Connect with us

Yazılar

Sermayenin Tahakkümü Ne Zaman Bitecek? – M. Murat Muratoğlu

Yayınlanma:

-

Tahakküm, verili bir hiyerarşik yapının üstünün alttakilerin sınırlarını ve rollerini belirlediği ve dışına çıkmaya çalıştıklarında cebrî ve gayri cebrî araçlara başvurduğu ilişki biçimidir. Mevcut dünyamızdaki ilişkisellikler kompleks tahakküm ilişkilerinin ve kopuşların bir akışıdır. Tarih de böyledir, toplum da. Vâr olan toplumsal ilişkilerin merkezinde ise “mal-hizmetler” üzerinden tanımlanan ama günümüzde kapitalizmin geç evre formasyonlarının ortaya çıkması ile her şeyin bir değişim değeri ürettiği sürece metalaşabileceği bir ilişkisel teşekkül halini almış olan “neoliberal kapitalizm” vardır. Artık değişim/mübadele her an her yerdedir. Demek ki sermaye görünmez olmuş ve her yere sızmıştır.

Mübadele ve meta, kapitalizme ruhunu veren iki temel kavramdır. Meta, temel olarak değişim/mübadele için üretilen, sonuçta sermayeye dönüşüp yeniden üretilebilen herhangi bir ürün, hizmet ve artık günümüzde şeydir. Mübadele ise sermaye birikiminin ve sermayenin yeniden üretimin temel aracı olan toplumsal ilişki biçimidir. Açlık, giyinme, ısınma, barınma gibi ihtiyaçlar ya da moda, sosyal statü, zevk, haz gibi insani ve sosyal durumlar insanları mübadeleye meyl ettirir. Kapitalist “pazar” mübadelenin yapıldığı yerdir. “Sermaye -> Meta -> Sermaye” döngüsü buradaki başat döngüdür. Günümüzde pazar en küçük bir “chatleşmeye” kadar genişlemiş durumdadır.

Kapitalist toplumsal oluşla ile ilgili bir diğer temel kavram ise “emek”tir. Emek, tabiri caizse kapitalist ilişkilerin ruhunun var olmasının temel koşulu olan bedendir, maddedir. Kapitalist üretimin ön koşulu kompleks emek süreçlerine katılacak geniş yığınları oluşmasıdır. Bu da ancak bir mülksüzleştirme, üretim araçlarından geniş kitleleri uzaklaştırmak ile mümkündür. Bu mülksüzleştirme dalgaları “proleter” işçi sınıfını oluşturur. Proletarya terimi,  Roma Hukuk Sisteminde mülkü olmayan ve oyları en değersiz olan “vatandaş” grubundan gelmektedir. Proleterler, yaşamak için emeklerini pazara bir meta olarak sunmak zorunda olan emekçilerdir. Böylece temel yaşam gereçlerini elde ederler. Günümüzde her türlü ekonomik spekülasyona, ideopolitik saptırmalara rağmen dünyayı ayakları üzerinde taşıyan beden, emekçi sınıfların bedenidir.

Neoliberalizm ise sermaye için uçsuz bucaksız sınırsızlaşma tahayyülüdür. Bu sınırsızlaşma özellikle sanayi-sonrası toplumlarda üretilen arzın karlılığının sınırlılar içinde daralması riskine karşı elzemdir. Toplumların ve insanların “sınıfsal” sınırlar içinde davranmasının karlılık için oluşturduğu risklere karşı elzemdir. Bu yüzden Şikago Oğlanlarının Şili’de Pinochet darbesiyle beraber iktidara geldiklerinden bu yana “neoliberal iktidar”ın ve tahakkümün kurulumunu iki ana ayak izlemiştir. Birincisi yapısal, keskin hatlarıyla ekonomik olan ayak; diğeri ise tüm neoliberal fantezilerin ve ütopyanın aksi olan ideopolitik ayak.

Yapısal adımların muhtevası; sermayenin hareketini sınırlayan her faktörün ortadan kaldırılmasını, kamunun ekonomik faaliyetinin sınırlandırılmasını, kamu maliyesinde yük olarak görülen sosyal haklara yönelik harcamaların kesilmesini, özelleştirmeleri, emeğin örgütlülüğünün kırılmasını, güvencesiz esnek çalışmanın yaygınlaşmasını, su/sahiller/otoparklar gibi müştereklerin bile özelleştirmesini içeren kapsamlı “ekonomik reformları” içerir.

Ve ideopolitik tutumu ise katı, keskin bir anti-kolektivist, toplum karşıtı, toplumsal dayanışmanın ve ağların tamamına karşı yıkıcı bir zorbalık ve diktatörlüktür. Neoliberal programcılar, programlarındaki  “özgürlük”, “bireyselleşme ve kendini gerçekleştirme”, “Açık ve Şeffaf Bir Toplum” gibi vaatlere ve bazen fazlasıyla gülünç olabilen derin inançlarına karşın gerçekte Milton Friedman gibi fikir babaları otoriter diktatörlükler olmadan neoliberal programlara karşı oluşacak toplumsal direnci kıramayacaklarının farkındaydılar ki, neoliberal dönüşümler dünyanın her yerinde zorbalıkla -zorbalık yasal süreçler de olabilir- ve genelde güçlü anti-demokratik rejimlerin eliyle olmuştur. Thatcher ya da Pinochet ya da Kenan Evren arasında fark eden şey siyasetin sahnesiydi ve siyasal kültürün araçlarıydı. Thatcher’ın ya da Reagan’ın bu zorbalıkları, saldırılarının nasıl ve neden seçmen desteği aldığı ayrı bir başlığın tartışma alanı olmalıdır.

Kaldığımız yerden devam edelim. Otoriter baskıcı rejimlerin yerleştirdiği kanunların yanında neoliberal bir ideopolitik kurulum için yeni kültür politikaları da gerekliydi. Neoliberal kültür “atomizasyonun” kültürüdür. Kişiler sınıfsal ya da kimliksel herhangi bir varoluşun dışında sadece “kişidirler.” İnsanının mevcûdiyetini bağlamsızlaştıran bu yaklaşım yoksulluğun ya da zenginliğin yine “birey” ile ilgili olduğu mitinin bir devamıdır. Aslında klasik liberalizmden daha radikal ve mitik bir bireyciliğe sahiptir. Herkes kendisinin “patronu” ve “efendisidir”. Herkes bir “girişimcidir.” Girişimci ideal tipi “birey” en iyi şekilde açıklar. Bu söylem içinde girişimci fırsatları okuyan, risk alan, yeni şeyler üreten ve bunun üzerinden toplumsal ve bireysel fayda üreten kişidir. Toplumsal refahımızın ve mutluluğumuzun kaynağıdır. Öyleyse bir girişimci olamadıysanız bu sizin sorununuzdur. Ama yine de efkârlanmayın, bu cömert ve hayırhah insanların “yarattığı” işlerde çalışıp sizin için ürettikleri mutluluğu ve refahı satın alabilirsiniz.

Elimizdeki yapıya bakarak diyebiliriz ki sermaye neoliberal kapitalist toplumda tahakkümün esas aracıdır. Toplumsal dinamikleri dayatan ve belirleyen yapının can suyudur. Ve bugün en küçük ilişkimize bile sızmış durumdadır. Peki, bu tahakküm daha ne kadar sürecek? Tarih, toplum, insan, doğa heyecan verici bir akış içinde diyalektik yapılardır. Bugün bu tahakkümün sona ereceğini bilmemizin bir “kehanet” ortaya atmamızın nedeni bir “mehdilik” ve ulûhiyet iddiası değildir. Sonu gelmez sanılan krallıkların ve imparatorlukların yattığı tarihin mezarlığında toplumsal ilişkilerin sürekli dönüştüğü ve tahakküm sistemlerinin sürekli yıkılıp yenilerinin kurulduğu ortadır. Önemli olan bu tahakkümün çöküşünün bize neler getireceği ve buna hazır olup olmadığımızdır. Çünkü tahakküm sistemleri politik yapılardır. Politik bir varoluşu olan insanın ve insan toplumlarının ise politik doğası ilişkisel bir zorunluluktur. Yani yıkılan, eriyen, çöken her yapıyı yeni ya da eski yapılar takip eder. Politika boşluk kabul etmez ve etmiyor. Bugün neoliberal ilişkilere karşı tepkisel olarak yükselen hareketler özellikle milliyetçi ve kimlikçi kolektivizmler hatta bazı koşullarda neo-faşist hareketler olarak politik alana dair yeni tahakküm ilişkileri ve yeni sermaye ilişkileri getiriyor. Burada hem eski hem de yeni şeyler var. Belli neoliberal kavramlar hala norm olarak ele alınıyor ama özellikle “ulusal burjuvazinin” yeniden güçlendirilmesi ve yeniden sanayileşme temel bir gündeme dönüşüyor. İşsizlik-güvencesizlik yeniden toplumsal sorunlar olarak ele alınırken genelde bu hareketlerin yanlış aktarımı yabancı düşmanlığıyla bu konuları bir arada anıyor. Sermaye yapısının keskin şekilde ulus-ötesi şirketler lehine değiştiği son 40-50 yılda bu tepkisel sağ milliyetçi popülizm gerileyen neoliberal tahakkümün yerini doldurmaya hevesleniyor. Artık neoliberaller sınırları istediği gibi çizemiyor ama burada umut görebilmemiz için sınırları kimin zorladığı gerçeğine de bakmalıyız? Cevabımız maalesef  “bu fetret devrinin canavarlar doğurduğu…”*

Ek olarak neoliberalizmin gerilemesinden bahsetsek de tamlamanın tamlanan kısmına fazla değinmedik: “Kapitalizm.” Kapitalist ilişkilerin dönüştüğüne dair emarelerimiz olsa da kapitalist tahakkümün dinamik yapısı ve sınırları ne kadar dirençli olduğunu ortaya koyuyor. Yine de “tarihin sonunun” kapitalizm ile gelmediği artık geniş kesimlerce biliniyor. Bugün kapitalist ilişkilerin gerginleştirdiği pek çok krizin mevcudiyeti kapitalizmin ürettiği tahakküme karşı en yakın değişim olasılığı gibi duruyor. Burada yalnızca eklenmesi gereken şey kapitalist köhne tahakküm sadece kendi sonunu değil insan türünün de sonunu yaklaştırıyor. Ekolojik kriz, finans sistemindeki olası çöküş ya da gergin toplumsal yapılardaki akut patlamalar… Ama insanlığın tarihi bize yine beklenmedik sıçramaların varlığının farkında olmak gerektiğini hatırlatıyor. Bugün dünyanın her yerinde insanlar mevcut ilişkiselliğin basıncına karşı her gün daha fazla ayaklanıyor. Occupy Hareketinden İklim Hareketine, Küresel Çiftçi ve İşçi Örgütlerine kadar dünyada alternatif bir arayış sürüyor. Politik arayışlar daha fazla hareketin ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu hareketler ne kadar bugün dünyamıza hâkim tahakküm biçimini değiştirmeye muvaffak olamayacak durumda olsa da değişim her an varoluşu bize bir gerçeği hatırlatmalı. Varlık, bir akış ve süreklilik içinde dönüşen bir yapıdır. Sabit ve mutlak bir tahakküm ve ilahlık iddiasını hiçbir insan ve insandan neşet eden yapı savunamaz.

Ayrıca bir gerçeği daha hatırlamamız gerekiyor: Sermayenin ulus-ötesi tahakkümüne karşı ulusal talepler ve hareketler sadece ağrı kesici etkisi yapıyor. Yarın için bu hodbin, kof ve narsist tahakküme karşı adil, hakkaniyetli, eşitlikçi bir geleceği savunacak isek bu temelde uluslarası ilişkiler üzerinden de hazır olmamız gerekiyor. Yeryüzünde adaletsizlik ve çelişkiler her geçen gün derinleşiyor. Eğer uyursak geleceği de kaçırırız.

*Antonio Gramsci’ye atfedilen “Eski ölüyor, yeni ise doğamıyor. Bu fetret devrinde ise zaman canavarların zamanıdır.” cümlesine atıf.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazılar

Helalleşmeden Önce Yüzleşme – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

CHP Genel Başkanı, parti olarak öteden beri gerek tek parti iktidarı döneminde ortaya koyduğu “devletlû” uygulamalar ile yaklaşık yetmiş küsur yıllık “ana” muhalefet döneminde -biri iki kez iktidar olma durumunu da ekleyelim- iktidarda bulunan partilerin icraatlarına karşı ordunun gücü ile bürokrasiyi kullanarak, hükümetler üzerinden birçok toplumsal kesime karşı uyguladığı baskıya binaen helallik dileme düşüncesini dile getirdi.

Bu helallik alma işi anlık bir çıkış mıydı, yoksa geleceğe yönelik plânlı, programlı bir açılım mıydı? Bu soruyu maksadı tam olarak anlayamasak da soralım. Zira karşımızda CHP ve onun kadroları var.

Helalliğe muhatap kılınan toplumsal kesimler

Bu toplumsal kesimler, kabaca başta Sünni kesim olmak üzere Aleviler, Kürtler sol kesim, “yerine göre” liberaller ve hatta Türk milliyetçileri…

Helalleşme olgu olarak, “insan-insan ilişkisi”ne dayanan dinî (İslamî) bir kavram olarak bilinmektedir. Bununla birlikte, Kılıçdaroğlu, bu “helalleşme” söylemini dile getirdiğinde, bu işin dinî boyutunu düşünmüş müdür? Buna bakmak gerek. Zira var olan Kemalist sistemin gadrine uğrayan toplumsal kesimlerin büyük bölümünün ortak paydasının İslam olduğu kabul görecektir. Ör. Sünniler, Aleviler, Kürtler.

Kaldı ki, sistemin gadrine uğramış seküler kesimlerin de var olan kültürlerinde, dini boyutta olmasa da,  helallik isteme-alma olgusu önemli bir yer tutmaktadır. Bu da, İslam’dan etkilenme ile izah edilebilir.

O halde ve o zaman helalleşme nedir?

“Helalleşme” meselesini şu şekilde tanımlayabiliriz: “İnsanların birbirleri üzerindeki haklarını karşılıklı olarak helâl etmeleri; o hakkı bir diğerine bağışlamaları, haktan vazgeçmiş olduklarını bildirmeleri.” … “Helalleşme ile, zâlim, mazlumdan üzerindeki hakkı bağışlamasını dilemiş olur. Allah’ın haram kıldığı şeyden hâsıl olan günahı bir kimsenin helâl kılması mümkün değildir.”[1]

İşin dinî boyutu esas alındığında, helalleşme işinin, yukarıda da belirttiğimiz üzere “insan-insan ilişkisi” çerçevesinde olacağı kabul edilir. Zira yukarıdaki alıntıda buna işaret edilmektedir.

Buradan hareketle, Kılıçdaroğlu’nun helalleşme niyeti, kendi bütünlüğü içerisinde bir doğruluğu içeriyor olsa da, “kendisi hariç” dünden bugüne yapılagelen yanlış işlerin, işlenen zulümlerin büyük bölümünün mağdurları ile o yanlışları icra edenlerin kahir ekseriyetinin şu an yaşamıyor olduğunu düşündüğümüzde, helalleşme işinin “insan-insan ilişkisi”ne dair boyutu şu anki maddi zeminde anlamsızlaşmaktadır.

Dememiz o ki, eğer bu olgu dine dair ise ve o çerçevede bir helallik dilenecekse, helallik konusunda bir vekalet,  yani vekillik söz konu olmayacak ve işin muhataplarının uğradığı zulümlerin helalliği söz konusu olmayacaktır. Zaten, bu olguyu kendi dini boyutundan soyutlayıp seküler bir zemine oturmak istediğinizde iş kendiliğinden karikatürize olacaktır.

Zulme uğrayıp hakkını o yanlışların uygulayıcılarından gerek helalleşme yolu ve gerekse de adil bir yargılama neticesinde alamadan vefat eden insanların (Sünni, Alevi, Kürt vb.) hakkı İslami anlamda bakî kalacaktır.

Bu böyle ise, işin sonucunu Allah’a havale edelim.

Günümüzde yapılacak olanlara gelince: Eskinin hesabını Allah’a bırakarak, başta CHP (Kılıçdaroğlu) olmak üzere, onlarca yıldır bu topraklarda hükümet olup iktidar mevkiinde bulunan, “yürütme” konumunda bulunan tüm siyasi kadroların (sağ, sol, muhafazakâr) kendilerine biçtiği misyon gereği “muhalefette kaldığı halde” ideolojisi ve birçok uygulamaları açından, doğruların yanında yanlışları da bulunan siyasi, sosyal çevrelerin ve de bürokrasinin “daha vakit dolmadan” hem de “sıcağı, sıcağına” mazlum ve maznun kesimlerden, en önemlisi de icranın başında bulunan elemanları aracılığıyla helallik dilemeleri ve yapılan yanlışların izalesi için yoğun bir çaba içerisinde olmaları gerekir.

Daha sonra ise “yüzleşme!”

“Yüzleşme” sözlüklerde; “bir olayı ileri sürenle, inkâr eden kimselerin yüz yüze gelerek sözlerini tekrarlamaları ve yüz yüze gelmek” şeklinde tanımlanmaktadır.

Yüzleşme ile ilgili olarak bu ifadeleri baz aldığımızda, yüzleşme eylemi salt “suçlu aramak değil” var olan yanlışların ortadan kalkmasına yönelik çabaları sahih kılma adına; yine “insan-insan ilişkisi” bağlamında muhatapların bir araya gelip olan biteni, işi daha da çetrefilleştirmeden oluşan zararı def etme eylemi olarak düşünülebilir.

Yüzleşme eylemini, Kılıçdaroğlu’nun helalleşme söylemine uygulamaya çalıştığımızda; o yanlış uygulamalara kendi iradeleri sonucu imza atan kişilerin şahsında sistemin sorgulanması söz konusu olur.

Bu yolla o sistem, önünde ne kadar engel var olsa da geleceği teminat altına almak için ortadan kaldırılmalı, yenisi ve daha da orijinaliyle yer değiştirmeli ki, hem helalleşme, hem de yüzleşme sahih bir şekilde gerçekleşmeli! Yoksa bu söylem bir işe yaramayacak, var olan siyasi hengâmede yitip gidecektir.

İşin dışarısı ve içerisi…

İnsanların büyük bölümünün, kendi öncüllerine yapılan yanlışın sistemden geldiğini gördüklerinde ortaya koydukları tavır ile yanlışların sivil özneler tarafından icra edildiği gerçeği karşısındaki tavırları farklı olagelmiştir.

İşin içerisinde “hesap vermesi istenen” siviller varsa, buna yönelik karşı çıkış, çoğu kez “şüyuu vukuundan beter” bir hal almakta ve çoğu kez hak, hukuk ötelenmekte, geri plana itilmekte ve husumet bir şekilde devam edip gitmektedir.

Ama işin başına devlet, hükümet vs. varsa, iş bu kez farklılaşmaktadır. Çoğu kez getireceği hayır/iyilik dikkate alınmadan, gerek şahsi ve gerekse de toplumsal bazda elde edilebilecek faydalar göz ardı edilerek sistem yanlışlar içerisinde resmedilmekte, hükümetler ise seçim dönemlerinde oy vermeme yoluyla cezalandırılmak suretiyle yapılan yanlışlara karşı tepkiler ve tavırlar sergilenmektedir.

Bu genel çerçeveyi bir kenara koyalım ve pratik üzerinden yürüyelim; gerek helalleşme ve gerekse de yüzleşme için, o söylemde bulunduğu için Kılıçdaroğlu hariç olmak üzere sistemin ve CHP içerisinde var olan katı Kemalist blokajın kırılması nasıl mümkün olacaktır ki, bir hesap sorulmayacak olsa da, o kesimler yüzleşmeyi kabul etmiş olsunlar!

Bunun zor olduğu çok açık. Zira CHP’nin epey zamandır benimsediği ve parti için ideoloji olarak benimsendiği görülen sosyal demokrat kimliğe, birçok partili belediye başkanının şahsında sosyal demokrasiyle taban tabana zıt ideolojik söylemlerin vs. var olduğu bir vasatta, ne bir helalleşme ve ne de yüzleşme gerçekleşebilir.

Kılıçdaroğu’nun bu blokajı kırması bir hayli zor görülmektedir. Bir de bu blokaj kırıldığında CHP’nin, gelecekte var olması için geçmiş ideolojik bagajını, düşünce ve yaşam biçimini ne adına olursa olsun terk etmesi daha akıllıca olacaktır. Bu ifadeler, sağcı, muhafazakâr, milliyetçi, ulusalcı, solcu vb. tüm partiler ve ideolojik tortusu bulunan tüm çevreler için de gereklilik arz etmektedir.

Rejimin sahibi kim?

Bu konuda “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim!” özdeyişini referans aldığımızda, seküler bir anlayışa sahip sosyal ve siyasal çevrelerin aksine, görünür planda Batıcı olmayan, bunun yanında özellikle de siyasi arenada kendi kimliğini gizleme sevdasına düşen siyasi partilerin “iki arada, bir derede” olduğu söylenebilir.

Bir de sürekli ve işi talim edercesine “devlet kuran parti” söylemini dillendiren CHP örneğinde olduğu üzere bir helalleşmeye ve yüzleşmeye “rejimin bekası adına” karşı çıkan siyasi partilerin (Ör. MHP) varlıkları devam ettiği sürece bu helalleşme, öyle görülüyor ki, Kılıçdaroğlu’nun bir tık sonrasında yapılacağı öngörülen seçimlere yönelik oy avcılığı olarak okunmaya elverişli bir durum olarak görülmektedir.

Kılıçdaroğlu’nu, yapılacak olan iş açısından arî bir şekilde değerlendirecek olsak da,  yapı (parti) içi katı Kemalist blokaj kolay kolay yıkılmayacaktır. Belki de Kılçdaroğlu’nun da böylesi bir yıkımı kabul etmeyeceği söz konusu olabilirdi.

En sonda şunu da ekleyebiliriz: Kılıçdaroğlu’nun görünen iyi niyetine rağmen, onun, helalleşme çağrısına son bir kez kulak kabarttığımızda şunu da görebiliriz: CHP, devlet/rejim kuran parti olarak “olan biteni, biraz da ‘balık hafızalı olduğu/muz için’ büyük oranda unuttuğu varsayılan halkın, yani bizim geçmişe takılmadan  bu söyleme kani olacağını düşündüğünü; on dokuz yıllık “muhafazakar” AK Parti iktidarından kaynaklanan yanlışların, seküler kafayla işlenen yanlışları gölgeleyeceği, hatta onları, hiç vuku bulmamışçasına yok sayacağını düşündüğümüzde  Kılıçdaroğlu hem kendi geleceğini teminat altına almaya çalışacak ve hem de rejim dimdik ayakta duracaktı.

Helalleşmeden önce, yapılan yanlışlardan ötürü yüzleşme ve sağlam bir geleceğin temellerinin atılması için “makul ve bir miktar faturası olacaksa da ‘kırıp dökmeden’ yapılması gerekli bir hesaplaşma” olmadan, bu helalleşme anlamsız kalacaktı. Bunu dikkate almak gerekir.

Tabii ki, mağdur kesimlerin kendi ideolojik hırsı ve hıncı için devr-i sabık oluşturmadan!

Görsel çalışma: Carlo Cordua

[1] Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, VII, 376, https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/helallesmek

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İki Kat Özen

Yayınlanma:

-

Hakikate yaslanan bir siyasetin imkânı üzerine konuşmalıyız.

Merkezinde hakikat kaygısı olmayan arayışlar sayısız kere kapımızı çalmış, kulağımıza çalınmıştır. Bugünün Türkiye’sinde de yaşadığımız, tecrübe edip gözlemlediğimiz süreç budur. Yaşanan tıkanmışlık benzer çaba ve açılımları tekrar tekrar karşımıza çıkarmaktadır.

Peki, yaşanan tıkanmışlık nedir?

İnsanın fıtratına, fıtratını çekip çevirmesi gereken vahye uzak düşüşü tıkanıklığın başlangıç noktasıdır. Bu durumun tespiti çerçevesinde yürütülecek tartışmalarla insanlığın daralıp bunaldığı noktalar daha bir belirginleşecektir. Bu merkezden ısrarla sakınan her bir müzakere tıkanmışlığı besleyecektir çünkü insan çok fazla etkenin makine olmayan şaşılası bileşenidir.

Bugün hem ülkede, hem bütün bir yeryüzünde bunalan, çıkışsızlıkta çırpınan insanı net bir şekilde görebilirsiniz. Ekolojik ve sosyolojik yıkımını eliyle hazırlayan insan bütün sınırları aşmış, içinde kalması gereken çerçeveyi dağıtmıştır:

(…) İnançlarınız[ın içerdiği hakikat]in sınırları[nı] ihlal etmeyin ve daha önce kendileri sapmış olup birçoğunu da saptırmış olan ve doğru yoldan hâlâ sapmakta devam eden bir topluluğun mesnedsiz görüşlerine uymayın.” (…) Böyledir, çünkü onlar [Allah’a] isyan ettiler; hak ve adalet sınırlarını ihlalde ısrarcı davrandılar. Onlar birbirlerini yaptıkları iğrenç şeylerden vazgeçirmeye çalışmadılar: yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi!  [Mâide Sûresi, 78-79]

Sınırları ihlal eden, edenlere de müdahale etmeyen insan, âlemlerin Rabbinin gazabını fazlasıyla hak etmiştir:

[Ve şimdi] onların birçoğunun hakikati inkâr edenlerle dost olduklarını görebilirsin! İhtiraslarının onları sürüklediği şey [öyle] kötüdür [ki] Allah onlara gazap etmiştir ve onlar azap içinde yaşayacaklardır. [Mâide Sûresi, 80]

İsrailoğullarıyla örneklenen ve deveran edip duran insanlığın bu hikâyesine karşı hakikate yaslanan bir mücadele temel sorumluluk olarak görülmez, o siyaseti bütünleyen kulluk şuurundan yana samimi bir tercihte bulunulmazsa bu dünyada ve ahirette kayıp kaçınılmaz olacaktır.

Yukarıdaki ayetlerin odağına çevirelim bakışlarımızı: 1. Bir kısım insan Allah’a isyan ederek hak ve adalet sınırlarını ihlal etmiştir. 2. Buna ihtiraslarını, heva ve heveslerini ilah edinmeleri[1] sebebiyet vermiştir. 3. Bütün bu süreçlerde birbirlerini, yaptıkları iğrenç şeylerden vazgeçirmeye çalışmamışlardır.

Hak ve adalet sınırlarını belirleyen Allah’tır, ancak O’na isyanla bu arsızlık zalimlerin bir tutumu olarak icra olunabilir, bu girdaptan kurtuluş vahye teslim olmakla mümkündür:

Çünkü, eğer onlar Allah’a, kendilerine gönderilen Peygamber’e ve o’na indirilen her şeye [gerçekten] inansalardı, bu [hakikat inkarcı]larını dost edinmezlerdi: Ama onların çoğu sapkındır. [Mâide sûresi, 81]

Bu durumda genişletilmiş bir soru kaçınılmaz görünüyor: Bu zaviyeden hareket edecek bir siyaset, evet, ne kadar mümkündür?

Yaşanan bütün çürümüşlükleri Kur’an’ın insanın hakikatle kuramadığı münasebetine bağladığı açıktır. Ekolojik, ekonomik bütün pespayelikler, akla hayale gelmez sömürü biçimleri, yeryüzünün her bir köşesinde boy veren direniş hareketleriyle irtibat ve daha nice meselede reçetemiz belli ve kesindir.

Kur’an hiçbir alanı boş bırakmaz. Sadece yukarıdaki ayetler bile buna delil olarak yeter. Hem yozlaşmanın hem de ıslahın izah ve çıkış önerileri Kur’an tarafından resuller aracılığıyla insanlığa iletilmiştir. Ancak aşındırılmaması, içinde kalınması gereken çerçeveden hareketle atılacak adımların kıymeti olacaktır.

Türkiye’de de siyasal arayışlar çeşitleniyor. Ekonomik krizin derinleşmesi bu arayışları tetiklemiş durumda. Ekonomi dışında hak ve adaletten, tevhid ve şirkten, eğitsel ve sosyal bütün alanlardaki zorbalıklardan, küresel egemenlerle işbirlikçiliklerden yola çıkabilen kitlesel bir hareketliliğin, siyasal arayışların olmayışı da hakikatle kurula(maya)n ilişkinin niteliği bahsinde ayrıca düşündürücüdür.

Siyaset hattı doğrudan ve tamamen ilkeler paralelinde inşa olunmalıdır. Vahyî ilkelerle az ya da çok çelişen her çizgi, hareket ya da popüler tanımla oluşum diyelim, bir aşamada mutlaka o çelişkilerin somut hâllerini örnekleyecektir. Vahyin mutlak çerçevesine sadık kalmayan ilkelerin açık edeceği arızalar kurtuluş ve ıslah umudunu bir kez daha yok edecektir.

Bir dönem Türkiye İslamcılığının çok daha keskin ya da net denilebilecek, özgüveni yüksek bir söylemsel üstünlüğü vardı. Egemen düzenden aldığı darbelerin yanı sıra farklı ayartılarla ayarları bozulan bu çevrelerin bugün eski ‘sıkı’ duruşlara oldukça mesafeli bir pozisyon aldıkları pekâlâ söylenebilir.

Yukarıda andığımız ayetlerde yer alan “hakikatin sınırlarını ihlal etmeme” uyarısı siyasal arayışlar için fazlasıyla gerekliyse eğer, pek tabii olarak müslüman öznelerin bu yükümlülük karşısında fazla bir tercih şansları yoktur. Katı bir gerçeklikle yüz yüze olduğumuz kabul edilmelidir: Hangi yolu izleyeceğiz? Kim ya da kimler olarak yola çıkıp insanları neye davet edeceğiz?

İnsanın, tabiatın, bütün bir yeryüzünün ıslah ve kurtuluşuna niyetlenen iyi niyetli adımların hakikatle teması, derin bir hassasiyetle göz önünde bulundurulup değerlendirildi mi? Bu yapılmadıysa eğer iyi niyetler hakikatten sapma hatasını elbette telafi edemeyecektir.

Bütün bu kaygılar kurucu iradelerin nitelik ve ne’liği bağlamında can alıcı, can yakıcı hususlardır. Belini bir türlü doğrultamayan; hakla, batıl unsurları mezcetme talihsizliğine fazlasıyla dûçâr olmuş yolculuklarımız için şimdi iki kat özen göstermek boynumuza borçtur.

[1] Furkan Sûresi, 25/43:  “Sen hiç kendi heva ve heveslerini tanrılaştıran [birin]i düşündün mü? İmdi, böyle birinden de sen mi sorumlu olacaksın?”

Devamını Okuyun

Yazılar

Şiirden Şuura ve Medeniyete: Sezai Karakoç – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

“O,  yedi güzel adamın görünmeyen, ama varlığı ve etkisi hissedilen sekizincisi idi.”

Öteden beri maksadı anlamak ve işi de anlaşılır kılmak açısından türküyü Türklere, masalı (çirok) büyük oranda Kürtlere, irfanı Farslara, felsefeyi (hikmet) Yunanlılara hasrettiğimiz üzere şiiri de Araplara hasrederiz.

Bu formlar, aynı zamanda bu saydığımız kavimlerin kültürlerinde az ya da çok belli bir oranda var olduğu halde, bu yargı adeta kanıksanmış ve kabul görmüştür.

Şiir, İslam öncesi Arap toplumunda, önemi reddedilmeyecek oranda kendine hatırı sayılır bir yer bulabilmiştir.

Bunun, o toplum açısından birçok dâhili, harici, sosyal, kültürel, tarihi vb. sebepleri vardır mutlaka. Bunlardan birisi ve belki en önemlisi, Arapların söz (kelam) ustası olmaları ve bu ustalıklarını, kendi kabilelerini, çevrelerini hemen her alanda savunma ihtiyacına binaen şiire sarılmaları ve onun gücüne sığınıp inanarak onunla kendi varlıklarını berdavam ettirmeleri cihetiyledir.

Her ne kadar Şuâra suresinde şiir değil, şairler (bazı sebeplerden dolay) kınanırken, Hz. Peygamber’in (s) şairi, sahabe Hasan Bin Sabit örneğinde de görüleceği gibi şiirin gücünün cahiliye döneminde olduğu üzere İslam döneminde de etkili bir yol, yöntem olduğu bilinmektedir.

Bununla birlikte başlı başına bir hidayet kitabı olan Kur’an’ın mesajının, gerek diziliş ve gerekse de inzal olduğu üzere nesir formunda değil de nazım formunda karşımıza çıkması, işi, bir noktaya indirgemeden söylersek şiirin kültürümüzde önemli bir yer kapladığı kabul görecektir.

Öyle ki, sosyoloji gibi, bizim açımızdan bir hayli yeni olan ve çetelemizi tutan disiplinlerin hayatımızda pek yer almadığı klasik dönemlerde; doğumdan ölüme kadarki süreçte şiirin -çoğunlukla destan şeklinde- başlı başına bir disiplin görevi ifa ettiği söylenebilir.

Şiirin, çoğunluğumuz itibarıyla 20. yy’da doğmuş, yaşamaya devam eden bizlerin hayatında öyle ya da böyle yer ettiğini söylememiz gerekir.

En başta resmi bayram törenlerinde bazı Türk büyüklerini anlatan, cumhuriyet gibi formları fazilet gibi algılatan şiirlerden başlamak üzere, maalesef buna rağmen, çok okuyan ve okuduğunu anlayan bir toplum olmadığımız halde şiir hepimizin hayatında şu ya da bu oranda yer tutmaktadır.

Tabii ki resmi müsamereler nedeniyle ilk okuduğumuz şiir merhum Mehmed Akif’in “İstiklal Marşı” şiiridir.

Bu şiir dahi, tek başına şiirle olan ilişkimizi belirlemeye devam etmektedir.

Bunlarla birlikte, şiiri, birer kültürel özelliği bulunan birçok formdan ziyade felsefe ile kıyasladığımızda, onun bize ne demek istediğini, ancak, şairinin kendisine has poetikasına (şairin, şiiri hakkında oluşan düşünce biçimi) vâkıf olmamızla mümkün olduğunu söylemeliyiz.

Şiir vesilesiyle Sezai Karakoç…

Sezai Karakoç’un yıllar içerisinde yazdığı siyasi portre yazıları (Yaser Arafat ve Turgut Özal) günlük siyasi fıkra yazarlığı ile hikayeciği yanında en önemli vasfının, şuura varan, onun vasıtasıyla Müslüman kişiliği vücuda getiren ve oradan da medeniyete ulaştırmaya çalışan şairliği olduğu kabul görmüştür.

Bizim de hayatımızda bir teşehhüt miktarı şiirle uğraşımız olmuştu. O da yukarıda belirtmeye çalıştığımız üzere; İstiklal Marşı üzerinden, ortaokul yıllarında, kendimizi ortaya koymak adına, anlamlı kılmaya çalıştığımız şiir çalışmaları ile…

Bazılarımızın uğraşısı kalıcı oldu, bazılarımız yarı yolda bıraktık, bir kısmımızın ise, o konuda kalem oynatmasak da ona yönelik var olan ilgimizin devamı şeklinde sürüp gitti.

Birçok şair ismi duyduk, elimize geçen şiirlerini okuduk, onlardan etkilenerek çeşitli şiirler yazmaya koyulduk; aşk şiirleri, lirik, pastoral, didaktik ve devrimci, direniş şiirleri kendi mecrasında sürüp gitti.

Bu şiir türleri ile haşır neşir olduğumuz yıllarda, en azından biz “devimci” safta bulunuyorduk. Sırasıyla; aşk, lirik, pastoral ve didaktikten devrimci, direnişçi şiirde karar kılmış; yaz(a)masak da, bu tarz şiirler bize daha anlamlı ve “kalıcı” gelmişti.

Şuura erince ise, bu saydığımız şiir formları ile birlikte Sezai Karakoç’un bir aşk şiiri şaheseri olan “Mona Roza” şiiri vasıtasıyla aşkla ve tekrardan şiirle tanışmış olduk.

Birçok insana göre, “altı üstü bir aşk şiiri” olarak kabul görüp değerlendirilse de “Mona Roza” içerik olarak, insanı zinde tutan birçok özü barındırmaktaydı.

Mona Roza

Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza, siyah güller, ak güller

Ulur aya karesi kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar

Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek.

Şiire ait bu ilk üç dizenin yorumunu işin ustalarına ve üstadın poetikasına, yani onun şiir düşüncesine; şiirden ne anladığına, ona yönelik kurgusuna zamanla muttali olmuş işin erbabına bırakalım.

Mona Roza şiiri ile birlikte, tarihten bugüne anlatıla gelen “Leyla ile Mecnun”un aşkı üzerine Sezai Karakoç’un konu ile ilgili bu dizeleri de, aşkın onda önemli bir yer tuttuğuna işaret ediyor:

Gün geldi, Kays’ın bu hali son ucuna vardı

İçindeki sevgi toprağı verdi ulu yemişini

O öyle yaratılmıştı sevmek ve sevgisine kendini vermek üzere

Sevgide yanmak, yok olmak ve bir daha onmamak üzere

Aşağıda ilk dizelerini aldığımız şiir, şairin Hz. Peygamber’e (s) olan hasretini ve o’na kavuşma isteğini dile getirmektedir. Gerçi, dünya bir sürgün yeri olmadığı hâlde, üstad onu, belki de çeşitli duygular içerisinde kendisi için sürgün yeri olarak değerlendirmiş. Zira Kur’an’da “O, hem ölümü, hem de hayatı yaratmıştır ki sizi sınamaya tâbi tutsun [ve böylece] davranış yönünden hanginiz daha iyidir [onu göstersin] ve yalnız O[nun] kudret sahibi ve çok bağışlayıcı [olduğuna sizi inandırsın].” (Mülk Sûresi, 2)” diye buyrulmuştur.

Ey Sevgili…

Ey Sevgili

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin

Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği

Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

Uzatma dünya sürgünümü benim

Biz, başka bir izden hareketle yürüyüşümüze farklı bir şekilde yürüyelim…

Teneke Uygarlık Sahibi İnsanların Bilemeyeceği…

Bu şiir dahî, aşkın, teneke uygarlık sahibi insanların asla anlayamayacağı işaretler ihtiva eden ne yüce bir şey olduğu ve üstadın da bu yüceliği en içtenlikle ve belli ki çektiği ve tarifi imkânsız acılarla birlikte anlam kazanmıştır.

Anlamaya çalıştığımız kadarıyla Mona Roza’yı eğer salt bir aşk şiiri olarak kabul ettiğimizde, üstadın sadece aşk temalı şiirlere önem verdiğini düşünürüz. Ama onun insanı bir bütün olarak değerlendirdiğine inandığımız şiirlerine baktığımızda “hayat boşluk kaldırmaz” yargısına uygunluk içerisinde, insanı insan kılan değerleri şiirleştiği görülür:

Anneler ve Çocuklar

Anne ölünce çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde bir siyah çubuk
Ağzında küçük bir leke

Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne

Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk
Çocuk ölünce anne

Diriliş Şairi…

Sezai Karakoç ismi zikredildiğine her ne kadar akla “Mona Roza” gelmekte ise de, onun en önemli vasfının şiirinde diriliş nesline seslenmesi, onu yeniden inşa çabası ve izleri geçmişte kalan ama günümüzle birlikte, özlem ve yaşamak açısından geleceğe vurgu yapılarak şuur plânında şekillendirilen ve eskimeyen değerler üzerinden elde edilmeye çalışılan medeniyet tasavvurudur; bir yandan Mekke, Medine, bir yandan İstanbul, Tahran; bir yandan Bağdat, Kurtuba, Kahire, Diyarbekir, Urfa, Maraş vb.

Diriliş olgusu ve medeniyet…

Sezai Karakoç medeniyet olgusuna onun tekrardan ihyası için sürekli vurgu yapar. Medeniyete vurgu yapması, adeta onun alâmet-i farikası kabilinden değerlendirilebilir: “Günümüzde, ülkemizin yaşayan en önemli düşünür ve şairidir. Durdurulan, önü kesilen bir medeniyetin, bu durduruluşunun insanlık için hangi acı ve yıkımlara sebep olduğunu, sahne alan Batı orijinli medeniyetin, diğer tüm yerel hayat tarzlarını yok ederek, kendi hayat biçimini dayatıp sömürüsünü sürdürdüğünü, bu uğursuz çarkın kırılmasının yolunun da, durdurulan medeniyetin yeniden harekete geçirilerek insanlığı aydınlığa çıkaracağını savunur. Ve bu mücadelenin adını Diriliş olarak koyar.” (Bir Medeniyet Mimarı Sezai Karakoç, Mahmut Kaçarlar, medeniyetvakfi.org)

Dünya gözüyle görmek…

Yukarıda belirtmeye çalıştığımız üzere, şiirle ilgimiz önceleri yazmak, daha sonrasında ise ilgiyle okumak seviyesinde seyretmişti. İşe solcu şairlerle başlamıştık; en başta Nazım Hikmet, Ahmet Arif ve diğerleri.

Nazım Hikmet’in,

Hava kurşun gibi ağır!!

Bağır

       bağır

               bağır

                       bağırıyorum.

Koşun

          kurşun

                    erit-

                         -meğe

                                    çağırıyorum…”

dizelerinden,   Ahmet Arif’in Utuz Üç Kurşun” şiirinin ilk kıtasına kadar:

“Bu dağ Mengene dağıdır
Tanyeri atanda Van’da
Bu dağ Nemrut yavrusudur
Tanyeri atanda Nemruda karşı
Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur
Bir yanın seccade Acem mülküdür
Doruklarda buzulların salkımı
Firari güvercinler su başlarında
Ve karaca sürüsü,
Keklik takımı…”

Birçok İslamcı (Afganistan cihadı döneminde hayali olarak ellerinde mitralyözler ve dillerindeki inkılabî dizelerle düşmana karşı mücadele edenler)  ve muhafazakâr şairler geçidi içerisinde, bana en yakın duran şairlerden biri Elbette, aynı zamanda medeniyetçi düşünceleri ile ön plânda duran şair Sezai Karakoç’tan başkası değildi.

Bu minvalde sayarsak Necip Fazıl, İsmet Özel, M. Akif İnan, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu gibi şair ve yazarlarla birlikte Sezai Karakoç’tu.

Bunların içerisinde Necip Fazıl kendine özgü “din ve hayat anlayışı” ile farklı bir yerde durmakla birlikte, İsmet Özel’i de kendine özgü şartlar açısından yine farklı bir yerde tutarsak; Nuri Pakdil, M. Akif İnan’la birlikte Sezai Karakoç bana yakın duruyordu.

Bu salt ve indirgemeci bir mantıkla ele alınmayacak kadar dar bölgeci bir anlayışın eseri olmayıp aynı coğrafyayı tarihsel, kültürel, acılar, imkânlar ve imkânsızlıklar açısından değerlendirildiğinde “kalpten kalbe bir yol vardır” inceliğine işaret ederdi.

O, bizdendi ve bizi anlatıyor, halimizi, ahvalimizi betimliyordu.

Rahmet dilekleriyle…

Devamını Okuyun

GÜNDEM