Connect with us

Yazılar

Sermayenin Tahakkümü Ne Zaman Bitecek? – M. Murat Muratoğlu

Yayınlanma:

-

Tahakküm, verili bir hiyerarşik yapının üstünün alttakilerin sınırlarını ve rollerini belirlediği ve dışına çıkmaya çalıştıklarında cebrî ve gayri cebrî araçlara başvurduğu ilişki biçimidir. Mevcut dünyamızdaki ilişkisellikler kompleks tahakküm ilişkilerinin ve kopuşların bir akışıdır. Tarih de böyledir, toplum da. Vâr olan toplumsal ilişkilerin merkezinde ise “mal-hizmetler” üzerinden tanımlanan ama günümüzde kapitalizmin geç evre formasyonlarının ortaya çıkması ile her şeyin bir değişim değeri ürettiği sürece metalaşabileceği bir ilişkisel teşekkül halini almış olan “neoliberal kapitalizm” vardır. Artık değişim/mübadele her an her yerdedir. Demek ki sermaye görünmez olmuş ve her yere sızmıştır.

Mübadele ve meta, kapitalizme ruhunu veren iki temel kavramdır. Meta, temel olarak değişim/mübadele için üretilen, sonuçta sermayeye dönüşüp yeniden üretilebilen herhangi bir ürün, hizmet ve artık günümüzde şeydir. Mübadele ise sermaye birikiminin ve sermayenin yeniden üretimin temel aracı olan toplumsal ilişki biçimidir. Açlık, giyinme, ısınma, barınma gibi ihtiyaçlar ya da moda, sosyal statü, zevk, haz gibi insani ve sosyal durumlar insanları mübadeleye meyl ettirir. Kapitalist “pazar” mübadelenin yapıldığı yerdir. “Sermaye -> Meta -> Sermaye” döngüsü buradaki başat döngüdür. Günümüzde pazar en küçük bir “chatleşmeye” kadar genişlemiş durumdadır.

Kapitalist toplumsal oluşla ile ilgili bir diğer temel kavram ise “emek”tir. Emek, tabiri caizse kapitalist ilişkilerin ruhunun var olmasının temel koşulu olan bedendir, maddedir. Kapitalist üretimin ön koşulu kompleks emek süreçlerine katılacak geniş yığınları oluşmasıdır. Bu da ancak bir mülksüzleştirme, üretim araçlarından geniş kitleleri uzaklaştırmak ile mümkündür. Bu mülksüzleştirme dalgaları “proleter” işçi sınıfını oluşturur. Proletarya terimi,  Roma Hukuk Sisteminde mülkü olmayan ve oyları en değersiz olan “vatandaş” grubundan gelmektedir. Proleterler, yaşamak için emeklerini pazara bir meta olarak sunmak zorunda olan emekçilerdir. Böylece temel yaşam gereçlerini elde ederler. Günümüzde her türlü ekonomik spekülasyona, ideopolitik saptırmalara rağmen dünyayı ayakları üzerinde taşıyan beden, emekçi sınıfların bedenidir.

Neoliberalizm ise sermaye için uçsuz bucaksız sınırsızlaşma tahayyülüdür. Bu sınırsızlaşma özellikle sanayi-sonrası toplumlarda üretilen arzın karlılığının sınırlılar içinde daralması riskine karşı elzemdir. Toplumların ve insanların “sınıfsal” sınırlar içinde davranmasının karlılık için oluşturduğu risklere karşı elzemdir. Bu yüzden Şikago Oğlanlarının Şili’de Pinochet darbesiyle beraber iktidara geldiklerinden bu yana “neoliberal iktidar”ın ve tahakkümün kurulumunu iki ana ayak izlemiştir. Birincisi yapısal, keskin hatlarıyla ekonomik olan ayak; diğeri ise tüm neoliberal fantezilerin ve ütopyanın aksi olan ideopolitik ayak.

Yapısal adımların muhtevası; sermayenin hareketini sınırlayan her faktörün ortadan kaldırılmasını, kamunun ekonomik faaliyetinin sınırlandırılmasını, kamu maliyesinde yük olarak görülen sosyal haklara yönelik harcamaların kesilmesini, özelleştirmeleri, emeğin örgütlülüğünün kırılmasını, güvencesiz esnek çalışmanın yaygınlaşmasını, su/sahiller/otoparklar gibi müştereklerin bile özelleştirmesini içeren kapsamlı “ekonomik reformları” içerir.

Ve ideopolitik tutumu ise katı, keskin bir anti-kolektivist, toplum karşıtı, toplumsal dayanışmanın ve ağların tamamına karşı yıkıcı bir zorbalık ve diktatörlüktür. Neoliberal programcılar, programlarındaki  “özgürlük”, “bireyselleşme ve kendini gerçekleştirme”, “Açık ve Şeffaf Bir Toplum” gibi vaatlere ve bazen fazlasıyla gülünç olabilen derin inançlarına karşın gerçekte Milton Friedman gibi fikir babaları otoriter diktatörlükler olmadan neoliberal programlara karşı oluşacak toplumsal direnci kıramayacaklarının farkındaydılar ki, neoliberal dönüşümler dünyanın her yerinde zorbalıkla -zorbalık yasal süreçler de olabilir- ve genelde güçlü anti-demokratik rejimlerin eliyle olmuştur. Thatcher ya da Pinochet ya da Kenan Evren arasında fark eden şey siyasetin sahnesiydi ve siyasal kültürün araçlarıydı. Thatcher’ın ya da Reagan’ın bu zorbalıkları, saldırılarının nasıl ve neden seçmen desteği aldığı ayrı bir başlığın tartışma alanı olmalıdır.

Kaldığımız yerden devam edelim. Otoriter baskıcı rejimlerin yerleştirdiği kanunların yanında neoliberal bir ideopolitik kurulum için yeni kültür politikaları da gerekliydi. Neoliberal kültür “atomizasyonun” kültürüdür. Kişiler sınıfsal ya da kimliksel herhangi bir varoluşun dışında sadece “kişidirler.” İnsanının mevcûdiyetini bağlamsızlaştıran bu yaklaşım yoksulluğun ya da zenginliğin yine “birey” ile ilgili olduğu mitinin bir devamıdır. Aslında klasik liberalizmden daha radikal ve mitik bir bireyciliğe sahiptir. Herkes kendisinin “patronu” ve “efendisidir”. Herkes bir “girişimcidir.” Girişimci ideal tipi “birey” en iyi şekilde açıklar. Bu söylem içinde girişimci fırsatları okuyan, risk alan, yeni şeyler üreten ve bunun üzerinden toplumsal ve bireysel fayda üreten kişidir. Toplumsal refahımızın ve mutluluğumuzun kaynağıdır. Öyleyse bir girişimci olamadıysanız bu sizin sorununuzdur. Ama yine de efkârlanmayın, bu cömert ve hayırhah insanların “yarattığı” işlerde çalışıp sizin için ürettikleri mutluluğu ve refahı satın alabilirsiniz.

Elimizdeki yapıya bakarak diyebiliriz ki sermaye neoliberal kapitalist toplumda tahakkümün esas aracıdır. Toplumsal dinamikleri dayatan ve belirleyen yapının can suyudur. Ve bugün en küçük ilişkimize bile sızmış durumdadır. Peki, bu tahakküm daha ne kadar sürecek? Tarih, toplum, insan, doğa heyecan verici bir akış içinde diyalektik yapılardır. Bugün bu tahakkümün sona ereceğini bilmemizin bir “kehanet” ortaya atmamızın nedeni bir “mehdilik” ve ulûhiyet iddiası değildir. Sonu gelmez sanılan krallıkların ve imparatorlukların yattığı tarihin mezarlığında toplumsal ilişkilerin sürekli dönüştüğü ve tahakküm sistemlerinin sürekli yıkılıp yenilerinin kurulduğu ortadır. Önemli olan bu tahakkümün çöküşünün bize neler getireceği ve buna hazır olup olmadığımızdır. Çünkü tahakküm sistemleri politik yapılardır. Politik bir varoluşu olan insanın ve insan toplumlarının ise politik doğası ilişkisel bir zorunluluktur. Yani yıkılan, eriyen, çöken her yapıyı yeni ya da eski yapılar takip eder. Politika boşluk kabul etmez ve etmiyor. Bugün neoliberal ilişkilere karşı tepkisel olarak yükselen hareketler özellikle milliyetçi ve kimlikçi kolektivizmler hatta bazı koşullarda neo-faşist hareketler olarak politik alana dair yeni tahakküm ilişkileri ve yeni sermaye ilişkileri getiriyor. Burada hem eski hem de yeni şeyler var. Belli neoliberal kavramlar hala norm olarak ele alınıyor ama özellikle “ulusal burjuvazinin” yeniden güçlendirilmesi ve yeniden sanayileşme temel bir gündeme dönüşüyor. İşsizlik-güvencesizlik yeniden toplumsal sorunlar olarak ele alınırken genelde bu hareketlerin yanlış aktarımı yabancı düşmanlığıyla bu konuları bir arada anıyor. Sermaye yapısının keskin şekilde ulus-ötesi şirketler lehine değiştiği son 40-50 yılda bu tepkisel sağ milliyetçi popülizm gerileyen neoliberal tahakkümün yerini doldurmaya hevesleniyor. Artık neoliberaller sınırları istediği gibi çizemiyor ama burada umut görebilmemiz için sınırları kimin zorladığı gerçeğine de bakmalıyız? Cevabımız maalesef  “bu fetret devrinin canavarlar doğurduğu…”*

Ek olarak neoliberalizmin gerilemesinden bahsetsek de tamlamanın tamlanan kısmına fazla değinmedik: “Kapitalizm.” Kapitalist ilişkilerin dönüştüğüne dair emarelerimiz olsa da kapitalist tahakkümün dinamik yapısı ve sınırları ne kadar dirençli olduğunu ortaya koyuyor. Yine de “tarihin sonunun” kapitalizm ile gelmediği artık geniş kesimlerce biliniyor. Bugün kapitalist ilişkilerin gerginleştirdiği pek çok krizin mevcudiyeti kapitalizmin ürettiği tahakküme karşı en yakın değişim olasılığı gibi duruyor. Burada yalnızca eklenmesi gereken şey kapitalist köhne tahakküm sadece kendi sonunu değil insan türünün de sonunu yaklaştırıyor. Ekolojik kriz, finans sistemindeki olası çöküş ya da gergin toplumsal yapılardaki akut patlamalar… Ama insanlığın tarihi bize yine beklenmedik sıçramaların varlığının farkında olmak gerektiğini hatırlatıyor. Bugün dünyanın her yerinde insanlar mevcut ilişkiselliğin basıncına karşı her gün daha fazla ayaklanıyor. Occupy Hareketinden İklim Hareketine, Küresel Çiftçi ve İşçi Örgütlerine kadar dünyada alternatif bir arayış sürüyor. Politik arayışlar daha fazla hareketin ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu hareketler ne kadar bugün dünyamıza hâkim tahakküm biçimini değiştirmeye muvaffak olamayacak durumda olsa da değişim her an varoluşu bize bir gerçeği hatırlatmalı. Varlık, bir akış ve süreklilik içinde dönüşen bir yapıdır. Sabit ve mutlak bir tahakküm ve ilahlık iddiasını hiçbir insan ve insandan neşet eden yapı savunamaz.

Ayrıca bir gerçeği daha hatırlamamız gerekiyor: Sermayenin ulus-ötesi tahakkümüne karşı ulusal talepler ve hareketler sadece ağrı kesici etkisi yapıyor. Yarın için bu hodbin, kof ve narsist tahakküme karşı adil, hakkaniyetli, eşitlikçi bir geleceği savunacak isek bu temelde uluslarası ilişkiler üzerinden de hazır olmamız gerekiyor. Yeryüzünde adaletsizlik ve çelişkiler her geçen gün derinleşiyor. Eğer uyursak geleceği de kaçırırız.

*Antonio Gramsci’ye atfedilen “Eski ölüyor, yeni ise doğamıyor. Bu fetret devrinde ise zaman canavarların zamanıdır.” cümlesine atıf.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Köşe Yazıları

Düşene Değil, Düşürene Vurarak!

Yayınlanma:

-

İbn Haldun’un vaktiyle çözümlediği gibi seyrediyor birçok hâdise. Sermaye, dünya düzenini evirip çeviriyor. Coğrafyalara ve insanlığa rahat yok. Yaşlı kıta ve toplumlar, köleleştirilen genç ve enerjik insanlarla, kitlelerle takviye olunuyor. Suriye örneğinde olduğu gibi kapitalizme açılıyor araziler, insan kaynakları.

Evet, insana “kaynak” dediler, sürdüler onu sermayenin namlusuna, tetiği kıldılar bir yandan. Belki de tamamen silahı… Şimdi koşturup duruyorlar onu dikenli tellere doğru, sonra sürüyorlar denizlere, binlerce ve binlerce ölümleri pahasına…

İşte bu hengâmeden kimse huzurlu, mutlu çıkamayacak, biliyorsunuz değil mi? Yeryüzünün her bir yanına vaziyet etmek isteyen şeytanîliğin küresel kapitalizm şeklinde vücut bulmuş güncel hâli bu mekanizmayı kurup durmaktadır. İnsanlık, hadi diyelim insanlığın biraz kuzey ve batı taraflarında meskûn olanları bir ulus devlet korunaklığı yanılsamasına maruz kaldı bir müddet. Kutu gibi, ne hoş… Dünya yansa kendilerine bir şey olmaz! Tel örgülerle çevrelenmiş kutsal vatana ne sirayet edebilir ki! İşte öyle olmadı, olamazdı da. Birkaç sıra dikenli tel, birkaç gözetleme kulesi çağlar boyunca akıp durmuş göçler karşısında ne kadar direnebilirdi?

Nasreddin Hocamız merhumun evine hırsız girmiş. Ne var ne yok yüklenmiş, vurmuş sırtına hırsız, çıkmış evden. Hocamız da kalanı omuzlamış, düşmüş peşine hırsızın. Hırsız, yükünü atınca kendi evinin avlusuna, bir de ne görsün! Hoca, sırtında yatak ve yorganıyla orada öylece dikiliyor. “Ne yapıyorsun burada be adam!” diye efelenecek olmuş hırsız, Hocamız gayet sakin… “Ne yapması var mı yahu,” demiş, “biz buraya taşınmadık mı?”

Londra’dan New York’a, Paris’e kadar her bir batı memleketi, soyup soğana çevirdiği coğrafyaların insanlarıyla dolu değil mi? Onca insan Hocamızı takip etmiş pek tabii olarak. Bugün de öyle bir süreç var bir yandan lâkin bir yandan da İbn Haldun’u andık ya yazının başında, hem Hocamızın nüktesi, hem İbn Haldun’un gerekçeli beyanı birlikte işliyor gibi ancak sonuç tek ve ortada. Hepimiz ayn’el-yakîn şahidiyiz üstelik.

“Dünya küçük bir köy oldu.” hikâyesiyle büyüdük biliyorsunuz. O zaman öyleyse, Afganistan’a düşen bombanın en azından kokusundan rahatsız olacaktır köyün üst başındaki komşular! Suriye’deki, Yemen’deki savaşlardan her bir ev etkilenecektir, etkilenmelidir. Çocuk oyunundan değil, savaştan bahsediyoruz. Küçük köyde savaş olur da etkilenmeyen hane mi kalır! Hangi akl-ı evveller itiraz ediyor buna!

O hâlde haneler mırın kırın etse de, homurdanıp dursa da şimdi Doğu Avrupa’ya da sıçrayan, bütün bir Ortadoğu’yu harlayıp geçen savaşlar esasen yakıp duracak yeryüzünün dört bir yanını! Ne kadar ırkçılıkları köpürtse de birileri sonuç değişmez. Bilinen bütün eski göç hikâyeleri, hareketlilikleri güncellenecektir. İnsan göçle büyür. Göç, insanın kaçınılmaz kaderidir. Zaten yeryüzünde bulunuşu bir göç halidir, kısa bir yolculuktur ancak çoğu gafil unutmuştur bunu! Unutmuştur da racon kesmektedir şimdi. Garip gurabayı incitmektedir, kalpler kırmaktadır.

Hâlbuki bütün insanlık ikrar etse şu hakikati ne güzel olur: “Yeryüzü Allah’ındır! Kimseye yasaklanamaz! (özelde mültecilere)” Temellük etmese bazı mıntıkaları! Mülk Allah’ın değil midir? İnsan, ne ara el koydu arza!

İşte kırılan kalpleri daha da kıran bu mülkiyetçi arzu, arzı ifsad etmektedir. Düşene bir tekme de o arzu vurmaktadır. İfsad derinleşip kök salmaktadır. Şeytan ve adamları, yani tağutlar cihanı mazlum ve mustazaflara dar eylemektedir. İyilerin nefesi çoğu zaman yetmemektedir ıslaha, güzelliğin yayılmasına. Göç yolları dikenli tellerden, Akdenizlerden geçmektedir. İnsan insana çokça sığınamamaktadır. Canı, Akdeniz ya da dondurucu ayazlar teslim almakta; emeği, patronlar çalmaktadır. Kin ve nefretin paratoneri varlığıyla yersiz-yurtsuz kılınan bu âdem evladı, boşlukta sallanmaktadır.

Oysaki Rabbimizin düzeninde yolda kalmışa omuz vermek, yani dayanışma vardır. İnsanlık yolda kalmışsa ilâhi emir bellidir. Köyün bir mahallesi bombalanıp işgale maruz kalmışsa yapılacaklar açıktır. Kendini kurtarmaya ayarlı duruşlar açıkça kınanmakta, ifsad olarak tanımlanmaktadır.

Sancılı bir dönüşüm olacağa benziyor. Dünya düzeni, kontrolü ne kadar koruyabilecek, ulus devlet korunaklılıkları ne kadar dayanacak, çoktan mülke ulaşıp çürümüş medeniyetler bu hareketliliği ne kadar tolere edebilecek,  Allah bilir ancak şüphe hâsıl olmuştur bir kere. İnsanlığın uzun tarihinde ne çok örneklikler vardır ibret alınası!

Kısa göçmenliğimizde şu dünyada, doğru tarafta durmaya bakmalı. Adaletten, dayanışmadan yana… Darda ve yolda kalmışın saflarında ısrar ederek… Kötülüğü üretenlerin tam karşısında durarak; düşene değil, düşürene vurarak!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

1 Mayıs’a Doğru

Yayınlanma:

-

Günler döndü dolaştı, 1 Mayıs’a geldi.

1 Mayıs’a değin yılın her günü, her ânı elbette direnişin, adalet arayışının tanığı olmalıdır; kimileri için olmuştur, olmaktadır. Buna tanığız.

Küresel ölçeğe her boyutuyla yayılmış bir zulüm düzen ve işleyişi var. Buna da hayatın bütün kademelerinde tanık olmaktayız. Özellikle dijital takip sistemlerinin dudak uçurtacak seviyelere varması hem klasik köleliği pekiştiriyor hem de insanlığın ufkunu belirsiz bir karanlığa mahkûm ediyor.

İnsanın bu karanlıkta debelendiğini içimiz acıyarak gözlemliyoruz. Tam da bu noktada “İnsan; seni savunuyorum, sana karşı!” sözüyle Nuri Pakdil’i anmadan edemiyoruz. İnsanın yitimi gibi bir aşamaya gelindiğinde direnişin bütün vâroluşsal dinamiklerle sahada, göz önünde olması gereği, zorunluluğu önümüzde durmaktadır.

Şeytanın küresel hegemonyasınının temsiliyetine adanan tâğûtî düzenlerin görünür görünmez saldırganlıklarının farkına varılmalıdır. Bu farkındalık, klasik köleciliğin devamı ile insan sonrası diye tartışılan ve hatta fiiliyata aktarılan tasavvurları fotoğraflayıp insanlığın önüne koymalıdır.

Modern kapitalist medeniyetin açık şeytani karakterinin insanı ve tabiatı teslim alışından bu yana hızla küreselleşen direniş halkalarının 1 Mayıs suretiyle de ortaya çıkmasına şaşmamalıdır. Kullandığımız “de” bağlacı mühim bir köprü vazifesi görüyor. 1 Mayıslarda insanlığın ortaya koyduğu iradeyi, çığlığı bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlayan o “de” bağlacı, direniş hâlinin şeytani düzenlere teslim olmamakta kararlı oluşunu vurgulamaktadır. O nedenle kıymetlidir. Bağlanılan ve tüm gün ve saatlere yayılması gereken direniş hâlleri de mutlak kurtuluş için kula kulluğa meydan okuyup âlemlerin Rabbi Allah’a kulluğu beyan eden bir imana yönelmelidir.

Açlık sınırının altında ve ekonomik kriz ortamında nefes alamayan geniş emekçi yığınlarla insanın bir öz olarak imhası arasında salınan şeytanîliğe karşı yükselen seslere ses vermek ve vahyin hakikatini bir model ve çıkış olarak sunmak mü’minlerin vazifesidir.  Güçlü ve küresel bir adalet arayışı geleneği olarak 1 Mayıs en nihayetinde bu imkân ve fırsattır. Zalim, soyguncu ve yağmacı düzenlerin; emperyalizmin taşeronluğuna soyunan işbirlikçiliklerin mahkûm edileceği, problemlerin kaynaklarının gösterilip işaret edileceği bir imkân ve hatta sorumlulukların anılacağı bir günden bahsediyorum.

Tabiatın can çekiştiği ve insanın Gregor Samsa modeline dönüştürüldüğü bir evrede insanı savunan arayışların kıymeti daha bir anlaşılır olmaktadır. Bugün atölyelere, göçmen teknelerine, nefes alınamaz şehirlere, dijital ağlara, cezaevlerine, savaş alanlarına hapsedilip nefessiz bırakılan insanlık için atılacak ve tevhid-adalet-özgürlük çizgisini tahkim edip alternatif olarak sunacak güçlü manifesto ve beyanlara ihtiyacımız var.

Egemenlerin karşısında işte o vâr olma çabasıyla çırpınan, bu yolda doğru-yanlış birtakım tecrübelerle düşe kalka yol alan insanın yanına koşmak temel sorumluluğumuz olarak görülmeli, bu çırpınışlar vahiyle temaslandırılmalıdır.

1 Mayıs gösteri ve eylemlerinde epeyce pratik hak ve talep dillendirilmektedir. Pek tabii olarak bu taleplerin dillendirilmesi zorunludur. Çünkü insan üç öğün beslenmesi, giyinip kuşanması, barınıp gezmesi gereken bir varlıktır. Bunları yeterli seviyede sağlayacak bir donanım temel ihtiyaçları bahsindendir. Dolayısıyla bu alanda ses verilmesi kaçınılmazdır.

Diğer yandan da 1 Mayıs, yazının pek çok yerinde dillendirmeye gayret ettiğim temel paradigmatik hususları çok daha sofistike ve derinlemesine tartışmaya davet edecek göndermelere fırsat tanıyacaktır. İşte bu hattın işleyiş ve ilerleyişine bigâne kalmak İslami çevreler için temel ve büyük bir yanılgı olacaktır.

Tevhid, adalet ve özgürlük hattının insanlığın gidişâtına el koyması zorunludur. Bunun ilk adımlarından biri 1 Mayıslarda ete kemiğe bürünen feryatlara kulak vermek, onunla yan yana gelmek, o enerji ve öfkeyi vahyin dirilticiliği ile buluşturabilmektir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Ruh Marazlarına Yürüyüş: Kent Meydanı Sıhhat Yurdudur – Büşra Nur Topal

Yayınlanma:

-

İstanbul’dan sonra yerleşilen her şehirde İstanbul’u aramak gibi bir süreç başlıyor. Geçtiğiniz her sokakta ona benzer bir şeyler olsun, gördüğünüz yüzlerden biri size tanıdık gelsin isteği bir süre sizinle oluyor. Bu biraz ızdıraplı bir süreç. Eğer bu hissiyattan sağlıklı bir biçimde çıkılmazsa insan kendini kapatabiliyor. Biraz ileride, küstüm oynamıyorum, diyebiliyor. Gidilen yerlerin toprağı da, havası da, suyu da şifa olmuyor. Öyle bir döngü ki yıllar sonra oturduğunuz sokaktan geçecek olursanız içinizin cız edeceğini bildiğiniz için dönmekten de çekiniyorsunuz. Neredeyse üç yıl olmuşken bu süreci yavaş yavaş geride bırakmak üzereydim ancak ne yalan söyleyim yine de biraz İstanbul kırıntısı kalmıştı içimde.

Evin birkaç ihtiyacı için akşama doğru bir dükkâna girdim. Müşterilerle ilgilenen market elemanına seslenecektim ki ben davranmadan “4 numaradan mı olsun?” dedi. Belki 7-8 kez uğramışımdır bu dükkâna, farkında olmadan bir tanışıklık oluşmuş. Marketten çıktım. Seyyar satıcılar, araç trafiğine kapalı caddenin tam ortasına sıra sıra dizilmişler. Gözünüz bir şeye takılmadan geçemiyorsunuz. Çoğunluğu Laz, aralarında Kürtler de var. Kimi sigarasını sarıyor, kimi sararmış bıyıklarının altından türkü mırıldanıyor. Kimiyse tezgâhını süslüyor, bir tezgâhına bir de gelen geçene bakıyor. “Elmaa!”, “portakaal!” diye bağırmaları yok, tam ortadalar, en görünüklü yerde. Bir şeyin görünüklü olması, kendinden reklamlı anlamına gelir.

Yağış bastırsa da ağır ağır yürüyorum, önüme bir çift çıkıyor. Kol kolalar. Hanımefendinin tuttuğu şemsiye altında iki adım sağa, iki adım sola gidiyorlar. Şemsiye rüzgârdan ters dönmüş, farkında değiller. Birden çarpıyorlar, arkalarından gelen ben, ramak kalıyor çarpmaya. Seyyar arabasını tutuyor adam, limonlar dağıldı dağılacak. “Yâ Allah” diyorum titreşen limonları görünce (bir şeye şaşırdı mı destur ister gibi tepki verilmez, bunu eve dönerken düşünecek olacağım). Kör olduklarını fark ettiği için ses çıkarmıyor satıcı. Tekrar yürümeye başlıyorlar. Selam verip az önce çarptıkları yerde ne olduğunu söylüyorum. Yolun o kısmından sonrasının serbest olduğunu, bir süre sağa sola yönelmeden dümdüz giderlerse herhangi bir şeye çarpmayacaklarını belirtiyorum. Gideceğim yeri soruyorlar, güzergâh aynı olunca eşlik etmemi istiyorlar. Yol ayrımına kadar yürüyoruz birlikte. Onlar kolkola, ters dönmüş şemsiye altında söylediğim gibi dümdüz yürüyorlar. Şemsiyeyi düzeltiyorum. Elimde dört numaralı peynir poşeti… Daha fazla ıslanmasın diye peynirime sarılıyorum, bu esnada yol bitti bitecek.

Onları uğurlayıp yalnızlaşınca yağmur artık abartarak yağmaya başlıyor. Nasıl bir hissiyatsa İstanbul’da yürüyor gibi oluyorum. Akşam Erenköy’den dönüyormuşum, yolu uzatıp Mahmutpaşa’dan geçmişim gibi oluyor. O karınca kalabalık, gürültü ve esnaf sesleri dikkatimi yücelere çıkarmış da, gözüm açılmış, etrafa cin cin bakıyormuşum gibi. Oradan Divanyolu’na geçmişim, yokuşla yavaşlamış ve sükûnetle geleceği düşünüyormuşum gibi ya da eve yaklaşınca mahalle bakkalının kızı esmer Ayşe utanarak el sallamış gibi. Neden böyle oluyor? Bilmiyorum ama güzel bir his kaplıyor içimi. Birinden hiç ümidiniz yokmuş da sizi güzellikleriyle mahcup etmiş gibi, şehir beni utandırıyor. Yağmur başıma şıp şıp damlıyor, üşüdüğünü hissetmeyen bir deli gibi yürüyorum.

Şehir meydanını arşınlamak büyük bir doyum veriyor. Ruhunda marazlar olduğunu söyleyen ve bir türlü zihnindeki meseleleri çözümleyemeyen tanıdıklarıma kalabalıkların en iyi ilaç olduğunu anlatmışımdır hep. Ancak yürüdüğümde beni bulan, bakışlarımı kendimden alıp başka yüzlere çevirdiğimde bana uğrayan bir bilgi evrenine geçiyorum böylece. Görüyorum ki bu meydanda bizimle birlikte alelacele yürüyen ve farklı yönlerde, farklı hikâyelerde irade gösteren tüm bu insan topluluğu, bütün bu toplam, bize bir şey söylüyor. Çözümsüzlükler daha bir anlaşılır hale geliyor. Gündelik akışa dikkat kesilmek, farklı mekân ve kalabalıklarda birçok ahbap edinmeyi de sağlıyor. Bir köşe bulup olan biteni seyrederek iyi bir gözlemci oluyor insan. Dâhil olduğundaysa herkesi ve her şeyi gönül hoşluğuyla kapsayan yeni bir anlayış eşiğine geçiyor.

Burayı özlü bir sözle bitirmem icap ediyor ancak sözüm yok. Bu yazı umarım içerlenenler için, en güzel yurdun insanlar arası olduğunu anlatabilmiştir. İnsanlara karışmak ve akıştaki boşlukları doldurmak, yani ki, oyuna dâhil olmak kadar güzeli yok.

Devamını Okuyun

GÜNDEM