Connect with us

Köşe Yazıları

Enkazda Kim Kaldı: “Nerede Bu Devlet?” Sorusunun Sosyopolitiği

Yayınlanma:

-

Genelde büyük afetlerde felâketin düzeyi gün geçtikçe anlaşılır. Ancak 6 Şubat depremi öylesine büyük oldu ki neredeyse ilk günden itibaren her şeyden haberdar olmaya başladık. Sosyal medyanın gücü, iletişimin farklı kanalları ile yıkımın her boyutunu herkes yaşamış oldu.

Bir bakıma hepimiz artık bir depremzedeyiz. Göçüğün eziciliğini, yıkıntıların arasında şehirlerin soğuğunu ve karanlığı her birimiz yaşıyoruz artık. Belki de bundan dolayı Anadolu’nun her köşesi adeta deprem bölgelerine tüm gücüyle aktı. Görülmedik bir acının aynı ölçüde eşi benzeri görülmemiş bir dayanışma ile bölüşülmesinin arkasında galiba bu ortak travma var. Gerçi her felâketin ardından hesapsız el uzatışın örneklerini sayısız defa gördük. Depremlerden sel felâketlerine, yangınlardan savaşlara kadar kimin acısını öğrendiysek paylaştık, paylaşmayı denedik. Galiba bu coğrafyadaki insanların ortak yazgısı da bu: felaketlerde birleşmek! Tatsız kimi olayları bir kenara bırakırsak merhamet duygusunun sarmalayıcı hissini hepimiz duyumsadık.

Bir coğrafyayı bütün olarak etkileyen, on binlerce kişinin ölümüne yol açan felâketin ardından birçok konuyu konuşmak için fazlasıyla erken ancak yine de insani âciliyetler yavaş yavaş azaldıkça afetin gündemini daha sağlıklı bir zihinle yeniden düşünecek bir fırsat yakalıyoruz. Hemen her felâketin ardından neredeyse klişeleşmiş soruların cevaplarını aramaya şimdilik girmeyelim. Depremi, depreme karşı önceden alınması gereken önlemleri şu an konuşmak ne yazık ki “çaresizlik” hissini daha da güçlendiriyor fakat farkındalığımızı daha sağlıklı kullanabileceğimiz -en azından- bir çözümün altlığı olabilecek konular olduğu gibi giderek köpüren ve adaleti körelten yoğun duygusallıklara karşı şimdi konuşmamız daha doğru olabilir.

“Nerede bu devlet?”

Depremin ilk günlerinde bu cümleyi bir “Türkiye klasiği” olarak çok duyduk. Adıyaman’da bir depremzede “Adıyaman’ı unuttular!” derken hesap sormak için değil sahiden acısını katmerleştiren çaresizlik hissiyle bu cümleyi kurmuştu. 1999 depreminde, Soma maden faciasında ve hemen hemen her âfette bu cümlenin farklı yorumlarını işittik. Diğer taraftan yine bu dönemlerde “devletin işin başında” olduğunu, “ilk dakikadan itibaren kontrolün ele alındığını” neredeyse ispatlamaya çalışan bürokratlar ya da böyle olduğunu düşünenler de vardı. İlk bakışta devleti “burada olmamakla” suçlamak ile “devletimiz burada” demek arasında kesin bir çatışma olduğu düşünülebilir fakat “beklentiler” açısından düşünürsek her iki tutumun da talebi açıktır: Devleti çağırır!

Bu beklentinin gayet haklı olduğunu düşündürtecek gerekçelerimiz var. Modern dönemde kentler, kentlerdeki evler kamu gücünün birikimi ile örgütlenebilecek “şebeke”lere bağlılar. Bu bağ koptuğu anda, büyük megapollere dönüşmüş kentlerde yaşamak neredeyse imkânsızlaşıyor. Yolların yarıldığı, elektrik, su ve doğal gazın verilemediği olağan dışı durumlarda evlerimizin ev olmaktan çıktığını çok iyi anladık. Depremden hiç zarar görmemiş bile olsanız yine de yaşamınızı sürdürecek asgari koşulların kolayca kaybolduğunu görüyorsunuz. Bu açıdan kamunun örgütlü gücüne duyulan ihtiyaç tarihin hiçbir döneminde olmadığı bir düzeye yükseldi. “Devlete bağımlılığımız” artık yoksunluğu durumunda sahiden varoluşumuzu doğrudan etkileyecek düzeyde! Elbette bu durumun bir gerçeklik mi yoksa “öğrenilmiş bir çaresizlik” mi olduğu da bir başka tartışma konusu. Yani devletin olmadığı bir toplumsallık denenebilir mi, varlığını koruyabilir mi, bilmiyoruz!

Fakat hiç değilse devletin bugünkü biçiminin bir “zorunluluk” olmadığını biliyoruz. Bunu kuramsal bir teorinin tezi olarak düşünmeyelim. Özellikle afet durumlarının olağanüstü koşulları devletin “düşündüğümüz kadar güçlü olmadığını” gösterdiği gibi toplumsal dayanışmanın sandığımız kadar “zayıf ve dağınık” olmadığını da ispatlıyor. Üstelik sadece Türkiye’de değil örneğin Almanya’da 2021 yılında gerçekleşen sel felaketinde de toplumsal dayanışmanın daha aksiyoner olduğunu biliyoruz. Türkiye’de ise 99 depreminden bugüne afetlerin boyutu büyüdükçe devletin yetersizlikleri ortaya çıkarken dayanışma ruhu güçleniyor, yaraların sarılmasında öncü oluyor.

Devlet ve Sivil Toplum

Devlet, sivil toplum ve iktidar gibi kavramlar, tarih içinde çoğu zaman dağılıp saçılır ve sürekli yeniden inşa edilir. Toplum, coğrafya ve kültürün içinde farklı anlamlar kazanan bu kavramları tek bir tanıma indirgediğinizde kavramın onun dışında aldığı biçimleri veya değişimleri görmezden gelme eğiliminde oluruz. Oysa kavramı bir tanımın içine sıkıştırmak ve genel bir çerçeve çizmek yerine “bugün ne anlam ifade ettiğine” odaklanmak daha gerçekçi olacaktır. Elbette bu yöntemin tüm kavramlar için geçerli bir “usul” olmadığının altını çizmeliyiz. Fakat sözünü ettiğimiz “devlet” gibi fazlasıyla değişken bir kavramsa onun “bugün ve bu coğrafyadaki” karşılığına odaklanmak daha anlamlı olacaktır.

Konunun teorik tartışmalarına girmeden afet gündeminin içinde öne çıkan iki habere bakmak devletin bugünkü biçimine dair önemli ipuçlarını bize verebilir. Birinci haber, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 14 Şubat günü yaptığı açıklamadan. Şöyle diyor Bahçeli: “Devletin yapamadığı ne vardır da ‘ahbap’çılar, ‘babala’cılar akbaba gibi kanat çırpmaktadır! Bu sahtekârların Türk televizyonlarında artık yer almaması lazımdır.” [1] İkinci haber ise depremin üzerinden henüz 48 saat geçmemişken yani telefon iletişiminin çok zor sağlandığı ve internet üzerinden haberleşmenin yoğun olarak kullanıldığı kritik günlerdeki Twitter engeliydi.[2] BTK’nın bu kısıtlama için gerekçesi ise dezenformasyon ve yalan paylaşımların artması. Depremin ilk gününden itibaren artan düzeyde “Kontrol ediyoruz.” algısına yönelik daha birçok açıklama hafızalarımızda yerini koruyor. Hatta 99 depreminde hükümetin içinde yer alan Mesut Yılmaz’ın özeleştiri kabilinden demeçleri yerine yetersizliklere ilişkin eleştirilere son derece sert biçimde açıklamalar ile cevap verilmesi[3] “devlet aklının” bugünkü evrimine dair önemli bir gösterge.

Tüm bu açıklamaları ve adımları semptomatik bir okuma ile anlamaya çalışalım. Althusser’in Marksizm için kullandığı “semptomatik okuma”da amaç metnin öncelikli mesajının ötesinde derinine inerek “fısıldadıklarını” duymaya çalışmaktır. Bu tür “titiz” bir okumanın bütün bilgileri ve veri kalıntılarını dikkatle bir araya getirmesi gerekir. Ancak biz, tartışmayı daha sınırlı bir bağlamda; “devletin kendisini konumladığı yer” üzerinde bırakacağız.

Öncelikle devletin, aurasındaki pek çok kavram gibi tarih içinde bir “evrimsel” değişimden daha çok “devrimci “ bir kopuş, bir sıçrama yaşadığının altını çizelim. Aydınlanma ile birlikte değerler dünyasındaki hem devrimci hem de dramatik değişim Avrupa’da Padovalı Marsilius ile başlayan bir devlet tartışmasının neredeyse beş asır süren bir olgunlaşma sürecinin sonunda yer alır. Doğru ya da yanlış bugünün Avrupa’sında devlet ve toplum arasındaki ilişkinin bu hafızayla kuvvetli bağları varken, modern devlete “birden” maruz kalmış Anadolu coğrafyası için durum tam bir sıçrayıştır. Dolayısıyla bu coğrafya için devletin değişimindeki kopuş daha hissedilir olduğu gibi aynı zamanda çok daha kırılgandır. Belki de bu nedenle devlet, ideolojik aygıtlardan daha görünür biçimde baskı aygıtlarını kullanır. Depremin daha ikinci gününde kontrolün sosyal medyada kaybolduğunu gören “devlet aklı” yıkım ve enkaz altındaki insanların birbiriyle iletişim kurduğu bir sistemi sınırlandırmakta bu nedenle tereddüt etmedi. İşte bu noktada Althusser’in modern devletin mekaniğini anlamamızı kolaylaştıracak yaklaşımından yararlanabiliriz. Althusser eleştirilerini ve tezini Marksist gelenek üzerinden geliştirse de söz konusu ettiği devlet modern devletin ta kendisidir. Ona göre devlet amaçları doğrultusunda iki aygıtı kullanmaktan çekinmez: Baskı aygıtları ve ideolojik aygıtlar.[4]  Baskı aygıtları devletin öteden beri “zor” yoluyla kurduğu tüm araçları ifade eder.  Kolluk kuvvetleri ve mahkemeler gibi görünür baskı aygıtlarının yanı sıra devletle ilişkisi karanlık, paramiliter bir boyut da kazanabilir. Bugün için örneğin “medya trolleri” de bir tür baskı aygıtıdır.  Hedef gösteren, bireyi toplumdan atıp “homo sacer”e dönüştürmeye çalışarak linci örgütleyen trollerin deprem sırasında bile mesailerine ara vermediklerini biliyoruz.

Devletin ideolojik aygıtları ise toplumun gündelik yaşamı içinde “görünür” çerçeveyi belirler. Milliyet, ulus ve vatan kavramlarını kutsayan, devletin çıkarlarını bütün etik kaygıların önüne çıkaran bu algı kendine referans veren bir dil kullanır. Modernleşerek gelenek ve dinin sınırlayıcı bağlarından kurtulan devlet, “özne”yi şekillendirmek için din ve geleneği de araçsallaştırır. Türkiye için düşünürsek “ideolojik” mottonun son yirmi yıl içinde “yerlilik ve millilik” üzerinden biçimlendiğini işte bu araçsallaştırma üzerinden okuyabiliriz.[5] Althusser bu noktada ideoloji kavramının akışkanlığına da dikkat çeker. “İdeolojinin tarihi yoktur.” derken dinsel, ahlaki, hukuki ya da siyasal bir tanımın içinde anlaşılamayacak / sığdırılamayacak bu kavramın temelde bir “gerçeklik tasarımı”na odaklandığını vurgular. Gerçekte öyle olmayan ama böyle yorumlanırsa “devlet”in bekası için anlam taşıyacak her kavram ve deneyim “ideolojik” karışımın mayasında yeniden anlam kazanır.  Devlet, baskı aygıtları ile kontrol etmeyi umduğu kitleleri “gönüllü destekçileri”ne dönüştürmek için ideolojik aygıtları yoğun olarak kullanır. İşte bu noktada ideolojik aygıtlar sonuç verirse Gramsci’nin tanımındaki hegemonya doğmuş olur. Hegemonya, fiziki güç ile gelişen “zorlama”nın yanı sıra bir tür “rıza”yı da içerir.[6]  Böylece sosyo-politik bir boyut kazanan hegemonik ortamda muhalefet bile egemenin argümanları içinde dilini kurar ve hegemonik değerleri bir tür ön koşul olarak görür. Türkiye özelinde siyasetin iktidarından muhalefetine hep aynı kavramlar etrafında şekillenmesini de bu hegemonik etkiyle okuyabiliriz.

Semptomatik okumaya geri dönersek modernleşmiş devlet aklının, kendisi ya da “akredite olmamış” stklar aracılığı ile gelişen her tür inisiyatifi niye bir tehdit olarak algıladığını daha açık anlayabiliriz. Hegemonyayı; yani rıza ile gelişen “gönüllü” itaati zayıflatacak, devletin “yüceliğine” ilişkin şüpheleri artıracak her girişimin tehdit tanımının içinde değerlendirilmesi kaçınılmaz olacaktır. Diğer taraftan ideolojik aygıtların yoğun olarak pompaladığı “tasarlanmış gerçekliğin” vicdani bir aşınmaya da neden olduğunu görüyoruz. Örneğin depremin “sınır ötesi”ndeki etkilerini sadece 4-5 saat uzaklıktaki “kardeşlerimiz” olarak değil, yabancı bir ülkenin vatandaşları olarak görme eğilimindeyiz. Artık “biz” tanımını farkında olmadan devletin sınırları ile çiziyoruz. Bu durumun devletin son yirmi yıldaki gelişen dış politika dili ile değiştiğini düşünebiliriz fakat yine de kendini merkeze alan ve çevresini “Osmanlı’nın kendine kalan bakiyesi / mirası” olarak gören bir üstten bakış ile şekillendiğini ve “ulus” kavramının içselleştirildiğini unutmayalım.

Peki ama böylesine “âfet” durumlarında devlet çağırılmamalı mı? Bu soru aslında kendi içinde bir paradoks taşıyor. Modern dönemde devletin sızmadığı, yönetip biçimlendirmeye çalışmadığı bir alan kalmadı. Dolayısıyla devlet, siz çağırmasanız da burada! Diğer taraftan “Devlet nerede?” diyen âfet mağdurlarının “terk edilmişlik” hissi de son derece gerçekçi ancak devleti toplumun kendisinden ayrıştırarak katı bir kurumsallık içinde tutmanın “sorumluları” flulaştırıcı bir etkisi var. Bir mekanizma olarak devlet “batıl / tâğutî” bile olsa yapısal olarak toplumdan bütünüyle ayrıştırılarak steril bir kurumsallık içinde düşünülemez.  Günün sonunda kamu gücünün örgütlülüğüne dayanan devlet, özellikle bu tür afet durumlarında aynı gücü kimler yönetiyorsa onlarla doğrudan ilişkilidir.

Kurumsallığa odaklanmanın flulaştırıcı etkisine en açık örneklerden birini depremden kısa bir süre sonra açıklama yapan eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez vermiş oldu. Görmez, deprem konusunda yaptığı çağrıda “Artık binaya girmenin adabından önce bina yapmanın farzlarını konuşalım. Şehre girme duasından önce şehirler kurulurken işlenen haramları anlatalım.” dedi.[7] Sorumlulara, sorumlu makamlara yani depremin daha yıkıcı ve yaralayıcı olmasının sebebi olanlara herhangi bir atıfta bulunmayan konuşma, devletin kurumsallığına (yasalarına, yönetmeliklerine)  ve toplumsal ödevlere odaklanmakla yetiniyor. Bu yaklaşım günün sonunda “gerçek sorumlular” yerine “adi hırsızların” linç edilmesine ve suçlu psikolojisi ile sorumluluğun toplumda olduğu duygusunun güçlenmesine yol açıyor. 40 bin insanın öldüğü, on binlerce binanın yıkıldığı ve sayısız acıların hepimizin vicdanında bir yangına dönüştüğü bir ortamda “tek bir istifa haberi”ni bile duymayışımız, üstelik bunu duymamayı “garipsemeyişimiz”in arkasında da sanırım bu yatıyor.

 

Son not: “Necip halkım, küçük hırsıza ceza kesmeyi çok iyi bilir!”

Depremle birlikte hep beraber bir “algılama travması” da yaşıyoruz. Fazlasıyla politize edilince ve “gerçek sorumlular” devletin kurumsallığının arkasına saklanınca topluca hıncımızı “adi hırsızlar”dan alıyoruz. Bunun çarpıcı bir örneğini İlyas Salman veriyor. Salman, yaptığı paylaşımda bir yağmacı ile müteahhidi yan yana koymuş.[8] Görüntüdeki Mehmet Yaşar Coşkun, depremde çöken Hatay’ın en lüks rezidanslarından birinin müteahhidi. Onlarca kişinin ölümüne, yaralanmasına yol açan müteahhit, bir dayak görüntüsü olmaksızın hava limanında kaçmak üzereyken gözaltına alınırken deprem bölgelerinden birbirinden korkunç işkence videolarını izledik.

Elbette böylesine büyük bir afette “yağmacılık” gibi iğrenç bir suça iştirak etmenin affedilir bir tarafı yok. Diğer taraftan bölge insanın bu tür kişilere karşı giriştiği eylemler de bir yere kadar anlaşılabilir ancak sosyal medyada paylaşılan görüntülerin hiçbir tepkiyle karşılaşmadan büyük bir iştahla yayılmasının yine savaş gibi olağanüstü durumlara ait bir basiret bağlanması olarak görmek gerekiyor. Suçlunun -ölüm dahil- cezalandırılmasının vicdanlarda bir karşılığı varken “işkence” ve daha ötesi “linç ederek katletmek” bir başka korkunç suçtur. Bu durumun “işkence”yi, “Demek ki bazı durumlarda gerekliymiş!” algısına neden olup normalleştireceği gerçeği bir yana arada suçsuz insanların da bu ağır tutumla karşılaştıklarını ne yazık ki biliyoruz.[9]

Enkazı yağmalayan, insanların erzaklarına, gönderilen yardımlara el koyanların işledikleri suçun büyüklüğü tartışılmaz ancak diğer taraftan on binlerce kişinin ölümünde payı olanların karşısına dikilmek, modern kentleri yönetilemez yığınlar halinde birer beton denizine dönüştürenlerin hesabını sormamak ne yazık ki soruları “doğru sor(a)madığımızı” gösteriyor.

 

[1] https://www.dunya.com/gundem/devlet-bahceliden-ahbap-ve-babala-tepkisi-haberi-685706

[2] https://shiftdelete.net/twitter-erisimi-neden-engellendi-resmi-aciklama

[3] https://www.sabah.com.tr/gundem/2023/02/08/son-dakika-baskan-erdogandan-deprem-bolgelerinde-asker-yok-iftirasina-yanit

[4] Althusser, Louis, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. Çev. Alp Tümertekin, İstanbul: İthaki Yayınları

[5] Konuyla ilgili detaylı bir makale: Millilik-yerlilik: Tarihi toplumun afyonu yapmak, Abdurrahman Arslan, Birikim Dergisi Sayı 404 – Aralık 2022

[6] Okur, Mehmet Akif, “Gramsci, Cox ve Hegemonya: Yerelden Küresele, İktidarın Sosyolojisi Üzerine”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 12, Sayı 46, s. 131-151.

[7] https://www.karar.com/guncel-haberler/eski-diyanet-isleri-baskani-artik-binaya-girmenin-adabindan-once-bina-1729598

[8] https://twitter.com/ilyassalmansm/status/1624497589616799744

[9] https://www.dogrulukpayi.com/dogruluk-kontrolu/otobanda-darp-edilen-kamuflajli-iki-kisi-yagmaci-degil

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Sanatla Direnmek

Yayınlanma:

-

Yeni kuşakların, çocukların ve gençlerin Filistin duyarlılığı eskilere oranla düşük mü?

Böyle öz/eleştiriler sizin de kulağınıza çalınmıştır yahut bunu destekler çokça şahitliğiniz vardır belki de.

Direnmek yoksa eğer, bilhassa kültür edebiyat ve sanatla, yeni kuşaklardan bilinç ve hassasiyet beklemeye hakkımız olduğunu sanmıyorum.

Kültür, edebiyat ve sanatın altını bilhassa çiziyorum. Okullardan ziyade sokaklarda, yapay sahalarda değil hayatın olağan akışında yeşeriyor ve yayılıyor bilinç. Burada, bu mümbit topraklarda.

Soykırım uygulayanlar yalnızca insanları ortadan kaldırarak başarılı olamazlar. Soykırımcının asıl hedefi o toplumun uzun yıllar içinde ortaya koyduğu kültür değerlerini yok etmektir. Kültürü ortadan kaldırdığınızda artık geriye bir şey kalmamış sayılır.

25 Ağustos 1992 tarihinde Saraybosna’yı bombalayan Sırp milliyetçilerin cami ve medrese esintileriyle inşa edilen ulusal kütüphane Vijećnica‘yı yakıp yıkarak Bosna’nın kültür mirasını, hafızasını ortadan kaldırmayı hedeflemeleri boşuna değildi. Bosna direndi. Çok daha çetin bir imtihanı Gazze veriyor nicedir.

İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, dünyanın gözü önünde 9 aydır devam eden soykırım, Filistin’den çoktan taşmış ve evreni zehirleyen baş belası bir İsrail’e maruz kalmak, bu konu üzerinde düşünmeyi elzem hale getiriyor:

Son çare silahlı direnişten önce ve esasen sanatla direniş.

Bilinç ve hafızayı kurma ve korumada, bir halkın kimliğini oluşturma ve muhafazada sanatın rolü, potansiyel gücü hafife alınmamalı.

Çocuklarımızın, sekiz yaşındaki Yusuf ve 4 yaşındaki Dua’nın hayatından örnekler verebilirim.

7 Ekim 2023 öncesinde, işgal atındaki Filistin, soykırımcı İsrail’in olmayan insafına terk edilmiş, Türkiye dahil pek çok “komşu” ülke İsrail’le normalleşmek için kuyruğa girmişti. Biz de herkes gibi neler olacağından habersiz bir yolculuktaydık.

Arabada kendi seçtiğim şarkıları dinlerken Murat Kekilli’nin “Yıkılasın İsrail” adlı şarkısı çalmaya başladı.

Eşime dönüp, “Bu şarkının sözlerini Hamza Abi’nin yazdığını biliyor muydun?” diye sordum.

Şarkının hikayesini anlattım. Necip Fazıl Kısakürek’i Murat Kekilli ve Hamza Er ile aynı şarkıda buluşturan kader ilgi çekmez mi?

“Yıkılasın İsrail, enkazını göreyim, sana ülke diyenin, yüzüne tüküreyim!”

Bu şarkı ve sözler üzerine Yusuf bizi soru yağmuruna tuttu. Yol boyu “İsrail Sorunu”nu konuştuk. Artık o bir Filistin dostuydu, İsrail’e karşıydı ve boykota katıldı.

Çocuklarla 7 Ekim sonrası Filistin’le dayanışmak için düzenlenen eylemlere bol bol katıldık.

Artık çocuklar evde durduk yere “Katil İsrail Filistin’den defol” vb. sloganlar atıyor ve Filistin marşları mırıldanıyor.

Anaokulunda öğrencilerden ülke sunumları yapmaları istenince bizim Dua, Filistin’i aldı. Filistin sembollerini kartona yapıştırdık birlikte. Filistin hakkında kısa öz bilgileri ezberledi.

Sunumda ben yoktum, öğretmeni videoya çekmiş, bizimle paylaştı.

– Dua bugün bize hangi ülkeyi anlatacaksın?

– Live Filistin!

Hem bir slogan hem bir dua hem de şarkı sözü. O kadar özdeşleştirmiş ki Filistin’le.

Bu süreçte onlarca kez duyduğu bir şarkı (Leve Palestina) ülkenin adı olsa gerekti!

Sözleri İsveççe bir şarkı Leve Palestina: “Yaşasın Filistin” anlamına geliyor.

Şöyle de tercüme edilebilir başlangıç sözleri:

Leve Palestina och krossa sionismen / Yaşasın Filistin, Kahrolsun Siyonizm

(Amin)

Karikatürist Naci el-Ali’nin karikatürleri olmasa, dünyaca ünlü Filistinli şair Mahmud Derviş olmasa, ilk kadın direniş şairi Fedva Tukan olmasa, direnişin ilk hikayelerini yazan Gassan Kanafani olmasa, intifada şairi Semih el-Kasım olmasa Filistin direnişi bu kadar etkili olabilir miydi?

100 yıldır işgal altında, 100 yıldır direniş destanı yazan bir halktan, bir ülkeden bahsediyoruz. Hiç ama hiç kolay değil.

Bugün Gazze’nin kırılamayan, teslim alınamayan iradesi akıllara durgunluk veriyor. Arkasında muazzam bir iman, bir inanç ve kararlılık var.

Sanat bu inancın, bu direnişin bahçesindeki ağaçların meyveleri. Zeytini, limonu, mandalinası, kirazı.

Filistin’in, Gazze’nin insanlığı özgürleştirdiğine inanıyorum. Hiç değilse sağlam bir özgürleşme daveti sunuyor. Öpüp başımızın üzerine koymalıyız: “Bu davet bizim!”

Öyle olmasa sokaklarımıza şu sözü yazıp mazeret sunma gereği duymazdık:

“Kusura bakma Filistin biz de işgal altındayız!”

Sanat işte, biz özgürleşirken elimizden tutan enstrümanlardan biri.

Şair Cahit Koytak’ın “Gazze Risalesi”ni okuyun derim.

Gazeteci Mehmet Akif Ersoy’un “Tünel / Gazze’de Yaşamak” kitabını okuyun derim.

Yazar Peren Birsaygılı Mut’un “Zeytin Ağaçlarının Arasında / Filistin Direniş Edebiyatından Portreler” adlı kitabını okuyun derim.

Listeyi uzatabiliriz. Uzatın lütfen. İşgal uzun sürdü. Direniş de uzun sürüyor!

 

*Kapak resmi Nabil Anani, “Eye On Jerusalem”, Tuval üzerine akrilik, 2012, 47 1/5 × 59 1/10 inç | 120×150 cm.

İlgili yazı:

Direniş Cephesinde Sanat

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bereketli Bir Eylem Günü

Yayınlanma:

-

Dün, 30 Haziran Pazar, Direniş Çadırı’nın çağrısı üzerine Adana, Bursa, Konya, İstanbul, Samsun, Eskişehir, Kütahya, Kayseri, Zonguldak, Düzce, Gümüşhane, Trabzon ve Urfa olmak üzere 13 ilden gelen Filistin Dostlarıyla Ankara’da buluştuk.

10 Mart 2024 tarihi itibariyle ortalama 30 ilin meydanlarında iki haftada bir eylemler, basın açıklamaları yapıyorduk. Nihayet sıra tanışmaya ve el birliğiyle, iktidarın kalbine yakın bir yerde eylem gerçekleştirmeye gelmişti.

Birbirini büyük oranda ismen tanıyan, yediden yetmiş yediye, yüz elli kadar insan, yüz yüze görüştük, yemek yedik, çay içtik, muhabbet ettik, söyleşileri dinledik; düşünce, duygu ve tecrübelerimizi paylaştık.

Omuz veren pek çok oluşum ve destekçinin ısrarlı gayretleri neticesi Türkiye’nin soykırımcı terör devleti İsrail’le arasındaki kanlı ticaret önce kısıtlanmış, ardından yasaklanmıştı.

Türkiye’yi emperyalist bloktan çıkmaya haykıra haykıra çağırmaya uzun süre devam etmemiz gerektiği ortada.

Limanlar siyonist vahşete kapatılsa da ticaretin dolambaçlı yollardan devam ettiğine dair emareler yok değil.

Yine de kesin olan şu ki Türkiye üzerinden İsrail’e petrol sevkiyatı halen olanca hızıyla devam ediyor. İşgalci İsrail rejimi, Filistin’de 9 aydır resmen ve alenen yoğunlaştırılmış bir soykırım gerçekleştirirken ölüm makinelerine yakıt sevk etmek, dehşet verici bir utanç ve vebalden öte “soykırım suçuna ortaklık” anlamına geliyor.

“Neden BOTAŞ (Boru Hatları İle Petrol Taşıma A.Ş.) Önüne Gittiğimizi” kamuoyuna günler öncesinden şu sözlerle izah etmiştik:

“İsrail’in ihtiyaç duyduğu ham petrolün yüzde kırkı Azerbaycan tarafından temin ediliyor. Azeri petrolü, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı aracılığıyla Adana’nın Ceyhan ilçesine kadar ulaştırılıyor. Ceyhan’da yer alan BOTAŞ tesislerinde tankerlere yüklenerek işgal rejimine naklediliyor. BOTAŞ, hem İsrail’e yollanan petrolün tankerlere yüklendiği tesisin sahibi, hem de Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’nın ortaklarından biri.

İsrail, bu petrolü rafinerilerinde işliyor. Rafinerilerde üretilen yakıt, hem sivil hem de askeri amaçlarla kullanılıyor. Yani bugün Filistin halkının üzerine bomba yağdıran tank ve uçakların yakıtları İsrail’e BOTAŞ ve Türkiye aracılığıyla naklediliyor.

Açık çağrımızı yineliyoruz: Siyonistlere ulaşacak her damla petrol Gazze’ye ölüm olarak yağıyor. Vanaları kapatın, suça ortak olmayın!”

Ve eylem saati geldi çattı!

Bilenler bilir, bilmeyenler de hayatlarında en azından bir düzine tecrübe etsinler, derim. Eylem günü, öncesi ve sonrasıyla, Avrupa Kupası grup maçlarından daha heyecanlı ve kesinlikle öğreticidir!

Eylem alanına girerken sayımız 250’yi bulmuştu.

Bir Türkiye klasiği, ucu yerli iktidarlara dokunan bir eylem olunca, polis olabildiğince uzakta, çok uzakta bir yerde “takılıp” kısa sürede dağılmanızı bekler. Mümkünse kimseler gelmesin, muhataplar görmesin, duymasın, gündem olmasın, ne olacaksa sessiz sedasız, şipşak olsun bitsin!

Polisler, BOTAŞ’ın önüne gitmemize müsaade etmemek üzere önceden yolu çevik kuvvetten bir barikatla kesmişti.

Üç arkadaş, emniyet amiri ile müzakere ettik. Sonuç alamadık.

Yasal haklarımızı kullanmamız keyfi yorumlar neticesi fiilen engelleniyordu. Bir başka Türkiye klasiği. Anayasal haklarımızı, ifade özgürlüğümüzü kullanmamıza yığınla polis zoruyla engel olunuyordu. Avukat olarak açıklama yapmam da sonucu değiştirmiyordu. Talimat duvarları yüksekti ve ses gelmiyordu!

17.30’da eylem alanına giden bir yol ağzında, ağaçların arasında, sokak lambalarının, (aydınlatmanın) olmadığı bir alanda barikat karşısındaydık. Çok değil, 20 dakika sonra, istişare sonucu mecburen B planını devreye soktuk ve oturma eylemine geçtik.

Hava 20.30 gibi karardığında tüm müzakere girişimleri artık sonuçsuz kalmıştı.

Bu arada marşlar, konuşmalar, sloganlar eşliğinde protestomuzu coşkulu şekilde sürdürüyorduk. Elinde gitarıyla ve dua eder gibi ezgilerle eylem alanına durmaksızın müzikli, sımsıcak, dipdiri bir direniş taşıyan arkadaşı Allah özellikle göndermiş olmalıydı.

Farklı ilden gelen pek çok temsilci söz aldı, mikrofonu eline aldı, nezaket sınırları içinde, hakkı ve hukuku, zulmü ve hukuksuzluğu dile getirdi, farklı tonlarda, yer yer coşkulu, öfkeli, yer yer ironik konuşmalar yaptı.

Sayıları giderek artan, nöbeti devralan çevik kuvvet polislerini idare eden sivil giyimli 4-5 emniyet mensubu öne çıkıyordu. İlginç bir görüntüydü. Eylemciler engeli aşmak için sosyal medya araçlarını kullanmak üzere telefonlarına sarılmışken sivil polisler de -muhtemelen whatsapp üzerinden- sürekli bir yerlerle yazışma halindeydiler harıl harıl.

Eylem gününün en güzel anlarından birincisi bana göre hep birlikte eda edilen akşam namazıydı. O namazı orada olan kimse kolay kolay unutamaz. Havada direnmenin onuru ve haklı olmanın huzuru, harika bir rayiha. Hakkı haykırmak, zulme karşı sesimizi yükseltmek için hazırladığımız bez pankartlar ayaklarımızın altına seccade olup serilmiş, mutlu mesut.

Ayetler, polislere yanlış yerde durduklarını, durmaya icbar edildiklerini hatırlatıyor olsa gerek ki mahcubiyetle aralanmış saygılı bakışları yere düşüyor. Daha fazla günaha ortak olmamak adına, hiç değilse biz secde edeceğiz diye önümüzden çekiliyor, bir kısım barikatı açıyorlar.

Günün rengi değişirken atmosfer de değişiyor. Polisler çoğunlukla şehir dışından, uzak diyarlardan, kadınlar ve çocuklarla birlikte tedarik ettiğimiz direnci karanlığa doğru püskürtmek için “pusu”da bekliyorlar.

Gecenin sonuna doğru yolculuğa nerde, nasıl çıkmalı?

Pek çok değişken var, sıcak gelişmeler üzerine istişare ediyoruz. Derken bir haber geliyor:

BOTAŞ Genel Müdürlüğü, pazar akşamüstü kapısının önünde hakkın sözüne barikat kuran o kurumlu kurum, en iyi savunma saldırıdır, baskın basanındır, der gibi kısa bir basın açıklaması metni yayınlıyor resmî sitesinden.

Yalandan kim ölmüş!

 

Kararımızı veriyoruz: Her türlü engellemeye rağmen basın açıklamamızı okuyacağız.

Cep telefonları ışığının aydınlattığı alanda gür bir sesle beyan ediyoruz, yine ve yeniden geleceğimizi, BOTAŞ’ın karşısına dikilmek üzere dört bir yandan harekete geçeceğimizi!

İnşallah daha güçlü haykıracağız ve başaracağız.

En kısa sürede işgalciye, soykırımcıya akan petrolün vanalarını kapatacağız.

Vanaları kapatacağız, gemileri bağlayacağız. İşgalci, katil İsrail’i yapayalnızlığa ve yaptıklarının hesabını vermeye mecbur bırakacağız.

Çünkü tüm dünya halklarının Filistin’e borcu var. En başta da biz komşu halkların.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

“Siya Siyabend CD’leri”

Yayınlanma:

-

Rüyayla amel olmaz belki ama yazı yazılır. Bu yazı bir rüyayla başlıyor.

Oğuz Atay’ın şu meşhur cümlesiyle karşılaşmışsınızdır: “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

“Korkuyu Beklerken” adlı kitabın son hikâyesinin son cümlesidir. Hikâyenin adı: “Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya”

Yazar, seyyar hikâye satıcılığı yapan üç arkadaşın hayatına davet eder okuru. Elle yazdıkları hikayeleri istasyon şefinin köhne daktilosunda çoğaltıp demiryolu yolcularına satan gençler bu yolla geçimlerini sağlamaya çalışırlar.

Dün gece rüyamda, kalabalık bir sokaktayım, uzaktan bir ses duydum: “Siya Siyabend CD’leri”

İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde çalardı Siyabend. Nevi şahsına münhasır bir gruptu. Müziklerini sokakta icra eden bu sıra dışı insanlar, Oğuz Atay’ın demiryolu hikâyecileri gibi kendi imkanlarıyla çoğalttıkları CD’leri satarak, karın tokluğuna ama inandıkları gibi, özgürlüklerinin tadına vararak yaşıyorlardı.

2006 ve takip eden yıllar olması gerek, caddenin Tünel’e yakın yerlerinde çok defa rast gelmiş, dinlemiştik kendilerini. Mevsimine, ruh hallerine göre sokakta bir yerlere kurulur, sanatlarını ortaya koyarlardı. Yüreklerini ortaya koyuyor olmalıydılar ki çevrelerinde onları pür dikkat dinleyen bir kalabalık oluşurdu her dâim. Ve alâmet-i fârikaları o ses yükselirdi gökyüzüne. Birkaç parçadan sonra gruptan biri bağırırdı: “Siya Siyabend CD’leri”

Grup, işçi çocuklarından oluşmuş. Çalacak yer bulamayınca sokak müzisyenliğine başlamışlar. Bir süre sonra kaliteleriyle ufak çaplı da olsa üne kavuşmuşlar ve piyasa şartlarını ellerinin tersiyle itip sokak müzisyenliğini benimsemişler yaşam tarzı olarak.

“Piyasa” denen ahlakı ve kuralları reddedip “ne olacaksa olsun” diyerek kendi olmakta ve kalmakta direnenlere sempati beslediğimizi inkar edecek değiliz.

Rüya çok acayip bir sır. Müziğin gücüdür belki de. Yüzünü görmediğin, görsen bile asla hatırlayamayacağın bir grup üyesinin sesi 15 yıl sonra kulaklarında çınlıyor.

Son bir ayda sokaklarda çok takıldık, eylemler yaptık; “Gazze’de çocuklar açlıktan ölüyor!” diye bağırdık diyedir belki, duydum bu sesi. Bir haykırış, bir bağırış onca ses içinde, olanca sessizlik içinde jilet gibi kesik izi bırakabiliyor insanın zihninde.

Müziğin, edebiyatın, sinemanın, daha doğrusu sanatın böyle muazzam bir etkisi var insan üzerinde.

Sanat, insanın ruhuna tohumlar serpiyor. Ne zaman, nerede, nasıl yeşerecek, bilemiyoruz. Sadece şöyle bir bakmak bile yetebiliyor bazen şiire sokulmaya.

İçinde bulunduğumuz toplumda siyaset ve ticaret almış yürümüş evet ama kulak asmayın siz sanatı küçümseyen yoz kültürün sözüne.

Hayyam adlı şarkısında dediği gibi Siyabend’in:

“Hiç, hiçbir şeyi bilmiyorlar, bilmek istemiyorlar. Hiç, hiçbir şeyi görmüyorlar, görmek istemiyorlar. Şu cahillere bak, dünyanın sahibi onlar. Şu cahillere bak, dünyanın hakimi onlar. Onlardan değilsen eğer, sana zalim derler. Onlara aldırma Hayyam. Dostum.”

 

Devamını Okuyun

GÜNDEM