet bandosu Zeki Bey idaresinde dört kişi terennüm etti. (Beni saatlerce çalışma odasında bekletti. Birkaç kere yaveri Salih gelip, Paşa biraz meşgul canınız sıkılırsa resimli kitapları seyrediniz dedi. Yazı masasının üstünde 5 numaralı Anadolu hediyesi.) (Kabında resim ve içinde bezden yemiş olan)

Salih’e son gelişinde ne ile meşgul olduğunu sordum. Rum terzi Altınmakas’ın müşir elbisesinin nasıl olmasını görüşüyor dedi! İçeride Fethi Bey ve eşi de varmış.

24 Kasım 1942 Salı

Kabataş Lisesi tarih öğretmeni Samih Nafiz Tansu, Atsız ve refikası ziyaretime geldiler. Tesadüfen Cafer Tayyar Paşa da bulundu. Tansu 1938’de neşrettiği inkılâp tarihi eserinde benden bir yerde, o da doğru olmayarak bahsettiğinden müteessir ve mahcup. Harput Valisi Ali Galip’in tenkili hususunda ve bütün İstiklâl Harbimizin esasları üzerinde benden ve Paşa’dan izahlar aldıktan sonra daha çok müteessir oldu. Esasen son zamanlarda bu mesele hakkında aldığı malumatla şimdiye kadar masal haline getirilen tarihimize acıdığını yana yakıla anlattı.

11 Ağustos 1925 Salı

Vatan Gazetesi de kapatılmış. Halkı inkılap müessesâtına karşı tahrik, devletin emniyet-i dahiliye ve hariciyesini ihlal, isyanı teshil ile maznun olarak Vatan sahibi Ahmet Emin, muharrirlerden Ahmet Şükrü, İleri ve Son Telgraf muharrirlerinden Suphi Nuri, İstiklal gazetesi sahibi İsmail Müştak, Adana’daki Sayha gazetesi sermuharriri Gündüz Nadir Beyler, taht-ı tevkife alınmışlar. Elaziz İstiklâl Mahkemesi’ne gönderilecekmiş.

20 Haziran 1926 Pazar

İsmet Paşa İstanbul treni ile İzmir’e gitmiş.

Hakimiyet-i Milliye’de Falih Rıfkı, namussuzca yine fırkaya taarruzla, şöyle diyor: “İşte bizim dünkü eş dostların oynadığı fırkacılık oyunun netayici: Geçen sene Şeyh Said vakası; bu sene başlarında Şükrü Beyefendi’nin ismini işittiğimiz taklîb-i hükümet ve suikast macerası!

Namussuz herif, Kürt meselesinden, fırka teşekkülünden aylarca evvel hükümet haberdar iken, isyan mıntıkasındaki valilere bile haber vermediği sabit iken, bunu nasıl hâlâ fırkaya atfediyorsun. Şükrü Bey şu veya bu fikirde ise, muayyen bir program etrafında toplanan insanları nasıl lekeliyorsun. Suikast, fırkaya karşı olduğu anlaşılıyor.

27 Temmuz 1932 Çarşamba

İzmir de Gazi heykeli açıldı. İsmet’in 28 tarihli gazetedeki nutku pek gülünç: Usulen her şeyi yapan Gazi’dir nakaratıyla dolu! Bir de diyor ki: Fertler milli davaya faydalı olmalı ve her halde zararlı olmamaları şartıyladır ki milli rehberden refah isteyebilirler! (Ne âlâ, Abdülhamid’in prensibini tasvir ediyor bizim koca İsmet!)

19 Kasım 1938 Cumartesi

Atatürk’ün cenaze merasiminde malul gaziler ve emekli zabitler ve hatta generallerin adı anılmadı. Hâlbuki Erzurum ve Sivas Kongreleri azaları dahi levhalarla ve mevcutları ile görünerek, İstiklâl Harbi tarihi canlandırılmalı idi. Yapılan merasimde tarih değil hal düşünülmüştür.

20 Ekim 1939 Cuma

Erzurum’da. Tören pek karışık oldu. Nutuklar riyakârlıkla dolu. General Refet’le otomobile bindik. Deveboynu’na kadar gittik. Şehitliği ziyaret ettik. Şehirde yaya dolaştık. Halk bildiğimden daha ezilmiş. Müfettişliğin yeni binaları 3 milyon liralık, yeni Avrupa mahallesi!

https://www.dunyabizim.com/kazim-karabekir-in-10-gunu-makale,2018.html

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

3 Comments

3 Comments

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Güney Afrika Diye Bir Yer

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

Merak kadar doğurgan bir canlı var mı? Az çok giderilen bir merakın yeni yeni meraklar doğurması için dokuz ay beklemesine gerek yok. Dokuz dakika, hatta saniye bile yeter.

Beni, gitmediğim uzak bir ülke üzerine kitap okumaya sevk eden merakın izini sürüp Haruki Murakami’nin ilk romanı 1Q84’e varmıştım. Sis dağılıp gitse ve daha da gerilere erişebilsem, dinlediğim veya okuduğum ilginç bir hikayenin, zihnimin bahçelerine ektiği tohumlar arasında bulabilirim belki onu.

Ortalama bir insan için hayat, tanıdığı insanlar ve onlar vesilesiyle tanıştığı sonrakiler arasında; arkadaşlar, dostlar, eş ve akrabalar etrafında dallanıp budaklanıyor ve nihayete eriyor. Zincirleme insan tamlaması olarak adlandırabiliriz bu durumu.

Amatör bir okur olarak benim de hayatım kitapların açtığı kitapların sonu olmayan yolunda yürüyerek geçiyor. Dünya dediğimiz bu tahammülfersa savaş alanından, mümkün olduğunca az yaralayarak ve yara alarak geçmeye çabalarken kitaplardan ve okumaktan güç alıyorum.

Serdar Nazım Kölürbaşı, Japonya‘dan sonra Güney Afrika’ya getiriyor okurunu, doyurucu bir geçmiş ve bugün bilgisi içinde. Güney Afrika denince, aklıma Mandela ve Vuvuzlela’dan başka bir şey gelmiyordu düne kadar.

Fransızca “ayrım” demek olan “A part” ile İngilizcede “dönem” anlamında kullanılan “hood” kelimelerinin birleşiminden ortaya çıkan, Afrikaans dilindeki “Apartheid” kelimesi kulağınıza çalınmıştır hiç değilse.

1948-1994 yılları arasında, 4 milyon Avrupa kökenli beyaz tarafından, yaklaşık 40 milyonluk siyahi halka, bir devlet politikası olarak uygulanan ırk temelli ağır ayrımcılık dönemi, “Apartheid Dönemi” olarak biliniyor.

Irkçı düzene karşı mücadele eden ve 27 yıllık esaretin ardından 1990 yılında cezaevinden çıkan Nelson Mandela, Güney Afrika’nın değişen kaderinin vücut bulmuş hali adeta. Maruz kalınan ırkçılığın, yaşanan esaretin ve nihayet kavuşulan özgürlüğün simgesi Mandela, 1994 yılında tüm vatandaşların eşit oy hakkına sahip olarak katıldığı seçimle devlet başkanı olmuştu. Devrim niteliğindeki bu gelişme üzerine ırkçı rejim yıkılmış, geriye, enkazını kaldırmak kalmıştı. Çalışmalar halen devam ediyor. Irkçılık, aklı, kalbi ve insanlığı karartan öyle ağır bir zehirdir ki, arınmak kolay değil. (Çevrenize bakın, kimse ben ırkçıyım demez lakin başka “yüce” addedilen dava ve ideolojilerin içine sinmiştir ırkçılık, görebilirsiniz, her an hiç beklemediğiniz yerden bırtlayabilir. )

Siyahilerin özgürlükleri için mücadele eden kişiler düşünüldüğünde Malcolm X, Martin Luther King gibi isimlerden önce akla gelen ilk lider Mandela’dan Vuvuzela’ya bir futbol topu gibi zıplayarak gelecek olursak…

Afrika kıtasında organize edilen ilk dünya kupasına 2010 yılında Güney Afrika ev sahipliği yapmıştı. Organizasyona damgasını vuran olaylardan biri de milyarlarca insanın muhtemelen ilk kez gördüğü ve duyduğu, Afrikaya özgü bir zurna idi: Vuvuzela. Zulu dilince gürültü anlamına geliyormuş “vuvu”. Çocuk kitabından çıkagelen bir kahraman kadar sempatik bir ad. Ne var ki, hep bir ağızdan çıkarttığı gürültü çok acayip.

Binlerce taraftarın, ‘dediğim dedik, öttürdüğüm düdük’ tavrıyla ortalığı inlettiği statta sanki milyonlarca sivrisinek aynı anda vızıldıyor gibi. Nereden mi biliyorum? İnternete girip 2010 Dünya Kupası ilk maçının, birlik beraberlik içinde (1-1) biten Güney Afrika-Meksika maçının kısa özetini izleyin de görün ve duyun.

Bu, “efsane” olmaya aday zurnanın sportif müsabakalarda çalınması dünya kupasından kısa bir süre sonra yasaklanmış. 135 desibele kadar çıkan sesi insan sağlığına zararlıymış. Kola gibi zehir zemberek bir içeceğin yasal olduğu bir dünyada bu ne incelik böyle!

Mandela ve Vuvuzela’dan sonra bir başka sevimli kelimeye geçebiliriz: Safari.

Safari’nin Arapça ‘uzaklara yapılan yolculuk” anlamındaki “sefer” kelimesinden türediğini biliyor muydunuz? Misafir de aynı kökten.

Safari dendi mi akla Afrika gelir, doğru. Artık öğrendik ki açık adres vermek gerekirse, “Güney Afrika” demek “yerinde” olur. Zira yeryüzünde en tehlikeli, yakalanması da en zor beş hayvanı (fil, gergedan, bufalo, aslan ve leopar… Yakalamaya kalkmayın) bir arada ve doğal ortamında gözlemlemek için en ideal yerler bu ülkede bulunan milli parklar.

Güney Afrika, “tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek dil” gibi tek’leyen ve teklikleriyle övünen bizim siyasetçilerin alışık olmadığı bir ülke. Dile kolay, ülkede 11 resmi dil konuşuluyor. (Birini kabul etsen, 10 tane “bilinmeyen dil” var demek oluyor!)Bu yetmezmiş gibi, 55 milyonluk ülkede 3 farklı başkent bulunuyor.

Güney Afrika için yoksulluğa ve cehalete bağlı ciddi sorunlar da mevcut. Ülke, dünyanın en yüksek tecavüz oranına sahip olmasıyla biliniyor. Aids hayli yaygın.

Tarihi, coğrafyası, yeraltı zenginleri, kültürel iklimi ve daha pek çok vehçesi ile Güney Afrika, dolu dolu 174 sayfalık kitapta okura sadece hayal değil mukayese imkanı da sunuyor.

Her şeyden önce merak tohumları serpiyor ki çok okuyan da bilsin çok gezen de. Ama en iyisi gezmeden önce okuması. Hiç, bilerek gezen ile bilmeden gezen bir olur mu?

*kapaktaki foto: Nelson Mandela Day 2020. Photo Courtesy: Instagram/@ivan.debs

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yol Medeniyet midir?

Hasret Aktaş

Yayınlanma:

-

Medenileşmenin ilk kuralının yerleşik hayata geçmek olduğu söylenir. Bu konuda ulaşımın önemine vurgu yapmak için ‘yol medeniyettir’ diye bir kavram üretilmiş.

Günümüzde yol gerçekten medeniyet midir?

Sanayi ve işçi kenti olan İstanbul, durmadan yükselen toplu konutlar ve ultra lüks rezidanslar arasında ikiye bölünmüş durumda. Sanayi ve iş sahalarına, merkeze yakın semtler daha lüks, maddi yönden zengin hale getirilirken; yine bu konuda düşük seviyedeki konutlar ise kentin diğer uçlarına, kıyılara inşâ ediliyor. İş yerlerine yaklaşık 1-2 saat uzaklıktaki TOKİ evlerinde oturan vatandaşa bu mesafeyi azaltacağı vaad edilen tünel, köprü, yol çalışmaları ile birlikte medenileşme süreci başlıyor.

Hiç tanımadığınız birileri, yöneticilerin ortaklık ve aracılığı ile tüm yaşam alanlarımız gasp etmişler. Özel şirketlere buraları işletme hakları verilmiş. Tüm ticari hesap ve çıkarlardan önce zekice bir işgal çalışması gibi sanki tüm bunlar.

Tabi bazı pazarlıkların sonucu hayal kırıklığı olabiliyor. Mesela Avrasya tünelinden geçen araç sayısı bu yıl vaad edileni bulmadı. İşletmeci firmaya 391 milyon 870 bin 500 lira ödeyeceğiz hesapsız kitapsız, art niyetli ortaklarca emeği hiç edilen halklar olarak bizler!

Ödemeliyiz, çünkü yol medeniyettir(!)

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Habil Mert Neden Mahkûm Edilmeli?

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

100 yaşına yaklaşan Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımlamaya elverişli 5 kelime ne olur diye sorsalar, “yalan” ve “darbe” kelimeleri bu listede kendilerine pekala yer bulurlar bana kalırsa.

Yalana ve darbeye aşırı dozda maruz kalmış insanlarız. Türkiye bir yalanlar ve darbeler ülkesi. Yalana müracaat etmek ve darbe yapmak bu ülkede köklü bir gelenek ve görenek. Birbirini besleyen ve büyüten iki kanka kelime: yalan ve darbe.

Hatırlayalım: Türkiye Cumhuriyeti henüz kurulmak üzereyken; çok sesli ve renkli, her kesimi temsile kabiliyetli birinci Meclis (Mustafa Kemal’in muhafız kıtasının başındaki Topal Osman’ın bir talimatla Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’i Ankara’nın ortasında katletmesi ve bu cinayetin “aydınlatılamaması” için yaralı ele geçirilen Topal Osman’ın bir talimatla olay yerinde öldürülmesi hadisesi üzerine) bir darbe ile kapatıldı. 15 Temmuz 2016 tarihine kadar aradan geçen 93 yılda irili ufaklı pek çok darbe gördük. Dahası, aslolan darbelerdi, arada görece özgürlükler ve aşık olunan “demokrasi” yer yer kendini gösterdi. Değil mi ki 28 Şubat’ı icra eden zalim çete, 1000 yıl süreceği kehanetini yumurtlamayı da ihmal etmedi?

Darbeler sadece asker eliyle gerçekleştirilmiyor. Ordu, elindeki silah gücüyle nasıl darbe yapıyorsa, Yargı da yasa gücüyle darbe yapıyor. Yasal imkanlar, Gözaltı’na, Tutuklama’ya, İddianame adı altında “iftiraname”ye dönüştürülüyor. İnsanlar karalanıyor, mahkum ediliyor ve hapse atılıyorlar. Masumiyet Karinesi adlı en kadim, üst ilkeye mütemadiyen tecavüz ediyorlar. İstiklal Mahkemeleri’nden DGM’ye, Sulh Ceza Hakimlikleri’nden günümüze uzanan köklü bir zulüm geleneğinden bahsediyoruz.

Türkiye’de her kesim, istisnasız herkes, doğrudan değilse dolaylı olarak bu darbelerden zarar gördü, görmeye devam ediyor. Her kesimin zarar gördüğü aşikar da, herkes zarar gördü demek abartı olur, diye itiraz edilebilir. Ülkenin havasının kirletilmesi, yol açılan kamplaşmalar, güvensizlik uçurumları, ağırlaşan önyargılar, artan nefret söylemleri, çölleşen kültür sanat dünyası, yağmalanan kamu malları en tuzu kuru insanımızı bile olumsuz etkilemiyor mu?

Söz konusu askeri darbe olduğunda bunu görmek, buna karşı öyle veya böyle tavır almak kolay. Ne var ki yargı mekanizmasını kendi kirli, şahsi, siyasi emellerine alet etmek isteyenlerin, halkın bir kesimine veya “herhangi” birine indirdiği darbe’yi görmek pek kolay olmuyor. Hele de bu insanların arkasında, “ses verecek” bir kitle, camia yoksa, hiç kolay olmuyor.

Gelelim bu yazının başlığında adı geçen Habil Mert’e. Kim bu arkadaş ve bu yazıyla ne alakası var?

Habil, insani ve İslami sorumluklarını yerine getiren bir insan. Edirne’de yaşıyor ve bir sivil toplum kuruluşunun da başkanlığını yürütüyor. Edirne’nin genel havası içinde ortaya koydukları söylem ve eylem sadece toplumun değil birilerinin de dikkatini çekiyor demek ki. Bu “birileri” her kimse artık, 28 Şubat sürecinde olduğu gibi şimdi de haksız ve hukuksuz olarak “cezalandırmak” istiyorlar Habil’i. Bu bir nevi Habil – Kabil hikayesi!

Habil Mert son yıllarda daha çok Suriye savaşının geride bıraktığı enkazı kaldırmaya dönük yasal ve meşru insani yardım faaliyetlerine odaklanmıştı. Tıpkı, yüzlerce sivil (veya değil) toplum kuruluşu gibi. Suriye savaşının yaralarını sarmak için Türk Devleti’nin de ilk günden elini taşın altına koyduğu biliniyor. 

Habil Mert’ten İstanbul’da 100 tane vardır en azından. Gelin görün ki Edirne’de bir tane olduğu için onu harcamak kolay ve gerekli. Doğu Perinçek’in her akşam ekranlarında cirit attığı “yepisyeni” Türkiye’de bürokrasi gibi yargı da rotayı yeniden hesaplıyor olmalı.

Yargı yetkisini, devletin kendilerine tanıdığı gücü kötüye kullananların sıkça ve hayli ‘sığ’ca başvurduğu bir yöntemle, 30 Ağustos 2019 sabahı evi basılarak gözaltına alınmıştı Habil Mert. Bir yere kaçtığı, bir şey sakladığı yoktu. Bir telefon açsalar yarım saate kadar Polis Merkezi’ne geleceğini bildikleri için “şafakta basmayı” sevenlerin mirasçıları, şov yapmayı tercih ettiler. Biraz aksiyon gerekli. Yoksa, eşini çocuklarını, komşularını nasıl taciz etsinler?

Üç gün gözaltında kaldıktan sonra serbest bırakıldı Habil.

Ardından, “planın” devamında, savcının bir iddianame hazırlaması gerekiyordu. (Bu hikayeyi binlerce kez okumuştuk!) Ve savcı, adına iddianame denilen lakin hukukla değil laga luga ile doldurduğu 11 sayfalık belgeyi imzalayıp gönderir. Hakimin delilsiz, mesnetsiz, alakasız olayların içine tıkıştırıldığı belgeyi kabul etmeme, iade etme yetkisi var ama bu yetkiyi kullanmak kolay mı?

Siyasi davalarda hukuka ne gerek var? Suyu bulandır dur. Algı oluştur. Kabaca “hokus pokus” yapmaya çalış… Olan biten bu.

Savcı, kırk dereden su getirmeye çalışmış, gayretine bir diyeceğim yok ama uymakla yükümlü olduğu yasalara sırt çevirmiş, hukuki olmayan bir metinle “şüpheli” gösterdiği kişinin, sıkı durun, “terör örgütü üyesi” olduğu ve “terör propagandası” yaptığı gerekçesiyle cezalandırılmasını istemiş.

Savcı, ipe sapa gelmez olayları tıkıştırdığı metni iddianame diye mahkemeye sunduğundan, yani hukuka bağlı olmadığından, ben de bu yazıda iddianamenin içeriğine dair hukuki değerlendirmede bulunmayacağım. Kurmaca bir metni hukuki değerlendirmeye tabi tutarak okuru gereksiz yere yormak istemem, edebiyat eleştirmenlerine bırakıyorum. (Yine de, bu ağır ithamlar hangi eylemlere dayanıyor, merak edenler, bir demet seçki için aşağıya bırakacağım linke tıklayabilirler.)

Ben savcıya bir soru sormak istiyorum yalnızca: Acaba kaçma ve delil karartma şüphesi bulunmayan bir insanın evine sabahın erken saatinde polisleri gönderirken, üç günlük gözaltı kararı verirken veya hukuki olmayan bir iddianame ile bir insanın terör örgütü üyeliğinden cezalandırılmasını talep ederken, o ay aldığınız maaşın size helal olacağını mı zannediyorsunuz?

Habil Mert’in karar duruşması 9 Şubat’ta. Yargılamanın kendisi bir tür cezadır ama asıl büyük ceza hukuka ve yasaya rağmen kesilebilir.

Hiç şüpheniz olmasın, kesilmek istenen, Müslümanların soluğudur.

 

Devamını Okuyun

GÜNDEM