Connect with us

Yazılar

Sermayenin Tahakkümü Ne Zaman Bitecek? – M. Murat Muratoğlu

Yayınlanma:

-

Tahakküm, verili bir hiyerarşik yapının üstünün alttakilerin sınırlarını ve rollerini belirlediği ve dışına çıkmaya çalıştıklarında cebrî ve gayri cebrî araçlara başvurduğu ilişki biçimidir. Mevcut dünyamızdaki ilişkisellikler kompleks tahakküm ilişkilerinin ve kopuşların bir akışıdır. Tarih de böyledir, toplum da. Vâr olan toplumsal ilişkilerin merkezinde ise “mal-hizmetler” üzerinden tanımlanan ama günümüzde kapitalizmin geç evre formasyonlarının ortaya çıkması ile her şeyin bir değişim değeri ürettiği sürece metalaşabileceği bir ilişkisel teşekkül halini almış olan “neoliberal kapitalizm” vardır. Artık değişim/mübadele her an her yerdedir. Demek ki sermaye görünmez olmuş ve her yere sızmıştır.

Mübadele ve meta, kapitalizme ruhunu veren iki temel kavramdır. Meta, temel olarak değişim/mübadele için üretilen, sonuçta sermayeye dönüşüp yeniden üretilebilen herhangi bir ürün, hizmet ve artık günümüzde şeydir. Mübadele ise sermaye birikiminin ve sermayenin yeniden üretimin temel aracı olan toplumsal ilişki biçimidir. Açlık, giyinme, ısınma, barınma gibi ihtiyaçlar ya da moda, sosyal statü, zevk, haz gibi insani ve sosyal durumlar insanları mübadeleye meyl ettirir. Kapitalist “pazar” mübadelenin yapıldığı yerdir. “Sermaye -> Meta -> Sermaye” döngüsü buradaki başat döngüdür. Günümüzde pazar en küçük bir “chatleşmeye” kadar genişlemiş durumdadır.

Kapitalist toplumsal oluşla ile ilgili bir diğer temel kavram ise “emek”tir. Emek, tabiri caizse kapitalist ilişkilerin ruhunun var olmasının temel koşulu olan bedendir, maddedir. Kapitalist üretimin ön koşulu kompleks emek süreçlerine katılacak geniş yığınları oluşmasıdır. Bu da ancak bir mülksüzleştirme, üretim araçlarından geniş kitleleri uzaklaştırmak ile mümkündür. Bu mülksüzleştirme dalgaları “proleter” işçi sınıfını oluşturur. Proletarya terimi,  Roma Hukuk Sisteminde mülkü olmayan ve oyları en değersiz olan “vatandaş” grubundan gelmektedir. Proleterler, yaşamak için emeklerini pazara bir meta olarak sunmak zorunda olan emekçilerdir. Böylece temel yaşam gereçlerini elde ederler. Günümüzde her türlü ekonomik spekülasyona, ideopolitik saptırmalara rağmen dünyayı ayakları üzerinde taşıyan beden, emekçi sınıfların bedenidir.

Neoliberalizm ise sermaye için uçsuz bucaksız sınırsızlaşma tahayyülüdür. Bu sınırsızlaşma özellikle sanayi-sonrası toplumlarda üretilen arzın karlılığının sınırlılar içinde daralması riskine karşı elzemdir. Toplumların ve insanların “sınıfsal” sınırlar içinde davranmasının karlılık için oluşturduğu risklere karşı elzemdir. Bu yüzden Şikago Oğlanlarının Şili’de Pinochet darbesiyle beraber iktidara geldiklerinden bu yana “neoliberal iktidar”ın ve tahakkümün kurulumunu iki ana ayak izlemiştir. Birincisi yapısal, keskin hatlarıyla ekonomik olan ayak; diğeri ise tüm neoliberal fantezilerin ve ütopyanın aksi olan ideopolitik ayak.

Yapısal adımların muhtevası; sermayenin hareketini sınırlayan her faktörün ortadan kaldırılmasını, kamunun ekonomik faaliyetinin sınırlandırılmasını, kamu maliyesinde yük olarak görülen sosyal haklara yönelik harcamaların kesilmesini, özelleştirmeleri, emeğin örgütlülüğünün kırılmasını, güvencesiz esnek çalışmanın yaygınlaşmasını, su/sahiller/otoparklar gibi müştereklerin bile özelleştirmesini içeren kapsamlı “ekonomik reformları” içerir.

Ve ideopolitik tutumu ise katı, keskin bir anti-kolektivist, toplum karşıtı, toplumsal dayanışmanın ve ağların tamamına karşı yıkıcı bir zorbalık ve diktatörlüktür. Neoliberal programcılar, programlarındaki  “özgürlük”, “bireyselleşme ve kendini gerçekleştirme”, “Açık ve Şeffaf Bir Toplum” gibi vaatlere ve bazen fazlasıyla gülünç olabilen derin inançlarına karşın gerçekte Milton Friedman gibi fikir babaları otoriter diktatörlükler olmadan neoliberal programlara karşı oluşacak toplumsal direnci kıramayacaklarının farkındaydılar ki, neoliberal dönüşümler dünyanın her yerinde zorbalıkla -zorbalık yasal süreçler de olabilir- ve genelde güçlü anti-demokratik rejimlerin eliyle olmuştur. Thatcher ya da Pinochet ya da Kenan Evren arasında fark eden şey siyasetin sahnesiydi ve siyasal kültürün araçlarıydı. Thatcher’ın ya da Reagan’ın bu zorbalıkları, saldırılarının nasıl ve neden seçmen desteği aldığı ayrı bir başlığın tartışma alanı olmalıdır.

Kaldığımız yerden devam edelim. Otoriter baskıcı rejimlerin yerleştirdiği kanunların yanında neoliberal bir ideopolitik kurulum için yeni kültür politikaları da gerekliydi. Neoliberal kültür “atomizasyonun” kültürüdür. Kişiler sınıfsal ya da kimliksel herhangi bir varoluşun dışında sadece “kişidirler.” İnsanının mevcûdiyetini bağlamsızlaştıran bu yaklaşım yoksulluğun ya da zenginliğin yine “birey” ile ilgili olduğu mitinin bir devamıdır. Aslında klasik liberalizmden daha radikal ve mitik bir bireyciliğe sahiptir. Herkes kendisinin “patronu” ve “efendisidir”. Herkes bir “girişimcidir.” Girişimci ideal tipi “birey” en iyi şekilde açıklar. Bu söylem içinde girişimci fırsatları okuyan, risk alan, yeni şeyler üreten ve bunun üzerinden toplumsal ve bireysel fayda üreten kişidir. Toplumsal refahımızın ve mutluluğumuzun kaynağıdır. Öyleyse bir girişimci olamadıysanız bu sizin sorununuzdur. Ama yine de efkârlanmayın, bu cömert ve hayırhah insanların “yarattığı” işlerde çalışıp sizin için ürettikleri mutluluğu ve refahı satın alabilirsiniz.

Elimizdeki yapıya bakarak diyebiliriz ki sermaye neoliberal kapitalist toplumda tahakkümün esas aracıdır. Toplumsal dinamikleri dayatan ve belirleyen yapının can suyudur. Ve bugün en küçük ilişkimize bile sızmış durumdadır. Peki, bu tahakküm daha ne kadar sürecek? Tarih, toplum, insan, doğa heyecan verici bir akış içinde diyalektik yapılardır. Bugün bu tahakkümün sona ereceğini bilmemizin bir “kehanet” ortaya atmamızın nedeni bir “mehdilik” ve ulûhiyet iddiası değildir. Sonu gelmez sanılan krallıkların ve imparatorlukların yattığı tarihin mezarlığında toplumsal ilişkilerin sürekli dönüştüğü ve tahakküm sistemlerinin sürekli yıkılıp yenilerinin kurulduğu ortadır. Önemli olan bu tahakkümün çöküşünün bize neler getireceği ve buna hazır olup olmadığımızdır. Çünkü tahakküm sistemleri politik yapılardır. Politik bir varoluşu olan insanın ve insan toplumlarının ise politik doğası ilişkisel bir zorunluluktur. Yani yıkılan, eriyen, çöken her yapıyı yeni ya da eski yapılar takip eder. Politika boşluk kabul etmez ve etmiyor. Bugün neoliberal ilişkilere karşı tepkisel olarak yükselen hareketler özellikle milliyetçi ve kimlikçi kolektivizmler hatta bazı koşullarda neo-faşist hareketler olarak politik alana dair yeni tahakküm ilişkileri ve yeni sermaye ilişkileri getiriyor. Burada hem eski hem de yeni şeyler var. Belli neoliberal kavramlar hala norm olarak ele alınıyor ama özellikle “ulusal burjuvazinin” yeniden güçlendirilmesi ve yeniden sanayileşme temel bir gündeme dönüşüyor. İşsizlik-güvencesizlik yeniden toplumsal sorunlar olarak ele alınırken genelde bu hareketlerin yanlış aktarımı yabancı düşmanlığıyla bu konuları bir arada anıyor. Sermaye yapısının keskin şekilde ulus-ötesi şirketler lehine değiştiği son 40-50 yılda bu tepkisel sağ milliyetçi popülizm gerileyen neoliberal tahakkümün yerini doldurmaya hevesleniyor. Artık neoliberaller sınırları istediği gibi çizemiyor ama burada umut görebilmemiz için sınırları kimin zorladığı gerçeğine de bakmalıyız? Cevabımız maalesef  “bu fetret devrinin canavarlar doğurduğu…”*

Ek olarak neoliberalizmin gerilemesinden bahsetsek de tamlamanın tamlanan kısmına fazla değinmedik: “Kapitalizm.” Kapitalist ilişkilerin dönüştüğüne dair emarelerimiz olsa da kapitalist tahakkümün dinamik yapısı ve sınırları ne kadar dirençli olduğunu ortaya koyuyor. Yine de “tarihin sonunun” kapitalizm ile gelmediği artık geniş kesimlerce biliniyor. Bugün kapitalist ilişkilerin gerginleştirdiği pek çok krizin mevcudiyeti kapitalizmin ürettiği tahakküme karşı en yakın değişim olasılığı gibi duruyor. Burada yalnızca eklenmesi gereken şey kapitalist köhne tahakküm sadece kendi sonunu değil insan türünün de sonunu yaklaştırıyor. Ekolojik kriz, finans sistemindeki olası çöküş ya da gergin toplumsal yapılardaki akut patlamalar… Ama insanlığın tarihi bize yine beklenmedik sıçramaların varlığının farkında olmak gerektiğini hatırlatıyor. Bugün dünyanın her yerinde insanlar mevcut ilişkiselliğin basıncına karşı her gün daha fazla ayaklanıyor. Occupy Hareketinden İklim Hareketine, Küresel Çiftçi ve İşçi Örgütlerine kadar dünyada alternatif bir arayış sürüyor. Politik arayışlar daha fazla hareketin ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu hareketler ne kadar bugün dünyamıza hâkim tahakküm biçimini değiştirmeye muvaffak olamayacak durumda olsa da değişim her an varoluşu bize bir gerçeği hatırlatmalı. Varlık, bir akış ve süreklilik içinde dönüşen bir yapıdır. Sabit ve mutlak bir tahakküm ve ilahlık iddiasını hiçbir insan ve insandan neşet eden yapı savunamaz.

Ayrıca bir gerçeği daha hatırlamamız gerekiyor: Sermayenin ulus-ötesi tahakkümüne karşı ulusal talepler ve hareketler sadece ağrı kesici etkisi yapıyor. Yarın için bu hodbin, kof ve narsist tahakküme karşı adil, hakkaniyetli, eşitlikçi bir geleceği savunacak isek bu temelde uluslarası ilişkiler üzerinden de hazır olmamız gerekiyor. Yeryüzünde adaletsizlik ve çelişkiler her geçen gün derinleşiyor. Eğer uyursak geleceği de kaçırırız.

*Antonio Gramsci’ye atfedilen “Eski ölüyor, yeni ise doğamıyor. Bu fetret devrinde ise zaman canavarların zamanıdır.” cümlesine atıf.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Fevziye Abla (Şenoğlu) ve Ahmet Abi (Örs) – Serhat Altın

Yayınlanma:

-

Malum, geçtiğimiz günlerde NATO zirvesi denen ihanet zirvesi bahane gösterilerek birçok insan geçerli bir gerekçe gösterilmeksizin çok çirkin bir şekilde şafak operasyonlarıyla evlerinden gözaltına alındı ve ihanet zirvesi bitene kadar da serbest bırakılmadı, daha sonra adli kontrolle serbest bırakılan dostlarımızın birçoğunun da telefonuna el konuldu. Gözaltına alınan kişilerden ikisi Ahmet abi ve Fevziye abla. (Bu yazıda ikisi üzerinde duracağım. Bu, elbette ki diğer arkadaşları arka plâna atmak anlamına gelmiyor! Bedel ödeyen, hakikatin peşinde olan tüm dostlarımızın mücadelelerini tek tek selamlıyorum.)

Bahsettiğim iki şahsiyetten biri Ahmet abi…Ahmet abiyi her an, her yerde görmek mümkündür, nerede ararsanız oradadır Ahmet abi. Gerek 1 Mayıs eylemlerinde gerek Filistin eylemlerinde gerek öğrencileriyle ve öğretmenleriyle dayanışma içerisinde gerek emekçilerin hak arayışında gerek Hrant Dink anmalarında…  Nerede bir toplumsal muhalefet, hakikat ve adalet arayışı varsa Ahmet abi oradadır. Onu tanıyan kişilerin ilk danışacağı kişilerden biridir Ahmet abi. İslamî çevre içerisinde Ahmet abi, kendine has ve özgün bir duruşuyla nadide bir şahsiyettir. Edebiyatçı oluşunun da verdiği özgünlükle sürekli üreten ve bunu sahaya da yansıtan, sürekli meydanlarda olan, meydanın nabzını tutan, özellikle İslamî çevrelerde alışılmışın dışına çıkan ve merak uyandıran eylemleriyle dikkatleri hemen üzerine çeken, organize ettiği eylemlere katılan arkadaşlara, oracıkta büyük bir şaşkınlıkla “Çok farklı bir eylemdi!” dedirten, hakikati ne pahasına olursa olsun eğip bükmeden muktedirlerin yüzüne söyleyen ve bunun bedelini de ödeyen parhesist bir şahsiyet Ahmet abi! Özellikle Aksa Tufanı ile tabiri caizse gece gündüz sahadaki koşuşturmalarına, emeklerine tanıklık ettik, şahidiz. Çok şey anlatılır, yazılır ancak en azından bir teşekkür mahiyetinde dahî olsa şahitliğimizi bu yazıyla kısaca not tutarak Ahmet abiye selamlarımızı iletiyor, meydanlarda omuz omuza dayanışmamızı büyütüyoruz.

Diğer bahsetmek istediğim şahsiyet ise Fevziye abla… Fevziye ablanın ismi geçince hep şu soruyu soruyorum kendime: “Koskoca Adana’da Fevziye abla ve arkadaşları dışında gerçekten hiç delikanlı yok mu?” Adana’da nereye gidersek gidelim Fevziye abla ile karşılaşmak mümkün. Karşılaştığınız an kaçarınız yok, illâki sizi alıp o sıcak muhabbetiyle birlikte ikramlarını sunacak! Adana’ya gidecek olanların ona uğramadan ayrılmaları kesinlikle büyük bir eksiklik olur. Bu arada Fevziye abla da Ahmet abi gibi edebiyat öğretmeni. O da Ahmet abi gibi sahayı teneffüs eden, meydanları çok iyi bilen biri. Fevziye ablayı bir bakarsınız İncirlik önündeki protestolarda, bir bakarsınız savaş tanklarına attığı taşlarla, bir bakarsınız Ceyhan’da nöbette, bir bakarsınız siyasi partilerin önündeki protestolarıyla, bir bakarsınız İnönü meydanındaki mazlum halklar için açtığı dayanışma çadırında, bir bakarsınız öğrencisiyle çalışma masasında görebilirsiniz. Nerede değil ki? Gıpta edilecek bir şahsiyet! Ben Fevziye ablayı şu şekilde tanımlıyorum: “Tek başına bir ümmet!” Fevziye abla gerek eylemleriyle gerek söylemleriyle hakikat neyse ve bunun bedelini hiç düşünmeden dile getiren ve eyleyen bir başka parhesist kişiliktir. Onun da mücadelesine tanığız! Bu yazı aracılığıyla mücadelesini selamlıyor, kendisine teşekkürlerimizi iletiyoruz.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Gözaltılarla Kanıtlanmak İstenen NATO Muhipliği ve 6. Filo Hayaleti

Yayınlanma:

-

Türkiye’nin 1952’den bu yana süren NATO üyeliği, Ankara’da 36.sı yapılan zirve ile misyon itibariyle yeni bir evreye girmiş görünüyor ve anlaşılan o ki Türkiye, bu misyon için oldukça istekli!

Türkiye’nin “NATO’nun savaş üssü olduğuna dair iddialar[1] maalesef yıllar içinde adım adım ete kemiğe büründü. Önümüzde oldukça açık bir tablo var: Kuzeydeki Ukrayna-Rusya savaşı, doğuda ABD-İsrail’in son iki yıldır aralıklarla devam eden İran saldırıları ile Çin’le yakın geleceği alabildiğine meşgul edecek Çin’le rekabet ve son olarak Batı Asya’nın pek çok yanına yayılmış İslamî direniş hareketleri ile bütün bunların karşısında ABD öncülüğünde ve koçbaşı olarak vazifelendirilen İsrail’in pervasızlığında vücut bulan saldırganlıklar…

Uzun Suriye savaşının ulaştığı nihâî aşama ve Suriye’de konuşlanan yeni rejimin ABD-Türkiye hattındaki ortaklığı, Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılma plânları ile Gazze’de süregiden soykırım ve elbette bağlantılı olarak Filistin meselesi, bölgedeki ana yarılma hatlarının geleceğine dair bize bir fikir sunuyor.

Türkiye’nin eski bir NATO müttefiki oluşu, NATO unsurlarının ülkemizin dört bir yanına öteden beri konuşlu oluşları, yukarıda sunmaya çalıştığım tabloda Türkiye’nin asla pasif olmayacak bir role sahip olmasını zaten beraberinde getirecekti ancak meselenin burada asıl mühim olan yanının sıradan bir rol üstlenmek değil de oldukça arzulu bir pozisyon kapma/öne çıkma refleksinin abartılı görünüşüdür.

Beykoz’a NATO deniz unsurunun yerleşmesi ve Adana’da NATO kolordusunun kurulması, yukarıda resmetmeye çalıştığım tabloyu maalesef daha da anlamlı hâle getirmektedir ancak bu iki NATO unsurunun ikamesi, ülkede yeterli ilgiye mazhar olamamıştır. NATO Kürecik radarının kurulduğu dönemde kısmî protesto ve kampanyalar yürütülse de[2] yine genel anlamda bunların yeterli düzeyde seyrettiğini söylemek oldukça zor. Beykoz ve Adana’daki unsurlar için o kadarını bile söyleyebilecek durumda değiliz maalesef!

“Köpeksiz köyde rahatça köteksiz dolaşan” emperyalistler, iş birliğine oldukça sevdalı müttefikleriyle iç içe geçmiş geniş “potansiyel ve fiilî tehdit” dairelerine matuf ve Türkiye’nin hâl ve istikbâlini ileri seviyede etkileyecek konumlandırmalar yapıyorlar. Kuzeydeki NATO-Rusya savaşı diyebileceğimiz savaşın neredeyse doğrudan aktörü olmaya sürüklenmek gibi bir tehlikenin kapıya dayandığını söylemek abartı olmasa gerek. ABD-İsrail’in İran saldırılarında NATO istihbarat uçaklarıyla Kürecik radarının aktif rolü ve iktidarın İran saldırılarından dolayı ABD ve Trump’a herhangi bir kınama ya da tepki eyleminde bulunmaması, oldukça düşündürücü ve yeni dönem rol dağıtımındaki beklentileri bakımından dikkate değerdir. İsrail’e çalışan BTC petrol boru hattı gerçeği ile ticarî faaliyetlerini bir kenarda tutarak Türkiye’nin İsrail’le üst düzeyde yürüttüğü propagandatif kınayıcı dilinin ittifak içinde alan kapma bağlamında değerlendirilmesi pekâlâ mümkündür.[3]

Evet, buraya kadar anlattıklarım hatırlatıcı bir toparlamadır lâkin bırakalım emperyalist blokla uzun süredir müttefik olma hâlini, henüz pratiğe aktarılmaya çalışılan adımlar bile yeterli tepkiye, eleştiriye değer görülmüyor. İslâmî çevrelerin üzerine yapışan 6. Filo hayaleti[4], yeni dönemde derinleşerek sürüyor.[5] AKP iktidarı ile neredeyse son çeyrek yüzyıla ulaşan çok boyutlu iç içe geçişlerin neticesi olarak mezkûr çevrelerin büsbütün onay ve aklama makamı konumuna ulaştıklarını 36. NATO zirvesi dolayımındaki tutum ve izahları nedeniyle bir kez daha gördük. Ankara’yı hayalet kente çeviren ultra abartılı sözüm ona güvenlik (!) tedbirleri; katil ve Epstein sapkını Trump ile ona eşlik eden NATO çetesinin huzuru için hiçbir hak ve hukuk tanımaksızın muhtemel protestoları engellemek maksadıyla kendi halkını ev baskınları ile gözaltına alıp onları pervasızca hürriyetlerinden yoksun bırakan[6] bir siyasî otoriteyi haklılaştırmak, ikinci bir 6. Filo karanlığı olarak tarihe kayıtlanmıştır. Sol-sosyalist çevrelerle Müslümanlardan pek çok kişinin uğradığı bu hukuksuzluk, Türkiye’nin ana gündemlerinden olması gerekirken umarsızca görmezden gelindi.

“NATO füzelerinin ümmetin geleceğini vuracağına” dair beyanımız[7] bir yandan 1952’ye sabitlenmiş bir yandan da ucu açık bir geleceği işaretlemişti. Özellikle İslamî hareketlerin emperyalizme karşı özgürleştirici fiilî ve fikrî bütün çabalarını muhasara etmek, bu füze sembolüyle küffârın temel maksat ve motivasyonu olarak belirginlik kazanmaktadır. Bu büyük tuzağa kimi zaman “Sovyetler-komünizm” kimi zaman da ne oldukları belirsiz “kazanımları korumak” kaygılarıyla düşmek, neredeyse gönül rahatlığı ile tercih edilmektedir. Başka yazılarda tekrar tekrar değerlendirilmesi gereken bu çürümüşlüğün aşılması ne kadar mümkündür bilemiyorum doğrusu!

Osmanlının son birkaç yüzyılında Batılı büyük güçler arasında güttüğü denge politikaları ve borç ilişkisi ile varlığını devam ettirme çabasının bir benzerini Cumhuriyet döneminde, özellikle de AKP iktidarında çarpıcı bir şekilde gördük. Ülkenin husûsen ekonomik çöküşünü Batılı müttefiklere yaslanarak geçiştirmeye çalışan iktidarın yapıp ettikleri, yazının başından beri vurgulamaya çalıştığım “arzu”nun gerekçelendirilmesinden başka bir şey değildir. Süleyman Demirel’in “70 cent’e muhtacız!” itirafını yapmayan kabadayılıkla NATO zirvesinde Trump’ın İran’a saldırı emrine yine herhangi bir tepki vermeyen bağlılık ibretâmizdir!

Söz konusu tabloyu okumaktan acze düşmüş İslamcılığın (!) bir yandan sayısız siyer okumasından stratejik hakikat yerine yine kendi gibi acze düşmüş iktidara payanda olma vazifesi çıkarması da bu sürecin bir başka çarpıcı boyutudur. Hz. Peygamber ve arkadaşlarının zamanın iki büyük gücü Sâsânî ve Doğu Roma arasında herhangi bir denge arayışında bulunmadan tümüyle bağımsız bir söylemle insanlık tarihini yarmasını pratiğe taşıyamamak da bilinç ve iradelerin ne denli sakatlandığının acınası bir görüntüsüdür.

Sol-sosyalist çevrelerle bir kısım Müslümanın meselenin bam teline dokunan söylemlerle neredeyse bir ay boyunca NATO zirvesine karşı yürüttükleri muhalefet, yine de anti-emperyalist kararlılığın varlığı bakımından umut ve gurur vermiştir ve bütün bu yerel-küresel kuşatmaya karşı derinleştirilme potansiyeli taşımaktadır.

Dipnotlar:

[1] Türkiye NATO’nun Savaş Üssü Oluyor, NATO’ya, Patriotlara Hayır! – https://www.tokad.org/2012/12/01/turkiye-natonun-savas-ussu-oluyor-natoya-patriotlara-hayir/

[2] Kürecik Radar Üssü NATO’ya Devredildi – https://www.haksozhaber.net/kurecik-radar-ussu-natoya-devredildi-29783h.htm

[3]Ankara’daki NATO Zirvesi ve İsrail’le “Danışıklı Dövüş”ten İttifak İçi Alan Kapma Mücadelesine – Arif Karaçam – https://yenipencere.com/yazilar/ankaradaki-nato-zirvesi-ve-israille-danisikli-dovusten-ittifak-ici-alan-kapma-mucadelesine-arif-karacam/

[4] 6. Filo Günlerine Dönüş-Ahmet Örs – https://www.tokad.org/2013/01/24/6-filo-gunlerine-donus-ahmet-ors/

[5] NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık-Ümit Aktaş – https://yenipencere.com/yazilar/nato-somurgecilik-ve-muhafazakarlik-umit-aktas/

[6] NATO Zirvesi Tedbirleri: 4 bin 412 Gözaltı – https://www.diken.com.tr/nato-zirvesi-tedbirleri-4-bin-412-gozalti/

[7] Katil NATO’nun Füzeleri, Ümmetin Geleceğini Vuracak – https://www.tokad.org/2011/09/13/katil-natonun-fuzeleri-ummetin-gelecegini-vuracak-2/

Devamını Okuyun

Yazılar

NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Aslında bir Kuzey Atlantik İttifakı olan NATO, İkinci Dünya Savaşının ardından 500 yıllık sömürgecilik tarihinin aktörleri tarafından ve elbette sömürgeciliği sürdürmek için geliştirilen yeni bir kavramsallık çerçevesinde kuruldu. Genişleme sürecinde katılanlar ise yine Avrupa ülkeleri ve Kanada’ydı. Türkiye’nin bu resimdeki ayrıksı duruşu aslında kendi varlığının ikircimliğiyle ilgili; kendisi açısından Batılılaşmacı çizgisini halkına rağmen sürdürmek, NATO’cular açısından ise karşı bloğa geçişini önlemek için alınan/verilen iğreti bir kararla!

Türkiye’nin kimliği ve nerede durması gerektiği yüz yıllık bir istifham çünkü sonuçta o, Birinci Dünya Savaşında yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğunun varisi. Son yüz yılını yarı sömürge bir ülke olarak geçiren Osmanlı İmparatorluğu, dört yüzyıl Avrupa’yı baskı altında tuttuysa da sonuçta yenildi ve topraklarının çoğu (Cezayir, Tunus, Libya, Kıbrıs, Arap Ülkeleri…)  sömürgeci ülkeler (Fransa, İtalya, İngiltere…) tarafından işgal edildi. İsrail tarafından işgal edilen Filistin topraklarının akıbeti ise hâlâ meçhul.

Türkiye, kimliğini müphemleştiren son yüz yıllık tarihin akabinde, sömürgeleştirilmiş bir ülkenin varisi olarak stratejik bir hamleyle eklendiği jeopolitik haritanın dışındaki yegâne ülke. Ama onu her iki dünyanın baskısı altında tutan bu melez kimliğiyle, sömürgeci NATO ülkelerini konuk ederek 36. NATO toplantısına ev sahipliği yaptı. Bütün o şaşaa ise aslında o ikircimi üzerinden atamamışlığıyla da ilgili. Ankara’daki sivil hayat iptal edildi ve birçok muhalif gerekçesiz bir biçimde gözaltına alındı.

NATO’nun meşruiyeti ve işlevi ise öteden beri tartışılıyor. Buna karşı Türkiye’nin siyasal, dinsel ve kültürel konumu hakkında şimdiye değin konuşulmadıysa şayet özellikle aydınlar ve toplum, artık …mış gibi yapmayı bir kenara bırakarak Türkiye’nin kaderinin belirlendiği bu mesele üzerinde ciddiyetle konuşmaya başlamalı. Bu coğrafyanın, halkın yeri neresi, nasıl bir kültürel mirasa sahip ve toplum kendisini hangi kültüre atfetmekte? Kolonyalist NATO ülkeleri ve dekolonyalist ülkeler arasındaki gerçek yeri neresi? Zira Anadolu, öteden beri “Küçük Asya” olarak bilinir ve bu bölge tarih boyunca Avrupa ile Asya arasındaki bir çatışma alanıdır. Bir zaman Roma İmparatorluğunun işgaline uğramışsa da son bin yıldır Asyatik bir halk tarafından yönetilmekte.

Esasına bakılırsa da Anadolu, her iki hatta üç (Asya, Avrupa ve Afrika) kıtanın kesişme yerinde, arada bir coğrafyadır. Arada olmak ise arada kalmışlıktan ziyade ilişkisel bir işlevsellik anlamına gelir ki NATO coğrafyası açısından Türkiye, sınırda, doğudadır. Aslına bakılırsa onu bu kadar önemli kılan, ABD’nin daha merkezi bir üssünü, İran’ı kaybetmesi ve onu ikame çabasıdır. Zira Türkiye, öyle veya böyle, İslam dünyasının ikinci önemli ülkesi lâkin İran’ın devrimle kendi yerini kesinleştirmesine rağmen Türkiye hâlâ ikircimler içinde! Nitekim ABD-İsrail’in son İran saldırısı da buna dair bitmeyen öfkenin yeni bir patlamasıydı. Ama burada ABD’nin eşlikçisi Türkiye değil, İsrail’di. Türkiye ve bazı Körfez (Arap) ülkeleri ise bu kez kelimenin tam anlamıyla arada kaldılar ve aslında üye olarak yer almadıkları NATO toplantısına da bu vesile ile gölge üyeler olarak iştirak ettiler.

Türkiye’yi “arada olmak”la “arada kalmışlık” arasında bir konuma sabitleyemeyen, bir yönden henüz yüz yıl önceki yenilgisiyle tam olarak yüzleşmiş olmaması iken diğer açıdan ise İran ile öteden beri sürdürdüğü bölgesel hegemonya mücadelesi ve İsrail ile ister istemez karşı karşıya geldiği stratejik gerilimdir. Öyle ki İsrail, Türkiye’nin bir sivil gemisine (Mavi Marmara’ya) uluslararası sularda saldırıp on kişiyi katlettiği, onlarcasını da yaraladığı halde, bu konu sessizce geçiştirildi. Buna karşı İsrail Gazze halkını acımasızca bombalarken onun can damarı olan petrol hattı asla kesilmedi hatta Ceyhan’dan Hayfa’ya petrol götüren gemilerin çoğu da Türkiye bandıralıydı.

Yeni durumda ise Türkiye, her iki ülkeye (İran, İsrail) karşı hegemonik mücadelesini sessiz bir biçimde, bir Sünni bloğu oluşturmaya çalışarak vermekte. İşte NATO ya da ABD ile olan ilişkilerinin stratejik düğüm noktası ise tam da burası. Daha birkaç yıl öncesine kadar, Fetullahçılık meselesi nedeniyle karşı karşıya gelinen ve hatta neredeyse BRICS ülkelerine dahil olunma noktasına kadar gelinen krizin geçiştirilmesi, bu tür bir stratejinin ürünü. Özellikle de İngiltere ile birlikte Suriye’de İran’ı ve Rusya’yı bertaraf eden hamle; duruşunu NATO’ya yakın kılan bir biçimde, o kararsızlıktan da çıkaran bir noktaya evrildi. Öyle ki NATO’nun günümüzdeki en önemli mücadele hattı olan Batı Asya hattı, yani İsrail-İran ve Ukrayna-Rusya savaşında Türkiye, bu mücadelenin örtük bir tarafı! Ukrayna’nın savunması Türkiye’den destek alırken İran-ABD savaşında ise Kürecik ve İncirlik üsleri, İran’ın aleyhine istihbarî ve lojistik faaliyetlerine kesintisiz bir biçimde devam etti.

Türkiye’nin son döneminde uzun süre iktidarda kalan Ak Parti ise gerilimli bir iktidar mücadelesine karşı sivil bir hegemonya oluşturmayı becerdi. Daha öncesinde İslami kesimde sadece Yeni Asyacılar ve Fetullahçıların ABD çizgisinde olmasına karşı, son yıllarda muhafazakâr dindarlar hatta birçok İslami vakıf ve cemaat de Ak Parti stratejisi çerçevesinde ABD’ci hatta NATO’cu bir çizgiye yöneldi. Kuşkusuz ki bunda İran’ın Suriye’de izlediği siyasetin de bir etkisi var ancak bölgedeki NATO destekli İsrail faktörüne karşı ABD yanlısı bir çizgiye geçiş, büyük ölçüde Ak Parti stratejisinin bir ürünü. Geçmişte de aynı tutum komünizm karşıtlığı üzerinden işletilirdi hatta 1969’da ABD gemilerine karşı yürüyen sosyalist öğrenciler de karşılarında bazı dinî cemaatleri bulmuştu.

Geldiğimiz noktadaki gidişatı asıl etkileyen âmil ise ne İsrail ne de İran etkisi! Asıl etken, yerel sağcı-muhafazakâr kültür ve iç siyasetin oluşturduğu hegemonyadır. Özellikle de sağcı, muhafazakâr ve İslami vakıf ve cemaatlere sağlanan çeşitli destekler ve imkânlar, ideolojik çekincelerin etkisizleştirilmesinde önemli bir pay sahibi. Nitekim NATO toplantısıyla ilgili olarak İslami Müzakere Girişimi adıyla yayımlanan ve son tahlilde lafı evirip çevirip hiçbir şey söyleyemeyen bir bildiride de -her ne kadar hoşnut olunamasa da- elindeki nimeti kaçırmak istemeyen bir ikircikliliğin kararına tanık oluyoruz. Yirmi yıl öncesine kadar İran İslam Devriminin hızlı birer destekçisi ve NATO’nun keskin karşıtı olan bu grupların, onca tedris ve mücadele sürecinden sonra geldikleri bu nokta ise doğrusu oldukça şaşırtıcı ve trajik!

Ne var ki bunlar kültürümüze çok da yabancı, sürpriz döneklikler değil. İktidarların halkı havuç-sopa tahakkümü altında terbiye ettiği bir geleneğin, siyasal ve kültürel kaypaklığın bir mahsulü. Batı ile Doğu arasında bir strateji üretmek yerine her iki dünya arasındaki dengeleri gözeten bir arada kalmışlığın trajik öyküsü. Beri yandan bu, Muaviye’nin sofrasının tadını Ali’nin ardında kılınan namaza yeğleyen, ulemayı iktidara ideolojik payanda kılan Sünni siyasallığın da bir öyküsü. Dolayısıyla da onca devrimci poz kesmenin ardından iktidara hem de sadece yerel değil, NATO’cu ve sömürgeci küresel iktidara boyun eğmenin ilahiyatı, dindar cemaatlerin sofralarında üretilen karşı devrimci ve uyumcu (aslına bakılırsa çıkarcı) bir teze dönüşmekte. Üstelik Trump, onca beklentilere rağmen somut hiçbir şey vadetmediği gibi İran’a karşı yapılan son saldırı talimatını da bütün sınırları zorlayarak Türkiye’deyken verdi! Bunun sembolik anlamının ise üzerinde ise hiç durulmadı.

İktidarın NATO’da oluşunu meşrulaştırmak için yapılan toplantıda istişare yerine müzakere demeyi tercih eden grubun (çünkü yukarıdan dayatılan bir talimatın istişaresi değil müzakeresi yapılabilir), onca laftan sonra bulabildiği yegâne gerekçe ise, şayet Türkiye NATO’daki yerini koruyamazsa onun yerine İsrail ikame edilir’miş tezi! İsrail’in böylesi bir gerekçeye ihtiyacının olmadığına ise İran-ABD/İsrail savaşında tanık olduk. Tüm NATO ülkeleri farklı biçimler ve dozlarda da olsa şer cephesinin yanında yer aldılar, yine de İran’ın direniş hattına boyun eğdiremediler.

Çocukları (beşikte tutulanları) kandırmaya matuf bu hiçbir şey söylemese de bir şey söyleyen bildirinin, tövbekâr devrimcileri getirdiği nokta ise oldukça açık: iktidarın nimetlerinden mahrum kalma endişesi! Bu nesnel endişe tüm öznel söylemleri bastırdığı için Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik konum da bu gibi nedenlerle hâlâ belirsizliğini ve o tipik arada kalmışlığını sürdürüyor.

İmdat Demir de eleştirmekte bu çelişkiyi: Küresel güç mücadelelerini ahlâkî ve siyasi bir muhasebeye tabi tutmak yerine, NATO’ya yönelik hamasî övgüler dizmek bağımsız düşüncenin değil, zihinsel teslimiyetin göstergesidir. İslamcılığın emperyal güçler karşısında eleştirel mesafesini kaybedip propaganda diline savrulması, fikrî tutarlılık ve ahlâkî iddia açısından ciddi bir çelişkidir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x