Connect with us

Haberler

Gazze Aktivistlerine Eziyet Eden İngiltere, Konsolosluk Önünde Protesto Edildi

Yayınlanma:

-

Topluluk adına Gülşah Eldemir’in okuduğu açıklamanın tam metni şu şekilde:

“7 Ekim 2023’ten bu yana geçen her dakika, Gazze Şeridi modern dünyanın gözleri önünde sistematik bir imhaya maruz bırakılmaktadır. Gazze, Cenevre Sözleşmeleri ile güvence altına alınan sivil koruma statüsünün fiilen ortadan kalktığı ve Uluslararası İnsani Hukuk normlarının tamamen ihlal edildiği bir felaket bölgesine dönüşmüştür. Resmi raporların 70 bin olarak zikrettiği, ancak enkaz altındaki ve kayıtlara geçmeyen kayıplarla birlikte 700 bine yakın insanın katledilmesi, insanlık tarihinin en büyük utanç vesikasıdır.

Hayatını kaybeden Filistinlilerin sadece bir rakamdan ibaret olmadığını, her birinin teker teker günlere ve haftalara değin konuşulacak hayat hikayelerine sahip olduğunu biliyoruz. Aynı zamanda Siyonist işgalcinin suç listesinin  kabarık olduğunu da biliyoruz. Lakin biz şunu da çok iyi biliyoruz ki, soykırımı sadece İsrail üzerinden okumak, katliam sürecini eksik tanımlamak ve asıl failleri gizlemektir.

İlan ediyoruz ki; İsrail’in, Gazze’de işlediği tüm cinayetlerde birden fazla ortağı bulunmaktadır! Soykırım sürecinde İsrail’le askeri, ticari, diplomatik ve akademik ilişkilerini sürdüren yapılar soykırıma doğrudan ortaktırlar. Bu bağlamda İsrail’le ilişkilerini devam ettiren Devletler ve Sermaye sınıfı, insanlığa karşı işlenen bu suçların hepsinden sorumludurlar.

Siyonist İsrail rejimi, insanlık tarihinin en karanlık suçlarını işlerken; Güney Afrika’nın girişimleriyle Uluslararası Adalet Divanı, bu barbarlığı makul soykırım riski olarak tescil etmiş ve İsrail’i sanık sandalyesine oturtmuştur. Dava henüz resmi anlamda sonuçlanmış olmasa da tutsak dünyanın özgür halkları kendi vicdanlarında ve pratiklerinde İsrail’i suçluluğa mahkum etmişlerdir. Küresel İntifada çağrısına karşılık veren halklar, dünyanın dört bir yanında İsrail İle ilişkilerini sürdüren Devletleri ve sermaye sınıfını hedef alan eylemlerde bulunmuşlardır. Amerika Birleşik Devletlerinden Hırvatistan’a, Sırbistan’dan Japonya’ya, Türkiye’den İngiltere’ye çok çeşitli ülkelerde eylem yapan aktivistler, Soykırımı mümkün kılan sebeplerin ortadan kalkması için hükümetlerine baskı yapmışlardır. 

Bu küresel suç ortaklığının en somut ve kanlı halkalarından biri ise bugün İngiltere’de karşımıza çıkmaktadır. İngiltere, Siyonist rejimle kurduğu ilişkiyi sadece diplomatik destekle sınırlı tutmamış, askeri, akademik ve ekonomik destek vermiştir. Bunlarla da yetinmeyen İngiltere yönetimiz, Uluslararası Koalisyonın içinde yer alıp Yemen’i bombalayarak, soykırım sürecinde doğrudan ve net biçimde aktif rol almıştır. Aynı zamanda topraklarında faaliyet gösteren silah şirketlerinin soykırıma doğrudan destek vermesi, İngiltere’nin suçluluğunu pekiştirecek bir kanıt niteliği taşımaktadır.

İngiltere devletinin bu aleni suç ortaklığına, Birleşik Krallık halkları sessiz kalmayarak çok kalabalık eylemler organize etmişlerdir. Londra sokaklarını dolduran yüz binlerce insan ve Manchester gibi sanayi kentlerinde gerçekleşen kitlesel yürüyüşler, halkların soykırım politikasına dair tavrını somut biçimde göstermiştir. Ancak siyasi iktidar, halkların meşru taleplerine sırt dönmüş ve İsrail ile olan kanlı ticaretini sürdürme ısrarından vazgeçmemiştir. İngiltere devlet yetkililerinin soykırımda ısrarı, sivil direnişin nitelik değiştirmesine ve protestoların, soykırım çarklarını fiilen durdurmayı hedefleyen doğrudan eylemlere evrilmesine yol açmıştır. Bu noktada Palestine Action grubu, silah fabrikalarını fiziksel olarak engelleme stratejisiyle sahneye çıkmıştır. Aktivistler, İngiltere’de faaliyet gösteren ve İsrail’le doğrudan ilişkisi olan kurumları meşru çerçevede hedef almıştır.İngiltere devleti ise bu meşru direnişe, kendi hukukunu askıya alarak, adeta bir polis devleti refleksiyle karşılık vermiştir. Temmuz 2025 itibariyle Palestine Action Hareketi terör listesine alınmış, aktivisteri ise terörist olarak kriminalize edilmişlerdir.

Meşru eylemler yapan Filistin Dostları, Terör Yasası (Terrorism Act) kapsamında gözaltına alınmış, evleri basılmış ve en temel demokratik haklarından mahrum bırakılmışlardır. İngiltere, soykırımı önlemeye çalışanları kamu düzeni tehdidi olarak kodlayarak, İsrail’in çıkarlarını kendi vatandaşlarının özgürlüğünden öncelemiştir.

Bu baskı ve sindirme politikasının en somut, en vahşi ve en hukuksuz örneği, İngiltere devletinin hukuku çiğneyerek dosyasını oluşturduğu Filton 24 davasıdır. Kamuoyunda bu isimle anılan grup, 6 Ağustos 2024 tarihinde Bristol kentinin Filton bölgesinde yer alan ve İsrail’in en büyük silah tedarikçisi olan Elbit Systems’e ait kritik bir tesisi basan 24 Palestine Action aktivistinden oluşmaktadır. Hedef alınan bu tesis, Gazze’de kullanılan insansız hava araçlarının ve ölüm makinelerinin tasarlandığı, ARGE çalışmalarının yürütüldüğü, Elbit’in teknolojik beyni sayılan yerleşkesi olarak anılmaktadır. Aktivistler bu merkezi işlevsiz hale getiren meşru bir eylem gerçekleştirmiştir. 

İngiltere devleti, soykırımın lojistiğini kesmeyi hedefleyen bu eyleme, adeta bir düşman hukuku uygulayarak yanıt vermiştir. Gözaltı sürecinin temel dayanağı Terör yasası olmuş ve en karanlık maddesi olan 7.Madde devreye sokulmuştur. Normal şartlarda olağanüstü durumlar için kullanılan bu madde, aktivistlerin üzerinde bir baskı aracı haline getirilmiştir. Filistin dostları, İngiltere devleti tarafından güvenlikleştirilerek hayati bir tehdit olarak kodlanmıştır.

Susma hakkı gibi en temel evrensel hukuk normları gasp edilmiş, Filistin dostları teknolojik aletlerinin şifrelerini vermeye ve dijital verilerini teslim etmeye zorlanmıştır. Verilerini paylaşmayanlar terör şüphelisi sayılarak suçlanmıştır. İngiltere devleti, bahse konu olan by maddeyi kullanarak aktivistleri birer militan olarak kodlamış ve siyasi kimliklerini bir suç deliline dönüştürmüştür.

Hukuki sürecin en ağır boyutunu ise tutukluluk koşulları oluşturmaktadır. 6 Ağustos 2024’ten bu yana, yani tam 16 aydır, Filton24 üyeleri haklarında kesinleşmiş hiçbir hüküm olmaksızın, tutuklu yargılama statüsünde demir parmaklıklar ardında hapsedilmektedir. İngiltere mahkemeleri, kaçma şüphesi ve kamu güvenliği gibi soyut bahanelerle kefalet taleplerini sistematik olarak reddetmekte, duruşma tarihlerini keyfi olarak ertelemektedir. Bu 16 aylık süre, hukuki bir tedbir olmaktan çıkmış, fiili bir infaza ve peşin bir cezalandırmaya dönüşmüştür. 

Aktivistler Filistin’le dayanıştıkları için cezalandırılan ve mahkumiyet altında tutulan siyasi rehinelerdir.

Bu hukuksuz tutukluluk süreci ve cezaevindeki ağır tecrit koşulları karşısında, Filton24 üyeleri fiili bir direniş süreci başlatmıştır. Kasım 2025 itibariyle aktivistler, maruz kaldıkları siyasi baskıyı ve terörist yaftasını protesto etmek amacıyla süresiz açlık grevine girmiştir. Güncel olarak açlık grevinde bulunan yoldaşlarımızın sayısının 30 olduğu düşünülmektedir. Açlık eylemleri, şahsi özgürlük talebinin ötesinde, İngiltere’nin soykırım suçuna iştirakine karşı maphuslardan yükselen İntifada çağrısı niteliği taşımaktadır.

Hukuksuz tutuklamaların doğurduğu tüm ihlallerin üstüne, Cezaevi idaresi ise açlık grevindeki tutsakların en temel yaşam haklarını ihlal etmektedir. Grevdeki aktivistlerin düzenli sağlık takibi yapılmamakta, hayati önem taşıyan B1 vitamini ve tuz gibi takviyeler keyfi olarak engellenmektedir. Baskı unsuru olarak aile görüşleri kısıtlanmakta ve tutsaklar hücre cezalarıyla tecrit edilmektedir. Gelinen noktada, bazı aktivistlerin sağlık durumu kritik aşamaya gelmiş ve hastaneye sevk edilmiştir. Açık ve net biçimde ifade ediyoruz ki, cezaevlerinde yaşanacak her türlü olumsuzluktan ve can kaybından, doğrudan İngiltere hükümeti sorumludur.

Filton 24’ün Filistin için bedenlerini açlık orucuna yatıran yoldaşlarımızın, aileleri aracılığıyla ulaştırdığı talepleri şunlardır:

–  Elbit Systems’ın Birleşik Krallık’taki tesislerinin kapatılması

–  Palestine Action’a yönelik yasakların kaldırılması

– Tutukluların adil yargılanma ve bail (serbest bırakılma) haklarının sağlanması

– İfade ve protesto özgürlüğünün korunması 

Gelinen bu kritik aşamada, Palestine Action üyesi Filton24 aktivistlerinin taleplerinin aciliyetle karşılanması gerektiğini savunuyor ve  tüm dünya kamuoyuna ve İngiliz makamlarına var olan taleplere  ciddiyetle yaklaşmaları gerektiği hususunda uyarıyoruz!

49 gündür açlık grevinde olan Kamran Ahmet ile görüştükten sonra kız kardeşi, ”Ahmet’in ciddi sağlık sorunları var ama hala kararlı. Onun ruhu güçlüdür” açıklamasını yapmıştı. Bedenlerini Filistin için direniş aracına dönüştüren ruhu güçlü arkadaşlarımızı, Açlık grevindeki tüm yoldaşlarımızı selamlıyoruz.

Yaşasın Filistin için birleşen halkların ortak kavgası!

Kahrolsun Emperyalizm!

Yaşasın Halkların Kardeşliği!

Nehirden Denize Özgür Filistin!”

 

Şeyma Yıldırım’ın okuduğu İngilizce açıklama ise şu şekilde: 

“Since 7 October, Gaza has faced systematic destruction and mass civilian killings in clear violation of international law. While Israel carries out these crimes, it does not act alone. States and corporations maintaining military, economic, and political ties with Israel are complicit in this genocide.

The International Court of Justice has recognized a plausible risk of genocide, and people worldwide have taken action to hold these actors accountable. In the UK, despite mass public protests, the government continues its support for Israel, pushing resistance toward direct action to stop the machinery of genocide.

In the UK, activists have lawfully targeted institutions directly linked to Israel, only to face severe repression. On July 2025, Palestine Action was designated a terrorist organization by the UK government, and activists were criminalized under terrorism laws, facing raids, arrests, and loss of basic rights.

The most extreme example is the “Filton 24” case, where more than 24 activists who disrupted an Elbit Systems facility, have been held without conviction for over 16 months under harsh conditions. Now treated as political prisoners, dozens have launched an indefinite hunger strike to protest the UK’s complicity in genocide and the criminalization of solidarity with Palestine.

Beyond unlawful detentions, prison authorities are violating the most basic rights of hunger-striking activists. Regular medical care is denied, vital supplements are withheld, family visits are restrictediı and prisoners are subjected to isolation. Some activists are now in critical condition and have been hospitalized. Any harm or loss of life resulting from these conditions is the direct responsibility of the UK government.

-The demands conveyed by the families of our comrades from the Filton 24, who have put their bodies on the line through a hunger strike for Palestine, are these terms:

•The closure of Elbit Systems’ facilities in the United Kingdom

•The lifting of the ban on Palestine Action

•The guarantee of fair trial and bail rights for the detainees

•The protection of freedom of expression and the right to protest

After speaking with Kamran Ahmet, who has been on hunger strike for 49 days, his sister stated: “Ahmet has serious health problems, but he remains determined. His spirit is strong.” We salute our strong-spirited comrades who have turned their bodies into instruments of resistance for Palestine, and all our comrades on hunger strike.

Free Palestine
Long live global İNTİFADA!”

Haberler

Çiftçi-Sen’den “İklim Adaleti Forumları” Çağrısı

Yayınlanma:

-

Çiftçi-Sen, “İklim Adaleti Forumları” için bir çağrı yayımladı. Çağrıda kapitalist-emperyalist politikaların gıda egemenliğini, tarımı nasıl katlettiğine değinilirken “İklim Adaleti Forumu”nun yerellerde tertip edilmesi talep edildi.

Açıklamanın tam metni şu şekilde:

Devletlerin iklim krizinin çözüm önerilerini tartıştığı uluslararası toplantılardan birisi de COP31 adı altında Kasım ayında Antalya’da gerçekleşecek. Ülkelerin iktidarları her zaman yaptıkları gibi iklim krizinin doğrudan mağdurlarının taleplerini görüşme, tartışma yerine sermayenin piyasa temelli çözüm önerilerini tartışıp karara bağlayamaya devam edecekler. İklim krizinin doğrudan mağdurları olarak sesimizi yükselterek duyurmak zorundayız.

İklim krizinin sonuçlarından en çok etkilenenler kırsal kesimde yaşayanlar ve üretenlerdir. Ülkelere dayatılmış olan endüstriyel tarım sistemi iklim krizinin en önemli nedenlerinden birisidir de. Kullanılan kimyasallar toprağın karbon emme özelliğini ortadan kaldırdığı gibi bu kimyasalların üretim, depolanma ve kullanım süreci yoğun enerji tüketimine neden olmaktadır. Ayrıca “yerelde üretip yerelde tüketme, mevsiminde üretip mevsiminde tüketme” anlayışı yerine şirket gıda sisteminin işlenmiş, dondurulmuş gıda oluşturma, mevsim dışı ürünler üretme ve ihracat yapma politikaları teşvik edilmiştir. Endüstriyel tarım ve gıda sisteminin küresel sera gazı üretiminde %44 den fazla bir paya sahip olduğu kanıtlanmıştır. Yerküreyi soğutma potansiyeline sahip küçük çiftçiler ve köylüler uygulanan tarım politikalarıyla üretemez duruma getirilmektedir. Tarımsal üretimi kendi doğal döngüsüne döndürecek politikalar tartışılmadan iklim krizinin ekolojik ve sosyal problemlerinin çözülebileceğinden bahsedilemez.

İklim krizinin yaratılmasında sermayenin doğayı metalaştırmasının rolü büyüktür. Meralar otlaklar, akarsular, ekili araziler, ormanlar sermayenin ihtiyacını karşılayabilmek için madenciliğe, ‘yenilenebilir enerji’, ‘temiz enerji’ “propagandasıyla yeni enerji sistemlerine açılmıştır. COP Toplantılarının önerileriyle yeni enerji sistemlerini uygulamaya koyan ülkelere, şirketlere “Karbon salmıyorlar!” gerekçesiyle uluslararası maddi teşvikler de sunulmuştur.

Yeni enerji sistemlerinin yarattığı tahribatı en çok yaşayan ülkelerden birisi ülkemizdir. Başta Karadeniz bölgesinde olmak üzere HES’ler nedeniyle çiftçilerin/köylülerin suya erişimleri zorlaşmış, tarımsal üretimde problemleri artmıştır. Canlıların suya erişimleri kısıtlanmış, ekolojik denge bozulmuş, bitkisel üretim için yararlı böcekler yerine zararlı böceklerin popülasyonları artmıştır.

JES’ler atmosfere saldıkları zararlı gazlarla sera gazı oluşumuna katkı sunmuş ve yeraltına deşarj edilirken saldıkları kimyasallarla da yeraltı ve yerüstü su kaynaklarını bitkisel üretim ve canlılar için zararlı hale getirmiştir.

Rüzgâr ve güneş enerji santrallerinin ekolojik dengeye verdikleri zararlar da her geçen gün daha fazla görülmektedir. Her şeyden önce bu enerji santrallerinin kurulabilmesi/çalışabilmesi için yoğun bir şekilde “nadir toprak elementleri”ne ihtiyaç vardır ve bu elementler binlerce dönüm tarım arazisinden, binlerce ton kimyasal kullanılarak ayrıştırılmaktadır. Bu kullanılmış kimyasallar ve kimyasal havuzları suyu, toprağı, havayı olumsuz etkilemekte iklim krizinin asli unsuru haline gelmektedir. Bu santrallerin kurulduğu araziler ormanlık bölge veya tarım arazisidir. Arazilerine el konulan çiftçiler/köylüler yurtlarını terk etmek zorunda kalmaktadırlar. Bir anlamıyla İklim göçerleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Sermayenin ihtiyacına uygun enerji politikalarına karşı çıkmalı, “Enerjide Adalet ve Enerji Demokrasisi” istemeliyiz!

Savaşlar, iklim krizine yol açan en önemli nedenlerden birisidir. Bombalar, silahlar, uçaklar canlı yaşamını, oksijen salımı yapan bitkileri yok ederek ekolojik yapıları darmadağın etmektedir. Savaş sırasında atmosfere salınan gazlar, yanan binalar, yakılan ağaçların saldığı karbondioksit vb. gazlar da sera gazını çoğaltmakta iklim krizini tetiklemektedir.

Ülkeler, COP süreçlerinde iklim krizine neden olan bu sorunlardan hiç bahsetmemekte, sermayenin piyasa temelli çözüm önerilerini tartışıp karara bağlamaya, “Yeşil Boyama” yapmaya çalışmaktadır.

Sermayenin enerji, maden, su ve gıda politikalarının ve iklim krizinin mağdurları olan bizler; çiftçiler/köylüler olarak bu politikalardan etkilenen emekçilerle, kentlilerle, ekolojistlerle birlikte sadece COP süreçlerindeki gelişmeleri izleme yerine; emeğin, doğanın, tüm canlıların yaşam hakkını savunmak, halkın söz ve karar sahibi olduğu politikaları üretmek, Gıda Egemenliğini inşa etmek için mücadeleye hazırız!

Dünya’nın farklı yerlerinden iklim krizinin mağdurları COP31 için Antalya’ya gelip devletlerin ve sermayenin kendilerini yok sayan politikalarını karşı çıkacaklar, “İklim Adaleti” isteyecekler. Uluslararası forumlar düzenleyerek “Alternatif Zirve” örgütleyecekler. Sermayenin madencilik, enerji, gıda, su politikalarının ve yarattığı iklim krizinin mağdurları olarak bizler de orada olmalıyız. Etkinlik ve Forum’ları enternasyonalist dayanışma ile örgütlemeliyiz. Halkın, yereldeki mücadele örgütlerinin, uluslararası mücadele örgütlerinin aşağıdan yukarıya doğru kendini ve yakınındakilerini örgütlediği bir süreçle yürümeliyiz. Halkın söz ve karar sahibi olduğu bir gelecek için mücadele ediyorsak bu süreci de aşağıdan yukarıya doğru örgütlersek iddialarımıza uygun davranmış oluruz.

Devletlerin/sermayenin İklim krizine dönük yalancı, yeşil boyamacı çözüm önerileri ancak kollektif bir üretim ve enternasyonalist bir dayanışmayla karşı durulabilinir. Daha yaşanası bir Dünyayı birlikte kurabiliriz. 28 Ocak’ta Antalya yerelinde düzenlenmiş olan “İklim Adaleti Forumu’nun örgütlenme mantığını doğru buluyor ve destekliyoruz. Bu nedenle bulunduğumuz yerlerde benzeri Forumların örgütlenmesinde üzerimize düşeni yapacağız. Haydi mücadeleye, özgürleşmeye!

Emperyalist saldırganlığa hayır!

Tarım Arazilerinin Amaç Dışı Kullanımına Hayır!

Sermayenin Doğayı Metalaştırmasına Hayır!

Karbon Ticaretine Hayır!

Yeşil Boyamaya Hayır!

Enerji Adaleti ve Demokrasisi Hemen Şimdi!

Gıda Egemenliği Hemen Şimdi!

Köylü Hakları Hemen Şimdi!

ÇİFTÇİLER SENDİKASI (ÇİFTÇİ-SEN)

Genel Başkanı, Ali Bülent ERDEM

Genel Örgütlenme Sekreteri, Adnan ÇOBANOĞLU

Kaynak: ciftcisen.org

Devamını Okuyun

Haberler

Aksâ Tûfânı, Kürt Meselesi ve İran Savaşı Üçgeninde Türkiye ve Batı Asya – Kadrican Mendi

Yayınlanma:

-

Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği (TOKAD) tarafından 18.si düzenlenen VİCDAN HAFTASI vesilesiyle Kadrican Mendi’nin konuşmacı olduğu bir konferans düzenledi.

“Aksâ Tûfânı, Kürt Meselesi ve İran Savaşı Üçgeninde Türkiye ve Batı Asya” başlıklı konferansta konuşan Kadrican Mendi, aktüel durumun tarihsel kökenlerini ve muhtemel geleceğini tartıştı.

Konuşmanın kaydı videodan izlenebilir.  

Devamını Okuyun

Haberler

Üsküdar’da Eylem: İran’a Emperyalist-Siyonist Saldırıya, NATO’ya, Patriotlara Hayır!

Yayınlanma:

-

Üsküdar’da, 15 Mart 2026 pazar günü Eğitim İlke-Sen, TOKAD, Sağlık İlke-Sen ve Özgür Yazarlar Birliği tarafından düzenlenen bir eylemle İran’a dönük ABD-İsrail saldırısı protesto edilirken Türkiye’nin NATO üyeliğini sonlandırması talep edildi ve Kürecik Radarının kapatılması istendi, Radarın korunması için Patriotlar konuşlandırılmasına karşı çıkıldı. Eylemin sonunda Temmuz ayında Ankara’da toplanacak NATO zirvesine karşı çıkılması çağrısında bulunuldu.

Eylem boyunca “NATO’dan Çıkılsın Üsler Sökülsün, Kürecik Radarı İsrail’in Kalkanı, NATO’nun Üssü Olmayacağız, NATO’nun Askeri Olmayacağız, ABD’nin Askeri Olmayacağız, Katil NATO Ortadoğu’dan Defol, Katil ABD Ortadoğu’dan Defol, Katil ABD İran’dan Defol, Kahrolsun İşbirlikçi Hâinler, İşbirlikçi Rejimler Hesap Verecek, Yaşasın İran Direnişimiz, Yaşasın Gazze Direnişimiz, Müslümanlar Kardeştir, Kürecik Kapansın Patriotlar Defolsun, Kürecik’i Kapat ABD’yi Kör Et, Kürecik’i Kapat Patriotu Defet, Dur De Dur De Katil NATO’ya Dur De, Emperyalistler Yenilecek Direnen Halklar Kazanacak” sloganları atıldı, tekbir getirildi.

Topluluk adına okunan açıklamanın tam metni şu şekilde:

İRAN’A EMPERYALİST-SİYONİST SALDIRIYA, NATO’YA, PATRIOTLARA HAYIR!

Bismillâhirrahmânirrahîm

Arkadaşlar,

Gazze’de, yeni katliamların gölgesindeki kırılgan ateşkes sürerken kirli emperyalist-Siyonist ittifak, 16 gündür İran’a saldırarak başlattığı tek taraflı savaşla bütün bir Batı Asya’yı/Ortadoğu’yu birbirine kırdırmak, bu sûretle İsrail’in güvenliğini sağlamak ve bölgede mutlak hâkimiyetini tesis ederek sömürüsünü derinleştirmek istiyor.

Bu doğrultuda küresel kapitalizmin jandarması NATO, sahipleri tarafından aktif bir şekilde kullanılmaktadır. NATO üyesi olan Türkiye, bu süreçte son derece riskli ve belirsizliklerle dolu bir pozisyonda yer almakta, İsrail’in ve ABD üslerinin korunması için faaliyet yürüten Kürecik NATO Radarının korunması için Malatya’ya Patriotlar sevk edilmektedir.

Zulme direnen yürekler,

Türkiye’nin Batı ittifakı uzun bir geçmişe sahip. NATO ile somut bir çerçeve kazanan kirli ittifaklarla iş birliği içinde olmak her Türkiye hükümetinin önceliği oldu.

Batı dışında herhangi bir çözüm aramak, alternatif üretmek, cılız itirazlar dışında tercih edilmedi. Batı vesayeti, iktidarda kalmanın anahtarı olarak görüldü.

NATO ile çıkılan Kore savaşından bu yana Türkiye, kapitalizmin, egemen dünya düzeninin jandarması olan bu şer odağına teslim olmuş durumdadır.

Değerli dostlar,

NATO’nun ne olduğunu iyi anlamak gerekiyor: Şunu bilmeliyiz ki NATO, Batı emperyalizminin terör şebekesinden başka bir şey değildir. Jandarması olduğu kapitalizmi her sıkıştığında zora dayanarak kurtarmak için vardır! Kapitalizmin pazarlarını korumak için vardır! Kapitalizmi tehdit eden tehlikeleri bertaraf etmek için vardır!

NATO demek, ABD demektir!

NATO demek, İsrail demektir!

NATO demek, emperyalizm ve Siyonizm demektir!

Libya’ya müdahale ederek ülkenin zenginliklerini Batılı ülkelere açan cinayet ve terör şebekesi NATO, Afganistan’da yıllarca yoksul ve mazlum kardeşlerimizi bombaladı; sayısız Müslümanı katletti!

Yine dünyanın pek çok bölgesine aynı müdahalelerle benzer zulümler işledi. Başta ABD olmak üzere sömürgecilerin çıkarları için bir baskı ve tehdit unsuru olmaya devam ediyor.

Arkadaşlar,

Bu cinayet şebekesi bugün Anadolu’yu tamamen teslim almak istiyor. İslam dünyasını hedef alan NATO, Türkiye’yi kendisine bir füze rampası, bir savaş üssü olarak hazırlamaktadır.

Küresel rekabet alanlarında mevzi kazanmak için Türkiye’yi bir karakol gibi cephenin ileri hattına konumlandırmaktadır.

İsrail’i güvene almak ve coğrafyasını sömürüye açmak için İran’ı açık hedef haline getirerek Türkiye’yi, Malatya’ya füze kalkanı kurmaktan tutun da ambargolara zorlamaya ve savaşa dâhil etmeye kadar İran’la karşı karşıya getirmeye çalışmaktadır.

İçimizdeki pek çok gâfil de SünnilikŞiilik gerilimi üretip ABD’ye siyasal yalakalık yapmaya çalışarak bu oyuna gönüllü olarak düşmeye bayılmaktadır. Rabbimiz, bu basiretsizlerin şerrinden bütün Müslümanları muhafaza buyursun!

Değerli arkadaşlar;

Şimdi hep beraber Türkiye’nin NATO ile nasıl bir iş birliği içinde olduğuna bakalım:

– Emperyalist ülkeleri ve İsrail’i koruyacak füze kalkanı için NATO Radarı Malatya Kürecik’e kuruldu.

– NATO Kara Karargâhı 14 yıldır İzmir’de faaliyete gösteriyor.

– İncirlik üssü öteden beri NATO’nun en büyük gücü Amerika’nın elinde!

– Ülkenin birçok yerinde irili ufaklı NATO radarlarının faaliyette olduğu herkes tarafından bilinen ve medyada yer bulan bir gerçek!

– Bütün bunların yanına şimdi de İsrail ve ABD’nin İran’a yaptıkları saldırılarla başlayan ahlaksız ve kuralsız savaşta Kürecik NATO Radarının korunması için konuşlandırılacak Patriotlar ekleniyor.

Değerli dostlar,

Patriotların Malatya’ya konuşlandırılması her gün tartışılan ve gerçekliği karanlık bir meseledir. Patriotlar, Türkiye’nin talebiyle mi yoksa doğrudan NATO inisiyatifiyle mi konuşlandırılıyor, kimse tam olarak bilmiyor. Görünen o ki tam bir kirli tezgâhla yüz yüzeyiz!

ABDİsrail şer organizasyonunun tek taraflı olarak başlattığı İran saldırıları bütün Batı Asya’yı/Ortadoğu’yu içine alan devâsâ bir savaşa dönüşmüş bulunuyor. İşbirlikçi Körfez ülkelerini İran’a saldırının ön cephesi olarak kullanan ABD, özellikle kara gücü olarak kullanabileceği ve savaşa ortak edebileceği unsurlar arıyor.

İran’ın pek çok ABD müttefiki ülkelerdeki radarları imha etmesiyle elde kalan birkaç sağlam radardan biri olan Kürecik NATO radarının hassasiyetle korunmaya çalışılması ve son birkaç günde Türkiye hava sahasında düşürülen füzeler vesilesiyle Türkiye’nin savaşa çekilmek istenmesi endişe verici kirli tezgâhların nasıl çalıştığını gözler önüne sermiştir.

Arkadaşlar,

Ülkeyi yönetenlerin ikide bir Türkiye’nin NATO toprağı ve NATO’nun güçlü bir müttefiki olduğunu söylemesini açıkça kınıyoruz.

Türkiye’nin NATO üyeliği eskilere dayanabilir ancak bu kirli ittifaka bu kadar gönülden bir teslimiyet zilletten başka bir şey değildir.

Çeşitli vesilelerle Allah’a bağlı olduklarını dile getirip de sık sık ülke olarak NATO’ya ait olduklarını vurgulayanlara soruyoruz:

Siz gerçekte kime bağlısınız? Adaleti emreden, zulüm ve sömürüyü yasaklayan Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mı; yoksa zalim, katil ve emperyalistlerin terör şebekesi NATO’ya mı? Bu iki karşıt gücün her ikisine birlikte bağlı ve ait olmak mümkün müdür?

Değerli dostlar;

Batı Asya’yı/Ortadoğu’yu kontrol altında tutmak isteyen ABD ve İsrail öncülüğündeki şer cephesi, NATO şemsiyesi altında Anadolu’yu tamamıyla kendisine askerî üs olarak kullanmak istiyor. Gazze’de soykırım savaşı yürüten İsrail’i koruyan demir kubbe savunma sistemi MalatyaKürecik’teki radar üssünden yardım alıyor. Kürecik’te radar üssü kurduranlar ise gidip Gazze için gözyaşı döküyor.

İran’dan İsrail’e ve bölgedeki ABD üslerine atılan füzelerin bilgisi, Kürecik NATO Radarı tarafından sağlanıyor.

Şimdi bu mel’un radarın muhafazası Patriotlarla güçlendirilecek ve Türkiye, emperyalistler tarafından bölge halklarına karşı açık bir hedef kılınacak ve aktör olarak konumlandırılacak!

Evet, maalesef ki Türkiye, Batılı emperyalistlerin savaş haritasına konumlandırılmış; ülke, baştan başa NATO’nun askeri üsleriyle, füze ve radarlarıyla doldurulmuştur. Bu gerçeği bir an olsun aklımızdan çıkarmamalı, bütün hesaplarımızı ona göre yapmalıyız!

Kardeşler,

Biz, kardeş Batı Asya/Ortadoğu halklarını birbirine kırdıracak yeni emperyalist plânlara “Dur!” demek için meydanlara çıktık; bu kirli savaş ve sömürü siyasetleri sürdükçe meydanlarda, direniş alanlarında olmaya devam edeceğiz!

Kimsenin emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda kardeş halklara yeni acılar çektirmesine izin vermeyeceğiz!

Milyar dolarlık silah satışlarına, ümmetin ve bütün ezilenlerin ortak malı saydığımız doğal kaynaklara, zenginliklere emperyalistlerin el koymasına müsaade etmeyeceğiz!

Batılı kapitalist güçlerle iş birliği politikalarını sürdürenlerin karşısında duracak ve halklarımızın ayağa kalkacağı mücadelenin her zaman bir ucundan tutacağız.

Direniş’in dostları,

Bu vesileyle Kürecik, İncirlik ve İzmir’deki NATO üslerinin hemen kapatılmasını, Patriotların daha yerleştirilmeden defedilip gönderilmesini, Batı Asya’daki/Ortadoğu’daki halklarımızın kendi geleceklerini kendi iradeleriyle belirlemelerini ve Türkiye’nin bir an önce NATO’dan çıkmasını istiyoruz.

Bu eylemimiz vesilesiyle şu önemli hususu bugünden herkese hatırlatmak istiyoruz:

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, 19 Ağustos 2025 günü yaptığı açıklamada, 2026 NATO Zirvesi‘nin 7 ve 8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi‘nde düzenleneceğini duyurmuştu.

Peşinen ilan ediyoruz: Bu savaş makinesinin, bu işgalci çetenin zirvesinin ülkemizde yapılmasına karşı çıkalım ve halklarımızı, coğrafyalarımızı tehdit edip duran bu fitne yuvasına geçit vermeyelim!

Evet, İslami çevreleri, bütün haysiyetli insanları, anti-emperyalist hareketleri AKP hükümetinin NATO yanlısı siyasetine karşı durmaya çağırıyoruz.

Muhtemel korkularla değil, mevcut tehlikelerle yüzleşelim! Bu tehlikeli gidişe “Dur!” diyelim! Batı Asya’nın/Ortadoğu’nun, içinden çıkamayacağı yeni felâketlere sürüklenmesine izin vermeyelim!

Unutmayalım Allah adaleti emreder, zulümden, haksızlıktan bizi sakındırır.

NATO’dan çıkılsın, üsler sökülsün!

Katil ABD, katil İsrail!

Yaşasın Gazze direnişimiz!

Yaşasın İran direnişimiz!

Yaşasın küresel intifada!

EĞİTİM İLKE-SEN

SAĞLIK İLKE-SEN

TOKAD  

ÖYB

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x