Connect with us

Köşe Yazıları

Abi, Biz Geldik!

Yayınlanma:

-

99 depreminin ilk günleriydi… Tüm Derince – Körfez halkı her yerdeki enkazların yanı sıra Tüpraş’ın yoğun yangını ve patlama tehlikesi nedeniyle evlerinden uzaklaşmaya çalışıyordu. Tabi herkesin tahliyesi mümkün olmadığı için birçoğu da mecburen bölgede kalıyordu. Ben de babamla birlikte bir petrol istasyonunun önündeki çimlerde uzanmıştım. Nasıl oldu bilmiyorum biri bir televizyon tedarik etti, bir başkası jeneratör buldu ve televizyonu çalıştırıp günler sonra ilk kez haberleri izlemeye başladık. Bütün Kocaeli yıkılmış, her yerde bir mahşer havası… Tüm o boğucu haberlerin arasında yukarıdaki fotoğrafın haberine denk geldik. Çanakkale’den gelen bir dede, elinde küçük aletleriyle derme-çatma bir çadır kurmuş ve depremzedelerin ayakkabılarını ücretsiz tamir ediyordu. Gözyaşlarıyla izledik. Kime, ne faydası olur diye bakmadık, unutulmadığımızı görmek öyle rahatlatıcıydı ki… Aynı hissi o günlerde eski bir Toros aracı tıka basa ekmekle doldurup gelen bir abinin bagajı açıp hepimizi çağırmasında da yaşamıştım. Nereli olduğunu hatırlamıyorum ama çok uzaklardan gelmişti ve ekmekleri hem dağıtıyor hem de ağlıyordu. Yine aynı his… İki ekmekle bütün dertlerimiz bitmemişti ama unutulmadığımızı görmek her şeyi bir süreliğine unutturmuştu.

Geçtiğimiz günlerde Adıyaman’a işte tam bu nedenle iki arkadaşımla gittim. Gittim ama nasıl bir gidiş… Maraş’tan Pazarcık’a oradan Gölbaşı’na ve nihayet Adıyaman’a çok zor bir yolculuktu. Maraş’ta depremin paniğini, kaosunu gördük. Pazarcık tamamen kriz durumundaydı, ilerlemek mümkün olmayınca ara sokaklara daldık. Her girdiğimiz sokakta bir enkaz, bazıları terk edilmiş gibi, bazılarının yanında oturanlar… Dışarıdan bakınca sanki ayakta gördüğünüz Pazarcık, yaklaştıkça nasıl değişti unutmak mümkün değil. Gölbaşı ise tam anlamıyla korkunç durumdaydı. Yollar yarılmış, kaldırım taşları bile yıkılmıştı. Sağlı sollu onlarca enkazın arasında sağlam binaları bulmak mümkün değildi. Gölbaşı tam anlamıyla bir savaş alanı gibiydi. O kadar çok enkaz, o kadar ıssız bir tablo vardı ki hepimizin aklına “Galiba bu binalar boş ya da artık canlı olmadığı için bir çalışma yok!” diye düşündük. Başka bir ihtimal gelmiyor insanın aklına o anda.

Adıyaman’a İzmit’ten yola çıktıktan tam yirmi üç saat sonra gece vakti girebildik. Gece her şeyin üzerini örttüğü gibi yıkımı da altında gizlemiş olmalı ki biz bir süreliğine rahatladık. Yıkımlar, çalışmalar vardı ama işte ayakta olan birçok bina da vardı, yaralıydı Adıyaman ama galiba tamir edilebilir gibiydi, diye düşündük. Adıyaman’ın merkezinde bir grup Müslümanın “ya Allah” deyip yola çıkması ile -adeta bir deli cesareti içinde- bin bir güçlükle kurdukları aşevine yanaştık. Durum kötüydü ama işte iyi kötü bir düzen vardı.

Sabah olup her şey örtüsünden arınınca durumun vahametini görebildik. Sokakta geceleyenler, yakınlarını ölü ya da diri bir şekilde bulmak isteyenler, her sokakta ama her sokakta dev apartmanların beton moloz dağları bizi karşıladı. İzmit’ten gelen bizler bir anda adeta 99 Ağustosuna ışınlanmış gibi olduk. Her bina o günlerden bir başka enkazı hatırlatıyor gibiydi. Hiç mi ders almadık! Yine aynı manzaralar… Sahiplerine ufacık bir yaşam boşluğu bırakmayacak kadar birbirine karışan enkazlar… Tamamen aynı durum! Ve aynı bitmeyen umut… O toza dönüşmüş, kimsenin canlı beklemeyeceği molozlar arasından çıkan canlar… Bebekler, çocuklar… Üç-dört gün aç, susuz, soğuk ve karanlıktan nasıl canlı çıktıklarına akıl ermeyen bedenler… Öldürmeyen Allah öldürmüyor. İşte “Allahu Ekber” bu durumlarda hesaplı, plânlı bir haykırış olarak çıkmıyor; ağzınızdan dökülüyor, durduramıyorsunuz kendinizi. Allahu Ekber!

Sabahleyin yakınlarının da enkaz altında olduğunu sonradan öğrendiğim ama bu duruma rağmen canını ortaya koymuş bir kardeşim hemen bizi koordine ediverdi. Önceki gece bizi karşılayıp çok yorulduğunu görüp çok üzüldüğüm canım ağabeyim ise daha iyi görünüyor artık. Herkes kendini bırakmış, bir işin ucundan tutmanın derdinde sadece. Her yerden gelmişler; her enkazın dibinde bir başka plaka, bir başka insan. Yol boyunca ardı arkası bitmeyen yardım tırları buralarda kocaman insanlara dönüşmüş…

İlk durağımız bir Adıyaman köyü… Köy, depremden pek etkilenmemiş ama merkezdeki konu komşu, akraba hısım gelince erzak bitmiş. Paranız geçmiyor Adıyaman’da. Cebimizde “depremzedeler için harcarız” diye getirdiğimiz paranın bir kuruşunu bile harcayamadık. Doğal olarak zengin – fakir herkes bir fakr-u zaruret içinde. Bir abi bizi karşılıyor, sorup muhtarın yerini öğreniyoruz. İlk kez “Adıyamanlı” bir abimizle iletişimimiz burada oluyor. Tam gidecekken akıl edip soruyoruz “Abi senin bir ihtiyacın var mı?” Abimizden zor bela ihtiyacı olduğunu öğreniyoruz; “Ne istersin?” diyoruz yine, bin bir güçlükle bir iki parça malzeme veriyoruz. Köyün meydanında hemen buyur ediliyoruz. Dedem yaşında bir amcamız çay getiriyor, “Amca bırak, biz alırız çayımızı!” diyoruz, bırakmıyor; bize hizmet edecek illaki, utanıyoruz, boynumuz bükülüyor. Kayıplarını dinliyoruz, “Abi biz de depremzedeyiz.” diyoruz, malzemeyi indiriyoruz, Anadolunun gönlü geniş insanları bizim nereden geldiğimizi öğrendiklerinde gözleri doluveriyor ama “doğu”nun insanı değiliz ya, hemen bir amcanın ağzından “Bizim köyümüz bu memleketi çok sever.” sözü dökülüyor, sanki özür diler gibi… Ya Rabbi, faşist yobazlar bu insanlara ne düşündürttü, neler yaşattı acaba? Bir daha üzülüyoruz, “Yapma amcam, biz kardeşiz!” diyemiyoruz bile, insan kardeşine “kardeşiz” der mi! “Evladınız, torununuz.” diyeceğiz, boğazımız düğümleniyor.

Dönüyoruz, tekrar aracımızı doldurup çıkıyoruz yollara. Bu sefer yanımızda gönüllü sağlıkçı bir ablamız var. Onun mihmandarlığında gidiyoruz adreslere. Adıyaman insanının hiç aklımdan çıkmayacak kadirşinaslığına defalarca tanık oluyorum. İnsanlar zoraki söylüyor ihtiyaçlarını. Bir ablamız kuru gıda istemişti mesela. Verdik, bir dakika sonra koşarak döndü “Bu bende var.” deyip iade etti. 1 kg’lık bir paket, ben olsam iade eder miydim? Bilemiyorum. 99 depreminde gördüğümüz arsız tiplerin hiçbiri denk gelmiyor. Ne yol kesiliyor, ne yağma oluyor ne de en ufak bir tatsızlık… Adıyaman’ın en tepesindeki Tut’a gidiyoruz. Onun da ilerisinde bir köye.. Bizi hemen köy imamı karşılıyor. “Size geldik abi!” diyoruz, hemen elimizden tutuyor, buyur ediyor. “Bize yardım geldi Allah razı olsun; ‘gelmedi’ desem Allah hesap sorar.” diyor. Böyle Adıyaman insanı işte… Aşevinde yapılan yemeğe bile ancak çağrılınca geliyor bu insanlar. Geride duruyorlar. “Yapmayın abi, isteyin bizden! Biz, geldik işte… Çok mu geç kaldık?” Böyle geçti hep içimden. Niye bir deli cesareti ile ilk duyduğum anda yola çıkmadım, diye dövünüp durdum. Bizi uyutmayan, yola düşüren vicdan azabı ilk gün bizi yola çıkarmadıysa demek ki bizde de bir sorun var, diye düşünmeden edemiyorum. Gelmeliydim, gelmedim… Gelemedim değil, gelmedim. Allah affetsin.

Sağlıkçı ablamız eşliğinde Adıyaman’ın merkezine geri döndüğümüzde bu sefer en büyük mahalle olan Yeni Mahalle’ye gidiyoruz. Tam anlamıyla terk edilmiş. Her yer kapkaranlık, her yer enkaz, hiçbir çalışma olmayan onlarca yığın… Kenarda bekleyen peşi sıra dizili iş makineleri. Hiçbirine anlam veremiyoruz. Sağlıkçı abla “Islahiye’de o kadar çok cenaze çalıştığımız çadırın etrafındaydı ki sonunda kaçtım, dayanamadım!” diyor. Daha kötüsünü de söylüyor “burada insanlar terk edilmiş gibi, dört-beş enkaz başında yakınları gelen seslere bir şey yapamıyor, kendi imkânlarıyla on yaşında bir çocuk çıkarılmış ama anası-babası hâlâ içeride!” diye ekliyor. Arıyoruz enkazı; inanır mısınız, bulamıyoruz! Her yer enkaz, her sokak sessiz, karanlık ve ölü!

Alana geri dönüyoruz. Çorba saatini kaçırmışız ama olsun, kimin aklına yemek gelir ki böyle bir durumda! Hemen karşıdaki enkaza gidiyoruz, yine aynı sesler, 99 depremindeki gibi: “Sesimi duyan var mı?” Bütün arama-kurtarma timi topluca bağırıyor. Her şey kapatılıyor, araçlar durduruluyor, yeter ki bir ses gelsin, herkes pür dikkat. Bir abla yaklaşıyor yanıma, hiç tanımıyorum, hiç tanışmadık. “Bak,” diyor, “şurada cesetleri bıraktılar!” Bir ortak travma hâli… Herkes taziyede ama herkes cenaze sahibi gibi!

İnanılmaz bir koordinasyonsuzluğu maalesef gözünüzü nereye çevirseniz hissediyorsunuz. Bir grup insanın tüm imkânlarını seferber ederek kurdukları aşevi sadece depremzedeye değil, arama timlerine de, askere de, polise de yemek ve çay yetiştirmeye çalışıyor. Devlet kendi askerine bile lojistiğini yetiremiyor. Bir enkaza dördüncü, beşinci gününde kimse gelmemiş! “Nasıl olur!” diye düşünüyor insan. Çıldırmamak elde değil. İki sokak alttaki Kocaeli’den gelen arama kurtarma timindeki arkadaşlarla konuşuyorum, aynı sorun! Hatay’dan bir arkadaşımızla konuşuyoruz, benzer koordinasyon bozuklukları! Ağzına kadar dolu depolardan malzeme alamıyoruz. Bunun yerine bir başka dernekten pişirilecek bakliyat temin ediyoruz. Çadır bulamıyoruz, bin bir güçlükle temin edilen çadıra el konulmasın diye tehlikeyi göze alıyoruz. Tüm bu sorunların arasında nefes, can olan ise dernekler, vakıflar oluyor. Onlar olmasa hiçbir şey olmayacak! Tuvalet bile yok çünkü. Düşünün, iki yüz kişinin gece titreyerek durduğu, çalıştığı bir ortamda tuvalet yok! Allah’tan arkadaşların aklına çukur kazıp tahta çakarak tuvalet yapmak geliyor. “Allah’ım ne büyük bir nimetmiş!” diyorsunuz. Ya devlet? O, tam teçhizatlı dolu şarjörlü askerlerin arasında galiba!

Aşevi derken oranın hikâyesini de gece ateşin başında “deli” bir abimizden dinliyoruz. Deli, çünkü ellerinde hiçbir plân yokken, hiç düşünmeden bir araca atlayıp çıkıyorlar İstanbul’dan. Yolda “Aşevi yapalım!” diye karar veriyorlar, Antep’ten malzemelerini bir kamyona yükleyip geliyorlar. Biz abiyi dinlerken şaşırıp kalıyoruz, gözlerimiz büyümüş, soruyoruz: “Abi, nereye geleceğiniz, nerede kuracağınız da mı belli değildi?” diye. O da belli değilmiş, dolaşmışlar Adıyaman sokaklarını, sonunda bir futbol sahası bulmuşlar. Kesmişler telleri, girmişler içeri, hemen başlamışlar yemeklerini pişirmeye. “Biz geldiğimizde kimse yoktu.” diyor abi. “Deli” abimin yanındaki can abim de teyit ediyor, “Yoktular!” diyor. Buna “Allahu Ekber” denmez de, ne denir? Demek ki plânı – programı bazen bırakmak gerekiyormuş; “Bana ihtiyaç var mı?” demek yerine basıp gitmek lazımmış! Hemen 99 depremindeki o Torosla ekmek dağıtmak için gelen abiyi hatırlıyorum, aynı delilik, aynı tevekkül!

Benzer “deliler” de enkazın başında: Arama-kurtarma timleri… Yine renk renk giysiler içinde… Her yerden gelmişler, baktıkça şaşırıyor insan. JAK ile Akut, Diyanet ile falanca dernek, el ele enkazın içinde! O kesici – ısırıcı soğukta terden sırılsıklam olarak bir can arıyorlar. Sahada görevli arkadaş uzaktan bir timi gösteriyor “Abi, günde iki saat uyumuyorlar inan, gecenin dördünde çalışıyorlardı!” diyor. Sonra ateşin başında bir askerle tanışıyoruz. Soluksuz enkaz çalışmalarına katılmış bir asker, arkadaşları teskin ediyor. Gayriihtiyari konuşuyoruz. “Abi” diyor, “enkazda çalışırken cenazelere denk geldiğimizde profesyonel timler bizi uzaklaştırıyorlar, psikolojiniz bozulmasın gençler diyorlar ama dayanamayıp bakıyoruz işte!” Gördükleri öyle büyük bir yüke dönüşmüş ki konuşamıyor daha fazla. Beraber yan yana duruyoruz sadece.

Tam o esnada hiç unutamayacağım, kızıl sakalları ile bir kişi geliyor. “Abi Ankara’dan tüp ve ekmek getirdim, nereye boşaltayım?” Kimsin abi sen? Sana kim burayı haber verdi? Arkadaşlarla birbirimize bakıyoruz, işte bir deli daha. Adam gittikten sonra öğreniyorum, dört-beş kez daha gelmiş, “Abi bir çay için!” teklifini bile kabul etmemiş. Deli işte, bu aşevini kuran deli abilerim kadar deli bir abi!

İzmir’den Eskişehir’e, İstanbul’dan İzmit’e, Ankara’dan Batman’a birçok insan burada. Sokak daha da çeşitli. Karşımızdaki enkazda Ordulu, Araklılı timler, yanı başımızda JAK, biraz ileride Amerikalı timler ile bin farklı derneğin ekipleri yan yana! Enkazlar arasında dolaşıyoruz arkadaşımla. Turist gibi hissediyoruz kendimizi, utanıyoruz ama elden gelen bir şey yok, bakabiliyoruz sadece. Bir evi incelerken arkadan bir Adıyamanlı abimiz sesleniyor: “Buyurun abi!” Sokak o kadar ıssız ki irkiliyoruz, meğer ev sahibiymiş. “Yağmacı zannettim abi sizi!” diyor. Kendimizi tanıtıyoruz, abimiz adeta içini döküyor, “Adıyaman’ı terk ettiler!” diyor. Sahiden bir enkaza beş gün boyunca kimse uğramamış olabilir mi? İnsan inanmak istemiyor, kendini o enkazın içindekileri bekleyen insanların yerine koyamıyor. Bu, öylesine ağır bir imtihan ki empati yapamıyorsunuz!

Sözü uzattım. Geri dönerken düşündüm. Keşke kimseyi dinlemeyip ilk gün ilk saat, işte o duyulan ilk dakika “Ya Allah!” deyip yola çıksaydım. Çıkmadık işte! Yeterince “deli” değiliz demek ki! “İşe yarar mıyım?” diye sora sora bekledim. İşe yarayıp yaramamak önemli değilmiş meğer, insanların sizi görünce nasıl yeniden umutlandıklarını bir görseniz… İmtihanını annesiyle, kardeşiyle, oğluyla, kızıyla, babasıyla yaşayanların ihtiyaçları sadece ekmek su değilmiş meğer… “Abi, biz geldik!” demekmiş!

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

Bağımsız Sinemaya H. Mirza Aydın’dan Yeni Soluk: GÜÇSÜZ

Yayınlanma:

-

Bağımsız sinema geleneğinin yeni nesil yönetmenlerinden H. Mirza Aydın’ın senaryosunu yazıp yönettiği ilk filmi “Güçsüz” ilk olarak 1-6 Haziran tarihleri arasında SEE (South-East European) Film Festivali kapsamında izleyici karşısına çıktı.

Film, ulusal veya uluslararası festival yolculukları boyunca ne kadar sürede hangi duraklara uğrar ve nihayet Türkiye’de ne zaman gösterime girer bilmiyorum. Belki yönetmeni de tam olarak bilemiyordur. Zira bağımsız sinemanın, Türkiye’de “sanat filmi” olarak kodlanan ve yer yer dar bir alana haksızca hapsedilen bu gibi eserlerin yolu meşakkatli. Festival yolculuklarından ödül veya ödüllerle dönerse, o zaman başka.

Güçsüz’ün, hiç değilse yönetmeninin bu potansiyeli taşıdığını rahatlıkla söyleyebilirim. Pürüzsüz biçimde akıp giden filmi merakla seyrederken Zeki Demirkubuz’un ilk dönem filmlerinden birinin içinde olduğum hissine kapıldım.

Film, bir Türkiye klasiği olan üniversiteli işsizler ordusunun taze neferlerinden birinin hayatına odaklanıyor. Diploma sahibi olmasına rağmen bir türlü iş bulamayan ve oradan oraya savrulan Erhan (başroldeki başarılı oyunculuğuyla İlker Bağlam) bu çalkantı içinde baba olacağının haberini alır.

Erhan, filmde başrolün hakkını vermektedir fakat kendi hayatında bir erkek, koca ve baba (adayı) olarak hayli güçsüz düşmüş, düşürülmüştür. Bazı işler için fazla “eğitimli”, bazıları içinse fazla “referanssız”dır. İşsizlik oranları da zaten ne kadar örtülürse örtülsün yüksektir. Beklentiler üzerine üzerine gelirken yetersizlik hissi de günden güne kuşatmayı genişletmektedir.

İzleyici olarak bu durumu film değil bir belgesel seyreder gibi duyumsadığımı hissettim. Sakin akan bir yapıya sahip olmakla birlikte yeterli merakı veriyor izleyene. Acaba ne olacak? Bu tür filmlerin okuru yoruma açık, açık uçta, bir dört yol ağzında tek başına bırakmasına alışığız. Şahsen, bu sevdiğim bir tarz. Bir ukde gibi kalması.

Devamı gelecek mi diye bir beklenti içinde bırakıyor bizi eser sahibi. Artık o saatten sonra eser sahibi sensin. Sahibi eseri okuruna emanet etti. Severse alsın, zihninde yazsın, yönetsin diye.

Film bir halı sahada bitiyor ve ben kendimi orada, o maçı seyrederken buldum. O son bakıştaki anlamı yakalamaya çalışırken…

Güçsüz, atmosferini oluşturmayı başarmış, ayakları yere basan, soru soran bir film. Bir yerde denk gelirseniz, izlediğinize değecek, göreceksiniz.

Yönetmenin potansiyelini yeni filmlerinde ne seviyeye çıkartacağını merakla takip edeceğim; bir sinema eleştirmeni olarak değil, haddim değil, sinemayı sanat yapan niteliğin peşinde bir okur olarak sadece!

*Filmin Fragmanı

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Kırmızı Balık mı Ceviz Adam mı?

Yayınlanma:

-

İlk iki çocuğu büyütürken Kırmızı Balık şarkısına o denli maruz kalmıştım ki artık kulağıma çalındığında midem bulanacak gibi oluyordu. Üçüncü çocuk henüz annesinin karnındayken kara kara düşünmeye başladım: “Bu şarkıyla muhatap olmadan çocuğu büyütmek nasıl mümkün olacak?” Bunun bir formülü varsa derhal bulmam lazım diye düşünürken, Allah’a hamdolsun, yeni bir bebek şarkısı ile tanıştım: Ceviz Adam.

Aslında Ceviz Adam da Kırmızı Balık gibi 2010–2015 yıllarında Türkiye’nin çocuk yuvalarından, kreşlerinden taşıp sokaklara, parklara, ev içlerine doluşmuş görünüyor. Minik bir araştırma, Kırmızı Balık’ın yerli ve milli, Ceviz Adam’ın ise Fransızca bir şarkıdan uyarlama olduğunu söylüyor.

2015–2023 yılları arası, ebeveynliğimizin asr-ı saadeti, Kırmızı Balık’ın kuşatması altında geçmişti. Ceviz Adam niyeyse bize yeni geldi. Eserlerin yolculuğuna akıl sır ermez zaten. Kaderleri ve güzergâhları nasıl olacak, Allah bilir.

Yeni nesil anne baba olmanız şart değil; bir parktan geçerken, toplu taşımada sıkışırken veya misafirlikte olsun, mutlaka karşılaşmışsınızdır Kırmızı Balık’la veya onun başının belası şu Balıkçı Hasan’la.

Sosyal medya ve iletişim araçlarının yaygınlık kazanmasıyla bu iki şarkının o yıllardan bu güne dek iki milyardan fazla kez dinlendiği tahmin ediliyor. Dile kolay, en az iki milyar defa.

Kırk yaş altında olup birden çok çocuk büyütmüş bir anneye narkoz verin, bu iki şarkıdan birini söyleyerek ameliyata girer. (O zaman dans!)

Ben tarafımı en baştan belli ettim, soru şu: Siz kimden yanasınız?

İnsan imtihanını seçemiyor. O halde gelin şu şarkılara yakından bakalım hanımlar beyler.

“Kırmızı balık gölde kıvrıla kıvrıla yüzüyor
Balıkçı Hasan geliyor, oltasını atıyor
Kırmızı balık dinle, sakın yemi yeme
Kırmızı balık kaç kaç, kırmızı balık kaç kaç kaç”

Sokağın tekinsiz görüldüğü, anne babaların çocuklarını “olaylara karışma” diye yüzlerce defa uyardığı bir ülkede hiç şaşırtıcı değil Kırmızı Balık. Kırmızı Balık’ı Balıkçı Hasan’la korkutan, “kaç kaç kaç” diye uyaran kim? Sadece anne babalar mı, yoksa “sürüden ayrılanı kurt kapar” misali bilinçaltımıza nüfuz eden devlet baba mı?

Bir fabl olarak karşımıza çıkıyor Kırmızı Balık. Öyküleyici bir şiir ve şarkı. Mekânı ve karakterleri net. Çatışması var. Gerilimi aşikâr. Sert, gerçekçi ve korumacı. Tehlikenin farkına varmaya ve hayatta kalmaya odaklı bir anlayışa sahip.

Şarkı, ilk dinleyicileri olan minik yürekleri Balıkçı Hasan’ın karşısında, Kırmızı Balık’ın yanında konumlandırıyor. Zalimin karşısında, mazlumun yanında. Balıkçı Hasan sırf keyif olsun diye avlanan kötü biri, bir düşman olarak kodlanıyor. Burası ilginç gerçekten de.

Sanki bu şarkı insan yavrularının değil de balık yavrularının büyümesine eşlikçiymiş gibi. Balıkların veya hayvanların müfredatına tâbiyiz.

Aklıma Bakara Suresi’nin 30. Ayeti geliyor:

“Hani Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Onlar, ‘Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksınız?’ dediler. Allah ‘Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ buyurdu.”

İnsan yokken doğa ne kadar da güzel. Kırmızı Balık gölde kıvrıla kıvrıla yüzüyor, oh ne âlâ memleket! (Ay sonunu nasıl getireceğim, kirayı nasıl ödeyeceğim, çocuğum nasıl iş bulacak derdi yok.) Ne zaman ki Balıkçı Hasan çıkageliyor; kahretsin, oltayı atıyor. Kancayı takıp kan dökme, can alma peşinde koşuyor. Huzurumuz kalmadı, can güvenliğimiz yok; insanın ulaşamayacağı bir yerlere kaç, kaç, kaç kaçalım! Bebeğimizde ufaktan bir panik, giderek bir teyakkuz hali peyda oluyor.

Gelin bir de Ceviz Adam ne halde, ona bakalım.

Kırmızı Balık “kaç kaç kaç” telaş halindeyken, Ceviz Adam “bas bas paraları Leyla’ya” havalarında.

“Ceviz Adam şip şap şop
Burnu uzun lü lü lü
Saçları rüzgâr vu vu vu
Kaşları keman gıy gıy gıy
Karnı davul güm güm güm
Bize güler hah hah hah
Ceviz Adam gitti vah vah vah”

En sonunda, Ceviz Adam’ın gittiğine küçük bir üzülmek bir yana, zerre olumsuzluk yok şarkıda. Ama zaten, şairin dediği gibi, ayrılık da sevdaya dâhil, öyle değil mi? Bu dünyadan hepimiz gibi o da geçip gidecek en nihayetinde. Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmadı, Ceviz Adam’a mı kalacaktı?

Kendiyle dost, bedeniyle barışık, güle oynaya vakit geçiren biri Ceviz Adam. Hayattan tat almasını bilen, yaşamı sanata çevirebilen biri o.

Kırmızı Balık’ın yaşadığı gerilimden, dert ve tasadan hayli uzakta, bambaşka bir diyarda, kendi huzurlu ve mutlu dünyasında güle oynaya günlerini geçiriyor Ceviz Adam. Neşeli. Ses yansımalarından oluşmuş şarkısını söylüyor. Kendine has bir ritim tutturmuş. Özgür ruhlu bir sanatçı, hiç değilse sanatçı adayı. Keman var, davul var hayatında. “Lü lü lü” derken flüt de eşlik ediyor müziğine.

Bence edebiyatla, kitaplarla da arası iyi. Bunu nereden çıkarttım? “Burnu uzun” derken Pinokyo’ya bir gönderme var alttan alta.

Kırmızı Balık doğa içinde en başta çok kısa bir süre huzur içindedir. Dış dünya tekinsizlikten ibarettir. Ceviz Adam için asla öyle değil. Onun saçları rüzgârdır. Başının üzerinde yeri var doğanın. Onunla hemhâl olmuş.

Kırmızı Balık hep bir telaşken, Ceviz Adam “panik yok, işler yetişir” rahatlığına, özgüvenine sahip.

Kırmızı Balık gerilim filmi gibi dinleyeni defansa çağırırken Ceviz Adam, kendini iyi hissettiği bir yerde şarkı söylemeye, oyun oynamaya davet ediyor.

Davete icabet gerekirse siz hangisine gidersiniz?

Kırmızı Balık mı Ceviz Adam mı?

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Emced Yusuf ya da “Son Kale” Metaforu

Yayınlanma:

-

Geçtiğimiz günlerde yakalanan ve yeni Suriye rejimi tarafından sorgulanan Emced Yusuf, Esad hanedanlığının en karanlık yüzlerinden biri olarak hafızalarımızda. O’nu Tedamun’daki o korkunç infaz görüntüleriyle hatırlasak da bu fiil, ne bireysel bir “aşırılık” ne de istisnai bir sapma!

Hama katliamında on binlerce insana karşı kimyasal silah kullanan, varil bombalarını halkın üzerine yağdıran Esad hanedanlığının bu tutumu da istisna değildi. Modern devletler, varlıklarını merkezde tuttuklarında kaçınılmaz olarak bir anomali gelişiyor: “Son kale”. Devletin çökmesiyle her şeyin çökeceğine dair inanç, ahlâkî ve hukukî sınırları anında siliyor. Özellikle toplumsal meşruiyet yeterince tahkim edilemediyse “son kale” bir tür panik butonuna dönüşüyor. Bu söyleme sarılan iktidar, yok oluş ihtimaline karşı kendi varlığını mutlaklaştırdığı gibi bu mutlakiyet üzerinden de tüm sınırları esnetecek “beka” gerekçesini  üretiyor.

Türkiye’de de 12 Eylül’ün hemen ardından Diyarbakır Askerî Cezaevi’nde yaşananlar bu anomalinin bir sonucuydu. Cezaevi komutanı Esat Oktay Yıldıran tıpkı pek çok işkenceci gibi aile ve çocuk sahibiydi. Gündelik hayatının bir parçası hâline gelen insanlık onurunu ayaklar altına alan işkenceyi ve infazları sıradanlaştırması da “normal”di çünkü işkenceden geçirdiklerini “siviller “olarak değil müesses nizama -”son kale”ye- yönelmiş toplum düşmanları olarak görüyordu. Bireylerin bu motivasyonla ne büyük suçlar işleyebileceğini Gazze’de, Lübnan’da, İran’da yaşananlarla hepimiz artık daha iyi anlıyoruz. Mesele sadece işgali, gasbı ve katletmeyi normalleştirmek değil. Mesele “son kale”yi korumak!

Son kale metaforu yalnızca Batı Asya coğrafyasının hikâyesinde yok!

1961’de Cezayir’in bağımsızlığı için Paris’te bir araya gelen göstericiler de Avrupa’nın ortasında aynı akıbete uğradılar. Paris Polis Şefi Maurice Papon, gösterilerin müesses nizamın meşruiyetine karşı kritik eşiği aştığına inandığı anda harekete geçti. Göstericiler dövüldü, kurşunlandı; kafaları taşlarla, coplarla ezildi. Ardından daha önce görülmemiş bir şey yaşandı: Ölülerle yaralılar  Sen Nehri’ne atıldı. Nehirden cesedi çıkarılan kurbanlardan Fatima Beda sadece 15 yaşındaydı. Dönemin tanıklarına göre bu şekilde 300’den fazla ceset nehirden çıkarıldı. En az 15 bin kişi gözaltına alındı; polis karakollarında, açık alanlarda hatta kapatıldıkları stadyumlarda sistematik işkenceye uğradılar. Yüzlerce kişi “kayboldu”.[1]

1961 Olayları şu açıdan da çok önemli: Avrupa kolonyal dönemin şiddet ve soykırım pratiklerini, dünya savaşlarının yıkımını unutturarak insan hakları üzerinden yeni bir hafıza ve iktidar alanı inşa etmeye odaklanmıştı fakat meşruiyetinin “tehdit edildiğini” düşündüğü anda inşa etmeye çalıştığı söylemsel çerçeveyi askıya alarak tereddüt etmeden içgüdülerine geri döndü!

Bugün İsrail’den ABD’ye kadar modern hegemonyayı yöneten aktörler “düzen, güvenlik, demokrasi ve özgürlük” adına nasıl bir “son kale” olduklarını vurgulamaktan asla geri durmuyorlar. Netanyahu, İsrail’i “Yahudilerin son kalesi” olarak tanımlarken Trump, ABD’nin küresel düzeni ve güvenliği korumak için hareket ettiğini savunuyor. Sadece küresel hegemonlar değil, yerel iktidarların da en güçlü argümanları bu söylemden besleniyor.

Elbette “son kale” metaforu yalnızca Şam’ın, Paris’in ya da ABD ile İsrail’in değil, tıpkı onlar gibi “modern bir devlet” olan Türkiye’nin de siyasetinde de belirleyici bir aksı işaret ediyor. Ne var ki Türkiye’de bu anlatı, 12 Eylül gibi doğrudan şiddetin kendini gösterdiği kriz durumlarıyla sınırlı kalmadığı gibi tam aksine son yıllarda siyasetin merkezine yerleşen “bekâ” söylemi üzerinden güçlenerek sürekli yeniden üretilir hâle geldi. Artık sağın da solun da iktidarın da muhalefetin de farklı tonlarda da olsa başvurduğu bu dil, “yerli ve millî”, “beklenen Türk” gibi kimlik imgeleriyle meşruiyet inşa ediyor zira asıl mesele, hangi ideolojinin iktidara rengini vereceği değil; “son kale”nin ayakta kalmasının başlı başına bir varoluş gerekçesine dönüşmesiydi.

Bu noktada “son kale” söyleminin modern devlet içindeki bir diğer işlevini de konuşmalıyız: Bu söylem, sistemin siyasal çelişkilerini görünür kılmak yerine onları aynı anlatı içinde eritme işlevini başarıyla yerine getiriyor. AKP iktidarının sergilediği politika pratikleri, bu durumun çarpıcı örneğine çoktan dönüştü. 7 Ekim Aksa Tûfânı’nın ardından bir yandan büyük kampanyalar ve devlet eliyle düzenlenen mitinglerle Filistin meselesi üzerinden yoğun bir hamaset dili kurulurken öte yandan İsrail’le olan ekonomik ve lojistik ilişkilerin sürmesine göz yumulmuş, bu durumun kamuoyunda giderek tırmanan bir gerilimle tartışılması görmezden gelinmişti. Azerbaycan üzerinden aktarılan petrolün Türkiye’den İsrail limanlarına akışına dair somut kanıtlar ve gemi trafiği verileri iktidar tarafından açıkça cevaplanmak yerine ya hamâsî bir inkâr dili ya da görmezden gelme tercih edildi. Aslında bir taraftan hamâsî söylemin yükseltilirken öte yandan savaş rantından beslenmek, hamâsî söylem ile ekonomik ve siyasal gerçeklik arasındaki mesafenin ne kadar genişleyebildiğini de göstermiş oldu.

Türkiye örneğinde daha da belirginleştiği biçimiyle “son kale” söylemi, yalnızca bir güvenlik refleksi değil aynı zamanda çelişkilerin görünmez kılındığı bir ideolojik örtüyü de ifade ediyor artık. İktidarlar hangi aktörle ilişki kurarsa kursun hangi ekonomik ağı sürdürürse sürdürsün, bu söylem, tüm farklılıkları tek bir “bekâ” anlatısında birleştirerek tutarsızlığı unutturan, rıza üreten bir iktidar aygıtına dönüşüyor. Böylece bekâ siyaseti de tam olarak bu zeminde, derin çelişkileri çözmek yerine onları sürekli bir “hayatta kalma hikâyesi” içinde yeniden üretiyor.

İktidarın özellikle modern devletle birlikte hikâyesi tam olarak burada düğümleniyor: “Egemen, istisna hâline karar verendir.” Carl Schmitt‘in bu tanımlaması özellikle kriz anlarında kendini gösteren bekâ/son kale söyleminin devletin nasıl yeni normaline dönüştüğünü ortaya koyuyor. Gerçekte modern devleti ne hukuk ne de ahlâk sınırlayabilir. Tam aksine modern devlet, hukûku ve etik sınırları askıya alma yetkisini de kendi meşruiyetine dahil eder.

Öte yandan devletin “son kale” olduğu inancı, güçlü bir “merkez” oluşmadan gelişemez. Hukuku esneten, ahlâkî olanı gerektiğinde görmezden gelen bu yapı, doğal olmadığı için otopoietiktir, sürekli kendini yeniden üretir. Bu nedenle “son kale” söylemi sabit bir içerikle kayıtlanmaz. Her seferinde gerekçeleri değişir ya da yeni argümanlarla desteklenir: rejim, parti, devlet, toplum ve hatta direniş, din, mezhep.

“Son Kale”nin Sınırsız İktidarı

Korkunç suçlar işlendiğinde her şeye rağmen gözlerimiz Emced Yusuf, Esat Oktay Yıldıran, Maurice Papon ya da Sde Teiman’da Filistinli esirlere tecavüz edenler gibi suçlu askerleri, polisleri veya gardiyanları arıyor. Gelgelelim bu isimleri soğukkanlı bir katile, işkenceciye dönüştüren asıl faili; egemenlerin “son kale” inancını ve buna olan mutlak bağlılığı ıskalıyoruz.

Emced Yusuf, Esad rejimi henüz iktidardayken verdiği bir röportajda pişmanlık belirtisi göstermeden yaptıklarını “İşim bu!” diyerek tanımlamıştı. Bu ifade ilk bakışta, sorumluluğun “itaat, görev ve sistem zorunluluğu” gibi gerekçelerle hiyerarşinin üst katmanlarına doğru itiyor gibi görünür.

Hiyerarşiyi gözeten “görev bilinci” modern devletin ürettiği vatandaş profilini tanımlar. Hannah Arendt, Nazi Almanyası bağlamında yaptığı çözümlemede, dönemin Alman toplumundaki sorunlu otorite algısını tanımlarken modernliğin sonuçlarını da betimlemiştir: “Alman toplumu yalnızca yasalara uymakla kalmayıp onları adeta kendisi koymuş gibi sahiplenirdi”.[2] Modern devletin bürokratik itaati merkezde tutan yapısı, zamanla ara kurumları etkisizleştirir ve merkezî bir görünüm kazanır. Böyle bir düzende devlet, her şeyin içinde ve üzerinde kâdir-i mutlak olmaya namzettir. Cumhuriyet gazetesi baş yazarı Mustafa Nermi, 1930 yılında gazetedeki yazısında modern devlete yönelik itirazlara şiddetle karşı çıkarak şöyle der: “Modern devlet içilen suya, oturulan yere, tavan yüksekliğine… hülâsa her şeye karışmak için kurulmuştur”[3] 

Adolf Eichmann’ın, Emced Yusuf’un hatta Sde Teiman’daki gardiyanların motivasyon kaynağı burada yeniden açığa çıkıyor: ideolojik fanatizmin ötesinde hiçbir aralık bırakmadan çok daha kuşatıcı olan “devleti zorunlu görme durumu” yani “son kale” inancı.

Peki, bu inanç neden daha belirleyici? Akıl almaz kötülükleri makûlleştirebilecek ideolojik fanatizm, her şeye rağmen iktidarın dışına taşar. Meşruiyetinin tümü iktidarın o andaki görüntüsünden ibaret değildir.  Hâlbuki devletin zorunlu varlığına dayanan “görev bilinci” içselleştirildiğinde siyasi çelişkiler görünmez hâle gelir. İlkesel tutarlılıklar artık sorgulanmaz. Geriye yalnızca “devletin her koşulda varlığını sürdürmesi” fikri kalır. Oysa Arendt’in de altını çizdiği gibi, “düşünme yetisini askıya almak” da bir tercihtir ve “son kale” söylemi bu tercihin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Yine de kötülüğün sıradanlaşması, “son kale” söyleminin en kolay ürettiği sonuçlardan biridir. Böylece şiddet, bir görev pratiğine dönüşür; ahlâkî sınırları aşar ve “olağanlaşır”. Belki de bu nedenle Emced Yusuf’un katıldığı Tedamun katliamında arkadan bir ses Beşşar Esad’ı kastederek “Senin için patron! Senin zeytin yeşili kıyafetin için!” diye haykırıyordu.

Ne Eichmann, ne Papon ne de Yıldıran için rejimin ilkesel tutarlılığı ya da ahlâkî ilkeler belirleyiciydi! Eichmann her seferinde büyük bir soğukkanlılıkla yaptıklarının sorumluluğunu üstlerine havale ederken atıf yaptığı müesses nizam, üçüncü Reich’tı. Göstericileri kurşunlayan, kafalarını taşlarla ezdirten, yaralı çocukları bile Sen Nehri’ne atmaktan çekinmeyen Maurice Papon, II. Dünya Savaşı sırasında Fransa’yı Alman işgali altında tutan Vichy rejimine de aynı oranda sadıktı. “Yukarıda Allah, burada ben varım!” diyen Esat Oktay Yıldıran ise Diyarbakır Askerî Cezaevi’nde yaşananları kaba işkence değil, modern Türk devletine sadakat eğitimi olarak görüyordu.

Kendini vazgeçilmez gören bir sistemin en ürkütücü olduğu an, takipçilerinin “bekâ” meselesine sarsılmaz imanında ortaya çıkar. Hiçbir şerh düşmeyen, kısıtlanamayan bu bekâ anlayışı, İsrail’in “Samson Doktrini” olarak adlandırılan ve kendi yıkımıyla birlikte çevresini de nükleer bir felâkete sürüklemeyi göze alan stratejisi gibi bütün ilkeleri ve ahlâkî sınırları aşar, mutlak yıkım refleksi üretir. Kendi düşecekse, devrilecekse kendisiyle birlikte her şeyi yakmaya, her şeyi ayaklar altına almaya, her şeyden vaz geçmeye hazırdır.

Bu yazı İktibas Dergisi’nin Mayıs 2026, 569. sayısında yayımlandı.

Kaynakça

  • Arendt, Hannah. Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs’te. İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Arendt, Hannah. Totalitarizmin Kaynakları.  İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Schmitt, Carl. Siyasal Teoloji. İstanbul: Metis Yayınları.
  • Foucault, Michel. Hapishanenin Doğuşu. Ankara: İmge Kitabevi.
  • Bernard Keenan. Çev.: Yusuf Enes Karataş. Niklas Luhmann: Autopoiesis Nedir? (Makale),


[1] https://www.bbc.com/news/world-africa-58927939

[2] Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı, Yasalara Bağlı Bir Vatandaşın Görevleri Bölümü

[3] 3 Kasım 1930 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x