Connect with us

Köşe Yazıları

Enkazda Kim Kaldı: “Nerede Bu Devlet?” Sorusunun Sosyopolitiği

Yayınlanma:

-

Genelde büyük afetlerde felâketin düzeyi gün geçtikçe anlaşılır. Ancak 6 Şubat depremi öylesine büyük oldu ki neredeyse ilk günden itibaren her şeyden haberdar olmaya başladık. Sosyal medyanın gücü, iletişimin farklı kanalları ile yıkımın her boyutunu herkes yaşamış oldu.

Bir bakıma hepimiz artık bir depremzedeyiz. Göçüğün eziciliğini, yıkıntıların arasında şehirlerin soğuğunu ve karanlığı her birimiz yaşıyoruz artık. Belki de bundan dolayı Anadolu’nun her köşesi adeta deprem bölgelerine tüm gücüyle aktı. Görülmedik bir acının aynı ölçüde eşi benzeri görülmemiş bir dayanışma ile bölüşülmesinin arkasında galiba bu ortak travma var. Gerçi her felâketin ardından hesapsız el uzatışın örneklerini sayısız defa gördük. Depremlerden sel felâketlerine, yangınlardan savaşlara kadar kimin acısını öğrendiysek paylaştık, paylaşmayı denedik. Galiba bu coğrafyadaki insanların ortak yazgısı da bu: felaketlerde birleşmek! Tatsız kimi olayları bir kenara bırakırsak merhamet duygusunun sarmalayıcı hissini hepimiz duyumsadık.

Bir coğrafyayı bütün olarak etkileyen, on binlerce kişinin ölümüne yol açan felâketin ardından birçok konuyu konuşmak için fazlasıyla erken ancak yine de insani âciliyetler yavaş yavaş azaldıkça afetin gündemini daha sağlıklı bir zihinle yeniden düşünecek bir fırsat yakalıyoruz. Hemen her felâketin ardından neredeyse klişeleşmiş soruların cevaplarını aramaya şimdilik girmeyelim. Depremi, depreme karşı önceden alınması gereken önlemleri şu an konuşmak ne yazık ki “çaresizlik” hissini daha da güçlendiriyor fakat farkındalığımızı daha sağlıklı kullanabileceğimiz -en azından- bir çözümün altlığı olabilecek konular olduğu gibi giderek köpüren ve adaleti körelten yoğun duygusallıklara karşı şimdi konuşmamız daha doğru olabilir.

“Nerede bu devlet?”

Depremin ilk günlerinde bu cümleyi bir “Türkiye klasiği” olarak çok duyduk. Adıyaman’da bir depremzede “Adıyaman’ı unuttular!” derken hesap sormak için değil sahiden acısını katmerleştiren çaresizlik hissiyle bu cümleyi kurmuştu. 1999 depreminde, Soma maden faciasında ve hemen hemen her âfette bu cümlenin farklı yorumlarını işittik. Diğer taraftan yine bu dönemlerde “devletin işin başında” olduğunu, “ilk dakikadan itibaren kontrolün ele alındığını” neredeyse ispatlamaya çalışan bürokratlar ya da böyle olduğunu düşünenler de vardı. İlk bakışta devleti “burada olmamakla” suçlamak ile “devletimiz burada” demek arasında kesin bir çatışma olduğu düşünülebilir fakat “beklentiler” açısından düşünürsek her iki tutumun da talebi açıktır: Devleti çağırır!

Bu beklentinin gayet haklı olduğunu düşündürtecek gerekçelerimiz var. Modern dönemde kentler, kentlerdeki evler kamu gücünün birikimi ile örgütlenebilecek “şebeke”lere bağlılar. Bu bağ koptuğu anda, büyük megapollere dönüşmüş kentlerde yaşamak neredeyse imkânsızlaşıyor. Yolların yarıldığı, elektrik, su ve doğal gazın verilemediği olağan dışı durumlarda evlerimizin ev olmaktan çıktığını çok iyi anladık. Depremden hiç zarar görmemiş bile olsanız yine de yaşamınızı sürdürecek asgari koşulların kolayca kaybolduğunu görüyorsunuz. Bu açıdan kamunun örgütlü gücüne duyulan ihtiyaç tarihin hiçbir döneminde olmadığı bir düzeye yükseldi. “Devlete bağımlılığımız” artık yoksunluğu durumunda sahiden varoluşumuzu doğrudan etkileyecek düzeyde! Elbette bu durumun bir gerçeklik mi yoksa “öğrenilmiş bir çaresizlik” mi olduğu da bir başka tartışma konusu. Yani devletin olmadığı bir toplumsallık denenebilir mi, varlığını koruyabilir mi, bilmiyoruz!

Fakat hiç değilse devletin bugünkü biçiminin bir “zorunluluk” olmadığını biliyoruz. Bunu kuramsal bir teorinin tezi olarak düşünmeyelim. Özellikle afet durumlarının olağanüstü koşulları devletin “düşündüğümüz kadar güçlü olmadığını” gösterdiği gibi toplumsal dayanışmanın sandığımız kadar “zayıf ve dağınık” olmadığını da ispatlıyor. Üstelik sadece Türkiye’de değil örneğin Almanya’da 2021 yılında gerçekleşen sel felaketinde de toplumsal dayanışmanın daha aksiyoner olduğunu biliyoruz. Türkiye’de ise 99 depreminden bugüne afetlerin boyutu büyüdükçe devletin yetersizlikleri ortaya çıkarken dayanışma ruhu güçleniyor, yaraların sarılmasında öncü oluyor.

Devlet ve Sivil Toplum

Devlet, sivil toplum ve iktidar gibi kavramlar, tarih içinde çoğu zaman dağılıp saçılır ve sürekli yeniden inşa edilir. Toplum, coğrafya ve kültürün içinde farklı anlamlar kazanan bu kavramları tek bir tanıma indirgediğinizde kavramın onun dışında aldığı biçimleri veya değişimleri görmezden gelme eğiliminde oluruz. Oysa kavramı bir tanımın içine sıkıştırmak ve genel bir çerçeve çizmek yerine “bugün ne anlam ifade ettiğine” odaklanmak daha gerçekçi olacaktır. Elbette bu yöntemin tüm kavramlar için geçerli bir “usul” olmadığının altını çizmeliyiz. Fakat sözünü ettiğimiz “devlet” gibi fazlasıyla değişken bir kavramsa onun “bugün ve bu coğrafyadaki” karşılığına odaklanmak daha anlamlı olacaktır.

Konunun teorik tartışmalarına girmeden afet gündeminin içinde öne çıkan iki habere bakmak devletin bugünkü biçimine dair önemli ipuçlarını bize verebilir. Birinci haber, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 14 Şubat günü yaptığı açıklamadan. Şöyle diyor Bahçeli: “Devletin yapamadığı ne vardır da ‘ahbap’çılar, ‘babala’cılar akbaba gibi kanat çırpmaktadır! Bu sahtekârların Türk televizyonlarında artık yer almaması lazımdır.” [1] İkinci haber ise depremin üzerinden henüz 48 saat geçmemişken yani telefon iletişiminin çok zor sağlandığı ve internet üzerinden haberleşmenin yoğun olarak kullanıldığı kritik günlerdeki Twitter engeliydi.[2] BTK’nın bu kısıtlama için gerekçesi ise dezenformasyon ve yalan paylaşımların artması. Depremin ilk gününden itibaren artan düzeyde “Kontrol ediyoruz.” algısına yönelik daha birçok açıklama hafızalarımızda yerini koruyor. Hatta 99 depreminde hükümetin içinde yer alan Mesut Yılmaz’ın özeleştiri kabilinden demeçleri yerine yetersizliklere ilişkin eleştirilere son derece sert biçimde açıklamalar ile cevap verilmesi[3] “devlet aklının” bugünkü evrimine dair önemli bir gösterge.

Tüm bu açıklamaları ve adımları semptomatik bir okuma ile anlamaya çalışalım. Althusser’in Marksizm için kullandığı “semptomatik okuma”da amaç metnin öncelikli mesajının ötesinde derinine inerek “fısıldadıklarını” duymaya çalışmaktır. Bu tür “titiz” bir okumanın bütün bilgileri ve veri kalıntılarını dikkatle bir araya getirmesi gerekir. Ancak biz, tartışmayı daha sınırlı bir bağlamda; “devletin kendisini konumladığı yer” üzerinde bırakacağız.

Öncelikle devletin, aurasındaki pek çok kavram gibi tarih içinde bir “evrimsel” değişimden daha çok “devrimci “ bir kopuş, bir sıçrama yaşadığının altını çizelim. Aydınlanma ile birlikte değerler dünyasındaki hem devrimci hem de dramatik değişim Avrupa’da Padovalı Marsilius ile başlayan bir devlet tartışmasının neredeyse beş asır süren bir olgunlaşma sürecinin sonunda yer alır. Doğru ya da yanlış bugünün Avrupa’sında devlet ve toplum arasındaki ilişkinin bu hafızayla kuvvetli bağları varken, modern devlete “birden” maruz kalmış Anadolu coğrafyası için durum tam bir sıçrayıştır. Dolayısıyla bu coğrafya için devletin değişimindeki kopuş daha hissedilir olduğu gibi aynı zamanda çok daha kırılgandır. Belki de bu nedenle devlet, ideolojik aygıtlardan daha görünür biçimde baskı aygıtlarını kullanır. Depremin daha ikinci gününde kontrolün sosyal medyada kaybolduğunu gören “devlet aklı” yıkım ve enkaz altındaki insanların birbiriyle iletişim kurduğu bir sistemi sınırlandırmakta bu nedenle tereddüt etmedi. İşte bu noktada Althusser’in modern devletin mekaniğini anlamamızı kolaylaştıracak yaklaşımından yararlanabiliriz. Althusser eleştirilerini ve tezini Marksist gelenek üzerinden geliştirse de söz konusu ettiği devlet modern devletin ta kendisidir. Ona göre devlet amaçları doğrultusunda iki aygıtı kullanmaktan çekinmez: Baskı aygıtları ve ideolojik aygıtlar.[4]  Baskı aygıtları devletin öteden beri “zor” yoluyla kurduğu tüm araçları ifade eder.  Kolluk kuvvetleri ve mahkemeler gibi görünür baskı aygıtlarının yanı sıra devletle ilişkisi karanlık, paramiliter bir boyut da kazanabilir. Bugün için örneğin “medya trolleri” de bir tür baskı aygıtıdır.  Hedef gösteren, bireyi toplumdan atıp “homo sacer”e dönüştürmeye çalışarak linci örgütleyen trollerin deprem sırasında bile mesailerine ara vermediklerini biliyoruz.

Devletin ideolojik aygıtları ise toplumun gündelik yaşamı içinde “görünür” çerçeveyi belirler. Milliyet, ulus ve vatan kavramlarını kutsayan, devletin çıkarlarını bütün etik kaygıların önüne çıkaran bu algı kendine referans veren bir dil kullanır. Modernleşerek gelenek ve dinin sınırlayıcı bağlarından kurtulan devlet, “özne”yi şekillendirmek için din ve geleneği de araçsallaştırır. Türkiye için düşünürsek “ideolojik” mottonun son yirmi yıl içinde “yerlilik ve millilik” üzerinden biçimlendiğini işte bu araçsallaştırma üzerinden okuyabiliriz.[5] Althusser bu noktada ideoloji kavramının akışkanlığına da dikkat çeker. “İdeolojinin tarihi yoktur.” derken dinsel, ahlaki, hukuki ya da siyasal bir tanımın içinde anlaşılamayacak / sığdırılamayacak bu kavramın temelde bir “gerçeklik tasarımı”na odaklandığını vurgular. Gerçekte öyle olmayan ama böyle yorumlanırsa “devlet”in bekası için anlam taşıyacak her kavram ve deneyim “ideolojik” karışımın mayasında yeniden anlam kazanır.  Devlet, baskı aygıtları ile kontrol etmeyi umduğu kitleleri “gönüllü destekçileri”ne dönüştürmek için ideolojik aygıtları yoğun olarak kullanır. İşte bu noktada ideolojik aygıtlar sonuç verirse Gramsci’nin tanımındaki hegemonya doğmuş olur. Hegemonya, fiziki güç ile gelişen “zorlama”nın yanı sıra bir tür “rıza”yı da içerir.[6]  Böylece sosyo-politik bir boyut kazanan hegemonik ortamda muhalefet bile egemenin argümanları içinde dilini kurar ve hegemonik değerleri bir tür ön koşul olarak görür. Türkiye özelinde siyasetin iktidarından muhalefetine hep aynı kavramlar etrafında şekillenmesini de bu hegemonik etkiyle okuyabiliriz.

Semptomatik okumaya geri dönersek modernleşmiş devlet aklının, kendisi ya da “akredite olmamış” stklar aracılığı ile gelişen her tür inisiyatifi niye bir tehdit olarak algıladığını daha açık anlayabiliriz. Hegemonyayı; yani rıza ile gelişen “gönüllü” itaati zayıflatacak, devletin “yüceliğine” ilişkin şüpheleri artıracak her girişimin tehdit tanımının içinde değerlendirilmesi kaçınılmaz olacaktır. Diğer taraftan ideolojik aygıtların yoğun olarak pompaladığı “tasarlanmış gerçekliğin” vicdani bir aşınmaya da neden olduğunu görüyoruz. Örneğin depremin “sınır ötesi”ndeki etkilerini sadece 4-5 saat uzaklıktaki “kardeşlerimiz” olarak değil, yabancı bir ülkenin vatandaşları olarak görme eğilimindeyiz. Artık “biz” tanımını farkında olmadan devletin sınırları ile çiziyoruz. Bu durumun devletin son yirmi yıldaki gelişen dış politika dili ile değiştiğini düşünebiliriz fakat yine de kendini merkeze alan ve çevresini “Osmanlı’nın kendine kalan bakiyesi / mirası” olarak gören bir üstten bakış ile şekillendiğini ve “ulus” kavramının içselleştirildiğini unutmayalım.

Peki ama böylesine “âfet” durumlarında devlet çağırılmamalı mı? Bu soru aslında kendi içinde bir paradoks taşıyor. Modern dönemde devletin sızmadığı, yönetip biçimlendirmeye çalışmadığı bir alan kalmadı. Dolayısıyla devlet, siz çağırmasanız da burada! Diğer taraftan “Devlet nerede?” diyen âfet mağdurlarının “terk edilmişlik” hissi de son derece gerçekçi ancak devleti toplumun kendisinden ayrıştırarak katı bir kurumsallık içinde tutmanın “sorumluları” flulaştırıcı bir etkisi var. Bir mekanizma olarak devlet “batıl / tâğutî” bile olsa yapısal olarak toplumdan bütünüyle ayrıştırılarak steril bir kurumsallık içinde düşünülemez.  Günün sonunda kamu gücünün örgütlülüğüne dayanan devlet, özellikle bu tür afet durumlarında aynı gücü kimler yönetiyorsa onlarla doğrudan ilişkilidir.

Kurumsallığa odaklanmanın flulaştırıcı etkisine en açık örneklerden birini depremden kısa bir süre sonra açıklama yapan eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez vermiş oldu. Görmez, deprem konusunda yaptığı çağrıda “Artık binaya girmenin adabından önce bina yapmanın farzlarını konuşalım. Şehre girme duasından önce şehirler kurulurken işlenen haramları anlatalım.” dedi.[7] Sorumlulara, sorumlu makamlara yani depremin daha yıkıcı ve yaralayıcı olmasının sebebi olanlara herhangi bir atıfta bulunmayan konuşma, devletin kurumsallığına (yasalarına, yönetmeliklerine)  ve toplumsal ödevlere odaklanmakla yetiniyor. Bu yaklaşım günün sonunda “gerçek sorumlular” yerine “adi hırsızların” linç edilmesine ve suçlu psikolojisi ile sorumluluğun toplumda olduğu duygusunun güçlenmesine yol açıyor. 40 bin insanın öldüğü, on binlerce binanın yıkıldığı ve sayısız acıların hepimizin vicdanında bir yangına dönüştüğü bir ortamda “tek bir istifa haberi”ni bile duymayışımız, üstelik bunu duymamayı “garipsemeyişimiz”in arkasında da sanırım bu yatıyor.

 

Son not: “Necip halkım, küçük hırsıza ceza kesmeyi çok iyi bilir!”

Depremle birlikte hep beraber bir “algılama travması” da yaşıyoruz. Fazlasıyla politize edilince ve “gerçek sorumlular” devletin kurumsallığının arkasına saklanınca topluca hıncımızı “adi hırsızlar”dan alıyoruz. Bunun çarpıcı bir örneğini İlyas Salman veriyor. Salman, yaptığı paylaşımda bir yağmacı ile müteahhidi yan yana koymuş.[8] Görüntüdeki Mehmet Yaşar Coşkun, depremde çöken Hatay’ın en lüks rezidanslarından birinin müteahhidi. Onlarca kişinin ölümüne, yaralanmasına yol açan müteahhit, bir dayak görüntüsü olmaksızın hava limanında kaçmak üzereyken gözaltına alınırken deprem bölgelerinden birbirinden korkunç işkence videolarını izledik.

Elbette böylesine büyük bir afette “yağmacılık” gibi iğrenç bir suça iştirak etmenin affedilir bir tarafı yok. Diğer taraftan bölge insanın bu tür kişilere karşı giriştiği eylemler de bir yere kadar anlaşılabilir ancak sosyal medyada paylaşılan görüntülerin hiçbir tepkiyle karşılaşmadan büyük bir iştahla yayılmasının yine savaş gibi olağanüstü durumlara ait bir basiret bağlanması olarak görmek gerekiyor. Suçlunun -ölüm dahil- cezalandırılmasının vicdanlarda bir karşılığı varken “işkence” ve daha ötesi “linç ederek katletmek” bir başka korkunç suçtur. Bu durumun “işkence”yi, “Demek ki bazı durumlarda gerekliymiş!” algısına neden olup normalleştireceği gerçeği bir yana arada suçsuz insanların da bu ağır tutumla karşılaştıklarını ne yazık ki biliyoruz.[9]

Enkazı yağmalayan, insanların erzaklarına, gönderilen yardımlara el koyanların işledikleri suçun büyüklüğü tartışılmaz ancak diğer taraftan on binlerce kişinin ölümünde payı olanların karşısına dikilmek, modern kentleri yönetilemez yığınlar halinde birer beton denizine dönüştürenlerin hesabını sormamak ne yazık ki soruları “doğru sor(a)madığımızı” gösteriyor.

 

[1] https://www.dunya.com/gundem/devlet-bahceliden-ahbap-ve-babala-tepkisi-haberi-685706

[2] https://shiftdelete.net/twitter-erisimi-neden-engellendi-resmi-aciklama

[3] https://www.sabah.com.tr/gundem/2023/02/08/son-dakika-baskan-erdogandan-deprem-bolgelerinde-asker-yok-iftirasina-yanit

[4] Althusser, Louis, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. Çev. Alp Tümertekin, İstanbul: İthaki Yayınları

[5] Konuyla ilgili detaylı bir makale: Millilik-yerlilik: Tarihi toplumun afyonu yapmak, Abdurrahman Arslan, Birikim Dergisi Sayı 404 – Aralık 2022

[6] Okur, Mehmet Akif, “Gramsci, Cox ve Hegemonya: Yerelden Küresele, İktidarın Sosyolojisi Üzerine”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 12, Sayı 46, s. 131-151.

[7] https://www.karar.com/guncel-haberler/eski-diyanet-isleri-baskani-artik-binaya-girmenin-adabindan-once-bina-1729598

[8] https://twitter.com/ilyassalmansm/status/1624497589616799744

[9] https://www.dogrulukpayi.com/dogruluk-kontrolu/otobanda-darp-edilen-kamuflajli-iki-kisi-yagmaci-degil

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

İslamcılık Sorunu ya da Akif Nerede Yanıldı?

Yayınlanma:

-

Faruk Yeşil arkadaşın yazısı Ulu Çınar bahsinde sözünü ettiğim İslamcı zihnin medeniyet anlatısını nasıl anladığını göstermesi bakımından ibretlik bir yazı.

Yazı kendi içinde çelişik bana göre çünkü yazar bir yandan Palantir’de simgeleşen o ilahlık taslama rûhunu gösteriyor diğer yandan bir İslam ülkesi olarak Türkiye’nin kendi Yapay Zekâsını üreterek Batı karşısında bağımsız olmasını savunuyor ve İslam ülkelerin bilim, teknoloji üretmeye davet ediyor. Sonra da dönüp İslam’ın insanlık tasavvuru üzerine sözler söylüyor ve yazının sonuna diyor ki “Biz henüz son sözümüzü söylemedik!”

Bu satırlardan sonra sormak gereğini duydum: “Tamam son sözünüzü söylemediniz ama o son söz ne olacak? İslamî Yapay Zekâ mı?  Üzerine ayetler yazılmış Otonom Dronlar mı ve o dronlarla batı sömürgeciliğini darma duman edip tevhid bayrağını Batının Burçlarına dikmek mi?”

Yazar, reçetesini yazıyor:

“İslam dünyası, tarihin en büyük kırılma anlarından birini yaşıyor. Bu kırılma, sadece siyasî değil; vâroluşsal bir kırılmadır. Bu çağ, toplumları ya özne yapacak ya da nesneye çevirecek.

Ya üretenler olacağız ya tüketilenler!

Ya yazılım yazacağız ya yazılımla yönetileceğiz!

Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!

Ya düşünce inşa edeceğiz ya başkalarının düşüncesiyle şekilleneceğiz!

Bu çağın adı şudur: Dijital Sömürge Çağı!

Bu çağda uyuyanların kaderi bellidir: Uyananların kölesi olmak!

O yüzden artık sorulacak sorular şunlardır:

Türkiye ne zaman uyanacak?

İslam dünyası ne zaman uyanacak?

İlahiyat dünyası ne zaman hayata dönecek?

Bu çağ beklemiyor! Bu çağ merhamet etmiyor! Bu çağ geri kalanı affetmiyor!

Bu yüzden bizim mücadelemiz, bir intikam mücadelesi değildir.

Bizim mücadelemiz, bir rövanş kavgası değildir.

Bizim mücadelemiz, sadece “Batı’ya karşı Batı” üretmek değildir.”,

Ama bunları yazan Faruk Yeşil sonra da dönüp Batı’ya adeta zehir kusuyor ki bu pasajlar, tam da oksidentalizm manifestosu.

“Bizim mücadelemiz, insanlığı kurtarma mücadelesidir.

Biliyoruz ki İslam, yalnızca Müslümanlar için gönderilmiş bir gelenek değildir.

İslam, tüm insanlık için gönderilmiş hak din ve bir diriliş çağrısıdır.

İnsan, makine değildir.

İnsan, veri değildir.

İnsan, hedef değildir.

İnsan, tüketim nesnesi değildir.

İnsan, emanettir.

İnsan, şereftir.

İnsan, halifedir.

Bugün Batı’nın insanı da esirdir ancak onun zinciri demirden değil!

Onun zinciri “konfor”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “haz”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “dijital bağımlılık”tan yapılmıştır.

İşte o zinciri kıracak bir söz lâzım!

O sözü de ne Harvard üretebilir,

ne Google üretebilir,

ne Palantir üretebilir!

O sözü ancak hakikat üretir.

O söz Allah’ın sözü ve onu ancak Müslüman söyleyebilir!”

Buradan da anlıyoruz ki reçete, Batılı insanı İlahî mesajla tanıştırmak İslam’la şereflendirmek…

Bunu yaparak yeni bir çağ kuracağız.

Biz Müslümanlar eğer gerçekten uyanırsak eğer gerçekten aklımızı yeniden kurarsak eğer ilahiyatı mezarlık akademisinden çıkarıp hayatın merkezine koyarsak…

Sadece kendimizi kurtarmayacağız.

Batı’nın anlamı yıkılmış insanına da yardım edeceğiz çünkü insanlığın bugün en büyük ihtiyacı teknoloji değildir. İnsanlığın bugün en büyük ihtiyacı hakikattir.

Bu çağın en büyük devrimi, algoritmanın değil, vicdanın yönettiği bir dünya olacaktır.

İşte bu yüzden bizim hedefimiz yalnızca savunma değildir. Bizim hedefimiz yalnızca direnmek değildir.

Bizim hedefimiz yeni bir çağ kurmaktır.

Batı “dijital tanrılar” üretirken biz insanı yeniden insan yapan bir medeniyet fikri üreteceğiz.

Batı “veriyle yönetim” kurarken biz adaletle yönetimin ne olduğunu yeniden hatırlatacağız.

Batı “insanı ölçülebilir bir nesneye” çevirirken biz insanı, yeniden “emanet” olarak göreceğiz.”

Yukarıda bilim ve teknoloji çağrısı yapan satırlarla bunları birleştirdiğimizde sonuç şu oluyor: Bu teknolojiler Batılı zihin tarafından üretildiği için insan bir veri, bunun için algoritmalar hâkim. Eğer İslamî zihinle algoritma yazarsak o zaman insan, veri olmaz, teknolojinin tutsağı olmaz. Anlamdan yoksun bir dünya kurulmaz. Yani bilim ve teknolojiye Kur’an aşısı yaparsak tüm bunlar adeta sihirli değnek değilmiş gibi değişir ve artık insanlığın hayrına sonuçlar verir.

Yazar aslında diyor ki, “Düşmanın silahlarıyla silahlanalım!” Gelgelelim düşmanın silahlarının sizi düşmanla özdeş kılacağını fark etmiyor.

Kusura bakmasın Yazının sloganik mesajı benim zihnimde net: “İlerleyelim beyler!” ve bu fikir çok önce Osmanlının son dönemlerinde dillendirildi. Dillendiren kişi de bu coğrafyadaki İslamcı zihin için kurucu aktördür: Mehmet Akif. Akif, yaklaşık iki asır önce yazarın formülünün terkibini oluşturmuştu: “Batının ilmini, fennini alalım; kültürünü dışarıda bırakalım!”

Ne yazık ki düne kadar önemli bir coğrafyada hâkimiyet kurmuş bir imparatorluğun sonunda düşmanına teslim olması hele de düşmanının kültür dünyasına eklemlenme ihtimali onu derinden yaralamıştı. İşte bu nedenle Mehmet Akif de sorunu, yazar gibi tanımlar: Geri kalmışlık! Batı, bilimsel ve teknolojik atılımlar yaparken İslam dünyası pratik meselelere kafa yormak yerine soyut dinsel tartışmalar yapmıştır. Bunun bedelini de düne kadar boyun eğdirdiği düşman tarafından boyun eğdirilerek ödemiştir.

Akif’in teşhisinin adı bugün “tarihe geç kalmak” olarak tanımlanıyor. “Haksız mı?” derseniz “Haksız!” diyemem. Mesela Akdeniz’de kendisine başarı getiren gemiler yerine kalyonu ikâme edebilseydi ve mücadeleyi Akdeniz’den öteye taşırıp Batıyla okyanuslarda rekabet edebileydi muhtemelen Osmanlı tarihi bambaşka bir mecrada akardı ama Marks’ın değer verdiğim bir sözü var: “İhtiyaç, îcâdın anasıdır!” Osmanlı, her bakımdan üstünken ve düşmanı da ona boyun eğmişken eski köye yeni âdet getiremezdi lâkin ticaret yollarını düşmana kaptırmış ve İpek Yolunun suyolu olarak devamı olan Akdeniz’de nefes alamayan Avrupa, bu eksiği kapatmak zorundaydı ve bunu da yaptı. Yaptığı anda süreç tersine döndü ve dünün galibi, mağluba dönüştü.

“İslam dünyası tarihe neden geç kaldı?” tartışması, bu yazının sınırlarını ziyadesi ile aşar ama Akif’in bulduğu formülü, III. Selim’den başlayarak önemli padişahların bulduğunu da biliyoruz: açılan askerî okullar, Batılı bir üniversite olarak Darülfünun, top dökümhaneleri hatta sanayii tesisleri…  Gelin görün ki olmadı, olmazdı çünkü düşman, artık 1-0 önde iken sizin ona yetişmeniz zordu. Zaten bu çabaya “Birinci Batılılaşma” denmesi de sorunun ne olduğunu anlatmıyor mu? Osmanlı, Faruk Yeşil’in yolundan gitmeye çalıştı. Batı teknolojisini Batıya karşı kullanarak kayıplarını telafi edeceğini düşündü ama olmadı. Hiç şüphesiz bu “olmadı”nın “oldurmadı”lar bölümü de var! Kısacası Akif’in rüyası aslında yanlış tevil edilmiş bir rüyaydı çünkü Osmanlı modernleşmesinin gösterdiği gibi zihinseli de kapsamayan bir teknoloji transferi söz konusu değil! Yani kültürel gümrük duvarlarınız işe yaramıyor! Mobil telefonla beraber Tiktok da karşınızda beliriveriyor çünkü Tiktok’u yaratan zihinle mobil telefonu yaratan zihin aynı! Topu alıp baloyu dışarıda bırakamıyorsunuz; o vals, siz istemesiniz de kapınızı yumrukluyor!

Bu çelişkinin temelinde yatan şey teknolojini nötr bir şey olduğu fikridir! “Ekmek bıçağıyla ekmek de kesersiniz adam da öldürebilirsiniz!” örneği verilir fakat hakikat böyle değildir. O bıçak, adam öldürmeyi de kapsar çünkü zaten esas olarak öldürmek için tasarlanmıştır. Atalarımız, çakmataşından bıçaklar yontarken bunu bir av silahı olarak tasarladı ve o silahı daha sonra mızrağın ucuna geçirip rakip kabilenin savaşçısını öldürdü ama Faruk Yeşil’e göre “Ekmek bıçağı ekmek keser, onu sadece bunun için kullanabiliriz eğer bizim elimizde olursa!”

Hâsılı teknoloji, nötr değildir çünkü bir zihniyet örgütlenmesidir. Ekmek bıçağı, teknoloji değil tekniktir; olmayan pençeniz görevi görür ama pençe de doğası gereği yırtar. Kısacası bir buluşu sadece iyi amaçlar için kullanacağımız fikri bir yanılsamadır. Bunun yanı sıra teknik ile teknoloji arasındaki ayrım da bir hakikattir lâkin yazılım ya da algoritma, tırnağınız ya da dişinizi ikame etmek için değildir.

Yazarın satırlarından dökülen şey aslında bir güç kıskançlığı! Yani “Batı, güçlü ve biz de güçlü olmalıyız ve o güçle batıyı yenersek Batının ürettiği değerlerin yerine yeni değerler koyarız!” sâfiyâneliği!

Çok uzatmak istemiyorum ama bu zihinle Kur’an konusunda da “medeniyet” dediği şeyde de uzlaşamayacağımız açık! İslamcılık bir iktidar ideolojisi olmaktan kurtulmadıkça olsa olsa yeni bir Batı olursunuz: Çin’in İslamî versiyonu! Şimdi yazara soruyorum: Nükleer silah ile algoritma arasında bir fark var mı, varsa bu fark nedir?

Ulu Çınar tam da bunu anlatıyor aslında. Orada söylediğim şey netti: Biz, medeniyet üzerine düşüneceksek önce ontolojik sorularla başlamalıyız çünkü ontolojik sözler söyleyen bir mesajın muhatabıyız. Belli ki muhatap olduğumuzla gerçek bir ünsiyet kuramamışız!

Benim için net olan şu: İlahî hitap, bana Batının yerine geçmemi söylemiyor!

Sorulması gereken esas soru ise şudur: Kur’an’ın murâdı insanların bir güç odağı olması mıdır? Kitap, bize iktidar olmanın yollarını mı öğretti yoksa iktidar denen şeyin bir kanser olduğunu mu? Sahi Allah, neden “Şecereye yaklaşma!” dedi?

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Erdoğan Otoriterliğinin Yapısallığı, Oligarşik Sermaye Düzeni ve Toplumsal Muhalefet – Ali Altıntaş

Yayınlanma:

-

1980’lerden itibaren Dünyayı etkisi altına almaya başlayan ve 2000’lerde yalancı baharını yaşayan neoliberal düzen, “2008 Küresel Finans Krizi”nden sonra sürdürülemez oldu. Bazı sosyal bilimciler içinde bulunduğumuz dönemi, “1929 Buhranı”yla başlayıp İkinci Cihan Harbinin kopuşuyla neticelenen “canavarlar zamanı”yla[1] kıyaslayan analojiler kuruyorlar. Bu yorumların yerindeliği bir tarafa, en azından kapitalizmin taşlarının yerinden oynadığı ve küresel istikrarsızlığın dramatik gelişmelere gebe olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Bir ülkede askerî-endüstriyel kompleksin şahlandırılmasının ulusal düzeydeki sermaye birikim krizlerini aşmak, toplam sanayi üretimini ve istihdamı arttırmak için faydalı bir yol olarak görüldüğü vâkidir. Peki, yaşanan, sermayenin küresel birikim krizi ise ve dolayısıyla egemen sınıf tarafından paylaşılmayı bekleyen toplam pasta eskisi kadar hızlı artmıyor ise? Bu durumda ya üretim teknolojisinde çığır açan bir gelişimin peyda olması beklenir, bu olamıyorsa maalesef askerî-endüstriyel kompleks çarklarının dünya çapında hızlandırılmasına tanık olunur. Bu durum aynı zamanda halk kesimlerinden çalınan refahın, ekonomik kaynakların silahlanmaya aktarılması manasına gelir. Elbette bu vurgunu, mevzubahis kesimlerin rızasını alarak yapabilmek pek de mümkün olmadığından liberal demokratlığın, devletin ideolojik ikna güçlerinin yaldızları dökülürken otoriterliğe doğru bir süzülüş başlar çünkü emeğin toplam refahtan aldığı pay günden güne, kepçe kepçe azalırken buna gösterebilecek reaksiyonları belli ölçüde devletin zor güçlerini kullanarak törpüleme ihtiyacı doğmuştur.

Toplam pastanın yeterince hızlı büyümemesi aynı zamanda uluslararası paylaşım rekabetini de peşinden sürükleyecek, devletler arası ve devletler ile -proto-devlet sayılabilecek- silahlı örgütler arası sürtünmelerin katsayısı ve bundan doğabilecek kıvılcımların ihtimali artacaktır. Yine tüm bu koşullar altında bir kez silahlanma yarışı ve militaristleşme başladı mı, arzın talebi doğurması yani askerî-sanayi komplekslerin savaş istenci maksimize olacaktır. Ünlü Rus öykücü Çehov’dan ilhamla biraz değiştirerek söylersek “Duvarda asılı yeni silahlar varsa hikâyenin ilerleyen kısmında o silahlar patlayabilir.”

2022 NATO(Ukrayna)-Rusya bilek güreşi başladığından beri mevzubahis kızışmaların özellikle Batı Asya’da ve Çin odaklı olarak Pasifikte de frekansının arttığını müşahade edebilmekteyiz. Ayrıca NATO ittifakı kapsamında eşgüdüm arayışının ve ittifakın rolünün Çin, Rusya ve İran tehditlerine karşı yeniden tanımlanması ihtiyacının artışıyla eşzamanlı olarak Çin-Rusya-İran arasındaki askerî yakınlaşma ve teknoloji transferinin de arttığı gözlenmekte, birbirini besleyerek kutuplaşma derinleşmektedir. Sosyal demokrasinin parlayan yıldızları olarak gösterilen İsveç ve Finlandiya dahî NATO ittifakının birer üyesi olarak askerî harcamalarını arttırma sözü vermişler ve -kamusal sağlık hizmetleri dahil- sosyal harcamalarda dramatik kesintilere gitmeye başlamışlardır.[2] Bölgesel gerilimler, çatışmalar, savaşlar ve yükselen cihan harbi ihtimali, hükümetler için politik homojenlik ihtiyacını arttırdığından ve bu gidişata yönelik çatlak seslerin çıkmasına tahammül edilemeyeceğinden otoriter konsolidasyon eğilimleri de güçlenmeye başlamıştır. Özetle günümüzdeki otoriterleşmenin iki başat kaynağı olarak askerî-endüstriyel kompleks kapitalizminin yaygınlaşmasını ve emperyalist savaş politikaları ile buradan neşet eden teyakkuz halini ileri sürebiliriz. Türkiye’de Kürt meselesine dair tartışmalarının üzerine iki seneye yakındır “iç cephenin güçlendirilmesi” söylemlerinin gölgesinin düşmesini bu minvalde kavramak mümkündür.

Dolayısıyla özellikle 2016 darbe girişimi ve 2017 Anayasa referandumu ile birlikte Türkiye’nin girdiği otoriterleşme rotasının arızi bir durum olmadığının, esas olarak AKP-MHP kadrolarının veya tek başına Erdoğan’ın birtakım keyfe keder tercihlerinden, hoyratlıklarından, iktidarda kalmak için “bütün tuşlara aynı anda basmasından” kaynaklanmadığının, aksine küresel otoriterlik rüzgârlarına dayandığının altını çizmek lüzumludur. Yaklaşık bir yıl evveline kadar NATO-Rusya kapışmasında nispeten dengeli bir rol sergilemeye çalışan Erdoğan iktidarı, özellikle ABD ile Trump-Erdoğan görüşmesi esnasında Vaşington’da yapılan müzakerelerden sonra dümeni Rusya’ya karşı hızlı bir biçimde Batı ittifakına doğru kırmaya başlamıştır. Bu çerçevede Adana’da kurulması planlanan NATO kolordusu ve özellikle İstanbul-Beykoz’da Anadolu Kavağı’nda Ukrayna’ya fiili destek sunmak için kurulması plânlanan Deniz Unsur Komutanlığı, Türkiye’nin kuzeyindeki savaşta aktif roller üstlenmeye başlayacağının kuvvetli emareleridir.

Üstelik carî otoriterleşme, NATO ittifakının gerekleriyle çelişmemektedir. Çelişmek bir yana Türkiye’den beklenen müttefiklik rolünün dar bir iktidar kliğinin hükümranlığı vasıtasıyla gerçekleşmesi ve buna karşı halk arasında yeşeren tepkilerin -NATO Zirvesi öncesi ve esnasında görüldüğü üzere- yargı ve kolluk marifetiyle zorbalıkla susturulması, ittifakın bölgemizdeki çıkarlarıyla iç içe geçmektedir. Dolayısıyla taze YENİ Parti’nin Genel Başkanı Özgür Özel’in henüz CHP’nin başında iken Newsweek ve Financial Times’a[3] yazılar yazarak “Otoriter Erdoğan’ı alma, demokrat olan bizleri al!” minvalinde dilenmelerinin Batı nezdinde hiç ama hiçbir karşılığı olmayacaktır. Keza 1949’da 12 kurucu üyesinden birinin Salazar diktası altındaki Portekiz olduğu bilinen NATO’nun bir “demokratik hükümetler ittifakı” olduğu iddiası da en baştan çürüktür.

Erdoğan otoriterleşmesinin bir taşıyıcı sütununun “yerli ve millî” savunma sanayii olduğu kuşku götürmüyor. Damadının şirketi Baykar Teknoloji’den devlet iştirakleri Aselsan’dan Roketsan’dan aşağıya iktidardan beslenen girişimcilere ve oradan en küçük taşeron üreticiye kadar inen geniş bir askerî-endüstriyel kompleks, azametli bir makine olarak işliyor ve Türkiye kapitalizmine, sermayenin birikim krizine can suyu olurken belli ölçüde istihdam olanakları da sağlıyor. Kamu kaynakları silah sanayiine daha yüksek oranlarda aktarılırken emekçilerin refahından ve halihazırdaki kısıtlı sosyal haklarından vedahî evinde yiyip içtiğinden çalınmaması mümkün olmadığından emekçilerin eylemlerine karşı iktidarın sopası da eşzamanlı olarak daha bir beliriyor. 2017’den beri sadece Cumhurbaşkanının kararı ile birçok işçi grevi “erteleme” adı altında yasaklanmış, grev yapmakta kararlı olan işçilerin üzerine kolluk kuvvetleri salınmıştır. Hatta bizzat Erdoğan 2019 yerel seçim kampanyası esnasında yerli ve millî silah sanayiini bizzat gıdadaki enflasyonun karşısına koyarak “Patatesçilere, domatesçilere sesleniyorum; bir tane merminin bedelini biliyor musun sen?” diyebilmiş, sonraki dönemde de bazı iktidar temsilcileri ve iktidara yakın kalemler tarafından halkın alım gücündeki erime, askeri sanayideki atılımlarla, İHAlarla SİHAlarla yan yana konarak hafifsenmeye çalışılmıştır.

İktidar mekanizması, yürütme gücünün en tepesine göbekten bağlı olan -ve en meşhurları yani öne çıkanları Beşli Çete olarak bilinen- bir sermaye gücü toplamı üzerinde yükselmekte ve bu zemin, farklı ekonomik sektörlerde dur durak bilmeden genişlemeye çalışmaktadır. İktidar tarafından siyasi rasyonalitenin ötesinde korunan ve kollanan bu hormonlu ve de oligarşik sermaye kesimi, emekçilerin en temel haklarını dahî esirgeyebilmekte; emekçiler, hakları için eyleme geçtiklerinde ise karşılarında devletin zor aygıtlarıyla yüzleşmektedirler. Aylarca işçilerine maaş ödemesi dahî yapmayan ve buna rağmen iktidarın kolu kanadı altında hareket edebileceğine güvenen holdingler, mevcut oligarşik sermaye düzeninin birer numunesi olarak tebarüz etmekteler. Bu tür holdinglere her tür kamu kaynağı teşvik, vergi affı, yatırım kolaylığı adı altında peşkeş çekilmekte; ülkenin havası, suyu, toprağı hibe edilmektedir! Örneğin bu holdinglerin biri olan Yıldızlar SSS Holding, son zamanlarda sıklıkla farklı şirketleri altında çalışan emekçilere aylarca maaşlarını vermediği gerekçesiyle gündem olmakta fakat buna rağmen eski bir AKP milletvekili olan holding patronu Sabahattin Yıldız, yeni maden alanlarının peşkeşi ile ödüllendirilebilmektedir.[4]

Tasvir etmeye çalıştığımız militer-otoriter kapitalist devlet, bir makine gibi işlerken özellikle 19 Mart 2025’ten beri bir iktidar değişikliği umudunu taşıyabilecek muhalif siyasi aktörlere ve muhalefet belediyelerine yoğun bir saldırı kampanyası başlatmıştır. İlk aylarda özellikle öğrencilerin ve sol-sosyalist grupların hareketlenmesi ve dönemin CHP yönetimini ittirmesiyle başlayan toplumsal direniş, birkaç ay içerisinde kontrol edemeyeceğini düşündüğü kitlelerden ürken ve sokak eylemlerini parti mitinglerine evrilten aynı yönetimin marifetiyle sönümlenmiştir. Mutlak butlan kararıyla parti teslim edilene kadar Özel-İmamoğlu hattının sergilediği mücadele, yasayı ve yargıyı ezip geçen bir iktidar makinesine karşı merkez siyasetin alışılageldik manevralarının ve hukuki haklılık söyleminin ötesine geçememiştir. Otoriterliğini NATOculukla pekiştiren ve oligarşik sermaye düzenini her geçen gün katmerleyen bir iktidara karşı “Biz daha iyi NATOculuk yaparız!” veya “Biz daha kurallı bir serbest piyasa uygularız!” denerek mücadele edilemeyeceği gibi bunun otoriter kapitalizmin mağduriyetlerini yaşayan halk kesimlerinde hiçbir karşılığı olmayacağı da açıktır.

CHP’nin yargı sopasıyla terbiye edilmesi sonrası kurulan YENİ Parti, muhalif kesimler arasında belli bir heyecan dalgası yaratmışa benziyor. Yine “ilk seçimde gidiciler!” benzeri söylemlerin sıklıkla tedavüle sokulduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz fakat şu sualin cevabı bulanık kalmaya devam ediyor: “Mart 2025’ten beri favori cumhurbaşkanı adayının yarıştan egale edilip hapse atılmasına engel olamayan, seçimle kazandığı birçok belediyesine operasyon yapılıp başkanlarının hapse atılmasına engel olamayan vedahî birinci derece mahkemesinin mutlak butlan kararıyla Türkiye’nin en eski partisinin elinden alınmasına engel olamayan bir siyasal akıl, aynı hoyrat iktidar yöntemlerinin YENİ Parti’ye de yönelmesi durumunda yaklaşık 1,5 senedir yaptığından neyi farklı yapacak da bu kuşatmayı yarabilecektir?” Mesela, Erdoğan karşısında faraza başka bir favori cumhurbaşkanı adayını yarışa sokmaya çalıştığı anda iktidar makinesinin aynı eziciliğiyle sahne alacağını öngörmek için ârif olmaya gerek yoktur.

Dolayısıyla yersiz umuttansa gerçekçi bir kötümserliğe daha fazla alan açmak gerekir. Muhalif kesimler arasındaki yakın vadede, birkaç sene içerisinde seçimle iktidarın değişebileceği yanılsamasının, illüzyonunun parçalanması, duvara toslaması hepimizin hayrına olacaktır. Türkiye’de oy vererek, seçmen kellesi sayarak iktidarın barışçıl değişimi yöntemi bizzat devletin güncel otoriter-militer kapitalist yapılanması tarafından en azından bir süreliğine askıya alınmıştır. Bu realiteyi göz önüne almadan ve halk kitlelerine, sermaye düzenine diz çökmeyen emekçilere, NATO ittifakına karşı çıkan bağımsızlıkçı yurtseverlere, öğrencilerin/gençlerin dönüştürücü dinamizmine yaslanarak sınıf ve sokak siyasetini güçlendirmeden, hayatı kilitlemeye çalışmadan -alışıldık muhalefet pratikleri üzerinde biçerdöver gibi çalışan- Erdoğan oligarşisiyle gerçek bir mücadele verebilmek mümkün değildir. CHP’den YENİ Parti’ye geçen kurmayların, kadroların, belediye başkanlarının ve teşkilatların ne böyle bir kapasitesi ne de böyle bir niyeti vardır. Aynı gün öğlen madenci direnişi ziyaret edip akşam Koç Holding’in 100.yıl kutlamasına katılan Özgür Özel’in pragmatizmi ve sosyal demokrat tandanslı ekonomi politikalarını savunan isimlerin ne Özel CHP’sinde ne de YENİ Parti’de ön saflarda yer alabilmesi menfi çıkarımımıza temel teşkil eden en güncel misallerdir.

Dipnotlar:

[1] İki Cihan harbi arası dönemin ‘Canavarlar zamanı’ ifadesiyle nitelendirilmesi yanlışlıkla Antonio Gramsci’ye atfedilir ancak onun mevzubahis bağlamı kasteden orijinal cümlesi aşağı yukarı şu şekildedir: “Kriz, tam olarak eski dünyanın öldüğü ve yenisinin doğamadığı gerçeğinde yatmaktadır; bu fetret döneminde çok çeşitli patolojik belirtiler ortaya çıkar.

[2] Finlandiya örneği, “Finland Agrees on Austerity…”

https://www.bloomberg.com/news/articles/2026-04-22/finland-agrees-on-austerity-as-iran-war-seen-postponing-recovery

“Finlandiya, 2030 yılına kadar savunma harcamalarını %3,2’ye çıkarmayı plânlıyor.”

https://www.koha.net/tr/bote/finlanda-planifikon-ti-rrise-shpenzimet-e-mbrojtjes-ne-32percent-deri-me-2030

[3] Özel, “Turkey’s Democratic Crisis Is Becoming a Security Crisis”

https://www.newsweek.com/turkeys-democratic-crisis-is-becoming-a-security-crisis-opinion-12015939

Özel, “Erdoğan’s assault on democracy is a threat to Turkey’s allies”

https://www.ft.com/content/f89e648a-a06b-4ae1-9fb0-12d30e00cd6d

[4] Doruk işçisinin alacaklarını ödememişti: Bakanın ‘artık ruhsat yok’ dediği gün yenisi verildi.”

https://www.evrensel.net/haber/5981830/doruk-iscisinin-alacaklarini-odememisti-bakanin-artik-ruhsat-yok-dedigi-gun-yenisi-verildi

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Batı Göğünde Beliren Tehdit-III: YZ Tanrısı Bulutta Uyur: Ekonomiden Siyasete Dijital Platformların Yükselişi – Dilaver Demirağ

Yayınlanma:

-

Bu noktada kasırgaya dair yeni bir sahneyi açmak istiyorum. Bundan 13 yıl önce yazdığım Anarşizm: Unutulmuş Olanı Hatırlamak kitabında distopik bir dünyaya adım attığımızı söylemiş ve Bülent Somay’dan bir alıntı yapmıştım. O alıntıyı tekrar yapmak istiyorum:

“Var olan egemen düzen –feodal düzen, kapitalist düzen, adını nasıl koyarsak koyalım– hâkim sınıfların bize var olan yapıyı gösterme biçimi, burnumuzun dibine getirip koyarak olur. Biz hipermetrop olduğumuz için odaklayamayız, anlayamayız ne olduğunu. Yani bizden gizlemek istediği şeyi hâkim düzen, çok yakına getirir. Çok yakına getirdiği için de biz onu net olarak anlayamayız.”

Bugün olan şey, tam olarak budur. Bilimkurgu, özellikle de distopya denen ve ütopyanın tam tersi olan –karanlık, baskıcı ve teknoloji yoluyla kurulan hâkimiyet biçimlerini, ultra-totaliter siyasî yapıların tüm toplumsal hayatı denetim altında bulundurduğu düzenleri anlatan– edebiyat ve film türündeki olaylar, öngörüler bugün gerçekliğe dönüşmüş durumda.

Platform kapitalizmi adı verilen ve çeşitli dijital altyapıların kullanıldığı bu kapitalizm evresinde dünya ekonomisi de katmanlaşarak giderek daha fazla dijitalleşiyor. Bugün ilk trilyoner olmaya aday hatta SpaceX hisseleri sert bir düşüş yaşamasa dünyanın ilk trilyoneri yani dünyanın en zengin kişisi olacak kişi, bir dijital teknoloji yatırımcısı olan Elon Musk. Zaten onu da diğer teknoloji milyarderleri takip ediyor!

2025 yılı itibarıyla dünyanın en değerli şirketleri listesine baktığımızda, tablonun tamamen dijital teknoloji şirketlerinin egemenliğinde olduğunu görüyoruz. Bu, sermayenin ve yatırımcı güveninin nerede toplandığının en net göstergesi.

2025 yılında piyasa değeri sıralamasında ilk 10’da yer alan şirketlerin neredeyse tamamı teknoloji sektöründen. Örneğin yapay zekâ ve yarı iletken alanındaki atılımlarıyla NVIDIA, yaklaşık 5 trilyon dolarlık piyasa değerine ulaşarak zirveye oturdu. Onu sırasıyla Microsoft, Apple, Alphabet (Google) ve Amazon gibi devler takip ediyor.[1]

Bu durum o kadar belirleyici ki “Muhteşem Yedili” olarak adlandırılan Alphabet, Amazon, Apple, Meta, Microsoft, Nvidia ve Tesla şirketlerinin toplam piyasa değeri, ABD’nin en önemli borsa endeksi olan S&P 500’ün üçte birini oluşturuyor.[2] Uluslararası Para Fonu (IMF), bu yoğunlaşmanın 1999’daki dot-com balonu döneminden bile daha yüksek olduğunu belirtiyor. Yani, dünya ekonomisinin kalbi olan ABD borsasının sağlığı, bu bir avuç teknoloji şirketine bağlanmış durumda.

Dijital ekonominin etkisi sadece borsayla sınırlı değil. Onun toplam ekonomik üretim (GSYH) içindeki payı da hızla artıyor. Küresel dijital ekonomi, 2026 yılı itibarıyla yaklaşık 28 trilyon dolarlık devasa bir hacme ulaşarak Dünya Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’nın (GSYİH) %22’sini oluşturmaktadır. Yapay zekâ, bulut bilişim ve dijital platformların ivme kazandırdığı bu alan, geleneksel küresel ekonomiden üç kat daha hızlı büyümekte! Microsoft, Apple, NVIDIA, Alphabet (Google), Amazon ve Meta gibi dev şirketlerin her birinin tek başına piyasa değeri 1 ila 4.7 trilyon dolar arasında değişmektedir. Sadece en büyük 5-6 teknoloji şirketinin toplam piyasa değeri; Almanya, Japonya veya Hindistan gibi dünyanın en büyük millî ekonomilerinin yıllık GSYİH üretimini geride bırakmaktadır. [3]

Sadece 2024 yılında Silikon Vadisi’ndeki girişimler 90 milyar dolar risk sermayesi çekti. Bu rakam, ABD genelindeki toplam yatırımın %57’sine denk geliyor. Yatırım sermayesi, geleceğin nerede kurulacağına dair en açık işareti verir ve bu işaret açıkça teknoloji şirketlerini göstermektedir.

OpenAI’ın önümüzdeki sekiz yıl için yaklaşık 1.4 trilyon dolar tutarında yatırım taahhüdünde bulunması veya Google’ın yapay zekâ altyapısına yılda 90 milyar doların üzerinde yatırım yapması, bu şirketlerin sadece bugünün değil, yarının dünya ekonomisinin de mimarları olacağını gösteriyor.[4]

Dijital şirketler (özellikle “AI Fabrikaları” olarak anılanlar), yalnızca ekonominin en değerli parçaları değil, aynı zamanda onu yönlendiren ana dinamikler hâline geldi. 20. yüzyılda petrole sahip olmak nasıl jeopolitik ve ekonomik gücün belirleyicisiydiyse 21. yüzyılda bu gücün yarı iletkenlere, veri merkezlerine ve yapay zekâ teknolojilerine sahip olan şirketlerin ve ülkelerin elinde toplandığını söylemek abartı olmaz.

Bunun siyasete yansıması da gecikmedi ama bu, büyük oranda Silikon Vadisi sermeyesine dayanan ve küreselci liberalliğin temsilcisi Demokratlara değil de milliyetçi Trump’a nasip oldu. Kuşkusuz onların Trump’ın yemin konuşmasında tesbih boncukları gibi dizilmeleri bu saydığım devlerin akıl hocası hatta gurusu Thiel sayesinde oldu. Trump da onları Çin’in rekabetinden koruyarak ve bu teknolojiyi savaş sanayisinin adeta kalbine yerleştirerek ekonomik olarak destekledi.

 

İlk defa Trump döneminde teknoloji şirketi yöneticileri askerî rütbe de kazandı. Trump; Meta, Palantir, OpenAI ve Thinking Machines Lab yöneticilerini Pentagon bünyesinde ihdas edilen ABD Ordusu Yedek Kuvvetleri bünyesinde yeni kurulan ve “Yönetici İnovasyon Kolordusu” (Executive Innovation Corps) adı verilen özel bir birliğe atadı. Bu birim, yapay zekâ destekli otonom silahlar üzerinde çalışıyor. Bu isimler, tam zamanlı cephe askeri değiller; yılda en az 120 saat (uzaktan da olabilecek şekilde) orduya danışmanlık yapıyorlar. ABD ordusunun resmî açıklamasına göre amaç, ticarî teknoloji dünyasındaki yapay zekâ ve yazılım kabiliyetlerini, askerî inovasyon hızını artırmak için doğrudan Pentagon’un kalbine entegre etmek.[5]

Bu yöneticilerin çalıştığı şirketlerin (özellikle Palantir ve OpenAI) Pentagon’la hâlihazırda milyonlarca dolarlık askerî yapay zekâ sözleşmeleri bulunuyor. Şirket yöneticilerinin aynı zamanda ordu üniforması taşıması, yeni askerî ihalelere de kapı açmış oluyor.

Mevcut tekno-faşist ve neoliberal elitler, şirketlerin dünyayı yönettiği çoğunluğun bir kısmının gereksiz bulunduğu bir vahşî cangıl arzuluyor. Bunun gerçekleşebilmesinin önünde ise güçlü dirençler var: İran, Çin ve Rusya; bu pürüzsüz nizam için mekânı engebeli hale sokan aktörler. Kuzey Kore, Hindistan, Pakistan vb. başka aktörler de bu ABD merkezli dünyaya meydan okuyorlar. Tüm bunları yola getirecek tek şey ise savaş! Tabii bu savaş, öncekilerden farklı olarak elitler nezdinde fazlalık ve bir tür posa olarak görülenleri hedef alıyor. Yani elitlerin düşlediği pürüzsüz dünya için esas deccal, demokrasi. Biçimsel bile olsa, artık iyice paçavraya dönmüş bile olsa demokrasi, gereksiz bir yük! O yüzden yeni manifesto; empati, çoğulculuk vb. kavramları bir yavaşlatıcı, ayak bağı olarak görüyor. Onlara göre dünyada efendiler ve köleler, güçlüler ve zayıflar var. Zayıflar, ya yok olacak ya da fayda sağlayacak; başka bir şeye gerek yok. Sert güç dedikleri de bu!

İşte bu egemenlik modeli artık şirketokrasi hatta konglemera –yani dev şirket tarzı bir egemenliği, yeryüzü karteli diyeceğimiz bir evreyi– işaret ediyor. Yeryüzü karteli, sınırların olmadığı bir dünyada bir şirketin tüm yeryüzünü ve onun ekonomik kaynaklarını kendi tekeline alması demek.

Bu yazı elbette burada son bulmuyor. Devam edecek iki yazıda Thiel ya da “teknoloji milyarderleri”nin bize nasıl bir dünya sunmak istediklerini anlatmaya devam edeceğim. İşin distopya kısmı da burada zaten.

Dipnotlar: 

[1] Top 10 Largest Tech Companies in The World by Market Cap in 2025 (2025 Yılında Piyasa Değerine Göre Dünyanın En Büyük 10 Teknoloji Şirketi) Forbes İndia: https://www.forbesindia.com/article/explainers/top-tech-companies-world-market-cap/95180/1

[2] Faisal İslam, The Contradiction At The Heart Of The Trillion-Dollar AI Race (Trilyon Dolarlık Yapay Zekâ Yarışının Merkezinde Yer Alan Çelişki) BBC: https://www.bbc.com/news/articles/cvgvynlxqdyo

[3] Ertan Barut, Dijital Ekonomi 28 Trilyon Dolara Koşuyor: https://www.dunya.com/kose-yazisi/dijital-ekonomi-28-trilyon-dolara-kosuyor/829640

[4] Top 10 Largest Tech Companies in The World by Market Cap in 2025

[5] Tech Executives Commissioned as Senior Army Officers Won’t Recuse Themselves from DoD Business Dealings  (Ordu’da üst düzey subay olarak atanan teknoloji sektörü yöneticileri, Savunma Bakanlığı’nın işlerinden çekilmeyecekler):                                                    https://www.military.com/daily-news/2025/06/27/tech-executives-commissioned-senior-army-officers-wont-recuse-themselves-dod-business-dealings.html

Bir önceki bölüm: Palantir, Diyalog ve İnsan Ötesi Totaliter Savaş Tertipleri

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x