Connect with us

Köşe Yazıları

Deli Dumrullara Alışmak

Yayınlanma:

-

Salgın döneminden itibaren sadece fiyat algımız bozulmadı. Artık neredeyse her şeyin “ücretlendirilmesini” normal karşılar hale geldik.

Sahillerden ormanlara, şehirlerdeki yol kenarlarından evlerin önüne kadar uzanan geniş bir alan artık yalnızca ücretlendirilmiyor; aynı zamanda uzun kiralamalarla sermaye denetimine bırakılıyor.

Kısa süre önce çıkarılan “milli parkların kiralanması”[1] düzenlemesi bu sürecin açık bir örneğiydi. Benzer şekilde, son dönemde giderek daha fazla tartışılan maden ruhsatlarının artışı da sistemin yaklaşımını net biçimde ortaya koyuyor. Son yıllarda 23 kat artan maden ruhsatları[2] yalnızca orman varlığı ve su kaynakları üzerindeki tehdidi büyütmüyor aynı zamanda doğayı da “ürünleştiriyor”.

Madenler ve nehirler gibi kaynakların sermaye denetimine bırakılması ile şehrin sokaklarına ücretli parkomatların yerleştirilmesi arasında ilk bakışta bir bağ kurmak zor görünebilir. Ancak her ikisi de ortak bir mantığa işaret ediyor: Müştereklerimizin “kamu adına” sermayeye devredilmesi.

Muğla Akbelen’de yıllardır süren “maden direnişi” acele kamulaştırma[3] gibi sermaye lehine düzenlemelerle bastırılmaya çalışıldı. Limak’ın işlettiği Yeniköy-Kemerköy termik santrallerine linyit sağlamak için yok edilmek istenen Akbelen Ormanı, 2019’dan beri adım adım işgale uğruyor.[4] Bu süreçte direnen köylerin suları kesildi, madende çalışanlar işsizlikle korkutuldu, nöbet alanları jandarma baskınlarına uğradı. 2023–2025 arasında sadece Bilecik’te maden şirketlerine tahsis edilen orman alanlarının büyüklüğü, 8 Belgrad Ormanına denk geliyor.[5] Muğla’nın %60’tan fazlası, Giresun’un ise %70’inden fazlası maden ruhsatlı artık. Geçtiğimiz günlerde Giresun Tirebolu’da planlanan maden faaliyetleri mahkemenin durdurma kararına rağmen başlatılmak istendi.[6] TEMA Vakfı verilerine göre ise Kaz Dağları’nın dörtte üçü maden faaliyetlerine açık.[7] Kaz Dağları’nda altın madenlerinin yüzbinlerce ağacı söktüğü kıyımda direniş gösterenler de Akbelen’deki yöntemlerle susturulmak istendi.

Dört kadın, geleneksel köy kıyafetleriyle yanyana duruyor, en soldakinin elinde Maden Yasasına Karşı Halk Dayanışması yazılı bir pankart var. Geri iki siyah şemsiye ve diğer köylüler flu.

Üstelik sorun sadece “yasal düzenlemelerle” korunan faaliyetlerden ya da şirketlerin mütecaviz tutumlarından ibaret değil. Erzincan’da 2024 yılında aşırı biriktirilmiş binlerce ton siyanürlü toprak altında kalarak hayatını kaybeden 9 işçi ya da Soma faciası gibi olaylar, meselenin sadece “yetersiz denetim” olmadığını gösteriyor. Aksine yalnızca koşulları iyileştirmeye ve denetlemeye odaklı bakış açısı bu işletlemelerin kendisini ve sermaye ilişkisini perdeliyor.

Durmaksızın çalışan madenler ve çevresel koşulları umursamayan işletmeler gerçekte o bölgenin sakini olmamanın kolaycılığı ile bir yağma düzeni kuruyorlar. Çevrelenip ürünleştirilen, herkese ait alanları ele geçirip tüketen düzen ‘normalleşiyor’. Sermaye gruplarının sömürüsü ve servet aktarımı da bu sürecin doğal çıktısı haline geliyor.

Üstelik bu sistemin yeterince konuşulmayan bir başka yönü daha var: Müşterekler şirketlere açılırken küçük üretici yasal düzenlemelerin uygulama zorluklarıyla dışlanıyor. Büyük sermaye grupları istihdama, vergi gelirlerine ve ekonomik büyümeye katkıları gerekçe gösterilerek ‘acele kamulaştırma’ gibi uygulamalarla kollanıyor. Aynı sistem, küçük üreticiye ise giderek daha fazla sorumluluk yüklüyor. Örneğin mahalle kasabından dükkanında satacağı kasap sucuğu[8] için tam teşekküllü bir marka oluşturması bekleniyor. Bu tür yasal zorunluluklar küçük üreticiyi rekabet edemez hale getirdi. 2025 yılında yayınlanan bir haberde, organik zeytin üreticisi bir çiftçi, her ürün için sertifikasyon zorunluluğu, büyük cezalar, artan sertifika bedelleri ve küçülen teşvikler nedeniyle bezdiğini anlatıyor.[9]

Gerçek şu: Kaba ve eşitsizlikleri derinleştiren bu düzen, bugün itiraz edenleri de sessiz kalanları da ayırt etmeksizin aynı geleceğe sürüklüyor: Doğal varlıkların yağmalandığı, kendi toprağını işleyen ya da imkanlarını kullanarak yerel ekonomi içinde kalanları sermayenin işçisine dönüştüren bir gelecek. Bu düzen, göçü hızlandırıyor, doğa talanını tırmandırıyor, üretileni ise küresel sermayenin kasasına ulaştırıyor. Sonuçta herkese ait “yapılandırılmamış” ve bariyerlenmemiş alan bırakılmayan bir gelecek kuruyor.

Günümüzün Mültezimleri: Yasal Değnekçiler

Herkese ait olana “kamu adına el koyma”nın meşruiyetini sorgulama vakti geldi, geçiyor. Sahillerden ormanlara, madenlerden derelere kadar her yeri çeviren, rant çarkı kuran ve yasayla korunan bir düzen var. Bugün bununla hesaplaşmazsak sonraki adım daha katı bir iltizam sistemi olabilir.

Osmanlı’nın özellikle son döneminde sıklıkla başvurduğu iltizam sistemi, verginin özelleştirilmesi demek. Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekildiği dönemde yer-yurt değiştiren mübadillerin hikayelerinde “iltizam sistemi” sıkça anılır.[10] İltizam bazıları için kısa yoldan zenginleşmenin aracıdır; ancak özellikle kırsal nüfus için hızla yoksullaşmanın gerekçelerinden biridir. Türkçenin ilk realist köy romanı kabul edilen Nabizade Nazım’ın Karabibik romanı ve Yaşar Kemal’in romanlarında mültezim çarpıcı bir figür olarak işlenir.

İltizam sisteminde mültezim, bir yörenin vergisini peşin olarak devlete öder. Ardından kamu gücünü de arkasına alarak ahaliden kârıyla birlikte vergi toplar. Köylünün mahsulüne el koyar, bir otorite figürüne dönüşür.

Mültezimler tarihin derinliklerinde kalmadı. Bugün de bazen yasal düzenlemelerle bazen de -daha vahşi biçimde- ortak alanlarımıza el koyarak varlıklarını sürdürüyorlar. Geçtiğiniz yola, girdiğiniz denize, kamp yaptığınız yada hayvanlarınızı yaydığınız ormana, yeraltı kaynaklarına ve evinizin önüne kadar ellerini uzatıyorlar..

Günümüzde mültezimlik henüz vergi gelirlerini doğrudan satışa yönelmese de müştereklerin uzun vadeli kiralanması ve tahripkâr kullanımı biçiminde kendini gösteriyor. 2025-2026 yıllarında art arda çıkarılan düzenlemeler bunun örnekleri. Bir diğer örnekse maden şirketlerinin ruhsat süreçlerini hızlandıran ve “acele kamulaştırma” yolunu açan kanun değişiklikleri ile 2026’da Adana’dan Trabzon’a kadar birçok bölgede orman vasfı taşıyan alanların “orman sınırları dışına” çıkarılması oldu[11]. Bu araziler artık madencilik, turizm veya inşaat gibi farklı amaçlarla kullanılabilecek. Böylece herkese ait alanlar ve kaynaklar sözde ‘kamu adına’ sermayeye açılmış olacak; çitlerle çevrilecek, yeni rant alanları yaratılacak ve yasalarla korunacak.

Deli Dumrul’dan Mülksüzleştirme Yoluyla Birikime

Dede Korkut’un Deli Dumrul’undan farklı olarak bugünün ‘Deli Dumrul’ları bambaşka: Dün köprüden geçeni de geçmeyeni de tehdit ederken, bugün müştereklere el koyan bir mülksüzleştirmeyi ifade ediyor. Ve biz onlara o kadar alıştık ki, artık onların varlığını düzenin gereği olarak görüyoruz.

David Harvey’in 2003’te kavramlaştırdığı mülksüzleştirme yoluyla birikim (accumulation by dispossession) neoliberal politikaların sonuçlarını ve bir anlamda emperyalizmin yeni aşamasını anlaşılır kılmak için kullanılmıştı. Harvey’e göre mülksüzleştirme çok boyutlu bir süreç: Mülksüzleştirme, yalnızca topraklara zorla el konulması değil; aynı zamanda Akbelen’de veya maden eylemlerinde olduğu gibi hukuk yoluyla ele geçirmeyi de ifade eder. Harvey, mülksüzleştirmeyi özelleştirmeyle sınırlamaz. Özelleştirmeyle birlikte mülksüzleştirme toprağın ve doğal kaynakların kullanım haklarının devrini de kapsar. Mülksüzleştirme, büyük maden sahalarının sermaye gruplarına devri gibi örneklerdeyse servet transferini de kaçınılmaz olarak doğurur.

Mülksüzleştirme yoluyla birikim kavramının ilham kaynaklarından biri İngiltere’de 13. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar süren “çitleme hareketidir”. Yörede yaşayan herkese ait araziler çitlenerek özel mülkiyete geçirilmek istenir. Çitleme hareketi[12] bazen başarılı olmuş bazen ise tepkilerle geri çekilmişti.

Bugün Türkiye’de “kamu kiralamaları” adı altında karşılaştığımız uygulamalar, bu sürecin modern bir karşılığı. Her ne kadar kamu kiralamaları ve KÖİ’ler mülkiyet devrini içermese de uzun dönemli kullanım hakkı devrini sağlıyor. Üstelik bu süreçte sermayeye sınırsız bir tahakküm alanı açılıyor.[13] Ancak uygulamadaki sorunlar ve çarpıklıkların yanı sıra asıl mesele bu durumun giderek normalleşmesi üzerinden belirginleşiyor.

Harvey’in “mülksüzleştirme yoluyla birikim”[14] tanımı altında anlaşılabilecek uygulamalar aynı zamanda kapitalizmin en vahşi ve somut biçimine yani ekstraktivizme dönüşüyor. Ekstraktivizm, bir coğrafyayı yeşertilecek, yaşanacak bir yer olarak değil posası çıkarılıp ardından kirli ve zehirli bir hafriyat alanı olarak bırakmak demek. Akbelen’de ormanların kesilmesiyle oluşturulmuş ve giderek büyüyen devasa oyuklar ile kazı alanları, Erzincan’da inanılmaz boyutlara ulaşmış zehirli siyanürlü toprak atığı ve Soma’da aşırı yoğun tempo ile kazılan, yüzlerce işçiye mezar olmuş madenler…[15] Her biri, kapitalizmin yöre sakinlerini sorunlarla yüz yüze bırakan vahşi sonuçlarının örnekleri.

Hemen her sene kuraklığın giderek daha derinden etkilediği Sapanca Gölü’ne ilişkin haberler yakın zamanda yine kamuya yansımıştı. Sapanca’yı besleyen dere ve su kaynakları üzerinde kurulan sekiz su fabrikası[16] tamamen yasal, muhtemelen periyodik denetimlere tabi. Ancak bu durum şu gerçeği değiştirmiyor: Sakarya ve Kocaeli’nin temel içme suyu kaynağı olan Sapanca Gölü’ne dökülmesi gereken kaynaklar su endüstrisini besliyor. Üstelik, fabrikaların yasal güvence altında olmaları su kıtlığı derinleşirken bile kapasite artırımı taleplerini meşrulaştırıyor.[17] Bu durum, toplumun öfkesinin kaynakları sömüren fabrikalara yönelmesinin de önüne geçiyor.

Yasal düzenlemelerin legallik bariyerini toplum ve sermaye arasına kurmasının hemen her yerde örnekleri var. Şehirlerden ilçelere kadar nereye baksak paralı turnikelerle ve doğal kaynakları ürünleştiren kamu kiralamalarıyla çevrelendiğimizi görüyoruz. Yasal, vergisi ödenen, hakları olan ve devlet gücüyle korunan işletmeler hepimize ait olan müşterekleri “tesisleştirip” çitlerle çeviriyorlar. Düne kadar herkese açık alanları parkomatlarla, her yaz kamp yapılan ya da yüzülen sahiller fiş kesen görevlilerle, herkese ait araziler ise maden şirketlerince kuşatılıyor.

Bu durumu normalleştirmek için ise yapılandırılmış, çitlendirilmiş, işletmeye dönüştürülmüş olanın değerli olduğu algısı yaygınlaştırılıyor. Böylece toplumun, kendisini peşinen yağmacı ve tekinsiz olarak kategorize etmesine de izin veriliyor. Mutlak itaat bekleyen kurallar sistemi, Deli Dumrul’u ve köprüsünü sorgulamayı bırakın bizden ona alışmamızı ve tam bir iman ile “gerekli görmemizi” de istiyor. Sonuçta regüle edilmemiş, yapılandırılmamış, kendi doğallığında herkese ait olma durumunun giderek bir “istisna”ya dönüşmesine tanıklık ediyoruz.[18]

Doğanın ürünleştirilmesinde kapitalizmi es geçemeyiz. Bu noktada Mark Fisher’in vurgusu önemli: “Dünyanın sonunu hayal etmek bile kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay” diyen Fisher bu kuşatmayı yalnızca sanat ya da reklamcılığın propaganda anlatısıyla sınırlamıyor. Kültürün, ekonominin, eğitimin düzenlenmesini koşullayan ve aksi itirazları “görünmez bir bariyer” ile engelleyen bir evreden söz ediyor. Kapitalizmin bu yeni evresiyle, yani sürekli dayatılan, sınırlanan ve daraltılan alanların zorunlu olduğu sanrısıyla karşı karşıyayız.

Düzenlenmeyen, herkese ait olan, devletin katı denetimine ve tahsis ediciliğine izin vermeden gelişecek her ilişkinin mutlak kaotik ve kötü olduğuna inandırılıyoruz. Yapılandırılmamış alanlara güvensizlik, aslında insanın kendi inisiyatifini ve dayanışmaya olan inancını da kemiriyor. Böylece bir yandan güvensizlik yeni normale dönüşürken öte yandan ormanı, kıyıyı, parkı “parayla satın alabilenlerin” mekânına dönüştürmek, sınıfsal ayrımı derinleştiriyor. Üzerinde yaşayanlar başta olmak üzere herkese ait olan ormanlar, dereler “orada yaşamayan” sermaye gruplarının inisiyatifine geçiyor. Hardin’in 1968’te kaleme aldığı ve herkese açık kaynakların sonunda daha büyük kıtlığı doğuracağını iddia ettiği “müştereklerin trajedisi” tezi bu konuda hâlâ modern devletin bakış açısı. Oysa daha fazla kontrol = daha iyi sonuç algısını aşan bir hayli örnek var. Hardin’e karşı çıkan Elinor Ostrom, çalışmasında[19] müşterek kaynakların –örneğin İspanya’daki sulama birlikleri veya Japonya’daki ortak ormanlar– kullanıcıları tarafından sürdürülebilir biçimde yönetilebileceğini göstermiştir. Türkiye’de de bazı yayla ve mera yönetimleri, devletin katı düzenlemeleri olmadan yüzyıllar boyunca ortak kurallarla işlemiş, aşırı otlatmayı önlemiştir. Ne yazık ki bu geleneksel müşterek yönetim biçimleri modern mera yasalarıyla tasfiye edildi. Kısacası, inisiyatif alanı bırakan daha az kural, kötücül bir fırsatçılığı her zaman körüklemediği gibi işbirliğini ve paylaşımı daha canlı tutabiliyor.

Her şeye rağmen “müştereklerin trajedisi” tezini bir modern devlet olarak Türkiye’de sonuna kadar kullandı.. Üstelik sadece kamu teşekküllerinin özelleştirilmesi ve devlet denetimindeki kaynakların kullanım haklarının sermayeye devri ile sınırlı kalmadı bu durum. Bu tez bir anlayışa dönüştü ve doğayla ilişki kuran bakış açımızı yeniden yapılandırdı. Böylece doğayla yalnızca “müşteri” kimliğiyle ilişki kurarsak zarar vermeyeceğimiz duygusu yerleşti. Ücretini ödediğimiz yapılandırılmış ortamları ve hizmeti değerli görürken, ücretsiz ve doğal olanın (yapılandırılmamış) kategorik olarak tekinsiz / değersiz ya da yağmaya açık görme anlayışı buradan besleniyor. Oysa bu yaklaşım hem iktidarla hem de varlıkla ilişkimizi temelden bozuyor: Yetiştiren, yerleşen, katılan olmaktan çıkıp hiçbir sorumluluğu yüklenmeden “parasını verdikten sonra” faydalanma anlayışını doğuruyor. Diğer yandan Deli Dumrul’u para kesen bir eşkıya olarak değil; modern biçimiyle mekanı disipline eden bir kimliğe büründürüyoruz. Mekânın kime ait olduğunu hatırlatan ve o mekanda nasıl davranılması gerektiğini dikte eden bir yaklaşımla normalleştiriyoruz. Üstelik olası itirazları da (madene karşı direniş, “ücretsiz olsun” talepleri gibi) düzeni bozan kötü niyetli tutumlar olarak kategorize ediyoruz.

Yaratılan rıza üretimini ve Deli Dumrul’lara yalnızca boyun eğen değil, onları ‘gerekli’ gören koşulları aşmak mümkün. Görünmez bariyerlerden kurtulmanın ilk aşamasıysa düzenin “alternatifsizlik” illüzyonunu parçalamaktan geçiyor. Müşteri ya da seyirci olmakla yetinemeyiz. Doğayı ve yaşamı sermayenin “profesyonel”liğine teslim etmeden de iyi yanlarımızla varoluşumuzu sürdürebiliriz.

Bu yazı Birikim web sayfasında yayınlanmıştır.

KAYNAKÇA

  • Fisher, M. (2009). Kapitalist Gerçekçilik. (Çev.) İstanbul: Encore Yay.
  • Harvey, D. (2003). Yeni Emperyalizm. (Çev.) İstanbul: Sel Yay.
  • Hardin, G. (1968). The Tragedy of the Commons.
  • Ostrom, E. (1990). Müştereklerin Yönetimi. İzmir Ekonomi Ünv. Yay.
  • Gorz, A. (2019). İktisadi Aklın Eleştirisi. (Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yay.

[1] https://yenipencere.com/haberler/milli-parklar-sirketlere-aciliyor/

[2] https://gazeteoksijen.com/ekonomi/maden-ruhsati-sayisi-23-yilda-325-kat-artti-sektorun-gsyh-icindeki-payi-degismedi-266740

[3] https://www.ekoiq.com/akbelende-maden-icin-acele-kamulastirmaya-tepki-koylerimiz-haritadan-tamamen-silinebilir/

[4] https://bianet.org/haber/ikizkoyluler-akbelen-ormani-yasiyorsa-direnisimiz-sayesinde-271547

[5] https://ekolojienstitu.org/bilecikte-on-binlerce-hektar-orman-maden-ruhsatlariyla-sirketlere-devrediliyor/

[6] https://ankahaber.net/haber/detay/giresunun_seku_koyundeki_maden_direnisi_4uncu_gununde__yurutmeyi_durdurma_kararina_ragmen_sondaj_makinesi_sahaya_cikarildi_303496

[7] https://www.tema.org.tr/basin-odasi/basin-bultenleri/kaz-daglari-yoresinde-madencilik-raporu

[8] https://medyabar.com/haber/27441091/buyukdemir-kasaplara-sucuk-yapma-izni-verilsin

[9] https://www.tarimdanhaber.com/kadin-ciftciyi-cileden-cikaran-ceza-organik-tarim-sertifikali-urunune-167-bin-lira-ceza-kesildi

[10] İlginç bir örnek için: Kobakizade İsmail Hakkı, Bir Mübadilin Anıları, İstanbul: Yapı Kredi Yay., 2008.

[11] https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/21-ilde-bazi-alanlar-orman-sinirlari-disina-cikarildi/3841469

[12] Meryem Çakır Kantarcıoğlu, “Ortak Toprakların Özel Mülkiyete Dönüşmesi mi?”, MSY Dergisi, https://dergipark.org.tr/tr/pub/msydergi/article/1250974

[13] Duygu Öztürk ve Serdal Bahçe, “Mülksüzleştirme Yolu ile Birikimin Yeni Aracı: Kamu Özel İşbirlikleri”, Mülkiye Dergisi 47, sayı 2 (2023).

[14] David Harvey, kavramsallaştırdığı “mülksüzleştirme” ile ilgili dikkat çekici tanımlamalarından biri de onun işlevselliği üzerinedir. Harvey, Neoliberalizmin Kısa Tarihi isimli eserinde mülksüzleştirmeyi neoliberalizmin servet ve gelir dağılımındaki temel unsurlardan biri olarak görmesidir. Bkz: David Harvey, Neoliberalizmin Kısa Tarihi, (ilgili bölüm: “Neoliberalizm Yargılanıyor”).

[15] Soma ile ilgili detaylı bir rapor: https://www.tmmob.org.tr/sites/default/files/somaraporu.pdf

[16] https://yesilgazete.org/su-fabrikalari-sapanca-golunu-yok-ediyor/

[17] https://www.sakaryayenihaber.com/haber/26486478/sapanca-golu-2910-seviyesine-ulasti-su-fabrikasi-kapasite-artirma-talebinde-bulundu

[18] Mark Fisher, Kapitalist Gerçekçilik: Başka Alternatif Yok mu?, Habitus Kitap, s. 26.

[19] Elinor Ostrom, Müştereklerin Yönetimi, Kolektif Eylem Kurumlarının Evrimi, İzmir Ekonomi Ünv. Yayınları

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

Hicret, Takvimde; Ümmet, Mekke’de Kaldı! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Yeni bir Hicrî yıla giriyoruz.

Takvimler değişiyor. Ay yeniden doğuyor. Muharrem yeniden kapımızı çalıyor.

Fakat insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor:

Biz gerçekten yeni bir yıla mı giriyoruz yoksa aynı utançların, aynı suskunlukların ve aynı teslimiyetlerin içinde dönüp duran bir zaman çemberinde mi yaşıyoruz?

Hicret, sadece yılları saymak için başlangıç kabul edilmiş bir tarih değildir.

Hicret; bir yürüyüştür.

Bâtıldan hakikate…

Korkudan cesarete…

Konfordan sorumluluğa…

Putlardan tevhide…

En önemlisi ise suskunluktan şahitliğe doğru yapılan büyük bir yürüyüştür!

Bugün Müslümanlar olarak Hicret’in yıl dönümünü kutlarken Hicret’in rûhundan ne kadar uzağa düştüğümüzü konuşmak zorundayız.

 

Allah Resûlü (sav) Mekke’den ayrılırken yalnızca bir şehri terk etmiyordu.

Bir düzeni reddediyordu.

Bir ekonomik sistemi reddediyordu.

Bir zulüm mekanizmasını reddediyordu.

Bir sahte meşruiyet düzenini reddediyordu.

Mekke’nin asıl problemi taşlardan yapılmış putlar değildi.

Asıl problem, insanın hakikati terk edip güce teslim olmasıydı.

Bugün de soru aynıdır:

Biz hangi Mekke’nin hangi putlarıyla uzlaşmış durumdayız?

Petrol kulelerinin gölgesinde yükselen saraylar mı?

Banka hesaplarının ilahlaştırıldığı ekonomiler mi?

Koltukların vahiyden daha değerli hâle geldiği iktidarlar mı?

Yoksa mazlumların kanı üzerine kurulan diplomatik masalar mı?

 

Gazze yanıyor.

Çocuklar enkaz altında büyüyor.

Anneler evlatlarını toprağa kefensiz veriyor.

Hastaneler bombalanıyor.

Açlık bir silah olarak kullanılıyor.

Dünyanın gözü önünde bir halk sistematik olarak yok edilmeye çalışılıyor fakat tarihin kaydedeceği en acı gerçeklerden biri belki de şu olacaktır:

Gazze sadece bombalarla kuşatılmadı.

Gazze, Müslümanların suskunluğu ile de kuşatıldı.

Bir milyarı aşkın Müslüman…

Dünyanın enerji kaynaklarının önemli bir kısmını elinde bulunduran devletler…

Trilyonlarca dolarlık servet…

Stratejik boğazlar…

Kıtaları birbirine bağlayan coğrafyalar…

Ve bütün bunlara rağmen ortaya çıkan manzara:

Güçlü görünen ama etkisiz,

Kalabalık görünen ama dağınık,

Zengin görünen ama iradesiz bir ümmet.

Bu nasıl bir paradokstur?

Bu nasıl bir felç hâlidir?

Malik Bin Nebi‘nin yıllar önce işaret ettiği gibi, sömürgecilik çoğu zaman önce toprağı değil zihni işgal eder.

Bugün birçok Müslüman ülke, fiziksel olarak bağımsız görünse de zihinsel ve siyasal bağımlılık zincirlerini kırabilmiş değildir.

 

Bir zamanlar Kudüs için ordular hazırlayan coğrafyalar, bugün işgalcilerle ticaret hacimlerini açıklamakla övünüyor.

Bir zamanlar ümmet bilinci inşa eden başkentler, bugün uluslararası güç merkezlerinden gelecek onayları bekliyor.

Bir zamanlar mazlumların sığınağı olan yönetimler, bugün emperyal sistemin bölgesel taşeronları hâline gelme yarışına giriyor.

Normalleşme adını verdikleri şey bazen hafızanın silinmesidir.

Barış dedikleri şey, çoğu zaman teslimiyetin yeni adıdır.

Diplomasi dedikleri şey bazen vicdanın mezar taşıdır.

Tarih, “Abraham Anlaşmaları”nı ya da benzeri süreçleri sadece siyasî belgeler olarak okumayacaktır.

Aynı zamanda ümmetin hafızasında açılan büyük yaraların kayıtları olarak da okuyacaktır.

 

Elbette yalnızca yöneticileri suçlamak da kolaycılıktır çünkü her saltanat biraz da onu sessizce seyreden kalabalıkların eseridir.

Bugün bizim de kendimize bakmamız gerekiyor.

Hangi korkularımız hicret etmemize engel oluyor?

Makamlarımız mı?

Konforumuz mu?

İtibar kaygımız mı?

Çocuklarımızın geleceği bahanesiyle meşrulaştırdığımız suskunluklarımız mı?

Kaçımız hakikati bildiği hâlde konuşmuyor?

Kaçımız zulmü gördüğü hâlde görmezden geliyor?

Kaçımız vicdanını kariyer plânlarına kurban etmiş durumda?

 

Belki de bugün yeniden sorulması gereken soru şudur:

Bugün Medine nerede?

Evet, Medine bir şehirden önce bir bilinçtir.

Medine, hakkın güçten üstün tutulduğu yerdir.

Medine, kardeşliğin çıkar hesaplarını aştığı yerdir.

Medine, mazlumun kimliğine bakılmadan sahiplenildiği yerdir.

Medine, korkunun değil sorumluluğun belirleyici olduğu yerdir.

Eğer böyle bir bilinç yoksa, dünyanın herhangi bir köşesinde kurulmuş en görkemli şehirler bile yeni Mekkelerden başka bir şey değildir.

Eğer böyle bir bilinç varsa, dünyanın en küçük direniş çadırı bile yeni bir Medine olabilir.

 

Yeni bir Hicrî yıla girerken belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey yeni takvimler değildir.

Yeni sloganlar da değildir.

Yeni diplomatik cümleler hiç değildir.

Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey; yeniden hicret etmektir.

Korkularımızdan hicret etmek…

Konforumuzdan hicret etmek…

Milliyetçiliklerimizden hicret etmek…

Mezhepçiliklerimizden hicret etmek…

İktidarların gölgesine tutunmaktan hicret etmek ve yeniden hakikatin tarafına yürümektir!

Hicret, bir tarihin başlangıcı değil; her çağda yeniden verilmesi gereken bir bilinç sınavıdır.

Bu nedenle yeni yılın eşiğinde birbirimize sadece tebrikler sunmayalım.

Önce vicdanlarımızın enkazına bakalım.

Önce Gazze’nin karanlığında kaybettiğimiz insanlığımızı arayalım.

Önce hangi saltanatları hakikatin önüne koyduğumuzu sorgulayalım.

Sonra kendimize şu soruyu soralım:

Eğer bugün Allah Resûlü’nün çağrısı yeniden yükselseydi biz, Mekke’de kalmayı mı seçerdik yoksa Medine’ye yürümeyi mi?

Yeni yılın gerçek muhasebesi budur.

İşte ancak o muhasebeyi yapabildiğimiz gün, hicret yeniden başlayacaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

“Başta mesele sadece şarkı söylemekti”

Yayınlanma:

-

Arnavutluk’taki protestoları gördünüz mü? Trump’ın kızı ve damadı tarafından satın alınan Zvërnec bölgesinin yeni bir siyonist şebeke merkezine dönüştürülme planı, 3 milyon nüfuslu bu ülkede on binleri sokağa döktü. Yürüyüşe geçen kalabalık tel örgüleri aştı, polisle karşı karşıya geldi.

Protestolar o denli büyüdü ki bölgenin satışını yapan iktidar açıklama yapmak zorunda kaldı. Bölgeyi siyonist elitlere teslim eden Arnavutluk Başkanı Edi Rama, konuşmasında protestoları itibarsızlaştırma yoluna gitti. Oysa defalarca görüldüğü gibi kitleselleşme eğilimindeki sokak hareketleri iktidar tarafından küçümsendiğinde daha da büyüyor. Şiddet kullanıldığında ise uzun vadede elitleri koltuklarından edecek bir “kan davası”nın temelleri atılıyor. Türkiye’de “Gezi olayları”, ABD’de “Occupy hareketi”, Mısır’daki Tahrir Meydanı’nda yükselen öfkeli eylemler aynı biçimde başladı, iktidarların itibarsızlaştırmaya dönük her müdahalesiyle kitleselleşti. Ezici şiddet ise direnişin ortak hafızasına dönüştü. 1961’de Cezayir’de bağımsızlık mücadelesi sürerken direnişi alevlendiren ve Avrupa’ya taşıyan Fransızların meşhur “Paris katliamı” oldu. Mısır’da Rabia Meydanı’nda göğsünden vurularak katledilen 17 yaşındaki Esma Biltac’den Suriye’de Hamza Ali el-Hatib’e kadar devletin kullandığı kahredici şiddet kalabalıkları tamamen dağıtamadı, kimseyi ilelebet susturamadı.

Arnavutluk’ta ABD Başkanı’nın kızı ve damadına yönelik doğrudan bir eylem pek alışıldık değil. Sırpların Kosova müdahalesi sırasında NATO ve ABD’nin Arnavutlar lehine devreye girmesiyle pekişen ve bugüne dek olumlu seyreden ilişkiler, bu eylemi çok daha sıra dışı kılıyor. Belki de Trump’ın kızı ve damadı, Arnavut toplumunun ABD’ye duyduğu bu tarihsel sempatiye güvendikleri için açıklamalarında böylesine pervasızdı. Fakat beklenen olmadı, Arnavut toplumunda büyük bir tepki yükseldi. Üstelik tepkileri karikatürize etmeye çalışan Edi Rama’nın “göstericiler benim çocuk yediğimi de açıklarlar” şeklindeki Epstein göndermesi de ikna edici bulunmadı.

Arnavutların Epstein ve ABD elitlerine yönelik nefretle gelişen tepkileri belliki bunlarla sınırlı da değil. Protestoların giderek anti-siyonist bir biçime bürünmesinin arkasında Gazze ile görünür olan emperyalizmin ve sermayenin küstahlığı da yatıyor. İsrail’in stadyumda, seyirci önünde hazırlık maçı yapabildiği nadir ülkelerden biri olan Arnavutluk’ta müsabaka günü olanlar bunu doğruluyor. Öyle ki seyirciler İsrail Milli Marşı’nı ıslıklamakla kalmadı; İsrailli oyuncuların anlatımına göre Arnavut futbolcular da maç boyunca rakiplerine son derece sert davranarak hakaretler savurdu.

Balkanlar’ın İtiraz Karnesi

Halk hareketleri marjinal görüntüden sıyrılıp göz ardı edilemeyecek bir kamusallık kazandığında, sürecin nasıl ilerleyeceği ve nerede sonuçlanacağı çoğu zaman belirsizdir. Estonya’nın bağımsızlık mücadelesini “Şiddetsiz Direniş” kitabında anlatan Todd May bir göstericinin dilinden bu belirsizliği şöyle özetler: “Başta mesele sadece şarkı söylemekti, sonra aniden bundan fazlasını söylemek oldu, demek istediğimi anlıyor musun…”

Balkanlar, sivil hareketlenmeler açısından son derece zengin örneklerle dolu. Üstelik bu eylemler hükümet deviren, bakanları istifaya zorlayan, özelleştirme durduran hayli önemli bir başarı karnesine de sahip. Bulgaristan’da 2011’den 2025’e kadar düzenlenen eylemler Bulgar oligarklarına karşı önemli kazanımlar sağladı. Gücü tekelleştiren Borisov halk hareketleriyle koltuğunu kaybetti.

Yunanistan’da Şubat 2023’te gerçekleşen tren kazasında 57 kişinin hayatını kaybetmesi yüz binleri harekete geçirdi. Sonunda Ulaştırma Bakanı istifasını sunmak zorunda kalırken “şeffaflık, liyakat ve adalet” talebi Yunan sivil toplumunda kalıcı bir fay hattı yarattı.

Sırbistan’da muhalefet liderlerine yapılan baskıların fiziksel şiddete kadar varması Sırp tarihinin en kitlesel gösterilerinden birine yol açtı. Sırbistan Başkanı değişmedi ama ilk kez Sırp seçimleri muhalefet tarafından bu denli geniş biçimde boykot edildi. Yine Sırbistan’da bu kez 2022’de çok uluslu Rio Tinto şirketinin Jadar Vadisi’nde açmayı planladığı devasa lityum madenine karşı toplumsal muhalefet sokakları doldurdu. Sonuçta iktidar ilgili yasal düzenlemeleri geri çektiği gibi Rio Tinto’nun lisanslarını da iptal etmek durumunda kaldı.

Arnavutluk'taki protestolar

İktidarların Savunma Hattı ve “Kamu Düzeni” Söylemi

Elbette eylemlere ilişkin eleştiriler de olmadı değil. Sokak isyanlarına dönüşen, krizler doğuran her eyleme ilişkin iktidarın temel itiraz, öncelikle “kamu düzenini bozmak”tı.

Sadece Balkanlarda değil dünyanın her yanında yükselen itirazlar sokak isyanlarına dönüşünce bu eylemlere yönelik temel eleştiri düzenin bozulması üzerine olmuştur. Örneğin Bulgaristan’daki eylemlerin bir temsil krizi yarattığı ve ülkeyi defalarca erken seçim sarmalına soktuğu ifade edildi. Yunanistan’dan Türkiye’ye kadar gerçekleşen her sivil eylemde kitleler iktidarlar tarafından “ikna edilemeyince” önce düzeni bozmakla suçlandılar ardından da küresel güçlerin kışkırtmalarıyla hareket ettikleri iddia edildi.

Arnavutluk’ta da yaşananlar farklı değil. Edi Rama’nın göstericilere karşı alaycı tavrı arttıkça muhalefet daha da tırmandı. Bir tarafta Rama’nın hitap ettiği, büyük çoğunluğu devlet memurlarından oluşan bir kitleye karşın öte yanda Arnavutluk’un farklı sınıfsal tabanlarından katılımla hızla gelişen aktif ve büyüyen bir eylemsellik var. Öyle ki yakın tarihte ABD’nin Kosova’da saha müttefiki olarak gördüğü UÇK da Rama’ya ve dolaylı olarak ABD elitlerini de karşılarına alarak sokaklara iniyor gibi görünüyor.

Sokağın Kırılganlığı ve Unutulmayan Travmalar

Yinede hızla alevlenen toplumsal hareketlerin bir “kampanya siyaseti” olduğunu unutmamak gerekir. Sokaktaki coşkunun motivasyonları zayıfladığında direnç düşerken eylemciler evlerine doğru geri çekilir. Türkiye’de Gezi olayları, Mısır’da 2013’te Mursi’nin bir askeri darbe ile devrilmesinin ardından yaşanan Rabia eylemleri bu açıdan iki önemli örnek.

Gezi, geniş ve farklı toplumsal kesimleri bir araya getiriyor gibi görünse de yine de kuşatıcılığı soru işaretiydi. Türkiye’de neoliberal politikalara, sermayenin sürekli artan rant alanlarına ve en önemlisi iktidarın devlet gücünü hesapsız kullanmak için diretmesine karşı önemli bir mevzi inşa edilebilirdi. Anadoluya yayılan, fiziksel merkezini kaybettiğinde bile dinamizmini koruyan hareketin temel sorunu itiraz çerçevesini yeterince iyi anlatamamasıydı. Hamaset, politik kutuplaşmalar ve sürekli hatırlatılan yakın tarihin travmaları da Gezi’nin anlaşılmasını zorlaştırdı. Yinede Gezi, Türkiye’de siyasetin de toplumsal hafızanın da bu coğrafyada örneğine az rastlanır merkeziyetsiz bir toplumsal mobilizasyon örneği oldu.

Gezi-Taksim Direnişi İçin Düşünceler - Oggito

Bir diğer -başarısız örnek- Rabia protestoları ise 2013’te Mısır’da gerçekleşti. Mursi’nin devrilmesinin ardından çıkan kitlesel protestolar ordu tarafından şiddet kullanılarak bastırıldı. Üstelik şiddet sadece ordu eliyle uygulanmadı. Aynı zamanda “baltacılar” adı verilen paralı sokak çeteleri kullanıldı. Kitlesel baskı, sistematik işkence ve ölümlerin sembolüne dönüşen “Rabia Meydanı Katliamı” eylemler için bir dönüm noktası oldu. İhvan’ın açıklamasına göre iki binden fazla kişi darbeciler eliyle katledildi. Kayıpların bu denli artması kitlesel mobilizasyonu ve yeniden örgütlenmeyi zorlaştırdı.

Adım adım Rabia katliamı

Gezi ve Rabia’dan Arnavutluk eylemlerine kadar her kitlesel hareketlenmenin başarısı yada başarısızlığında kendine özgü gerekçeler var. Eylemler bazen muhalefetin kamusallaşamaması nedeniyle sönümlenirken bazen de ezici devlet şiddetinin süpürücülüğü karşısında tutunamadı. Ancak sonuçlanamayan eylemler unutulmadı. Bunun yerine hala toplumsal hafızada varlığını koruyor. Bir tür tamamlanamamış travma durumunun topluca yaşanması durumu gibi, unutulmuyor. Özellikle devreye işkence ve katliamlar girdiğinde toplumsal hafızada travma derinleşiyor, bir anlamda “kan davası”na dönüşüyor. Gücü, kahredici devlet şiddetiyle elde tutmanın imkansızlığını biliyoruz aslında. 16. yüzyılda yaşayan Boetie’nin dediği gibi “boyunduruğun tadı her yerde ve her iklimde acıdır.” Rıza imalini imkansız kılan kaba şiddet sahneye çıktığı anda iktidar ile halk kitleleri arasında muhakkak bir güven krizi yaratıyor.

Modern devlet bu gerçeği gördü.

Toplumsal kalkışmalarda bu nedenle artan sıklıkla şiddeti kullanmadan önce ikna etme, etkisizleştirme, aparatlaştırma yollarını deniyor. Bu stratejilerin tutmadığı durumlarda itibarsızlaştırma ve yıldırma seçeneklerini devreye alıyor. Bu açıdan Arnavutluk önemli bir örneğe dönüştü. Edi Rama önderliğinde Arnavutluk iktidarı, eylemcileri ikna etmeye, ikna edemediğinde itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Bu stratejinin sonuçlarını anlamak için henüz erken ama görünen o ki iktidar giderek inandırıcılığını yitiriyor. Dolayısıyla eylemlerin bugün nasıl biçim alacağı ve sokaktaki motivasyonu nasıl koruyacağı konusu çok önemli.

Sistemin “Altını Oymak”

Todd May’in “Şiddetsiz Direniş” tezi bu aşamada anlamlı bir strateji olarak düşünülebilir. Küresel neoliberal yapıyla entegre modern devlet için rıza imali hala önemli bir meşruiyet kaynağı. Kolonyal dönemin saf şiddet içeren yönetme biçimlerinin zamanla tırmandırdığı nefret, güvensizlik ve iktidarı kemiren toplumsal muhalefet yerini iktidarın anlatısına gönülden sahip çıkan razı vatandaşlardan oluşan modern toplumlara bıraktı. Denetimi çok daha etkili ve derinlikli hale getiren bu toplumsallıktan hiçbir iktidar kolayca vazgeçmeyecektir.

Fakat yinede Todd May’in hatırlattığı şu gerçeği unutmamak gerekiyor: “Neoliberalizme arka çıkanlar çoğunlukla silahsız olsa da, neoliberal düzen, ezici bir polis ve ordu desteğine sahiptir.” Sürekli güç biriktiren, modern öncesi döneme göre toplumsal hayatın kılcal damarlarına kadar yayılan güvenlik politikalarıyla modern devletin şiddet aygıtıyla mücadele hiç kolay değil. Tod May, anlamlı bir öneri sunuyor: “Çevremizi saran ve hayatlarımıza nüfuz eden çok sayıdaki baskıcı kurum ve faaliyetleri nasıl alaşağı edeceğimizi sormak yerine, altlarını nasıl oymamız gerektiğini sormalıyız. Bunlara karşı, haysiyetin tanınmasına ve herkesin eşit olduğu varsayımına dayanan bir şekilde itaatsizliği nasıl besleyeceğimizi de sormalıyız” Modern dönemde “rıza imalini” imkansızlaştıracak bir “şahitlik eylemi” günün sonunda hegemonyanın anlatısını da parçalayacak sahici bir mücadele hattı sunuyor. Çünkü Boetie’nin 16. yüzyılda hatırlattığı “kölelik etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir.” ilkesi hala geçerliliğini koruyor.

 

Kaynakça

Tod May – Şiddetsiz Direniş

Étienne de la Boétie – Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bağımsız Sinemaya H. Mirza Aydın’dan Yeni Soluk: GÜÇSÜZ

Yayınlanma:

-

Bağımsız sinema geleneğinin yeni nesil yönetmenlerinden H. Mirza Aydın’ın senaryosunu yazıp yönettiği ilk filmi “Güçsüz” ilk olarak 1-6 Haziran tarihleri arasında SEE (South-East European) Film Festivali kapsamında izleyici karşısına çıktı.

Film, ulusal veya uluslararası festival yolculukları boyunca ne kadar sürede hangi duraklara uğrar ve nihayet Türkiye’de ne zaman gösterime girer bilmiyorum. Belki yönetmeni de tam olarak bilemiyordur. Zira bağımsız sinemanın, Türkiye’de “sanat filmi” olarak kodlanan ve yer yer dar bir alana haksızca hapsedilen bu gibi eserlerin yolu meşakkatli. Festival yolculuklarından ödül veya ödüllerle dönerse, o zaman başka.

Güçsüz’ün, hiç değilse yönetmeninin bu potansiyeli taşıdığını rahatlıkla söyleyebilirim. Pürüzsüz biçimde akıp giden filmi merakla seyrederken Zeki Demirkubuz’un ilk dönem filmlerinden birinin içinde olduğum hissine kapıldım.

Film, bir Türkiye klasiği olan üniversiteli işsizler ordusunun taze neferlerinden birinin hayatına odaklanıyor. Diploma sahibi olmasına rağmen bir türlü iş bulamayan ve oradan oraya savrulan Erhan (başroldeki başarılı oyunculuğuyla İlker Bağlam) bu çalkantı içinde baba olacağının haberini alır.

Erhan, filmde başrolün hakkını vermektedir fakat kendi hayatında bir erkek, koca ve baba (adayı) olarak hayli güçsüz düşmüş, düşürülmüştür. Bazı işler için fazla “eğitimli”, bazıları içinse fazla “referanssız”dır. İşsizlik oranları da zaten ne kadar örtülürse örtülsün yüksektir. Beklentiler üzerine üzerine gelirken yetersizlik hissi de günden güne kuşatmayı genişletmektedir.

İzleyici olarak bu durumu film değil bir belgesel seyreder gibi duyumsadığımı hissettim. Sakin akan bir yapıya sahip olmakla birlikte yeterli merakı veriyor izleyene. Acaba ne olacak? Bu tür filmlerin okuru yoruma açık, açık uçta, bir dört yol ağzında tek başına bırakmasına alışığız. Şahsen, bu sevdiğim bir tarz. Bir ukde gibi kalması.

Devamı gelecek mi diye bir beklenti içinde bırakıyor bizi eser sahibi. Artık o saatten sonra eser sahibi sensin. Sahibi eseri okuruna emanet etti. Severse alsın, zihninde yazsın, yönetsin diye.

Film bir halı sahada bitiyor ve ben kendimi orada, o maçı seyrederken buldum. O son bakıştaki anlamı yakalamaya çalışırken…

Güçsüz, atmosferini oluşturmayı başarmış, ayakları yere basan, soru soran bir film. Bir yerde denk gelirseniz, izlediğinize değecek, göreceksiniz.

Yönetmenin potansiyelini yeni filmlerinde ne seviyeye çıkartacağını merakla takip edeceğim; bir sinema eleştirmeni olarak değil, haddim değil, sinemayı sanat yapan niteliğin peşinde bir okur olarak sadece!

*Filmin Fragmanı

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x