Connect with us

Haberler

Burhan Kavuncu: Göç İdaresi Başkanlığı ve Tüm Resmî Kurumlar Hukuka Uymak Zorundadır!

Yayınlanma:

-

Türkistanlılar Dayanışması İnisiyatifi sözcüsü Burhan Kavuncu, Göç İdaresi Başkanlığının hukuk ihlâlleri ile ilgili olarak bir açıklama yaptı.

Özellikle Özbekistan ve Çin gibi hukuksuz uygulamaları ile bilinen ülkelere yapılan geri göndermelerdeki hukuksuzluklara dikkat çekilen açıklamanın tam metni şu şekilde:

Göç İdaresi Başkanlığı ve Tüm Resmî Kurumlar Hukuka/Yasalara Uymak Zorundadır!

“Hiçbir kurum, keyfî idare olma ayrıcalığına sahip değildir!”

Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel ilkesi, anayasada “bir hukuk devletidir” ibaresiyle belirtilmiştir. Öncelikli olarak resmî kurumların hepsi hukuka, yasalara uymak ve mahkeme kararlarını uygulamak zorundadır. Hiçbir kurum keyfî idare olma ayrıcalığına sahip değildir.

Bu çok açık olan ilkeye rağmen maalesef Göç İdaresi Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı ve bazı mahkemeler hukukun dışına çıkmakta kendilerini masun (dokunulmaz) sanmaktadır. Yeni gelen İçişleri ve Adalet Bakanlarının bu durumu düzelteceklerini ümit ediyoruz.

Önceki bakanlar döneminde yaygın olarak yapılan hukuk ihlalleri özetle şöyledir:

Geri Gönderme Yasağı

Devletin ilgili kurumları elbette vatandaşlarını her türlü tehlike ve kötülüklere karşı korumakla yükümlüdür ancak hiçbir koruma tedbiri, hukukun getirdiği dengeli yaklaşımı yok sayarak tek yönlü ve keyfî bir şekilde uygulanamaz.

Örneğin çeşitli sebeplerle ülkemizde bulunan yabancıların tehdit oluşturabileceği durumlar ve alınacak önlemler yasalarda ayrıntılı bir şekilde tanımlanmıştır. (Türkistan ülkelerinden gelen kardeşlerimizin “yabancı” sayılmaması gerektiği ilkemizi ayrıca hatırlatalım.)

Hiçbir devlet görevlisi, istediği yabancıyı istediği zamanda yani keyfî bir şekilde, “tehdit oluşturabilir, şüphe yeterlidir, belge gerekmez” diyerek GGM’ye kapatma ve sınır dışı işlemi yapma, hürriyetinden mahrum bırakma yetkisine sahip değildir. Ama maalesef son yıllarımız bu keyfî uygulamanın örnekleri ile dolu. Hatta İdarî mahkemelerin “İptal”, Anayasa Mahkemesi’nin “İhlal” kararları bile bu keyfî uygulamaları durduramadı. Şu anda dahî birçok Türkistanlı göçmen kardeşimiz Geri Gönderme Merkezleri (GGM)’de tutuluyor.

6458 sayılı Yabancılar Yasası’nda “Geri gönderilemeyecek yabancılar” “Geri gönderme yasağı” başlığı altında açık bir şekilde tanımlanmıştır:

MADDE 4 – (1) Bu Kanun kapsamındaki hiç kimse, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye tabi tutulacağı veya ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatının veya hürriyetinin tehdit altında bulunacağı bir yere gönderilemez.

Yasanın 55. maddesinde de “Sınır dışı etme kararı alınmayacaklar” beş fıkrada ayrı ayrı sıralanmış, (a) fıkrası şöyle:

MADDE 55 – (1) 54 üncü madde kapsamında olsalar dahî, aşağıdaki yabancılar hakkında sınır dışı etme kararı alınmaz:
a) Sınır dışı edileceği ülkede ölüm cezasına, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacağı konusunda ciddî emare bulunanlar.

İki Ülke: Özbekistan ve Çin

Bir Türkistan bölge ülkesi olan Özbekistan, bağımsız olduğu 1991 yılından sonra bir türlü istikrar kazanamamış, önceki başkan İslam Kerimov’un otoriter yönetimi altında çok acı günler geçirmişti. Kerimov’un 2016 yılında ölmesinden sonra cumhurbaşkanı olan Şevket Mirziyayev bazı iyileştirmeler ve reformlar yapmaya çalıştıysa da bunlar yeterli olmadı. Mirziyayev döneminde de işkence ve diğer hak ihlalleri devam etti. Bu durumu TC Göç İdaresi Başkanlığı “Özbekistan Menşe Ülke Raporu”nda (Kasım 2019) İnsan Haklarının Durumu başlığı altında “Özbekistan insan haklarını tanımasına rağmen insan hakları problemleri görülmektedir. En önemli insan hakları problemleri: işkence, tutukluların kötü muameleye tabi tutuldukları, adil yargılanma hakkının ihlali …”  cümleleri Özbekistan’daki durumu özetlemektedir (s.21, Bölüm 5). Raporun sonuç bölümünde “Özbekistan cumhuriyeti, kapalı ve kontrolcü bir devlet yönetimi özelliği sergilemektedir. İnsan hakları ihlalleri, dini özgürlükler temel problemler olarak göze çarpmaktadır.” (s.29).

Her ne kadar raporun girişinde “kurumun resmî görüşünü yansıttığı şeklinde yorumlanamaz” denilmişse de söz konusu metin, devletin resmî kurumunun internet sayfasında var olan bir gerçeklik olarak bulunmaktadır.

Özbekistan Devlet Başkanı Şevket Mirziyayev çeşitli konuşmalarında “ülkede vatandaşlara kötü muamele ve işkencenin bitmediğini, sorgu odalarında ve cezaevlerinde işkenceden ölüm olayları olduğunu” vurgulayarak diğer yöneticileri eleştirmekte.

Göç İdaresi Başkanlığı’nın Menşe Ülke Raporu, bir gerçeklik olarak Özbekistan’daki durumun “Geri Gönderme Yasağı” kapsamında olduğunu ikrar ediyor.

Diğer örneğimiz Çin Halk Cumhuriyeti’nde ise Doğu Türkistan Türklerine yönelik Toplama Kampları ve asimilasyon uygulamalarının varlığı. Bu durum Dışişleri Bakanlığı’nın 9 Şubat 2019 tarihli açıklaması ile resmi olarak ilan edilmişti:

“Sincan Uygur Özerk Bölgesindeki Uygur Türklerinin ve diğer Müslüman toplulukların temel insan haklarını ihlal eden uygulamalar, özellikle son iki yıl içerisinde ağırlaşmış ve uluslararası toplumun gündemine taşınmıştır.

Özellikle Ekim 2017’de “Tüm Dinlerin ve İnançların Çinlileştirilmesi” siyasetinin resmen ilan edilmesi, Uygur Türklerinin ve bölgedeki diğer Müslüman toplulukların etnik, dini ve kültürel kimliklerinin tasfiye edilmesi hedefi doğrultusunda atılmış yeni bir adım olmuştur.

Keyfî tutuklamalara maruz kalan bir milyondan fazla Uygur Türkünün toplama kamplarında ve hapishanelerde işkence ve siyasi beyin yıkamaya maruz bırakıldıkları artık bir sır değildir. Kamplarda alıkonmayan Uygurlar da büyük baskı altında bulunmaktadır.

21. yüzyılda toplama kamplarının yeniden ortaya çıkması ve Çin makamlarının Uygur Türklerine yönelik sistematik asimilasyon politikası, insanlık adına büyük bir utanç kaynağıdır.” gibi ifadeler yer almaktadır.

Ayrıca, Sincan Uygur Özerk Bölgesinde (Doğu Türkistan) Çin devletinin soykırıma varan hak ihlâlleri yaptığı konusunda BM’de yayımlanan bildirilere Türkiye Cumhuriyeti tarafından imza konulmuştur.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin “Geri Gönderme Yasağı” kapsamındaki ülkeler arasında olduğu resmî açıklamalarla sabit iken Göç İdaresi hâlen ülkemizde bulunan Uygur Türklerini sınır dışı kararıyla GGM’ye kapatmakta, bazı İdare Mahkemeleri de “Çin’de işkence olduğuna dair belge getirmediği” gerekçesiyle Uygurlara verilen sınır dışı kararını onaylamaktadır. Örnek olarak 2025 yılı içinde İstanbul 16. ve 18.İdare Mahkemeleri iki Uygur Türkü için “Gönderileceği ülkede karşılaşacağı riskleri ayrıntılı şekilde açıklamadığı ve iddialarını destekleyen belge sunmadığı” gerekçesiyle sınır dışı kararının iptalini reddetmişti. Bu kararlar Türkiye kamuoyunda geniş tepkilere sebep olmuştu.

Uygulamada genel olarak Doğu Türkistanlı kardeşlerimiz Çin’e teslim edilmemekle birlikte, sınır dışı kararlarıyla huzursuz edilmekte, GGM’lerde ailelerinden ayrı kalmakta veya başka ülkelere gitmeye zorlanmaktadır. “3. ülke” adı altında Tacikistan vb. ülkelere zorla gönderilen Uygur Türklerinin dolaylı olarak Çin’e iade edildiği bilinmektedir.

Özbekistanlı ünlü alim Alişir Tursunov (Mübeşşir Ahmed) de aynı şekilde 10 Mayıs 2025 günü ülkesine iade edilmiş ve “dinî materyalleri yaymak ve kamu güvenliğine tehdit oluşturmak” suçlamasıyla tutuklanarak cezaevine konulmuştur. Ilımlı bir din adamı olarak tanınan Tursunov, cezaevinde iken iki kere kalp krizi geçirmiştir ve hâlen hapiste tutulmaktadır.

Mültecilerin Özbekistan ve Çin’e iade edilmesi işlemleri ancak ilgili yasa maddeleri çiğnenerek uygulanabilmiştir.

Aslında Çin ve Özbekistan dışında Tacikistan, Türkmenistan, Kazakistan, Azerbaycan ve Irak’ta da ağır hak ihlâlleri tespit edilmiştir. Bu ülkeler de geri gönderme yasağı kapsamında kabul edilmelidir.

Göç İdaresi Başkanlığı durum bütün açıklığı ile ortada olduğu halde keyfî ve yasalara aykırı olarak Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan vatandaşlarını yakalamakta ve sınır dışı kararı vermeye devam ediyor. Onlarca göçmen bu şekilde iade edilmiştir.

Mahkemelere Baypas, Yargıya Brifing

Göçmenler hakkında verilen birçok sınır dışı kararının hukuka aykırılığı mahkeme kararları ile tescil edilmiştir. Buna rağmen Göç İdaresi Başkanlığı’nın çeşitli birimleri, İdare Mahkemelerinin iptal kararlarından sonra “yeniden kod koyma” ve “yeniden sınır dışı kararı verme” uygulamaları ile hukuku baypas eden yasa tanımaz tutumunu sürdürmektedir.

Mahkemelerin sınır dışı kararını iptal ettiği göçmenlere “oturma izni” vermek zorunda olduğu hâlde (6458 / md46) vermeyerek onları düzensiz göçmen durumuna düşürmekte ve yeniden yakalayarak GGM’lere kapatmaktadır.

Anayasa Mahkemesinin verdiği hak ihlâli kararları bile çoğu kez Göç İdaresi tarafından işleme alınmamıştır.

Mahkemelerden istediği kararların çıkmasını sağlayamayan İdare, 28 Şubat döneminden beri uygulanmayan “Yargıya Brifing” ile yargıya müdahaleyi en üst düzeye çıkarmıştır. Hâkim ve savcılara “idareden suç delili istememesi gerektiği, göçmenlerden, sınır dışı edildiğinde kötü muamele göreceğine dair delili istenmesi gerektiği” telkin edilmiştir.

Sonuç

Bir hukuk devleti olduğu belirtilen Türkiye Cumhuriyeti’nde tüm resmî kurumlar hukuka, yasalara uymakla ve mahkeme kararlarını uygulamakla mükelleftir. Hiçbir kurum keyfî idare olma ayrıcalığına sahip değildir.

Kanunsuz işlemler yapmakta ısrar eden idarenin uygulamaları, ülkeyi yöneten iktidarı sorumlu kılmaktadır.

İçişleri ve Adalet bakanlarını, Göç İdaresi Başkanlığı’nın keyfî ve hukuk dışı uygulamalarına son vermeye ve yargı üzerindeki baskıları durdurmaya çağırıyoruz.

Burhan Kavuncu – Türkistanlılar Dayanışması İnisiyatifi

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Haberler

Aksâ Tûfânı’nın Yıl Dönümünde İstanbul’daki Yürüyüşten Tam Ambargo Çağrısı

Yayınlanma:

-

Filistin Eylem Komitesi (FEK), her yıl dönümünde yaptığı gibi üçüncü yılını dolduran Aksâ Tûfânı için üçüncü büyük yürüyüşünü yaptı. Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi (AKM) önünden “Gazze, 3 Yıldır Soykırıma Direniyor! Filistin’e Özgürlük! İsrail’e Ambargo!” yazılı pankart ve sloganlarla Dolmabahçe’ye kadar süren yürüyüşe binlerce kişi katıldı.

Yürüyüşün sonunda Arapça ve İngilizcesi de okunan açıklamanın tam metni ise şu şekilde:

Gazze, 3 Yıldır Soykırıma Direniyor!

Filistin’e Özgürlük! İsrail’e Ambargo!

Değerli basın emekçileri,

Bugün, 7 Ekim 2023 tarihinde Filistin direniş örgütleri tarafından gerçekleştirilen haklı ve meşru bir askerî operasyonun, El Aksa Tûfânı’nın 3. yıldönümü vesilesi ile bu eylemi düzenliyoruz. Amacımız Filistin direnişinin mücadelesini selamlamak, sonrasında Siyonist İsrail tarafından başlatılan soykırımı kınamak ve sorumlularını halkımıza tekrar hatırlatmaktır.

7 Ekim sabahına geldiğimizde, henüz Netanyahu meşhur “Filistinsiz” dünya haritasını BM kürsüsünde sallayalı bir ay kadar olmuştu. Gazze ablukası dayanılmaz bir hal almış ve Batı Şeria’daki Siyonist yerleşimlerin genişlemesi son derece hızlanmıştı. Türkiye ve Siyonist devlet arasında en üst düzeyde görüşmelerle yeni bir normalleşmenin sinyalleri verilmişti ve Suudî Arabistan’ın da İsrail ile normalleşme yoluna gireceği haberleri iyiden iyiye duyulmaktaydı. İşte böyle bir zamanda, Filistin direniş örgütleri bir saldırıyla Siyonist düşmanı (ve Filistin’in sözde dostlarını) gafil avladı.

Filistinliler, böyle bir askerî harekâtı planlarken, Filistin davasının geldiği bu karanlık noktaya ve haklarının geri dönüşsüz olarak gasp edilmesine varacak bir sürece yanıt vermekteydi. Emperyalistler, İsrail Siyonizm’i, işbirlikçiler, İsrail ile çelişki yaşadığını iddia edip emperyalist-Siyonist ittifaka gönüllü asker olarak yazılan AKP iktidarı ve Katar gibileri, hepsi birden Batı Asya’da emperyalizmin rakipsiz kalacağı bir sözde yeni Ortadoğu’nun parçaları olacak, Filistin halkının geri dönüş hakkı bu arada çöpe atılacaktı. El Aksa Tûfanı, yok edilmeye çalışılan bir halkın kaçınılmaz tepkisiydi ve bu plana ciddi bir darbe indirdi. Yaşasın Filistin direnişi, yaşasın intifada ruhu, yaşasın El Aksa Tûfanı!

Filistinliler, tûfanı, en azından dost bildikleri ülkelerin ayağa kalkacağı, yaptırımlarla, ambargolarla İsrail’i zorlayacakları bir sürecin izleyeceğini umdular. Ama Direniş Ekseni güçleri bir tarafa bırakılırsa, ülkemizdeki hükümet başta olmak üzere hiçbir güç İsrail’e gerçek bir karşılık vermedi. Böylelikle Filistinli direniş örgütlerinin haklı ve meşru eylemini, İsrail’in iki yıl süren ve yüz binden fazla Filistinli’nin katli ile sonuçlanan Siyonist soykırımı izledi.

Eylül 2026 itibarıyla Gazze Sağlık Bakanlığı’nın bildirdiği soykırım sürecinde katledilen toplam Filistinli sayısı 73 bini aşmış durumda. Enkaz altında olduğu düşünülen kayıplarla birlikte bu sayı 100 binin üzerinde tahmin ediliyor. Gazze’nin eğitim altyapısının yaklaşık %98’i zarar görmüş veya yıkılmış durumda. Eylül 2026’da bile yaygın yıkım, barınma sorunu, yardım girişindeki kısıtlamalar ve devam eden saldırılar ciddi bir insanî kriz potansiyeli yaratmaktadır.

İsrail ve ABD sadece Filistin’e değil, Filistin’in fiilen yanında yer alan tüm güçlere saldırmıştır. Nisan 2024’te İran’ın Suriye’deki diplomatik yerleşkesine saldırmış, 2025 Haziran’ında İran’a yönelik saldırılarını 12 Gün Savaşı ile bir üst alamaya taşımış ve nihayetinde 28 Şubat 2026’da İran’a topyekûn saldırıya geçmişlerdir. Yine Filistin’e destek olan Yemen ve Lübnan da İsrail tarafından sıklıkla hedef alınmıştır.

Siyonist soykırım kâğıt üzerinde bir ateşkes ile sona ermiş görünmektedir. Oysa Gazze halkına karşı galip gelemeyen, direniş örgütlerini yok edemeyen İsrail, sözde bir “barış kurulunun” varlığına ve gözlemci ülkelere rağmen saldırılarına rahatlıkla devam etmektedir. Ateşkesten bu yana süren saldırılarda 1500 kadar Filistinli katledilmiştir. Gazze’deki Filistinliler halen muhasara altındadır. Üstelik Batı Şeria’da da yerleşimci saldırıları ve Filistinlilerin yerlerinden edilmesi artmış durumdadır. 2026’nın başından bu yana 1.600’den fazla yerleşimci saldırısı kaydedilmiştir. Önümüzdeki ay yapılacak İsrail seçimlerine yaklaştıkça bu sayı artabilir.

Tüm bunlar olurken, bu topraklarda Filistin halkının sesine halkımız ses vermiş, ama halkımızın bu hassasiyeti iktidar ve onun aparatları tarafından manipüle edilmek istenmiştir. Filistinlilerin İsrail’e yönelik boykot, yaptırımlar ve ambargo çağrıları duymazdan gelinmiş, ticaret bypass edilmesi çok kolay olacak şekilde sadece kâğıt üzerinde yasaklanmış, iç politikaya hizmet eden yürüyüşler düzenlenmekle yetinilmiş, hükümet tarafından İsrail’e yönelik dişe dokunur hiçbir adım atılmamıştır. Çok parlatılan İsrail’e ticaretin yasaklanmasına dair düzenleme, malların varış ülkesinin kâğıt üzerinde Filistin olarak gösterilmesiyle veya Filistin dışında üçüncü bir ülkenin aracı kılınmasıyla rahatlıkla aşılabilmektedir.

Aksine, limanlardan İsrail’e mal akışı sürmüş, Azerbaycan petrolü bu topraklardan soykırım boyunca İsrail’e akmaya devam etmiş, Kürecik ve İncirlik üsleri İsrail’e çalışmıştır. Aynı hükümet, içinde Filistin halkının katillerini de barındıran, bir bütün olarak İsrail’in çıkarlarına hizmet eden NATO adlı terör örgütünü geçtiğimiz yaz aylarında Ankara’da ağırlamış, emperyalizme biat tazelemiş ve Filistin halkının dostu halkımızın yaşadığı mahalleleri dev panolarla gizleyerek, onlarca insanı NATO’yu rahatsız etmesinler diye tutuklayarak halkımıza büyük bir utanç yaşatmıştır.

Son olarak iktidarın Suudi Arabistan ve Pakistan ile yaptığı, fakat TBMM’ye getirmekten kaçındığı anlaşmanın da iktidar kanallarında propagandasının yapıldığı gibi İsrail’e değil, İsrail’in düşmanlarına karşı yapıldığını görüyoruz. Bu ittifakın üyelerinin emperyalizmle hiçbir çelişkisi olmadığı gibi, İsrail ile de temel, çözülemez bir çelişkisi olmadığını biliyoruz. Trump’ın aferinini alan bu ittifakın ilk hedefinin de muhtemelen Yemen gibi Filistin’in yanında yer alan bölge ülkeleri olacak olmasına şaşırmıyoruz.

Bugün Filistin’in yanında olmak demek NATO’dan çıkmak demektir. Bugün Filistin’in yanında olmak demek emperyalist üsleri kapatmak demektir. Bugün Filistin’in yanında olmak demek İsrail’e bir tam ambargo uygulamak demektir. Bugün Filistin’in yanında olmak demek Filistin direnişinin silahsızlandırma planlarına karşı çıkmak, ateşkesi ihlal eden İsrail’e baskı yapmak yerine Filistin’e silahsızlanması için baskı yapmaktan vazgeçmek, Trump’ın kurduğu sözde barış kurulundan çıkmak demektir.

Filistin eylem Komitesi olarak, Filistin halkının onurlu direnişini bir kez daha selamlıyoruz. Bu topraklarda iktidarın fiilen İsrail ve emperyalizmin yanında olduğunu haykırmaya devam edeceğiz. İsrail’e derhal tam ambargo başlatılmasını talep etmeyi sürdüreceğiz. Emperyalizm ve Siyonizm’e hizmet eden bütün askeri üslerin derhal kapatılmasını talep etmeyi sürdüreceğiz.

Yaşasın Filistin!

Kahrolsun emperyalizm!

Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!

Filistin Eylem Komitesi (FEK)

Haber: YeniPencere

Devamını Okuyun

Haberler

ABD’den İran’a Soykırımcı Ambargo

Yayınlanma:

-

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, ABD’nin yeni yaptırımlarının dünya genelindeki tüm İran hava yollarını “kapatacağını” söyledi

Duyuru, Trump’ın ‘bütün ülkeyi havaya uçurma’ yönündeki soykırım tehdidinin ardından geldi.

Hazine Bakanı Scott Bessent, 21 Eylül Pazartesi günü yaptığı açıklamada, ABD’nin İran hava yolu şirketlerinin küresel bağlarını kesmeyi amaçlayan yeni yaptırımları devreye sokmaya hazırlandığını bildirdi. ABD, savaşın tetiklediği enerji krizi hızla kötüleşirken İran’ı daha da izole etmek amacıyla küresel finans sistemi üzerindeki gücünü bir kez daha devreye sokmak istiyor.

CNBC’ye verdiği mülâkatta Bessent, “23 Eylül’de tüm İran hava yolları -dünyadaki bütün İran hava yolu şirketleri- faaliyetlerini durdurmuş olacak!” dedi.

Bessent, yaptırımların bir İran hava yolu şirketinin uçuşunun herhangi bir aşamasına yardımcı olan aktörlere de uygulanacağını belirtti ve sözlerini “Eğer iniş yaparlarsa onlara yakıt sağlayamazsınız. Onlara yer hizmeti sunamazsınız, bilet satamazsınız; aksi takdirde dolar sisteminin dışına itilirsiniz!” diye sürdürdü.

Bessent, ABD’nin İran hükümetine destek vermekle suçladığı -Mısır, Türkiye ve Rusya’dakiler de dahil olmak üzere- bankalara şimdiden bir dizi ikincil yaptırım uyguladığını öne sürerek övündü. Bessent, Trump yönetiminin “süreçle son derece yakından ilgilendiğini” belirttiği Çinli yetkililerle de “perde arkasında görüşmeler” yürüttüğünü ima etti.

Hazine Bakanı, bu yaptırımların 11 Eylül’ün ardından başkana tanınan yetkiler kapsamında uygulandığını söyleyerek o dönemin “şu anda sahip olduğumuz yetkilerin birçoğunun bize verildiği zaman” olduğunu ifade etti.

ABD, bu ayın başlarında hâlihazırda 27 İran hava yolu şirketine yaptırım uygulamıştı. Bessent, bu yaptırımların “İran’ın bugün tamamına yaptırım uyguladığımız geri kalan hava yolu şirketleriyle iş yapan herkes için bir uyarı” olduğunu belirterek “Küresel finans sisteminden soyutlanma riskiyle karşı karşıyasınız,” dedi.

Bu tedbirler, İranlı sivillerin yurt dışına seyahat etme imkânlarını daha da kısıtlayacak. İran’ın önde gelen hava yolu şirketlerinden Mahan Air, Bessent’in açıklamasından önce Umman ve Türkiye uçuşlarını askıya aldığını duyurmuştu. Ayrıca ABD, bu ay uygulamaya koyduğu kapsamlı yaptırım rejimi çerçevesinde İranlıların dünya genelindeki İngilizce lisansüstü programlarına başvurmalarını sağlayan sınavlara girmelerini de engellemişti.

Diğer yandan ekonomik yaptırımlar, savaş dönemi yaptırımlarından en ağır şekilde etkilenen İranlı sivilleri gittikçe daha fazla olumsuz etkiliyor. İran ekonomisinin 21 Mart ile 20 Haziran arasında yüzde 10 küçülmesiyle birlikte birçok İranlı, işini kaybetti. Enerji ve gıda gibi temel maddelerin fiyatları fırladı ve çakılan riyal yüzünden ailelerin geçimi iki kat daha zorlaştı.

İran hava yolu şirketlerine yönelik yaptırımlar, ülke dışına seyahat masraflarını da artıracaktır. Bu da Trump, İran’a ve onun 92 milyonluk nüfusuna yönelik soykırım niteliğindeki tehditler savururken İranlı sivilleri fiilen kapana kıstırma anlamına geliyor!

“Pazar günü Donald Trump, Fox News’ten Trey Yingst’e İran konusunda bir ‘karar verme aşamasında’ olduğunu ve bu hususta yakında ‘çok büyük şeylerin’ yaşanacağını söylemişti. Yingst, Trump’ın “masadaki mevcut seçenekleri ‘İran’ı haritadan silmek, ekonomik olarak çökmeye terk etmek veya bir anlaşma yapmak’ şeklinde tanımladığını” aktardı.

Yingst’in bildirdiğine göre Trump, “Benim asıl sorduğum soru şu: Bütün bir ülkeyi ne zaman yerle bir edeceğim ya da edecek miyim?” ifadelerini kullandı ve ekledi: “Aklı başında davransalar iyi ederler.” Savaşın gölgesinde, bu tarz soykırım söylemli tehditler Trump cephesinde artık kanıksanmış durumda.

Bu yorumlar, ABD’nin bağımsız BM yetkilileri tarafından İran’da sivillere karşı savaş suçları işlemekle suçlandığı bir sırada geldi.

Kaynak: truthout.org

Devamını Okuyun

Haberler

DİSK-AR Çocuk İşçiliği Raporu: 9 Yılda En Az 646 Çocuk, Çalışırken Yaşamını Yitirdi

Yayınlanma:

-

DİSK Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) yayımladığı Eylül-2026 tarihli “Çocuk İşçiliği Raporu”na göre 9 yılda en az 93 bin 517 çocuk iş kazası geçirdi.

Rapora göre Türkiye’de çalışan çocukların iş kazası geçirme sıklığı, SGK’nin 2017-2025 dönemine ait verilerine göre son derece çarpıcı bir yükseliş göstermektedir. 14-17 yaş grubunda iş kazası geçiren sigortalı sayısı 2017’de 6 bin 348 iken 2025’te 20 bin 836’ya yükselmiştir. Bu 9 yılda yaklaşık 3,3 katına çıkması anlamına gelmektedir.

Aynı dönemde 18 yaş üstü işçilerde iş kazası geçirenlerin sayısı 353 bin 305’ten 745 bin 203’e yükselerek yaklaşık 2 katına çıkmıştır. Raporda, çocuk işçilerdeki yükselişin yetişkinlerde gözlenen değişimin çok üzerinde olduğu vurgulandı.

İSİG Meclisi verilerine atıfla raporda 2017’den 2026 Temmuz’a en az 646 çocuğun çalışırken yaşamını yitirdi vurgulandı ve bu hususta şu tespit ve değerlendirmelere yer verildi:

2017-2022 arasındaki altı yıllık dönemde çocuk işçi ölümleri yıllık 60- 67 aralığında seyretmiş, 2023 yılında 54 olarak kaydedilmiştir.

Ancak 2024 yılından itibaren tablo değişmiş, ölüm sayısı 2023‘teki 54 iken 2024‘te 71’e çıkmış, 2025‘te ise 94’e ulaşmıştır.

Yalnızca 2024- 2025 arasındaki ölümlerin hızlanma oranı yüzde 32,4’tür.

2025’teki 94 rakamı, ele alınan dönemde ulaşılan en yüksek değerdir.

2026’nın ilk yedi ayında ise 42 çocuk işçi hayatını kaybetmiştir.

2025 yılında hayatını kaybeden 94 çocuğun yaş dağılımına bakıldığında 26’sı 14 yaş ve altında, 68’i ise 15-17 yaş grubundadır, yani ölen her dört çocuktan yaklaşık üçü 15-17 yaş grubuna aittir.

Ölen çocukların 81’i erkek, 13’ü kız çocuğu, 5’i ise göçmendir.

Sektörel dağılımda 31 çocuk tarımda, 27 çocuk sanayide, 20 çocuk hizmetlerde ve 16 çocuk inşaatta yaşamını yitirmiştir.

Bunlara ek olarak 6 MESEM öğrencisi ile 7 meslek lisesi öğrencisinin çalıştıkları veya staj yaptıkları işyerlerinde hayatını kaybettiği tespit edilmiştir.  Bu da meslekî eğitim adı altında sürdürülen çalışma biçiminin ölümcül sonuçlarının istatistiklere doğrudan yansıdığını göstermektedir.

Raporda, TÜİK’in 2025 verileri esas alınarak Türkiye’deki 6 milyon 708 bin çocuğun gelir yoksulluğu içinde yaşadığı ve çocuk yoksulluğu oranının yüzde 31, yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaki çocukların oranının ise yüzde 36,8 seviyesinde olduğu belirtildi ve MEB verileri esas alınarak 14-17 yaş grubunda net okullaşma oranının 2022-2023 eğitim yılında yüzde 94,5 iken 2024-2025’te yüzde 86,4’e gerilediği, dolayısıyla lise çağında eğitimden kopuşun arttığı kaydedildi.

MESEM yarası derinleşiyor

DİSK-AR raporunda MESEM, birçok boyutuyla ele alınıyor. Yoksullukla MESEM arasında doğrudan bir münasebet kurulan değerlendirmede şu ifadelere yer veriliyor:

Çocukların gelir elde edebildikleri işletme temelli mesleki eğitime yönelmelerinde hanelerin ekonomik koşullarının belirleyici olması durumunda, mesleki eğitim özgür bir eğitim tercihinden çok ekonomik zorunluluk tarafından şekillenebilir. Yoksul ve emekçi ailelerin çocuklarının erken yaşta işletmelere yöneldiği, ekonomik olanakları daha yüksek ailelerin çocuklarının ise akademik eğitim kanallarında kalabildiği bir yapı, eğitim yoluyla sınıfsal farklılıkları azaltmak yerine bunları yeniden üretme riski taşımaktadır. Bu nedenle MESEM tartışması yalnızca “Çocuk meslek öğreniyor mu?” sorusuna indirgenemez. Hangi çocukların, hangi ekonomik ve toplumsal koşullar altında ve neden bu sisteme yöneldiği de sorgulanmalıdır.

Rapora göre MESEM’e kayıtlı öğrenci sayısı 2016-2017 ile 2025-2026 arasında 5,3 kat arttı. En büyük artış 2021-2022 eğitim yılında yaşandı. Öğrenci sayısı bir yılda 159 bin 773’ten 400 bin 437’ye çıktı. MEB verilerine göre 492 bin 627 MESEM öğrencisinin 392 bin 887’si 15-18 yaş grubunda. Bakanlık, yaş grubunu tek kategori hâlinde açıkladığı için bunların kaçının 18 yaşın altında olduğu bilinmiyor.

DİSK-AR, MESEM öğrencilerinin işletmelerde üretim sürecine katılmalarına rağmen hukuken öğrenci statüsünde bulunmalarının ücret, sosyal güvenlik, sendikalaşma ve işçi sağlığı alanlarında ciddi koruma sorunları yarattığını belirtiyor:

MESEM’in sendikal açıdan önemli sonuçlarından biri de çocukların ve gençlerin işyerlerinde yetişkin işçilerle aynı üretim ilişkilerinin içerisinde bulunabilmelerine rağmen ücret, sosyal güvenlik ve örgütlenme hakları açısından aynı statüye sahip olmamalarıdır. Kamu kaynaklarıyla maliyeti düşürülen genç emeğinin kitlesel hale gelmesi, yalnızca MESEM öğrencilerinin çalışma koşullarını değil, işyerlerindeki genel ücret ve istihdam yapısını da etkileyebilecek bir gelişmedir. Düşük maliyetli genç emeğin yaygınlaşması, yetişkin ve güvenceli istihdam üzerinde baskı yaratma riski taşımaktadır. Bu nedenle yarım milyonu aşan MESEM’li öğrenciler yalnızca bir eğitim istatistiği değildir. Bu büyüklükte bir yapı ücretler, sosyal güvenlik, işçi sağlığı ve iş güvenliği, işgücü piyasasının bölünmesi ve sendikal örgütlenme bakımından da çalışma yaşamının önemli bir parçası haline gelmektedir.

Kaynak: disk.org.tr

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x