Connect with us

Haberler

Üsküdar’da MESEM ve İşçi Ölümleri Eylemi

Yayınlanma:

-

Öğrenci işçi ölümleriyle son günlerde tekrar gündeme gelen MESEM projesi ve iş cinayetlerindeki emekçi ölümleri, Üsküdar’da protesto edildi. Eğitim İlke-Sen, Sağlık İlke-Sen, TOKAD ve ÖYB’nin düzenlediği eylemde çocuk işçiliği, işçi ölümleri devlet-sermaye ortaklığının ve cezasızlık hukukunun bir sonucu olduğu dile getirildi.

“İşçiler Ölüyor Sermaye Büyüyor, Yoksulluk Sürüyor Çocuklar Ölüyor, Kahrolsun Kapitalist Köle Düzeni, Öğrenciler Çocuktur İşçi Değil, Sömürücü AKP Hesap Verecek, Çocuk İşçilik Ölüm Demektir, MESEM’de Çocuklar Can Veriyor, Çıraklık Değil Köle Düzeni, Çocuk İşçiliğine İzin Verme, Sermaye Çocuklardan Elini Çek, Kaza Değil Cinayet Ölüm Değil Soykırım, Dilovası’nda Hesap Sorulmadı Duruyor, Sermayenin Değil Rabbimizin Kuluyuz” sloganlarının atıldığı eylemde tekbir getirildi, Dilovası için adalet çağrısında bulunuldu.

Eylemde okunan açıklamanın tam metni şu şekilde:

Bismillâhirrahmânirrahîm

Kıymetli halkımız,

Büyük ozan, gönül ve hâl insanı Yunus Emre, ölüm üzerine söylediği bir şiirinde genç iken hayatını kaybedenlere yazıklanır ve şöyle der:

Bu dünyada bir nesneye / yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere / gök ekini biçmiş gibi  

Evet, Yunus Emre’nin çokça üzüldüğü bir durumdur genç iken, yiğit iken ölmek! Gençliği gök ekine yani henüz yeşil bir buğdaya benzetiyor Yunus Emre. Hiç henüz yeşil olan bir ekin, bir başak biçilir mi? Tabii ki biçilmez! Genç bir insanın ölümü henüz göğ iken, yeşil bir başak iken biçilmek gibidir.

İşte bugün bizler, bir kez daha işçi ölümleri için, henüz göğ bir ekin iken hayattan koparılan çocuklarımız için burada toplandık! Yeni göğ ekinlerin biçilmesinin, katledilmesinin önüne geçmek için bir araya geldik!

Emeğin dostları,

Maalesef çocuk işçilik giderek yaygınlaşıyor. Ezilen, yoksul halkımızın çaresiz evlatları, devlet-sermaye ortaklığında birtakım yasal manevralar marifetiyle köleleştiriliyor!

Öncelikli olarak evrensel bir ilke olarak kabul edilen şu hakikati burada tekrar tekrar vurgulamalıyız: 18 yaşını doldurmayan herkes çocuktur. Şayet çalışıyorsa “çocuk işçidir!” Bugün itibariyle yaklaşık 3 milyon çocuk işçi var! Egemenler bu duruma, yasalarla kılıf üretmeye çalışıyorlar.

Türkiye’nin sermayesever hükümeti, her ile üniversite açarak emeği ucuzlatma hedefine ulaştı! Bir yandan da meslek liseleri çoğalınca öğrencileri sanayiye yönlendirip onları “ara eleman” olarak istihdam ettiler.

Çocuklar mevsimlik tarım işçiliği, bulundukları ilde tarım işçiliği, gezici mevsimlik tarım işçiliği şeklinde işçileştirildi. Çocuk emeği, çoğu durumda aile emeği içinde görünmektedir. O nedenle sayıları belirginleşmiyor. Yine bu çocuklar, aileleriyle inşaat işçisi olarak çalışıyorlar. AVM’lerde çalışanların yüzde 90’ı 18 yaşın altındadır. Çocuk işçi ölümlerinin son birkaç yılda kentlerde, sanayilerde yoğunlaştığını görüyoruz.  “Doğumdan ölüme” bir işçilik gerçeği ile karşı karşıyayız.

Çocuk işçiliğine karşı çıkan yürekler!

2001’de Çıraklık Eğitim Merkezleri, MESEM/Merkezî Eğitim Merkezleri oldu. MESEM, 2016’da eğitime entegre edildi ve çıraklar da MESEM’li oldu. Burada 6 bin lira civarında aylık alan çocukların ücretleri İşsizlik Fonundan karşılanıyor yani ücretler, patronlar tarafından verilmiyor. Bu uygulamada devlet fonlaması olunca da pek çok yolsuzluk oluyor. İşletmeler tarafından çok sayıda MESEM’li çocuk alınmış gösteriliyor ve her biri için para alınıyor.

Şimdi meselenin en kritik noktasına değinelim:

Meslek eğitiminde kişinin başında durularak parça parça öğretim yapılması gerekiyor ancak MESEM’deki çocuklar böyle bir yetiştirme süreci olmaksızın doğrudan, yabancısı oldukları ağır iş süreçlerine dahil ediliyor. Yani burada herhangi bir çıraklık sürecinden bahsedilemez! Haftada bir gün okula, dört gün de sanayiye giden çocukların herhangi bir çıraklık sürecinde lâyıkıyla eğitim almadan ağır iş süreçlerine dâhil olduğunu, herhangi bir mesai kısıtlamasına uyulmadan geç vakitlere kadar ve öngörüldüğü gibi dört gün değil de çoğu zaman beş ya da altı gün hem de çoğu zaman meslekleriyle alakası olmayan işlerde çalıştırıldıklarını görüyoruz.

Sanayiye, patronlara ucuz iş gücü sağlamak amacıyla patronların hizmetine koşulan, herhangi bir meslekî maharet kazandırılmayan bu çocuklarımız bütün tecrübesizlikleriyle dahil oldukları bu süreçte acımasızca hayattan kopartılmaktadırlar.

Zekâi Dikici, Eren Dağ, Alperen Kocayavuz, Arda Tonbul, Yağız Yıldız, Berk İvacık ve daha nice yavrumuzdan oluşan koca bir liste!

Evet, MESEM’li 17 çocuğumuz iş cinayetlerinde katledildi. 2025 yılında en az 85 çocuğumuz iş cinayetlerinde hayattan kopartıldı. Son 13 yılda ise en az 827 çocuk, evet çocuk, iş cinayetlerinde kurban edildi!

Büyük ozan Yunus Emre’nin asırlar öncesinden bugüne ulaşan sesi, bir yandan Gazze’de işgalci ve soykırımcı İsrail tarafından katledilen on binlerce yavrumuz, diğer yandan ise bütün dünya ve Türkiye’de sermayeye kurban verilen çocuklarımız için vicdanlarda yankılanmaktadır!

Arkadaşlar!

Geçtiğimiz günlerde MESEM’deki iş cinayetlerini protesto eden 16 genç hâlâ tutukludur! Bu ülkede hakikati haykırmanın bedeli oldukça ağır! Peki, MESEM uygulaması fukara yavrularımızı göğ ekinler gibi hayattan koparırken biz susalım mı? Yoksulluk ve çaresizlik girdabında çırpınan halkımızın yanında yer alıp adalet mücadelesi vermeyelim mi?

Şunu herkes duyup bilsin ki eğitim süreçlerini sermayeye kaynak ve ucuz iş gücü transferi olarak tasarlayan kapitalist yağma düzenine itiraz etmeye devam edeceğiz! Çocuklarımız için açlık ve yoksulluk tehdidinden ötede yeni, dayanışmacı ve tabiatla barışık bir dünya kurmak için var gücümüzle çalışacağız!

Emeğin ve emekçinin omuzdaşları!

Bütün bir Anadolu, sermayenin azgın iştihasına devredilerek delik deşik edilmiş; çocuk işçiliğine maruz kalan yavrularımız iş cinayetlerinde yaşamdan kopartılmış; fukara emekçi kitleler on binlercesiyle açık bir soykırım sürecine maruz kalmıştır!

Evet, çok korkunç, yakıcı ve iç karartıcı rakamlarla, tablolarla karşı karşıyayız. İnsan canının devlet tarafından korunup kollanan sermayenin çıkarları karşısında herhangi bir değeri olmayan ülkemizde işçiler, soykırım tabirini hak edecek toplu öldürmelere maruz kalıyorlar.

Şimdi o korkunç tablonun ürkütücü gerçeğini bir kez daha ortaya koyalım:

İSİG verilerine göre 2025 yılının Kasım ayında en az 216 emekçi kardeşimiz iş cinayetlerinde can vermiştir.

Yine 2025 yılının ilk 11 ayında en az 1956 emekçi kardeşimiz iş cinayetlerinde katledilmiştir.

Son 23 yılda ise 35 binden fazla emekçi kardeşimiz iş cinayetlerinde öldürülmüştür.

Evet, on binlerce işçi… Tam bir katliam, tam bir soykırım!

Yukarıdaki rakamlara göre her ay 200’e yakın işçi katledilmektedir. Önlenebilir ölümlere cinayet diyoruz. Kapitalizmin insan hayatını değersiz kılan uygulamalarının mağduru olan yoksul emekçilerin bu ölümleri elbette ve kesin olarak cinayettir. Çocuk işçi ölümlerinde olduğu gibi cezasızlıklardan beslenen bu cinayetler tartışmasız bir şekilde cinayettir, katliamdır!

Arkadaşlar,

Yıllardır bu gerçeği dile getiren, adalet arayan haykırışlara rağmen yoksullaştırılan halkımızın iş cinayeti olarak artan ölümlere maruz kaldığını görüyoruz. Daha 8 Kasım 2025’te Dilovası’nda, 3’ü çocuk 6 işçi kardeşimiz, Ravive Kozmetik cinayetinde katledildi! Şikâyetlere rağmen herhangi bir denetimin olmadığı bu cinayetten sonra hiçbir sorumlu kamu görevlisine hukukî bir soruşturma açıldığını duymadık, kimse istifa etmedi!

İşte bu örnek bile tek başına iş cinayetlerinin nasıl bir hukuksuzluk zemininden beslendiğinin açık kanıtıdır. Bütün bunlardan önceki asıl problem ise halkımıza dayatılan sermaye düzeni ve onun sömürücü, köleci karakteridir.

Açlık sınırının kat kat altındaki köleci sömürü rakamı olan asgarî ücretle insanımızı ezen, emeği yağmalayan bu düzenle esastan hesaplaşılması gerekiyor. Bu, bizim hem teorik hem de fiilî sorumluluğumuzdur.

İşçiler, emekçiler, çocuk-yetişkin, yerli-mülteci denmeden kapitalist yağma düzeninin çarklarında öğütülüyor. Yoksulluğa, açlığa, çaresizliğe mahkûm edilerek tabiattan, özgür bir yaşamdan kopartılan emekçilerin birer birer önümüze düşen ölümleri, nasıl bir düzene, nasıl bir işleyişe maruz kaldığımızı göstermektedir.

Türkiye’yi ucuz iş gücü cennetine çeviren AKP iktidarı, bugünlerde süren Asgarî Ücret Tespit Komisyonu müsameresinde olduğu gibi emekçilere, emeğe zerrece bir saygı duymamakta, bütün iradesiyle tamamen yerli ve yabancısıyla sermayeden yana saf tutmaktadır.

Kıymetli dostlar!

Bütün bu ölüm ve soykırım düzeninin hedef aldığı emekçilere karşı sorumluluklarımız her geçen gün katlanmaktadır. Şunu herkes bilsin ki çocuğuyla, işçisiyle halkımız asla sahipsiz değildir! Kapitalistler her ne kadar iktidardan güç alsalar da halkın adalet talebinin karşısında duramayacaklardır. Hep birlikte, omuz omuza alın terimizin, emeğimizin hakkı ve hürmeti için mücadele edeceğiz!

Tabiatla barışık, dayanışmacı yeni ve bambaşka bir hayat mümkün ve gereklidir. Tabiatın tasallutundan hem emeği hem de tabiatı kurtarmak mümkündür. Kimsenin bir başkasının işçisi olmadığı bir dayanışma modeli ile ilerleyen başka bir işleyiş evet, elbette mümkündür.

İşte bu mümkünlerin izlerini sürmezsek emekçiler her yıl binlerce ve binlercesiyle katledilecek, hayatta kalanlar da en acımasız kölelik koşullarında sömürülmeye devam edeceklerdir.

2025’in Kasım ve yılın ilk 11 ayı için verdiğimiz rakamlar Aralık ayı boyunca maalesef yeni cinayetlerle daha da kabardı, bu gidişle de kabarmaya devam edecek görünüyor!

İnanıyor ve haykırıyoruz ki direndikçe zulmü, sömürüyü, çocuk işçiliğini, iş cinayetlerini, köleliği durdurabiliriz. Şüphesiz ki Allah; adaleti emreder, kötülüğü yasaklar!

Haber: Şilan Deniz

Haberler

Çiftçi-Sen’den “İklim Adaleti Forumları” Çağrısı

Yayınlanma:

-

Çiftçi-Sen, “İklim Adaleti Forumları” için bir çağrı yayımladı. Çağrıda kapitalist-emperyalist politikaların gıda egemenliğini, tarımı nasıl katlettiğine değinilirken “İklim Adaleti Forumu”nun yerellerde tertip edilmesi talep edildi.

Açıklamanın tam metni şu şekilde:

Devletlerin iklim krizinin çözüm önerilerini tartıştığı uluslararası toplantılardan birisi de COP31 adı altında Kasım ayında Antalya’da gerçekleşecek. Ülkelerin iktidarları her zaman yaptıkları gibi iklim krizinin doğrudan mağdurlarının taleplerini görüşme, tartışma yerine sermayenin piyasa temelli çözüm önerilerini tartışıp karara bağlayamaya devam edecekler. İklim krizinin doğrudan mağdurları olarak sesimizi yükselterek duyurmak zorundayız.

İklim krizinin sonuçlarından en çok etkilenenler kırsal kesimde yaşayanlar ve üretenlerdir. Ülkelere dayatılmış olan endüstriyel tarım sistemi iklim krizinin en önemli nedenlerinden birisidir de. Kullanılan kimyasallar toprağın karbon emme özelliğini ortadan kaldırdığı gibi bu kimyasalların üretim, depolanma ve kullanım süreci yoğun enerji tüketimine neden olmaktadır. Ayrıca “yerelde üretip yerelde tüketme, mevsiminde üretip mevsiminde tüketme” anlayışı yerine şirket gıda sisteminin işlenmiş, dondurulmuş gıda oluşturma, mevsim dışı ürünler üretme ve ihracat yapma politikaları teşvik edilmiştir. Endüstriyel tarım ve gıda sisteminin küresel sera gazı üretiminde %44 den fazla bir paya sahip olduğu kanıtlanmıştır. Yerküreyi soğutma potansiyeline sahip küçük çiftçiler ve köylüler uygulanan tarım politikalarıyla üretemez duruma getirilmektedir. Tarımsal üretimi kendi doğal döngüsüne döndürecek politikalar tartışılmadan iklim krizinin ekolojik ve sosyal problemlerinin çözülebileceğinden bahsedilemez.

İklim krizinin yaratılmasında sermayenin doğayı metalaştırmasının rolü büyüktür. Meralar otlaklar, akarsular, ekili araziler, ormanlar sermayenin ihtiyacını karşılayabilmek için madenciliğe, ‘yenilenebilir enerji’, ‘temiz enerji’ “propagandasıyla yeni enerji sistemlerine açılmıştır. COP Toplantılarının önerileriyle yeni enerji sistemlerini uygulamaya koyan ülkelere, şirketlere “Karbon salmıyorlar!” gerekçesiyle uluslararası maddi teşvikler de sunulmuştur.

Yeni enerji sistemlerinin yarattığı tahribatı en çok yaşayan ülkelerden birisi ülkemizdir. Başta Karadeniz bölgesinde olmak üzere HES’ler nedeniyle çiftçilerin/köylülerin suya erişimleri zorlaşmış, tarımsal üretimde problemleri artmıştır. Canlıların suya erişimleri kısıtlanmış, ekolojik denge bozulmuş, bitkisel üretim için yararlı böcekler yerine zararlı böceklerin popülasyonları artmıştır.

JES’ler atmosfere saldıkları zararlı gazlarla sera gazı oluşumuna katkı sunmuş ve yeraltına deşarj edilirken saldıkları kimyasallarla da yeraltı ve yerüstü su kaynaklarını bitkisel üretim ve canlılar için zararlı hale getirmiştir.

Rüzgâr ve güneş enerji santrallerinin ekolojik dengeye verdikleri zararlar da her geçen gün daha fazla görülmektedir. Her şeyden önce bu enerji santrallerinin kurulabilmesi/çalışabilmesi için yoğun bir şekilde “nadir toprak elementleri”ne ihtiyaç vardır ve bu elementler binlerce dönüm tarım arazisinden, binlerce ton kimyasal kullanılarak ayrıştırılmaktadır. Bu kullanılmış kimyasallar ve kimyasal havuzları suyu, toprağı, havayı olumsuz etkilemekte iklim krizinin asli unsuru haline gelmektedir. Bu santrallerin kurulduğu araziler ormanlık bölge veya tarım arazisidir. Arazilerine el konulan çiftçiler/köylüler yurtlarını terk etmek zorunda kalmaktadırlar. Bir anlamıyla İklim göçerleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Sermayenin ihtiyacına uygun enerji politikalarına karşı çıkmalı, “Enerjide Adalet ve Enerji Demokrasisi” istemeliyiz!

Savaşlar, iklim krizine yol açan en önemli nedenlerden birisidir. Bombalar, silahlar, uçaklar canlı yaşamını, oksijen salımı yapan bitkileri yok ederek ekolojik yapıları darmadağın etmektedir. Savaş sırasında atmosfere salınan gazlar, yanan binalar, yakılan ağaçların saldığı karbondioksit vb. gazlar da sera gazını çoğaltmakta iklim krizini tetiklemektedir.

Ülkeler, COP süreçlerinde iklim krizine neden olan bu sorunlardan hiç bahsetmemekte, sermayenin piyasa temelli çözüm önerilerini tartışıp karara bağlamaya, “Yeşil Boyama” yapmaya çalışmaktadır.

Sermayenin enerji, maden, su ve gıda politikalarının ve iklim krizinin mağdurları olan bizler; çiftçiler/köylüler olarak bu politikalardan etkilenen emekçilerle, kentlilerle, ekolojistlerle birlikte sadece COP süreçlerindeki gelişmeleri izleme yerine; emeğin, doğanın, tüm canlıların yaşam hakkını savunmak, halkın söz ve karar sahibi olduğu politikaları üretmek, Gıda Egemenliğini inşa etmek için mücadeleye hazırız!

Dünya’nın farklı yerlerinden iklim krizinin mağdurları COP31 için Antalya’ya gelip devletlerin ve sermayenin kendilerini yok sayan politikalarını karşı çıkacaklar, “İklim Adaleti” isteyecekler. Uluslararası forumlar düzenleyerek “Alternatif Zirve” örgütleyecekler. Sermayenin madencilik, enerji, gıda, su politikalarının ve yarattığı iklim krizinin mağdurları olarak bizler de orada olmalıyız. Etkinlik ve Forum’ları enternasyonalist dayanışma ile örgütlemeliyiz. Halkın, yereldeki mücadele örgütlerinin, uluslararası mücadele örgütlerinin aşağıdan yukarıya doğru kendini ve yakınındakilerini örgütlediği bir süreçle yürümeliyiz. Halkın söz ve karar sahibi olduğu bir gelecek için mücadele ediyorsak bu süreci de aşağıdan yukarıya doğru örgütlersek iddialarımıza uygun davranmış oluruz.

Devletlerin/sermayenin İklim krizine dönük yalancı, yeşil boyamacı çözüm önerileri ancak kollektif bir üretim ve enternasyonalist bir dayanışmayla karşı durulabilinir. Daha yaşanası bir Dünyayı birlikte kurabiliriz. 28 Ocak’ta Antalya yerelinde düzenlenmiş olan “İklim Adaleti Forumu’nun örgütlenme mantığını doğru buluyor ve destekliyoruz. Bu nedenle bulunduğumuz yerlerde benzeri Forumların örgütlenmesinde üzerimize düşeni yapacağız. Haydi mücadeleye, özgürleşmeye!

Emperyalist saldırganlığa hayır!

Tarım Arazilerinin Amaç Dışı Kullanımına Hayır!

Sermayenin Doğayı Metalaştırmasına Hayır!

Karbon Ticaretine Hayır!

Yeşil Boyamaya Hayır!

Enerji Adaleti ve Demokrasisi Hemen Şimdi!

Gıda Egemenliği Hemen Şimdi!

Köylü Hakları Hemen Şimdi!

ÇİFTÇİLER SENDİKASI (ÇİFTÇİ-SEN)

Genel Başkanı, Ali Bülent ERDEM

Genel Örgütlenme Sekreteri, Adnan ÇOBANOĞLU

Kaynak: ciftcisen.org

Devamını Okuyun

Haberler

Aksâ Tûfânı, Kürt Meselesi ve İran Savaşı Üçgeninde Türkiye ve Batı Asya – Kadrican Mendi

Yayınlanma:

-

Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği (TOKAD) tarafından 18.si düzenlenen VİCDAN HAFTASI vesilesiyle Kadrican Mendi’nin konuşmacı olduğu bir konferans düzenledi.

“Aksâ Tûfânı, Kürt Meselesi ve İran Savaşı Üçgeninde Türkiye ve Batı Asya” başlıklı konferansta konuşan Kadrican Mendi, aktüel durumun tarihsel kökenlerini ve muhtemel geleceğini tartıştı.

Konuşmanın kaydı videodan izlenebilir.  

Devamını Okuyun

Haberler

Üsküdar’da Eylem: İran’a Emperyalist-Siyonist Saldırıya, NATO’ya, Patriotlara Hayır!

Yayınlanma:

-

Üsküdar’da, 15 Mart 2026 pazar günü Eğitim İlke-Sen, TOKAD, Sağlık İlke-Sen ve Özgür Yazarlar Birliği tarafından düzenlenen bir eylemle İran’a dönük ABD-İsrail saldırısı protesto edilirken Türkiye’nin NATO üyeliğini sonlandırması talep edildi ve Kürecik Radarının kapatılması istendi, Radarın korunması için Patriotlar konuşlandırılmasına karşı çıkıldı. Eylemin sonunda Temmuz ayında Ankara’da toplanacak NATO zirvesine karşı çıkılması çağrısında bulunuldu.

Eylem boyunca “NATO’dan Çıkılsın Üsler Sökülsün, Kürecik Radarı İsrail’in Kalkanı, NATO’nun Üssü Olmayacağız, NATO’nun Askeri Olmayacağız, ABD’nin Askeri Olmayacağız, Katil NATO Ortadoğu’dan Defol, Katil ABD Ortadoğu’dan Defol, Katil ABD İran’dan Defol, Kahrolsun İşbirlikçi Hâinler, İşbirlikçi Rejimler Hesap Verecek, Yaşasın İran Direnişimiz, Yaşasın Gazze Direnişimiz, Müslümanlar Kardeştir, Kürecik Kapansın Patriotlar Defolsun, Kürecik’i Kapat ABD’yi Kör Et, Kürecik’i Kapat Patriotu Defet, Dur De Dur De Katil NATO’ya Dur De, Emperyalistler Yenilecek Direnen Halklar Kazanacak” sloganları atıldı, tekbir getirildi.

Topluluk adına okunan açıklamanın tam metni şu şekilde:

İRAN’A EMPERYALİST-SİYONİST SALDIRIYA, NATO’YA, PATRIOTLARA HAYIR!

Bismillâhirrahmânirrahîm

Arkadaşlar,

Gazze’de, yeni katliamların gölgesindeki kırılgan ateşkes sürerken kirli emperyalist-Siyonist ittifak, 16 gündür İran’a saldırarak başlattığı tek taraflı savaşla bütün bir Batı Asya’yı/Ortadoğu’yu birbirine kırdırmak, bu sûretle İsrail’in güvenliğini sağlamak ve bölgede mutlak hâkimiyetini tesis ederek sömürüsünü derinleştirmek istiyor.

Bu doğrultuda küresel kapitalizmin jandarması NATO, sahipleri tarafından aktif bir şekilde kullanılmaktadır. NATO üyesi olan Türkiye, bu süreçte son derece riskli ve belirsizliklerle dolu bir pozisyonda yer almakta, İsrail’in ve ABD üslerinin korunması için faaliyet yürüten Kürecik NATO Radarının korunması için Malatya’ya Patriotlar sevk edilmektedir.

Zulme direnen yürekler,

Türkiye’nin Batı ittifakı uzun bir geçmişe sahip. NATO ile somut bir çerçeve kazanan kirli ittifaklarla iş birliği içinde olmak her Türkiye hükümetinin önceliği oldu.

Batı dışında herhangi bir çözüm aramak, alternatif üretmek, cılız itirazlar dışında tercih edilmedi. Batı vesayeti, iktidarda kalmanın anahtarı olarak görüldü.

NATO ile çıkılan Kore savaşından bu yana Türkiye, kapitalizmin, egemen dünya düzeninin jandarması olan bu şer odağına teslim olmuş durumdadır.

Değerli dostlar,

NATO’nun ne olduğunu iyi anlamak gerekiyor: Şunu bilmeliyiz ki NATO, Batı emperyalizminin terör şebekesinden başka bir şey değildir. Jandarması olduğu kapitalizmi her sıkıştığında zora dayanarak kurtarmak için vardır! Kapitalizmin pazarlarını korumak için vardır! Kapitalizmi tehdit eden tehlikeleri bertaraf etmek için vardır!

NATO demek, ABD demektir!

NATO demek, İsrail demektir!

NATO demek, emperyalizm ve Siyonizm demektir!

Libya’ya müdahale ederek ülkenin zenginliklerini Batılı ülkelere açan cinayet ve terör şebekesi NATO, Afganistan’da yıllarca yoksul ve mazlum kardeşlerimizi bombaladı; sayısız Müslümanı katletti!

Yine dünyanın pek çok bölgesine aynı müdahalelerle benzer zulümler işledi. Başta ABD olmak üzere sömürgecilerin çıkarları için bir baskı ve tehdit unsuru olmaya devam ediyor.

Arkadaşlar,

Bu cinayet şebekesi bugün Anadolu’yu tamamen teslim almak istiyor. İslam dünyasını hedef alan NATO, Türkiye’yi kendisine bir füze rampası, bir savaş üssü olarak hazırlamaktadır.

Küresel rekabet alanlarında mevzi kazanmak için Türkiye’yi bir karakol gibi cephenin ileri hattına konumlandırmaktadır.

İsrail’i güvene almak ve coğrafyasını sömürüye açmak için İran’ı açık hedef haline getirerek Türkiye’yi, Malatya’ya füze kalkanı kurmaktan tutun da ambargolara zorlamaya ve savaşa dâhil etmeye kadar İran’la karşı karşıya getirmeye çalışmaktadır.

İçimizdeki pek çok gâfil de SünnilikŞiilik gerilimi üretip ABD’ye siyasal yalakalık yapmaya çalışarak bu oyuna gönüllü olarak düşmeye bayılmaktadır. Rabbimiz, bu basiretsizlerin şerrinden bütün Müslümanları muhafaza buyursun!

Değerli arkadaşlar;

Şimdi hep beraber Türkiye’nin NATO ile nasıl bir iş birliği içinde olduğuna bakalım:

– Emperyalist ülkeleri ve İsrail’i koruyacak füze kalkanı için NATO Radarı Malatya Kürecik’e kuruldu.

– NATO Kara Karargâhı 14 yıldır İzmir’de faaliyete gösteriyor.

– İncirlik üssü öteden beri NATO’nun en büyük gücü Amerika’nın elinde!

– Ülkenin birçok yerinde irili ufaklı NATO radarlarının faaliyette olduğu herkes tarafından bilinen ve medyada yer bulan bir gerçek!

– Bütün bunların yanına şimdi de İsrail ve ABD’nin İran’a yaptıkları saldırılarla başlayan ahlaksız ve kuralsız savaşta Kürecik NATO Radarının korunması için konuşlandırılacak Patriotlar ekleniyor.

Değerli dostlar,

Patriotların Malatya’ya konuşlandırılması her gün tartışılan ve gerçekliği karanlık bir meseledir. Patriotlar, Türkiye’nin talebiyle mi yoksa doğrudan NATO inisiyatifiyle mi konuşlandırılıyor, kimse tam olarak bilmiyor. Görünen o ki tam bir kirli tezgâhla yüz yüzeyiz!

ABDİsrail şer organizasyonunun tek taraflı olarak başlattığı İran saldırıları bütün Batı Asya’yı/Ortadoğu’yu içine alan devâsâ bir savaşa dönüşmüş bulunuyor. İşbirlikçi Körfez ülkelerini İran’a saldırının ön cephesi olarak kullanan ABD, özellikle kara gücü olarak kullanabileceği ve savaşa ortak edebileceği unsurlar arıyor.

İran’ın pek çok ABD müttefiki ülkelerdeki radarları imha etmesiyle elde kalan birkaç sağlam radardan biri olan Kürecik NATO radarının hassasiyetle korunmaya çalışılması ve son birkaç günde Türkiye hava sahasında düşürülen füzeler vesilesiyle Türkiye’nin savaşa çekilmek istenmesi endişe verici kirli tezgâhların nasıl çalıştığını gözler önüne sermiştir.

Arkadaşlar,

Ülkeyi yönetenlerin ikide bir Türkiye’nin NATO toprağı ve NATO’nun güçlü bir müttefiki olduğunu söylemesini açıkça kınıyoruz.

Türkiye’nin NATO üyeliği eskilere dayanabilir ancak bu kirli ittifaka bu kadar gönülden bir teslimiyet zilletten başka bir şey değildir.

Çeşitli vesilelerle Allah’a bağlı olduklarını dile getirip de sık sık ülke olarak NATO’ya ait olduklarını vurgulayanlara soruyoruz:

Siz gerçekte kime bağlısınız? Adaleti emreden, zulüm ve sömürüyü yasaklayan Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mı; yoksa zalim, katil ve emperyalistlerin terör şebekesi NATO’ya mı? Bu iki karşıt gücün her ikisine birlikte bağlı ve ait olmak mümkün müdür?

Değerli dostlar;

Batı Asya’yı/Ortadoğu’yu kontrol altında tutmak isteyen ABD ve İsrail öncülüğündeki şer cephesi, NATO şemsiyesi altında Anadolu’yu tamamıyla kendisine askerî üs olarak kullanmak istiyor. Gazze’de soykırım savaşı yürüten İsrail’i koruyan demir kubbe savunma sistemi MalatyaKürecik’teki radar üssünden yardım alıyor. Kürecik’te radar üssü kurduranlar ise gidip Gazze için gözyaşı döküyor.

İran’dan İsrail’e ve bölgedeki ABD üslerine atılan füzelerin bilgisi, Kürecik NATO Radarı tarafından sağlanıyor.

Şimdi bu mel’un radarın muhafazası Patriotlarla güçlendirilecek ve Türkiye, emperyalistler tarafından bölge halklarına karşı açık bir hedef kılınacak ve aktör olarak konumlandırılacak!

Evet, maalesef ki Türkiye, Batılı emperyalistlerin savaş haritasına konumlandırılmış; ülke, baştan başa NATO’nun askeri üsleriyle, füze ve radarlarıyla doldurulmuştur. Bu gerçeği bir an olsun aklımızdan çıkarmamalı, bütün hesaplarımızı ona göre yapmalıyız!

Kardeşler,

Biz, kardeş Batı Asya/Ortadoğu halklarını birbirine kırdıracak yeni emperyalist plânlara “Dur!” demek için meydanlara çıktık; bu kirli savaş ve sömürü siyasetleri sürdükçe meydanlarda, direniş alanlarında olmaya devam edeceğiz!

Kimsenin emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda kardeş halklara yeni acılar çektirmesine izin vermeyeceğiz!

Milyar dolarlık silah satışlarına, ümmetin ve bütün ezilenlerin ortak malı saydığımız doğal kaynaklara, zenginliklere emperyalistlerin el koymasına müsaade etmeyeceğiz!

Batılı kapitalist güçlerle iş birliği politikalarını sürdürenlerin karşısında duracak ve halklarımızın ayağa kalkacağı mücadelenin her zaman bir ucundan tutacağız.

Direniş’in dostları,

Bu vesileyle Kürecik, İncirlik ve İzmir’deki NATO üslerinin hemen kapatılmasını, Patriotların daha yerleştirilmeden defedilip gönderilmesini, Batı Asya’daki/Ortadoğu’daki halklarımızın kendi geleceklerini kendi iradeleriyle belirlemelerini ve Türkiye’nin bir an önce NATO’dan çıkmasını istiyoruz.

Bu eylemimiz vesilesiyle şu önemli hususu bugünden herkese hatırlatmak istiyoruz:

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, 19 Ağustos 2025 günü yaptığı açıklamada, 2026 NATO Zirvesi‘nin 7 ve 8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi‘nde düzenleneceğini duyurmuştu.

Peşinen ilan ediyoruz: Bu savaş makinesinin, bu işgalci çetenin zirvesinin ülkemizde yapılmasına karşı çıkalım ve halklarımızı, coğrafyalarımızı tehdit edip duran bu fitne yuvasına geçit vermeyelim!

Evet, İslami çevreleri, bütün haysiyetli insanları, anti-emperyalist hareketleri AKP hükümetinin NATO yanlısı siyasetine karşı durmaya çağırıyoruz.

Muhtemel korkularla değil, mevcut tehlikelerle yüzleşelim! Bu tehlikeli gidişe “Dur!” diyelim! Batı Asya’nın/Ortadoğu’nun, içinden çıkamayacağı yeni felâketlere sürüklenmesine izin vermeyelim!

Unutmayalım Allah adaleti emreder, zulümden, haksızlıktan bizi sakındırır.

NATO’dan çıkılsın, üsler sökülsün!

Katil ABD, katil İsrail!

Yaşasın Gazze direnişimiz!

Yaşasın İran direnişimiz!

Yaşasın küresel intifada!

EĞİTİM İLKE-SEN

SAĞLIK İLKE-SEN

TOKAD  

ÖYB

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x