Connect with us

Haberler

Gazze Aktivistlerine Eziyet Eden İngiltere, Konsolosluk Önünde Protesto Edildi

Yayınlanma:

-

Topluluk adına Gülşah Eldemir’in okuduğu açıklamanın tam metni şu şekilde:

“7 Ekim 2023’ten bu yana geçen her dakika, Gazze Şeridi modern dünyanın gözleri önünde sistematik bir imhaya maruz bırakılmaktadır. Gazze, Cenevre Sözleşmeleri ile güvence altına alınan sivil koruma statüsünün fiilen ortadan kalktığı ve Uluslararası İnsani Hukuk normlarının tamamen ihlal edildiği bir felaket bölgesine dönüşmüştür. Resmi raporların 70 bin olarak zikrettiği, ancak enkaz altındaki ve kayıtlara geçmeyen kayıplarla birlikte 700 bine yakın insanın katledilmesi, insanlık tarihinin en büyük utanç vesikasıdır.

Hayatını kaybeden Filistinlilerin sadece bir rakamdan ibaret olmadığını, her birinin teker teker günlere ve haftalara değin konuşulacak hayat hikayelerine sahip olduğunu biliyoruz. Aynı zamanda Siyonist işgalcinin suç listesinin  kabarık olduğunu da biliyoruz. Lakin biz şunu da çok iyi biliyoruz ki, soykırımı sadece İsrail üzerinden okumak, katliam sürecini eksik tanımlamak ve asıl failleri gizlemektir.

İlan ediyoruz ki; İsrail’in, Gazze’de işlediği tüm cinayetlerde birden fazla ortağı bulunmaktadır! Soykırım sürecinde İsrail’le askeri, ticari, diplomatik ve akademik ilişkilerini sürdüren yapılar soykırıma doğrudan ortaktırlar. Bu bağlamda İsrail’le ilişkilerini devam ettiren Devletler ve Sermaye sınıfı, insanlığa karşı işlenen bu suçların hepsinden sorumludurlar.

Siyonist İsrail rejimi, insanlık tarihinin en karanlık suçlarını işlerken; Güney Afrika’nın girişimleriyle Uluslararası Adalet Divanı, bu barbarlığı makul soykırım riski olarak tescil etmiş ve İsrail’i sanık sandalyesine oturtmuştur. Dava henüz resmi anlamda sonuçlanmış olmasa da tutsak dünyanın özgür halkları kendi vicdanlarında ve pratiklerinde İsrail’i suçluluğa mahkum etmişlerdir. Küresel İntifada çağrısına karşılık veren halklar, dünyanın dört bir yanında İsrail İle ilişkilerini sürdüren Devletleri ve sermaye sınıfını hedef alan eylemlerde bulunmuşlardır. Amerika Birleşik Devletlerinden Hırvatistan’a, Sırbistan’dan Japonya’ya, Türkiye’den İngiltere’ye çok çeşitli ülkelerde eylem yapan aktivistler, Soykırımı mümkün kılan sebeplerin ortadan kalkması için hükümetlerine baskı yapmışlardır. 

Bu küresel suç ortaklığının en somut ve kanlı halkalarından biri ise bugün İngiltere’de karşımıza çıkmaktadır. İngiltere, Siyonist rejimle kurduğu ilişkiyi sadece diplomatik destekle sınırlı tutmamış, askeri, akademik ve ekonomik destek vermiştir. Bunlarla da yetinmeyen İngiltere yönetimiz, Uluslararası Koalisyonın içinde yer alıp Yemen’i bombalayarak, soykırım sürecinde doğrudan ve net biçimde aktif rol almıştır. Aynı zamanda topraklarında faaliyet gösteren silah şirketlerinin soykırıma doğrudan destek vermesi, İngiltere’nin suçluluğunu pekiştirecek bir kanıt niteliği taşımaktadır.

İngiltere devletinin bu aleni suç ortaklığına, Birleşik Krallık halkları sessiz kalmayarak çok kalabalık eylemler organize etmişlerdir. Londra sokaklarını dolduran yüz binlerce insan ve Manchester gibi sanayi kentlerinde gerçekleşen kitlesel yürüyüşler, halkların soykırım politikasına dair tavrını somut biçimde göstermiştir. Ancak siyasi iktidar, halkların meşru taleplerine sırt dönmüş ve İsrail ile olan kanlı ticaretini sürdürme ısrarından vazgeçmemiştir. İngiltere devlet yetkililerinin soykırımda ısrarı, sivil direnişin nitelik değiştirmesine ve protestoların, soykırım çarklarını fiilen durdurmayı hedefleyen doğrudan eylemlere evrilmesine yol açmıştır. Bu noktada Palestine Action grubu, silah fabrikalarını fiziksel olarak engelleme stratejisiyle sahneye çıkmıştır. Aktivistler, İngiltere’de faaliyet gösteren ve İsrail’le doğrudan ilişkisi olan kurumları meşru çerçevede hedef almıştır.İngiltere devleti ise bu meşru direnişe, kendi hukukunu askıya alarak, adeta bir polis devleti refleksiyle karşılık vermiştir. Temmuz 2025 itibariyle Palestine Action Hareketi terör listesine alınmış, aktivisteri ise terörist olarak kriminalize edilmişlerdir.

Meşru eylemler yapan Filistin Dostları, Terör Yasası (Terrorism Act) kapsamında gözaltına alınmış, evleri basılmış ve en temel demokratik haklarından mahrum bırakılmışlardır. İngiltere, soykırımı önlemeye çalışanları kamu düzeni tehdidi olarak kodlayarak, İsrail’in çıkarlarını kendi vatandaşlarının özgürlüğünden öncelemiştir.

Bu baskı ve sindirme politikasının en somut, en vahşi ve en hukuksuz örneği, İngiltere devletinin hukuku çiğneyerek dosyasını oluşturduğu Filton 24 davasıdır. Kamuoyunda bu isimle anılan grup, 6 Ağustos 2024 tarihinde Bristol kentinin Filton bölgesinde yer alan ve İsrail’in en büyük silah tedarikçisi olan Elbit Systems’e ait kritik bir tesisi basan 24 Palestine Action aktivistinden oluşmaktadır. Hedef alınan bu tesis, Gazze’de kullanılan insansız hava araçlarının ve ölüm makinelerinin tasarlandığı, ARGE çalışmalarının yürütüldüğü, Elbit’in teknolojik beyni sayılan yerleşkesi olarak anılmaktadır. Aktivistler bu merkezi işlevsiz hale getiren meşru bir eylem gerçekleştirmiştir. 

İngiltere devleti, soykırımın lojistiğini kesmeyi hedefleyen bu eyleme, adeta bir düşman hukuku uygulayarak yanıt vermiştir. Gözaltı sürecinin temel dayanağı Terör yasası olmuş ve en karanlık maddesi olan 7.Madde devreye sokulmuştur. Normal şartlarda olağanüstü durumlar için kullanılan bu madde, aktivistlerin üzerinde bir baskı aracı haline getirilmiştir. Filistin dostları, İngiltere devleti tarafından güvenlikleştirilerek hayati bir tehdit olarak kodlanmıştır.

Susma hakkı gibi en temel evrensel hukuk normları gasp edilmiş, Filistin dostları teknolojik aletlerinin şifrelerini vermeye ve dijital verilerini teslim etmeye zorlanmıştır. Verilerini paylaşmayanlar terör şüphelisi sayılarak suçlanmıştır. İngiltere devleti, bahse konu olan by maddeyi kullanarak aktivistleri birer militan olarak kodlamış ve siyasi kimliklerini bir suç deliline dönüştürmüştür.

Hukuki sürecin en ağır boyutunu ise tutukluluk koşulları oluşturmaktadır. 6 Ağustos 2024’ten bu yana, yani tam 16 aydır, Filton24 üyeleri haklarında kesinleşmiş hiçbir hüküm olmaksızın, tutuklu yargılama statüsünde demir parmaklıklar ardında hapsedilmektedir. İngiltere mahkemeleri, kaçma şüphesi ve kamu güvenliği gibi soyut bahanelerle kefalet taleplerini sistematik olarak reddetmekte, duruşma tarihlerini keyfi olarak ertelemektedir. Bu 16 aylık süre, hukuki bir tedbir olmaktan çıkmış, fiili bir infaza ve peşin bir cezalandırmaya dönüşmüştür. 

Aktivistler Filistin’le dayanıştıkları için cezalandırılan ve mahkumiyet altında tutulan siyasi rehinelerdir.

Bu hukuksuz tutukluluk süreci ve cezaevindeki ağır tecrit koşulları karşısında, Filton24 üyeleri fiili bir direniş süreci başlatmıştır. Kasım 2025 itibariyle aktivistler, maruz kaldıkları siyasi baskıyı ve terörist yaftasını protesto etmek amacıyla süresiz açlık grevine girmiştir. Güncel olarak açlık grevinde bulunan yoldaşlarımızın sayısının 30 olduğu düşünülmektedir. Açlık eylemleri, şahsi özgürlük talebinin ötesinde, İngiltere’nin soykırım suçuna iştirakine karşı maphuslardan yükselen İntifada çağrısı niteliği taşımaktadır.

Hukuksuz tutuklamaların doğurduğu tüm ihlallerin üstüne, Cezaevi idaresi ise açlık grevindeki tutsakların en temel yaşam haklarını ihlal etmektedir. Grevdeki aktivistlerin düzenli sağlık takibi yapılmamakta, hayati önem taşıyan B1 vitamini ve tuz gibi takviyeler keyfi olarak engellenmektedir. Baskı unsuru olarak aile görüşleri kısıtlanmakta ve tutsaklar hücre cezalarıyla tecrit edilmektedir. Gelinen noktada, bazı aktivistlerin sağlık durumu kritik aşamaya gelmiş ve hastaneye sevk edilmiştir. Açık ve net biçimde ifade ediyoruz ki, cezaevlerinde yaşanacak her türlü olumsuzluktan ve can kaybından, doğrudan İngiltere hükümeti sorumludur.

Filton 24’ün Filistin için bedenlerini açlık orucuna yatıran yoldaşlarımızın, aileleri aracılığıyla ulaştırdığı talepleri şunlardır:

–  Elbit Systems’ın Birleşik Krallık’taki tesislerinin kapatılması

–  Palestine Action’a yönelik yasakların kaldırılması

– Tutukluların adil yargılanma ve bail (serbest bırakılma) haklarının sağlanması

– İfade ve protesto özgürlüğünün korunması 

Gelinen bu kritik aşamada, Palestine Action üyesi Filton24 aktivistlerinin taleplerinin aciliyetle karşılanması gerektiğini savunuyor ve  tüm dünya kamuoyuna ve İngiliz makamlarına var olan taleplere  ciddiyetle yaklaşmaları gerektiği hususunda uyarıyoruz!

49 gündür açlık grevinde olan Kamran Ahmet ile görüştükten sonra kız kardeşi, ”Ahmet’in ciddi sağlık sorunları var ama hala kararlı. Onun ruhu güçlüdür” açıklamasını yapmıştı. Bedenlerini Filistin için direniş aracına dönüştüren ruhu güçlü arkadaşlarımızı, Açlık grevindeki tüm yoldaşlarımızı selamlıyoruz.

Yaşasın Filistin için birleşen halkların ortak kavgası!

Kahrolsun Emperyalizm!

Yaşasın Halkların Kardeşliği!

Nehirden Denize Özgür Filistin!”

 

Şeyma Yıldırım’ın okuduğu İngilizce açıklama ise şu şekilde: 

“Since 7 October, Gaza has faced systematic destruction and mass civilian killings in clear violation of international law. While Israel carries out these crimes, it does not act alone. States and corporations maintaining military, economic, and political ties with Israel are complicit in this genocide.

The International Court of Justice has recognized a plausible risk of genocide, and people worldwide have taken action to hold these actors accountable. In the UK, despite mass public protests, the government continues its support for Israel, pushing resistance toward direct action to stop the machinery of genocide.

In the UK, activists have lawfully targeted institutions directly linked to Israel, only to face severe repression. On July 2025, Palestine Action was designated a terrorist organization by the UK government, and activists were criminalized under terrorism laws, facing raids, arrests, and loss of basic rights.

The most extreme example is the “Filton 24” case, where more than 24 activists who disrupted an Elbit Systems facility, have been held without conviction for over 16 months under harsh conditions. Now treated as political prisoners, dozens have launched an indefinite hunger strike to protest the UK’s complicity in genocide and the criminalization of solidarity with Palestine.

Beyond unlawful detentions, prison authorities are violating the most basic rights of hunger-striking activists. Regular medical care is denied, vital supplements are withheld, family visits are restrictediı and prisoners are subjected to isolation. Some activists are now in critical condition and have been hospitalized. Any harm or loss of life resulting from these conditions is the direct responsibility of the UK government.

-The demands conveyed by the families of our comrades from the Filton 24, who have put their bodies on the line through a hunger strike for Palestine, are these terms:

•The closure of Elbit Systems’ facilities in the United Kingdom

•The lifting of the ban on Palestine Action

•The guarantee of fair trial and bail rights for the detainees

•The protection of freedom of expression and the right to protest

After speaking with Kamran Ahmet, who has been on hunger strike for 49 days, his sister stated: “Ahmet has serious health problems, but he remains determined. His spirit is strong.” We salute our strong-spirited comrades who have turned their bodies into instruments of resistance for Palestine, and all our comrades on hunger strike.

Free Palestine
Long live global İNTİFADA!”

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Haberler

ABD’den İran’a Soykırımcı Ambargo

Yayınlanma:

-

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, ABD’nin yeni yaptırımlarının dünya genelindeki tüm İran hava yollarını “kapatacağını” söyledi

Duyuru, Trump’ın ‘bütün ülkeyi havaya uçurma’ yönündeki soykırım tehdidinin ardından geldi.

Hazine Bakanı Scott Bessent, 21 Eylül Pazartesi günü yaptığı açıklamada, ABD’nin İran hava yolu şirketlerinin küresel bağlarını kesmeyi amaçlayan yeni yaptırımları devreye sokmaya hazırlandığını bildirdi. ABD, savaşın tetiklediği enerji krizi hızla kötüleşirken İran’ı daha da izole etmek amacıyla küresel finans sistemi üzerindeki gücünü bir kez daha devreye sokmak istiyor.

CNBC’ye verdiği mülâkatta Bessent, “23 Eylül’de tüm İran hava yolları -dünyadaki bütün İran hava yolu şirketleri- faaliyetlerini durdurmuş olacak!” dedi.

Bessent, yaptırımların bir İran hava yolu şirketinin uçuşunun herhangi bir aşamasına yardımcı olan aktörlere de uygulanacağını belirtti ve sözlerini “Eğer iniş yaparlarsa onlara yakıt sağlayamazsınız. Onlara yer hizmeti sunamazsınız, bilet satamazsınız; aksi takdirde dolar sisteminin dışına itilirsiniz!” diye sürdürdü.

Bessent, ABD’nin İran hükümetine destek vermekle suçladığı -Mısır, Türkiye ve Rusya’dakiler de dahil olmak üzere- bankalara şimdiden bir dizi ikincil yaptırım uyguladığını öne sürerek övündü. Bessent, Trump yönetiminin “süreçle son derece yakından ilgilendiğini” belirttiği Çinli yetkililerle de “perde arkasında görüşmeler” yürüttüğünü ima etti.

Hazine Bakanı, bu yaptırımların 11 Eylül’ün ardından başkana tanınan yetkiler kapsamında uygulandığını söyleyerek o dönemin “şu anda sahip olduğumuz yetkilerin birçoğunun bize verildiği zaman” olduğunu ifade etti.

ABD, bu ayın başlarında hâlihazırda 27 İran hava yolu şirketine yaptırım uygulamıştı. Bessent, bu yaptırımların “İran’ın bugün tamamına yaptırım uyguladığımız geri kalan hava yolu şirketleriyle iş yapan herkes için bir uyarı” olduğunu belirterek “Küresel finans sisteminden soyutlanma riskiyle karşı karşıyasınız,” dedi.

Bu tedbirler, İranlı sivillerin yurt dışına seyahat etme imkânlarını daha da kısıtlayacak. İran’ın önde gelen hava yolu şirketlerinden Mahan Air, Bessent’in açıklamasından önce Umman ve Türkiye uçuşlarını askıya aldığını duyurmuştu. Ayrıca ABD, bu ay uygulamaya koyduğu kapsamlı yaptırım rejimi çerçevesinde İranlıların dünya genelindeki İngilizce lisansüstü programlarına başvurmalarını sağlayan sınavlara girmelerini de engellemişti.

Diğer yandan ekonomik yaptırımlar, savaş dönemi yaptırımlarından en ağır şekilde etkilenen İranlı sivilleri gittikçe daha fazla olumsuz etkiliyor. İran ekonomisinin 21 Mart ile 20 Haziran arasında yüzde 10 küçülmesiyle birlikte birçok İranlı, işini kaybetti. Enerji ve gıda gibi temel maddelerin fiyatları fırladı ve çakılan riyal yüzünden ailelerin geçimi iki kat daha zorlaştı.

İran hava yolu şirketlerine yönelik yaptırımlar, ülke dışına seyahat masraflarını da artıracaktır. Bu da Trump, İran’a ve onun 92 milyonluk nüfusuna yönelik soykırım niteliğindeki tehditler savururken İranlı sivilleri fiilen kapana kıstırma anlamına geliyor!

“Pazar günü Donald Trump, Fox News’ten Trey Yingst’e İran konusunda bir ‘karar verme aşamasında’ olduğunu ve bu hususta yakında ‘çok büyük şeylerin’ yaşanacağını söylemişti. Yingst, Trump’ın “masadaki mevcut seçenekleri ‘İran’ı haritadan silmek, ekonomik olarak çökmeye terk etmek veya bir anlaşma yapmak’ şeklinde tanımladığını” aktardı.

Yingst’in bildirdiğine göre Trump, “Benim asıl sorduğum soru şu: Bütün bir ülkeyi ne zaman yerle bir edeceğim ya da edecek miyim?” ifadelerini kullandı ve ekledi: “Aklı başında davransalar iyi ederler.” Savaşın gölgesinde, bu tarz soykırım söylemli tehditler Trump cephesinde artık kanıksanmış durumda.

Bu yorumlar, ABD’nin bağımsız BM yetkilileri tarafından İran’da sivillere karşı savaş suçları işlemekle suçlandığı bir sırada geldi.

Kaynak: truthout.org

Devamını Okuyun

Haberler

DİSK-AR Çocuk İşçiliği Raporu: 9 Yılda En Az 646 Çocuk, Çalışırken Yaşamını Yitirdi

Yayınlanma:

-

DİSK Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) yayımladığı Eylül-2026 tarihli “Çocuk İşçiliği Raporu”na göre 9 yılda en az 93 bin 517 çocuk iş kazası geçirdi.

Rapora göre Türkiye’de çalışan çocukların iş kazası geçirme sıklığı, SGK’nin 2017-2025 dönemine ait verilerine göre son derece çarpıcı bir yükseliş göstermektedir. 14-17 yaş grubunda iş kazası geçiren sigortalı sayısı 2017’de 6 bin 348 iken 2025’te 20 bin 836’ya yükselmiştir. Bu 9 yılda yaklaşık 3,3 katına çıkması anlamına gelmektedir.

Aynı dönemde 18 yaş üstü işçilerde iş kazası geçirenlerin sayısı 353 bin 305’ten 745 bin 203’e yükselerek yaklaşık 2 katına çıkmıştır. Raporda, çocuk işçilerdeki yükselişin yetişkinlerde gözlenen değişimin çok üzerinde olduğu vurgulandı.

İSİG Meclisi verilerine atıfla raporda 2017’den 2026 Temmuz’a en az 646 çocuğun çalışırken yaşamını yitirdi vurgulandı ve bu hususta şu tespit ve değerlendirmelere yer verildi:

2017-2022 arasındaki altı yıllık dönemde çocuk işçi ölümleri yıllık 60- 67 aralığında seyretmiş, 2023 yılında 54 olarak kaydedilmiştir.

Ancak 2024 yılından itibaren tablo değişmiş, ölüm sayısı 2023‘teki 54 iken 2024‘te 71’e çıkmış, 2025‘te ise 94’e ulaşmıştır.

Yalnızca 2024- 2025 arasındaki ölümlerin hızlanma oranı yüzde 32,4’tür.

2025’teki 94 rakamı, ele alınan dönemde ulaşılan en yüksek değerdir.

2026’nın ilk yedi ayında ise 42 çocuk işçi hayatını kaybetmiştir.

2025 yılında hayatını kaybeden 94 çocuğun yaş dağılımına bakıldığında 26’sı 14 yaş ve altında, 68’i ise 15-17 yaş grubundadır, yani ölen her dört çocuktan yaklaşık üçü 15-17 yaş grubuna aittir.

Ölen çocukların 81’i erkek, 13’ü kız çocuğu, 5’i ise göçmendir.

Sektörel dağılımda 31 çocuk tarımda, 27 çocuk sanayide, 20 çocuk hizmetlerde ve 16 çocuk inşaatta yaşamını yitirmiştir.

Bunlara ek olarak 6 MESEM öğrencisi ile 7 meslek lisesi öğrencisinin çalıştıkları veya staj yaptıkları işyerlerinde hayatını kaybettiği tespit edilmiştir.  Bu da meslekî eğitim adı altında sürdürülen çalışma biçiminin ölümcül sonuçlarının istatistiklere doğrudan yansıdığını göstermektedir.

Raporda, TÜİK’in 2025 verileri esas alınarak Türkiye’deki 6 milyon 708 bin çocuğun gelir yoksulluğu içinde yaşadığı ve çocuk yoksulluğu oranının yüzde 31, yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaki çocukların oranının ise yüzde 36,8 seviyesinde olduğu belirtildi ve MEB verileri esas alınarak 14-17 yaş grubunda net okullaşma oranının 2022-2023 eğitim yılında yüzde 94,5 iken 2024-2025’te yüzde 86,4’e gerilediği, dolayısıyla lise çağında eğitimden kopuşun arttığı kaydedildi.

MESEM yarası derinleşiyor

DİSK-AR raporunda MESEM, birçok boyutuyla ele alınıyor. Yoksullukla MESEM arasında doğrudan bir münasebet kurulan değerlendirmede şu ifadelere yer veriliyor:

Çocukların gelir elde edebildikleri işletme temelli mesleki eğitime yönelmelerinde hanelerin ekonomik koşullarının belirleyici olması durumunda, mesleki eğitim özgür bir eğitim tercihinden çok ekonomik zorunluluk tarafından şekillenebilir. Yoksul ve emekçi ailelerin çocuklarının erken yaşta işletmelere yöneldiği, ekonomik olanakları daha yüksek ailelerin çocuklarının ise akademik eğitim kanallarında kalabildiği bir yapı, eğitim yoluyla sınıfsal farklılıkları azaltmak yerine bunları yeniden üretme riski taşımaktadır. Bu nedenle MESEM tartışması yalnızca “Çocuk meslek öğreniyor mu?” sorusuna indirgenemez. Hangi çocukların, hangi ekonomik ve toplumsal koşullar altında ve neden bu sisteme yöneldiği de sorgulanmalıdır.

Rapora göre MESEM’e kayıtlı öğrenci sayısı 2016-2017 ile 2025-2026 arasında 5,3 kat arttı. En büyük artış 2021-2022 eğitim yılında yaşandı. Öğrenci sayısı bir yılda 159 bin 773’ten 400 bin 437’ye çıktı. MEB verilerine göre 492 bin 627 MESEM öğrencisinin 392 bin 887’si 15-18 yaş grubunda. Bakanlık, yaş grubunu tek kategori hâlinde açıkladığı için bunların kaçının 18 yaşın altında olduğu bilinmiyor.

DİSK-AR, MESEM öğrencilerinin işletmelerde üretim sürecine katılmalarına rağmen hukuken öğrenci statüsünde bulunmalarının ücret, sosyal güvenlik, sendikalaşma ve işçi sağlığı alanlarında ciddi koruma sorunları yarattığını belirtiyor:

MESEM’in sendikal açıdan önemli sonuçlarından biri de çocukların ve gençlerin işyerlerinde yetişkin işçilerle aynı üretim ilişkilerinin içerisinde bulunabilmelerine rağmen ücret, sosyal güvenlik ve örgütlenme hakları açısından aynı statüye sahip olmamalarıdır. Kamu kaynaklarıyla maliyeti düşürülen genç emeğinin kitlesel hale gelmesi, yalnızca MESEM öğrencilerinin çalışma koşullarını değil, işyerlerindeki genel ücret ve istihdam yapısını da etkileyebilecek bir gelişmedir. Düşük maliyetli genç emeğin yaygınlaşması, yetişkin ve güvenceli istihdam üzerinde baskı yaratma riski taşımaktadır. Bu nedenle yarım milyonu aşan MESEM’li öğrenciler yalnızca bir eğitim istatistiği değildir. Bu büyüklükte bir yapı ücretler, sosyal güvenlik, işçi sağlığı ve iş güvenliği, işgücü piyasasının bölünmesi ve sendikal örgütlenme bakımından da çalışma yaşamının önemli bir parçası haline gelmektedir.

Kaynak: disk.org.tr

Devamını Okuyun

Haberler

“NATO’ya Hayır” İmza Kampanyasına Engel: ‘Vicdan Çağrısı’ Sitesine Erişim Engellendi

Yayınlanma:

-

Ankara’nın ev sahipliği yaptığı NATO Zirvesi’ne karşı İslami ve antiemperyalist çevreler tarafından başlatılan “Vicdan Çağrısı – NATO’ya Karşı Hayır İmza Kampanyası“nın yürütüldüğü web sitesi mahkeme kararıyla erişime kapatıldı. Özellikle müslüman muhafazakar kamuoyunda geniş yankı uyandıran ve çeşitli ulusal haber organlarınca gündeme taşınan kampanya, yasak kararı gelmeden önce 3.000 imza barajına yaklaşmıştı.

Erişim Engeli Kararının Detayları

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) üzerinden Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği kararıyla alan adı sağlayıcı şirkete iletilen resmi bildirimle vicdancagrisi.com adresi 6 Temmuz’dan itibaren askıya alındı ve site üzerinden yapılan yayınlar tamamen durduruldu.

Kampanya 3 Bin İmzaya Yaklaşmıştı

“NATO’ya Hayır İnisiyatifi” adlı bağımsız bir platform tarafından hayata geçirilen imza kampanyası, kısa sürede hızlı bir büyüme ivmesi yakalamıştı. Ulusal basında da haberleştirilen inisiyatif, muhafazakar ve İslami çevrelerden destek görerek kapatılmadan hemen önce 3.000 imza sayısına ulaşmak üzereydi.

‘Vicdan Çağrısı’ Neyi Savunuyordu?

“Zulme Karşı Müslümanların Ortak Vicdanıyız” şiarıyla yola çıkan platform, NATO’yu bir güvenlik kalkanı olarak değil; küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının “kanlı bir askerî aygıtı” olarak nitelendiriyordu. Kampanya bildirisinde öne çıkan başlıklar şunlardı:

  • Gazze Vurgusu: Bildiride, NATO’nun Gazze’deki işgal ve yıkımın en büyük suç ortağı olduğu ifade edilmiş, İsrail’in cesaretini bu emperyalist zırhtan aldığı savunulmuştu.

  • Dini Referanslar: Hûd Suresi (11/113) ve Âl-i İmrân Suresi (3/160) gibi Kur’an-ı Kerim ayetlerine atıfta bulunularak, zulmedenlere meyletmemenin dini bir sorumluluk olduğu vurgulanmıştı.

  • Zirveye Tepki: 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen zirve “ihanet” olarak nitelendirilmiş ve emperyalist güçlerin Türkiye topraklarında ağırlanmasının kabul edilemez olduğu belirtilmişti.

İnisiyatif üyeleri, sitenin kapatılmasının ardından hukuki haklarını arayacaklarını belirtirken, karara Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği nezdinde itiraz edilmesi bekleniyor.

İmza Kampanyası’nın Bildiri Metni

NATO’YA HAYIR!

NATO ZİRVESİ İHANETTİR!

“Zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur! Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Hûd Suresi, 11/113)

Bizler; adaleti, halkların özgürlüğünü ve ümmetin onurunu savunan, yeryüzündeki sömürü düzenine itirazı olan Müslümanlar olarak NATO’nun bir “güvenlik kalkanı” değil, küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının kanlı bir askerî aygıtı olduğunu savunuyoruz. Kurulduğu günden bu yana dünyaya barış yerine işgal, darbe, sömürü ve bağımlılık ihraç eden bu ittifak, bugün başta Gazze’de yaşanan soykırım olmak üzere coğrafyamızdaki sömürü ve yıkımın en büyük suç ortağıdır.

Tarihsel gerçekler açıkça göstermektedir ki NATO; bir savunma paktı, güvenlik şemsiyesi veya barışın koruyucusu değildir. ABD’nin öncülüğünü yaptığı emperyalizmin jandarmasıdır. Bu jandarmalığın bölgemizdeki en stratejik karakolu ise Siyonist İsrail’dir. NATO belgelerinde açıkça “doğal ortak” ilan edilen İsrail, 7 Ekim’den bu yana başta Gazze olmak üzere Batı Asya’da yürüttüğü işgal ve soykırım savaşlarında cesaretini doğrudan bu emperyalist zırhtan almaktadır.

Türkiye’nin NATO içindeki rol ve konumu, bölgemizi küresel güçlerin stratejik hesaplarına mahkûm eden bir vesayet üretmeye ayarlıdır. Tarihsel olarak NATO; kontrgerilla yapılanmalarıyla cinayetler işleyen, katliamlar yapan ve iç siyasetleri dizayn eden uzantılarıyla açık bir kontrol örgütü ve baskı mekanizmasıdır.

Öncülüğünü, şefliğini ABD’nin yaptığı bu ittifak, egemenlerin çıkarlarına odaklıdır. Başta Batı Asya olmak üzere dünyada derinleşen yoksulluğun ve adaletsizliğin, savaşların ve soykırımların asıl kaynaklarından biri bu ittifak olmuştur. Unutulmamalıdır ki NATO, emperyalist hegemonyanın ve küresel sermayenin yerli işbirlikçileri aracılığıyla kurdukları bu neoliberal sömürü düzeninin sorunsuz işlemesine hizmet eden kolluğun ta kendisidir!

Ankara; Afganistan, Irak, Yemen, Filistin ve işgal edilmiş tüm coğrafyaların kanı ellerinde olan bu küresel zulüm şebekesinin 7-8 Temmuz 2026’da yapılması plânlanan zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanmaktadır. Gazze soykırımını destekleyen emperyalist şeflerin bu topraklarda ağırlanacak olması, inancımız adına kabul edilemez bir utanç, başta Gazze olmak üzere emperyalizme direnen tüm halklara karşı bir ihanettir!

Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Allah, size yardım ederse hiç kimse sizinle baş edemez ama ya O sizi terk ederse kim, size yardım edebilir? O hâlde mü’minler Allah’a güvensinler!” (Âl-i İmrân, 3/160) Bu vahyî ilke nerede durmamız, izzet ve şerefi nerede aramamız gerektiğini beyan ederken hem katil ve mel’un NATO’ya hem Âlemlerin Rabbine aynı anda hürmet ve hayranlık yöneltmenin açık şirk olduğu izahtan vârestedir.

İmzamız ve eylemimiz; zulme karşı adaletin, bâtıla karşı hakkın, tahakküme karşı özgürlüğün ve emperyalizme karşı direnişin ilanıdır. İslam’ın bizlere yüklediği Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker sorumluluğuyla, yeryüzünde fitne çıkaranlara ve onlarla masaya oturanlara karşı direniş bilincini kuşanıyoruz.

Zulüm üreten güç odaklarına yaslanmayı, onların gölgesinde güvenlik aramayı reddediyoruz! Emperyalist saldırganlık ve organizasyonlara, işbirlikçilik ve ihanete karşı Tevhid ve Adalet cephesinde duruyor ve direnenlerin yanında saf tutuyoruz!

Bu tarihî günlerde kesin bir dille NATO’YA HAYIR diyor ve halkımızı bu sesi yükseltmeye davet ediyoruz!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x