Connect with us

Yazılar

Haram’dan Protest’e Müzik ya da “Dinî” Müzik – Sait Alioğlu

Yeni Pencere

Yayınlanma:

-

-Protest Dinî Müziğin Edebî ve Sosyal Politik Bağlamı-

Müzik, içeriği gereği, alıcısı çok olan, diğer yandan da karşıtı, daha açıkçası düşmanı bol olan bir özellik taşır.

Müzik, insanlıkla yaşıt olduğu gibi, o insaniyet içerisinde de kendisine değer verilen, değer biçilen, konumu belirlenen ve bu olgular üzerinden ele alınıp değerlendirilir.

Onun izdüşümünün fıtratta belli bir oranda yer almasıyla birlikte, onu keşfedenin de bizatihi insan olduğunu söylemek pek de zor olmasa gerek.

Müzikteki matematiksel gizemi keşfederek yazıya döken ve böylelikle de temelini atan kişinin M.Ö. 530-450 yılları arasında yaşadığı bilinen antik dönem Yunan filozofu Pisagor (Pythagoras) olduğu söylenir. Pisagor’un müziğin içindeki matematiği bir demirci dükkânının önünden  geçerken keşfettiği rivayet edilir. Demirci ustasının demir döverken kullandığı aletlere göre değişik sesler çıkarması Pisagor’un ilgisini çekmiş, dükkânı kapattırarak ustaya çeşitli aletler kullandırmış, çıkan sesleri incelemiş ve kayıtlar almış olduğu belirtilir. (1)

Müzik, aynı zamanda ses ile ilgili bir sanatsal form olup, bu forma, İslâm kültür tarihinde bu sanata hendese-i savt denir. Yani ‘ses sanatı’. (2)

Hem insan fıtratında bulunan ve hem de Pisagor’un, müziğin içindeki matematiği bir demirci dükkânının önünden  geçerken keşfettiği ve demirci ustasının demir döverken kullandığı aletlere göre değişik sesler çıkarmasından mütevellit olarak müzik hayatımızda önemli bir yer tutmaktadır.

İlk insandan bu yana, insan için en gerekli şey olan bir mabuda tapınma (kulluk etme, ibadet) ihtiyacı yanında birtakım (doğru ya da yanlış) ritüelin de oluşmasını da beraberinde getirmiştir.

Bu ritüellerden birisi de müziktir. Ya tevhidi özelliği zamanla kaybolan, insan ürünü haline gelen “din”ler ya da İslam gibi tevhidi özü kaybolmayan ama müntesiplerinin başka kültürlerle etkileşimi sonucu, özelikle de müziğin, çoğu kez “ibadet-zikir” fenomeni üzerinden içeriğe arız olması sonucu, müzik, birçok Müslüman toplumun da ibadet anlayışına sızarak kendine yer bulmuştur.

Hâlbuki müziği kendi bağlamı ve anlamı içerisinde, ibadeti de kendi bağlamı ve anlamı içerisinde değerlendirecek olsak, konu ile ilgili yanlışları devam ettirmezdik.

Günümüzde muhafazakâr olarak tanımlanan ama uzak geçmişte temellenen ve yine günümüzde gelenekçi olarak tanımlanagelen Müslüman kitlenin büyük bölümü, müziği birtakım mülâhazalarla “haram” kategorisinde görmesinin yanında, onu zikrin vazgeçilmez bir parçası olarak gören ve aynı zamanda onun üzerinden miskin bir anlayış geliştirdiği savıyla, kendini süreç içerisinde İslamcı olarak tanımlayan çevrelerin, müzik açısından “haram-helal-mübah” ikilemi karşısında, o da modern bir form olan ama ona ilgi duyanı devrimci/inkılapçı kılan “marş” tanımı üzerinde başka bir müzik formunu sahiplendiği görülmektedir.

Bu form seküler-devrimci çevrelerin, “düşmanla” mücadele aşamasında, devrimciler için moral-motivasyon kaynağı olarak önemli bir yer işgal eden marş formu idi.

Bu formun daha sonra, İran İslam devrimi taraftarlarında, devrim (inkılâb) sürecinde, daha da geliştirilerek kullanıldığını görmekteyiz.

Bizde de, İran devriminden etkilenme sonucu; yetmişlerin sonunda, ta iki binlerin başına kadar ilgi görmesi, bir açıdan müziğin çehre değiştirdiğine işaret ediyordu.

Bununla birlikte müziğe halen “haram” gözüyle bakan çevrelerle birlikte, onu, yer yer ibadetin bir parçası olarak gören birçok tasavvufî çevre ile birlikte, marş formundan başlamak üzere, özgün müziğe ve oradan da türkü’ye varan; müziği, ibadetin bir parçası olarak değil, onu, sadece kültürel bir olgu ve sanat olarak gören İslamcı cenahın yaklaşımı olmak üzere karşımıza üç farklı yaklaşım çıkarmaktadır.

Müzikten ziyade, onun salt haramlığına inandığı için, ilahi formunu kendi hayatında bir yere oturtan bazı tasavvufî çevrelerin, ilahi formunu, var olan şirk haline ve tuğyana karşı protest bir şekilde ele aldığı gibi marş formundan yola çıkarak ortaya konan çabaları ele alan/değerlendiren, kayda alan çalışmalar pek bulunmamaktadır. Öyle ki, gerek kendi dini hayatını ayakta tutmaya çalışan az sayıda tasavvufî çevre ile işe marş formu ile başlamış bulunan (çoğunluk itibarıyla) İslamcı çevrelerin yapıp ettiklerine dair çalışmalar, onlarca yıl sonrasında pek bilinmeyecekti. Ama elimizin altında Prof. Dr. Vejdi Bilgin imzalı; alt başlığında “Protest Dinî Müziğin Edebî ve Sosyo-Politik Bağlamı”  ibaresi bulunan “ADIM MÜSLÜMAN!” adlı eser, bu boşluğu doldurmaktadır.

Bilgin, konuya el atarken, esere seçmiş olduğu isim için şu ifadeyi kullanıyor; “Kitap adını Erdem Bayazıt’ın ‘Sürüp Giden Çağlardan’ isimli şiirinin son dizesinden alıyor: Sabır Savaş Zafer; Adım MÜSLÜMAN”

Bilgin, konuya adım atarken, bir arka plân çerçevesinde; Türkiye’nin 80’lere doğru yol alışını, konu bağlamında dini hayatın genel bir görünümünü çizmekte, var olan dindarlık biçimlerine vurgu yapmakta ve oradan hareketle dini protest kültürün doğuşu döneminde yapılan tartışmalarla birlikte, protest müziğin, onun ortaya koymaya çalıştığı olgunun izini sürmeye çalışmakta…

Eser şu ifadelerle takdim edilmektedir: “Protest dinî müziğin 1990’ların ilk yarısında önemli bir sektör haline geldiğini, dindar kamuoyunda ciddi makes bulduğunu iddia etmek mümkündür. Şüphesiz geleneksel dindarlar bu müziğe yabancı, bazı dinî gruplar da -beste ve güfte kaygılarından- mesafeliydiler. Ancak genel olarak dinî gruplar bir “alternatif kamu” içinde kendi “dünyalarını” kurma çabasındaydılar ve yeni müzik formu bu alternatif kamuda biliniyordu. Bu müziğin dindar insanların evlerinde, düğünlerde, konferans gibi programların öncesinde, mitinglerde, hatta İmam Hatip Liselerinin müzik derslerinde yoğun bir şekilde yer aldığı müşahede ediliyordu.”

Kabul edilmeli ki, Müslümanlar, özellikle de doksanlarda elde ettikleri imkâna ve akıp giden zamana rağmen, kendilerine özgü bir dindar; İslami ya da İslamcı bir “kamu” oluşturamadıkları, aksine uzun bir dönem kuşku ve şüpheyle yaklaştıkları demokrasi zemininde elde bulunanları da yitirdiklerinden maada, realiteye kanıp, hatta ona yenilip reel politik uğurda zaman harcamaya başlayınca, hayatının en mutena köşesine yerleştirdiği cihad mefhumu ile birlikte eserlerinde de dil, kelime ve söylem değişikliğine uğramış oldular; “2000’li yıllara gelindiğinde hem eser üretimi hem de içerik açısından bir değişim görüldü. Bu dönemde hala cihattan ve şehadetten bahsedilse de, vurgu eski gücünü yitirdi. Bir çocuğun dilinden yazılmış veya şehidin son cümleleri olarak dökülen etkileyici cümleler kayboldu. Sevda, sevgili ya da aşk temalarının hangi “sevgiliye” yöneldiği belirsizleşti. Bosna, Çeçenistan, Filistin gibi coğrafyalara yapılan atıflar azaldı.”

Altmışlarda ve yetmişlerde, Anadolu insanının büyük oranda şehirlere göç etmesi sonucu, nicelik açısından şehirli ama nitelik, yani görünürlük, görünür olma açısından pek de şehirli bir kimliğin kendini göstermediği bir vasatta, metropollerden ziyade küçük şehirlerde var olan Müslüman cemaatler, yapılar, kendi bütünlüğü içerisinde dine bağlı, ama dini bütünlüğün dışa yansıması konusunda olabildiğince ketum davranması; işi bir meşruiyeti olabilir ama işini, vazifesini, hatta zikrini vb. gizli yol ve yöntemlerle yapması sonucunda kendini  bir açıdan modernizmin sultasından koruduğu gibi, onun popüler kültürle de tanışmasına izin vermemişti.

Bu izin vermeyiş, beraberinde, Müslümanların, cari olan hayatın dilini de anlamaktan alıkoyuyordu. Bu durum, aynı zamanda ahlaki endişeleri de besliyor, canlı tutuyordu. Onu ve Müslüman nesli, sebepsiz bir şekilde ıskaladığında tümden mahrum eden, beri yanda da onu, oradan yayılan kültürel, toplumsal vb. afetlerden koruyan maddi donelerle var olan ilişkisi bir nevi “popülizm-dengelilik” içerisinde kendine bir yer bulmaktaydı.

Zamanla dindar kesimlerin, belki de hayatın bir cilvesi olarak popüler kültürle tanışmaları, onların, daha önce es geçtikleri, ıskaladıkları, hatta günah ve haram addettikleri birçok alanda var olmaya çabaladıkları söz konusu oluyordu.

Birçok işi ise, yapıp yapmama konusunda, ilgili “sivil” mercilerden fetva almaya çalışıyorlardı.

“80’lere ait bir fetva kitabında “Bazı kimseler spor yapıp top ile oynamak caiz değildir diyorlar. Çünkü Hz. Hüseyin şehit olduktan sonra başı kesilip top gibi onunla oynanmıştır. Bu hususta İslam’ın hükmü nedir?” (s. 45) sorusu, konuya ışık tutmaktadır.

Hâlbuki, futbolun bugünkü durumu ayrı bir şekilde değerlendirmeyi gerektirse de, onun prototipinin birçok halkta (Türkler, İngilizler) yüzlerce yıl öncesinden var olduğu bilinmektedir. Aynen müziğin de yanlışı ve doğrusuyla neredeyse tüm insanlık için bilindiği gibi…

İş salt fetva alma kabilinden ilmihal kitaplarına dolayısıyla da bir hocaefendiye müracaat etmekten ziyade, işin içerisine “etrafını cami, ağyarını mani” kabilinde fıkıh ilmi girmekteydi.

Tabii ki, bu ilme bağlılık içerisinde, müziğe külli haram diyen anlayışla, onun bazı kriterleri gözetme şartıyla “kullanılabilirlik” yönüyle mübah gören anlayışta, kendine fıkıh içerisinde yer bulmaya çalışıyordu.

Yazar, Necdet Subaşı’nın(*) eserinden konu ile ilgili şöyle bir aktarımda bulunmaktadır: “Bazılarının yanında türkülerden söz etmek terk-i edepti… Müziğe bir şekilde ilgi duyanlar ise Süleyman Uludağ’ın kitabına sığınıp cevaz aramaktaydılar.” (s. 55)

Seksenlerden başlamak üzere, dönenin kendine özgü sıcak atmosferinde devrimci söylemle birlikte gelişen ve akabinde değişime uğrayan müzik olgusu da, hem geleneksel anlayışlardan ayrışmış ve hem de popülizmle arasına mesafe koymuş ve hem de “gelişe gelişe” var olan katı Kemalist sistem karşısında protest bir yapı arz etmişti.

Yazar eserinde, Müslümanları da zaman içerisinde kuşatan, onları etkileyen popüler kültür ile ilgili düşüncelerini, arka plân yardımıyla aktardıktan sonra, sahiplerinin büyük bölümünün dönemin yaşayan İslamcı şairlerine ait şiirlerin bestelenmesi sonucu ortaya çıkan ve hem genel anlamda, hem de dönemi açısından, yaşayan Müslümanları ilgilendiren konuların işlendiği eserlerin ortaya çıktığını aktarmaktadır.

Bu konuları şu şekilde sıralayabilirdik: Kur’an ve Peygamber, Zulüm, Başörtüsü, Kıyam ve Cihad,  Ümmet Şuuru, Şehadet.

Bir de özel ilgi alanı olarak “kente karşı dağ; gurbet, yalnızlık ve melankoli” durumları da bu çalışmalarda konu başlığı altında kendine yer bulmuştu.

“İslamcı şairlerin işledikleri temalar arasında kentlerin ve makinelerin kötülenmesi modern çağ ile hesaplaşmanın açık bir ifadesidir. Bu iki olumsuz imgenin karşısına ise tabiat ve dağ konulur.” (s. 125)

Bu İslamcı şairlerden merhum Mehmet Akif İnan;

“Her eylem yeniden diriltir beni

Nehirler düşlerim göl kenarında

***

Dönüştür ey kalbim bahçeli eve

Anlam ezen o makinaları” (s. 126)(**)

İslam tarihine (Mute Destanı) ve günümüze dair birçok konunun mizahi olarak işlendiği bant tiyatroları, (PTT: Pötürgeli Tornavida Tevfik; Eyvah İrtica vb.) salt şiir kasetleri (Doğ Ey Güneş, Ömer Karaoğlu; İnfilak, Eşref Ziya Terzi vb.) dönemin dijital ortamında ortaya konan ve ilgi gören çalışmalar olarak zihinlerde yer etmişti.

Bir kısmı yaşayan, bir kısmı da doksanlarda var olan o havaya renk katan, o havayı soluyan şairlerin ve onların eserlerin seslendirme suretiyle, dönemin teknik imkanlarını kullanarak, bir müktesebat ortaya koyan insanların ve onların eserlerine kulak kabartan geniş bir Müslüman kesimin (İslamcı, muhafazakar) uğraşıları, yine o uğraşı içerisinde yer aldığı bilinen zevatın, zamanın ruhuna  uyarak pastadan pay kapma düşüncesinin galebe çalınmasıyla inkıta’a uğramıştı.

Şimdi ise, eskinin bir şeyler yapılırken, istenmeden de olsa oluşan yol hatalarını dahi aratacak ve hatta onları “özletecek” olan yeni popüler durumlar; bu kez  seküler modernist cenahın hiçbir şey yapmasına ihtiyaç duyurmayacak şekilde, muhafazakar popülizm kalıbında; dinden, müziğe kadar hemen her alanda kendine yer bulmaktadır.

Hani derler ya; “Küller başımıza!” İşte, günümüzde o durumları yaşıyoruz.

Galiba, biz de geçmişte bazı şeyleri eksik bıraktık!

________________

1) “Müziği Kim İcat etti…” adlı makale. (HayatNotu.com)

2) İsmail Raci Farukî, Lamia Farukî, İslam Kültür Atlası., s.467 İnkılâb Yay. Aralık, 1999 İstanbul

*) Necdet Şubaşı; 1-Gerisi Hikaye, 2-Yaz Dediler

**) Mehmet Akif İnan, Hicret, Şairin ayrıca “Tenha Sözler” adlı şiir kitabına da bakılabilir.

 

Eserin Kimliği:

“ADIM MÜSLÜMAN – Protest Dinî Müziğin Edebî ve Sosyal Politik Bağlamı

Prof. Dr. Vejdi Bilgin, 1. Baskı, Ekim 2020, Beyan Yayınları, İstanbul

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Bir Terbiye Süreci Olarak 28 Şubat

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

* 2013 yılında, yine bir sene-i devriye vesilesiyle yaptığım 28 Şubat süreci değerlendirmesini buraya almadan edemedim. Hem 28 Şubat’ın, hem de bu yazının üzerinden epeyce zaman geçti. Dolayısıyla buradan hareketle yeni değerlendirmeler yapılabilir. 

28 Şubat’ın doğru değerlendirilebilmesi için biraz zaman geçmesi gerekiyordu, o zaman sanırım objektif tahlillere yetecek kadar geçti.

Her şeyden önce 28 Şubatı tek başına değil de bir yandan darbeler silsilesinin devamı, diğer yandan da küresel ölçekteki benzerleriyle birlikte ele almak zorundayız.

28 Şubatı doğuran koşulları küresel hegemonyanın planlama ve adımlarından uzakta ele alacak her tahlil eksik kalacaktır. Küresel hegemonyanın Türkiye ayağının taşeron rolünü abartmak işleyişi kavramayı zorlaştıracaktır.

Bugün, üzerinden on altı yıl geçmesine rağmen İslamcı çevrelerin 28 Şubatı layıkıyla anladığından bahsedemeyiz. Bu çerçevede yazılan yazılar, yapılan konuşmalar, panel ve konferans gibi etkinlikler daha çok sürecin muhataplara yaşattığı acılara odaklanıyor. Özellikle başörtüsü yasağıyla sembolleşen ve zirveye çıkan 28 Şubat, İslami çevrelerin anlatımlarında küresel plan ve paralelliklerden uzak değerlendirmelerle tartışıldığı için gerçek konumuna oturtulamıyor.

Burada, öncelikle 28 Şubattan önce 12 Eylül darbesine bakmak icap ediyor. 12 Eylül, kapitalizmi tehdit eden sol hareketleri tasfiye etmeyi amaçlamıştı. Bir yandan sol hareketi tasfiye ederek küresel kapitalist işleyişin Türkiye ayağını sağlama alan 12 Eylül darbesi diğer yandan da İran devriminde karşılığını bulan ve Türkiye’de de yükselme emareleri gösteren İslami hareketi Türk-İslam senteziyle yolundan saptırmak istemiş, bu suretle de resmi ideoloji dışındaki her türlü ideolojik hareketi tehdit olmaktan çıkarmıştı.

12 Eylülün ne istediği açıktır: Özal’ın müsteşarlık yaptığı sivil hükümetin ilan ettiği 24 Ocak neoliberal dönüşüm programını sıkı bir disiplin içerisinde uygulamak! 24 Ocak kararlarının istikrarsız siyasal ortamda gereği gibi uygulanamayacağına karar veren küresel hegemonya 12 Eylülün baş mimarıdır. Cuntanın vazifesi taşeronluktan öteye geçmez.

Küresel kapitalizmin, yaşadığı tıkanıklığı aşmak için yaşamın bütün alanlarını talan etme, kamusal varlıkları devletten/halktan tümüyle alıp sermayeye peşkeş çekme planı evvela Pinochet tecrübesiyle Şili’de, Reagan’ın ABD’sinde ve Thatcher’ın İngiltere’sinde ortaya çıkan ve birbirine yakın tarihlerde dünyanın uzak yakın birçok ülkesinde tekrarlanan bir süreçte tecrübe edilmiştir. 12 Eylül darbesi bu sürecin Türkiye taşeronluğudur.

28 Şubat, ancak bu zeminde ele alınabilirse bir anlam kazanacaktır. 12 Eylül rejiminin ifsad edici Türk-İslamcı sentezi her şeye rağmen egemenleri tatmin etmekten uzakta kalmıştır. Turgut Özal’la birlikte uygulanmaya konan neoliberal politikalar yükselen Refah Partisi ve radikal İslami söylemin tehdidiyle karşı karşıya kalınca egemenler bir terbiye operasyonunu daha gerekli görmüşlerdir.

Kapitalist işleyiş, ideolojik muhalefetleri bertaraf etmek zorundadır. Zora dayalı kapitalistleşme politikalarından ürün çeşitliliğine dayalı kapitalist evreye geçince göreli bir özgürlük ortamı, tüketimin güvenli bir iklimde var olabilmesi için gerçekleştirilmek zorundaydı. İşte 28 Şubat darbesi bu politikalara geçişin son operasyonudur.

28 Şubat’ın İslami kimlikle üretilebilme potansiyeline sahip muhalefeti ehlileştirmeyi amaçladığı bu çerçeveden açıkça görülebilir. Tasfiye edilen Erbakan iktidarı D-8 projesinden tutun muhtevası kâmilen kavranamasa da yerel ve küresel kapitalist işleyişi tedirgin eden ve İslami dille takviye edilen “Adil Düzen” söylemiyle “başka bir dünya” iddiasını dillendiriyor ve alenen Siyonizme, İsrail’e karşı çıkıyor, başta İran olmak üzere Batının istemediği yeni ittifaklar arıyordu. Batı kapitalizmi için bu arayış ve çabalar büyük bir tehditti. Erbakan iktidarının yanı sıra onu da aşan bir sertlikte yükselen ve kendisine biçimler arayan radikal tevhidi söylem ayrı bir baş ağrısı oluşturabilecek bir imkân ve potansiyele sahipti; önünün alınması gerekiyordu.

28 Şubat tam bir terbiye ve ehlileştirme sürecidir. Hareketlilikleri, yürütülen korku ve tedhiş politikaları ile kontrol edilen, sindirilen İslami çizgi içinden ılımlı İslam politikalarıyla uyumlu bir iktidarı çıkmıştır. Yerel ve küresel sistem karşısında örgütsel ve düşünsel olarak dağınık durumda bulunan Müslümanlar/İslami çevreler, büyük oranda çözülmüş ve direnişler örgütleyememiştir. İtiraz ve muhalefet çabaları olmuşsa da geniş çevreler tarafından sahiplenilmediğinden bu çabalar akim kalmıştır.

Artık İslamcı çevreler 28 Şubat’ın yaşattığı acıları çok fazla konuşmak yerine ürettiği yeni siyaseti, bünyelerinde oluşturduğu tahribatı ve yeniden nasıl derlenip toparlanacaklarını tartışmalıdır. Acılar üzerinden gerçekleşen 28 Şubat anlatıları bugünkü yanıltıcı siyasal/sosyal atmosferi fazlasıyla meşrulaştırmakta, sorgulamaların önünü kesmektedir.

28 Şubat her şeyden önce İslami çevrelerin siyasal iddialarını geri çektirmiştir. Siyasallık iddialarından uzaklaşan İslami çevreler aile ve çocuk eğitimiyle uğraşmaya başlamış, bugün için mağlup olduklarına iyice inanarak sorumluluğu, siyasal mücadeleyi gelecek kuşaklara havale etmiştir.

“Paranın dini imanı olmaz” söylemiyle ilk günden çılgınca neoliberal politikalar doğrultusunda politika yapmaya başlayan AKP iktidarı, 28 Şubatın doğurduğu en büyük proje olarak içinden geldiği İslami çevrelerin rızalarını sistemle bütünleştirme doğrultusunda büyük bir iş yapmıştır. Müslüman kitlelerin ne pahasına olursa olsun başta başörtüsü yasağı olmak üzere İslami kimliğe dönük yasakların ortadan kaldırılmasını istemesi küresel güçlerle ve sermaye çevreleriyle uyumlu AKP iktidarına karşı bir körlük yaratmıştır.

Irak işgali sürecinin birinci ayağında hükümetin ısrarla meclisten geçirmeye çalıştığı 1 Mart tezkeresi iktidarın NATO ve ABD ile ilişkilerinde nasıl bir tutum alacağını işaret etmişti. Bu işaret aradan geçen onca yılda hep aynı çizgiyi göstermiş; Türkiye o günden sonra Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Ortadoğu politikalarında hep emperyalist NATO ve ABD politikalarının yanında yer almıştır. 1 Mart tezkeresine önemli bir tepki gösteren İslami çevrelerin direnci zamanla kırılmış, hatta bazı kanaat önderleri ve aydınlar NATO’nun neredeyse bir hayır örgütü olduğuna dair yazılar kaleme almaya başlamışlardır.

28 Şubat, İslamcıların referanslarını da ciddi biçimde etkilemiştir. Vahiy yerine AB kriterleri öne çıkmış, bu süreçte hakikatle irtibatları sorunlu hale gelen Müslümanlar, demokratik ve liberal değerleri öne çıkarmışlar, hayati meseleleri o anlayışlara atıfta bulunarak tartışmaya başlamışlardır. Bu, darbe sürecinin belki de en önemli sonucudur. Zira zihinsel kırılma her şeyden önce gelir, bütün bir geleceği belirler.

Başörtüsü yasaklarıyla sembolleşen 28 Şubat darbe sürecine karşı İslami çevrelerde ortaya konulan direniş ve muhalefet süreç içerisinde hükümetten beklenen çözüm umutlarıyla sahipsiz bırakılmıştır. Bu meselede bugün şöyle bir tablo var: Ufak adımlarla sınırlı alanlarda getirilen başörtüsü serbestiyeti karşısında İslami çevrelerden sınırsız bir rıza alınmıştır. Bu rıza doğrultusunda hükümetin kapitalizmin, emperyalizmin taşeronluğunda büyük mesafeler alması görmezden gelinmiş ve bu süreç içerisinde Müslümanlar türlü yozlaşma ve çürüme tehdidiyle karşı karşıya kalmışlardır.

Başörtüsü İslamla zalim sistem/ler arasında uzlaşılmaz bir çelişkinin işareti, devrimci bir mücadelenin sembolü olmaktan çık(arıl)mış; kapitalist politikaların, NATO ittifaklarının üzerini örtecek, onların görünmesini engelleyecek bir biçimde işlevselleş(tiril)miştir.

Cihan Tuğal’ın “İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi” kitabında işlediği tez İslami çevrelerde süratle gerçekleşmiştir. Bu hızın baş döndürücü olduğu söylenmelidir. Mümtaz’er Türköne’nin “Doğumu ile Ölümü Arasında İslamcılık” kitabı da benzer bir tezi işlemektedir: “İslamcı söylem devletle bütünleşerek ortadan kaybolmuştur.” Her ne kadar Türköne’nin tespitleri temenni boyutlu olsa da bu tespitlerin gerçekleri önemli ölçüde ortaya koyduğu kabul edilmelidir. İslamcıların devletin bekasına hizmet ederek sistemin yaşadığı meşruiyet krizini aşmada yardımcı olduklarını söyleyen Türköne’ye göre İslamcıların büyük oranda eklemlendiği AKP iktidar süreci, İslamcı iddialardan vazgeçişin açık göstergesidir. Burada Ali Bulaç’ın AKP iktidarının İslamcı aydınları devlet memuru yaparak onların enerjilerini devlet adına emdiği tespitini de hatırlamakta fayda var.

Hızlı ve çılgın özelleştirmeler dindar insanların yönettiği iktidar sürecinde gerçekleşip emekçiler işsiz kalırken; AKP iktidar sürecinde on binden fazla işçi iş cinayetlerinde can verirken; milyonlarca işsizin yanında bir o kadar insan da asgari ücret koşullarında yaşama tutunmaya çalışırken; HES’lerle, 2-B ve kentsel dönüşümlerle tabiat ve şehirler kapitalist hırslar doğrultusunda yağmalanırken, terbiye edilen İslami çevrelerden adaleti Allah için ayakta tutacak etkili bir muhalefet olmamıştır. Bilakis “sınıf atlayan dindar çevre” tartışmaları faklı platformlarda sık sık yapılır olmuş, adalet ve özgürlük ışığı olacak İslami değerler, müntesiplerince bu rolünden uzaklaştırılmış; toplumsal öfkeyi üzerine çekecek bir odağa dönüşmeye başlamıştır.

12 Eylülün neoliberal dönüşüm politikalarının bir ucunda yer alan AKP iktidarının darbecilerle hesaplaşma söylemi de açık bir sahtecilik içermesine rağmen İslamcılar tarafından bu yeterince algılanamamıştır. Pinochet’ye benzeyen süreciyle Evren, uyguladığı çılgın neoliberal politikalarıyla aslında tam bir AKP’lidir. Hatta AKP, bu politikaları uygulamada Evren’den çok çok daha ileri gitmiştir. Evren’in üretmeye çalıştığı Türk-İslam sentezi de bu paralelde değerlendirilebilir.

28 Şubat süreci tam manasıyla bir yardım/hayır kurumlaşması dönemi olmuştur. Siyasi iddialarından vazgeçen İslami çevreler, çocuk ve aile eğitimine benzer bir usulle yardım faaliyetlerine odaklanmış; adaletsizlikler üreten kapitalist sistemi sorgulayıp kökten ortadan kaldırmak yerine yoksulların anlık ihtiyaçlarını gidermeye matuf çalışmalara yoğunlaşmış, sınıf farklılıklarını da tartışmaktan sakınmıştır. Bu çerçevede, yardım faaliyetleriyle sınıf oluşumları arasındaki çelişkileri masaya yatıran kişi ve çevrelere gösterilen tepkideki aşırılık manidar ve üzerinde düşünülmeye değerdir.

İslami çevrelerin yeni kuşaklara aktarabileceği entelektüel derinliğe sahip bir siyasal mücadele mirası olmayınca özellikle kariyer arzularının, mesleki itibar kaygılarının öne çıktığı, sadece kültürel ve salt inançsal düzlemde ve hayatı ıskalayan bir din eğitimiyle yetinerek oluşan bir genç kuşak var bugün karşımızda. Emevi siyasetine paralel biçimde İmam-Hatipler, Kur’an Kursları, Diyanet gibi kurumlar eliyle araçsallaştırılan İslam, devletin ikbal hesaplarıyla gençleri buluşturdu, bütün bir nesil tartışmalarını başka bir noktaya taşıyarak İslamcıların ufuklarını kapattı.

“Terörizmin Finansmanı Hakkındaki Kanun”la sessiz sedasız emperyalistlerle her hal ve şartta birlikte olacağına bir kez daha garanti veren hükümete dönük sınırsız destek, Müslüman zihinleri yeniden inşa edilen ve bekasına vurgu yapılan devlet dolayımında konumlandırmaya devam etmektedir. Küresel kapitalizmin jandarmalığını yapan NATO’nun İslam dünyasının geleceğini kuşatan füze radarına, patriotlarına, kara karargâhına ses etmeyen İslamcılık, terbiyeden nasibini fazlasıyla almış değil midir?

Akif Emre’nin içeride devrim yapamayan İslamcıların dışarıda devrim heveslisi olmasını izah etmeye çalıştığı gazete yazısı mühimdir. Özellikle Suriye meselesinde ABD-Suud-Katar çizgisinde konumlanan hükümetle büyük oranda paralelleşerek sınırsızca silahlı mücadele propagandası yapan İslamcı çevrelerin 28 Şubat darbe sürecinde herhangi bir etkili sivil direniş bile üretmekten aciz kaldığı düşünülürse garabet kendini çok daha iyi gösterecektir.

Türkiye İslamcı çevrelerinin yaşadığı zihinsel yoksulluk, siyasal ufuksuzluk 28 Şubat terbiye atmosferinde ziyadesiyle derinleşmiştir.

Ana damar İslamcılığın terbiye ve ehlileştirilme sürecinde devlet siyaset ve kadroları içinde küresel ve yerel kapitalizme uygun siyasetlere eklemlenerek yok olmasından sonra devrimci arayışlarını sürdüren İslamcı oluşumlar, siyasetler kıpırdanma aşamasındadır. 28 Şubatla hakiki manada yüzleşme bu kıpırdanmaların ete kemiğe bürünmesiyle olacaktır.

 platformhaber.net, tasfiyedergisi.net

 

 

Devamını Okuyun

Haberler

Biden ve İran Nükleer Anlaşması: Müzakerelerden Ne Beklenmeli?

Yeni Pencere

Yayınlanma:

-

İran, BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi, Almanya ve Avrupa Birliği arasında 2015 yılında kabul edilen ve “ İran nükleer anlaşması ” olarak bilinen Kapsamlı Ortak Eylem Planı, çarpıcı bir diplomatik başarı olarak kabul edilmişti. İran, BM yaptırımlarından mali ve ekonomik yardım alması karşılığında zenginleştirilmiş uranyum kaynaklarını sınırlamayı veya ortadan kaldırmayı kabul etmişti.

Ancak 2018’de, ortak diplomatik girişime karşı bir küçümseme olarak, o zamanki ABD Başkanı Donald Trump, ülkesinin geri çekilmesiyle ilgili bir tweet atmış ve İran’ın petrol ihracat parası da dâhil olmak üzere mali yardımları Ortadoğu’daki terör örgütlerini desteklemek için kullandığını iddia etmişti.

Suudi Arabistan, İran’a karşı jeopolitik konumuyla Trump’ın Ortadoğu politikasının temel taşlarından biriydi. Ülke, Jared Kushner’ın aracılık ettiği Ortadoğu Barış Planı müzakerelerinde etkili oldu. Büyük bir savunma anlaşması Mayıs 2017 yılında Riyad’a yaptığı ilk resmi ziyarette Trump tarafından imzalandı.

Aynı ziyaret sırasında Suudiler, Trump’ın İran’ı bölgedeki ana tehdit olarak ilan eden konuşması için birkaç Müslüman devlet temsilcisini topladı. İran askeri komutanı Kasım Süleymani’nin Ocak 2020’de ABD tarafından öldürülmesiyle, Suudi Arabistan’ın iktidardaki veliahtı Muhammed bin Salman’ın en büyük düşmanı Ortadoğu satranç tahtasından çıkarılmış oldu.

Trump’ın, gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi konsolosluğunda öldürülmesinin ardından misilleme niteliğinde adımlar atma konusundaki isteksizliği, Krallığın fiili hükümdarı olan veliaht Prense sarsılmaz desteğini göstermiş oldu. Trump, Suudi Arabistan’ın Yemen savaşına katılımı konusunda da aynı isteksizliği gösterdi.

Biden’ın Suudi Arabistan’a verdiği ilk mesajlardan biri, artık ABD’nin koşulsuz desteğine güvenmemesi gerektiğiydi. Beyaz Saray basın sekreteri Jen Psaki’nin 16 Şubat’ta ABD-Suudi ilişkilerinin “yeniden ayarlandığını” açıklaması, veliaht Prens için, sınırlandırılmamış davranışlarının Biden yönetimi tarafından hoş görülmeyeceğinin bir işareti olarak görülmelidir.

Müzakerelerden ne beklenir?

Bu arada İran’ın eli, olası müzakerelerde anlaşma yapılmadan öncekilere göre daha güçlü olacaktır. İlk görüşmeler sırasında Suriye iç savaşı yeni başlamıştı ve Esad’ın geleceği belirsizdi. Yeni bir rejim olasılığı, özellikle Suudi Arabistan tarafından desteklenen ve finanse edilen bir rejim, Tahran için önemli bir müttefik kaybı anlamına gelir ve İran’ın Lübnan’daki Hizbullah’a desteğini sekteye uğratabilirdi.

İran Devrim Muhafızları ve Şii milisler, IŞİD’le savaşırken Irak ordusunu desteklemek için ABD hava saldırılarından dolaylı olarak faydalanıyorlardı. Anlaşmanın Temmuz 2015’te duyurulmasının ardından, savaşın niteliği değişti: Rusya, Eylül 2015’te Esad rejimi yanında savaşa müdahale etti ve Devrim Muhafızlarının savaşa katılımı, Esad güçlerine katılmaları için 100.000 Suriyeli savaşçıyı daha eğitmesi savaşın seyrini etkiledi. IŞİD’in yenilgisi ve Trump’ın Ekim 2019’da Amerikan güçlerini Suriye’den çekme kararı, Suriye rejiminin gücünü ve İran’ın nüfuzunu genişletme ve sağlamlaştırma fırsatları sundu.

Dahası, ABD anlaşmadan çekildiğinden beri İran, nükleer yakıtı 2015 anlaşmasında kabul edilen sınırların ötesinde zenginleştirdi. Ayrıca nükleer tesislerin uluslararası denetimlerini de durdurdu. 10 Şubat’ta Uluslararası Atom Ajansı üyelerine “İran’ın nükleer silahlar için hayati önem taşıyan uranyum metali ürettiğini” bildirdi. Diğer bir deyişle, Trump’ın kararının ardından nükleer programının hızlanması nedeniyle İran atom silahlarına sahip olmaya şu anda daha yakın durumda.

Nükleer kapasitedeki gelişmeler ve Suriye’deki daha istikrarlı durum, İran’ın müzakere masasındaki elini güçlendiriyor.

Bir başka potansiyel zorluk, İran’daki iç siyasetle ilgilidir. İran dış politikası, dini lider, cumhurbaşkanı ve Yüksek Milli Güvenlik Konseyi ve Uzmanlar Meclisi başkanlarıyla ortaklaşa yapılır. Yürütme gücü başkana aitken, dini lider politikayı onaylamalıdır.

2015 yılında, dini lider Ayetullah Ali Hamaney, ılımlı cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin anlaşmaya ilişkin politikasına gönülsüz bir onay verdi. Hamaney’in zihninde ne olduğunu bilmek imkânsız olsa da, yaptırımlardan büyük zarar gören İran ekonomisi ve geniş ölçekte ise Ortadoğu’daki belirsiz jeopolitik gelişmeler olası nedenlerdi. Ancak o zamandan beri, kısmen Eylül 2019’da uygulamaya konulan yeni BM yaptırımları ve Süleymani’nin öldürülmesiyle sertlik yanlıları daha da öne çıkmış oldu.

Haziran 2021’deki İran cumhurbaşkanlığı seçimleri, ılımlılar ve şahinler arasında bir savaş alanı olacak. Adaylardan biri olan Hamaney’in askeri danışmanlarından Hossein Dehghan , Ruhani’nin ılımlı tutumunu şimdiden eleştirdi.

İran nükleer anlaşması birkaç ülkenin ortak çabasıdır. Trump’ın çekilme kararı anlaşmayı öldürmese de ciddi şekilde yaraladı. Trump gibi, Biden de anlaşmanın yönetiminin Orta Doğu vizyonunun önemli bir parçası olmasını istiyor ancak bu tahmin ettiğinden daha zor olabilir.

Ali Bilgiç, Loughborough Üniversitesi

Kaynak: theconversation.com

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Cinsel Özgürlük Söylemi

Halil Toprak

Yayınlanma:

-

Aktivizm

LGBT aktivistlerine bakalım: Cinsel yönelim veya tercihiyle tanınma, kabullenilme mücadelesi veriyorlar. Cinsel kimlikleri varoluş hâline gelmiş ve bunu gizleyip iki yüzlü davranmıyorlar. Heteroseksüelliğin kamusal, siyasal her alanda takdimini mümkün kılan haklara homoseksüelliğin, biseksüelliğin ve diğerlerinin sahip olması için uğraşıyorlar. Toplumsal cinsiyet dayatmasını kırmak için siyasileşmek zorundalar. Kişisel olanı politik olarak kodluyor ve özel alana hapsedilen cinsel kimlikleri aktivizmle kamusal alana taşıyorlar. “Ya dostsun ya düşman!” şeklinde hırçın bir siyaset yürütüyorlar.

Genetik, hormonal, nöroanatomik, çevresel veya tercih ortada bir LGBT gerçekliği var. Beden, arzu ve duygu yasakla engellenemiyor, yolunu bir türlü buluyor.

Kimi ulus aşırı şirket, devlet, siyasî oluşum, dernek, oyuncu, şarkıcı, yazar vs. LGBT’yi normalleştirip yayıyor. İşin içinde bar, kafe, otel, tatil köyü, tur, festival gibi koca bir pazar da mevcut.

Eşcinsel hareketler içerisinden baktığımızda kimi ülkelerde nikâh hakkının olması bir kazanımsa da devlet ve evlilik kurumu tartışmalı konular. Eşcinsellik devletin evlilikle tanıdığı bir hâl alınca diğer cinsel kimlikler dışarıda kalıyor.

İnsan iş gücünün çok gerekli olduğu dönemlerde aile, sermaye açısından işçi üretim yeriydi. Dijital çağda insan atıl konumda olunca eşcinsellik sermaye nezdinde kabul görmeye başladı.

Yıllar içerisinde eklemeler yapılan LGBT şemsiye bir kısaltma olsa da kendi içinde yekvücût değil. Bu harflere, aralarındaki çekişme ve farklara değinmeyeceğiz. Ancak örnek vermek adına ameliyatla cinsiyet değiştiren transseksüele (hepsi ameliyat olmuyor) kimi eşcinsellerce yapılan eleştiriyi vurgulayabiliriz: Onlar mevcut kadınlık ve erkeklik rollerini benimseyip geleneksel biçimde yaşamakla sistemi yeniden üretiyor.[1]

Cinsel Özgürlük

LGBT’ye dinen, örfen karşı çıkışlar nefret söylemi veya suçu kapsamına çabucak alınabiliyor. Oysa kendileri heteroseksizm adına neler sarf etmiyor! Tabi şiddete uğramaları, öldürülmeleri kabul edilemez.

Lût kıssası, antik Yunan, antik Roma eşcinsellik anlatısıyla nam salmıştır. Divan şiirinde, halk türkülerinde oğlancılığa dair bolca malzeme derlenebilir. Filan padişahın oğlan seviciliği, halktan evli erkeklerin oğlan düşkünlüğü anlatılır durur. Böyle örnekleri çoğaltmak durumu elbette olağanlaştırmaz.    

İslâm, kadın ve erkek arasında uygun şartlar dâhilinde nikâhlı ilişkiden yanadır. Diğer hiçbir cinsel ilişkiyi kabul etmez. Lût kıssasını eğip bükerek türlü cinsellikleri meşrûlaştıranlar var. Kimi dindar  “Bunlar haramsa bile Allah’ın insanları yargılayacağını, bu durumun kimseyi ilgilendirmediğini” söylüyor. Bu söylem “dini insanın içine hapseden katı laik anlayışa” paralel şekilde dini toplumsallıktan bireyselliğe havale ediyor.

Metni zorlama yorumlarla kendine uydurarak müslümanlıkta ısrar edenlerin Lût kıssasıyla ilgili iki görüşüne değinelim: Birincisine göre Lût kıssasında eleştirilen eşcinsellik değil tecavüz ve zorbalık. İkinci görüşe göre heteroseksüel erkeklerin melek kılığındaki erkeklere meyledip biseksüel davranmaları kınanmıştır yoksa eşcinseller başımıza imam bile olabilir.

Queer Düşünce

Queer’in anlamlarını şöyle sıralayabiliriz: meçhul bir orijine sahip olan, hasta ya da kötü hissetme hâli, heteroseksüel olmayan, karanlık, sapkın, eksantrik.[2]

Yukarıdaki açıklama girişiminde queer için tanımlama güçlüğü, belirsizlik öne çıkıyor. Evvelde “ibne” anlamında kullanılmışsa da 80 ve 90’lı yıllarla beraber ayrımcılığa maruz kalan kimlikleri ifade etmektedir. Kendisi bir kimlik değildir.

Queer düşünce, feminist ile eşcinsel hareketlerden beslenmişse de onlardan kopmuştur. Feminizm, “kadın” diye bastırdıkça “erkeklik” varlığını sürdürecektir çünkü kadın-erkek ikiliği birbirini besler. Trans kadınların kimi feministlerce dışlanmasına karşılık queer teoride “kadınlık özü”nün olmadığı vurgulanır. Eşcinsel hareket içerisinde de beyaz erkekler baskın ve onlar başka kimlikleri ötekileştiriyor.

Queer okumaya göre tarih içerisinde inşâ edilmiş kadın-erkek ikiliği aşılmalıdır. Cinsiyet, iktidar içeren bir yapı arz eder, dolayısıyla reddedilmedir. Cinsiyet; doğuştan sabit ve istikrarlı değildir, oluşum hâlindedir.

LGBT barındırdığı cinsiyet ve kimliklerle ayrımcılık içerir. Queer; hetero veya homo normlara karşı olup cinsiyetsiz, kimliksiz ve kategorisiz tahayyüldür.

Sonuç yerine

Queer düşüncenin aksine Allah insanı kadın ve erkek olarak yaratmıştır. Hünsâ veya cinsel organı olmadan doğmak olsun diğer etkenler olsun yaratılışta iki cinsiyetin ötesi yoktur. Hünsâ/intersex üçüncü cinsiyet değildir.

İslâm’ın haram saydığı -kadın ve erkeğin nikâhsız ilişkisi dâhil- her türlü cinsel yaşantının mahrem alanda kalmasına dair söylemler duyarız. Bunlara dikkatli baktığımızda tercih, insan hakkı ve günah işleme özgürlüğünden ziyade heteroseksüelliğin çoğunluk olduğuna dair güven göze çarpar. Tabi, mesele kalabalıkla onanma değil LGBT çoğunluk da olsa sapkındır. Nesli/ekini ilgilendiren cinsellik konusu toplumdan bağımsız değildir. Buradan da faşizm üretircesine “Herkesin özeline Platon’un devleti gibi müdahele edelim.” demiyorum.

Özgürlük söylemi her yeri etkiliyor ve dönüştürüyor. Lût kıssasını cinsel özgürlük bağlamında ele alan yorumlara değindik. Sol söylemlere baktığımız zaman da ibrenin sınıftan feminizm ile cinsel özgürlüğe kaydığını görüyoruz.

“Şimdi her şey özgür, kartlar açıldı ve hep birlikte asıl sorunla karşı karşıyayız: ORJİ BİTTİ, ŞİMDİ NE YAPACAĞIZ?”[3]

 

[1] Pınar Selek, Maskeler Süvariler Gacılar, Ayizi Kitap, s. 75, Ankara, 2014.

[2] Judith Butler, Bela Bedenler, Sayfa 250, Pinhan Yayıncılık, Mart, 2014.

[3] Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı, s. 10, Ayrıntı Yayınları, Ankara, 2010.

Devamını Okuyun

GÜNDEM