Connect with us

Yazılar

Haram’dan Protest’e Müzik ya da “Dinî” Müzik – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

-Protest Dinî Müziğin Edebî ve Sosyal Politik Bağlamı-

Müzik, içeriği gereği, alıcısı çok olan, diğer yandan da karşıtı, daha açıkçası düşmanı bol olan bir özellik taşır.

Müzik, insanlıkla yaşıt olduğu gibi, o insaniyet içerisinde de kendisine değer verilen, değer biçilen, konumu belirlenen ve bu olgular üzerinden ele alınıp değerlendirilir.

Onun izdüşümünün fıtratta belli bir oranda yer almasıyla birlikte, onu keşfedenin de bizatihi insan olduğunu söylemek pek de zor olmasa gerek.

Müzikteki matematiksel gizemi keşfederek yazıya döken ve böylelikle de temelini atan kişinin M.Ö. 530-450 yılları arasında yaşadığı bilinen antik dönem Yunan filozofu Pisagor (Pythagoras) olduğu söylenir. Pisagor’un müziğin içindeki matematiği bir demirci dükkânının önünden  geçerken keşfettiği rivayet edilir. Demirci ustasının demir döverken kullandığı aletlere göre değişik sesler çıkarması Pisagor’un ilgisini çekmiş, dükkânı kapattırarak ustaya çeşitli aletler kullandırmış, çıkan sesleri incelemiş ve kayıtlar almış olduğu belirtilir. (1)

Müzik, aynı zamanda ses ile ilgili bir sanatsal form olup, bu forma, İslâm kültür tarihinde bu sanata hendese-i savt denir. Yani ‘ses sanatı’. (2)

Hem insan fıtratında bulunan ve hem de Pisagor’un, müziğin içindeki matematiği bir demirci dükkânının önünden  geçerken keşfettiği ve demirci ustasının demir döverken kullandığı aletlere göre değişik sesler çıkarmasından mütevellit olarak müzik hayatımızda önemli bir yer tutmaktadır.

İlk insandan bu yana, insan için en gerekli şey olan bir mabuda tapınma (kulluk etme, ibadet) ihtiyacı yanında birtakım (doğru ya da yanlış) ritüelin de oluşmasını da beraberinde getirmiştir.

Bu ritüellerden birisi de müziktir. Ya tevhidi özelliği zamanla kaybolan, insan ürünü haline gelen “din”ler ya da İslam gibi tevhidi özü kaybolmayan ama müntesiplerinin başka kültürlerle etkileşimi sonucu, özelikle de müziğin, çoğu kez “ibadet-zikir” fenomeni üzerinden içeriğe arız olması sonucu, müzik, birçok Müslüman toplumun da ibadet anlayışına sızarak kendine yer bulmuştur.

Hâlbuki müziği kendi bağlamı ve anlamı içerisinde, ibadeti de kendi bağlamı ve anlamı içerisinde değerlendirecek olsak, konu ile ilgili yanlışları devam ettirmezdik.

Günümüzde muhafazakâr olarak tanımlanan ama uzak geçmişte temellenen ve yine günümüzde gelenekçi olarak tanımlanagelen Müslüman kitlenin büyük bölümü, müziği birtakım mülâhazalarla “haram” kategorisinde görmesinin yanında, onu zikrin vazgeçilmez bir parçası olarak gören ve aynı zamanda onun üzerinden miskin bir anlayış geliştirdiği savıyla, kendini süreç içerisinde İslamcı olarak tanımlayan çevrelerin, müzik açısından “haram-helal-mübah” ikilemi karşısında, o da modern bir form olan ama ona ilgi duyanı devrimci/inkılapçı kılan “marş” tanımı üzerinde başka bir müzik formunu sahiplendiği görülmektedir.

Bu form seküler-devrimci çevrelerin, “düşmanla” mücadele aşamasında, devrimciler için moral-motivasyon kaynağı olarak önemli bir yer işgal eden marş formu idi.

Bu formun daha sonra, İran İslam devrimi taraftarlarında, devrim (inkılâb) sürecinde, daha da geliştirilerek kullanıldığını görmekteyiz.

Bizde de, İran devriminden etkilenme sonucu; yetmişlerin sonunda, ta iki binlerin başına kadar ilgi görmesi, bir açıdan müziğin çehre değiştirdiğine işaret ediyordu.

Bununla birlikte müziğe halen “haram” gözüyle bakan çevrelerle birlikte, onu, yer yer ibadetin bir parçası olarak gören birçok tasavvufî çevre ile birlikte, marş formundan başlamak üzere, özgün müziğe ve oradan da türkü’ye varan; müziği, ibadetin bir parçası olarak değil, onu, sadece kültürel bir olgu ve sanat olarak gören İslamcı cenahın yaklaşımı olmak üzere karşımıza üç farklı yaklaşım çıkarmaktadır.

Müzikten ziyade, onun salt haramlığına inandığı için, ilahi formunu kendi hayatında bir yere oturtan bazı tasavvufî çevrelerin, ilahi formunu, var olan şirk haline ve tuğyana karşı protest bir şekilde ele aldığı gibi marş formundan yola çıkarak ortaya konan çabaları ele alan/değerlendiren, kayda alan çalışmalar pek bulunmamaktadır. Öyle ki, gerek kendi dini hayatını ayakta tutmaya çalışan az sayıda tasavvufî çevre ile işe marş formu ile başlamış bulunan (çoğunluk itibarıyla) İslamcı çevrelerin yapıp ettiklerine dair çalışmalar, onlarca yıl sonrasında pek bilinmeyecekti. Ama elimizin altında Prof. Dr. Vejdi Bilgin imzalı; alt başlığında “Protest Dinî Müziğin Edebî ve Sosyo-Politik Bağlamı”  ibaresi bulunan “ADIM MÜSLÜMAN!” adlı eser, bu boşluğu doldurmaktadır.

Bilgin, konuya el atarken, esere seçmiş olduğu isim için şu ifadeyi kullanıyor; “Kitap adını Erdem Bayazıt’ın ‘Sürüp Giden Çağlardan’ isimli şiirinin son dizesinden alıyor: Sabır Savaş Zafer; Adım MÜSLÜMAN”

Bilgin, konuya adım atarken, bir arka plân çerçevesinde; Türkiye’nin 80’lere doğru yol alışını, konu bağlamında dini hayatın genel bir görünümünü çizmekte, var olan dindarlık biçimlerine vurgu yapmakta ve oradan hareketle dini protest kültürün doğuşu döneminde yapılan tartışmalarla birlikte, protest müziğin, onun ortaya koymaya çalıştığı olgunun izini sürmeye çalışmakta…

Eser şu ifadelerle takdim edilmektedir: “Protest dinî müziğin 1990’ların ilk yarısında önemli bir sektör haline geldiğini, dindar kamuoyunda ciddi makes bulduğunu iddia etmek mümkündür. Şüphesiz geleneksel dindarlar bu müziğe yabancı, bazı dinî gruplar da -beste ve güfte kaygılarından- mesafeliydiler. Ancak genel olarak dinî gruplar bir “alternatif kamu” içinde kendi “dünyalarını” kurma çabasındaydılar ve yeni müzik formu bu alternatif kamuda biliniyordu. Bu müziğin dindar insanların evlerinde, düğünlerde, konferans gibi programların öncesinde, mitinglerde, hatta İmam Hatip Liselerinin müzik derslerinde yoğun bir şekilde yer aldığı müşahede ediliyordu.”

Kabul edilmeli ki, Müslümanlar, özellikle de doksanlarda elde ettikleri imkâna ve akıp giden zamana rağmen, kendilerine özgü bir dindar; İslami ya da İslamcı bir “kamu” oluşturamadıkları, aksine uzun bir dönem kuşku ve şüpheyle yaklaştıkları demokrasi zemininde elde bulunanları da yitirdiklerinden maada, realiteye kanıp, hatta ona yenilip reel politik uğurda zaman harcamaya başlayınca, hayatının en mutena köşesine yerleştirdiği cihad mefhumu ile birlikte eserlerinde de dil, kelime ve söylem değişikliğine uğramış oldular; “2000’li yıllara gelindiğinde hem eser üretimi hem de içerik açısından bir değişim görüldü. Bu dönemde hala cihattan ve şehadetten bahsedilse de, vurgu eski gücünü yitirdi. Bir çocuğun dilinden yazılmış veya şehidin son cümleleri olarak dökülen etkileyici cümleler kayboldu. Sevda, sevgili ya da aşk temalarının hangi “sevgiliye” yöneldiği belirsizleşti. Bosna, Çeçenistan, Filistin gibi coğrafyalara yapılan atıflar azaldı.”

Altmışlarda ve yetmişlerde, Anadolu insanının büyük oranda şehirlere göç etmesi sonucu, nicelik açısından şehirli ama nitelik, yani görünürlük, görünür olma açısından pek de şehirli bir kimliğin kendini göstermediği bir vasatta, metropollerden ziyade küçük şehirlerde var olan Müslüman cemaatler, yapılar, kendi bütünlüğü içerisinde dine bağlı, ama dini bütünlüğün dışa yansıması konusunda olabildiğince ketum davranması; işi bir meşruiyeti olabilir ama işini, vazifesini, hatta zikrini vb. gizli yol ve yöntemlerle yapması sonucunda kendini  bir açıdan modernizmin sultasından koruduğu gibi, onun popüler kültürle de tanışmasına izin vermemişti.

Bu izin vermeyiş, beraberinde, Müslümanların, cari olan hayatın dilini de anlamaktan alıkoyuyordu. Bu durum, aynı zamanda ahlaki endişeleri de besliyor, canlı tutuyordu. Onu ve Müslüman nesli, sebepsiz bir şekilde ıskaladığında tümden mahrum eden, beri yanda da onu, oradan yayılan kültürel, toplumsal vb. afetlerden koruyan maddi donelerle var olan ilişkisi bir nevi “popülizm-dengelilik” içerisinde kendine bir yer bulmaktaydı.

Zamanla dindar kesimlerin, belki de hayatın bir cilvesi olarak popüler kültürle tanışmaları, onların, daha önce es geçtikleri, ıskaladıkları, hatta günah ve haram addettikleri birçok alanda var olmaya çabaladıkları söz konusu oluyordu.

Birçok işi ise, yapıp yapmama konusunda, ilgili “sivil” mercilerden fetva almaya çalışıyorlardı.

“80’lere ait bir fetva kitabında “Bazı kimseler spor yapıp top ile oynamak caiz değildir diyorlar. Çünkü Hz. Hüseyin şehit olduktan sonra başı kesilip top gibi onunla oynanmıştır. Bu hususta İslam’ın hükmü nedir?” (s. 45) sorusu, konuya ışık tutmaktadır.

Hâlbuki, futbolun bugünkü durumu ayrı bir şekilde değerlendirmeyi gerektirse de, onun prototipinin birçok halkta (Türkler, İngilizler) yüzlerce yıl öncesinden var olduğu bilinmektedir. Aynen müziğin de yanlışı ve doğrusuyla neredeyse tüm insanlık için bilindiği gibi…

İş salt fetva alma kabilinden ilmihal kitaplarına dolayısıyla da bir hocaefendiye müracaat etmekten ziyade, işin içerisine “etrafını cami, ağyarını mani” kabilinde fıkıh ilmi girmekteydi.

Tabii ki, bu ilme bağlılık içerisinde, müziğe külli haram diyen anlayışla, onun bazı kriterleri gözetme şartıyla “kullanılabilirlik” yönüyle mübah gören anlayışta, kendine fıkıh içerisinde yer bulmaya çalışıyordu.

Yazar, Necdet Subaşı’nın(*) eserinden konu ile ilgili şöyle bir aktarımda bulunmaktadır: “Bazılarının yanında türkülerden söz etmek terk-i edepti… Müziğe bir şekilde ilgi duyanlar ise Süleyman Uludağ’ın kitabına sığınıp cevaz aramaktaydılar.” (s. 55)

Seksenlerden başlamak üzere, dönenin kendine özgü sıcak atmosferinde devrimci söylemle birlikte gelişen ve akabinde değişime uğrayan müzik olgusu da, hem geleneksel anlayışlardan ayrışmış ve hem de popülizmle arasına mesafe koymuş ve hem de “gelişe gelişe” var olan katı Kemalist sistem karşısında protest bir yapı arz etmişti.

Yazar eserinde, Müslümanları da zaman içerisinde kuşatan, onları etkileyen popüler kültür ile ilgili düşüncelerini, arka plân yardımıyla aktardıktan sonra, sahiplerinin büyük bölümünün dönemin yaşayan İslamcı şairlerine ait şiirlerin bestelenmesi sonucu ortaya çıkan ve hem genel anlamda, hem de dönemi açısından, yaşayan Müslümanları ilgilendiren konuların işlendiği eserlerin ortaya çıktığını aktarmaktadır.

Bu konuları şu şekilde sıralayabilirdik: Kur’an ve Peygamber, Zulüm, Başörtüsü, Kıyam ve Cihad,  Ümmet Şuuru, Şehadet.

Bir de özel ilgi alanı olarak “kente karşı dağ; gurbet, yalnızlık ve melankoli” durumları da bu çalışmalarda konu başlığı altında kendine yer bulmuştu.

“İslamcı şairlerin işledikleri temalar arasında kentlerin ve makinelerin kötülenmesi modern çağ ile hesaplaşmanın açık bir ifadesidir. Bu iki olumsuz imgenin karşısına ise tabiat ve dağ konulur.” (s. 125)

Bu İslamcı şairlerden merhum Mehmet Akif İnan;

“Her eylem yeniden diriltir beni

Nehirler düşlerim göl kenarında

***

Dönüştür ey kalbim bahçeli eve

Anlam ezen o makinaları” (s. 126)(**)

İslam tarihine (Mute Destanı) ve günümüze dair birçok konunun mizahi olarak işlendiği bant tiyatroları, (PTT: Pötürgeli Tornavida Tevfik; Eyvah İrtica vb.) salt şiir kasetleri (Doğ Ey Güneş, Ömer Karaoğlu; İnfilak, Eşref Ziya Terzi vb.) dönemin dijital ortamında ortaya konan ve ilgi gören çalışmalar olarak zihinlerde yer etmişti.

Bir kısmı yaşayan, bir kısmı da doksanlarda var olan o havaya renk katan, o havayı soluyan şairlerin ve onların eserlerin seslendirme suretiyle, dönemin teknik imkanlarını kullanarak, bir müktesebat ortaya koyan insanların ve onların eserlerine kulak kabartan geniş bir Müslüman kesimin (İslamcı, muhafazakar) uğraşıları, yine o uğraşı içerisinde yer aldığı bilinen zevatın, zamanın ruhuna  uyarak pastadan pay kapma düşüncesinin galebe çalınmasıyla inkıta’a uğramıştı.

Şimdi ise, eskinin bir şeyler yapılırken, istenmeden de olsa oluşan yol hatalarını dahi aratacak ve hatta onları “özletecek” olan yeni popüler durumlar; bu kez  seküler modernist cenahın hiçbir şey yapmasına ihtiyaç duyurmayacak şekilde, muhafazakar popülizm kalıbında; dinden, müziğe kadar hemen her alanda kendine yer bulmaktadır.

Hani derler ya; “Küller başımıza!” İşte, günümüzde o durumları yaşıyoruz.

Galiba, biz de geçmişte bazı şeyleri eksik bıraktık!

________________

1) “Müziği Kim İcat etti…” adlı makale. (HayatNotu.com)

2) İsmail Raci Farukî, Lamia Farukî, İslam Kültür Atlası., s.467 İnkılâb Yay. Aralık, 1999 İstanbul

*) Necdet Şubaşı; 1-Gerisi Hikaye, 2-Yaz Dediler

**) Mehmet Akif İnan, Hicret, Şairin ayrıca “Tenha Sözler” adlı şiir kitabına da bakılabilir.

 

Eserin Kimliği:

“ADIM MÜSLÜMAN – Protest Dinî Müziğin Edebî ve Sosyal Politik Bağlamı

Prof. Dr. Vejdi Bilgin, 1. Baskı, Ekim 2020, Beyan Yayınları, İstanbul

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazılar

Yoktan Var Eden Güç Kim: “Kızımla Ekonomi Sohbetleri” Üzerine Bir Değerlendirme – Banu Gün

Yayınlanma:

-

Kitabın Adı: Kızımla Ekonomi Sohbetleri

Yazarın Adı: Yanıs Varoufakıs

Yayınevi: Epsilon Yayınları

Çevirmen: Sinan Arslaner    

Baskı Tarihi: Şubat 2021

Varoufakıs, siyasetçi ve ekonomist bir yazar olduğunu bu kitaptaki metafor ve gerçek anlatımı ile okuyucuya hissettiriyor. Kitap, birçok bölümden oluşuyor. Bu bölümler ekonomi, tarih, modern dünyayı ilgilendiren önemli olayları da içerisinde barındırıyor. Kitabın ismi itibariyle ekonomi tabanlı bir okuma yapacağımızı anlıyoruz. Fakat kitabı okuyup incelediğimiz zaman sadece ekonominin ele alınmadığını görüyoruz. Ekonominin yanı sıra dünyayı etkileyen önemli piyasalar, yaşam tarzları, modernizm gibi birçok olgu da ele alınıyor. Kitabın dili oldukça sade. Okuyucu ister yetişkin biri olsun isterse çocuk yaşlarında olsun kitabın açık anlatımını anlayabilir. Ekonomi, birçok alan ile ilgili olmasına rağmen, insanlar tarafından terimsel bir ders olarak görülüyor. Bu nedenle okuyucu kitlesi, ekonomi kitapları içerisindeki ağır anlatımları anlamakta zorlanır. Bunu Varoufakıs’ın kitabında göremiyoruz. Açık anlatım, birçok örnekleme gibi öğeler kullanılarak ekonomi, herkesin anlayacağı bir şekilde özetlenmiş. Ayrıca ekonomi terimleri, hap bilgiler gibi yüzeysel bir içerik mevcut değil. Kapitalizmin gelişimi, para piyasasının çıkışı gibi temel bölümler mevcut. Böylece ekonominin birçok alanla doğrudan bir ilişkisi olduğunu görebiliyoruz.

Kitap toplam sekiz ara bölümden oluşuyor. İlk iki bölümde, dünyanın her noktasını etkileyen temel problemler ile başlanıyor. İlk bölümde, toplumlar arası eşitsizliğin nedeni sorgulanıyor. Eşitsizlik meselesinin sadece hak ve özgürlükler olarak ele alınmasına karşı çıkan Varoufakıs, bu eşitsizliği para piyasası ile ilişkilendiriyor. Bu bölüm, insanların tarıma başladıkları dönemin küçük bir özeti olarak geçiyor. Her insanın, toplumun eşit olduğu döneme gittiğimizde insanlar, avcılık ve toplayıcılık ile yaşıyordu. Fakat tarımmın keşfedilmesi ve yerleşik hayatın başlangıcı ile toplumlar gelişmişlik seviyelerine göre bu eşitliği etkilemeye başladılar. Para kavramı, bir değiş tokuş olarak tarım hayatının getirisi halinde başladı. İnsanlar, ürettikleri şeyleri, bir başka tüketilebilen bir şeyle değiştirebildiler. Değiş tokuş ile mal ,commodity, kavramı ortaya çıktı. Zamanla yazı devreye girdi ve borç kavramı şekillendi. Kitabın ilk bölümünde Aborjinler ve İngilizler arasındaki eşsiz uçurum anlatılıyor. Tarım devrimi, para ve borç kavramları bu bölümde örneklendirmeler ile açıklanıyor. Tüm eşitsizliğin bir sistem yolu olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. İkinci bölümde ise piyasa dediğimiz ve paranın hareket edeceği o ortam ele alınıyor. Piyasa için gerekli olan faktörleri değer ve emtia olarak belirtiyor. İnsanlar için eskiden değer olan bir davranış veya bir mal artık para ile satılıp alınabilen bir oluşuma yani emtiaya dönüşüyor. Bu durum küresel para piyasalarından ticaretlere kadar etki ediyor. Bu bölümde sanayi devrimi gibi bütün dünyayı etkileyen bir olgu ele alınıyor. Fabrikalar, yüksek işçi gücü, buharlı makinalar dünyada kendilerine uygun bir rol bulup piyasayı oluşturdulur. Varoufakıs, paranın bir araçtan amaca sanayi devrimi ile birlikte geçtiğini belirtiyor.

Diğer üç bölümde piyasa, kâr anlayışı ve borç kavramı ele alınıyor. Kitabın üçüncü bölümünde Faustus oyunundan örneklendirmeler ile borç kavramı anlatılmaya çalışılmış. Cehennemi hak eden insanlar zorla cehenneme gitmek yerine özgür iradeleri ile cehennemi seçebilirler miydi? Faustus oyunundaki temel anlayış bu soru üzerine yoğunlaşır. Borç kavramı da insanın, hem zorluk çektiği hem de kendi iradesiyle istediği bir olgu olarak karşımıza çıkar. Varoufakıs, üretim ve dağıtım olan yerde borç kavramının ortaya çıkmasının çok normal olduğunu belirtiyor. İlk girişimcilerin ortaya çıkması ile rekabetin artması ve kâr anlayışının kutsallaşması bu bölümde açık bir şekilde anlatılmış. Dördüncü bölümde ise bankacılık mesleği ve onun büyüsü üzerinde durulmuş. Bankanın ortaya çıkması ile insanların kafalarında “yoktan var eden güç” anlayışı para piyasasına yoğunlaştı. İnsanlar, bankacıların bu güce sahip olduklarına inanmaya başladılar. Fakat bankacılık ile yükselen kamu borçları, devletlerin farklı politikalara yönelmelerini sağladı. Devletler politikalarını paraya göre şekillendirmeye başladılar. Beşinci bölümde ise piyasa içerisindeki emek ve para ilişkisi anlatılıyor. Bu bölüm, insan faktörü hem bir kurban hem de bir kurtuluş yolu olarak okuyucuya yansıtılıyor. Sistem, kendi çarklarını çevirirken insanı kullanmakta çekinmiyor. Fakat insanlar bu çarkı kendilerini kurtarmak için de çeviriyorlar.

Kitabın son üç bölümü dijital ve modern dünyanın bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Kitap her ne kadar ekonomi ile ilgili olsa da dünyanın kapitalist tarihini her dönem için ele almıştır. Altıncı bölümde sanayi devriminin getirdiği buharlı makineler ve onların etkileri anlatılıyor. İnsan soyunun büyük bir makine köle ordusu kazandığını görüyoruz. Modern dünyadaki teknoloji ile birlikte çevrelendiğimiz sosyal ağlardan dijital dünyaya kadar teknoloji evreninin taleplerini karşılıyoruz. Varoufakıs, bu bölümde Matrix filminin, dünyamızı ele alarak küçük bir analizini yapmış. Filmdeki gerçeklik algısının zamanla dünyamızdakine benzediğini görebiliyoruz. Aynı zamanda bu bölümde köleliğin makineler tarafından mı yoksa insanlar tarafından mı yapıldığını soruyor. Kitap her bölümde gerçekliği açık bir şekilde ele alıyor. Fakat yazar, okuyucuyu çoğu zaman umutsuzluktan kurtarıp değişimin insan ile başlayacağını hatırlatıyor. Yedinci bölümde para ile politika arasındaki ilişki inceleniyor. Yazar, paranın politikadan ayrı, özel bir kurum olamayacağını çünkü bu iki alanın birbirini hayati bir şekilde etkilediğini söylüyor. Esir kampındaki örneklemeden enflasyon ve deflasyon kavramları açıklanıyor. İnsanların parayı kullanma biçimleri ve devlet içerisindeki çeşitli politikalar, bütün piyasayı oluşturuyor. Bu faktörlerden birinin olmaması piyasanın iki farklı uç dengesine sahip olacağının bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Sekizinci bölümde ise dünyanın değişimi, piyasaların dengesi üzerinde duruluyor. Bu bölümde de bir önceki bölüm gibi politikanın paradan ayrı ele alınamayacağı ele alınıyor. Daha çok piyasa, emtialaşma gibi büyük değişimlerin dünya üzerindeki dengeleri alt üst edeceği belirtiliyor.

Kitabın son sözü ise ideoloji, doyum ve atılımları ele almış. Sonsözde kitabın ana düşüncesi özetlenerek okuyucuya toplu bir şekilde bir son nokta dersi verilmiş. Kitabın ilk bölümünden son bölümüne kadar öğrendiğimiz birçok farklı şey oluyor. Öncelikle, ekonomi sadece bir kısım insanların uğraşacağı ve üzerinde düşüneceği bir alan değildir. Herkesle ilgilidir. Ekonomi, tarih, insan davranışları ve dünyanın gelişimi ile birlikte ele alınacak bir derstir. Dünya, ilk dönemlerinden modern dönemine kadar para piyasası çerçevesinde gelişti. İnsanlar, değerlerini bir emtia olarak satmanın yolunu buldular. Bilinçli veya bilinçsizce olsun piyasa insanlar tarafından oluşturuldu. İdeolojiler, dinler ve inançlar para kavramını farklı yönde ele aldılar. İnsanlar, para piyasasını yönettiler fakat kendilerini nasıl yöneteceklerini unuttular.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Zeminsiz Proje(cilik)ler

Yayınlanma:

-

Kimi İslami çevrelerin gerçekliklerden kopuk, somut acı ve zulümleri göz önünde bulundurmadan ürettikleri söylemleri ne kadar eleştiriyi hak ediyorsa yine bir kısım İslami çevrenin dinmez bir iştiha ile diline doladığı “proje tutkusu”, bu tutkuyu muhatapları üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanma tavrı da aynı eleştiriyi hak ediyor.

Meselenin birkaç boyutu var.

Kapitalist ya da sosyalist ideallerin sıkça düşünce ve siyaset dünyasında boy gösteren ya da dillere dolanan projelerinin mezkûr İslami çevreleri pozisyon almaya itiyor olmalı. Bunların ilk sırada geleni elbette ekonomi ile ilgilidir. “Siz ne öneriyorsunuz? Projeniz nedir?” gibi sorular çokça dolaşıma sokulur, muhtemelen sizler de bunlara sıkça muhatap olmuşsunuzdur ve muhakkak birtakım cevaplar vermişsinizdir.

Hadi, durmayıp ekonominin ardından diğer “can alıcı” mevzuları sıralayalım: Ekolojik yıkım, etnik kimlikler, kadın meselesi, eğitimin nasıl şekilleneceği, tarım ve gıda politikaları… Listeyi uzatmak mümkün. Bütün bu alanlarda, İslamcıların (Kolaylık olsun diye bu tanımı kullanalım.) ne yapacağı, topluma ne vadettiği sorgulanır.

Baştan beyan edelim ki bu sorgulaman son derece haklıdır ve ben de bu sorgulamaların bir tarafındayım ancak yazının gerekçesi tam da burada beliriyor. İslam, diğer ideolojiler gibi bir ideoloji midir? Seküler bir çözüm dizgesi olarak mı karşımızda durmaktadır? Proje tutkusuna ne ölçüde cevap verebilir ya da bu tutkulara karşılık verecek bir yapıda mıdır?

Gaybla bağlantılı bir inancın, ahirette mutlak kurtuluşu amaçlayan bir dinin müntesipleri için yola çıkış, başlangıç noktası neresidir? Kişinin ya da toplulukların/insanlığın her şeyden önce atacağı adım/lar ve bu adım(lar) nedir, ne olmalıdır? Müslüman, bağlı olduğu merkezden bağımsız bir tasarımcı mıdır? Âlemlerin Rabbine karşı sorumluluk altına girip benliğini arındırdıktan sonra yeryüzündeki yürüyüşü nasıl seyredecek, bütün o toplumsal alanlarda hangi önerileri insanlığa arz edecektir?

Modern ulus devletin şemsiyesi altında mı bir ekonomik çözüm önerisinde bulunacak, kutsanmış coğrafyalarda kâim devletlerin sınırları içerisinde mi ekolojik projeler oluşturacak ya da modern hurafe ve kutsalların okulla kuşattığı eğitimi bir reformasyona mı tabi tutacaktır? Güvenlik, ticaret, etnik kimlikler ya da kadın meselelerinde modern ulus devletlerin karakolluğunu yaptığı kapitalist küreselliğin düzeninden mi medet umacaktır? Yoksa bu saydığımız çerçeve ve kabullerden tümden sıyrılmayı öngören tevhid inancının bir gereği olarak bambaşka, tümüyle özgün bir noktadan mı yola çıkacaktır?

Kur’an’daki temel ilkelerden uzaklaşmış; imanın, egemenlik ilişkilerine bambaşka veçhelerden yaklaştığını idrak edememiş, ahireti gerçekleşmesi uzak bir ihtimal derekesinde benimsemiş İslami(!) bir akıl için bu sıçrama noktası kolaylıkla algılanabilecek bir seviye değildir. Bu seviyede iman, Kur’an’da anlatıldığı gibi insanla buluşup onun varlığa, evrene bakışını eşsiz bir şekilde yeniden inşa etmelidir. Ondan sonradır ki bütün toplumsal meseleler farklı bir zaviyeden tartışılır olacaktır.

Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi’nde gayba imanı mesele etmediği bir alanda (ezilenlerin kendilerini ezen sitemi bilip tanımaları bahsinde) kendince benzer bir noktadan yola çıkar: Ezilenler ezildiklerini bilmez! Bu temel bilgi ve iman olmadan yola çıkılamaz. Çıkılsa bile yürünen yolda rotanın çoğu kez şaşması kaçınılmazdır.

Halkın/insanlığın/tabiatın yaşadığı somut sorun ve acılar pratik siyasetimizin imandan yola çıkarak kendini gösterdiği hareket noktalarıdır. Vahiy, varlığın/âlemin içine yuvarlandığı çarpıklığa iner. O çarpıklığı görünür kılar ve başlar izah etmeye: Islah nasıl olacaktır ve kurtuluş nerededir?

Kurtuluş/huzur İslam’dadır!

Bu slogan bir zaman çok kullanıldı ama yine bu sloganla bir zaman çok da alay edildi. ‘Dünyevî’ diyelim, farklı ideolojiler insanlığın idrakine birtakım çözüm ve projeleri boca edip dururken onların çelişkilerine vurgu yapmak, insanı bütüncül olarak kuşatmadaki yetersizliklerini göstermek için bu slogan öne çıkarıldı, zaten her zaman göz önünde olmalıydı.

Bu slogana karşı yapıladuran eleştiriler, ayrıntıların, elle tutulur öneri ve modellerin öne çıkarılamayışına veya düşünsel-entelektüel yetersizliklerden dolayı buna güç yetirilememesine odaklıydı ve bu tutum bir yere kadar haksız da değildi ancak eleştirilerin alay etmeye meyyal olanları, ayak basılacak zeminin net bir biçimde tespitini zorlaştıracak bir samimiyetsizliğe doğru yuvarlanırken iman yükümlülüğünü savsaklamaya, bütün bu hassasiyetleri tartışmaya değer görmemeye başladı.

Ayaklar nereye basacak? İnsan, nerede duracak ve durduğu yerden hangi ufka bakacak? Siyaset tartışma ve modellerini, örneğin demokrasi ve saltanatlık rejimlerini tartışırken merkeze neyi alacak? Mesela, “Hakimiyet Allah’ındır!” düstûrunu va’zeden Kur’an’a iman edenler bu tartışmaya dâhil olurken bu temel düstûru göz ardı mı edecekler?

Tabiatla ilişkide vahyin ifsad-ıslah karşıtlığına yaptığı ısrarlı vurgu göz ardı mı edilecek yoksa söylemin merkezinde mi yer alacak? İnsan bedeni kimindir? Kadın meselesinde Yaratan’ın mesajı geleneksel ve modern hurafe ve dayatmalardan arındırılıp insanın özünü tahkim edecek bir çerçevede sunulabilecek mi? Bunun için Allah’ı mesajına ivazsız-garazsız kulak verilecek mi? Dost ve düşman neye göre tespit edilecek? Kimliği inkâr edilen halkların mücadelesinde hangi kavşaklardan sakınılacak? Devletin ya da bir bütün halinde egemenlik tartışmalarının görünen dünyadan ancak gaybî bilgilerle muttali olabildiğimiz ahirete uzanan boyutlarıyla ele alınması durumunda imanın zorunlu sonuçları nasıl tezahür edecek? “Asgari ücret ne kadar olsun?” denildiğinde karşılıksız paylaşmayı, hakça bölüşümü öneren, dayanışmayı imanın ve ahiret günündeki mutlak kurtuluşun şartı olarak ortaya koyan İslam’ın her şeyi sil baştan öneren yaklaşımı nasıl izah edilecek? Yeni siyasetler nasıl kurulacak?

Bütün proje talepleri köklü bir devrimin kapısına götürüyor bizi. Adım adım, vahyin eşsiz çözümlerini Rabbiyle interaktif bir biçimde ören iman somutlaşıyor, ete kemiğe bürünüyor.

Oradan buradan derlenen modeller vahyin bir zemin olarak yokluğunda dayatılıp durdukça hakikat de buharlaşıyor, belirsizlik yaygınlaşıyor. İmanın biçimlemediği kişi(ler)den toplumsala ulaşamayan hakikat ayakların basılacağı sağlam zeminden mahrum bırakıyor cümle mevcudatı ve biz proje taleplerine anlamdan koparak cevaplar üretmeye çalışıyoruz.

Sıkışmışlığımızın başlangıç noktası budur.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İnsan Kendi Kendisinin Sahibi midir?

Yayınlanma:

-

“İnsan başıboş bırakılacağını ve dilediği gibi hareket edebileceğini mi sanır?” (Kıyâmet, 36)

Cesaretleri haktan üstün gelip batıldan yana olanlar, eylem içerikleri ve eylemlerine müdahale ediliş tarzı tasvip edilemeyecek LGBT’yi İslami açıdan meşrû göstermeye çabalıyor. İslami Feminizm adı altında “Kadının fıtratında orgazm vardır.” sloganı atıyor.

Bu batıl durumlar, hayatın her alanını İslâma göre tanzim etmesi gereken inananların kendini kendinin sahibi olarak gören liberteryanizmin (özgürlükçülük) etkisinde olduğunu gösteriyor.

Liberteryen teoride birey, kendi bedeni ve aklı üzerinde egemendir, mutlak söz sahibidir ve bunların mülkiyetini elinde bulundurur. Böyle bir anlayışla üretilen “seks işçiliği” kavramı kişinin kendi mülkü üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunduğuna işaret eder. Estetik ve genç görünme maksatlı operasyonları da bu minvalde anabiliriz.

İnsan kendi kendisinin sahibiyse kendisi hem nesne (sahip olunan) hem özne (sahip olan)dır. Böyle özne ile nesne veya eşya ile mâlik özdeşliği paradoks gibi görünebilir. Ancak sahip olan ile sahip olunan ayrı ele alınırsa kendinin sahibi olma söz konusu olamaz. Çünkü bu, kişinin kendi dışında var olan bir bilgisayara sahip olması gibi bir durum değildir. “Kendinin sahibi olmak tezi adı altındaki ‘kendi’ terimi saf düşünümsel bir öneme sahiptir. Kendi terimi, sahip olan ve sahip olunan şeyin tek ve aynı şey olduğunu, adıyla söylenirse kişinin bütününü ifade etmektedir.”[1]

Kendi yaratılışında veya doğumunda katkısı olmayan insan kendi kendisinin mutlak sahibi olabilir mi? Bu sahipliği yetersizliklerden başkalarıyla paylaşmak zorunda kalmaz mı? Mesala, bir gün çalışmayınca hayatı zora girecek emekçilerin işverenle sözleşme imzalayabilme özgürlüğünün olması onun kendinin sahibi olması üzerinde negatif etki yapar.

Bu konu üzerinde durmaya devam edeceğiz.

 [1] G. A. Cohen, Kendinin-Sahibi Olmak Özgürlük ve Eşitlik, Çeviren Fahri Bakırcı, s. 110, Epos Yayınları, 2018.

Devamını Okuyun

GÜNDEM