Connect with us

Yazılar

Yeni ve İlerlemiş Taliban: Amerika’nın Afganistan’a Veda Hediyesi – Hamid Dabaşi

Yayınlanma:

-

Demokrasi vaatlerinden sonra kargaşa ve yıkım getiren ABD, Afganları yönetmesi için traşsız “Proud Boys’u”* bırakıyor.

Taliban’ın “yıldırım savaşı (blitzkrieg)” Afganistan’daki 20 yıllık neo-con ve liberal emperyalizmine ve her türlü bahane ve sahtekârlığa rezilce bir son verdi.

20 yıl önce ABD Afganistan’a Taliban’ı lağv edip el-Kaide’yi de yok ederek barış, refah, liberal demokrasi ve hukukun üstünlüğünü götüreceği palavrası ile girdi. Her şeyden de öte Afgan kadınları “burka”larından kurtarıp tıpkı Amerikalı kadınlar gibi görünecekleri bir “özgürleştirme” için işgal ediyormuş gibi davrandı.

Tahmin edileceği gibi işler böyle gitmedi. ABD’nin ne böyle bir niyeti, ne de becerisi vardı. Afganistan’daki esas niyeti tamamen militaristik ve stratejik idi. Askerî, istihbârî ve güvenlik unsurlarını Rusya, İran ve Çin’in sınırlarına kadar konuşlandırılması gerekiyordu. Bu açıdan bakıldığı zaman ABD’nin Afganistan’ı işgali olağanüstü bir başarı oldu. Bunun Afganistan ve Afganistan halkı için bir felaket olması Amerikan askeri stratejisi ile doğrudan alakalı değildi.

“Yeni ve İlerlemiş” Taliban Geri Döndü

Şimdi, “yeni ve ilerlemiş” Taliban Afganistan’da iktidara geldi. Bu ABD’nin tüm Afganlara bir veda hediyesi. Doha’da aylardır Taliban ile müzakerelerini sürdüren Amerikalılar, tabii ki, birliklerini çeker çekmez Taliban’ın tüm ülkede hâkimiyeti ele geçireceğinin farkındaydılar. Neredeyse her şey planladıkları gibi gitti, sadece merceklerin fazlasıyla Kabil Havaalanına dönmesi kısmını biraz hatalı yönettiler.

Bu yeni Taliban, 20 yıl önceki Taliban’dan anlamlı ölçüde farklı. Bu sefer liderleri bölgesel ve küresel politikaların parçası olmak istiyor. Görünüşe göre Doha konferanslarında yeniden iktidara gelmeleri için uluslararası tanınmaya ihtiyaçları olduğunu, hayatta kalmak için terörize etmeye değil yönetmeye ihtiyaçları olduğunu fark ettiler.

İlk basın konferansları Doha’daki şatafatlı otel odaları ve lobilerde oyalanıp aylaklık ederlerken bol bol BBC, CNN ve Al-Jazeera izlediklerini gösterdi. Artık Barack Obama kadar becerikli ve “candan” bir şekilde yalan söyleyip şakalaşabiliyorlar ve Donald Trump, Boris Johnson ve Emanuel Macron’un kombinasyonundan daha inandırıcı duruyorlar.

Bugün Amerikalı ve Avrupalı liberaller Taliban’ın Afganistan’da hızla iktidara gelmesinden ve Amerika ve müttefiklerinin Afganistan’daki askeri maceralarının ortada -ama yanıltıcı da olan- acizliğinden utanıyorlar. Utançlarının kökünde George W. Bush’a Afganistan’ın işgalinin Taliban ve İslamcı ideolojisinin yenilmesi ve Afganlara barış ile refah getirmek için olduğu yalanını satmak için yardım etmiş oldukları gerçeğinde yatıyor. Ancak acınası utançları Taliban’ın neler yapabileceğine dair gerçekçi değerlendirmeler için de “önleyici” olmamalıdır.

İslamofobik bir öcü olan; 11 Eylül’den sonra medyanın yarattığı Taliban, dünyaya Afganların belki de kendi yakından bildikleri şeytanları ile Amerikan işgalinden ve yapılmış onca yıkım ve katliamdan daha iyi durumda olduklarına dair sakin bir tefekküre izin vermiyor.

ABD, Afganistan’daki misyonunu tamamladı. 20 yıllık işgal boyunca askeri-sanayi komlekslerine para akıttı. 20 yıllık işgalin neticesi olan asimetrik savaştan öğrendi ve rakiplerine de kapasitesini gösterecek alanlar buldu. Böylece Amerikan Başkanı Joe Biden, ABD’nin askeri hesaplarında harcanabilir görülen 40 milyon insana ne olacağını bir kez bile düşünmeden Amerikan kuvvetlerini Afganistan’dan çekti.

Taliban şimdi geri döndü ve ülkesinde dilediğini serbestçe yapmakta. Fakat Afganistan’ın kontrolünü yeniden ele geçiren ve Amerikan kuklalarını başarıyla yerinden eden silahlı grup şimdi ne yapacak? Bu, şu anlık belirsiz. Fakat şimdi yapılması gereken Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri gücünü artırmak ve ilerletmek için gittiği yere götürdüğü ölüm, yıkım ve aşağılamanın izlerinin dikkatlice çalışılmasıdır.

ABD ordusunun gittiği her yerde terör ve kargaşa dışında bir şey götüreceğini düşünmek delüzyoneldir. Bush’un “Teröre Karşı Savaş”ının adiliğini ve yeni-muhafazakar (neo-con) militanlığının yükselişini yaşamış olan bizler, Amerikalı Müslümanların hayatlarının en karanlık dönemlerinden biri olan bu dönemde İslam’a ve Müslümanlara karşı terörize edici propagandadaki ani artışı çok iyi hatırlıyoruz.

Korku ve Nefretin Emperyal Politikası

Deepa Kumar, öncü çalışması “İslamofobi ve İmparatorluğun Politikası”nda Müslümanlara duyulan korkunun ve nefretin 11 Eylül’den sonra başlayan ve Afganistan’ın işgali ile devam eden “Teröre Karşı Savaş” retoriğinin emperyal soykütüğünde nasıl belirleyici olduğunun haritasını çok detaylı bir şekilde çıkardı.

“Amerikan İslamofobisi; Korkunun Yükselişini ve Kökenlerini Anlamak” Kitabında Khalid Beydoun bu psikopatolojik müslüman nefretinin eleştirel değerlendirmesine güncel katkılarda bulundu. Bu iki ufuk açıcı kitapta Afgan savaşının müslüman nefretinin yükselişi için ne anlama geldiğine dair kati kayıtlar mevcuttur.

Afganistan, ABD işgali altında ne başardı? ABD askerî ve siyasî hegemonyasının sahte vaatlerine boyun eğmiş, kendi halkına tamamen yabancılaşmış bir komprador siyasi seçkinler sınıfı! Afganlar şimdi kendi araçlarına yeniden bindiler. Başlarına ne gelecekse gelsin Taliban askerî olarak yayılırken içi boş kumdan kale gibi hafif hafif un ufak olan komprador politikacılar sınıfı yaratan 20 yıllık askerî işgalin onursuzluğundan daha iyidir.

Taliban’ın militanları da Afgan. Aydan gelmediler. Bu onların da ülkesi. On milyonlarca Trump destekçisi, aşı karşıtı, QAnon müridi, Proud Boys* üyesi ya da diğerlerinden ne daha eksik, ne de daha fazla komplo odaklı ve fanatikler! İnsanlar, Taliban liderleri Heybetullah Ahhunzada, Muhammed Yakub,  Sirajüddin Hakkani veya Abdul Gani Baradar’dan korkuyorsa, Marjorie Taylor Greene, Marine Le Pen, Stephen Miller, Geert Wilders veya Steve Bannon’a yeterince dikkat etmiyordur. Şeker oranı aynı olan farklı ambalajlar sadece.

Afganların ezici çoğunluğunun Taliban ile yaşamaktan başka seçeneği yok. Tıpkı İranlıların, Suudilerin, Filistinlilerin, Suriyelilerin ya da Mısırlıların kendi mücrim rejimleriyle uğraşmak zorunda oldukları gibi. Hepsi şu an kaderin onlara sunduğundan daha fazlasını hak ediyor. Fanatik, reaksiyoner ve gerici ya da değil, Taliban bölgede evinde.

Yirmi yıllık Amerikan İşgali bu ülkeye ne getirdi? Barış, refah, demokrasi? Amerikalılar dünyadaki herhangi bir ülkeye böyle bir armağanı verebilecek kabiliyette ya da duyarlılıkta mı; en azından “demokrasi”yi? Donald Trump’ın ülkesi ve Cumhuriyetçi Parti’nin evi, bırakın bir başkasına hediye etmek şöyle dursun, kendi ülkeleri için demokrasiyi sağlamayı bile düşünebilir mi?

ABD nüfus sayımı verileri ortaya çıktıkça ve sayılarının gittikçe azaldığı da ortaya çıkınca ırkçı beyaz Cumhuriyetçiler en ufak bir demokrasi iddiasını dahi ortadan kaldıracak sistematik bir saldırıya başladılar.

Bu ülkenin dünyanın geri kalanına vermek istediği tam olarak nedir? Dick Cheney, Ronald Rumsfeld, Sarah Palin, Marco Rubio, Mitch McConnell, Kevin McCarthy’nin Afgan versiyonları mı?  Afganların kendi tıraşsız Proud Boys “Fraternite Kulüpleri”¹ ve kardeşlikleri var, bunları ABD’den ithal etmek zorunda değiller.

Krozedeki Taliban

Afganlar 20 yıllık ABD işgalinden sonra ne kazandı? Zenginleştiler mi, huzurlu bir günleri mi geçti? Taliban, Afganistan’a kendisinin ve ABD’nin ve Avrupalı müttefiklerinin şimdiye kadar yapmadığı ne yapabilir? Ne kadar değerli Afgan kadın, çocuk ve erkek Taliban ve ABD’nin militan haydutluğunda hayatını kaybetti?

En sonundan Doha’da bir masada oturdular ve Afganistan’ın Amerikan ordusundan Taliban’a devrini ve detaylarını ayarladılar ve Eşref Gani ve Hamit Karzai gibi acınası Afgan liderler görüşmelerin parçası bile değildi. Bundan sonra Gani’nin nasıl kendine saygısı olabilir? Tabii ki, girmesine izin verilen en yakın Amerikan üssüne kaçtı!

Afgan kadınlarına ve kızlarına gelince… Onlar Taliban’ın fanatikliği ve aptallığıyla ABD kışlalarının gölgesi altında değil de kendi başlarına mücadele ederken çok daha iyi durumdalar. İranlı, Pakistanlı, Türk ve Arap kadınları, özdeş olmasa da benzeyen, kendi mahallelerindeki ataerkil haydutlukla savaşıyorlar, Afgan kadınlar da farklı değil. Hintli kadınlar memleketlerinde kök salmış tecavüz kültürüne karşı mücadele etmiyor mu? Afgan kadınlar da Taliban ile mücadele edecek.

Üreme hakları Amy Coney Barett gibi Hristiyan köktendincilerin kürsüsünde yer aldığı Yüksek Mahkemenin insafına kaldığı Amerika, Afganistan’a kadın hakları konusunda vaaz verebilecek durumda mı?

Amerika sayesinde “Yeni ve İlerlemiş” bir Taliban, Afganistan’da iktidarda. Her iktidar düşkünü gibi iktidarda kalmak isteyecekler. Bunun için yakında BM’nin toplantılarına ve diğer küresel toplantılara ne kadar medenileştiklerini uluslararası topluluğa göstermek için katılmayı talep edecekler.

Eğer Taliban’dan farklı düşünen Afganlar memleketlerinde kalır ve gün be gün bu fanatizmle mücadele ederlerse Afganistan eninde sonunda İran, Pakistan, Hindistan ve hatta belki Türkiye gibi bir hale gelebilir. Eğer kalır ve direnirlerse, işgalci bir güce yaslanmadan, Taliban- bu mücrim ve fanatik güç düşkünleri- çok daha kötü barbarları medenileştirmiş olan bu onurlu antik milletin barışçıl asaletiyle yüzleşecek ve çözülecektir.

Afganistan dünyaya Rumi’yi (Mevlana Celaleddin Rumi Afganistan kökenlidir.), Herat Sanat ve Mimari Okulunu; sayısız filozofu, şairi, mistiği, tarihçiyi ve bilimciyi vermiş olan topraklardır. Peştunluğunu kuşanmış kendi “Proud Boys” çetesinin üstesinden gelebilir.

Yazı, Al-Jazeera International’ın Görüş kısmında yayınlanmıştır. Hamid Dabaşi ise Columbia Üniversitesinde İran Çalışmaları ve Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünde öğretim üyesi olup dünyanın pek çok farklı ülkesinde çalışmıştır. Belirtilen görüşler yazara aittir.

(Çev: M. Murat Muratoğlu)

——————————————————————————————————————————-

*ABD’de Trump destekçisi aşırı sağcı, beyaz üstünlükçü, QAnon gibi komlo teorilerine de inanan grup.

1)Anglo-Sakson kültüründe yaygın olan üniversitelerdeki erkek öğrenci birlikleri. Genelde sınıfsal bir kültürleşmenin ve sosyalleşmenin alanı olmaları ile meşhurdurlar. Ayrıca fazlasıyla ırkçı ve ayrıştırıcı bir temele sahiptirler.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yazılar

İddia ve Eylem – Yasin Yarar

Yayınlanma:

-

Hz. Ebubekir’in oğlu Abdurrahman,

Muaviye’nin siyasi egemenliği oğluna devretmesine cevaben

 “Heraklius’un ve Kayser’in sünneti bu…”

ve “Herakliusçuluğu getirdiniz!” der.

Sorumluluk sahibi varlık olarak yaratılmış insan, varlık alanıyla ilişki kurarak kendi öyküsünü bulmaya çalışır. İnsan, kurduğu ilişkiler zemininde inşa eder ya da inşa ol(un)ur. İnsan zahir/madde ve batın/mana olmak üzere iki cepheli bir terazide yaratılmış ve varlığını bu minval üzere sürdürmenin uğraşısını verir. İnsan için yaşamanın manası bu dünya ve ahirette kıymet sahibi olmak olduğuna göre ona kıymet kazandıracak şey bu iki cepheyi, terazinin iki kefesini bir denge halinde muhafaza etmesinden geçer. Bu iki cepheyi dengede tuttuğu sürece kıymet bulmaya, kıymetli olmaya devam eder. Meselenin ufku/teorik kabulü burasıdır. Peki, pratik/eylem hali nasıldır?

Kimi kaynaklarda insan, “unutan ve hatırlayan varlık” olarak tanımlanır. Unutmayı, fıtrattan uzaklaşmak; hatırlamayı ise fıtrata dönmek, teslim olmak olarak yorumluyorum. O halde insan yukarıda ifade edilen dengeyi kaybettiğinde unutur; hatırladığında bağlanır, denilebilir. Bu durumda bizim izini sürmemiz ve yolda/dengede kalmamızın yöntemi hatırlamak olmalıdır.

Unutmak da hatırlamak da bir görüştür. Unutmak, imparatorluk kültürü; hatırlamak, vahiy kültürü olarak betimlenip konumlandırılabilir. Vahiy/hatırlayış kültürü maddeyle kurulan ilişkiyi anlam zemini içinde tanımlar, okur, inşa eder ve bu dengeyi muhafaza etmek için sürekli bir titizlik/uyanıklık hali üzere olmaya gayret eder. Böylelikle dengeyi muhafaza etmeye çalışır. Buna karşın. İmparatorluk/unutuş kültürü maddeyle ilişkiyi önceler, manayı, araçsallaştırmak ve kendi iktidar alanını genişletmek, çoğaltmak, alan açmak üzere tahakküm alanı oluşturmaya çalışır. Araçsallaştırdığı manayı kendi özgün, otantik zemininden kopararak kurumsallaştırarak yeniden inşa eder. Bu inşanın gayesi kullanışlı bir aparat elde etmektir. Bundan sonra hızla imparatorluk kültürü yerleşmeye başlar. Bu yerleşme, imparatorluk kültürünün yerellikler, entelektüel, siyasal bilinç yitimleri, edilgenlikler, bilinçsizlik, ufuksuzluk, yetersizlik üreterek kendisini ikame etmeyle devam eder.

İmparatorluk kültürü, sürekli olarak geçmişe doğru olan bir bilinç(!) inşa ederek insanları bugünden, gerçeklikten koparmaya çalışır. Geçmiş, bir hamaset kuyusu olarak tasarlanır. Bu kuyudan durum ve şartlara göre kullanışlı unsurlar çekilip insanların bilinçleri geçmişle uyuşturulan hapishanelere kapatılır. Geçmişe doğru düşünen insan, artık bugünde değildir. O, Daryus Şayegan’ın “Yaralı Bilinç” adlı eserinde ifade ettiği “Tarih içinde tatilde olmak” durumunu yaşamaya başlar.

Bununla da yetinmeyen imparatorluk kültürü, insanı, yerel zihnine, imparatorluk mitolojisine, romantizme, dini uyuşturuculara, mezhep tutumlarına maruz bırakır. Bu da insanın düşünce, sanat, edebiyat, kültür, dil gibi alanlarda çölleşmesine sebep olur. Artık insanlar için bir nitelikten bahsedilemez. Orta yerde niceliksel yığınlardan/birlikteliklerden başka bir şey kalmaz.

Bu tablonun diğer yanında vahiy kültürü yer alır. Vahiy kültürü, insanla geçmiş arasındaki bağı koparmamakla birlikte onu ân’a ve geleceğe yönelik düşünmeye sevk eder. İnsanın, evrensel var oluş, özgün kimlik/kişilik edinmesini ve ufuk bilinci sahibi olmasını mümkün kılmaya çalışır. İnsan, böylelikle propaganda ve hamaset dünyası uyuşturucularından uzaklaşır. O, artık gerçeklerin dünyasındadır. Hayati öneme sahip sorunları fark eder. Entelektüel bir kamuoyunda yer almaya gayret eder. Vahiy kültürüyle inşa olunmuş insan yalnızca geçmişle, geçmişe doğru olanla değil, bütün insanlıkla iletişim halinde olur. Taklit ve tekrar sanrılarından varoluşsal güvenlik alanlarına doğru yol alır. Bu alanlar, bağımsız bilgi, dil ve kültür alanlarıdır.  Bu alan insana entelektüel, felsefi ve politik bir bilinç farkındalığı elde etme imkânı sunar. Bu da insanı sorumluluk sahibi kılar.

Peki, imparatorluk kültüründen uzaklaşıp vahiy kültür evreni içerisine giren insanın sorumluluğu nedir?

  • Değiştirmek üzere dünyayı tanımak
  • Ahlak temelli küresel bir sistem inşa etmek
  • Bütüncül bir bakış sahibi olmak
  • Strateji, ekonomik, dini, entelektüel ve politik bakış sahibi olmak
  • İnsanlarla düşmanca değil, anlamak temelli bir yaklaşmak sahibi olmak
  • İnsanlığın tecrübesini yok saymamak
  • Hüküm vermede aceleci olmamak
  • İyimserliğe sahip olmak
  • Dar alanlarda oyalanmamak ve detaylarda boğulmamak
  • Belirlenen değil, belirleyen olmak
  • Parçalanma ve bölünmeye sebep olan eylemlerden uzak durmak
  • Gerçekçi olmak. İmkansızı değil, mümkünü dikkate alan stratejiler üretmek
  • Esnek ve çok yönlü bir tutum içinde olmak
  • Olayları stratejik okumak, metodu objektif inşa etmek
  • Sadece büyük hikayeleri değil, küçük öyküleri de işitebilecek hassasiyete sahip olmak

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Mülteciliğin Muhacirliğe Evrildiği Aşama

Yayınlanma:

-

Mülteciler mevzuunda derli toplu düşünebilme imkân ve kabiliyetinden son derece uzak fevrî, popülist beyan ve değerlendirmelerin tam ortasındayız. Avrupa’da da olduğu gibi bu meseleden yola çıkarak ırkçı popülizm yüksel(til)ecektir. Buna hazırlıklı olunmalı. Bu damarın her durum ve şartta vâr olduğunu bilerek hareket etmek işimizi kolaylaştırabilir ancak herhangi bir ihmal beklenmedik toplumsal sonuçlar da üretebilir. O nedenle elbette müteyakkız bir pozisyon elzem.

Mültecilik meselesi Türkiye’deki insanların zihninde “Suriyeliler” toplumsallığından yola çıkan bir kavramsallaştırma ile algılanıyor. Son zamanlarda hem sınırlardaki hareketlilikleri hem de birtakım toplumsal hadiselere sebebiyet verdikleri iddialarıyla Afganlılar gündeme gelse de Suriyeli mültecilerin varlığı bu denli sorunsallaştırılmasaydı sanırım onlar pek o kadar bahse mevzu edilmeyeceklerdi. En nihayetinde, özellikle Anadolu’da Kenan Evren’den bu yana hatırı sayılır bir Afgan nüfus var ve görünen o ki halkımız bu kitleyle uyum içinde yaşıyor ancak yeni durum başka zaviyelerden değerlendirmeyi hak etmektedir.

Dünyada tahmin edilemeyecek ölçüde büyük bir mülteci hareketliliği var.  Marc Engelhardt’ın iki sene önce Türkiye’de yayımlanan “Sığınmacı Devrimi”[1] adlı kitabını okurken bunu bir kez daha idrak etmiştim. Kitapta dünyanın başka coğrafyalarındaki mülteci hareketliliğinin toplumları nasıl etkilediğine dair çalışmalar var ve açıkçası en azından adı ve alt başlığı ile benim için epeyce heyecan uyandıran bir kitaptı: Son Göç Dalgası Dünyayı Tümüyle Nasıl Değiştirdi?

Son yıllarda iyice yoksulluğun pençesine düşen ve bu sebeple AKP’ye oldukça kızgın Türkiye halkı içinde mültecilere karşı öfke dili yaygınlık kazanmış durumda. Örgütsüz geniş halk kitlelerinin sermaye ve iktidardan hesap soramayan karakter aşındıran çaresizliği ülkedeki en zayıf ve korunaksız halkaya yöneliyor. Bu durum, tarihin pek çok tecrübesinin tekrarıdır. Allah’ın arz ve mülkünü gücü oranında çevrelemek isteyen herkes, her kademedeki kişi ya da gruplar, o zayıf halkanın imhasıyla işlerin düzeleceği zehabına kapılıyorlar ama bunun böyle olamayacağını biraz dikkatli bir şekilde dünyaya, iktidar ve sömürü ilişkilerine bakabilseler esasen görebileceklerdi lâkin hâl-i hazırda köreltilmiş bilinçlerinin kurbanı olmayı tercih ediyorlar.

Az önce bahsettiğim kitap, çok hoş dokunuşları hikâye etse de benim baktığım pencereye pek odaklanmıyor. Türkiye’de özellikle Suriyeli mültecilere yönelik öfkenin tam olarak görüp kavrayamadığı, önümüzdeki on yıllar içinde büyük bir ihtimalle bütün dünyayı alt üst edecek bir mülteci hareketliliği söz konusu olacaktır. Sadece savaşlar yüzünden değil -elbette o neden hep sürecektir- iklim krizleri gibi başka sebeplerle de kitlesel mülteci hareketlilikleri bütün dünyayı, özellikle kuzey ve batı coğrafyalarını etkileyecektir.

Büyük kuraklıkların hüküm sürdüğü ve nüfus yoğunluğunun had safhada olduğu İran-Afganistan-Pakistan-Hindistan hattından ve elbette Afrika’dan yüz milyonlarca insan önümüzdeki on yıllar içinde işaret ettiğimiz güzergâhlara yönelecektir. Küresel ısınmayla birlikte tarım için elverişli hale gelecek Sibirya mıntıkası ile kaçınılmaz olarak Avrupa coğrafyası bu yönelişlerden etkilenecektir.

Bütün bunlardan dünyadaki kurulu düzenin köklü ve sarsıcı bir şekilde etkilenmesi mukadderdir. Bu sürçte kurulu düzen(ler) bence ağır bir darbe alacak ve hatta yok olacak. Bu insan hareketliliğinin önünde herhangi bir siyasi gücün durabileceğini zannetmiyorum. Ulus devletlerden müteşekkil dünya düzeni için en büyük tehdit budur. Halkımızın ve siyasetçilerin çok büyük oranda bu gerçeğe yabancı oluşları şaşkınlık vericidir. Irkçılık ateşini harlayarak sorun çözeceklerini zannedenler bütün halklarla birlikte nasıl bir geleceğe uyanacaklarının şu an hiçbir şekilde ayırdında değiller.

Mültecilerin bu hareketlilik içindeki tarihsel rolleri bağlamında bazı çevrelerin yanlış bir şekilde “mültecilik” yerine “muhacirlik” kavramını öne çıkarttığını, bunun siyasal olandan kopukluğu, özne yerine nesne oluşu imleyen, edilgen hâline değinmekte fayda var. Muhacirlik, İslam tarihindeki eşsiz örneklikte de görüleceği üzere kurucu misyonu beraberinde taşımayı içkin bir kavramsallaştırmadır. Hicret kavramıyla birlikte okunduğunda fevkalâde devrimci bir pozisyonu karşılar fakat mültecilik sığınma maksatlıdır. Kurucu bir öz taşımaz. Güvende olana kadar sığınmaya dönük arayışın peşinden gitmeyi, o menzile varıncaya değin hareketli olmayı ifade eder. Muhacir, ileri ya da geri; olmadı başka bir tarihsel misyon, ayrım gözetmeyen bir bilinçliliği ifade eder. Yerellerdeki devrimci güçlerle irtibatlıdır. Onları da başka küresel direniş ağlarına bağlar, hepsini birbiriyle irtibatlandırır. İşte az önce bahsettiğim kitapta da bu yetersizlik vardı ve “devrim” diye nitelediği şey kendiliğinden gerçekleşen birtakım güzelliklerdi ve onlar da çoğu zaman sistem içi değişim ve dönüşümlerdi.

Mülteciliğin muhacirliğe evrildiği aşama bambaşka bir geleceğin işaret fişeği olacaktır. Bu, unutulmasın. Bunun mümkün pek çok yol ve usûlü vardır.  Mültecilik bahsinde bu perspektifin derinlemesine, etraflıca tartışılmasını ilgili taraflardan bekliyorum doğrusu.

Ülke içi ve dışında mülteci ya da muhacir kitle, grup ya da kişilerle ortak iş yapanların, farklı çalışmalar yürütenlerin bu siyasal hedefi nazar-ı dikkate almaları lüzumu vardır. Suriye savaşının yarattığı yıkımın faturasının hesabını ilgili mercilerden sormayı da ihmal etmeyecek mülteci veya muhacir çalışmalarına ihtiyacımız var. Buralardan yola çıkarak bu vesilelerle dünyanın nasıl değiştirilip dönüştürüleceğine dâir yol haritaları oluşturmaya gayret eden perspektifler olmazsa onca emek yine egemenlerin inisiyatiflerine bırakılmış olacaktır. Memleketteki organizasyon ve saha gerçekliği bunu bize bağıra bağıra söylemektedir.

İslami hareket(ler) dolayımında irade beyan etmek isteyenlerin yerel ve küresel sorumluluğu bu mesele çerçevesinde oldukça ağırdır ancak buradan bunca ağırlığa rağmen bütün yeryüzü halklarını rahatlatacak ve gerçekten “devrim” diye anılabilecek büyük neticeler devşirilebilir. Bunun için titiz çaba ve organizasyonlara ihtiyacımız var.

[1] Marc Engelhardt, Sığınmacı Devrimi – Son Göç Dalgası Dünyayı Tümüyle Nasıl Değiştirdi?, YKY, 2020

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yozlaşma ve Çürümeye Karşı İmanî Gerilim ve Hassasiyet

Yayınlanma:

-

Allah bu ilâhî kelamda size buyurmuştur ki ne zaman Allah’ın mesajlarının inkâr edildiğini ve onların hafife alındığını duyarsanız, başka şeyler konuşmaya başlayıncaya kadar bunu yapanların yanından ayrılmalısınız, yoksa kesinlikle onlar gibi olursunuz. Bakın, Allah, ikiyüzlüleri hakikati inkâr edenlerle birlikte cehennemde toplayacaktır, onlar ki, sadece başınıza gelecekleri görmeyi beklerler: Böylece, eğer Allah’tan size bir zafer ihsan edilirse, “Sizin yanınızda değil miydik?” derler; hakikati inkâr edenlerin şanslarının yaver gittiğini görünce de [onlara dönüp]: “Şu müminlere karşı sizi savunarak sevginizi hak etmedik mi?” derler. Ama Allah, Kıyamet Günü aranızda hükmünü verecek; ve hakikati inkar edenlerin müminlere zarar vermelerine asla izin vermeyecektir. (Nisâ Sûresi, 140-142)

Daha çok siyasal bir tavır olarak algılanan bu ayetler hakikatte bambaşka bir bağlama işaret etmektedir.

Kur’an mesajının alaya alınması nasıl mümkün olmaktadır? Elbette farklı usullerle…

Doğrudan, hakaretâmiz beyanlarla yapılabileceği gibi bu eylemler, birçok dolaylı usulle de yapılabilir, dünya tarihi boyunca da yapılagelmiştir.

Cenâb-ı Hak, neyi vurguluyor peki burada? Meselenin künhü nedir?

Yozlaşma ve çürümeye karşı Müslümanca bir duruşa davet ediyor Kur’an. İç içe geçilmiş toplumsallıklarda dikkat edilmesi gereken çok temel bir hususiyetle karşı karşıyayız burada ve tam olarak da içinden geçtiğimiz dönemselliğe esastan bir dokunuş yapılıyor vahiy tarafından.

İdeolojik/itikadî hassasiyet ve gerilim, yoz ve çürümüş ortamların tesiriyle aşınabilir. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde bunu iliklerimize kadar hissettik, ikna olacak seviyede gözlemlerde bulunduk.

Ayet, siyasal bir tepki ve tavrı fazlasıyla elbette içkin ancak burada bambaşka bir pozisyona işaret edilmektedir. Çok daha kuşatıcı bir çerçevede akıp giden egemen çürüme ve yozlaşı havasının, yaşam tarzının Müslümanları içten içe nasıl zayıf düşürebileceği, düşürdüğü gerçeğini tesirli bir şekilde ortaya koyuyor.

Bir yandan da toplumsal münasebetleri kökten ve hayatın bütün alanlarını kuşatacak şekilde yasaklamıyor ayetler, buna dikkat edilmeli. Belli bir ölçüye davet ediyor. O ideolojik/akidevî gerilim ve duyarlılığa… O tutumun kaybedilmesinin neticesinde vahiy, mü’minlerin, -Allah muhafaza- “kesinlikle onlar gibi olacağına” işaret ediyor.

Münafıklar ya da başkaları, hiç önemli değil. Bu kişilerin niyet ve amaçlarını kestiremediğimiz durumlar olabilir ancak “Allah’ın mesajlarının inkâr edildiğini ve onların hafife alındığını duyarsanız” hâlini pek kolay bir şekilde tespit edebiliriz.

Bu hâl, alternatif siyaset diye tanımlanan siyasi hareketler bünyesinde, farklı platformlarda, gündelik hayatın herhangi bir ânında karşımıza çıkabilir. Bu hâllere karşı büyük bir hassasiyet ve özen sahibi olunmalıdır. İslami söylemin, mesaj ve ilkelerin aldığı her yara hakikatsizlik çukuruna yuvarlanmak demektir. Bunun tarihsel aşamalarda tecrübe edildiğini okuyup öğrendik, şimdi de kendi hayatımızda bizler tecrübe etmekteyiz.

Müslümanların siyasal pozisyonlarındaki netlik ve kararlılığın nasıl mümkün olabileceğine dair temel ölçütlerden birini vermektedir bu ayetler. Allah’ın mesajlarının inkâr edilmesi ya da hafife alınmasının biliyoruz ki farklı yöntemleri vardır. Bunlar fevkalâde ciddi usullerle de mümkün olabilir, icra edilebilir.

Tevhid-şirk, iman-küfür, adalet-zulüm çelişkilerinin neşv ü nemâ eylediği zeminlerde vahiyle donanmış bilinçlerin yapması gerekenler bellidir. Vahyî ilkelerin aşındırılmasına izin verildiği ya da o süreçlerin bir şekilde meşrulaştırıldığı dönemler mü’minler için yıkımın başladığı anlar olacaktır.

Siyasal alandaki teorik ve pratik çabalardan başlayıp çürümüş, ilkesiz ve sorumsuz ortamlara/münasebetlere uzanan geniş yelpazenin her bir katmanı bu yazıdaki endişenin muhatabıdır ve yozlaşmanın bir bütün olarak vücut bulduğu açıkça görülebilir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM