Connect with us

Haberler

Üsküdar’da MESEM ve İşçi Ölümleri Eylemi

Yayınlanma:

-

Öğrenci işçi ölümleriyle son günlerde tekrar gündeme gelen MESEM projesi ve iş cinayetlerindeki emekçi ölümleri, Üsküdar’da protesto edildi. Eğitim İlke-Sen, Sağlık İlke-Sen, TOKAD ve ÖYB’nin düzenlediği eylemde çocuk işçiliği, işçi ölümleri devlet-sermaye ortaklığının ve cezasızlık hukukunun bir sonucu olduğu dile getirildi.

“İşçiler Ölüyor Sermaye Büyüyor, Yoksulluk Sürüyor Çocuklar Ölüyor, Kahrolsun Kapitalist Köle Düzeni, Öğrenciler Çocuktur İşçi Değil, Sömürücü AKP Hesap Verecek, Çocuk İşçilik Ölüm Demektir, MESEM’de Çocuklar Can Veriyor, Çıraklık Değil Köle Düzeni, Çocuk İşçiliğine İzin Verme, Sermaye Çocuklardan Elini Çek, Kaza Değil Cinayet Ölüm Değil Soykırım, Dilovası’nda Hesap Sorulmadı Duruyor, Sermayenin Değil Rabbimizin Kuluyuz” sloganlarının atıldığı eylemde tekbir getirildi, Dilovası için adalet çağrısında bulunuldu.

Eylemde okunan açıklamanın tam metni şu şekilde:

Bismillâhirrahmânirrahîm

Kıymetli halkımız,

Büyük ozan, gönül ve hâl insanı Yunus Emre, ölüm üzerine söylediği bir şiirinde genç iken hayatını kaybedenlere yazıklanır ve şöyle der:

Bu dünyada bir nesneye / yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere / gök ekini biçmiş gibi  

Evet, Yunus Emre’nin çokça üzüldüğü bir durumdur genç iken, yiğit iken ölmek! Gençliği gök ekine yani henüz yeşil bir buğdaya benzetiyor Yunus Emre. Hiç henüz yeşil olan bir ekin, bir başak biçilir mi? Tabii ki biçilmez! Genç bir insanın ölümü henüz göğ iken, yeşil bir başak iken biçilmek gibidir.

İşte bugün bizler, bir kez daha işçi ölümleri için, henüz göğ bir ekin iken hayattan koparılan çocuklarımız için burada toplandık! Yeni göğ ekinlerin biçilmesinin, katledilmesinin önüne geçmek için bir araya geldik!

Emeğin dostları,

Maalesef çocuk işçilik giderek yaygınlaşıyor. Ezilen, yoksul halkımızın çaresiz evlatları, devlet-sermaye ortaklığında birtakım yasal manevralar marifetiyle köleleştiriliyor!

Öncelikli olarak evrensel bir ilke olarak kabul edilen şu hakikati burada tekrar tekrar vurgulamalıyız: 18 yaşını doldurmayan herkes çocuktur. Şayet çalışıyorsa “çocuk işçidir!” Bugün itibariyle yaklaşık 3 milyon çocuk işçi var! Egemenler bu duruma, yasalarla kılıf üretmeye çalışıyorlar.

Türkiye’nin sermayesever hükümeti, her ile üniversite açarak emeği ucuzlatma hedefine ulaştı! Bir yandan da meslek liseleri çoğalınca öğrencileri sanayiye yönlendirip onları “ara eleman” olarak istihdam ettiler.

Çocuklar mevsimlik tarım işçiliği, bulundukları ilde tarım işçiliği, gezici mevsimlik tarım işçiliği şeklinde işçileştirildi. Çocuk emeği, çoğu durumda aile emeği içinde görünmektedir. O nedenle sayıları belirginleşmiyor. Yine bu çocuklar, aileleriyle inşaat işçisi olarak çalışıyorlar. AVM’lerde çalışanların yüzde 90’ı 18 yaşın altındadır. Çocuk işçi ölümlerinin son birkaç yılda kentlerde, sanayilerde yoğunlaştığını görüyoruz.  “Doğumdan ölüme” bir işçilik gerçeği ile karşı karşıyayız.

Çocuk işçiliğine karşı çıkan yürekler!

2001’de Çıraklık Eğitim Merkezleri, MESEM/Merkezî Eğitim Merkezleri oldu. MESEM, 2016’da eğitime entegre edildi ve çıraklar da MESEM’li oldu. Burada 6 bin lira civarında aylık alan çocukların ücretleri İşsizlik Fonundan karşılanıyor yani ücretler, patronlar tarafından verilmiyor. Bu uygulamada devlet fonlaması olunca da pek çok yolsuzluk oluyor. İşletmeler tarafından çok sayıda MESEM’li çocuk alınmış gösteriliyor ve her biri için para alınıyor.

Şimdi meselenin en kritik noktasına değinelim:

Meslek eğitiminde kişinin başında durularak parça parça öğretim yapılması gerekiyor ancak MESEM’deki çocuklar böyle bir yetiştirme süreci olmaksızın doğrudan, yabancısı oldukları ağır iş süreçlerine dahil ediliyor. Yani burada herhangi bir çıraklık sürecinden bahsedilemez! Haftada bir gün okula, dört gün de sanayiye giden çocukların herhangi bir çıraklık sürecinde lâyıkıyla eğitim almadan ağır iş süreçlerine dâhil olduğunu, herhangi bir mesai kısıtlamasına uyulmadan geç vakitlere kadar ve öngörüldüğü gibi dört gün değil de çoğu zaman beş ya da altı gün hem de çoğu zaman meslekleriyle alakası olmayan işlerde çalıştırıldıklarını görüyoruz.

Sanayiye, patronlara ucuz iş gücü sağlamak amacıyla patronların hizmetine koşulan, herhangi bir meslekî maharet kazandırılmayan bu çocuklarımız bütün tecrübesizlikleriyle dahil oldukları bu süreçte acımasızca hayattan kopartılmaktadırlar.

Zekâi Dikici, Eren Dağ, Alperen Kocayavuz, Arda Tonbul, Yağız Yıldız, Berk İvacık ve daha nice yavrumuzdan oluşan koca bir liste!

Evet, MESEM’li 17 çocuğumuz iş cinayetlerinde katledildi. 2025 yılında en az 85 çocuğumuz iş cinayetlerinde hayattan kopartıldı. Son 13 yılda ise en az 827 çocuk, evet çocuk, iş cinayetlerinde kurban edildi!

Büyük ozan Yunus Emre’nin asırlar öncesinden bugüne ulaşan sesi, bir yandan Gazze’de işgalci ve soykırımcı İsrail tarafından katledilen on binlerce yavrumuz, diğer yandan ise bütün dünya ve Türkiye’de sermayeye kurban verilen çocuklarımız için vicdanlarda yankılanmaktadır!

Arkadaşlar!

Geçtiğimiz günlerde MESEM’deki iş cinayetlerini protesto eden 16 genç hâlâ tutukludur! Bu ülkede hakikati haykırmanın bedeli oldukça ağır! Peki, MESEM uygulaması fukara yavrularımızı göğ ekinler gibi hayattan koparırken biz susalım mı? Yoksulluk ve çaresizlik girdabında çırpınan halkımızın yanında yer alıp adalet mücadelesi vermeyelim mi?

Şunu herkes duyup bilsin ki eğitim süreçlerini sermayeye kaynak ve ucuz iş gücü transferi olarak tasarlayan kapitalist yağma düzenine itiraz etmeye devam edeceğiz! Çocuklarımız için açlık ve yoksulluk tehdidinden ötede yeni, dayanışmacı ve tabiatla barışık bir dünya kurmak için var gücümüzle çalışacağız!

Emeğin ve emekçinin omuzdaşları!

Bütün bir Anadolu, sermayenin azgın iştihasına devredilerek delik deşik edilmiş; çocuk işçiliğine maruz kalan yavrularımız iş cinayetlerinde yaşamdan kopartılmış; fukara emekçi kitleler on binlercesiyle açık bir soykırım sürecine maruz kalmıştır!

Evet, çok korkunç, yakıcı ve iç karartıcı rakamlarla, tablolarla karşı karşıyayız. İnsan canının devlet tarafından korunup kollanan sermayenin çıkarları karşısında herhangi bir değeri olmayan ülkemizde işçiler, soykırım tabirini hak edecek toplu öldürmelere maruz kalıyorlar.

Şimdi o korkunç tablonun ürkütücü gerçeğini bir kez daha ortaya koyalım:

İSİG verilerine göre 2025 yılının Kasım ayında en az 216 emekçi kardeşimiz iş cinayetlerinde can vermiştir.

Yine 2025 yılının ilk 11 ayında en az 1956 emekçi kardeşimiz iş cinayetlerinde katledilmiştir.

Son 23 yılda ise 35 binden fazla emekçi kardeşimiz iş cinayetlerinde öldürülmüştür.

Evet, on binlerce işçi… Tam bir katliam, tam bir soykırım!

Yukarıdaki rakamlara göre her ay 200’e yakın işçi katledilmektedir. Önlenebilir ölümlere cinayet diyoruz. Kapitalizmin insan hayatını değersiz kılan uygulamalarının mağduru olan yoksul emekçilerin bu ölümleri elbette ve kesin olarak cinayettir. Çocuk işçi ölümlerinde olduğu gibi cezasızlıklardan beslenen bu cinayetler tartışmasız bir şekilde cinayettir, katliamdır!

Arkadaşlar,

Yıllardır bu gerçeği dile getiren, adalet arayan haykırışlara rağmen yoksullaştırılan halkımızın iş cinayeti olarak artan ölümlere maruz kaldığını görüyoruz. Daha 8 Kasım 2025’te Dilovası’nda, 3’ü çocuk 6 işçi kardeşimiz, Ravive Kozmetik cinayetinde katledildi! Şikâyetlere rağmen herhangi bir denetimin olmadığı bu cinayetten sonra hiçbir sorumlu kamu görevlisine hukukî bir soruşturma açıldığını duymadık, kimse istifa etmedi!

İşte bu örnek bile tek başına iş cinayetlerinin nasıl bir hukuksuzluk zemininden beslendiğinin açık kanıtıdır. Bütün bunlardan önceki asıl problem ise halkımıza dayatılan sermaye düzeni ve onun sömürücü, köleci karakteridir.

Açlık sınırının kat kat altındaki köleci sömürü rakamı olan asgarî ücretle insanımızı ezen, emeği yağmalayan bu düzenle esastan hesaplaşılması gerekiyor. Bu, bizim hem teorik hem de fiilî sorumluluğumuzdur.

İşçiler, emekçiler, çocuk-yetişkin, yerli-mülteci denmeden kapitalist yağma düzeninin çarklarında öğütülüyor. Yoksulluğa, açlığa, çaresizliğe mahkûm edilerek tabiattan, özgür bir yaşamdan kopartılan emekçilerin birer birer önümüze düşen ölümleri, nasıl bir düzene, nasıl bir işleyişe maruz kaldığımızı göstermektedir.

Türkiye’yi ucuz iş gücü cennetine çeviren AKP iktidarı, bugünlerde süren Asgarî Ücret Tespit Komisyonu müsameresinde olduğu gibi emekçilere, emeğe zerrece bir saygı duymamakta, bütün iradesiyle tamamen yerli ve yabancısıyla sermayeden yana saf tutmaktadır.

Kıymetli dostlar!

Bütün bu ölüm ve soykırım düzeninin hedef aldığı emekçilere karşı sorumluluklarımız her geçen gün katlanmaktadır. Şunu herkes bilsin ki çocuğuyla, işçisiyle halkımız asla sahipsiz değildir! Kapitalistler her ne kadar iktidardan güç alsalar da halkın adalet talebinin karşısında duramayacaklardır. Hep birlikte, omuz omuza alın terimizin, emeğimizin hakkı ve hürmeti için mücadele edeceğiz!

Tabiatla barışık, dayanışmacı yeni ve bambaşka bir hayat mümkün ve gereklidir. Tabiatın tasallutundan hem emeği hem de tabiatı kurtarmak mümkündür. Kimsenin bir başkasının işçisi olmadığı bir dayanışma modeli ile ilerleyen başka bir işleyiş evet, elbette mümkündür.

İşte bu mümkünlerin izlerini sürmezsek emekçiler her yıl binlerce ve binlercesiyle katledilecek, hayatta kalanlar da en acımasız kölelik koşullarında sömürülmeye devam edeceklerdir.

2025’in Kasım ve yılın ilk 11 ayı için verdiğimiz rakamlar Aralık ayı boyunca maalesef yeni cinayetlerle daha da kabardı, bu gidişle de kabarmaya devam edecek görünüyor!

İnanıyor ve haykırıyoruz ki direndikçe zulmü, sömürüyü, çocuk işçiliğini, iş cinayetlerini, köleliği durdurabiliriz. Şüphesiz ki Allah; adaleti emreder, kötülüğü yasaklar!

Haber: Şilan Deniz

Haberler

Tezkere Karşıtı Eylemler Sürüyor: Filistin Dostu Yemen’e Dokunma!

Yayınlanma:

-

Filistin Eylem Komitesi (FEK), Üsküdar’da tertip ettiği bir protesto eylemiyle Mekke Antlaşmasının onaylanması için TBMM’ye sevk edilen tezkerenin reddedilmesini talep eden bir eylem düzenledi.

Eylem boyunca sloganlar atıldı, ajitasyon konuşmaları yapıldı. Eylemde, Arapça ve İngilizcesinin de okunduğu açıklamanın tam metni şu şekilde:

Emperyalizm ve Siyonizm ile Savaşan Filistin Dostu Yemen’e Dokunma!

Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan arasında imzalanan bir antlaşmanın onaylanmasına ilişkin teklif, TBMM Dışişleri Komisyonundan geçti ve önümüzdeki günlerde TBMM’de görüşülecek. Filistin dostu halkın gözünde meşruluk kazandırmak için Müslümanların kutsal kabul ettiği Mekke kentinin adı verilen anlaşma, Suudi Arabistan’ın Yemen halkına karşı sürdürdüğü saldırıda başka ülkelerden destek almasına elverişli koşullar içeriyor. “Mekke Antlaşması”nın ardından, anlaşmaya dayanarak Türkiye’nin de Suudi Arabistan’ın Yemen halkına karşı savaşına doğrudan askeri katılımının önünü açan tezkere de TBMM gündemine gelecek. Mısır parlamentosundan da Suudi Arabistan’ın Yemen’e karşı savaşında destek sunmaya yönelik bir tezkerenin aynı günlerde geçmiş olması herhâlde tesadüf değildir!

Bu gelişmeler, antlaşmayla nihaî amacı hususunda iktidar tarafından yapılan açıklamalarda ne denirse densin,  ABD’nin bölgede doğrudan hayata geçiremediği planların ABD güdümlü bölge politikaları izleyen ülkeler eliyle gerçekleştirilmesinin amaçlandığı yönünde birer göstergedir. Türkiye’nin Yemen’e karşı savaşa katılması bir adım ötemizdedir! Bir ülkeye yapılan saldırının diğer ülkelere de yapılmış sayılacağı bu antlaşma, hâlihazırda Suudi Arabistan’ın saldırılarına karşılık veren Yemen’i, Türkiye’nin askerî düşmanı olarak tanımlamaya açıktır ve böylece Türkiye’yi, Yemen halkına karşı süren saldırıya askerî olarak katılmaya zorlayacak bir araç niteliğindedir.

Son yıllarda Filistin halkının maruz kaldığı soykırım ve şiddetli saldırıların karşısında Filistin direnişine ve halkına önemli destek sağlayan Yemen’e karşı kurulacak bu ittifak, olsa olsa Siyonizme ve emperyalizme hizmet edecektir. Hatırlatılması gerekir ki Yemen direnişi, Filistin halkının maruz kaldığı soykırım yılları boyunca Filistin halkına yönelik saldırganlığı hafifletmek ve Siyonist rejimin soykırımı sürdürmesi için gerekli olan koşulları ortadan kaldırmak maksadıyla ağır bedeller ödeyerek Filistin halkının kalkanı olmak için Lübnan cephesinden sonra ilk hareket eden odaklar arasında olmuştur. Yemen, soykırım süreci boyunca, Babülmendep Boğazı’ndan Siyonist rejime herhangi bir geminin geçmesini engelleyerek ve eylemleriyle işgal devletinin Ben Gurion havaalanının birçok kez çalışmasını durdurmayı başararak İsrail’e karşı denizden ve havadan gerçek bir ambargo uygulanmasını sağlamıştır.

Filistin’e verilen bu destek, bedelsiz kalmamıştır. Soykırım süreci boyunca Siyonist devlet, Yemen’e karşı birçok saldırı düzenlemiş, Yemen halkının canından ve kaynaklarından bedeller ödemesine neden olmuştur. Buna rağmen Filistin’e olan desteğini bir gün bile durdurmayan Yemen, daha sonrasında Mart-2025’te başlayan ve yüzlerce Yemenlinin ölümüne neden olan ABD ve İngiltere’nin 50 günü aşkın süren ortak bir operasyonuna maruz kalmıştır. Yemen’i, Filistin halkını desteklemekten geri durduramayan bu saldırı, başarısızlıkla sonuçlanmış ve ABD’yi Yemen’le anlaşma yapmak zorunda bırakmıştır.

Tüm bu süreçler boyunca Yemen, Suudi Arabistan’ın kuşatması altındaydı ve Filistin’e desteğini zor koşullara rağmen sürdürdü. Geçtiğimiz aylarda kuşatmayı kırmak için harekete geçen Yemen, Suudi Arabistan’ın saldırısına maruz kaldı. Filistin’de soykırım süreci başlamadan önce de Yemen, bu duruşundan dolayı ABD’nin güdümünde hareket eden Suudi Arabistan’ın yoğun saldırganlığına maruz kalmış ve ağır bir kuşatmayla, açlıkla sınanmıştı. Emperyalizmin ve Siyonizm’in bölgedeki plânları ve emellerine karşı temel bir direniş odağı oluşturan ve Filistin halkının gerçek dostu olan Yemen halkını hedef alan süregiden saldırganlık bölgemizde barışa değil Siyonizm’e hizmet etmektedir.

Siyonist rejime karşı Türkiye’nin hamasî söylemlerle dile getirdiği fakat hiçbir zaman uygulamadığı ambargoyu ağır bedellere rağmen uygulayan Yemen halkına karşı kurulan bu ittifak, reddedilmelidir! 2003 yılında ABD’nin Irak’a saldırısında Türkiye topraklarının ve silahlı kuvvetlerinin kullanılmasına yönelik tezkerenin TBMM’de onaylanmasına engel olan toplumsal itiraz, bugün de yükselmektedir! Gündemdeki tezkerenin TBMM’den geçmesi engellenmelidir. Tüm siyasî örgütleri, toplumsal hareket ve güçleri bu anlaşmanın geçmemesi için harekete geçmeye çağırıyoruz. Elimiz, Filistin dostu Yemen halkının kanına bulanmadan harekete geçmeliyiz.

Siyonizm’e ve emperyalizme hizmet eden bu anlaşma durdurulmalıdır!

Halkımızın kalbi, emperyalizm ve Siyonizme direnen bölgemşz halklarının yanındadır.

Siyonizm ve emperyalizmle savaşan Yemen halkının yanındayız!

#TezkereyeHayır

#YaşasınYemenDirenişi

#kahrolsunemperyalizm

#YıkılsınSiyonistİsrailDevleti

Filistin Eylem Komitesi

Haber: Şilan Deniz

Devamını Okuyun

Haberler

Üsküdar’da Tezkere Eylemi: Suudi Amerika İle İttifakı Savunan Tezkereye Hayır!

Yayınlanma:

-

Devamını Okuyun

Haberler

Lübnan’da Doğayı Savunurken Hayatını Kaybedenler

Yayınlanma:

-

Birçok Lübnanlı çevre örgütüne göre cinayetler, kaçırmalar ve toprak ile yaşam alanlarının süregelen yıkımı, “çevre kırımı” (ekosid) olarak nitelendirdikleri geniş çaplı bir yakıp yıkma taktiğinin bir parçası. Beyrut Amerikan Üniversitesi, Mediterraneo’da politik ekoloji yardımcı doçenti olan Roland Riachi, “Yaşananları arşivlemeye ve belgelemeye çalışan herkes bir hedef hâline geliyor: gazeteciler, akademisyenler, doktorlar. Bu savaşın yol açtığı yıkımı kayda geçiriyorlar.” diyor. İsrail ordusu ayrıca bölgede kalmaya karar veren yerel halka, özellikle de toprağa sahip çıkan sakinlere gözdağı vermeye ve korku salmaya çalışıyor.

Amelié David -The Ecologist- 3 Ağustos 2026

“Hey! Yumurtaları bulduk!” Haziran ayının son sabahlarından birinde, Beyrut’un kuzeyindeki Jbeil’in halka açık plajında sevinç çığlıkları yükseldi. Terk edilmiş jet ski’ler ve plastik plaj şezlonglarının arasında, küçük bir gönüllü grubu beyaz kumların üzerinde diz çökmüştü.

Aramaya başladıktan bir saat bile geçmeden bir deniz kaplumbağası yumurta yuvasını ortaya çıkardılar.

Bu keşif, olağanüstüydü. Gece boyunca dişi bir caretta caretta kaplumbağası yumurtalarını bırakmak için kıyıya sürünmüştü. Şafak sökünce aynı kumsal şeridi yüzücüler, sörfçüler ve tatilcilerle dolup taşmıştı.

Yuvalama

Yuvayı fark eden cankurtaran Michel Koury, “O sabah geldiğimde kumda büyük bir delik gördüm ve önce birinin düştüğünü sandım.” diye hatırlıyor. “Sonra güvenlik kamerası görüntülerini kontrol ettim ve kaplumbağayı gördüm.”

18 yaşındaki cankurtaran, vakit kaybetmeden ülkenin en tanınmış yaban hayatı kurtarıcılarından biri olan Lübnanlı sürüngen koruma uzmanı Rami Khashab’ı tanıyan sörfçülerle iletişime geçti ve ona ulaştı.

Rami, arama çalışmasını organize etmek için ekibe katıldı. Yuvayı dikkatlice tespit edip yumurtaları saydıktan sonra ekip, park halindeki jet ski’lerin neredeyse hemen altında bulunan alanı çitle çevirdi. Gönüllüler, yavrular yumurtadan çıkana kadar yuvayı her gün izliyor.

Keshab, “On yıl önce bu düzeyde bir bilinç göremezdiniz.” diyor ve “O zamanlar birçok yuva bildirilmeksizin kalırdı.” diye ekliyor.

Normal şartlarda Keshab, yuvalama sezonunu Lübnan’ın güneyindeki nesli tükenmekte olan deniz kaplumbağaları için ülkenin en önemli yuvalama alanlarından biri olan Mansouri Plajı’nda geçirirdi.

Misilleme

Ancak bu yıl, Hizbullah ile İsrail arasında devam eden savaş ve özellikle İsrail saldırıları bunu zorlaştırdı.

4 Haziran’da, tanınmış koruma uzmanı Mona Halil, Mansouri Plajı’ndaki evi Orange House’dayken binaya bir İsrail saldırısı oldu. Evdeki yardımcısı Hawi ile ağır yaralandı ve hastaneye kaldırıldı ancak 19 Haziran’da hayatını kaybetti.

Halil, onlarca yıl boyunca hayatını Lübnan’ın deniz kaplumbağalarını korumaya adadı. Yuvaları genellikle kendisi bulur, gönüllüleri eğitir, yavruları gözlemler ve Lübnan’ın bu biyoçeşitliliğini keşfetmek isteyen insanları ağırlardı.

Savaşın ilk tırmanış dönemi olan 2024 yılında zorla yerinden edilmişti. 27 Kasım’da İsrail ile Hizbullah arasında bir ateşkes üzerinde anlaşmaya varılmış ancak bu ateşkes İsrail tarafından defalarca ihlal edilmişti.

2 Mart’ta, Ali Hamaney’in İran’da ABD ve İsrail tarafından suikasta uğramasının ardından Hizbullah, İsrail’in kuzeyine roketler fırlattı. İsrail’in o zamandan bu yana gerçekleştirdiği kanlı misilleme, 4.000’den fazla insanın ölümüne ve bir milyon insanın yerinden edilmesine yol açtı.

Tehdit Altında

17 Nisan’da yürürlüğe giren yeni ateşkese rağmen İsrail’in saldırıları her gün devam ediyor ve Lübnan’ın bir kısmı hâlen işgal altında.

Haziran ayında İsrail ile Lübnan arasında, Hizbullah olmaksızın bir barış çerçeve anlaşması imzalandı ve Lübnan ordusu işgal altındaki bazı bölgelere konuşlanmaya başladı. Şimdiden bu gelişmelere paralel bazı olaylar bildirildi.

Mart ayındaki bu yeni tırmanıştan sonra Mona Khalil, tekrarlanan tehditlere ve bombardımanlara rağmen plajı terk etmeyi reddetmişti. Ölümü, Lübnan’ın çevre camiasında şok etkisi yarattı.

Yeni yuvalar bulmak artık sadece bir koruma çalışması olmaktan çıktı. Keshab, “Bu, bir terapi.” diyor. “Ülkede yaşanan tüm bu kaosu dengeliyor!”

Ancak aktivistler, Halil’in ölümünün münferit bir trajedi olmadığını vurguluyor. Savaşın Ekim 2023’teki tırmanışından bu yana Lübnan’ın toprak koruyucularının birçoğu öldürüldü, kaçırıldı veya tehdit edildi.

Yıkım

Çevre kuruluşu Yeşil Güneylilerin (The Green Southerners) başkanı Hisham Yunus, The Ecologist’e şu açıklamayı yaptı: “İnsanlar, topraklarına karşı sorumluluk hissettikleri için tehlikeye rağmen hayvanları beslemek, yaban hayatını korumak ve arı kovanlarına bakmak için geri dönmeye devam ettiler.”

Kendisi de çatışmalar başladığından beri iki yakın meslektaşını kaybetti: ‘Tekrar tekrar, bu görevleri yerine getirirken öldürüldüler!”

Bunların arasında, 1 Mayıs 2025’te bir İsrail hava saldırısında öldürülmeden önce güney sınırı boyunca yaşanan çevresel yıkımı ve İsrail’in beyaz fosfor saldırılarını belgeleyen Osama Farhat da vardı. Yeşil Güneyliler üyesi Muhammed Skaf ise 31 Mayis 2026’da evini yıkan bir İsrail saldırısında hayatını kaybetti.

Beyrut Amerikan Üniversitesi, Mediterraneo’da politik ekoloji yardımcı doçenti olan Roland Riachi, çevresel hasarı belgeleyenlerin özel risklerle karşı karşıya olduğuna inanıyor:

“Yaşananları arşivlemeye ve belgelemeye çalışan herkes bir hedef haline geliyor: gazeteciler, akademisyenler, doktorlar… Bu savaşın yol açtığı yıkımı kayda geçiriyorlar.”

Korumak

Bu gaddarlığın bir başka örneği de gazeteci Emel Halil’in 22 Nisan’da bir İsrail saldırısıyla suikasta uğramasıdır.

Güney Lübnanlı muhabir, meslektaşı Zeyneb Faraj ile Al-Tiri yakınlarındaki gelişmeleri takip ederken önlerindeki araç bir İsrail saldırısıyla vuruldu. Daha sonra kendi araçları da hedef alındı. İki gazeteci yakındaki bir eve sığındı ancak o ev de daha sonra bombalandı.

İlk başta bölgeye ulaşması engellenen arama kurtarma ekipleri Faraj’ı tahliye etmeyi başardı lâkin İsrail tehditleri nedeniyle Halil’i kurtaramadan geri çekilmek zorunda kaldı. Halil’in cansız bedeni ancak o günün ilerleyen saatlerinde çıkarılabildi.

5 Mayıs’ta kız kardeşi Zeyneb Halil ile aile evinde buluştuğumuzda Emel’i her zaman hayvanları kendisinden önde tutan biri olarak hatırladığını söyledi.

Zeyneb onun için, “Katledildiği gün bile Emel, yolda bulduğu bir kaplumbağayı kurtarmak için durmuştu. Herkesi korumaya her zaman kendisinden daha çok hazırdı.” dedi.

Gözaltında

İsrail ordusu, bölgede kalmaya karar veren yerel halka, özellikle de toprağa sahip çıkan sakinlere gözdağı vermeye ve korku salmaya çalışıyor.

Mayıs ayında İsrail güçleri, Lübnan’ın güneyindeki Rachaya el-Foukhar yakınlarında zeytinliklerle ilgilenen, aslen “Halta”lı olan çiftçileri kaçırdı.

Çiftçileri destekleyen Lübnanlı bir kuruluş olan Agrimovement’tan Beşşar Ebu Saifan, “Artık sadece gıda sistemlerine saldırmıyorlar.” diyor ve şöyle devam ediyor: “Toprağın insanlarına saldırıyorlar. Bu, onlarca yıldır yaşanıyor: Lübnan’da, işgal altındaki Filistin topraklarında ve Suriye’de!”

Yasal Gündem (Legal Agenda) adlı sivil toplum kuruluşuna göre Lübnan topraklarından kaçırılan en az 30 kişi hâlen İsrail’de gözaltında tutuluyor.

Fosfor

Kasım 2024 ile Mart 2026 arasındaki ilk ateşkes döneminde, aralarında bir çoban ve iki balıkçının da bulunduğu on bir kişi alıkonuldu. 2 Mart’tan bu yana, sınırda Sünni çoğunluklu bir köy olan Halta’dan üç çiftçi ve üç Hizbullah savaşçısının da aralarında bulunduğu sekiz kişi daha kaçırıldı.

Birçok Lübnanlı çevre örgütüne göre cinayetler, kaçırmalar ve toprak ile yaşam alanlarının süregelen yıkımı, “çevre kırımı” (ekosid) olarak nitelendirdikleri geniş çaplı bir yakıp yıkma taktiğinin bir parçasıdır.

Ekim 2023’ten bu yana, özellikle Lübnan’ın güneyinde ve Bekaa Vadisi’nde 50.000 hektardan fazla arazi savaştan etkilendi.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) ve Uluslararası Af Örgütü, nüfusun yoğun olduğu alanlarda ve tarım arazilerinde beyaz fosforun defalarca kullanıldığını belgeledi. Lübnanlı kuruluşlar da sınır yakınlarında glifosat da dâhil olmak üzere herbisitlerin (yabani ot ilaçlarının) kullanıldığını bildirdi.

Deniz

Çevre grupları; ormanların, tarım arazilerinin, biyoçeşitliliğin ve su kaynaklarının kümülatif (birikerek artan) yıkımının, uluslararası hukuk kapsamında çevreye karşı işlenen suçlar olarak kabul edilmesi gerektiğini savunuyor.

Mansuri’nin 57 kilometre kuzeyinde, Rmeileh plajında Fadia Jomaa, ince bambu çubuklarını yavaşça kuma saplıyor. Savaş nedeniyle yerinden edilen Jumaa, deniz kaplumbağalarını koruma çalışmalarını kıyı şeridinin farklı bir bölümünde sürdürüyor.

Geçen yıldan bu yana şimdiden sekiz yuva tespit edildi. Bambu çubuklar, kumun altında gizlenmiş yuvaların yerini belirlemeye yardımcı oluyor. Toprak aniden yumuşarsa ekip, bir kaplumbağanın oraya yumurta bıraktığını anlıyor. Yuvalar plajı kullananlar veya erozyon nedeniyle tehdit altında olduğunda gönüllüler, bunları dikkatlice daha güvenli bir yere taşıyor.

Jomaa, bu iş hakkında bildiği her şeyi Mona Halil’den öğrenmiş. “Birkaç yıl önce bize şöyle demişti: Ben artık çok yoruluyorum. Deniz artık önünüzde duruyor. Plaja inin, neler yapabileceğinizi kanıtlayın ve bu işi devam ettirin!”

Yaşam

Bugün bu sözler bir sorumluluk bilincine dönüşmüş durumda. Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF) raporuna göre, Cumaa, yaptığı çalışmalardan ötürü birçok farklı gruptan tehditler aldı. Jomaa’ya göre Halil’in öldürülmesi, Lübnan çevresine karşı yürütülen daha geniş bir kampanyanın parçasını oluşturuyor.

“İsrail kimi hedef aldığını çok iyi biliyordu. Çevre korumanın bir sembolünü öldürdüler. Mona, her İsrail savaşının yol açtığı çevresel hasarı sistematik olarak ifşa ediyordu.”

Güney Lübnan’ın büyük bir kısmına, devam eden İsrail saldırıları ve askeri işgal nedeniyle hâlâ ulaşılamasa da koruma uzmanları biyoçeşitliliği belgelemeye, yaban hayatını korumaya ve savaştan yara almış ekosistemlerden geriye kalanları muhafaza etmeye devam ediyor.

Onlar için bir yuva dolusu kaplumbağa yumurtasını kurtarmak, artık sadece kaplumbağalarla ilgili bir durum olmaktan çıktı: Bu, yaşanan tüm yıkıma rağmen yaşamın devam etmesini sağlamak anlamına geliyor.”

Kaynak: https://theecologist.org/2026/aug/03/people-killed-defending-nature-lebanon

Çeviri: Dilaver Demirağ

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x