Connect with us

Söyleşiler

Ahmet Örs ile 35C Romanı Çerçevesinde Söyleştik: İnsan Haddini Ne Kadar Aşabilir?

Yayınlanma:

-

Ahmet Örs’ün yeni kitabı 35C romanı üzerine kendisiyle söyleşi yaptık.

Soruları romandan alıntılar üzerine oluşturdum. Bu alıntılardaki fikirlerin roman kahramanlarından ziyade yazarın kendisine ait olduğu kabulüyle hareket ettim.

“İşte sizden çocuklar, derdi öğretmeni ortaokuldayken, bir fotokopi gibi olmanızı, anlattığım her şeyi aynen yazılı kağıdına geçirmenizi istiyorum.

Anladı ki o zaman Sinan, bu fotokopi sadece bir makine değildir. Bambaşka zihniyettir. Cevat amcası fotokopiye lanet eden nutuk çekmişti. Sinan alelacele elinde ders notlarıyla fotokopi çektirmesi gerektiğinden bahsettiğinde. Fotokopi, demişti Cevat amcası, bu çağın lanetidir. Emeksizliğin, tefekkürsüzlüğün sembolüdür. Teknolojiden, sahte üretimden girip feylesoflardan çıkmış, düşüncenin namusundan dem vurmuş…”

Teknolojik üstünlüğü elinde tutan müstekbirlere karşı öğrenilmiş çaresizlik, peşinen yenilgiyi kabul etme hâkim olabiliyor. Bu hususun “gayba iman” ile ilişkisini göz önünde bulundurarak teknolojiye bakışımız nasıl olmalı?

Teknoloji aracılığıyla insan sahte tanrısallık iddiasını sürdürmek istiyor, bu açık. Teknolojinin geleneksel teknik usûllerinden bambaşka bir şey olduğu ehlinin malumudur. Şimdi bundan bahsederken aklıma Challenger Uzay Mekiği geldi. 28 Ocak 1986’da infilak etmişti. Haberlerden takip etmiştik. Köydeki insanlar bile bunu izah etmekte zorlanıyordu. Üstün bir güç olarak NASA’nın, ABD’nin teknolojisi nasıl böyle bir sona teslim olabilir? Tabii olan olmuştu. Bu meseleyi durup durup hatırlamamın temel gerekçesi uzay mekiğinin adıdır. Challenger, meydan okuyucu anlamına geliyor. İnsan, âlemlere ne kadar meydan okuyabilir? Haddini ne kadar aşabilir?

35C’deki teknoloji bahsi bu çerçevede, bu zihniyet dolayımında şekillendi. Fotokopi makinesinden uzay mekiğine kadar tanrısal edimleri taklit etmek ve en nihayetinde onu aşmak modern-kapitalist uygarlığın temel hedefi idi. Öte yandan biz de teknolojinin tanrısallık iddialarının büyük bir sürat kazandığı dönemlerin çocuğuyuz yani pek çok şey biz yaşarken oldu ve olmakta.

Tam bu noktada sizin sorunuzun bel kemiğini oluşturan hususa geliyoruz sanırım: İnsan, sahte tanrısallık iddialarına, o meydan okumaya teslim olacak mı yoksa âlemlerin Rabbine teslim olan bir gayba imanla hakikate yaslanan bir meydan okumayı kendi icra edebilecek mi? ABD-İsrail’in İran saldırısı, teknolojinin yeni savaş ve süreçlerdeki hayret kesbedici görünümleri tartıştığımız meselenin ehemmiyetini tekrar ortaya koymuştur. “Ebabil, attığın zaman sen atmadın Allah attı, Rabbimizin üç bin melek ile mü’minlere yardım ettiği” gibi Kur’ânî beyanlara iman, kapışmayı başka bir evreye taşımaktadır.

Yeryüzünü alabildiğine ifsat eden ve ölümsüzlüğü hedefleyerek mutlak tanrısallığı devralmak isteyen transhümanist meydan okuma bu arzuyu ilk insandan bugüne epeyce somutlasa da gayba iman mevzuunda kaçınılmaz olarak bir çıkmaza saplanacak ve Challenger mukadderatına teslim olacaktır. Bütün bu ifsat sürecinden radikal bir hicret bizim için şu aşamada tek seçenek olarak duruyor, diyerek cevabımı tamamlayayım.

61. sayfada dil üzerine şöyle cümleler mevcut: “Yabancı sözcük kullanmayalım. Yabancı sözcük yoktur. Bütün diller Allah’ın ayetleridir.

Dilini yaban eylemek insana yazık etmektir. Diller tanış olunsun diye var edilmişlerdir.”

47. sayfada Canan üzerinden Ali Bulaç’ın “Dil meselesi din meselesi değildir.” tezine sahip çıkılıyor. Devamında da siyasi dilin, dil inşasının geçiştirilebilecek bir mesele olmadığı ekleniyor.

Dil meselesi hangi hâllerde din meselesi olarak değerlendirilebilir?

Geçiştirilemeyecek olan siyasi dile, dil inşasına söylem diyelim. Bu söylemle maddî gerçeklik arasında kopukluk var mı?

İçerisinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyor muyuz? En azından bir kısım müslümanlar olarak diyelim.

Ali Bulaç’ın Düşünce dergisinde kullanılan Türkçeye itiraz edenlere verdiği bir cevaptı bu ve meselenin özüne gelmekten sakınan ya da o bilinci fark edemeyenleri tenkit ediyordu yoksa sizin de çok isabetlice belirttiğiniz gibi “siyasal dil/söylem” bizim için doğrudan dinî bir meseledir.

İdeolojik hatların dili/söylemi ile her zaman maddî gerçeklikle arasında bir gerilim olur. Esasen bu, olmalıdır çünkü o ideolojik hat, bir dönüşümü hedefler. Vahyin, indiği Mekke müşrik toplumunda yaptığı gibi hayatı, insanı, kelimeleri, kavramları, davranışları yeniden tanımlar. Bu yeni hamlenin bir gerilim oluşturması kaçınılmazdır. Muhataplardan bu süreçte birtakım itirazların yükselmesine elbette şaşırmamak gerekir. Bütün her şeyin yapıbozumuna uğradığı bir süreçte büyük bir alt üst oluş yaşanacaktır tabii!

Üretilen söylemin, bu söylemin ana unsurlarından olan dilin varlığı, kullandığınız ifadeyle somut durumu karşılayıp karşılayamadığı onun düşünsel, ideolojik, vahyî yeterliliği ile ilgili olsa gerektir. Son sırada saydığım vahiy, genel geçer bir alımlanışa mazhar olmayabilir, varsın olsun! Bizim durduğumuz yerde en merkezî kavram olduğu için oradan ilerleyelim: Bu zeminlerin muhatap olunan gerçekliği karşılayıp karşılayamamasının insanî cehde bağlı olduğunu tespit etmek muhtemel hayal kırıklıklarının önüne geçmek bakımından son derece hayâtîdir, diye düşünüyorum. Üzerimizde taşıdığımız tarihsel birikimler ve yükler eşgüdümlü etkilerde bulunabiliyorlar. Bunların yanı sıra modern bakiye, entelektüel cehdin sorumluluklarını alabildiğine genişletmiştir. İşte tam burada sizin sorunuza “Evet, içinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyoruz!” diye cevap veremiyoruz elbette lâkin sanatın, ilmin ve farklı eyleyişlerin arayıcılığı ile yol almaktan geri durmama dikkatiyle daha olumlu cevaplar üretmeye gayret ediyoruz diyebilirim.

“Biz Zülkarneyn kıssasıyla biçimledik siyaset felsefemizi canım. Medine sözleşmesiyle. Temel hedefin zulmü parçalamak. Nerede olursa olsun. Sonra insanı serbest bırakmak. Hayatı. Tabiatı. Yazıktır bunlara. Neden tasallut edilesidirler.”

Zülkarneyn kıssası ile Medine sözleşmesinden nasıl bir siyaset felsefesi çıkarabiliriz?

Zülkarneyn kıssası tabiri caizse gadre uğramış bir kıssadır. Zülkarneyn peygamber ve kıssası, mitoloji heveslerine kurban edilmiştir. Hâlbuki öncü mü’minlerin yeryüzündeki rolünü pek güzel bir şekilde örnekleyerek izah eder. Romandan yaptığınız alıntı aslında Zülkarneyn peygamberin misyonunu özetliyor: temel hedef zulmü parçalamak! Ötesini insana, insanların şûrâlarına bırakmak gerekir. Bağlantılı olarak sorduğunuz Medine Sözleşmesi de bu şûrâların oluşumuna dair harika bir misal ve modeldir.

Kur’an’daki kıssaların siyaset felsefesi bağlamında çok güçlü anlatılar olduğunu, okuyan herkes görebilir ancak bir önceki sorunuzla da bağlantılı bir durum var burada: Söylem üretmenin gerek ve yeter şartları ihmal edilince olması gereken neticeler hâsıl olmuyor maalesef. Peygamberlerin “düzen bozucu” rolleri, yeryüzünde sınır tanımayan direniş modelleri, şûrâlar oluşturma örneklikleri siyaset felsefesi bahsinde çarpıcı paradigmatik pratikleri hayranlık uyandırıcıdır lâkin müslümanlar ağırlıklı olarak ya egemen yorumun tarihsel pratiğine ya da entelektüel ilginin yöneldiği Batı düşüncesine demir atmış durumdadır.

“İnsanlık neoliberal faşizme direniyor. Ne pankarttı o öyle. Hem de Gaziosmanpaşa bulvarında, Tokat’ta. Bilirsin o zaman literatür yeni, müktesebat sınırlıydı bu bahiste.”

“Neoliberal faşizm”i nasıl açıklayabiliriz?

Neoliberal faşizm, bizzat tanık olduğumuz bir kötülük biçimi! Hani, “Yaşayarak öğrenmek en etkili öğrenme modelidir.” derler ya, biz de bu etkiye derinlemesine maruz kaldık doğrusu, kalanlara da şahit olduk. Öyle görünüyor ki tanıklığımız devam edecek.

Neoliberalizmi, kapitalist sömürünün gözü dönmüş biçimi olarak tarif ediyorum. Şu anda sermayenin önündeki bütün engellerin kaldırılarak Anadolu’nun her bir noktasının talan edilerek yağmalanması, bu tabirin en iyi izahıdır. Sermayenin önünde hiçbir engel yoktur artık hatta devlet, egemen siyaset kolluk ve yargı imkânlarıyla onun yol açıcısıdır.

Dünya genelinde de durum bundan farklı değil elbette! Pratik birebir örtüşüyor. Şimdilerde pek çok siyasal figürün diline doladığı bir hurafe var: uluslararası hukuk! Bu terane, eğer sermayenin iştihasının önünde bir engel idiyse bile ona hiç uyulmadı ya da uyuluyormuş gibi yapıldı en fazla! Ayak bağı olarak görülünce de tümden iptal edildi.

Karadeniz’in güzelim dereleri, dağları, tepeleri; Ege’nin zeytinlikleri, ormanları nasıl “zor”a dayanarak talana açılıyorsa Hürmüz boğazı da Caracas da Gazze de aynı imkân ve araçlarla talana açılıyor. İçeride polis ve jandarmanın copu, biber gazı yargıyla birlikte talana kol kanat geriyorsa egemen dünya düzeni de bu zoru NATO’su, devâsâ donanma ve uçak filolarıyla yapıyor. Yetmiyor siyasal “zor” ve propagandatif “zor” biçimleri devreye girerek sürece eşlik ediyor. Neoliberal faşizm budur. İnsanlık, bu örgütlü kötülüğe nasıl karşı duracağına gecikmeden karar vermeli.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Söyleşiler

“Atasoy Abi” Belgeselinin Yapımcı ve Yönetmeni Sefa Sarı İle – Yasin Şafak

Yayınlanma:

-

Belgesele ilginiz ne zaman nasıl oluştu? Kendiniz ne şekilde başladınız?

Sinema ve belgeselle ilgim gençlik yıllarımdan başlar, sürekli film ve belgesel izlerdim. Sonraları sinema ve siyaset bağlamında yazılar yazdım. Arkadaşların belgesellerinde serbest gazeteci olarak röportaj verir, fikirlerimi paylaşırdım. Tabii izleyici olmakla, sinema ya da belgesel yapmak, yaratıcı olmak/üretmek çok farklı şeyler. Arundhati Roy “Sığınağım ve Fırtınam”da -mutlaka okuyun- şöyle der: “Ben, tırmanılmamış dağdan yanayım; fethedilmemiş ay’dan! Sonsuz kuramlardan, açıklamalardan bıkmışım!” Belgesel yapmak, yaratmak biraz o fethedilmemiş dağlardır, ay’dır.

Çizginin yaratıcı tarafına geçmem tamamen tesadüftü. Anthony Bourdain’in hayatını anlatan “Roadrunner” belgeselini izlemiş, çok beğenmiştim. Etkilendim. Harika bir belgeseldi. İnsana, hayata, dünyaya dair bir manifesto! Roadrunner’ı izlememiş, anlamamış, izlemiş ama anlamamış biriyle açıkçası bir dakika dahî zaman geçirmek istemem. Neyse; fırsat, 2022’de geldi. Şair-yazar dostum Asuman Susam’a şair Gülten Akın’ın biyografisinin çalışılması için Gülten Akın’nın ailesi, arşivi teklif etmişti. Nasıl yapalım, derken kabul ettik; arşivi aldık ve tarama, tasnif, kayıt, röportaj vs. çalışmaya başladık. Arşiv için röportajları kayıt altına alıyorduk, elimizde çok değerli bir arşiv vardı ve röportaj kayıtları da iyiydi. Asuman’a “Neden belgesel de yapmıyoruz?” dedim. Şaşırdı “Yapabilir miyiz?” diye sorunca “Tabii ki yaparız, neden olmasın!” dedim, hoşuna gitti. Ekibi kurdum, Gülten belgeseline, ilk belgesele böyle başladım.

Belgeselin önemi sizce nerede gizlidir?

Bir belgesel gösteriminden sonra 80 yaşlarında bir ihtiyar yanıma geldi, “Hayatımda ilk defa belgesel izledim, çok sevdim!” dedi. Yine bir gösteri sonrası 70’lerinde bir hanımefendi; “Atasoy bey ile 40 yıldır ailecek görüşürüz, aslında çok az tanıdığımı sizin belgeselinizle anladım.” dedi. Tarifsiz duygular… İyi bir belgesel, klasikler gibidir, kendini hep hatırlatır, unutturmaz. Gülten Akın belgeselinin Ankara, İzmir gösterimlerinden sonra salonda birçok izleyicinin ağladığına tanık oldum. Bir belgesel sizi ağlatabilir mi? Evet, ağlatabilir. Yine tarifsiz hisler… Honeyland’ı izlerseniz Hatice Muratova’nın sakinliği, sessiz mücadelesi, dinginliği, kendine özgülüğüne hayran kalabilir, Bad Boys’u izlerseniz Ditroit Pistons’ın herkese karşı verdiği irade savaşına saygı duyar, Black Box Diaries’da Japon gazeteci Shiori İto’nun tecavüz/tacize karşı hükümetle, bürokratlarla, gelenekle mücadelesi size ilham verir, Cover UP’ı izlerseniz Gazeteci Seymour Hersh’in onurlu itibarlı hayatını, savaşın çirkin gerçeklerine dolaysız tanık olur, Amerika’nın pisliklerine lanet eder, Sound City belgeselinde Nirvana, Fleetwood Mac, Neil Young gibi isimlerin stüdyo kayıtlarını dinlersiniz. Sinema, müzik size gerçeklerden biraz olsun soyutlanmanızı, nefes almanızı sağlar. Bunlar, düş bahçelerine giriştir. Belgeseller -iyi bir belgesel ise- o gerçeklerle nasıl yaşayabileceğinizi, dış dünyaya katlanabilme bilinci sunar.

Sinema, nihayetinde kurgudur. Tarihi, olayı, kişileri anlatsa da kurgusal gerçekliğin sınırları dışına çıkamaz. Filme, çekenin yönetmenin gözüyle bakmak zorundasınızdır. Belgeselde ise ışık, müzik, efekt, dikkat yükseltici, izleyiciyi ayartan unsurlar yoktur ya da olmamalıdır, saf hayattır. Hikâye, müdahale etmeden kendi kendini anlatır, anlatmalıdır. Sinema, kurgusal gerçekliği; belgesel “gerçek”i gösterir. Belgesel; “belgeler”, not tutar, gelecek için kayıt tutar, aktarır.

Atasoy Müftüoğlu’nu anlatan Atasoy Abi belgeseli nasıl gelişti?

Atasoy abinin 2022 Eylül gibi bir röportaj kaydını almıştım, belgesel niyetim vardı ama finansman sorunları da vardı. Atasoy abi zihnen dinamik, güçlü, bedensel olarak yaşın verdiği yavaşlıktan mustarip, dert ediniyor, bu da beni düşündürüyor, yormak istemiyordum. Araya Gülten belgeseli girince erteledim. Neyse, bir sene sonra belgeseli yapma fırsatı buldum. Atasoy abi ile 1988’den beri görüşürüz, dostuz, iyi ki! Belgeseli bitirdikten, gösterim duyurusu yaptıktan sonra biriyle aramızda şöyle bir diyalog geçti: “-Atasoy abinin yeğenisin, değil mi?” “-Hayır, değilim!” “-Akraban mı?” “-Değilim, dostumdur.” dedim. Hatır için, dostum olduğu için belgesel yaptığımı ima ediyordu. Nasıl yapıldığını, zorlukları bilse sormazdı. Atasoy abinin düşünceleri, özellikle yaşadıkları, yaşama biçimi ile belgesellik bir hikâyesi olduğunu biliyordum. Bazı yazarların hayatı, yaşadıkları, yaşama tarzları yazdıklarından daha büyüktür, yazdıkları kadar büyüktür. Dostoyevski, Ernest Hemingway, Nazım Hikmet, William Faulkner, Yaşar Kemal, Latife Tekin, Arundaty Roy, Gülten Akın, Naomi Klein gibi yazarların yaşamları, deneyimleri yazdıkları kadar büyük ve değerlidir. Bazı yazarlarsa sadece yazdıklarıyla hatırlanır, bir hikayesi yoktur. E. M. Cioran; “Hayatında bir maceranın parıltısı, hayal kırıklıkları yok mu? O zaman niye yaşadın?” Hikayesi, macerası, tutkusu olan yazar azdır aslında. Atasoy Müftüoğlu’nun hayatı birçok değer, macera, ilginç karşılaşmalar, dostluklar, hayal kırıklıkları, belgesel ile kayıt altına alınması, aktarılması gereken bir hikâye vaat ediyordu.

Belgesel için 2 yıl çalıştık. 30 saatin üzerinde kayıt aldık. Asuman Susam, Yaşar Taşkın Koç, ekiple 92 dakikalık belgesel çıkardık o kayıtlardan. Gazeteci, akademisyen, siyasetçi, ailesi vs. 17 kişiyle röportaj yaptık. Ama elimizde gündelik hayatına dair çok az video, foto, kayıt vardı. Aileden sadece 10 saniyelik video alabildik, 10 saniye! Fotolar da hakeza. İnternette ise birbirinin aynı konferans videoları vardı. Neden? Çünkü Atasoy abi “hiçbir şey biriktirmemeye” dair ailesiyle ilkesel bir karar almış, kitap, foto, video, mektuplar, yazışmalar vs. hepsini yok etmişler. Sadece hafıza, sözel anılar… Belgesel yapıyorsunuz ama elinizde çok az görsel malzeme var. Yani bu tür zorluklar vardı. Belgesel üç bölümden oluşuyor: Biyografisi, düşüncesi ve İslamcıların tarihi; ne iddia ettiler, neye dönüştüler.

Atasoy abinin mizahı, ironisi mükemmeldir. Onunla konuşurken tarihsel kişilere, olaylara, süreçlere tanıklık eder, üslûbu itibariyle hep gülersiniz. Geçmişe, yaşadıklarına ironiyle bakar, onları mizahî bir dille size sunar. Çekimler sürecinde bana sürekli takılırdı. “Bu eve eşofmanla gelen iki kişiden biri sensin Sefa!” derdi. Doğruydu, rahat adamım, eşofmanı severim!

Röportaj listemizi hazırlarken arşivcimiz Yasin’in “Köşeli isimler de olsun!”  ısrarıyla -şerh koymama rağmen- bazı isimleri de ekledik. İktidara yakın bu isimler, röportaj vermedi. Atasoy abiyi sevseler de -ki bundan da emin değilim- belgeselde isimlerinin olmasını istemez gibiydiler: Hakan Albayrak, İbrahim Paşalı.  İsmet Özel genel olarak “Ben bu işlere girmem.” dedi. Nihat Genç, “Konuşuruz, tamam.” dedi, sağlığı el vermedi. Bu isimler bunlardan birkaçı. Beni şaşırtan Ahmet Kot oldu. Bir senede dört-beş kez randevulaştığımız hâlde bir türlü denk getiremedi. Bu da böyle biline! Belgesel, Eskişehir ve Ankara’da gösterildi, tanıtıldı. İstanbul’da da olmasını istedik ama oradaki arkadaşlar biraz rahat ve umursamazdı.

Başka belgeseller olacak mı?

Yeni belgesel var, evet. Medya’daki yozlaşmayı, çürümeyi “Gazetecilik Öldü (mü)” diye spotluyoruz. Açıkçası gazetecilerin bile umurunda olmadığı bir konu. Sadece tarihe, döneme not düşmek için yapıyorum. Belgesel yapıyorsanız, bağımsız birey olarak yapıyorsanız sponsor bulmak, finansmanı çok zordur.  Gazze soykırımına dair belgesel çekmek istedim, hâlâ istiyorum, sponsor/finansman bulamadım, çok acı! Bir yönetmen arkadaşım elinde Oscarlık muhteşem bir hikâye olduğu hâlde finansman sorunundan dolayı çekemiyor. İşte böyle…

Atasoy Abi belgeselini severek yaptım; tutkuyla, heyecanla… İki sekansı çok seviyorum: Yıldız hanımın (Ramazanoğlu) “Onun yanında kendinizi değerli hissedersiniz!” deyişi ve Atasoy abinin; “Bir farkındalığa sahip olduğunu zannettiğimiz insanların hiçbir farkındalığa sahip olmadığını gördük!” demesi. İslamcıların özeti. Evet; yaşam, korkunç bir incinmedir.

Atasoy abi; kitaplarıyla, düşünceleriyle, dostluğuyla, ibretlik yaşadıklarıyla bizim, gençlerin ufkunu açtı; bir ideal, düşünce, merak, ilgi, heyecan verdi. Atasoy abiden bir ricam var; artık anılarını yazmalı! Konferanslarında yer yer anlattığını biliyorum. Kayıtlarda, bizde de var ama o yazmalı. Belgeselin bir yerinde “Yapmasa mıydım, dediğiniz şeyler oldu mu?’ diye soruyoruz. Atasoy abi bu soruyu, “Misafirler konusunda daha seçici olurdum!” diye cevaplıyor. Sözün muhatabı herhâlde evine ilk defa gelen gençler, misafirler değildir sadece! Vesselam…

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Ozan H. Soyer: “Onları Tanıtmak Boynumuzun Borcu”

Yayınlanma:

-

Filistin ve daha özelde Gazze Direnişi insanlık için muazzam örnekler ve ibretler taşıyor bağrında. Yeter ki dünyanın gözü önünde, kulağı dibinde olan bitene, olmaya devam eden ve bitmek bilmeyene yakından bakalım. Duygusal reflekslerle değil aklı selim bir iradeyle…

Gazze’nin Liderleri, İslam felsefesi alanında doktora öğrenimi sürdüren Ozan Soyer’in ilk kitabı. Yazar, destansı Gazze direnişinden insanlık namına topladığı hasadı okurlarla paylaşıyor. Bu hasat zayi olmaz elbette ama istifade etmezsek israf edeceğiz diye endişeliyim. Zira her şey biz yaşarken oldu. Öyle demişti ya şair, Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar’da: “Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar”

Yazar, Gazze’den, direnişin kalbinden ve zihninden bildiriyor. Direnişi ören ve örgütleyen zihniyetin öğretmenler odasına davet ediyor bizleri. Bu röportajın kapıyı açmaya vesile olmasını diliyorum. Hep birlikte buyuralım…

İlk kitabınız Gazze’nin Liderleri bu yılın ikinci ayında Pınar Yayınları tarafından okura sunuldu. Hayırlı olsun. İlk kitabın heyecanı bambaşka olmalı. Sizde uyandırdığı duyguları merak ediyorum.

Öncelikle güzel temennileriniz ve bu röportaj için teşekkür ederim. İlkler her zaman farklı bir heyecan taşır. Daha önce farklı türlerde yazılarım yayımlanmıştı. Ancak kitap başka bir heyecanmış. Çünkü kitap yazmak, böylesi bir miras bırakabilmek Hz. Resulullah (s.a.v)’ın “İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.” Hadis-i şeriflerindeki “istifade edilen ilim” bahsine girebilme ihtimali taşıdığı için apayrı bir heyecan barındırıyor. Özellikle de şehidlerin, salihlerin, sadıkların hakkında bir kitap yazmış olmak, bu açıdan bir hayli ümit verici.

Böyle bir kitap yazma düşüncesi ne zaman, nasıl şekillendi? Kitap nasıl ortaya çıktı?

2025 yılı Ocak ayında Gazze’de ilk ateşkese günler hatta saatler vardı. Sosyal medyada gezinirken karşıma bir portre kitabı çıktı. Onu görünce içimde ‘Ben de direnişin insanlarını bu şekilde tanıtmalıyım’ kanaati oluştu. Oturup da üzerine düşündüğüm bir süreç değildi. Direnişe büyük bir vefa borcumuz var. İçimdeki bu hissin bu borcun bir parçası olduğundan emin olunca tevekkül edip bismillah dedim. Şehidlerin hayatlarıyla ilgili biraz arşivim vardı. Tabi olaylar çok sıcak olduğu için kaynak ve derli toplu bilgi bulmak zordu. Twitter paylaşımlarını, YouTube röportajlarını didik didik ettim diyebilirim. Sürekliliği sağlamak adına da mütevazı bir ders halkası kurdum. O derslere hazırlanırken bir yandan kitabın ilk taslağı oluştu. Sonra hacimlenince artık bir kitap olma yolculuğuna girdi.

Kitabın nasıl ortaya çıktığına gelirsek, bugünden geriye baktığımda bunun onlarca okumanın, düşünmenin, tartışmanın naçizane bir hasılası olduğunu söyleyebilirim. 12 yıl önce İslam’a teslim olmuş biri olarak o günden beri şehidlerin hayatlarına özel bir önem veririm. Çünkü insan en iyisinin ne olduğunu, nasıl olduğunu merak ediyor. Bu konuda da özellikle kendi çağımızdaki şehidler birer numune-i imtisal olarak karşımızda duruyorlar. Hususen de yeryüzünün modern firavunlarının sistemleştiği ABD-İsrail eliyle şehid edilenlere ihtimam gösteririm. Zaten Aksa Tufanı sürecini ilk gününden itibaren yakından takip ettim. Öncesiyle de birleşince kitabın yaklaşık 10 yıllık bir süreçte ortaya çıktığını söylemek daha doğru olur.

Dört liderin hayat hikâyelerini okurken aslında Gazze halkının destansı direnişini ören, örgütleyen zihniyeti de anlıyoruz. Kitapta en geniş kapsamlı anlatım Yahya Sinvar’a dair. Kitap, onun çok yönlü bir lider olduğunu tarihi şahitliklerle ortaya koyuyor. Araştırdıkça daha yakından tanıdığınız Yahya Sinvar’da sizi etkileyen yönler neler?

Öncelikle sorudaki “direnişi ören ve örgütleyen zihniyet” ifadesi çok hoşuma gitti. Aslında kitabın amacı, mütevazı şekilde tam da bu zihniyeti kendi halkımıza tanıtmaktır.

Sinvar’a gelirsek; onun hakkında yakın dostlarının kıymetli röportajlarını bulmak portresini güçlü şekilde ortaya koyma imkânı verdi. Dostlarının da dediği gibi ‘onun varlığı’ zaten başlı başına bir etkiydi. Etkileyici yönleri içinse özetle çok yönlü ve boyutlu olmasını söyleyebilirim ki Sinvar bu gelişimini hapishane sürecinde elde etmişe benziyor. Bu noktadan nazar ettiğimizde etkileyiciliği daha da artıyor. Kararlılığı ve Kur’an ayetlerine derin imanı en çok etkilendiğim hususlardan biridir. Tam da bu nokta bence Sinvar’ı ümmetin bugün ve gelecekteki nesilleri için bir hazine hüviyetine çeviriyor. Çünkü herkesin dünyanın, uluslararası sistemin, farklı ontolojik ve epistemolojik kabullerin, dünya görüşlerinin gerçekliğini savunduğu ve bunlara razı olduğu bir çağda Sinvar, ABD-İsrail zulmüne Kur’an-ı Kerim’den aldığı ilhamla karşı koymuş ve bence gerek bireysel gerekse hareketsel düzeyde başarılı olmuştur. Hareket anlamındaki başarısı önümüzdeki birkaç yıl zarfında daha iyi anlaşılacaktır diye düşünüyorum.

Yahya Sinvar’ın şehadeti Siyonist İsrail tarafından aynı gün tüm dünyaya servis edilmişti. Şehit liderin son anlarına dair görüntüleri seyrettiğinizde neler hissetmiş ve düşünmüştünüz?

Açık söyleyeyim utandım ve takatim kesildi. O günü ve gecesini çok iyi hatırlıyorum. Aksa Tufanı sürecinde bir kere bebek cenazeleri gördüğümde bu kadar kötü olmuştum. İkincisi de Yahya Sinvar’ın sahnesini seyretmekti. Utanç ve öfke dalgaları arasında gidip geldim. Ümmetin en asil evladının o zayıflamış, yaralı bedenini, o son anlarındaki yorgunluğunu görmek çok ağırdı. Gece boyu düşündüm. ‘Neden Allah Teala bu son anları bize Siyonistlerin kamerasından izlettirdi? Bu işin hikmeti ne?’ diye. Sabah olunca fark ettim ki o son sahneler Sinvar’ı dünya çapında bir kahraman yapmıştı. İsrail görüntüleri imha etmek istedi. Ama iş çoktan kontrolden çıkmıştı. Çünkü o son anlar, şehadet tutkusunun, direnişin, imanın bir masal değil gerçek olduğunun kanıtıydı aslında. Sinvar sopasını kaldırmış İsrail dronuna atıyor ve şehit oluyordu. Sabah kalbim yatışmıştı. Kendimce, anlamam gerekeni anlamıştım. Bu kez o görüntüler benim için farklı bir anlama büründü. Son nefesinde de olsa zalime boyun eğilmez, iman ve şehadet yolundan tereddüt edilmez.

Kitapta yer alan diğer lider ve şehitler İsmail Haniyye, Salih Aruri ve Muhammed Dayf. Aynı soruyu onlar için de sormak istiyorum. Bu isimler insanlığa hangi yönleriyle örnek teşkil edecekler sizce?

Bu insanlar Allah’ın kendilerine nimet verdikleri kullardır. Ben böyle inanıyorum. Kitapta bunun gerekçelerini izah ettim. Bir kere insanlığa; kulluk cihetinden, peygamberlerin miraslarını 21. yüzyılda örneklendirme cihetinden muazzam bir misal teşkil edecekler. Diğer yandan bence azimleri, iradeleri ve imanlarıyla… Muhammed Dayf’ı zikredelim mesela. Üniversitede tiyatro komitesi başkanlığından direnişin 20 yılı aşkın süren Genel Komutanlığı’na yükselmek… Bu gayretin, azim ve iradenin üzerinde durmamız gerekiyor. Kendisinin tünellerde yıllarca tornacılık gibi askeri sanayinin en temel araç-gereçleri hususunda eğitim aldığını, bu tevazuyu gösterdiğini söylüyorlar. Salih Aruri, İlahiyat Fakültesi mezunu. Felsefeden coğrafyaya kadar geniş bir ilmi birikime sahip, entelektüel bir kişilik. Gazze direnişini bölgedeki diğer direniş gruplarıyla ilmek ilmek ören bir stratejist. İlmini, kabiliyetlerini bu dava için kullanıyor. Görmek isteyen için bunlar çok kıymetli örnekler. İsmail Heniyye. Ne desek az kalır. Evladını kaybetmiş bir anneyi televizyonda izlerken ağlayan ancak kendi evlatlarının şehadetini kameraların karşısında öğrendiğinde Yakubî bir tevekkül gösteren büyük lider. Kur’an’da anlatılan ‘sekinet’ kavramının 21. Yüzyıldaki bir tezahürü. İnsanlığa samimiyetin, doğruluğun, sevmenin sevilmenin, hâsılı kelam insanlığın ne olduğunu tekrar hatırlatacak örnekler diye düşünüyorum. Bu sebeple bu kişileri tanıtmamız gerekiyor. Aslında bu insanlığa olan da bir borcumuz.

7 Ekim 2023 itibariyle, yaklaşık iki yıl, dünyanın en önemli gündem maddelerinin başında geliyordu Gazze. Şimdilerde gözlerden de gönüllerden de uzak kalmış görünüyor. Gazze halkının mevcut durumu ve geleceğine dair neler söylersiniz?

Maalesef ümmet, yaşanan hadiseleri doğru bir zeminden hareketle kavrayamıyor diye düşünüyorum. Gazze’yi daha çok duygusal, vicdani, insani zeminden hareketle okuduğumuzda bu bizim hareket etme motivasyonumuzu sürekli hale getirmiyor. Halbuki Kur’ani ve imani bir zeminde okumak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bugün Gazze halkın Firavun’un karşısındaki Musa’nın halkı gibidir. Bugün Aksa Tufanı, Bedir Savaşı gibidir. Bedir savaşında bir rolü olmayan Müslüman düşünülebilir mi?

Gazze’nin mevcut durumu aslında açık. Temiz suya bile erişemeyen, topraklarının büyük kısmı işgal edilmiş, evleri yıkılmış, hâsılı yaşamın tüm unsurları ya imha edilmiş ya da hasar görmüş bir halk. Zahiren baktığımızda durum bu. Fakat biz Müslümanlar âlemin şehadet ve gayb olmak üzere iki cihetten teşkil olduğuna iman ederiz. Âlem, yani Allah Teâla haricindeki her şey. Dolayısıyla zahirin bir de her zaman batını vardır ki o gayba girer. Gaybı Allah bilir. Bizse ona iman ederiz. Ancak Kur’an-ı Kerim’deki peygamber kıssalara bize ipuçları verir. Şu açık ki Allah’ın izniyle O’nun sünnetullahına göre arza (ne kadarına olacağını Allah bilir) Gazzeliler, onlarla birlikte Aksa Tufanı sürecinde Amerika ve İsrail’e direnen salih, sadık ve şehid kullar ve onların halkları varis olacaklardır. Bu Allah Teâlanın vaadidir. Allah Teâla bu süreçte bizlere doğru yerde durma, gereken gayretleri ortaya koyma ve bedelleri ödeme basireti ve iradesi ihsan eylesin.

Âmin. Kaleme aldığınız kitapla bu duaya fiilen güç kuvvet verdiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim. Okuru bol olsun.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x