Connect with us

Köşe Yazıları

Abi, Biz Geldik!

Yayınlanma:

-

99 depreminin ilk günleriydi… Tüm Derince – Körfez halkı her yerdeki enkazların yanı sıra Tüpraş’ın yoğun yangını ve patlama tehlikesi nedeniyle evlerinden uzaklaşmaya çalışıyordu. Tabi herkesin tahliyesi mümkün olmadığı için birçoğu da mecburen bölgede kalıyordu. Ben de babamla birlikte bir petrol istasyonunun önündeki çimlerde uzanmıştım. Nasıl oldu bilmiyorum biri bir televizyon tedarik etti, bir başkası jeneratör buldu ve televizyonu çalıştırıp günler sonra ilk kez haberleri izlemeye başladık. Bütün Kocaeli yıkılmış, her yerde bir mahşer havası… Tüm o boğucu haberlerin arasında yukarıdaki fotoğrafın haberine denk geldik. Çanakkale’den gelen bir dede, elinde küçük aletleriyle derme-çatma bir çadır kurmuş ve depremzedelerin ayakkabılarını ücretsiz tamir ediyordu. Gözyaşlarıyla izledik. Kime, ne faydası olur diye bakmadık, unutulmadığımızı görmek öyle rahatlatıcıydı ki… Aynı hissi o günlerde eski bir Toros aracı tıka basa ekmekle doldurup gelen bir abinin bagajı açıp hepimizi çağırmasında da yaşamıştım. Nereli olduğunu hatırlamıyorum ama çok uzaklardan gelmişti ve ekmekleri hem dağıtıyor hem de ağlıyordu. Yine aynı his… İki ekmekle bütün dertlerimiz bitmemişti ama unutulmadığımızı görmek her şeyi bir süreliğine unutturmuştu.

Geçtiğimiz günlerde Adıyaman’a işte tam bu nedenle iki arkadaşımla gittim. Gittim ama nasıl bir gidiş… Maraş’tan Pazarcık’a oradan Gölbaşı’na ve nihayet Adıyaman’a çok zor bir yolculuktu. Maraş’ta depremin paniğini, kaosunu gördük. Pazarcık tamamen kriz durumundaydı, ilerlemek mümkün olmayınca ara sokaklara daldık. Her girdiğimiz sokakta bir enkaz, bazıları terk edilmiş gibi, bazılarının yanında oturanlar… Dışarıdan bakınca sanki ayakta gördüğünüz Pazarcık, yaklaştıkça nasıl değişti unutmak mümkün değil. Gölbaşı ise tam anlamıyla korkunç durumdaydı. Yollar yarılmış, kaldırım taşları bile yıkılmıştı. Sağlı sollu onlarca enkazın arasında sağlam binaları bulmak mümkün değildi. Gölbaşı tam anlamıyla bir savaş alanı gibiydi. O kadar çok enkaz, o kadar ıssız bir tablo vardı ki hepimizin aklına “Galiba bu binalar boş ya da artık canlı olmadığı için bir çalışma yok!” diye düşündük. Başka bir ihtimal gelmiyor insanın aklına o anda.

Adıyaman’a İzmit’ten yola çıktıktan tam yirmi üç saat sonra gece vakti girebildik. Gece her şeyin üzerini örttüğü gibi yıkımı da altında gizlemiş olmalı ki biz bir süreliğine rahatladık. Yıkımlar, çalışmalar vardı ama işte ayakta olan birçok bina da vardı, yaralıydı Adıyaman ama galiba tamir edilebilir gibiydi, diye düşündük. Adıyaman’ın merkezinde bir grup Müslümanın “ya Allah” deyip yola çıkması ile -adeta bir deli cesareti içinde- bin bir güçlükle kurdukları aşevine yanaştık. Durum kötüydü ama işte iyi kötü bir düzen vardı.

Sabah olup her şey örtüsünden arınınca durumun vahametini görebildik. Sokakta geceleyenler, yakınlarını ölü ya da diri bir şekilde bulmak isteyenler, her sokakta ama her sokakta dev apartmanların beton moloz dağları bizi karşıladı. İzmit’ten gelen bizler bir anda adeta 99 Ağustosuna ışınlanmış gibi olduk. Her bina o günlerden bir başka enkazı hatırlatıyor gibiydi. Hiç mi ders almadık! Yine aynı manzaralar… Sahiplerine ufacık bir yaşam boşluğu bırakmayacak kadar birbirine karışan enkazlar… Tamamen aynı durum! Ve aynı bitmeyen umut… O toza dönüşmüş, kimsenin canlı beklemeyeceği molozlar arasından çıkan canlar… Bebekler, çocuklar… Üç-dört gün aç, susuz, soğuk ve karanlıktan nasıl canlı çıktıklarına akıl ermeyen bedenler… Öldürmeyen Allah öldürmüyor. İşte “Allahu Ekber” bu durumlarda hesaplı, plânlı bir haykırış olarak çıkmıyor; ağzınızdan dökülüyor, durduramıyorsunuz kendinizi. Allahu Ekber!

Sabahleyin yakınlarının da enkaz altında olduğunu sonradan öğrendiğim ama bu duruma rağmen canını ortaya koymuş bir kardeşim hemen bizi koordine ediverdi. Önceki gece bizi karşılayıp çok yorulduğunu görüp çok üzüldüğüm canım ağabeyim ise daha iyi görünüyor artık. Herkes kendini bırakmış, bir işin ucundan tutmanın derdinde sadece. Her yerden gelmişler; her enkazın dibinde bir başka plaka, bir başka insan. Yol boyunca ardı arkası bitmeyen yardım tırları buralarda kocaman insanlara dönüşmüş…

İlk durağımız bir Adıyaman köyü… Köy, depremden pek etkilenmemiş ama merkezdeki konu komşu, akraba hısım gelince erzak bitmiş. Paranız geçmiyor Adıyaman’da. Cebimizde “depremzedeler için harcarız” diye getirdiğimiz paranın bir kuruşunu bile harcayamadık. Doğal olarak zengin – fakir herkes bir fakr-u zaruret içinde. Bir abi bizi karşılıyor, sorup muhtarın yerini öğreniyoruz. İlk kez “Adıyamanlı” bir abimizle iletişimimiz burada oluyor. Tam gidecekken akıl edip soruyoruz “Abi senin bir ihtiyacın var mı?” Abimizden zor bela ihtiyacı olduğunu öğreniyoruz; “Ne istersin?” diyoruz yine, bin bir güçlükle bir iki parça malzeme veriyoruz. Köyün meydanında hemen buyur ediliyoruz. Dedem yaşında bir amcamız çay getiriyor, “Amca bırak, biz alırız çayımızı!” diyoruz, bırakmıyor; bize hizmet edecek illaki, utanıyoruz, boynumuz bükülüyor. Kayıplarını dinliyoruz, “Abi biz de depremzedeyiz.” diyoruz, malzemeyi indiriyoruz, Anadolunun gönlü geniş insanları bizim nereden geldiğimizi öğrendiklerinde gözleri doluveriyor ama “doğu”nun insanı değiliz ya, hemen bir amcanın ağzından “Bizim köyümüz bu memleketi çok sever.” sözü dökülüyor, sanki özür diler gibi… Ya Rabbi, faşist yobazlar bu insanlara ne düşündürttü, neler yaşattı acaba? Bir daha üzülüyoruz, “Yapma amcam, biz kardeşiz!” diyemiyoruz bile, insan kardeşine “kardeşiz” der mi! “Evladınız, torununuz.” diyeceğiz, boğazımız düğümleniyor.

Dönüyoruz, tekrar aracımızı doldurup çıkıyoruz yollara. Bu sefer yanımızda gönüllü sağlıkçı bir ablamız var. Onun mihmandarlığında gidiyoruz adreslere. Adıyaman insanının hiç aklımdan çıkmayacak kadirşinaslığına defalarca tanık oluyorum. İnsanlar zoraki söylüyor ihtiyaçlarını. Bir ablamız kuru gıda istemişti mesela. Verdik, bir dakika sonra koşarak döndü “Bu bende var.” deyip iade etti. 1 kg’lık bir paket, ben olsam iade eder miydim? Bilemiyorum. 99 depreminde gördüğümüz arsız tiplerin hiçbiri denk gelmiyor. Ne yol kesiliyor, ne yağma oluyor ne de en ufak bir tatsızlık… Adıyaman’ın en tepesindeki Tut’a gidiyoruz. Onun da ilerisinde bir köye.. Bizi hemen köy imamı karşılıyor. “Size geldik abi!” diyoruz, hemen elimizden tutuyor, buyur ediyor. “Bize yardım geldi Allah razı olsun; ‘gelmedi’ desem Allah hesap sorar.” diyor. Böyle Adıyaman insanı işte… Aşevinde yapılan yemeğe bile ancak çağrılınca geliyor bu insanlar. Geride duruyorlar. “Yapmayın abi, isteyin bizden! Biz, geldik işte… Çok mu geç kaldık?” Böyle geçti hep içimden. Niye bir deli cesareti ile ilk duyduğum anda yola çıkmadım, diye dövünüp durdum. Bizi uyutmayan, yola düşüren vicdan azabı ilk gün bizi yola çıkarmadıysa demek ki bizde de bir sorun var, diye düşünmeden edemiyorum. Gelmeliydim, gelmedim… Gelemedim değil, gelmedim. Allah affetsin.

Sağlıkçı ablamız eşliğinde Adıyaman’ın merkezine geri döndüğümüzde bu sefer en büyük mahalle olan Yeni Mahalle’ye gidiyoruz. Tam anlamıyla terk edilmiş. Her yer kapkaranlık, her yer enkaz, hiçbir çalışma olmayan onlarca yığın… Kenarda bekleyen peşi sıra dizili iş makineleri. Hiçbirine anlam veremiyoruz. Sağlıkçı abla “Islahiye’de o kadar çok cenaze çalıştığımız çadırın etrafındaydı ki sonunda kaçtım, dayanamadım!” diyor. Daha kötüsünü de söylüyor “burada insanlar terk edilmiş gibi, dört-beş enkaz başında yakınları gelen seslere bir şey yapamıyor, kendi imkânlarıyla on yaşında bir çocuk çıkarılmış ama anası-babası hâlâ içeride!” diye ekliyor. Arıyoruz enkazı; inanır mısınız, bulamıyoruz! Her yer enkaz, her sokak sessiz, karanlık ve ölü!

Alana geri dönüyoruz. Çorba saatini kaçırmışız ama olsun, kimin aklına yemek gelir ki böyle bir durumda! Hemen karşıdaki enkaza gidiyoruz, yine aynı sesler, 99 depremindeki gibi: “Sesimi duyan var mı?” Bütün arama-kurtarma timi topluca bağırıyor. Her şey kapatılıyor, araçlar durduruluyor, yeter ki bir ses gelsin, herkes pür dikkat. Bir abla yaklaşıyor yanıma, hiç tanımıyorum, hiç tanışmadık. “Bak,” diyor, “şurada cesetleri bıraktılar!” Bir ortak travma hâli… Herkes taziyede ama herkes cenaze sahibi gibi!

İnanılmaz bir koordinasyonsuzluğu maalesef gözünüzü nereye çevirseniz hissediyorsunuz. Bir grup insanın tüm imkânlarını seferber ederek kurdukları aşevi sadece depremzedeye değil, arama timlerine de, askere de, polise de yemek ve çay yetiştirmeye çalışıyor. Devlet kendi askerine bile lojistiğini yetiremiyor. Bir enkaza dördüncü, beşinci gününde kimse gelmemiş! “Nasıl olur!” diye düşünüyor insan. Çıldırmamak elde değil. İki sokak alttaki Kocaeli’den gelen arama kurtarma timindeki arkadaşlarla konuşuyorum, aynı sorun! Hatay’dan bir arkadaşımızla konuşuyoruz, benzer koordinasyon bozuklukları! Ağzına kadar dolu depolardan malzeme alamıyoruz. Bunun yerine bir başka dernekten pişirilecek bakliyat temin ediyoruz. Çadır bulamıyoruz, bin bir güçlükle temin edilen çadıra el konulmasın diye tehlikeyi göze alıyoruz. Tüm bu sorunların arasında nefes, can olan ise dernekler, vakıflar oluyor. Onlar olmasa hiçbir şey olmayacak! Tuvalet bile yok çünkü. Düşünün, iki yüz kişinin gece titreyerek durduğu, çalıştığı bir ortamda tuvalet yok! Allah’tan arkadaşların aklına çukur kazıp tahta çakarak tuvalet yapmak geliyor. “Allah’ım ne büyük bir nimetmiş!” diyorsunuz. Ya devlet? O, tam teçhizatlı dolu şarjörlü askerlerin arasında galiba!

Aşevi derken oranın hikâyesini de gece ateşin başında “deli” bir abimizden dinliyoruz. Deli, çünkü ellerinde hiçbir plân yokken, hiç düşünmeden bir araca atlayıp çıkıyorlar İstanbul’dan. Yolda “Aşevi yapalım!” diye karar veriyorlar, Antep’ten malzemelerini bir kamyona yükleyip geliyorlar. Biz abiyi dinlerken şaşırıp kalıyoruz, gözlerimiz büyümüş, soruyoruz: “Abi, nereye geleceğiniz, nerede kuracağınız da mı belli değildi?” diye. O da belli değilmiş, dolaşmışlar Adıyaman sokaklarını, sonunda bir futbol sahası bulmuşlar. Kesmişler telleri, girmişler içeri, hemen başlamışlar yemeklerini pişirmeye. “Biz geldiğimizde kimse yoktu.” diyor abi. “Deli” abimin yanındaki can abim de teyit ediyor, “Yoktular!” diyor. Buna “Allahu Ekber” denmez de, ne denir? Demek ki plânı – programı bazen bırakmak gerekiyormuş; “Bana ihtiyaç var mı?” demek yerine basıp gitmek lazımmış! Hemen 99 depremindeki o Torosla ekmek dağıtmak için gelen abiyi hatırlıyorum, aynı delilik, aynı tevekkül!

Benzer “deliler” de enkazın başında: Arama-kurtarma timleri… Yine renk renk giysiler içinde… Her yerden gelmişler, baktıkça şaşırıyor insan. JAK ile Akut, Diyanet ile falanca dernek, el ele enkazın içinde! O kesici – ısırıcı soğukta terden sırılsıklam olarak bir can arıyorlar. Sahada görevli arkadaş uzaktan bir timi gösteriyor “Abi, günde iki saat uyumuyorlar inan, gecenin dördünde çalışıyorlardı!” diyor. Sonra ateşin başında bir askerle tanışıyoruz. Soluksuz enkaz çalışmalarına katılmış bir asker, arkadaşları teskin ediyor. Gayriihtiyari konuşuyoruz. “Abi” diyor, “enkazda çalışırken cenazelere denk geldiğimizde profesyonel timler bizi uzaklaştırıyorlar, psikolojiniz bozulmasın gençler diyorlar ama dayanamayıp bakıyoruz işte!” Gördükleri öyle büyük bir yüke dönüşmüş ki konuşamıyor daha fazla. Beraber yan yana duruyoruz sadece.

Tam o esnada hiç unutamayacağım, kızıl sakalları ile bir kişi geliyor. “Abi Ankara’dan tüp ve ekmek getirdim, nereye boşaltayım?” Kimsin abi sen? Sana kim burayı haber verdi? Arkadaşlarla birbirimize bakıyoruz, işte bir deli daha. Adam gittikten sonra öğreniyorum, dört-beş kez daha gelmiş, “Abi bir çay için!” teklifini bile kabul etmemiş. Deli işte, bu aşevini kuran deli abilerim kadar deli bir abi!

İzmir’den Eskişehir’e, İstanbul’dan İzmit’e, Ankara’dan Batman’a birçok insan burada. Sokak daha da çeşitli. Karşımızdaki enkazda Ordulu, Araklılı timler, yanı başımızda JAK, biraz ileride Amerikalı timler ile bin farklı derneğin ekipleri yan yana! Enkazlar arasında dolaşıyoruz arkadaşımla. Turist gibi hissediyoruz kendimizi, utanıyoruz ama elden gelen bir şey yok, bakabiliyoruz sadece. Bir evi incelerken arkadan bir Adıyamanlı abimiz sesleniyor: “Buyurun abi!” Sokak o kadar ıssız ki irkiliyoruz, meğer ev sahibiymiş. “Yağmacı zannettim abi sizi!” diyor. Kendimizi tanıtıyoruz, abimiz adeta içini döküyor, “Adıyaman’ı terk ettiler!” diyor. Sahiden bir enkaza beş gün boyunca kimse uğramamış olabilir mi? İnsan inanmak istemiyor, kendini o enkazın içindekileri bekleyen insanların yerine koyamıyor. Bu, öylesine ağır bir imtihan ki empati yapamıyorsunuz!

Sözü uzattım. Geri dönerken düşündüm. Keşke kimseyi dinlemeyip ilk gün ilk saat, işte o duyulan ilk dakika “Ya Allah!” deyip yola çıksaydım. Çıkmadık işte! Yeterince “deli” değiliz demek ki! “İşe yarar mıyım?” diye sora sora bekledim. İşe yarayıp yaramamak önemli değilmiş meğer, insanların sizi görünce nasıl yeniden umutlandıklarını bir görseniz… İmtihanını annesiyle, kardeşiyle, oğluyla, kızıyla, babasıyla yaşayanların ihtiyaçları sadece ekmek su değilmiş meğer… “Abi, biz geldik!” demekmiş!

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

Hicret, Takvimde; Ümmet, Mekke’de Kaldı! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Yeni bir Hicrî yıla giriyoruz.

Takvimler değişiyor. Ay yeniden doğuyor. Muharrem yeniden kapımızı çalıyor.

Fakat insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor:

Biz gerçekten yeni bir yıla mı giriyoruz yoksa aynı utançların, aynı suskunlukların ve aynı teslimiyetlerin içinde dönüp duran bir zaman çemberinde mi yaşıyoruz?

Hicret, sadece yılları saymak için başlangıç kabul edilmiş bir tarih değildir.

Hicret; bir yürüyüştür.

Bâtıldan hakikate…

Korkudan cesarete…

Konfordan sorumluluğa…

Putlardan tevhide…

En önemlisi ise suskunluktan şahitliğe doğru yapılan büyük bir yürüyüştür!

Bugün Müslümanlar olarak Hicret’in yıl dönümünü kutlarken Hicret’in rûhundan ne kadar uzağa düştüğümüzü konuşmak zorundayız.

 

Allah Resûlü (sav) Mekke’den ayrılırken yalnızca bir şehri terk etmiyordu.

Bir düzeni reddediyordu.

Bir ekonomik sistemi reddediyordu.

Bir zulüm mekanizmasını reddediyordu.

Bir sahte meşruiyet düzenini reddediyordu.

Mekke’nin asıl problemi taşlardan yapılmış putlar değildi.

Asıl problem, insanın hakikati terk edip güce teslim olmasıydı.

Bugün de soru aynıdır:

Biz hangi Mekke’nin hangi putlarıyla uzlaşmış durumdayız?

Petrol kulelerinin gölgesinde yükselen saraylar mı?

Banka hesaplarının ilahlaştırıldığı ekonomiler mi?

Koltukların vahiyden daha değerli hâle geldiği iktidarlar mı?

Yoksa mazlumların kanı üzerine kurulan diplomatik masalar mı?

 

Gazze yanıyor.

Çocuklar enkaz altında büyüyor.

Anneler evlatlarını toprağa kefensiz veriyor.

Hastaneler bombalanıyor.

Açlık bir silah olarak kullanılıyor.

Dünyanın gözü önünde bir halk sistematik olarak yok edilmeye çalışılıyor fakat tarihin kaydedeceği en acı gerçeklerden biri belki de şu olacaktır:

Gazze sadece bombalarla kuşatılmadı.

Gazze, Müslümanların suskunluğu ile de kuşatıldı.

Bir milyarı aşkın Müslüman…

Dünyanın enerji kaynaklarının önemli bir kısmını elinde bulunduran devletler…

Trilyonlarca dolarlık servet…

Stratejik boğazlar…

Kıtaları birbirine bağlayan coğrafyalar…

Ve bütün bunlara rağmen ortaya çıkan manzara:

Güçlü görünen ama etkisiz,

Kalabalık görünen ama dağınık,

Zengin görünen ama iradesiz bir ümmet.

Bu nasıl bir paradokstur?

Bu nasıl bir felç hâlidir?

Malik Bin Nebi‘nin yıllar önce işaret ettiği gibi, sömürgecilik çoğu zaman önce toprağı değil zihni işgal eder.

Bugün birçok Müslüman ülke, fiziksel olarak bağımsız görünse de zihinsel ve siyasal bağımlılık zincirlerini kırabilmiş değildir.

 

Bir zamanlar Kudüs için ordular hazırlayan coğrafyalar, bugün işgalcilerle ticaret hacimlerini açıklamakla övünüyor.

Bir zamanlar ümmet bilinci inşa eden başkentler, bugün uluslararası güç merkezlerinden gelecek onayları bekliyor.

Bir zamanlar mazlumların sığınağı olan yönetimler, bugün emperyal sistemin bölgesel taşeronları hâline gelme yarışına giriyor.

Normalleşme adını verdikleri şey bazen hafızanın silinmesidir.

Barış dedikleri şey, çoğu zaman teslimiyetin yeni adıdır.

Diplomasi dedikleri şey bazen vicdanın mezar taşıdır.

Tarih, “Abraham Anlaşmaları”nı ya da benzeri süreçleri sadece siyasî belgeler olarak okumayacaktır.

Aynı zamanda ümmetin hafızasında açılan büyük yaraların kayıtları olarak da okuyacaktır.

 

Elbette yalnızca yöneticileri suçlamak da kolaycılıktır çünkü her saltanat biraz da onu sessizce seyreden kalabalıkların eseridir.

Bugün bizim de kendimize bakmamız gerekiyor.

Hangi korkularımız hicret etmemize engel oluyor?

Makamlarımız mı?

Konforumuz mu?

İtibar kaygımız mı?

Çocuklarımızın geleceği bahanesiyle meşrulaştırdığımız suskunluklarımız mı?

Kaçımız hakikati bildiği hâlde konuşmuyor?

Kaçımız zulmü gördüğü hâlde görmezden geliyor?

Kaçımız vicdanını kariyer plânlarına kurban etmiş durumda?

 

Belki de bugün yeniden sorulması gereken soru şudur:

Bugün Medine nerede?

Evet, Medine bir şehirden önce bir bilinçtir.

Medine, hakkın güçten üstün tutulduğu yerdir.

Medine, kardeşliğin çıkar hesaplarını aştığı yerdir.

Medine, mazlumun kimliğine bakılmadan sahiplenildiği yerdir.

Medine, korkunun değil sorumluluğun belirleyici olduğu yerdir.

Eğer böyle bir bilinç yoksa, dünyanın herhangi bir köşesinde kurulmuş en görkemli şehirler bile yeni Mekkelerden başka bir şey değildir.

Eğer böyle bir bilinç varsa, dünyanın en küçük direniş çadırı bile yeni bir Medine olabilir.

 

Yeni bir Hicrî yıla girerken belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey yeni takvimler değildir.

Yeni sloganlar da değildir.

Yeni diplomatik cümleler hiç değildir.

Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey; yeniden hicret etmektir.

Korkularımızdan hicret etmek…

Konforumuzdan hicret etmek…

Milliyetçiliklerimizden hicret etmek…

Mezhepçiliklerimizden hicret etmek…

İktidarların gölgesine tutunmaktan hicret etmek ve yeniden hakikatin tarafına yürümektir!

Hicret, bir tarihin başlangıcı değil; her çağda yeniden verilmesi gereken bir bilinç sınavıdır.

Bu nedenle yeni yılın eşiğinde birbirimize sadece tebrikler sunmayalım.

Önce vicdanlarımızın enkazına bakalım.

Önce Gazze’nin karanlığında kaybettiğimiz insanlığımızı arayalım.

Önce hangi saltanatları hakikatin önüne koyduğumuzu sorgulayalım.

Sonra kendimize şu soruyu soralım:

Eğer bugün Allah Resûlü’nün çağrısı yeniden yükselseydi biz, Mekke’de kalmayı mı seçerdik yoksa Medine’ye yürümeyi mi?

Yeni yılın gerçek muhasebesi budur.

İşte ancak o muhasebeyi yapabildiğimiz gün, hicret yeniden başlayacaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

“Başta mesele sadece şarkı söylemekti”

Yayınlanma:

-

Arnavutluk’taki protestoları gördünüz mü? Trump’ın kızı ve damadı tarafından satın alınan Zvërnec bölgesinin yeni bir siyonist şebeke merkezine dönüştürülme planı, 3 milyon nüfuslu bu ülkede on binleri sokağa döktü. Yürüyüşe geçen kalabalık tel örgüleri aştı, polisle karşı karşıya geldi.

Protestolar o denli büyüdü ki bölgenin satışını yapan iktidar açıklama yapmak zorunda kaldı. Bölgeyi siyonist elitlere teslim eden Arnavutluk Başkanı Edi Rama, konuşmasında protestoları itibarsızlaştırma yoluna gitti. Oysa defalarca görüldüğü gibi kitleselleşme eğilimindeki sokak hareketleri iktidar tarafından küçümsendiğinde daha da büyüyor. Şiddet kullanıldığında ise uzun vadede elitleri koltuklarından edecek bir “kan davası”nın temelleri atılıyor. Türkiye’de “Gezi olayları”, ABD’de “Occupy hareketi”, Mısır’daki Tahrir Meydanı’nda yükselen öfkeli eylemler aynı biçimde başladı, iktidarların itibarsızlaştırmaya dönük her müdahalesiyle kitleselleşti. Ezici şiddet ise direnişin ortak hafızasına dönüştü. 1961’de Cezayir’de bağımsızlık mücadelesi sürerken direnişi alevlendiren ve Avrupa’ya taşıyan Fransızların meşhur “Paris katliamı” oldu. Mısır’da Rabia Meydanı’nda göğsünden vurularak katledilen 17 yaşındaki Esma Biltac’den Suriye’de Hamza Ali el-Hatib’e kadar devletin kullandığı kahredici şiddet kalabalıkları tamamen dağıtamadı, kimseyi ilelebet susturamadı.

Arnavutluk’ta ABD Başkanı’nın kızı ve damadına yönelik doğrudan bir eylem pek alışıldık değil. Sırpların Kosova müdahalesi sırasında NATO ve ABD’nin Arnavutlar lehine devreye girmesiyle pekişen ve bugüne dek olumlu seyreden ilişkiler, bu eylemi çok daha sıra dışı kılıyor. Belki de Trump’ın kızı ve damadı, Arnavut toplumunun ABD’ye duyduğu bu tarihsel sempatiye güvendikleri için açıklamalarında böylesine pervasızdı. Fakat beklenen olmadı, Arnavut toplumunda büyük bir tepki yükseldi. Üstelik tepkileri karikatürize etmeye çalışan Edi Rama’nın “göstericiler benim çocuk yediğimi de açıklarlar” şeklindeki Epstein göndermesi de ikna edici bulunmadı.

Arnavutların Epstein ve ABD elitlerine yönelik nefretle gelişen tepkileri belliki bunlarla sınırlı da değil. Protestoların giderek anti-siyonist bir biçime bürünmesinin arkasında Gazze ile görünür olan emperyalizmin ve sermayenin küstahlığı da yatıyor. İsrail’in stadyumda, seyirci önünde hazırlık maçı yapabildiği nadir ülkelerden biri olan Arnavutluk’ta müsabaka günü olanlar bunu doğruluyor. Öyle ki seyirciler İsrail Milli Marşı’nı ıslıklamakla kalmadı; İsrailli oyuncuların anlatımına göre Arnavut futbolcular da maç boyunca rakiplerine son derece sert davranarak hakaretler savurdu.

Balkanlar’ın İtiraz Karnesi

Halk hareketleri marjinal görüntüden sıyrılıp göz ardı edilemeyecek bir kamusallık kazandığında, sürecin nasıl ilerleyeceği ve nerede sonuçlanacağı çoğu zaman belirsizdir. Estonya’nın bağımsızlık mücadelesini “Şiddetsiz Direniş” kitabında anlatan Todd May bir göstericinin dilinden bu belirsizliği şöyle özetler: “Başta mesele sadece şarkı söylemekti, sonra aniden bundan fazlasını söylemek oldu, demek istediğimi anlıyor musun…”

Balkanlar, sivil hareketlenmeler açısından son derece zengin örneklerle dolu. Üstelik bu eylemler hükümet deviren, bakanları istifaya zorlayan, özelleştirme durduran hayli önemli bir başarı karnesine de sahip. Bulgaristan’da 2011’den 2025’e kadar düzenlenen eylemler Bulgar oligarklarına karşı önemli kazanımlar sağladı. Gücü tekelleştiren Borisov halk hareketleriyle koltuğunu kaybetti.

Yunanistan’da Şubat 2023’te gerçekleşen tren kazasında 57 kişinin hayatını kaybetmesi yüz binleri harekete geçirdi. Sonunda Ulaştırma Bakanı istifasını sunmak zorunda kalırken “şeffaflık, liyakat ve adalet” talebi Yunan sivil toplumunda kalıcı bir fay hattı yarattı.

Sırbistan’da muhalefet liderlerine yapılan baskıların fiziksel şiddete kadar varması Sırp tarihinin en kitlesel gösterilerinden birine yol açtı. Sırbistan Başkanı değişmedi ama ilk kez Sırp seçimleri muhalefet tarafından bu denli geniş biçimde boykot edildi. Yine Sırbistan’da bu kez 2022’de çok uluslu Rio Tinto şirketinin Jadar Vadisi’nde açmayı planladığı devasa lityum madenine karşı toplumsal muhalefet sokakları doldurdu. Sonuçta iktidar ilgili yasal düzenlemeleri geri çektiği gibi Rio Tinto’nun lisanslarını da iptal etmek durumunda kaldı.

Arnavutluk'taki protestolar

İktidarların Savunma Hattı ve “Kamu Düzeni” Söylemi

Elbette eylemlere ilişkin eleştiriler de olmadı değil. Sokak isyanlarına dönüşen, krizler doğuran her eyleme ilişkin iktidarın temel itiraz, öncelikle “kamu düzenini bozmak”tı.

Sadece Balkanlarda değil dünyanın her yanında yükselen itirazlar sokak isyanlarına dönüşünce bu eylemlere yönelik temel eleştiri düzenin bozulması üzerine olmuştur. Örneğin Bulgaristan’daki eylemlerin bir temsil krizi yarattığı ve ülkeyi defalarca erken seçim sarmalına soktuğu ifade edildi. Yunanistan’dan Türkiye’ye kadar gerçekleşen her sivil eylemde kitleler iktidarlar tarafından “ikna edilemeyince” önce düzeni bozmakla suçlandılar ardından da küresel güçlerin kışkırtmalarıyla hareket ettikleri iddia edildi.

Arnavutluk’ta da yaşananlar farklı değil. Edi Rama’nın göstericilere karşı alaycı tavrı arttıkça muhalefet daha da tırmandı. Bir tarafta Rama’nın hitap ettiği, büyük çoğunluğu devlet memurlarından oluşan bir kitleye karşın öte yanda Arnavutluk’un farklı sınıfsal tabanlarından katılımla hızla gelişen aktif ve büyüyen bir eylemsellik var. Öyle ki yakın tarihte ABD’nin Kosova’da saha müttefiki olarak gördüğü UÇK da Rama’ya ve dolaylı olarak ABD elitlerini de karşılarına alarak sokaklara iniyor gibi görünüyor.

Sokağın Kırılganlığı ve Unutulmayan Travmalar

Yinede hızla alevlenen toplumsal hareketlerin bir “kampanya siyaseti” olduğunu unutmamak gerekir. Sokaktaki coşkunun motivasyonları zayıfladığında direnç düşerken eylemciler evlerine doğru geri çekilir. Türkiye’de Gezi olayları, Mısır’da 2013’te Mursi’nin bir askeri darbe ile devrilmesinin ardından yaşanan Rabia eylemleri bu açıdan iki önemli örnek.

Gezi, geniş ve farklı toplumsal kesimleri bir araya getiriyor gibi görünse de yine de kuşatıcılığı soru işaretiydi. Türkiye’de neoliberal politikalara, sermayenin sürekli artan rant alanlarına ve en önemlisi iktidarın devlet gücünü hesapsız kullanmak için diretmesine karşı önemli bir mevzi inşa edilebilirdi. Anadoluya yayılan, fiziksel merkezini kaybettiğinde bile dinamizmini koruyan hareketin temel sorunu itiraz çerçevesini yeterince iyi anlatamamasıydı. Hamaset, politik kutuplaşmalar ve sürekli hatırlatılan yakın tarihin travmaları da Gezi’nin anlaşılmasını zorlaştırdı. Yinede Gezi, Türkiye’de siyasetin de toplumsal hafızanın da bu coğrafyada örneğine az rastlanır merkeziyetsiz bir toplumsal mobilizasyon örneği oldu.

Gezi-Taksim Direnişi İçin Düşünceler - Oggito

Bir diğer -başarısız örnek- Rabia protestoları ise 2013’te Mısır’da gerçekleşti. Mursi’nin devrilmesinin ardından çıkan kitlesel protestolar ordu tarafından şiddet kullanılarak bastırıldı. Üstelik şiddet sadece ordu eliyle uygulanmadı. Aynı zamanda “baltacılar” adı verilen paralı sokak çeteleri kullanıldı. Kitlesel baskı, sistematik işkence ve ölümlerin sembolüne dönüşen “Rabia Meydanı Katliamı” eylemler için bir dönüm noktası oldu. İhvan’ın açıklamasına göre iki binden fazla kişi darbeciler eliyle katledildi. Kayıpların bu denli artması kitlesel mobilizasyonu ve yeniden örgütlenmeyi zorlaştırdı.

Adım adım Rabia katliamı

Gezi ve Rabia’dan Arnavutluk eylemlerine kadar her kitlesel hareketlenmenin başarısı yada başarısızlığında kendine özgü gerekçeler var. Eylemler bazen muhalefetin kamusallaşamaması nedeniyle sönümlenirken bazen de ezici devlet şiddetinin süpürücülüğü karşısında tutunamadı. Ancak sonuçlanamayan eylemler unutulmadı. Bunun yerine hala toplumsal hafızada varlığını koruyor. Bir tür tamamlanamamış travma durumunun topluca yaşanması durumu gibi, unutulmuyor. Özellikle devreye işkence ve katliamlar girdiğinde toplumsal hafızada travma derinleşiyor, bir anlamda “kan davası”na dönüşüyor. Gücü, kahredici devlet şiddetiyle elde tutmanın imkansızlığını biliyoruz aslında. 16. yüzyılda yaşayan Boetie’nin dediği gibi “boyunduruğun tadı her yerde ve her iklimde acıdır.” Rıza imalini imkansız kılan kaba şiddet sahneye çıktığı anda iktidar ile halk kitleleri arasında muhakkak bir güven krizi yaratıyor.

Modern devlet bu gerçeği gördü.

Toplumsal kalkışmalarda bu nedenle artan sıklıkla şiddeti kullanmadan önce ikna etme, etkisizleştirme, aparatlaştırma yollarını deniyor. Bu stratejilerin tutmadığı durumlarda itibarsızlaştırma ve yıldırma seçeneklerini devreye alıyor. Bu açıdan Arnavutluk önemli bir örneğe dönüştü. Edi Rama önderliğinde Arnavutluk iktidarı, eylemcileri ikna etmeye, ikna edemediğinde itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Bu stratejinin sonuçlarını anlamak için henüz erken ama görünen o ki iktidar giderek inandırıcılığını yitiriyor. Dolayısıyla eylemlerin bugün nasıl biçim alacağı ve sokaktaki motivasyonu nasıl koruyacağı konusu çok önemli.

Sistemin “Altını Oymak”

Todd May’in “Şiddetsiz Direniş” tezi bu aşamada anlamlı bir strateji olarak düşünülebilir. Küresel neoliberal yapıyla entegre modern devlet için rıza imali hala önemli bir meşruiyet kaynağı. Kolonyal dönemin saf şiddet içeren yönetme biçimlerinin zamanla tırmandırdığı nefret, güvensizlik ve iktidarı kemiren toplumsal muhalefet yerini iktidarın anlatısına gönülden sahip çıkan razı vatandaşlardan oluşan modern toplumlara bıraktı. Denetimi çok daha etkili ve derinlikli hale getiren bu toplumsallıktan hiçbir iktidar kolayca vazgeçmeyecektir.

Fakat yinede Todd May’in hatırlattığı şu gerçeği unutmamak gerekiyor: “Neoliberalizme arka çıkanlar çoğunlukla silahsız olsa da, neoliberal düzen, ezici bir polis ve ordu desteğine sahiptir.” Sürekli güç biriktiren, modern öncesi döneme göre toplumsal hayatın kılcal damarlarına kadar yayılan güvenlik politikalarıyla modern devletin şiddet aygıtıyla mücadele hiç kolay değil. Tod May, anlamlı bir öneri sunuyor: “Çevremizi saran ve hayatlarımıza nüfuz eden çok sayıdaki baskıcı kurum ve faaliyetleri nasıl alaşağı edeceğimizi sormak yerine, altlarını nasıl oymamız gerektiğini sormalıyız. Bunlara karşı, haysiyetin tanınmasına ve herkesin eşit olduğu varsayımına dayanan bir şekilde itaatsizliği nasıl besleyeceğimizi de sormalıyız” Modern dönemde “rıza imalini” imkansızlaştıracak bir “şahitlik eylemi” günün sonunda hegemonyanın anlatısını da parçalayacak sahici bir mücadele hattı sunuyor. Çünkü Boetie’nin 16. yüzyılda hatırlattığı “kölelik etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir.” ilkesi hala geçerliliğini koruyor.

 

Kaynakça

Tod May – Şiddetsiz Direniş

Étienne de la Boétie – Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bağımsız Sinemaya H. Mirza Aydın’dan Yeni Soluk: GÜÇSÜZ

Yayınlanma:

-

Bağımsız sinema geleneğinin yeni nesil yönetmenlerinden H. Mirza Aydın’ın senaryosunu yazıp yönettiği ilk filmi “Güçsüz” ilk olarak 1-6 Haziran tarihleri arasında SEE (South-East European) Film Festivali kapsamında izleyici karşısına çıktı.

Film, ulusal veya uluslararası festival yolculukları boyunca ne kadar sürede hangi duraklara uğrar ve nihayet Türkiye’de ne zaman gösterime girer bilmiyorum. Belki yönetmeni de tam olarak bilemiyordur. Zira bağımsız sinemanın, Türkiye’de “sanat filmi” olarak kodlanan ve yer yer dar bir alana haksızca hapsedilen bu gibi eserlerin yolu meşakkatli. Festival yolculuklarından ödül veya ödüllerle dönerse, o zaman başka.

Güçsüz’ün, hiç değilse yönetmeninin bu potansiyeli taşıdığını rahatlıkla söyleyebilirim. Pürüzsüz biçimde akıp giden filmi merakla seyrederken Zeki Demirkubuz’un ilk dönem filmlerinden birinin içinde olduğum hissine kapıldım.

Film, bir Türkiye klasiği olan üniversiteli işsizler ordusunun taze neferlerinden birinin hayatına odaklanıyor. Diploma sahibi olmasına rağmen bir türlü iş bulamayan ve oradan oraya savrulan Erhan (başroldeki başarılı oyunculuğuyla İlker Bağlam) bu çalkantı içinde baba olacağının haberini alır.

Erhan, filmde başrolün hakkını vermektedir fakat kendi hayatında bir erkek, koca ve baba (adayı) olarak hayli güçsüz düşmüş, düşürülmüştür. Bazı işler için fazla “eğitimli”, bazıları içinse fazla “referanssız”dır. İşsizlik oranları da zaten ne kadar örtülürse örtülsün yüksektir. Beklentiler üzerine üzerine gelirken yetersizlik hissi de günden güne kuşatmayı genişletmektedir.

İzleyici olarak bu durumu film değil bir belgesel seyreder gibi duyumsadığımı hissettim. Sakin akan bir yapıya sahip olmakla birlikte yeterli merakı veriyor izleyene. Acaba ne olacak? Bu tür filmlerin okuru yoruma açık, açık uçta, bir dört yol ağzında tek başına bırakmasına alışığız. Şahsen, bu sevdiğim bir tarz. Bir ukde gibi kalması.

Devamı gelecek mi diye bir beklenti içinde bırakıyor bizi eser sahibi. Artık o saatten sonra eser sahibi sensin. Sahibi eseri okuruna emanet etti. Severse alsın, zihninde yazsın, yönetsin diye.

Film bir halı sahada bitiyor ve ben kendimi orada, o maçı seyrederken buldum. O son bakıştaki anlamı yakalamaya çalışırken…

Güçsüz, atmosferini oluşturmayı başarmış, ayakları yere basan, soru soran bir film. Bir yerde denk gelirseniz, izlediğinize değecek, göreceksiniz.

Yönetmenin potansiyelini yeni filmlerinde ne seviyeye çıkartacağını merakla takip edeceğim; bir sinema eleştirmeni olarak değil, haddim değil, sinemayı sanat yapan niteliğin peşinde bir okur olarak sadece!

*Filmin Fragmanı

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x