Connect with us

Köşe Yazıları

Abi, Biz Geldik!

Yayınlanma:

-

99 depreminin ilk günleriydi… Tüm Derince – Körfez halkı her yerdeki enkazların yanı sıra Tüpraş’ın yoğun yangını ve patlama tehlikesi nedeniyle evlerinden uzaklaşmaya çalışıyordu. Tabi herkesin tahliyesi mümkün olmadığı için birçoğu da mecburen bölgede kalıyordu. Ben de babamla birlikte bir petrol istasyonunun önündeki çimlerde uzanmıştım. Nasıl oldu bilmiyorum biri bir televizyon tedarik etti, bir başkası jeneratör buldu ve televizyonu çalıştırıp günler sonra ilk kez haberleri izlemeye başladık. Bütün Kocaeli yıkılmış, her yerde bir mahşer havası… Tüm o boğucu haberlerin arasında yukarıdaki fotoğrafın haberine denk geldik. Çanakkale’den gelen bir dede, elinde küçük aletleriyle derme-çatma bir çadır kurmuş ve depremzedelerin ayakkabılarını ücretsiz tamir ediyordu. Gözyaşlarıyla izledik. Kime, ne faydası olur diye bakmadık, unutulmadığımızı görmek öyle rahatlatıcıydı ki… Aynı hissi o günlerde eski bir Toros aracı tıka basa ekmekle doldurup gelen bir abinin bagajı açıp hepimizi çağırmasında da yaşamıştım. Nereli olduğunu hatırlamıyorum ama çok uzaklardan gelmişti ve ekmekleri hem dağıtıyor hem de ağlıyordu. Yine aynı his… İki ekmekle bütün dertlerimiz bitmemişti ama unutulmadığımızı görmek her şeyi bir süreliğine unutturmuştu.

Geçtiğimiz günlerde Adıyaman’a işte tam bu nedenle iki arkadaşımla gittim. Gittim ama nasıl bir gidiş… Maraş’tan Pazarcık’a oradan Gölbaşı’na ve nihayet Adıyaman’a çok zor bir yolculuktu. Maraş’ta depremin paniğini, kaosunu gördük. Pazarcık tamamen kriz durumundaydı, ilerlemek mümkün olmayınca ara sokaklara daldık. Her girdiğimiz sokakta bir enkaz, bazıları terk edilmiş gibi, bazılarının yanında oturanlar… Dışarıdan bakınca sanki ayakta gördüğünüz Pazarcık, yaklaştıkça nasıl değişti unutmak mümkün değil. Gölbaşı ise tam anlamıyla korkunç durumdaydı. Yollar yarılmış, kaldırım taşları bile yıkılmıştı. Sağlı sollu onlarca enkazın arasında sağlam binaları bulmak mümkün değildi. Gölbaşı tam anlamıyla bir savaş alanı gibiydi. O kadar çok enkaz, o kadar ıssız bir tablo vardı ki hepimizin aklına “Galiba bu binalar boş ya da artık canlı olmadığı için bir çalışma yok!” diye düşündük. Başka bir ihtimal gelmiyor insanın aklına o anda.

Adıyaman’a İzmit’ten yola çıktıktan tam yirmi üç saat sonra gece vakti girebildik. Gece her şeyin üzerini örttüğü gibi yıkımı da altında gizlemiş olmalı ki biz bir süreliğine rahatladık. Yıkımlar, çalışmalar vardı ama işte ayakta olan birçok bina da vardı, yaralıydı Adıyaman ama galiba tamir edilebilir gibiydi, diye düşündük. Adıyaman’ın merkezinde bir grup Müslümanın “ya Allah” deyip yola çıkması ile -adeta bir deli cesareti içinde- bin bir güçlükle kurdukları aşevine yanaştık. Durum kötüydü ama işte iyi kötü bir düzen vardı.

Sabah olup her şey örtüsünden arınınca durumun vahametini görebildik. Sokakta geceleyenler, yakınlarını ölü ya da diri bir şekilde bulmak isteyenler, her sokakta ama her sokakta dev apartmanların beton moloz dağları bizi karşıladı. İzmit’ten gelen bizler bir anda adeta 99 Ağustosuna ışınlanmış gibi olduk. Her bina o günlerden bir başka enkazı hatırlatıyor gibiydi. Hiç mi ders almadık! Yine aynı manzaralar… Sahiplerine ufacık bir yaşam boşluğu bırakmayacak kadar birbirine karışan enkazlar… Tamamen aynı durum! Ve aynı bitmeyen umut… O toza dönüşmüş, kimsenin canlı beklemeyeceği molozlar arasından çıkan canlar… Bebekler, çocuklar… Üç-dört gün aç, susuz, soğuk ve karanlıktan nasıl canlı çıktıklarına akıl ermeyen bedenler… Öldürmeyen Allah öldürmüyor. İşte “Allahu Ekber” bu durumlarda hesaplı, plânlı bir haykırış olarak çıkmıyor; ağzınızdan dökülüyor, durduramıyorsunuz kendinizi. Allahu Ekber!

Sabahleyin yakınlarının da enkaz altında olduğunu sonradan öğrendiğim ama bu duruma rağmen canını ortaya koymuş bir kardeşim hemen bizi koordine ediverdi. Önceki gece bizi karşılayıp çok yorulduğunu görüp çok üzüldüğüm canım ağabeyim ise daha iyi görünüyor artık. Herkes kendini bırakmış, bir işin ucundan tutmanın derdinde sadece. Her yerden gelmişler; her enkazın dibinde bir başka plaka, bir başka insan. Yol boyunca ardı arkası bitmeyen yardım tırları buralarda kocaman insanlara dönüşmüş…

İlk durağımız bir Adıyaman köyü… Köy, depremden pek etkilenmemiş ama merkezdeki konu komşu, akraba hısım gelince erzak bitmiş. Paranız geçmiyor Adıyaman’da. Cebimizde “depremzedeler için harcarız” diye getirdiğimiz paranın bir kuruşunu bile harcayamadık. Doğal olarak zengin – fakir herkes bir fakr-u zaruret içinde. Bir abi bizi karşılıyor, sorup muhtarın yerini öğreniyoruz. İlk kez “Adıyamanlı” bir abimizle iletişimimiz burada oluyor. Tam gidecekken akıl edip soruyoruz “Abi senin bir ihtiyacın var mı?” Abimizden zor bela ihtiyacı olduğunu öğreniyoruz; “Ne istersin?” diyoruz yine, bin bir güçlükle bir iki parça malzeme veriyoruz. Köyün meydanında hemen buyur ediliyoruz. Dedem yaşında bir amcamız çay getiriyor, “Amca bırak, biz alırız çayımızı!” diyoruz, bırakmıyor; bize hizmet edecek illaki, utanıyoruz, boynumuz bükülüyor. Kayıplarını dinliyoruz, “Abi biz de depremzedeyiz.” diyoruz, malzemeyi indiriyoruz, Anadolunun gönlü geniş insanları bizim nereden geldiğimizi öğrendiklerinde gözleri doluveriyor ama “doğu”nun insanı değiliz ya, hemen bir amcanın ağzından “Bizim köyümüz bu memleketi çok sever.” sözü dökülüyor, sanki özür diler gibi… Ya Rabbi, faşist yobazlar bu insanlara ne düşündürttü, neler yaşattı acaba? Bir daha üzülüyoruz, “Yapma amcam, biz kardeşiz!” diyemiyoruz bile, insan kardeşine “kardeşiz” der mi! “Evladınız, torununuz.” diyeceğiz, boğazımız düğümleniyor.

Dönüyoruz, tekrar aracımızı doldurup çıkıyoruz yollara. Bu sefer yanımızda gönüllü sağlıkçı bir ablamız var. Onun mihmandarlığında gidiyoruz adreslere. Adıyaman insanının hiç aklımdan çıkmayacak kadirşinaslığına defalarca tanık oluyorum. İnsanlar zoraki söylüyor ihtiyaçlarını. Bir ablamız kuru gıda istemişti mesela. Verdik, bir dakika sonra koşarak döndü “Bu bende var.” deyip iade etti. 1 kg’lık bir paket, ben olsam iade eder miydim? Bilemiyorum. 99 depreminde gördüğümüz arsız tiplerin hiçbiri denk gelmiyor. Ne yol kesiliyor, ne yağma oluyor ne de en ufak bir tatsızlık… Adıyaman’ın en tepesindeki Tut’a gidiyoruz. Onun da ilerisinde bir köye.. Bizi hemen köy imamı karşılıyor. “Size geldik abi!” diyoruz, hemen elimizden tutuyor, buyur ediyor. “Bize yardım geldi Allah razı olsun; ‘gelmedi’ desem Allah hesap sorar.” diyor. Böyle Adıyaman insanı işte… Aşevinde yapılan yemeğe bile ancak çağrılınca geliyor bu insanlar. Geride duruyorlar. “Yapmayın abi, isteyin bizden! Biz, geldik işte… Çok mu geç kaldık?” Böyle geçti hep içimden. Niye bir deli cesareti ile ilk duyduğum anda yola çıkmadım, diye dövünüp durdum. Bizi uyutmayan, yola düşüren vicdan azabı ilk gün bizi yola çıkarmadıysa demek ki bizde de bir sorun var, diye düşünmeden edemiyorum. Gelmeliydim, gelmedim… Gelemedim değil, gelmedim. Allah affetsin.

Sağlıkçı ablamız eşliğinde Adıyaman’ın merkezine geri döndüğümüzde bu sefer en büyük mahalle olan Yeni Mahalle’ye gidiyoruz. Tam anlamıyla terk edilmiş. Her yer kapkaranlık, her yer enkaz, hiçbir çalışma olmayan onlarca yığın… Kenarda bekleyen peşi sıra dizili iş makineleri. Hiçbirine anlam veremiyoruz. Sağlıkçı abla “Islahiye’de o kadar çok cenaze çalıştığımız çadırın etrafındaydı ki sonunda kaçtım, dayanamadım!” diyor. Daha kötüsünü de söylüyor “burada insanlar terk edilmiş gibi, dört-beş enkaz başında yakınları gelen seslere bir şey yapamıyor, kendi imkânlarıyla on yaşında bir çocuk çıkarılmış ama anası-babası hâlâ içeride!” diye ekliyor. Arıyoruz enkazı; inanır mısınız, bulamıyoruz! Her yer enkaz, her sokak sessiz, karanlık ve ölü!

Alana geri dönüyoruz. Çorba saatini kaçırmışız ama olsun, kimin aklına yemek gelir ki böyle bir durumda! Hemen karşıdaki enkaza gidiyoruz, yine aynı sesler, 99 depremindeki gibi: “Sesimi duyan var mı?” Bütün arama-kurtarma timi topluca bağırıyor. Her şey kapatılıyor, araçlar durduruluyor, yeter ki bir ses gelsin, herkes pür dikkat. Bir abla yaklaşıyor yanıma, hiç tanımıyorum, hiç tanışmadık. “Bak,” diyor, “şurada cesetleri bıraktılar!” Bir ortak travma hâli… Herkes taziyede ama herkes cenaze sahibi gibi!

İnanılmaz bir koordinasyonsuzluğu maalesef gözünüzü nereye çevirseniz hissediyorsunuz. Bir grup insanın tüm imkânlarını seferber ederek kurdukları aşevi sadece depremzedeye değil, arama timlerine de, askere de, polise de yemek ve çay yetiştirmeye çalışıyor. Devlet kendi askerine bile lojistiğini yetiremiyor. Bir enkaza dördüncü, beşinci gününde kimse gelmemiş! “Nasıl olur!” diye düşünüyor insan. Çıldırmamak elde değil. İki sokak alttaki Kocaeli’den gelen arama kurtarma timindeki arkadaşlarla konuşuyorum, aynı sorun! Hatay’dan bir arkadaşımızla konuşuyoruz, benzer koordinasyon bozuklukları! Ağzına kadar dolu depolardan malzeme alamıyoruz. Bunun yerine bir başka dernekten pişirilecek bakliyat temin ediyoruz. Çadır bulamıyoruz, bin bir güçlükle temin edilen çadıra el konulmasın diye tehlikeyi göze alıyoruz. Tüm bu sorunların arasında nefes, can olan ise dernekler, vakıflar oluyor. Onlar olmasa hiçbir şey olmayacak! Tuvalet bile yok çünkü. Düşünün, iki yüz kişinin gece titreyerek durduğu, çalıştığı bir ortamda tuvalet yok! Allah’tan arkadaşların aklına çukur kazıp tahta çakarak tuvalet yapmak geliyor. “Allah’ım ne büyük bir nimetmiş!” diyorsunuz. Ya devlet? O, tam teçhizatlı dolu şarjörlü askerlerin arasında galiba!

Aşevi derken oranın hikâyesini de gece ateşin başında “deli” bir abimizden dinliyoruz. Deli, çünkü ellerinde hiçbir plân yokken, hiç düşünmeden bir araca atlayıp çıkıyorlar İstanbul’dan. Yolda “Aşevi yapalım!” diye karar veriyorlar, Antep’ten malzemelerini bir kamyona yükleyip geliyorlar. Biz abiyi dinlerken şaşırıp kalıyoruz, gözlerimiz büyümüş, soruyoruz: “Abi, nereye geleceğiniz, nerede kuracağınız da mı belli değildi?” diye. O da belli değilmiş, dolaşmışlar Adıyaman sokaklarını, sonunda bir futbol sahası bulmuşlar. Kesmişler telleri, girmişler içeri, hemen başlamışlar yemeklerini pişirmeye. “Biz geldiğimizde kimse yoktu.” diyor abi. “Deli” abimin yanındaki can abim de teyit ediyor, “Yoktular!” diyor. Buna “Allahu Ekber” denmez de, ne denir? Demek ki plânı – programı bazen bırakmak gerekiyormuş; “Bana ihtiyaç var mı?” demek yerine basıp gitmek lazımmış! Hemen 99 depremindeki o Torosla ekmek dağıtmak için gelen abiyi hatırlıyorum, aynı delilik, aynı tevekkül!

Benzer “deliler” de enkazın başında: Arama-kurtarma timleri… Yine renk renk giysiler içinde… Her yerden gelmişler, baktıkça şaşırıyor insan. JAK ile Akut, Diyanet ile falanca dernek, el ele enkazın içinde! O kesici – ısırıcı soğukta terden sırılsıklam olarak bir can arıyorlar. Sahada görevli arkadaş uzaktan bir timi gösteriyor “Abi, günde iki saat uyumuyorlar inan, gecenin dördünde çalışıyorlardı!” diyor. Sonra ateşin başında bir askerle tanışıyoruz. Soluksuz enkaz çalışmalarına katılmış bir asker, arkadaşları teskin ediyor. Gayriihtiyari konuşuyoruz. “Abi” diyor, “enkazda çalışırken cenazelere denk geldiğimizde profesyonel timler bizi uzaklaştırıyorlar, psikolojiniz bozulmasın gençler diyorlar ama dayanamayıp bakıyoruz işte!” Gördükleri öyle büyük bir yüke dönüşmüş ki konuşamıyor daha fazla. Beraber yan yana duruyoruz sadece.

Tam o esnada hiç unutamayacağım, kızıl sakalları ile bir kişi geliyor. “Abi Ankara’dan tüp ve ekmek getirdim, nereye boşaltayım?” Kimsin abi sen? Sana kim burayı haber verdi? Arkadaşlarla birbirimize bakıyoruz, işte bir deli daha. Adam gittikten sonra öğreniyorum, dört-beş kez daha gelmiş, “Abi bir çay için!” teklifini bile kabul etmemiş. Deli işte, bu aşevini kuran deli abilerim kadar deli bir abi!

İzmir’den Eskişehir’e, İstanbul’dan İzmit’e, Ankara’dan Batman’a birçok insan burada. Sokak daha da çeşitli. Karşımızdaki enkazda Ordulu, Araklılı timler, yanı başımızda JAK, biraz ileride Amerikalı timler ile bin farklı derneğin ekipleri yan yana! Enkazlar arasında dolaşıyoruz arkadaşımla. Turist gibi hissediyoruz kendimizi, utanıyoruz ama elden gelen bir şey yok, bakabiliyoruz sadece. Bir evi incelerken arkadan bir Adıyamanlı abimiz sesleniyor: “Buyurun abi!” Sokak o kadar ıssız ki irkiliyoruz, meğer ev sahibiymiş. “Yağmacı zannettim abi sizi!” diyor. Kendimizi tanıtıyoruz, abimiz adeta içini döküyor, “Adıyaman’ı terk ettiler!” diyor. Sahiden bir enkaza beş gün boyunca kimse uğramamış olabilir mi? İnsan inanmak istemiyor, kendini o enkazın içindekileri bekleyen insanların yerine koyamıyor. Bu, öylesine ağır bir imtihan ki empati yapamıyorsunuz!

Sözü uzattım. Geri dönerken düşündüm. Keşke kimseyi dinlemeyip ilk gün ilk saat, işte o duyulan ilk dakika “Ya Allah!” deyip yola çıksaydım. Çıkmadık işte! Yeterince “deli” değiliz demek ki! “İşe yarar mıyım?” diye sora sora bekledim. İşe yarayıp yaramamak önemli değilmiş meğer, insanların sizi görünce nasıl yeniden umutlandıklarını bir görseniz… İmtihanını annesiyle, kardeşiyle, oğluyla, kızıyla, babasıyla yaşayanların ihtiyaçları sadece ekmek su değilmiş meğer… “Abi, biz geldik!” demekmiş!

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Söyleşiler

Ahmet Örs ile 35C Romanı Çerçevesinde Söyleştik: İnsan Haddini Ne Kadar Aşabilir?

Yayınlanma:

-

Ahmet Örs’ün yeni kitabı 35C romanı üzerine kendisiyle söyleşi yaptık.

Soruları romandan alıntılar üzerine oluşturdum. Bu alıntılardaki fikirlerin roman kahramanlarından ziyade yazarın kendisine ait olduğu kabulüyle hareket ettim.

“İşte sizden çocuklar, derdi öğretmeni ortaokuldayken, bir fotokopi gibi olmanızı, anlattığım her şeyi aynen yazılı kağıdına geçirmenizi istiyorum.

Anladı ki o zaman Sinan, bu fotokopi sadece bir makine değildir. Bambaşka zihniyettir. Cevat amcası fotokopiye lanet eden nutuk çekmişti. Sinan alelacele elinde ders notlarıyla fotokopi çektirmesi gerektiğinden bahsettiğinde. Fotokopi, demişti Cevat amcası, bu çağın lanetidir. Emeksizliğin, tefekkürsüzlüğün sembolüdür. Teknolojiden, sahte üretimden girip feylesoflardan çıkmış, düşüncenin namusundan dem vurmuş…”

Teknolojik üstünlüğü elinde tutan müstekbirlere karşı öğrenilmiş çaresizlik, peşinen yenilgiyi kabul etme hâkim olabiliyor. Bu hususun “gayba iman” ile ilişkisini göz önünde bulundurarak teknolojiye bakışımız nasıl olmalı?

Teknoloji aracılığıyla insan sahte tanrısallık iddiasını sürdürmek istiyor, bu açık. Teknolojinin geleneksel teknik usûllerinden bambaşka bir şey olduğu ehlinin malumudur. Şimdi bundan bahsederken aklıma Challenger Uzay Mekiği geldi. 28 Ocak 1986’da infilak etmişti. Haberlerden takip etmiştik. Köydeki insanlar bile bunu izah etmekte zorlanıyordu. Üstün bir güç olarak NASA’nın, ABD’nin teknolojisi nasıl böyle bir sona teslim olabilir? Tabii olan olmuştu. Bu meseleyi durup durup hatırlamamın temel gerekçesi uzay mekiğinin adıdır. Challenger, meydan okuyucu anlamına geliyor. İnsan, âlemlere ne kadar meydan okuyabilir? Haddini ne kadar aşabilir?

35C’deki teknoloji bahsi bu çerçevede, bu zihniyet dolayımında şekillendi. Fotokopi makinesinden uzay mekiğine kadar tanrısal edimleri taklit etmek ve en nihayetinde onu aşmak modern-kapitalist uygarlığın temel hedefi idi. Öte yandan biz de teknolojinin tanrısallık iddialarının büyük bir sürat kazandığı dönemlerin çocuğuyuz yani pek çok şey biz yaşarken oldu ve olmakta.

Tam bu noktada sizin sorunuzun bel kemiğini oluşturan hususa geliyoruz sanırım: İnsan, sahte tanrısallık iddialarına, o meydan okumaya teslim olacak mı yoksa âlemlerin Rabbine teslim olan bir gayba imanla hakikate yaslanan bir meydan okumayı kendi icra edebilecek mi? ABD-İsrail’in İran saldırısı, teknolojinin yeni savaş ve süreçlerdeki hayret kesbedici görünümleri tartıştığımız meselenin ehemmiyetini tekrar ortaya koymuştur. “Ebabil, attığın zaman sen atmadın Allah attı, Rabbimizin üç bin melek ile mü’minlere yardım ettiği” gibi Kur’ânî beyanlara iman, kapışmayı başka bir evreye taşımaktadır.

Yeryüzünü alabildiğine ifsat eden ve ölümsüzlüğü hedefleyerek mutlak tanrısallığı devralmak isteyen transhümanist meydan okuma bu arzuyu ilk insandan bugüne epeyce somutlasa da gayba iman mevzuunda kaçınılmaz olarak bir çıkmaza saplanacak ve Challenger mukadderatına teslim olacaktır. Bütün bu ifsat sürecinden radikal bir hicret bizim için şu aşamada tek seçenek olarak duruyor, diyerek cevabımı tamamlayayım.

61. sayfada dil üzerine şöyle cümleler mevcut: “Yabancı sözcük kullanmayalım. Yabancı sözcük yoktur. Bütün diller Allah’ın ayetleridir.

Dilini yaban eylemek insana yazık etmektir. Diller tanış olunsun diye var edilmişlerdir.”

47. sayfada Canan üzerinden Ali Bulaç’ın “Dil meselesi din meselesi değildir.” tezine sahip çıkılıyor. Devamında da siyasi dilin, dil inşasının geçiştirilebilecek bir mesele olmadığı ekleniyor.

Dil meselesi hangi hâllerde din meselesi olarak değerlendirilebilir?

Geçiştirilemeyecek olan siyasi dile, dil inşasına söylem diyelim. Bu söylemle maddî gerçeklik arasında kopukluk var mı?

İçerisinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyor muyuz? En azından bir kısım müslümanlar olarak diyelim.

Ali Bulaç’ın Düşünce dergisinde kullanılan Türkçeye itiraz edenlere verdiği bir cevaptı bu ve meselenin özüne gelmekten sakınan ya da o bilinci fark edemeyenleri tenkit ediyordu yoksa sizin de çok isabetlice belirttiğiniz gibi “siyasal dil/söylem” bizim için doğrudan dinî bir meseledir.

İdeolojik hatların dili/söylemi ile her zaman maddî gerçeklikle arasında bir gerilim olur. Esasen bu, olmalıdır çünkü o ideolojik hat, bir dönüşümü hedefler. Vahyin, indiği Mekke müşrik toplumunda yaptığı gibi hayatı, insanı, kelimeleri, kavramları, davranışları yeniden tanımlar. Bu yeni hamlenin bir gerilim oluşturması kaçınılmazdır. Muhataplardan bu süreçte birtakım itirazların yükselmesine elbette şaşırmamak gerekir. Bütün her şeyin yapıbozumuna uğradığı bir süreçte büyük bir alt üst oluş yaşanacaktır tabii!

Üretilen söylemin, bu söylemin ana unsurlarından olan dilin varlığı, kullandığınız ifadeyle somut durumu karşılayıp karşılayamadığı onun düşünsel, ideolojik, vahyî yeterliliği ile ilgili olsa gerektir. Son sırada saydığım vahiy, genel geçer bir alımlanışa mazhar olmayabilir, varsın olsun! Bizim durduğumuz yerde en merkezî kavram olduğu için oradan ilerleyelim: Bu zeminlerin muhatap olunan gerçekliği karşılayıp karşılayamamasının insanî cehde bağlı olduğunu tespit etmek muhtemel hayal kırıklıklarının önüne geçmek bakımından son derece hayâtîdir, diye düşünüyorum. Üzerimizde taşıdığımız tarihsel birikimler ve yükler eşgüdümlü etkilerde bulunabiliyorlar. Bunların yanı sıra modern bakiye, entelektüel cehdin sorumluluklarını alabildiğine genişletmiştir. İşte tam burada sizin sorunuza “Evet, içinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyoruz!” diye cevap veremiyoruz elbette lâkin sanatın, ilmin ve farklı eyleyişlerin arayıcılığı ile yol almaktan geri durmama dikkatiyle daha olumlu cevaplar üretmeye gayret ediyoruz diyebilirim.

“Biz Zülkarneyn kıssasıyla biçimledik siyaset felsefemizi canım. Medine sözleşmesiyle. Temel hedefin zulmü parçalamak. Nerede olursa olsun. Sonra insanı serbest bırakmak. Hayatı. Tabiatı. Yazıktır bunlara. Neden tasallut edilesidirler.”

Zülkarneyn kıssası ile Medine sözleşmesinden nasıl bir siyaset felsefesi çıkarabiliriz?

Zülkarneyn kıssası tabiri caizse gadre uğramış bir kıssadır. Zülkarneyn peygamber ve kıssası, mitoloji heveslerine kurban edilmiştir. Hâlbuki öncü mü’minlerin yeryüzündeki rolünü pek güzel bir şekilde örnekleyerek izah eder. Romandan yaptığınız alıntı aslında Zülkarneyn peygamberin misyonunu özetliyor: temel hedef zulmü parçalamak! Ötesini insana, insanların şûrâlarına bırakmak gerekir. Bağlantılı olarak sorduğunuz Medine Sözleşmesi de bu şûrâların oluşumuna dair harika bir misal ve modeldir.

Kur’an’daki kıssaların siyaset felsefesi bağlamında çok güçlü anlatılar olduğunu, okuyan herkes görebilir ancak bir önceki sorunuzla da bağlantılı bir durum var burada: Söylem üretmenin gerek ve yeter şartları ihmal edilince olması gereken neticeler hâsıl olmuyor maalesef. Peygamberlerin “düzen bozucu” rolleri, yeryüzünde sınır tanımayan direniş modelleri, şûrâlar oluşturma örneklikleri siyaset felsefesi bahsinde çarpıcı paradigmatik pratikleri hayranlık uyandırıcıdır lâkin müslümanlar ağırlıklı olarak ya egemen yorumun tarihsel pratiğine ya da entelektüel ilginin yöneldiği Batı düşüncesine demir atmış durumdadır.

“İnsanlık neoliberal faşizme direniyor. Ne pankarttı o öyle. Hem de Gaziosmanpaşa bulvarında, Tokat’ta. Bilirsin o zaman literatür yeni, müktesebat sınırlıydı bu bahiste.”

“Neoliberal faşizm”i nasıl açıklayabiliriz?

Neoliberal faşizm, bizzat tanık olduğumuz bir kötülük biçimi! Hani, “Yaşayarak öğrenmek en etkili öğrenme modelidir.” derler ya, biz de bu etkiye derinlemesine maruz kaldık doğrusu, kalanlara da şahit olduk. Öyle görünüyor ki tanıklığımız devam edecek.

Neoliberalizmi, kapitalist sömürünün gözü dönmüş biçimi olarak tarif ediyorum. Şu anda sermayenin önündeki bütün engellerin kaldırılarak Anadolu’nun her bir noktasının talan edilerek yağmalanması, bu tabirin en iyi izahıdır. Sermayenin önünde hiçbir engel yoktur artık hatta devlet, egemen siyaset kolluk ve yargı imkânlarıyla onun yol açıcısıdır.

Dünya genelinde de durum bundan farklı değil elbette! Pratik birebir örtüşüyor. Şimdilerde pek çok siyasal figürün diline doladığı bir hurafe var: uluslararası hukuk! Bu terane, eğer sermayenin iştihasının önünde bir engel idiyse bile ona hiç uyulmadı ya da uyuluyormuş gibi yapıldı en fazla! Ayak bağı olarak görülünce de tümden iptal edildi.

Karadeniz’in güzelim dereleri, dağları, tepeleri; Ege’nin zeytinlikleri, ormanları nasıl “zor”a dayanarak talana açılıyorsa Hürmüz boğazı da Caracas da Gazze de aynı imkân ve araçlarla talana açılıyor. İçeride polis ve jandarmanın copu, biber gazı yargıyla birlikte talana kol kanat geriyorsa egemen dünya düzeni de bu zoru NATO’su, devâsâ donanma ve uçak filolarıyla yapıyor. Yetmiyor siyasal “zor” ve propagandatif “zor” biçimleri devreye girerek sürece eşlik ediyor. Neoliberal faşizm budur. İnsanlık, bu örgütlü kötülüğe nasıl karşı duracağına gecikmeden karar vermeli.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

No Kings ya da Sistemin Adını Yeniden Koymak

Yayınlanma:

-

“Sistem” en çok görünmez olduğunda işler. ABD’de Trump karşıtı eylemler ise küresel hegemonyanın her geçen gün daha çok görünür olduğunu onaylıyor. “No kings” mottosuyla gerçekleşen protestolarda hedefte Trump olsa da geride, sistem eleştirisinin önünü açan soru işaretleriyle birlikte anti militarist mevzi de var.

Devam eden protestoların ABD hegemonyasının yayılmacılığına dair ne denli kökten bir tartışmayı başlatacağını bilmiyoruz. Yine de “occupy” örneğinde olduğu gibi protestoların tetikleyici eylemlere dönüşebildiği ortada. Üstelik gelir adaletsizliği ve yoksulluk gibi daha çok sistem içinde revizyon talepleri içeren eylemlere nazaran anti militarist söylemle gelişen protestolar daha temel siyasi tartışmalara zemin hazırlıyor.

Bunun örneklerinden biri Yeni Pencere’de yayımlandı. 1965 yılında ABD’de Vietnam savaşına ilişkin protestolar kitlesel bir boyut kazandığında öğrenci önderlerinden Paul Potter, Vietnam Savaşına Karşı Yürüyüş protestosunda “İnanılmaz Savaş” başlıklı bir konuşma yaptı. Washington’da yaklaşık 20 bin kişi önünde yapılan bu tutkulu konuşma, sadece bir savaş karşıtı irade ortaya koymuyordu. Daha temelden ABD sistemine ve meşruiyetine dair bir tartışmayı başlatmaya çalışıyordu.

Konuşmanın ana fikri, ABD’nin Vietnam savaşının bir “dış politika” hatası olarak yorumlanamayacağı üzerineydi. Modern devletin meşruiyet sorunu yaşadığında ideolojik pozisyonunu örtmek için öne attığı politik figürleri es geçen Potter, bunun ardına geçerek “sistemin adını koymaktan” söz etmektedir.

Bu, önemli bir kırılma noktası.

Çünkü başkanları, bakanları, bürokratları, yanlış yapılandırılmış siyasi stratejileri konuşmak yerine doğrudan doğruya müesses nizamın meşruiyetine dair tartışmaya girme niyetini ifade ediyor.

Potter’ın konuşmasından önemli bazı noktalar bu yazının sonunda yer alıyor fakat Potter’ın konuşması gibi Vietnam savaşına yönelik dönemin itirazlarını araştırdıkça şu gerçekle yüzleşiyoruz: Sivil toplumun eleştiri gücü giderek sistem içinde “dönüştürülmüştür”! Savaşları, yoksullukları ve adaletsizlikleri doğuran sistemin kendisi yerine onun uzantılarıyla -politik figürlerle, partilerle, seçimlerle, bürokratik aksaklıklarla- savaşan bir sivil mücadele alanı içindeyiz.

Paul Potter, anlatı ile gerçekler arasındaki çelişkiyi Vietnam savaşı gibi büyük bir felâketin etkileriyle yüzleştiğinde “acı bir kavrayışla” gördüğünü ifade ediyor. Normalde sistem korunaklı bir alanda, kamu gücünü kullanarak ve iletişim dilini yapılandırarak algı inşa etmekten bir an bile vaz geçmez. Sadece “rıza”nın imali için değil, olası tepkileri ya da eleştirileri de dönüştürerek kendisi için yarayışlı yönetim aygıtlarına (dispozitif) dönüştürmeyi amaçlar ancak savaşların yarattığı yıkım, “eve dönen” tabutlar ve günlük rutini bozan gelişmeler sis perdesini aralar. Yapılandırılmış iletişim ve gerçeklerin sürekli çatıştığı yeni-normalde en çok sisteme ilişkin güven duygusu parçalanır.

Potter’ın konuşması, sistemin anlatısına ilişkin güven duygusundaki bu kırılmayı o gün orada toplanan binlerce kişiyle birlikte iliklerine kadar yaşadıklarını adeta tarihe not düşer. “O sistemi adlandırmalıyız. Onu adlandırmalı, tanımlamalı, analiz etmeli, anlamalı ve sonra değiştirmeliyiz!” derken aslında tam olarak bu çelişkiden güç almaktadır. Artık ABD siyasi elitlerini, sistemin bürokratik unsurlarını değil doğrudan doğruya bu koşulları yaratan ve sadece ABD’ye değil, dünyaya dayatan düzeni adlandırmaktan söz eder.

Konuşmanın en dikkat çekici noktası da burada örülür: Rutine geri dönmemek! Potter, duygularını şöyle ifade eder: “Belki biz de Başkan gibi kendi kararlarımızın sonuçlarından yalıtılmış hâle geldik. Belki de yanan bir çocuğun çığlıklarını gerçekten dinleyip o savaş bitene kadar bugünden önce her ne yapıyorsak ona geri dönemeyeceğimize karar vermemiz gerekiyor!”

Dışarıdan bir gözlem, rutine dönmeyi yüksek perdeden eleştiren bu konuşmanın yeterince radikal bir eylem önerisi taşıyıp taşımadığını merak edebilir fakat bu farkındalık, beraberinde şunu da taşır: Toplumun derinlerine kök salmış bir sistemin sadece yüzeysel ve mekanik bir gerçeklik olarak tariflenerek değiştirilmesi mümkün değildir! Üstelik yapısal sorunları görmezden gelerek sıcak ve güncel meseleye bütünüyle odaklanıldığında sistemin bu eleştiriyi “dönüştürme” gücü de artıyor. Söz gelimi “yoksulluğun görünür sonuçları”nı hafifletecek bir yasal düzenleme üzerinde uzlaşılacak bir çözüm olarak görülebiliyor ya da süregiden savaşı durdurmakla yetiniliyor. Oysa Paul Potter’ın “adını koymaktan” söz ettiği sistem, Vietnam’daki savaşı durdursa dünyanın başka bir yerinde yeni çatışma alanları açmaktan çekinmeyecektir. Sorunları yatıştıran ve bir süreliğine geri çekilen popülist çözümler yerine “sistemi yenmek” için düşünmek gerekmektedir.

Konuşmanın son bölümü de dikkat çekici: Amerikan ve Vietnam halkının aynı kaderde birleştiğini ifade eden Potter, her iki toplumu da hüsrana uğratanın aynı sistem olduğuna vurgu yapar.

Son cümle ise bir küresel intifada mottosu: “Tüm hayatlarımız, kaderlerimiz, yaşama dair tüm umutlarımız, o sistemin üstesinden gelme yeteneğimize bağlıdır!”

1965 Anti-Vietnam War March - FoundSF

Paul Potter’ın 1965’teki konuşmasından notlar

Konuşmanın tamamı için tıklayın.

O sistemi adlandırmalıyız. Onu adlandırmalı, tanımlamalı, analiz etmeli, anlamalı ve sonra değiştirmeliyiz. Zira ancak o sistem kontrol altına alındığında bugün Vietnam’da bir savaşı veya yarın Güney’de bir cinayeti veya her yerde, her zaman insanlara uygulanan sayısız, hesaba katılamaz daha ince vahşetleri yaratan güçleri durdurma yönünde bir umut olabilir.”

“Vietnam’daki o inanılmaz savaş, ahlâk ve demokrasinin Amerikan dış politikasının yol gösterici ilkeleri olduğu yönündeki yanılsamamızın son kalıntılarını nihayet kesip atan o usturayı, o korkutucu derecede keskin bıçak sırtını sağladı. Vietnamlılara bir milyar dolar vaat ederken ekonomik ve sosyal yıkım ile siyasi baskı için milyarlarca dolar harcayan o aşırı tatlı, kendini haklı gören ahlâkçılık, dış politikamızın dürüstlüğü konusunda bize güven verebilecek gücünü hızla kaybediyor. Bu ülkenin Vietnam’da ne yaptığı ve ne plânladığı gerçeğini ne kadar derinlemesine incelersek Senatör Morse‘un, ABD’nin bugün dünyada dünya barışına yönelik en büyük tehdit hâline hızla geldiği yönündeki çıkarımına o kadar çok itiliyoruz. Bu, bizim gibi büyümüş insanlar için korkunç ve acı bir kavrayıştır; ve bu kavrayışa duyduğumuz tiksinti, onu kaçınılmaz veya gerekli kabul etmeyi reddetmemiz, bugün bu kadar çok insanın buraya gelmesinin nedenlerinden biridir.”

“Bu savaşta geliştirdiğimiz ve meşrulaştırdığımız baskı ve yıkım modeli o kadar kapsamlı ki buna ancak kültürel soykırım denebilir. Sadece kadınların ve çocukların üzerine, isyancı faaliyetlere dair ilk şüphede ayrım gözetmeksizin fırlatılan napalm, gaz, ekin imhası veya işkenceden bahsetmiyorum. Bu, başlı başına korkunç ve inanılamayacak kadar akıl almaz bir şeydir ancak bu, daha geniş bir yıkım modelinin, ülkenin tam da dokusunu hedef alan bir yıkım modelinin sadece bir parçasıdır.”

“Savaş tırmandıkça ve yönetim, atmayı seçebileceği herhangi bir adım için daha aktif bir şekilde destek aradıkça bu ülkede 1950’lerden beri benzeri görülmemiş bir savaş psikolojisinin başlangıcı yaşandı. Bu ülke Bay Johnson’ın özgürlüğüne daha ne kadar katlanabilir? Hangi tuhaf mantıkla bir halkın özgürlüğünün ancak bir diğerini ezerek korunabileceği söylenebilir?”

“Peki, o zaman bir savaşı nasıl durdurursunuz? Savaşın kökleri Amerikan toplumunun kurumlarının derinliklerindeyse, onu nasıl durdurursunuz? Washington’a mı yürürsünüz? Bu yeterli mi? Bizi burada kim duyacak? Yalıtılmışlıkları içinde, napalmle yanan bir kızın çığlıklarını duyamıyorlarsa, karar vericilerin bizi duymasını nasıl sağlayabilirsiniz?”

“Asıl soru, buradaki insanların o savaşı sona erdirme konusunda aynı derecede ciddi olup olmadığıdır. Acaba her birimizin Vietnam’daki savaşı bitirmek istediğimizi söylemesi ne anlama geliyor; bu ifadenin tam anlamını ve durumun ciddiyetini kabul edersek yürüyüşü öylece bırakıp sanki krizde değilmiş gibi davranan bir toplumun rutinlerine geri dönüp dönemeyeceğimizi merak ediyorum. Belki biz de Başkan gibi kendi kararlarımızın sonuçlarından yalıtılmış hâle geldik. Belki de yanan bir çocuğun çığlıklarını gerçekten dinleyip o savaş bitene kadar bugünden önce her ne yapıyorsak ona geri dönemeyeceğimize karar vermemiz gerekiyor.”

“Toplumsal hareket derken dilekçelerden, protesto mektuplarından veya muhalif Kongre üyelerine verilen üstü kapalı destekten fazlasını kastediyorum; hayatlarını değiştirmeye istekli, sisteme meydan okumaya istekli, değişim sorununu ciddiye alan insanları kastediyorum. Toplumsal bir hareket derken bu ülkeye, sorunlarımızın Vietnam’da, Çin’de, Brezilya’da, uzayda veya okyanusun dibinde değil de şu an burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğunu kavratacak kadar güçlü bir çabayı kastediyorum.”

“Bir protesto veya bir dizi protesto yerine bir hareket inşa etmek, yalıtılmışlıklarımızdan kurtulmak ve kararlarımızın sonuçlarını kabul etmek, aslında hayatlarımızı değiştirmek; ahlâklı ve adil olduğuna inanan bir toplumun tepkilerine kendimizi açmamız, kendimizi etiketlenmeye ve zulme açmamız ve temel itirazlara tahammülü olmayan bir toplumda gerçekten hatalı görülmeyi göze almamız anlamına gelir.”

“Bu, zenginliğimizin güvenliğini terk edip Amerikan gücünün mitolojisine bağlı insanlara ulaşmamız ve onları hareketimizin bir parçası yapmamız anlamına gelir. İşçi olsunlar ya da kiliselerde olsunlar -nerede olurlarsa olsunlar- bu ülkenin dört bir yanındaki insanlara ulaşıp onları sistemi değiştirecek bir hareketin parçası yapmamız anlamına gelir.”

“Garip ve çok alışılmadık bir şekilde Vietnam halkı ile bu gösteriye katılan halk, savaşın sona ermesi yönündeki ortak bir endişeden çok daha fazlasında birleşiyorlar. Her iki ülkede de kendi durumlarını değiştirme gücüne sahip bir hareket inşa etmek için mücadele eden insanlar var. Bu hareketleri hüsrana uğratan sistem aynıdır. Tüm hayatlarımız, kaderlerimiz, yaşama dair tüm umutlarımız, o sistemin üstesinden gelme yeteneğimize bağlıdır.”

Konuşmanın tam metni:https://yenipencere.com/yazilar/inanilmaz-savas-paul-potter/

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

ABD Ordusu Seni Çağırıyor – Bir “Öznelikten Çıkarılma” Deneyimi

Yayınlanma:

-

Bir süredir çifte vatandaşların İsrail ordusundaki gizli askerlikleri dikkat çekici bir görünürlük kazandı. İşgal edilmiş Filistin topraklarında üniformalarıyla, tankların üzerinden poz verip Türkiye’de ise askeri kariyerinden hiç bahsetmeyen “sevimli gençler” toplumun öfkesini giderek daha fazla tetikliyor. Bu öfkenin bir nedeni Gazze’de katliamlarla ayyuka çıkan kural tanımaz siyonist saldırganlık. Diğer nedeni de çifte vatandaşların ikircikli hayatlarıyla ve gizledikleri askerlikleriyle tekinsiz hissettirmesiydi.

Öte yandan şunu da unutmamak gerekiyor: İsrail ordusunda askerlik yapmanın siyonist ideolojik çerçevenin içinde, o kökenle ilişkili olmakla inkar edilemez bir bağı var. Mide bulandıran ise çifte vatandaşların bunu “gizleme” eğilimi ve Türkiye’yi “alternatif ve korunaklı bir geri çekilme alanı” olarak düşünmeleri.

Fakat yeterince konuşulmayan, giderek “trend” olan başka bir gerçek daha var: ABD ordusunda askerlik yapmak. Siyonist ordudaki çifte vatandaşların aksine ABD ordusundaki askerlik gizlenmek bir yana, açıkça bir övünç ve kariyer kazanımı olarak sunuluyor.

ABD’li olmayanlar açısından askerlik yapmanın siyonizm, yahudilik ya da Amerikan vatanseverliği gibi doğrudan bir motivasyonu da yok.

Ancak sosyal medyanın her mecrasında ABD ordusunda asker olmanın koşullarını, avantajlarını paylaşan onlarca hatta yüzlerce videoyla karşılaşabiliyorsunuz. Birçok genç, izlediği bu videoların da etkisiyle işgalci emperyalist bir orduda askerliği kısa vadeli “profesyonel bir iş” olarak değerlendirme eğiliminde.

ABD ordusunda askerlik yapan “Anadolulu gençleri” izlediğinizde de bu tutumu net olarak hissediyorsunuz. Gençlerin kendilerini bir ordunun askeri olarak değil daha çok bir şirkette kariyer yapan profesyoneller gibi anlattıklarını görüyorsunuz.

Her ne kadar ABD ordusunda askerlik yalnızca vatandaşlık kazanmanın hızlı bir yolu olarak görülse de bu tespit eksik kalıyor. Bu, daha çok göç, eğitim, kariyer ve vatandaşlık vaatlerini bir araya getiren biyopolitik bir mobilite mekanizması.

ABD’de askerlik yapmanın eğitimden (üniversite eğitimi finanse edilir) barınmaya (konut kredisi avantajları sağlanır), iş hayatından (kariyer fırsatları) ayrıcalıklı sağlık hizmetlerine (tricare) dek geniş bir ayrıcalıklar listesi var. Bu açıdan ABD ordusunda askerlik yaşam fırsatlarını yöneten ve çerçeveleyen biyopolitik bir ekosistem.

Biyopolitikadan dispozitife: iktidarın tecelli etmesi

ABD ordusunda askerliğin bu kadar fırsat odaklı ele alınması, biyopolitika ve dispozitif kavramları arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Foucault’nun kavramsallaştırdığı açıdan biyopolitika nüfus, beden, sağlık gibi yaşamın farklı katmanlarına iktidarın müdahalesini tarif ediyor. Ancak bu müdahalenin yaşama yerleşmesi, içselleştirilmesi için sadece kurumların kaba gücü yeterli değil. Geniş pratiklere, alışkanlıklara yani araçlar ağına ihtiyaç duyuluyor. Bu araçlar ağını dispozitif olarak tanımlayabiliriz. Biyopolitika iktidar stratejisiyse onun araçları da dispozitiflerdir.

Biyopolitika ve dispozitif kavramları iktidarın yalnızca kaba güç ve yasaklamalarla değil, yaşamı hegemonyanın çerçevelediği biçim içinde mümkün ve cazip kılınması durumunu açıklar.

Esasında dispozitif yani -regime of practice- her şeyden önce özneleştirme biçimleri üretir. Bu anlamda orduya asker olmanızın gerekçesi “yüksek idealler”, “vatan savunması”, “toplumun korunması için bir feda eylemi” üzerinden kurulur. Ancak dispozitif sadece özne üretimiyle işlemez. Agamben’in tanımıyla dispozitif, bir “öznelikten çıkarma” durumunda da pekâlâ gelişir. Hatta modern iktidar kendini buradan dayatmaya artık daha çok isteklidir denilebilir.

Bir veriye, bir sayıya, komut alan bir profesyonele dönüşerek öznelikten çıkılır, ayrıcalıklı haklar ekosistemine giriş yapılır. Basitleştirmek gerekirse öznelik üreten dispozitif sizi bir “anlatı”nın parçası kılarak iktidar alanına dahil eder. Oysa öznelikten çıkaran dispozitif ise sizi, seçimlerinizi yalnızca fırsatların belirlediği bir tür legal yağmacı haline getirir. Öznelikten çıkarmak, kişiyi politik özneye değil fırsat optimize eden aktöre dönüştürür.

Günümüz siyaseti de tam olarak bu çıkar denklemi üzerinden kurulu. Özellikle asyanın batısı (orta doğu) gibi siyasal hareketlerin durulmadığı bir coğrafyada egemen küresel düzen, iktidarları yalnızca fırsatlara fokuslanacak şekilde biçimlendirmek istemekte. Egemen düzen böylece bütün katmanlarıyla ve kaba kuvveti de arkasına alarak kendisiyle uzlaşan –bir anlamda işbirlikçi olan– ve bu şekilde hayatta kalan rejimleri de “öznelikten çıkarmıştır”.

ABD ordusundaki Anadolu çocukları için de durum çok farklı değil. ABD politikalarına ya da örneğin ideolojik bir anlatıya iman etmeden verilen görevi yerine getirmeye odaklı olmak kabul görmek için yeterli.

Elbette ABD hegemonyasının silahlı gücünde asker olmak birçok farklı başlıkta konuşulabilir. Ancak bu konunun Türkiye özelinde milliyetçilik ve “vatana adanmışlık” gibi romantik söylemleri tartışmaya açan bir tarafı var. Türkiye’deki ulus devlet bilincinin klasik bir algısı var: ulusal bilinç, tarihsel ve toplumsal sarsılmaz bir aidiyet yaratıyor. Gerçekten de ulusal bilincin anlatısı “İsrail ordusu” gibi öznelik yükleyen yapılar için hâlâ dirençli. Oysa ABD ordusu örneğindeki gibi emperyalizmin farklı kurumsallıklarıyla ilişkiye girerek öznelikten çıkarılanlar için kolaylıkla dağılabiliyor. İsrail ordusunda görev almayı insanlık suçu olarak görecek bir genç, ABD ordusundaki pozisyonunu kolaylıkla meşrulaştırılabiliyor. Görev bilinciyle hareket eden, profesyonel ama neyin parçası olduğunu umursamayan bir varoluşa kolayca razı oluyor.

Bu, küresel hegemonyanın aradığı toplumsallığı da tarif ediyor: öznelikten çıkarılmış ve bekası için her türlü uzlaşıya açık iktidarlar ve kitleler. Yani yaratılan konfor alanında, egemenlerle el sıkışmanın güvenlik ve tüketim ayrıcalıklarından faydalanan bir tür uyumlu kitlelerin oluşumu. ABD ve İsrail’in Batı Asya politikalarında buna uygun bir siyaset dili üretildiğini görmek zor değil. Sadece iktidar elitlerini sisteme eklemleme politikalarıyla bunu düşünmek doğru olmaz. Asıl mesele, hegemonyanın ve işgalin kitlesel düzeyde makulleştirilmesidir. Bu politikanın önemli bir örneği ise İran. Rejim eleştirisinin aynı zamanda batıyla uzlaşma ya da öznelikten çıkarılma durumunu doğuracağı varsayılmıştı. Böylece rejimle kavgalı geniş bir kitlenin küresel hegemonya lehine ayağa kalkacak “beşinci kuvvet” olacağı düşünülmüştü. Fakat bunun gerçekleşmediğini görüyoruz. İran örneğinde bu beklenti tam karşılığını bulamamış olsa da, bölge genelinde hegemonyanın sunduğu “güvenli alan” ve işbirliğinin fırsatlarını tercih eden geniş bir toplumsallık oluşmuş durumda.

ABD ordusunda askerliğin ya da işgalcileri müttefikler olarak belleyip konforlu ve güvenli olanı tercih etmenin marjinal istisnalar olarak kalacağını artık düşünemeyiz. Günün sonunda hegemonyanın istediği teslimiyetin sadece yerel iktidarlar ve liderleriyle sınırlı olmadığını görüyoruz. Tepeden derinlere, iktidar elitlerinden toplum tabanına doğru hegemonyanın içselleştirilmesi bekleniyor.

Bu durumla baş etmenin yolları üzerine ayrıca konuşmalıyız. İnsanlığın öyküsünün itaatle birlikte direniş örnekleriyle okunabileceği ortada. Yine de bir direnç noktasını nerede arayabiliriz? diye soruyorsak, bunun cevabı kendini gizleyen, demokrasilerin “zararsız yurttaşlar”ının gündelik yaşamlarına sinmiş olan “düzen”i teşhir etmek olabilir. Hatta, egemenlerle işbirliğini tercih etmenin toplumsal olumlamasını geri dönülmez biçimde aşındırmaktır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x