Connect with us

Yazılar

Millî Görüş Partileri ve Salon Siyaseti ya da Umutsuz Bir Çağrı – Onur Ercan

Yayınlanma:

-

Siyonizm daha organize ve etkili çalışmaya başladığı, 1897’de yapılan 1. Dünya Siyonist Kongresinden bu yana geçen süreci bu tarihten başlayarak 1948’e kadar olan dönem; 1948-2001 arası, 2001’den de 2023’e kadar olan zaman dilimi olarak kabaca üç döneme ayırabiliriz. Siyonizm’in her dönemde bir öncekine göre daha fazla mesafe kaydettiği ortada ancak 2023’te başlayan dönem; Büyük İsrail Krallığı’nın kurulması yolunda tahmin edilenden çok daha hızlı gelişmelere sahne oldu, oluyor.

Sıra hiçbir zaman Türkiye’ye gelmeyecek olsa da yalnız Gazze’de yaşananlar İsrail’e karşı net bir tavır almayı gerektirirken üstüne üstlük tehlike Türkiye açısından da oyalanma kabul etmeyecek kadar büyüktür. Böyle iken Hakan Fidan’ın “Boyun eğ, kurtul!” anlayışı veya Yusuf Kaplan gibi bazı iktidar aydınlarının “İsrail’i kızdırmamalıyız!” yaklaşımı fayda vermez. Korkunun ecele faydası yok. 2023’te HAMAS’ın yanında savaşa girmeyerek büyük bir hata yapan İran’ın pasif savunma tutumunun fayda vermediği ortada.

İran karşısında yenilmiş olması, İsrail’in ajandasını yırtacağı anlamına gelmez. İktidardan kendiliğinden adım atmasını beklemek ise boş bir hayaldir zira Gazze’de yaptığı gibi İran’a da net ve somut destek vermekten kaçınan iktidar, tersine ABD-İsrail bloku ile ilişkilerini geliştirmek için çalışıyor. Siyonist sermayenin önde gelen temsilcilerinin Türkiye’de ağırlanması, bizzat Erdoğan’ın Türkiye’yi uluslararası şirketlerin merkezi konumuna getirmek istediklerini açıkça dile getirmesi de bunu gösteriyor.

Herkesi ilgilendiren siyonist yayılmacılık karşısında toplumun politik kesimlerinde bile konunun ciddiyetiyle mütenasip bir hareketlilik yok.

Sol-Sosyalist kesimler 6. Filo ve “Deniz Gezmiş İsrail’le savaştı!” nostaljisinden çıkıp Anti-Amerikancı mücadeleyi bugüne taşımaktan uzak!

Türk milliyetçilerinin önemli bir kısmı “Türkiye’yi Türkler yönetecek, dünyayı Türkiye!” sloganının gerçekleştiğine veya gerçekleşmek üzere olduğuna inanıyorlar ama asıl can sıkıcı olansa İslami kesimdeki durgunluk. İslami grupların kısm-ı azamisi, dört koldan bölgeyi ve Türkiye’yi saran emperyalist-siyonist kuşatmayı, iktidarın İsrail ve ABD ile ilişkilerini gündemin ilk sırasına oturtmak için çabalamak yerine insani yardım faaliyetleri ve boykot çağrılarına sıkışmış durumda. Boş konsolosluk binası önündeki eylemler maalesef faydasız.

İsrail ve ABD’de bile savaş karşıtları başkanlık binaları önünde eylem yaparken bizim muhaliflerin bu konudaki isteksizliğini anlayabilen var mı? Bu cümleden olarak kendini Millî Görüş’e nispet eden partilerin tutumuna özellikle vurgu yapmak istiyorum çünkü iki parti birlikte düşünüldüğünde geniş sayılabilecek bir tabana hitap ediyorlar. Büyük imkânları ile öncü rol oynayabilirler. 2023’ten bu yana yaptıkları miting ve yürüyüşlerin neredeyse hepsi “Gazze’ye destek, zulme lanet!”, “Filistin’in yanında, İsrail’in karşısındayız!” gibi hedefi flu başlıklar altında yapıldı. Bu partiler neden Ankara’da “İsrail’le ilişkiler kesilsin!” başlıklı büyük mitingler düzenlemez mesela? Neden 81 ilde AKP İl binaları önünde basın açıklaması yapmaz? 27 Temmuz 2025’te AKP Genel Merkezine yapılan yürüyüşe katılmamalarının tatmin edici bir açıklaması var mı? Hâlbuki bu partiler katılmış olsa o yürüyüş gündeme oturabilir ve devamı sağlanarak iktidar üzerinde büyük bir kamuoyu baskısı oluşabilirdi.

Siyaset yalnızca salonlarda yapılmaz ancak Millî Görüş partileri ‘sokak’ı sevmiyor, ‘sokak’ın önemini anlamıyor ya da ‘sokak’ı kullanmayı bilmiyor. Hâlbuki sokak, kör şiddetten uzak ve doğru zamanda kullanılırsa meşru siyasetin etkili bir enstrümanı hâline gelebilir. Hükümeti sözün ötesine geçmemekle, diplomatik çabalarla yetinmekle suçluyorlar ama kendileri de bir bakıma aynısını yapıyorlar. Eleştirilerini daha çok, salon toplantılarında, esnaf buluşmalarında, TV programlarında ve gazete sayfalarında dile getirmeyi tercih ediyorlar. Eleştirileri gündemleşmiyor, kampanya hâline dönüşmüyor.

Toplumsal gerilime yol açma kaygısının da etkili olduğunu düşündüğüm bu tutum, öyle olmasa da “kontrollü muhalefet” izlenimi uyandırıyor.

Zaman, iktidara gelmeyi bekleyecek zaman değildir ki zaten iki partiden birinin gelecek seçimde iktidara gelme ihtimali de pek yüksek değil! İktidara gelmeden de etkili olunabilir. Yasadığımız zaman dilimi; tarihî, insanî ve İslamî sorumluluk size sesleniyor ve diyor ki: 2023’ten beri bir türlü gelemediğiniz noktaya artık gelin, bir türlü atmadığınız adımları artık atın ve “salon”lardan çıkın!

Yazılar

1 Mayıs’a Bin Selâm! – Ali Bal

Yayınlanma:

-

Zulmün Kaynağı ve İlâhî Uyarı

“Yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır ve onlar pek yakında alevlenmiş ateşe gireceklerdir.”

Bu ifadeler, Nisâ Sûresinin onuncu ayetinde geçmektedir.

“Bunlar apaçık kitabın ayetleridir.

İman eden bir topluluk için Musa ile Firavun haberlerinden bir kısmını gerçek şekliyle sana anlatacağız.

Şüphe yok ki Firavun, yeryüzünde ululandı ve halkını parça parça etti.

Onlardan bir grubu zayıf düşürüyor, oğullarını kesiyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu çünkü o, bozgunculardandı.

Biz ise o yerde zayıf düşürülenlere lütûfta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları o topraklara mirasçı kılmak istiyorduk.

Ve onları o yerde iktidara getirelim de Firavuna, Hâmân’a ve askerlerine onlardan korktukları şeyi kendilerine gösterelim.”

Bu ifadeler de Kasas sûresinin hemen başında yer alır.

Not: Firavun, Hâmân ve askerlerinin korktukları şey, bir gün gelip iktidarlarının son bulmasıdır. Köleleştirdikleri, ezdikleri ve emeğini sömürdükleri mustazafların yani ezilen sınıfın kendilerini devirip iktidara gelmesidir.

Modern Kölelik ve Asgari Ücret Çelişkisi

Bugün, bu ülkede ülkede açlık sınırı ve “asgarî ücret” denilen uygulama gerçekten utanç vericidir.[1] Zira kölelik çağlarında da efendiler kölelerinin iş gücünden yararlanabilmek için onların karınlarını doyurmakta ve hastaysalar zamanın imkânları ölçüsünde onların tedavilerini yaptırmaktaydılar. Bu, bir marifet değildir!

Buradan baktığımızda antik zamanlardaki köleliğin modern çağda/aydınlanma çağında aynen devam ettiğini görüyoruz.

Küresel Sömürü Düzeni ve Uygarlık Yanılsaması

Dünyaya baktığımızda genel tablonun yaşadığımız ülkeden pek de farkı olmadığını görüyoruz. Dünyanın gelişmiş ülkeleri sanayide, bilimde ve teknoloji alanlarında geri kalmış ülkelerin petrollerini, doğal gazlarını, yer altı ve yer üstü bütün zenginliklerini sömürmekte sonra da uygarlıktan bahsetmektedirler. Hangi uygarlık! Zulmün, sömürünün, vahşet ve barbarlığın uygarlığı olur mu? Bunun Hristiyanlığı veya Müslümanlığı olur mu?

Dünyanın bu hâlini, bırakın Müslümanlığı, hiçbir din ve kitapla açıklamak mümkün değildir. Müslümanlık ise sadece namaz kılmak, oruç tutmak ya da Hacca gitmek hiç değildir!

Mücadelenin Gerekliliği, Hak ve Adalet Arayışı

Bu düzen değişmeli!

Müslümanlar, hak ve adalet tüm yeryüzünde hâkim oluncaya kadar tıpkı tarih boyunca gelip geçen Allah elçileri ile onların sadık izleyicileri gibi yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar bu çağın Firavunları, Kârunları ve Hâmânları ile savaşmalıdırlar!

Bu konuyla ilgili Enfal-39[2] ve Bakara-193[3] ayetlerine bakılabilir. Ayetlerde geçen “yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız oluncaya kadar” ifadesi, “yeryüzünde Firavunların, Kârunların ve Hâmânların düzeni son buluncaya kadar” anlamına gelmektedir.

Ezilenlerin Sorumluluğu ve Ortak Suçlar

Tabii bunun için ezilenlere çok büyük bir görev düşmektedir. Onların hükûmetlerini iş başına getirmemektir. İbrahim-21 ve 22 ile Sebe-31 ve 33 ayetleri bu duruma işaret eder. Zira bu kâbil hükûmetleri iş başına getiren; onlara oy verip destekleyen, sahip ve arka çıkan halk sınıfları da onların suçlarına ortaktır!

İlk verdiğim ayette buyrulduğu gibi “yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır!” Peki, ya onları iktidara getirenler?

Bahsedilen ayetler, vukuu mutlak ve bir gün kadar yakın olan kıyamet gününde o mustazafların bu dünya hayatında iktidara getirdikleri zalim hükûmetler ve iktidarlarla birlikte haşr olacaklarını haber vermektedir.

Zulmün, haksızlığın ve adaletsizliğin hâkim olduğu ve Müslüman olduğunu iddia edenlerin buna seyirci kaldıkları bir dünyada Müslümanlık iddiası tümüyle boş bir iddiadan ibarettir.

Dipnotlar:

[1] TÜRK-İŞ araştırmasına göre Nisan-2026 Açlık Sınırı, 34.587 liradır.

[2] “Artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve [insanların] kulca yönelişleri bütünüyle ve yalnızca Allah’a adanıncaya kadar onlarla savaşın! Eğer direnmeyi bırakırlarsa bilin ki Allah, onların edip-eylediği her şeyi görmektedir.”

[3] “O hâlde artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve yalnızca Allah’a kulluk edilinceye kadar onlarla savaşın ancak vazgeçerlerse [bilinçli olarak] zulüm işleyenlerin dışındakilere karşı tüm düşmanlıklar sona erecektir.”

Devamını Okuyun

Yazılar

Kötülüğün Sıradanlığı – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Yazıyı dinlemek için tıklayınız.

İlk kez Hannah Arendt, başka bir bağlamda kullanmıştı bu ifadeyi: kötülüğün sıradanlığı. O kadar sıradanlaşmıştır ki kötülük, bahsini etmeye bile değmeyecek bir ölçüde görülmezleşmişti. Sıradan bir şeydi artık! Bahse değer bile değildi. Her şey bir emir-komuta zinciri içerisinde gerçekleştirilmiş, öylesine yaşanmış, geçip gitmişti. Peki; ya yaşanılan acılar, haksızlıklar, insanlık onurunun çiğnenmesi, dokunulmaz sayılan değerler, katliamlar… O zaman ise hemen korunmaya çalışılan ulusal çıkarlardan, kamusal ilkelerden, siyasetin vazgeçilmezlerinden, düşmanların faaliyetlerinden bahisler açılır. Giderek insanlığa dair o dikkat ve duyarlılıktan uzaklaşılır, bir başka deyişle kötülüğün bu denli sıradanlaştığı kertede, yaşanılan kötülüklerin bile farkına varılamaz hâle gelinir. Tabii bununla birlikte insanlar sıradanlaşırken karşısında sessiz kalınan kötülükler de sıradanlaşır.

Öyle ki bu sıradanlık, kötülüğün bu içselleştirilmesi, hiç ummadığımız anlarda nüksedebilir. O denli içselleştirilir ki artık kanıksanmış ve hatta bir vecibe haline gelmiştir. Hiç kimse düşünmez artık bunun üzerinde; “Ne yapıyoruz, ey insanlar nereye gidiyorsunuz?” diye. Hatta bu sinsi alışkanlığa karşı duranlar suçlanmaya bile başlanır. Sonuç ise toplumsallaştırılan o kötülüğün sıradanlaşmasından da öte, adeta bir alışkanlık hâline getirilmesidir. Bu sıradanlaşmanın önüne geçmek içindir ki gelişmiş bütün toplumlarda, siyasete dâir bütün önemli kuramlarda, iktidarların zaman zaman değiştirilmesi ve sınırlandırılmasına dâir kurallar konur.  Hem hiç kimsenin vazgeçilmez olmadığı ortaya çıksın hem de belli kadrolar yönetimi kendilerine âitleştirmesin, diye çünkü uzayıp giden yönetimsel süreçler, giderek vazgeçilemez alışkanlıklara ve bunu korumaya dair sıradanlaşan kötülüklere yol açar.

Geçtiğimiz günlerde yaşadığımız Maraş’taki okul katliamı ve akabindeki müessif bir hadise, kötülüğün sıradanlaşmasına dâir, “Bu kadarı da olmamalı!” denilebilecek bir tepkiye yol açtı. On kişinin ölümüne yol açan bu müessif hadiseden sonra, öğrencilerin cenaze törenlerine katılan bakanlar, sekiz öğrencinin cenazesine katılırken birisine, Yusuf Tarık Gül’ünkine katılmadı hatta Yusuf’un adı, vefat eden ve yaralanan çocukların listesine de küçük harflerle yazıldı çünkü Yusuf’un babası, KHK ile işinden atılmış ve beş yıl cezaevinde kaldıktan sonra, birkaç ay önce cezasını tamamlayıp evine dönmüştü. Sanki bu ceza, kişisel değil de ailesel ve hatta toplumsal bir ceza imiş gibi Yusuf, cenazesinde ayrımcılığa tâbi tutulmuş, küçültülmeye çalışılmıştır.   

Kötülüğün ve haksızlığın bu denli sıradanlaştırıldığı bir durumun, aslında hiçbir hukûkî dayanağı olmadığı hâlde adeta bir görevmiş ve hatta bir onurmuş gibi ısrarla uygulamada tutulması ve buna hiçbir dahli olmayan bir çocuğa kadar genişletilmesi, nasıl izah edilmekte acaba ya da bir izaha dahî değer bulunmakta mı? Çocuk, aslında hiçbir kabahati olmadığı bir mesele yüzünden küçük düşürülmekte, ötekileştirilmekte ve yasal olmayan bir biçimde cezalandırılmaktadır. O da yetmiyormuş gibi aslında devletin hatalar silsilesinin bir neticesi olan bir katliamın kurbanı olduğu hâlde bile hatasına kurban edildiği devletin bakışlarınca kendisinden özür dilenmek yerine cezalandırılması sürdürülmektedir.

Hangi inanç, hangi hukuk adına? Hiç kimse başkasının günahını yüklenemez! (Fâtır, 18) ya da hiç kimseye başkasının günahı yüklenemez! Hiç kimsenin başkasının işlediği suç nedeniyle cezalandırılamayacağı; suçtan ancak onu işleyenin sorumlu tutulabileceği ise ceza hukûkunun en temel ilkesi! Kaldı ki burada cezalandırılan çocuk, saldırı sonucu katledilen ve henüz yasal açıdan reşit bile olmayan biri; nerede kaldı ki babasının itham edildiği suç nedeniyle sorumlu tutulabilsin!

Devlet, hele ki bir hukuk devleti, bir babanın cezası nedeniyle çocuğunu cezalandıracak bir kararı alamaz veya buna dâir bir uygulamayı bir alışkanlık, bir örf, bir protokol kâidesi hâline getiremez. Bunlar ancak ilkel toplumlarda veya faşist yönetimlerde yani nesnel hukûkun, ahlâkın ve adaletin ilkelerinin geçerli olmadığı şartlarda ve toplumlarda ortaya konabilecek tutumlardır. Kaldı ki yasa koyucu böylesi hukuksuz bir kararı almış bile olsa kişi(ler) bu karara uymak zorunda değildir çünkü Türkiye, çeşitli açılardan evrensel hukuk ilkelerini benimsemiş ve bunlara tâbi bir ülkedir. Bu uygulama ise temel insan haklarına aykırıdır. Uygulanması alçaltıcıdır. Kişileri, bunları uygulamaya zorlamak; sadece cezalandırılanı değil, buna rıza gösterenleri de alçaltmaktır. Bu tip uygulamaların yaygınlaşması, giderek hukuk dışı bir vasatın genişletilmesine yol açacaktır. Suçun ve cezanın böylesi yollarla genişletilmesi belki iktidarın işlerini biçimsel açıdan kolaylaştıracak ama giderek büyüyen bir biçimde kötülüğün sıradanlaştığı ve yaygınlaştığı bir ahlâkî çürümeye yol açacaktır.

Devamını Okuyun

Yazılar

35C Romanı: Modern Zamanlarda Tevhid, Adalet ve İnsanı Savunmak – Abdülkerim Bülbül

Yayınlanma:

-

Ahmet Örs, 35C romanıyla okuru sadece edebî bir yolculuğa çıkarmıyor; onu sarsıcı bir hesaplaşmanın, “mezarda emeklilikten” dijital köleliğe, Medine Sözleşmesi’nden 1 Mayıs alanlarına uzanan geniş bir vicdan atlasının ortasına bırakıyor. Yazarın zengin okuma haritası (Ali Şeriati’den Tanpınar’a, Fikret Başkaya’dan İsmet Özel’e) romanın dokusuna sinmiş durumda.

Sistematik Çürüme ve Sosyal Eleştiri: “Mezarda Emeklilik”

Yazar, modern Türkiye’nin çalışma düzenini ve sosyal güvenlik sistemini sert bir dille eleştirir. “Mezarda emekliliğe hayır!” sloganı üzerinden sistemin insanı posası çıkana kadar sömürmesini deşifre eder. Bu eleştiri, üniversitelerdeki liyâkatsizlikle birleşir. “Kayırmayla hoca olanların” üretemediği edebiyat ve hazırladıkları “yaranmacı antolojiler”, toplumsal bir kanser olan “torpil ve statüko”nun edebiyat dünyasındaki izdüşümüdür.

Hukuk, Edebiyat ve “İnsan Yanı”

Romanın en dikkat çekici vurgularından biri hukuk ve edebiyatın kesiştiği noktadır. Avukat Mehmet Ali Başaran referansı üzerinden kurulan bu köprü, hukukun sadece kupkuru kurallar bütünü değil, “insan yanı” olan bir adalet arayışı olması gerektiğini hatırlatır. Yazara göre edebiyat, hukuku vicdanla tanıştıracak olan yegâne mecradır.

Teolojik Bir Başkaldırı: “Zulmü Parçalamak”

Ahmet Örs, siyaset felsefesini kadim ve ilahi bir referansla temellendirir: Zülkarneyn kıssası ve Medine Sözleşmesi.

Şiar: “Allah, emek, özgürlük!” Bu üçleme, yazarın ideolojik omurgasını oluşturur.

Küresel Adalet: “Canan” karakteri üzerinden yansıtılan duruş; Mumbai’den Gazze’ye, Halep’ten Porto Alegre’ye kadar zulüm gören her halkın acısını kendi yüreğinde hisseder. 1 Mayıs alanlarındaki “tevhid, adalet, özgürlük” sloganı, yazar için nostaljik bir anı değil, hâlâ diri tutulması gereken bir direniş bayrağıdır.

Antropolojik Bir Teşhis: “İnsan, İnsana Karşı”

Örs’e göre insanın en büyük trajedisi kendi doğasındadır. “Tanrısallık, insanda bir özlemdir.” diyerek insanın haddini aşma meyline (İlahlık taslamasına) dikkat çeker.

Müfsid Hevesler: Doğaya verilen zarar (yok edilen ormanlar, börtü böceğin yok edilmesi), yazar tarafından aslında insanın kendini yok etmesi olarak okunur.

En Büyük Cihad: Yazara göre en zorlu mücadele, “insanı, insana karşı savunmak”tır çünkü insan, hırstan mürekkeptir ve çoğu zaman kendi hakikatine düşmandır. “Börtü böceğe sahip çıkmayan insan olamaz!” cümlesiyle merhametin sadece insanla sınırlı kalmaması gerektiğinin altını çizer.

İslamcı Edebiyat ve Demokrasi Sorgulaması

Yazar, “İslamcı edebiyat” kavramına ironik ve eleştirel bir mesafeden bakar. “Öfke, çaresizliğin beyanıdır.” diyerek bu çevrenin ilmî ve edebî üretimindeki tıkanıklığa işaret eder. Abdurrahman Arslan ve Ümit Aktaş gibi isimler üzerinden yürütülen “Demokrasi, şûrâdan sayılır mı?” tartışmasıyla İslam düşüncesinin modern siyasal kavramlarla olan sancılı imtihanını masaya yatırır.

Silinmeyen Hafıza: Duvarlar ve Şehitler

Roman, geçmişin devrimci rûhunu ve acılarını bugünle birleştirir.

Halkın Matbaası: 12 Eylül öncesi duvarlara yazılan “Zafer İnananlarındır” ve “Sermayenin değil, Rabbimizin kuluyuz” sloganları, yazar için silinmeyen bir hafızadır.

Güncel Yaralar: KHK mağdurları, başörtüsü yasakları, Ceylan Önkol ve Taybet Ana… Örs, bu isimler ve olaylar üzerinden Türkiye’nin her kesimden insanın canını yakan “kanun ve zulüm” sarmalını eleştirir.

Sonuç: Hakikat Limanına Demir Atmak

Ahmet Örs’ün 35C’si; akıl, beton, asfalt ve dijital muhasara arasında boğulan çağdaş insan için bir çıkış yolu arıyor. Bu yol; emeğin kutsallığından, kadim sözleşmelerden ve en önemlisi “insanı savunmaktan” geçiyor. Yazar, sahafların test kitabı sattığı bir çağda, bize Ali Şeriatî’nin sesiyle seslenerek hakla batılı bir kez daha ayırmaya davet ediyor.

35C, bir roman olmanın ötesinde; “Bu coğrafyada devrim olmaz!” diyen ümitsizliğe karşı “Yaşasın emeğin dayanışması!” diyen sönmeyen bir inancın kaydı gibi duruyor.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x