Connect with us

Köşe Yazıları

Repkon’dan Paligen’e: Bir Savaş Tedarikçisinin İzini Sürmek

Yayınlanma:

-

ABD ve İsrail’in mühimmat tedarikçisi “yerli” sermaye Repkon, baskılar neticesinde Repkon USA markasını değiştirdi.

Repkon, aslında büyük bir iletişim hatası yapma pahasına bu aksiyonu tercih etti. Savaş görece gündemden düştüğünde ve Repkon unutulduğunda Repkon USA’yi “Paligen Technologies” olarak güncelleseydi muhtemelen kamuoyunun dikkatini çekmeyecekti fakat şimdi bu iki markanın organik ilişkisini hepimiz biliyoruz.

Peki ama Repkon bunu neden şimdi yaptı?

Repkon’un kurumsal iletişimi yönetme açısından “yanlış stratejisi”nin bazı gerekçeleri var. Şirketin aktivistlerin radarına girmesinin bir yıl öncesine dayandığını biliyoruz. O dönemde ana akım medya Repkon’un savunma alanındaki işbirliklerinden gururla söz ediyor.

ABD, İsrail'e, 'acilen' 12 bin bomba satacak. Satış için ana yüklenici Türk şirket Repkon USA olacak. Repkon ise, bu satış için karar verici unsurun kendileri olmadığını ifade etti. Anadolu Ajansı (AA), Repkon
2024’te AA tarafından yayınlanan haberler, protestoların ardından silindi.

Anadolu Ajansı, Aksa Tufanı’ndan bir ay sonra yaptığı haberde Repkon’un ABD savunma sanayii ile anlaşmalarını “ABD çareyi Türk savunma sanayisinde buldu.” başlığıyla tanıtmıştı. Repkon’un ABD’deki girişimleri bununla da sınırlı değil. MK-80 adında Gazze’de ve Lübnan’la pek çok bölgede birçok kişinin katlinde kullanılan bu mühimmat için de Repkon USA’nin adı geçiyor.

Anadolu Ajansı’nın tepkiler neticesinde kaldırdığı haberin detaylarını bir diğer ana akım medyadan TRT World’den öğreniyoruz. Neredeyse yarım milyar dolarlık anlaşmada ABD’de TNT üretim tesisi kurulması hedefleniyor.

2024’te yayımlanan haber aslında Repkon’un ABD savunma sanayindeki kritik konumunu ortaya koyuyor.

Kasım 2025’te yayımlanan başka bir haberde ise Repkon’un ABD’deki pozisyonunu daha iyi anlıyoruz. Army-Technologies haberine göre Repkon, ABD’nin İsrail için hazırlayacağı ya da satacağı 3 milyar dolarlık devasa bir mühimmat paketinin ana yüklenicilerinden biri. ABD’de TNT üretimi yapacak tesisler kuran ve yatırımını bu noktaya odaklayan şirket, aşama aşama mühimmat tedariğindeki pozisyonunu güçlendiriyor.

Repkon, anlaşmalarla aslında ABD savunma sanayii için kontratlar yapsa da asıl alıcı farklı. MK 84 ya da BLU-117 tipi sığınak delici özelliği de olan tahrip gücü yüksek mühimmatın da dahil olduğu siparişler İsrail için alınıyor.

Şirketin 2024 ve 2025’te gerçekleştirdiği anlaşmalar ve buna bağlı yatırımların yeniden gündeme gelmesi ise İran savaşı ile birlikte oldu. ABD’nin “acil” koduyla talep ettiği binlerce BLU-110 bomba gövdesinin satışı ABD Kongresi onayını da es geçerek Repkon USA’ye verildi.

ABD’nin resmi sitesinde doğrulanan bu siparişin içeriğindeki bombaların İsrail’in saldırılar sonucu azalan stoğunu tahkim etmek amacı taşıdığı çok açık. Her ne kadar şirket, yaptığı açıklamada ilgili kontratlarda “karar verici” olmadığını ifade ederek Repkon USA’nin Türkiye’deki merkeziyle bağlantısının olmadığını ima etse de gerçekler tam da düşündüğümüz gibi. Savunma sanayii fuarlarında aynı standda boy gösteren Repkon ve Repkon USA aynı sermayenin iştirakleri.

Dahası da var. Repkon sadece ABD savunma sanayii içinde bir yer edinmekle kalmamış, aynı zamanda tescilli siyonist rejim destekçisi olan BAE Systems ile de kritik anlaşmalar gerçekleştirmiş. “BAE Systems Land” Genel Müdürü Glynn Plant, Repkon ile anlaşmalarını “kritik” olarak tanımlıyor. Glynn açıklamasında şu kısım dikkat çekici:

“Devam eden küresel gelişmeler, talebi karşılamak için kritik mühimmat yeteneklerini sağlayabilmemiz adına iş birliklerinin önemini ortaya koyuyor. Savunma sanayiinin mühimmat üretimini ölçeklendirme kapasitesi bu sürecin kritik bir parçasıdır. Diğer firmalarla iş birliği yaparak müşterilerimizi daha iyi destekleyebiliriz.”

BAE Systems, İsrail’in Gazze’de de yoğun kullanılan top mühimmatının üreticilerinden biri. Dolayısıyla bu küresel ortaklığın en önemli müşterileri de İsrail ve ABD.

Repkon’un 2024’ten 2026 Mart ayına kadar olan süreçte ABD ve İsrail silah endüstrisiyle giderek derinleşen ilişkileri açıkça görülüyor. Bu da şirketin daha önce farklı alanlarda faaliyet gösteren diğer iş birlikçi sermaye grupları gibi “hamaset”e sığınmasına neden oldu. Repkon, yayımladığı resmî açıklamada iddialara ve ABD’nin resmî sitesinde “yüklenici” olarak anılmasına cevap vermekten kaçınırken Yunanistan’dan Rusya’ya konuyla ilgisi olmayan argümanlara sığındı.

Repkon USA’den Paligen Technologies’e

Repkon’un resmî açıklamasındaki bir diğer argüman ise dikkat çekici detaylar içeriyor:

Öte yandan ABD’de alınan bir mühimmat tedarik kararı üzerinden yapılan bazı haberlerde de Repkon’un doğrudan satış gerçekleştirdiği veya sürecin karar vericisi olduğu yönünde bir izlenim oluşturulmuştur. Oysa söz konusu süreçte Repkon’un herhangi bir talebi, kararı veya satış işlemi bulunmamaktadır.

Açıklama, Repkon USA’nin karar verici olmadığı, ABD savunma sanayii ve Amerikan devleti tarafından zorlandığı izlenimini yaratıyor. Oysa Middle East Eye’nin konuyla ilgili yaptığı haberde yer verdiği ABD’li güvenlik uzmanı bu iddiayı yalanlıyor.

Haberde, emekli ABD ordusu albayı ve Atlantic Council Türkiye Programı kıdemli araştırmacısı Rich Outzen’in görüşlerine yer veriliyor. Outzen, bir şirketin mühimmat satmaya zorlanamayacağını söylüyor. Öte yandan Repkon’un ortaklıklarını kastederek “karar verici olmadığı” yönündeki beyanının da gerçeği yansıtmadığını ifade ediyor. Outzen’in yorumu şöyle:

“Repkon ABD anlaşmasına itiraz ederse, bu ikisi arasındaki yönetim kurallarına bağlı olacaktır. Ancak genel olarak konuşursak, bağlı ortaklıklar kendi iş kararlarını verirler.”

Eleştirilerin üzerine aceleyle verilen bir kararla farklı bir markaya dönüştürülen Repkon USA’nin söz konusu anlaşmaları inisiyatif alarak yaptığı ortada. Zaten şirketin 2023-2024’ten itibaren ABD’deki yatırımları ve Garland’da satın aldığı tesisler de şirketin stratejisini ele veriyor.

Eylemler ve protestolar işe yaradı mı?

Her fırsatta “yerli-millî” vurgusu yapan Repkon, hem yaptığı açıklamanın tatmin edici olmadığını fark ettiği için hem de Repkon USA’nin ABD silah endüstrisindeki pozisyonunu tartışmaya açmamak için ismini değiştirme yoluna gitti. Aslında Repkon’un “yerli-millî” söyleminin dağılmasını ve işbirliklerindeki “tatsız detayların” ortaya çıkmasını sağlayan yoğun bir eylemsellik sürecinin olduğunu da söyleyemeyiz.

Repkon Holding önünde 8 Mart 2026’da gerçekleşen eylem.

Repkon’a karşı bugüne dek sınırlı sayıda eylem yapıldı. Repkon’un genel merkezi önündeki ilk eylemde, sayıları 100’ü bulmayan aktivistlerin iradesi dışında sokakta genişleyen bir tepki yoktu. Repkon’u sosyal medyada eleştirenlerin de kayda değer bir baskı oluşturduğunu söylemek zor.

Ancak Repkon, cürmünün büyüklüğünü ve gelişecek tepkilerin neye mâl olacağını biliyor olmalı ki bu değişikliği muhtemel bir iletişim kazasını göze alarak “acilen” yaptı.

Bu, şunu gösteriyor: Kapitalizmin küresel ilişkilerinin çok katmanlı yapısı yaygın olduğu kadar da kırılgan! Toplumsal tepki odaklanmayı başardığında ya da bunun işaretlerini verdiğinde sokakta gelişen tepki milyarlarca dolarlık sevkiyatları sekteye uğratabilir, durdurabilir, devletlerin politikalarını etkileyebilir.

Gazze’de katliamlar sürerken ABD’den İsrail’e doğru hareket eden Nexoe Maersk gemisine ilişkin eylemler bu noktada iyi bir örnek. Nexoe Maersk gemisinin F35 parçaları taşıyacağı bilgisi küresel bir direniş başlatmış, gemi tüm uğrak noktalarında yoğun protestolara uğramıştı. Nexoe Maersk, Fas ve İspanya’daki programı günlerce sapmış, Türkiye’de ise bir grup aktivistin Mersin limanındaki kararlı bekleyişi ile rotası değişmişti.

Aksa Tufanı’ndan hemen sonra Yemen’in Bâb-el Mendeb boğazını İsrail’e yük taşıyan gemiler için kapatması da bir diğer örnek. Dünyanın en yoksul ülkelerinden ve iç savaşla boğuşan Yemen’in, kısıtlı imkanlarına ve ABD silah endüstrisine göre çok basit askeri ekipmanlarını dikkatli bir stratejiyle kullanması ABD ve birlikte hareket eden Batılı güçlerin donanmalarında bir “mühimmat” sorunu yaratmıştı. Yaşanan Kızıldeniz krizi o dönemde konteyner sevkiyatlarını %90 oranında durduğu gibi Maersk, MSC, Hapag-Lloyd gibi dünyanın en büyük deniz taşımacılığı şirketlerinin Kızıldeniz üzerindeki operasyonlarını da askıya aldırmıştı. Kriz, ABD’nin iç enflasyonunu bile etkilemiş ve sonunda Yemen’le müzakere gündeme gelmişti.

Sokağın başarısını ve eylemin gücünü yalnızca Gazze’yle sınırlamak doğru olmaz. ABD’de Occupy hareketinin parklarda ve barışçıl yürüyüşlerde yükselen söylem gücü on binlerce insanı etkilemişti. Protestoların ABD’deki etki gücü 2012’de öylesine artmıştı ki Occupy hareketini desteklediği gerekçesiyle 6 binden fazla aktivist tutuklanmıştı.

Judge orders Twitter to turn over Occupy protester's tweets | CNN Business
Occupy göstericileri polis tarafından tutuklanıyor

Kuşkusuz eylemlerin bir kitle hareketi olarak devinimi ve çoğu zaman belirli bir odakta bir “kampanya siyaseti”ne odaklı olmasının kendine özgü sorunları var. Üstelik Occupy, Nexoe gemisi eylemi, Avrupa’daki Elbit ve Maersk eylemlerinin geliştiği toplumsallıkla ilişkisini de göz ardı edemeyiz. Ancak Gazze’nin öğrettiği asimetrik mücadele, kapitalist dünya düzeninin alt edilebilir olabileceğine dair umudu tazeledi.

Sokaktaki mücadelenin bu açıdan en somut sonucu kaybettiğimiz başarıya dair inanç duygusunu geri kazanmak olabilir. Özgüveni tazelemek, küresel sermaye gruplarıyla hesaplaşma cesaretini yeniden kazanmak bir bilinç eşiğini aşmayı da pekala mümkün kılıyor. Hamasetten uzaklaşıp hegemonyanın göstergelerini anlamaya çabalamak bir farkındalık yaratıyor. ABD silah endüstrisi ile doğrudan ortaklıklara girişmiş Repkon ve Leonardo gibi İsrail’le ilişkileri açık olan savunma şirketleriyle ortaklıklara imza atan Baykar gibi şirketlerin durumunu sorgulamak işte bu farkındalığın “doğru sorularla” yeniden bir bilinç inşasının önemli adımları olabilir.

Zira bugüne dek siyasal popülizmin odaklandığı “yerli-millî” söyleminin anti-kapitalist ve anti-emperyalist bir tutumu içermeyebileceğini en iyi sermayenin küresel etkileşimini tartışmaya açtığımızda anlıyoruz.

Bu açıdan Repkon örneği şunu gösteriyor: Küresel emperyalist politikaların, silah endüstrisinin ve sermayenin arasındaki ilişki, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar görünür hale geldi. Üstelik bu simbiyotik ilişki, çok katmanlı yapısına ve “dokunulamaz” olduğuna dair anlatıya rağmen son derece kırılgan. Küresel ölçekte kurulan tedarik zincirleri, kolektif toplumsal itirazlardan ya da küçük ama kararlı mücadelelerden sanıldığından çok daha hızlı etkileniyor. Limanlarda, fabrika önlerinde, sokaklarda ve asimetrik mücadelenin farklı alanlarında ortaya çıkan kararlı eylemler, küresel hegemonyayı ve yerel politikaların hileli işleyişini görünür kılarken devasa ekonomileri dahî sarsabilecek bir güç yaratabildiğini gösteriyor.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

NATO İçin Bunca Zulme Değer Mi?

Yayınlanma:

-

NATO Liderler Zirvesine 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da ev sahipliği yapacak Türkiye hazırlıklarını tamamladı sanırım. 

Gazze Soykırımı’nın en büyük destekçisi ABD Başkanı Trump başta olmak üzere katkı veren tüm diğer Batılı liderler toplanacaklar. Komşumuz İran’a saldıran, bile isteye okul bombalayan, çocuk yaşlı demeden yüzlerce, binlerce masumu katledenler gelecekler. Öncesinde Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da dehşet verici katliamlara, barbarlıklara, insan hakları ihlallerine, zulümlere utanmadan imza atanlar misafir edilecekler…

Sadece fragmanına yer verdiğim bu zulümlerin müsebbipleri, yeryüzünde fesat çıkartanlar, savaş, işgal ve ölüm lordları toplanacaklar; fakat bu ülkenin hiçbir vatandaşı bir “hoş gelmediniz” bile demeyecek, diyemeyecek.

İnsan olmanın, Allah’a kul olmanın, akıl ve yürek taşımanın, bir vicdana, bir ahlaka sahip olmanın, hukukun ve anayasanın verdiği yetkiye veya izzete veya sorumluluğa dayanan herhangi biri çıkıp da itiraz etmeyecek, edemeyecek.

“Hayır” demeyecek, diyemeyecek.

Barışçıl bir şekilde protesto etmeyecek, edemeyecek.

Soykırım ve savaş suçluları, işgalciler gelecek ve biz onlara surat asmayacağız, asamayacağız.

Bu, sadece bir zulüm değildir. Bu, zulümler üzerine inşa edilmiş gökdelen gibi kat kat bir zulümdür.

Bir aydan fazladır devam eden hazırlıklar nihayet sona ermiş görünüyor.

İfade özgürlüğü kapsamında barışçıl protesto hakkını kullanma ihtimali bulunan her kesimden yüzlerce vatandaş peyderpey gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı.

İnsanların evlerine şafak baskınları yapıldı; haksız ve hukuksuz arama, el koyma ve gözaltı kararları uygulandı.

Hukuk diyordum… Hukuk neredeyse tümüyle askıya alındı. 

90’lar Türkiyesi’nden farkı var ama, hakkını yemeyelim devletin. Karakollarda, cezaevlerinde kaba işkence yok, elhamdülillah!

“Şüpheliler”imizin, gözaltında olan insanlarımızın da hakkını teslim edelim. Benim tanıdığım, gördüğüm, bildiğim kadarıyla hepsi bu ülkenin okuyan, düşünen, naif insanları.

Elbette arada bir iki çürük elma da olabilir (emsal gösterilmek üzere!). İnsanlığa karşı, doğaya karşı, Rabbine karşı, toplumuna ve dünyaya karşı sorumlu güzel insanlar. Bu ülkenin barışçıl, çevreci, yurtsever çeşit çeşit insanları…

Bu insanların, en basitinden Trump’ı şehrin en kuytu köşesinde bir yerde protesto etmesine bile hak tanımamak, en hafif tabirle zorbalıktır. Devletin kodlarında mevcut, her fırsatta ortaya çıkan ceberutluktur bu şahit olduğumuz.

Bu, aynı zamanda bir zavallılık manzarasıdır. Ağırladıkları liderler kendi ülkelerinde iki metreye kadar bir mesafede pervasızca protesto edilirken, bu ülkenin başkentinde “insansızlaştırılmış” bir platoda, sanal bir fotoğrafın içinde kalacaklar. 

Kimse böyle bir ortamdan saygı filan beklemesin.

Hayal ettikleri ve nihayet tesis ettikleri ortam Saddam’ın Irak’ı, Esad’ın Suriyesi. Dağ gibi baskı ve şiddet, buram buram korku üzerine kurulu bir kışla artık Ankara.  

Kurguladığınız, hukuktan itinayla yalıttığınız ortam; koca bir gözaltı, tutuklama, sindirme, süpürüp atma sonrası sessizlik, oksijensizlik. Hayırlı olsun!

Bu milleti korkuyla, şiddetle hizaya getirdiniz. Tebrikler!

Yüzlerce vatandaşınız misafirlerinizin ülkeyi terk etmesini bekliyor yurdun dört bir yanında zindanlarda, nezarethanelerde.

Bunu bilen biliyorken, milyonlarca yurttaşı bu ülkenin, bundan razı değilken ben neden bu yazıyı kaleme aldım ki?

Şahit olun, şahit olunsun.

Bu ölü deniz sizin eseriniz. İnsanlığın büyük emeklerle biriktirdiği hukuku siz entübe ettiniz. Bu korku imparatorluğunu, bu ters kelepçe cumhuriyetini siz inşa ettiniz. Neyse ki ilelebet payidar kalmayacağına yemin edebiliriz.

Tarih, en az sizin “muhaberat” notlarınız kadar biz mazlumların şahitliğiyle yazılacak.

Ve gelecek kuşaklar bunları okuyacak.

Çocuklarınızın, torunlarınızın yüzüne bakmaya utanacaksınız.

Emrihak arama, el koyma, gözaltı ve tutuklama kararınız olacak. 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Hicret, Takvimde; Ümmet, Mekke’de Kaldı! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Yeni bir Hicrî yıla giriyoruz.

Takvimler değişiyor. Ay yeniden doğuyor. Muharrem yeniden kapımızı çalıyor.

Fakat insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor:

Biz gerçekten yeni bir yıla mı giriyoruz yoksa aynı utançların, aynı suskunlukların ve aynı teslimiyetlerin içinde dönüp duran bir zaman çemberinde mi yaşıyoruz?

Hicret, sadece yılları saymak için başlangıç kabul edilmiş bir tarih değildir.

Hicret; bir yürüyüştür.

Bâtıldan hakikate…

Korkudan cesarete…

Konfordan sorumluluğa…

Putlardan tevhide…

En önemlisi ise suskunluktan şahitliğe doğru yapılan büyük bir yürüyüştür!

Bugün Müslümanlar olarak Hicret’in yıl dönümünü kutlarken Hicret’in rûhundan ne kadar uzağa düştüğümüzü konuşmak zorundayız.

 

Allah Resûlü (sav) Mekke’den ayrılırken yalnızca bir şehri terk etmiyordu.

Bir düzeni reddediyordu.

Bir ekonomik sistemi reddediyordu.

Bir zulüm mekanizmasını reddediyordu.

Bir sahte meşruiyet düzenini reddediyordu.

Mekke’nin asıl problemi taşlardan yapılmış putlar değildi.

Asıl problem, insanın hakikati terk edip güce teslim olmasıydı.

Bugün de soru aynıdır:

Biz hangi Mekke’nin hangi putlarıyla uzlaşmış durumdayız?

Petrol kulelerinin gölgesinde yükselen saraylar mı?

Banka hesaplarının ilahlaştırıldığı ekonomiler mi?

Koltukların vahiyden daha değerli hâle geldiği iktidarlar mı?

Yoksa mazlumların kanı üzerine kurulan diplomatik masalar mı?

 

Gazze yanıyor.

Çocuklar enkaz altında büyüyor.

Anneler evlatlarını toprağa kefensiz veriyor.

Hastaneler bombalanıyor.

Açlık bir silah olarak kullanılıyor.

Dünyanın gözü önünde bir halk sistematik olarak yok edilmeye çalışılıyor fakat tarihin kaydedeceği en acı gerçeklerden biri belki de şu olacaktır:

Gazze sadece bombalarla kuşatılmadı.

Gazze, Müslümanların suskunluğu ile de kuşatıldı.

Bir milyarı aşkın Müslüman…

Dünyanın enerji kaynaklarının önemli bir kısmını elinde bulunduran devletler…

Trilyonlarca dolarlık servet…

Stratejik boğazlar…

Kıtaları birbirine bağlayan coğrafyalar…

Ve bütün bunlara rağmen ortaya çıkan manzara:

Güçlü görünen ama etkisiz,

Kalabalık görünen ama dağınık,

Zengin görünen ama iradesiz bir ümmet.

Bu nasıl bir paradokstur?

Bu nasıl bir felç hâlidir?

Malik Bin Nebi‘nin yıllar önce işaret ettiği gibi, sömürgecilik çoğu zaman önce toprağı değil zihni işgal eder.

Bugün birçok Müslüman ülke, fiziksel olarak bağımsız görünse de zihinsel ve siyasal bağımlılık zincirlerini kırabilmiş değildir.

 

Bir zamanlar Kudüs için ordular hazırlayan coğrafyalar, bugün işgalcilerle ticaret hacimlerini açıklamakla övünüyor.

Bir zamanlar ümmet bilinci inşa eden başkentler, bugün uluslararası güç merkezlerinden gelecek onayları bekliyor.

Bir zamanlar mazlumların sığınağı olan yönetimler, bugün emperyal sistemin bölgesel taşeronları hâline gelme yarışına giriyor.

Normalleşme adını verdikleri şey bazen hafızanın silinmesidir.

Barış dedikleri şey, çoğu zaman teslimiyetin yeni adıdır.

Diplomasi dedikleri şey bazen vicdanın mezar taşıdır.

Tarih, “Abraham Anlaşmaları”nı ya da benzeri süreçleri sadece siyasî belgeler olarak okumayacaktır.

Aynı zamanda ümmetin hafızasında açılan büyük yaraların kayıtları olarak da okuyacaktır.

 

Elbette yalnızca yöneticileri suçlamak da kolaycılıktır çünkü her saltanat biraz da onu sessizce seyreden kalabalıkların eseridir.

Bugün bizim de kendimize bakmamız gerekiyor.

Hangi korkularımız hicret etmemize engel oluyor?

Makamlarımız mı?

Konforumuz mu?

İtibar kaygımız mı?

Çocuklarımızın geleceği bahanesiyle meşrulaştırdığımız suskunluklarımız mı?

Kaçımız hakikati bildiği hâlde konuşmuyor?

Kaçımız zulmü gördüğü hâlde görmezden geliyor?

Kaçımız vicdanını kariyer plânlarına kurban etmiş durumda?

 

Belki de bugün yeniden sorulması gereken soru şudur:

Bugün Medine nerede?

Evet, Medine bir şehirden önce bir bilinçtir.

Medine, hakkın güçten üstün tutulduğu yerdir.

Medine, kardeşliğin çıkar hesaplarını aştığı yerdir.

Medine, mazlumun kimliğine bakılmadan sahiplenildiği yerdir.

Medine, korkunun değil sorumluluğun belirleyici olduğu yerdir.

Eğer böyle bir bilinç yoksa, dünyanın herhangi bir köşesinde kurulmuş en görkemli şehirler bile yeni Mekkelerden başka bir şey değildir.

Eğer böyle bir bilinç varsa, dünyanın en küçük direniş çadırı bile yeni bir Medine olabilir.

 

Yeni bir Hicrî yıla girerken belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey yeni takvimler değildir.

Yeni sloganlar da değildir.

Yeni diplomatik cümleler hiç değildir.

Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey; yeniden hicret etmektir.

Korkularımızdan hicret etmek…

Konforumuzdan hicret etmek…

Milliyetçiliklerimizden hicret etmek…

Mezhepçiliklerimizden hicret etmek…

İktidarların gölgesine tutunmaktan hicret etmek ve yeniden hakikatin tarafına yürümektir!

Hicret, bir tarihin başlangıcı değil; her çağda yeniden verilmesi gereken bir bilinç sınavıdır.

Bu nedenle yeni yılın eşiğinde birbirimize sadece tebrikler sunmayalım.

Önce vicdanlarımızın enkazına bakalım.

Önce Gazze’nin karanlığında kaybettiğimiz insanlığımızı arayalım.

Önce hangi saltanatları hakikatin önüne koyduğumuzu sorgulayalım.

Sonra kendimize şu soruyu soralım:

Eğer bugün Allah Resûlü’nün çağrısı yeniden yükselseydi biz, Mekke’de kalmayı mı seçerdik yoksa Medine’ye yürümeyi mi?

Yeni yılın gerçek muhasebesi budur.

İşte ancak o muhasebeyi yapabildiğimiz gün, hicret yeniden başlayacaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

“Başta mesele sadece şarkı söylemekti”

Yayınlanma:

-

Arnavutluk’taki protestoları gördünüz mü? Trump’ın kızı ve damadı tarafından satın alınan Zvërnec bölgesinin yeni bir siyonist şebeke merkezine dönüştürülme planı, 3 milyon nüfuslu bu ülkede on binleri sokağa döktü. Yürüyüşe geçen kalabalık tel örgüleri aştı, polisle karşı karşıya geldi.

Protestolar o denli büyüdü ki bölgenin satışını yapan iktidar açıklama yapmak zorunda kaldı. Bölgeyi siyonist elitlere teslim eden Arnavutluk Başkanı Edi Rama, konuşmasında protestoları itibarsızlaştırma yoluna gitti. Oysa defalarca görüldüğü gibi kitleselleşme eğilimindeki sokak hareketleri iktidar tarafından küçümsendiğinde daha da büyüyor. Şiddet kullanıldığında ise uzun vadede elitleri koltuklarından edecek bir “kan davası”nın temelleri atılıyor. Türkiye’de “Gezi olayları”, ABD’de “Occupy hareketi”, Mısır’daki Tahrir Meydanı’nda yükselen öfkeli eylemler aynı biçimde başladı, iktidarların itibarsızlaştırmaya dönük her müdahalesiyle kitleselleşti. Ezici şiddet ise direnişin ortak hafızasına dönüştü. 1961’de Cezayir’de bağımsızlık mücadelesi sürerken direnişi alevlendiren ve Avrupa’ya taşıyan Fransızların meşhur “Paris katliamı” oldu. Mısır’da Rabia Meydanı’nda göğsünden vurularak katledilen 17 yaşındaki Esma Biltac’den Suriye’de Hamza Ali el-Hatib’e kadar devletin kullandığı kahredici şiddet kalabalıkları tamamen dağıtamadı, kimseyi ilelebet susturamadı.

Arnavutluk’ta ABD Başkanı’nın kızı ve damadına yönelik doğrudan bir eylem pek alışıldık değil. Sırpların Kosova müdahalesi sırasında NATO ve ABD’nin Arnavutlar lehine devreye girmesiyle pekişen ve bugüne dek olumlu seyreden ilişkiler, bu eylemi çok daha sıra dışı kılıyor. Belki de Trump’ın kızı ve damadı, Arnavut toplumunun ABD’ye duyduğu bu tarihsel sempatiye güvendikleri için açıklamalarında böylesine pervasızdı. Fakat beklenen olmadı, Arnavut toplumunda büyük bir tepki yükseldi. Üstelik tepkileri karikatürize etmeye çalışan Edi Rama’nın “göstericiler benim çocuk yediğimi de açıklarlar” şeklindeki Epstein göndermesi de ikna edici bulunmadı.

Arnavutların Epstein ve ABD elitlerine yönelik nefretle gelişen tepkileri belliki bunlarla sınırlı da değil. Protestoların giderek anti-siyonist bir biçime bürünmesinin arkasında Gazze ile görünür olan emperyalizmin ve sermayenin küstahlığı da yatıyor. İsrail’in stadyumda, seyirci önünde hazırlık maçı yapabildiği nadir ülkelerden biri olan Arnavutluk’ta müsabaka günü olanlar bunu doğruluyor. Öyle ki seyirciler İsrail Milli Marşı’nı ıslıklamakla kalmadı; İsrailli oyuncuların anlatımına göre Arnavut futbolcular da maç boyunca rakiplerine son derece sert davranarak hakaretler savurdu.

Balkanlar’ın İtiraz Karnesi

Halk hareketleri marjinal görüntüden sıyrılıp göz ardı edilemeyecek bir kamusallık kazandığında, sürecin nasıl ilerleyeceği ve nerede sonuçlanacağı çoğu zaman belirsizdir. Estonya’nın bağımsızlık mücadelesini “Şiddetsiz Direniş” kitabında anlatan Todd May bir göstericinin dilinden bu belirsizliği şöyle özetler: “Başta mesele sadece şarkı söylemekti, sonra aniden bundan fazlasını söylemek oldu, demek istediğimi anlıyor musun…”

Balkanlar, sivil hareketlenmeler açısından son derece zengin örneklerle dolu. Üstelik bu eylemler hükümet deviren, bakanları istifaya zorlayan, özelleştirme durduran hayli önemli bir başarı karnesine de sahip. Bulgaristan’da 2011’den 2025’e kadar düzenlenen eylemler Bulgar oligarklarına karşı önemli kazanımlar sağladı. Gücü tekelleştiren Borisov halk hareketleriyle koltuğunu kaybetti.

Yunanistan’da Şubat 2023’te gerçekleşen tren kazasında 57 kişinin hayatını kaybetmesi yüz binleri harekete geçirdi. Sonunda Ulaştırma Bakanı istifasını sunmak zorunda kalırken “şeffaflık, liyakat ve adalet” talebi Yunan sivil toplumunda kalıcı bir fay hattı yarattı.

Sırbistan’da muhalefet liderlerine yapılan baskıların fiziksel şiddete kadar varması Sırp tarihinin en kitlesel gösterilerinden birine yol açtı. Sırbistan Başkanı değişmedi ama ilk kez Sırp seçimleri muhalefet tarafından bu denli geniş biçimde boykot edildi. Yine Sırbistan’da bu kez 2022’de çok uluslu Rio Tinto şirketinin Jadar Vadisi’nde açmayı planladığı devasa lityum madenine karşı toplumsal muhalefet sokakları doldurdu. Sonuçta iktidar ilgili yasal düzenlemeleri geri çektiği gibi Rio Tinto’nun lisanslarını da iptal etmek durumunda kaldı.

Arnavutluk'taki protestolar

İktidarların Savunma Hattı ve “Kamu Düzeni” Söylemi

Elbette eylemlere ilişkin eleştiriler de olmadı değil. Sokak isyanlarına dönüşen, krizler doğuran her eyleme ilişkin iktidarın temel itiraz, öncelikle “kamu düzenini bozmak”tı.

Sadece Balkanlarda değil dünyanın her yanında yükselen itirazlar sokak isyanlarına dönüşünce bu eylemlere yönelik temel eleştiri düzenin bozulması üzerine olmuştur. Örneğin Bulgaristan’daki eylemlerin bir temsil krizi yarattığı ve ülkeyi defalarca erken seçim sarmalına soktuğu ifade edildi. Yunanistan’dan Türkiye’ye kadar gerçekleşen her sivil eylemde kitleler iktidarlar tarafından “ikna edilemeyince” önce düzeni bozmakla suçlandılar ardından da küresel güçlerin kışkırtmalarıyla hareket ettikleri iddia edildi.

Arnavutluk’ta da yaşananlar farklı değil. Edi Rama’nın göstericilere karşı alaycı tavrı arttıkça muhalefet daha da tırmandı. Bir tarafta Rama’nın hitap ettiği, büyük çoğunluğu devlet memurlarından oluşan bir kitleye karşın öte yanda Arnavutluk’un farklı sınıfsal tabanlarından katılımla hızla gelişen aktif ve büyüyen bir eylemsellik var. Öyle ki yakın tarihte ABD’nin Kosova’da saha müttefiki olarak gördüğü UÇK da Rama’ya ve dolaylı olarak ABD elitlerini de karşılarına alarak sokaklara iniyor gibi görünüyor.

Sokağın Kırılganlığı ve Unutulmayan Travmalar

Yinede hızla alevlenen toplumsal hareketlerin bir “kampanya siyaseti” olduğunu unutmamak gerekir. Sokaktaki coşkunun motivasyonları zayıfladığında direnç düşerken eylemciler evlerine doğru geri çekilir. Türkiye’de Gezi olayları, Mısır’da 2013’te Mursi’nin bir askeri darbe ile devrilmesinin ardından yaşanan Rabia eylemleri bu açıdan iki önemli örnek.

Gezi, geniş ve farklı toplumsal kesimleri bir araya getiriyor gibi görünse de yine de kuşatıcılığı soru işaretiydi. Türkiye’de neoliberal politikalara, sermayenin sürekli artan rant alanlarına ve en önemlisi iktidarın devlet gücünü hesapsız kullanmak için diretmesine karşı önemli bir mevzi inşa edilebilirdi. Anadoluya yayılan, fiziksel merkezini kaybettiğinde bile dinamizmini koruyan hareketin temel sorunu itiraz çerçevesini yeterince iyi anlatamamasıydı. Hamaset, politik kutuplaşmalar ve sürekli hatırlatılan yakın tarihin travmaları da Gezi’nin anlaşılmasını zorlaştırdı. Yinede Gezi, Türkiye’de siyasetin de toplumsal hafızanın da bu coğrafyada örneğine az rastlanır merkeziyetsiz bir toplumsal mobilizasyon örneği oldu.

Gezi-Taksim Direnişi İçin Düşünceler - Oggito

Bir diğer -başarısız örnek- Rabia protestoları ise 2013’te Mısır’da gerçekleşti. Mursi’nin devrilmesinin ardından çıkan kitlesel protestolar ordu tarafından şiddet kullanılarak bastırıldı. Üstelik şiddet sadece ordu eliyle uygulanmadı. Aynı zamanda “baltacılar” adı verilen paralı sokak çeteleri kullanıldı. Kitlesel baskı, sistematik işkence ve ölümlerin sembolüne dönüşen “Rabia Meydanı Katliamı” eylemler için bir dönüm noktası oldu. İhvan’ın açıklamasına göre iki binden fazla kişi darbeciler eliyle katledildi. Kayıpların bu denli artması kitlesel mobilizasyonu ve yeniden örgütlenmeyi zorlaştırdı.

Adım adım Rabia katliamı

Gezi ve Rabia’dan Arnavutluk eylemlerine kadar her kitlesel hareketlenmenin başarısı yada başarısızlığında kendine özgü gerekçeler var. Eylemler bazen muhalefetin kamusallaşamaması nedeniyle sönümlenirken bazen de ezici devlet şiddetinin süpürücülüğü karşısında tutunamadı. Ancak sonuçlanamayan eylemler unutulmadı. Bunun yerine hala toplumsal hafızada varlığını koruyor. Bir tür tamamlanamamış travma durumunun topluca yaşanması durumu gibi, unutulmuyor. Özellikle devreye işkence ve katliamlar girdiğinde toplumsal hafızada travma derinleşiyor, bir anlamda “kan davası”na dönüşüyor. Gücü, kahredici devlet şiddetiyle elde tutmanın imkansızlığını biliyoruz aslında. 16. yüzyılda yaşayan Boetie’nin dediği gibi “boyunduruğun tadı her yerde ve her iklimde acıdır.” Rıza imalini imkansız kılan kaba şiddet sahneye çıktığı anda iktidar ile halk kitleleri arasında muhakkak bir güven krizi yaratıyor.

Modern devlet bu gerçeği gördü.

Toplumsal kalkışmalarda bu nedenle artan sıklıkla şiddeti kullanmadan önce ikna etme, etkisizleştirme, aparatlaştırma yollarını deniyor. Bu stratejilerin tutmadığı durumlarda itibarsızlaştırma ve yıldırma seçeneklerini devreye alıyor. Bu açıdan Arnavutluk önemli bir örneğe dönüştü. Edi Rama önderliğinde Arnavutluk iktidarı, eylemcileri ikna etmeye, ikna edemediğinde itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Bu stratejinin sonuçlarını anlamak için henüz erken ama görünen o ki iktidar giderek inandırıcılığını yitiriyor. Dolayısıyla eylemlerin bugün nasıl biçim alacağı ve sokaktaki motivasyonu nasıl koruyacağı konusu çok önemli.

Sistemin “Altını Oymak”

Todd May’in “Şiddetsiz Direniş” tezi bu aşamada anlamlı bir strateji olarak düşünülebilir. Küresel neoliberal yapıyla entegre modern devlet için rıza imali hala önemli bir meşruiyet kaynağı. Kolonyal dönemin saf şiddet içeren yönetme biçimlerinin zamanla tırmandırdığı nefret, güvensizlik ve iktidarı kemiren toplumsal muhalefet yerini iktidarın anlatısına gönülden sahip çıkan razı vatandaşlardan oluşan modern toplumlara bıraktı. Denetimi çok daha etkili ve derinlikli hale getiren bu toplumsallıktan hiçbir iktidar kolayca vazgeçmeyecektir.

Fakat yinede Todd May’in hatırlattığı şu gerçeği unutmamak gerekiyor: “Neoliberalizme arka çıkanlar çoğunlukla silahsız olsa da, neoliberal düzen, ezici bir polis ve ordu desteğine sahiptir.” Sürekli güç biriktiren, modern öncesi döneme göre toplumsal hayatın kılcal damarlarına kadar yayılan güvenlik politikalarıyla modern devletin şiddet aygıtıyla mücadele hiç kolay değil. Tod May, anlamlı bir öneri sunuyor: “Çevremizi saran ve hayatlarımıza nüfuz eden çok sayıdaki baskıcı kurum ve faaliyetleri nasıl alaşağı edeceğimizi sormak yerine, altlarını nasıl oymamız gerektiğini sormalıyız. Bunlara karşı, haysiyetin tanınmasına ve herkesin eşit olduğu varsayımına dayanan bir şekilde itaatsizliği nasıl besleyeceğimizi de sormalıyız” Modern dönemde “rıza imalini” imkansızlaştıracak bir “şahitlik eylemi” günün sonunda hegemonyanın anlatısını da parçalayacak sahici bir mücadele hattı sunuyor. Çünkü Boetie’nin 16. yüzyılda hatırlattığı “kölelik etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir.” ilkesi hala geçerliliğini koruyor.

 

Kaynakça

Tod May – Şiddetsiz Direniş

Étienne de la Boétie – Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x