Connect with us

Yazılar

Haram’dan Protest’e Müzik ya da “Dinî” Müzik – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

-Protest Dinî Müziğin Edebî ve Sosyal Politik Bağlamı-

Müzik, içeriği gereği, alıcısı çok olan, diğer yandan da karşıtı, daha açıkçası düşmanı bol olan bir özellik taşır.

Müzik, insanlıkla yaşıt olduğu gibi, o insaniyet içerisinde de kendisine değer verilen, değer biçilen, konumu belirlenen ve bu olgular üzerinden ele alınıp değerlendirilir.

Onun izdüşümünün fıtratta belli bir oranda yer almasıyla birlikte, onu keşfedenin de bizatihi insan olduğunu söylemek pek de zor olmasa gerek.

Müzikteki matematiksel gizemi keşfederek yazıya döken ve böylelikle de temelini atan kişinin M.Ö. 530-450 yılları arasında yaşadığı bilinen antik dönem Yunan filozofu Pisagor (Pythagoras) olduğu söylenir. Pisagor’un müziğin içindeki matematiği bir demirci dükkânının önünden  geçerken keşfettiği rivayet edilir. Demirci ustasının demir döverken kullandığı aletlere göre değişik sesler çıkarması Pisagor’un ilgisini çekmiş, dükkânı kapattırarak ustaya çeşitli aletler kullandırmış, çıkan sesleri incelemiş ve kayıtlar almış olduğu belirtilir. (1)

Müzik, aynı zamanda ses ile ilgili bir sanatsal form olup, bu forma, İslâm kültür tarihinde bu sanata hendese-i savt denir. Yani ‘ses sanatı’. (2)

Hem insan fıtratında bulunan ve hem de Pisagor’un, müziğin içindeki matematiği bir demirci dükkânının önünden  geçerken keşfettiği ve demirci ustasının demir döverken kullandığı aletlere göre değişik sesler çıkarmasından mütevellit olarak müzik hayatımızda önemli bir yer tutmaktadır.

İlk insandan bu yana, insan için en gerekli şey olan bir mabuda tapınma (kulluk etme, ibadet) ihtiyacı yanında birtakım (doğru ya da yanlış) ritüelin de oluşmasını da beraberinde getirmiştir.

Bu ritüellerden birisi de müziktir. Ya tevhidi özelliği zamanla kaybolan, insan ürünü haline gelen “din”ler ya da İslam gibi tevhidi özü kaybolmayan ama müntesiplerinin başka kültürlerle etkileşimi sonucu, özelikle de müziğin, çoğu kez “ibadet-zikir” fenomeni üzerinden içeriğe arız olması sonucu, müzik, birçok Müslüman toplumun da ibadet anlayışına sızarak kendine yer bulmuştur.

Hâlbuki müziği kendi bağlamı ve anlamı içerisinde, ibadeti de kendi bağlamı ve anlamı içerisinde değerlendirecek olsak, konu ile ilgili yanlışları devam ettirmezdik.

Günümüzde muhafazakâr olarak tanımlanan ama uzak geçmişte temellenen ve yine günümüzde gelenekçi olarak tanımlanagelen Müslüman kitlenin büyük bölümü, müziği birtakım mülâhazalarla “haram” kategorisinde görmesinin yanında, onu zikrin vazgeçilmez bir parçası olarak gören ve aynı zamanda onun üzerinden miskin bir anlayış geliştirdiği savıyla, kendini süreç içerisinde İslamcı olarak tanımlayan çevrelerin, müzik açısından “haram-helal-mübah” ikilemi karşısında, o da modern bir form olan ama ona ilgi duyanı devrimci/inkılapçı kılan “marş” tanımı üzerinde başka bir müzik formunu sahiplendiği görülmektedir.

Bu form seküler-devrimci çevrelerin, “düşmanla” mücadele aşamasında, devrimciler için moral-motivasyon kaynağı olarak önemli bir yer işgal eden marş formu idi.

Bu formun daha sonra, İran İslam devrimi taraftarlarında, devrim (inkılâb) sürecinde, daha da geliştirilerek kullanıldığını görmekteyiz.

Bizde de, İran devriminden etkilenme sonucu; yetmişlerin sonunda, ta iki binlerin başına kadar ilgi görmesi, bir açıdan müziğin çehre değiştirdiğine işaret ediyordu.

Bununla birlikte müziğe halen “haram” gözüyle bakan çevrelerle birlikte, onu, yer yer ibadetin bir parçası olarak gören birçok tasavvufî çevre ile birlikte, marş formundan başlamak üzere, özgün müziğe ve oradan da türkü’ye varan; müziği, ibadetin bir parçası olarak değil, onu, sadece kültürel bir olgu ve sanat olarak gören İslamcı cenahın yaklaşımı olmak üzere karşımıza üç farklı yaklaşım çıkarmaktadır.

Müzikten ziyade, onun salt haramlığına inandığı için, ilahi formunu kendi hayatında bir yere oturtan bazı tasavvufî çevrelerin, ilahi formunu, var olan şirk haline ve tuğyana karşı protest bir şekilde ele aldığı gibi marş formundan yola çıkarak ortaya konan çabaları ele alan/değerlendiren, kayda alan çalışmalar pek bulunmamaktadır. Öyle ki, gerek kendi dini hayatını ayakta tutmaya çalışan az sayıda tasavvufî çevre ile işe marş formu ile başlamış bulunan (çoğunluk itibarıyla) İslamcı çevrelerin yapıp ettiklerine dair çalışmalar, onlarca yıl sonrasında pek bilinmeyecekti. Ama elimizin altında Prof. Dr. Vejdi Bilgin imzalı; alt başlığında “Protest Dinî Müziğin Edebî ve Sosyo-Politik Bağlamı”  ibaresi bulunan “ADIM MÜSLÜMAN!” adlı eser, bu boşluğu doldurmaktadır.

Bilgin, konuya el atarken, esere seçmiş olduğu isim için şu ifadeyi kullanıyor; “Kitap adını Erdem Bayazıt’ın ‘Sürüp Giden Çağlardan’ isimli şiirinin son dizesinden alıyor: Sabır Savaş Zafer; Adım MÜSLÜMAN”

Bilgin, konuya adım atarken, bir arka plân çerçevesinde; Türkiye’nin 80’lere doğru yol alışını, konu bağlamında dini hayatın genel bir görünümünü çizmekte, var olan dindarlık biçimlerine vurgu yapmakta ve oradan hareketle dini protest kültürün doğuşu döneminde yapılan tartışmalarla birlikte, protest müziğin, onun ortaya koymaya çalıştığı olgunun izini sürmeye çalışmakta…

Eser şu ifadelerle takdim edilmektedir: “Protest dinî müziğin 1990’ların ilk yarısında önemli bir sektör haline geldiğini, dindar kamuoyunda ciddi makes bulduğunu iddia etmek mümkündür. Şüphesiz geleneksel dindarlar bu müziğe yabancı, bazı dinî gruplar da -beste ve güfte kaygılarından- mesafeliydiler. Ancak genel olarak dinî gruplar bir “alternatif kamu” içinde kendi “dünyalarını” kurma çabasındaydılar ve yeni müzik formu bu alternatif kamuda biliniyordu. Bu müziğin dindar insanların evlerinde, düğünlerde, konferans gibi programların öncesinde, mitinglerde, hatta İmam Hatip Liselerinin müzik derslerinde yoğun bir şekilde yer aldığı müşahede ediliyordu.”

Kabul edilmeli ki, Müslümanlar, özellikle de doksanlarda elde ettikleri imkâna ve akıp giden zamana rağmen, kendilerine özgü bir dindar; İslami ya da İslamcı bir “kamu” oluşturamadıkları, aksine uzun bir dönem kuşku ve şüpheyle yaklaştıkları demokrasi zemininde elde bulunanları da yitirdiklerinden maada, realiteye kanıp, hatta ona yenilip reel politik uğurda zaman harcamaya başlayınca, hayatının en mutena köşesine yerleştirdiği cihad mefhumu ile birlikte eserlerinde de dil, kelime ve söylem değişikliğine uğramış oldular; “2000’li yıllara gelindiğinde hem eser üretimi hem de içerik açısından bir değişim görüldü. Bu dönemde hala cihattan ve şehadetten bahsedilse de, vurgu eski gücünü yitirdi. Bir çocuğun dilinden yazılmış veya şehidin son cümleleri olarak dökülen etkileyici cümleler kayboldu. Sevda, sevgili ya da aşk temalarının hangi “sevgiliye” yöneldiği belirsizleşti. Bosna, Çeçenistan, Filistin gibi coğrafyalara yapılan atıflar azaldı.”

Altmışlarda ve yetmişlerde, Anadolu insanının büyük oranda şehirlere göç etmesi sonucu, nicelik açısından şehirli ama nitelik, yani görünürlük, görünür olma açısından pek de şehirli bir kimliğin kendini göstermediği bir vasatta, metropollerden ziyade küçük şehirlerde var olan Müslüman cemaatler, yapılar, kendi bütünlüğü içerisinde dine bağlı, ama dini bütünlüğün dışa yansıması konusunda olabildiğince ketum davranması; işi bir meşruiyeti olabilir ama işini, vazifesini, hatta zikrini vb. gizli yol ve yöntemlerle yapması sonucunda kendini  bir açıdan modernizmin sultasından koruduğu gibi, onun popüler kültürle de tanışmasına izin vermemişti.

Bu izin vermeyiş, beraberinde, Müslümanların, cari olan hayatın dilini de anlamaktan alıkoyuyordu. Bu durum, aynı zamanda ahlaki endişeleri de besliyor, canlı tutuyordu. Onu ve Müslüman nesli, sebepsiz bir şekilde ıskaladığında tümden mahrum eden, beri yanda da onu, oradan yayılan kültürel, toplumsal vb. afetlerden koruyan maddi donelerle var olan ilişkisi bir nevi “popülizm-dengelilik” içerisinde kendine bir yer bulmaktaydı.

Zamanla dindar kesimlerin, belki de hayatın bir cilvesi olarak popüler kültürle tanışmaları, onların, daha önce es geçtikleri, ıskaladıkları, hatta günah ve haram addettikleri birçok alanda var olmaya çabaladıkları söz konusu oluyordu.

Birçok işi ise, yapıp yapmama konusunda, ilgili “sivil” mercilerden fetva almaya çalışıyorlardı.

“80’lere ait bir fetva kitabında “Bazı kimseler spor yapıp top ile oynamak caiz değildir diyorlar. Çünkü Hz. Hüseyin şehit olduktan sonra başı kesilip top gibi onunla oynanmıştır. Bu hususta İslam’ın hükmü nedir?” (s. 45) sorusu, konuya ışık tutmaktadır.

Hâlbuki, futbolun bugünkü durumu ayrı bir şekilde değerlendirmeyi gerektirse de, onun prototipinin birçok halkta (Türkler, İngilizler) yüzlerce yıl öncesinden var olduğu bilinmektedir. Aynen müziğin de yanlışı ve doğrusuyla neredeyse tüm insanlık için bilindiği gibi…

İş salt fetva alma kabilinden ilmihal kitaplarına dolayısıyla da bir hocaefendiye müracaat etmekten ziyade, işin içerisine “etrafını cami, ağyarını mani” kabilinde fıkıh ilmi girmekteydi.

Tabii ki, bu ilme bağlılık içerisinde, müziğe külli haram diyen anlayışla, onun bazı kriterleri gözetme şartıyla “kullanılabilirlik” yönüyle mübah gören anlayışta, kendine fıkıh içerisinde yer bulmaya çalışıyordu.

Yazar, Necdet Subaşı’nın(*) eserinden konu ile ilgili şöyle bir aktarımda bulunmaktadır: “Bazılarının yanında türkülerden söz etmek terk-i edepti… Müziğe bir şekilde ilgi duyanlar ise Süleyman Uludağ’ın kitabına sığınıp cevaz aramaktaydılar.” (s. 55)

Seksenlerden başlamak üzere, dönenin kendine özgü sıcak atmosferinde devrimci söylemle birlikte gelişen ve akabinde değişime uğrayan müzik olgusu da, hem geleneksel anlayışlardan ayrışmış ve hem de popülizmle arasına mesafe koymuş ve hem de “gelişe gelişe” var olan katı Kemalist sistem karşısında protest bir yapı arz etmişti.

Yazar eserinde, Müslümanları da zaman içerisinde kuşatan, onları etkileyen popüler kültür ile ilgili düşüncelerini, arka plân yardımıyla aktardıktan sonra, sahiplerinin büyük bölümünün dönemin yaşayan İslamcı şairlerine ait şiirlerin bestelenmesi sonucu ortaya çıkan ve hem genel anlamda, hem de dönemi açısından, yaşayan Müslümanları ilgilendiren konuların işlendiği eserlerin ortaya çıktığını aktarmaktadır.

Bu konuları şu şekilde sıralayabilirdik: Kur’an ve Peygamber, Zulüm, Başörtüsü, Kıyam ve Cihad,  Ümmet Şuuru, Şehadet.

Bir de özel ilgi alanı olarak “kente karşı dağ; gurbet, yalnızlık ve melankoli” durumları da bu çalışmalarda konu başlığı altında kendine yer bulmuştu.

“İslamcı şairlerin işledikleri temalar arasında kentlerin ve makinelerin kötülenmesi modern çağ ile hesaplaşmanın açık bir ifadesidir. Bu iki olumsuz imgenin karşısına ise tabiat ve dağ konulur.” (s. 125)

Bu İslamcı şairlerden merhum Mehmet Akif İnan;

“Her eylem yeniden diriltir beni

Nehirler düşlerim göl kenarında

***

Dönüştür ey kalbim bahçeli eve

Anlam ezen o makinaları” (s. 126)(**)

İslam tarihine (Mute Destanı) ve günümüze dair birçok konunun mizahi olarak işlendiği bant tiyatroları, (PTT: Pötürgeli Tornavida Tevfik; Eyvah İrtica vb.) salt şiir kasetleri (Doğ Ey Güneş, Ömer Karaoğlu; İnfilak, Eşref Ziya Terzi vb.) dönemin dijital ortamında ortaya konan ve ilgi gören çalışmalar olarak zihinlerde yer etmişti.

Bir kısmı yaşayan, bir kısmı da doksanlarda var olan o havaya renk katan, o havayı soluyan şairlerin ve onların eserlerin seslendirme suretiyle, dönemin teknik imkanlarını kullanarak, bir müktesebat ortaya koyan insanların ve onların eserlerine kulak kabartan geniş bir Müslüman kesimin (İslamcı, muhafazakar) uğraşıları, yine o uğraşı içerisinde yer aldığı bilinen zevatın, zamanın ruhuna  uyarak pastadan pay kapma düşüncesinin galebe çalınmasıyla inkıta’a uğramıştı.

Şimdi ise, eskinin bir şeyler yapılırken, istenmeden de olsa oluşan yol hatalarını dahi aratacak ve hatta onları “özletecek” olan yeni popüler durumlar; bu kez  seküler modernist cenahın hiçbir şey yapmasına ihtiyaç duyurmayacak şekilde, muhafazakar popülizm kalıbında; dinden, müziğe kadar hemen her alanda kendine yer bulmaktadır.

Hani derler ya; “Küller başımıza!” İşte, günümüzde o durumları yaşıyoruz.

Galiba, biz de geçmişte bazı şeyleri eksik bıraktık!

________________

1) “Müziği Kim İcat etti…” adlı makale. (HayatNotu.com)

2) İsmail Raci Farukî, Lamia Farukî, İslam Kültür Atlası., s.467 İnkılâb Yay. Aralık, 1999 İstanbul

*) Necdet Şubaşı; 1-Gerisi Hikaye, 2-Yaz Dediler

**) Mehmet Akif İnan, Hicret, Şairin ayrıca “Tenha Sözler” adlı şiir kitabına da bakılabilir.

 

Eserin Kimliği:

“ADIM MÜSLÜMAN – Protest Dinî Müziğin Edebî ve Sosyal Politik Bağlamı

Prof. Dr. Vejdi Bilgin, 1. Baskı, Ekim 2020, Beyan Yayınları, İstanbul

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Mutlak Butlan ve Change.Org – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Hukukun siyasete müdahil olduğu mutlak butlan hükmü, siyasetin sıfır noktası! Meselenin ayrıntılarına ve gerekçelerine girmeksizin siyasetin yerine hukukun işlevselleştirilmesi, siyasal oyunların daha da içinden çıkılamaz bir hâle getirilmesidir. Oysa hayatın çoğu kez yasalarla düzenlenemeyecek olan uzlaşısal ve diri bir yönü vardır ki bir toplumsal dinamizm de ancak bununla sağlanabilir. Yaşanılanların ahlâkîlikten uzaklığı ise Türkiye siyasetinin en başından beri pek de dikkate almadığı bir teamül. Siyaset, genel olarak çıplak bir güç meselesi olarak algılanıyor ve sonuçta haklı olanlar değil, güçlü olanlar kazanıyor. Bunu önleyecek veya dengeleyecek bir güç veya denetim mekanizması ise ortada yok çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin ontolojisi, halkın mümkün olduğu kadar siyasetin dışında tutulmasına ve seçkinlerin adımlarının izlenmesine ayarlı.

Sanki tüm bunlar bilinmiyormuş veya müşteki olanların bunda hiçbir payı yokmuş gibi salt maruz kalınan tutumla sınırlı tikel bir adalet arama çabası da başka bir sorun hatta garabet! Haksızlıklar ve mağduriyetler karşısında yıllardır sus pus olanların şimdiki çabalarının toplumda bir karşılık bulmaması biraz da bununla ilgili değil mi? Yıllardır dindarlara yapılanlar karşısındaki sessizlikleri bir yana, Kürtler ve Aleviler konusunda bile hâlâ açık seçik bir dille konuşulamaması, temeldeki bu demokrasi/çoğulculuk çekincesinden kaynaklanmıyor mu?

Temel sorun Türkiye’nin hâlâ Kemalist, yani bir insanın, bir generalin adıyla anılan bir ideolojiye dayanan bir Cumhuriyet olmasıdır. Öyle ki sözüm ona muhalif bir eğilime dayanan Ak Parti bile bu Cumhuriyetin ilkelerine sıkı sıkıya bağlı. Kimsenin taşları yerinden oynatmaya da niyeti yok!

Kemal Kılıçdaroğlu, kendisine yapılanlara karşı çıkmakta haklı olsa da bu sadece ahlâkî bir haklılık ki bunun da Türkiye siyasetinde bir karşılığı yok çünkü Türkiye siyasetinde ahlâkîlik, bir meziyet addedilmediği gibi bu konudaki söylemler hemen dine ve laikliğe yapılan göndermelerle kuşkuyla da karşılanıyor. Özgür Özel ekibi ise siyaseten haklı olsa da kararı yargı tarafından verilen haksızlıkları, yolsuzluklara dayandı(rıldı)ğı için kendilerini savunulamaz kılmakta.  Daha belediye yönetimlerinde bunca yolsuzluk şaibesi ile sarmalanmış bir parti iktidara geldiğinde neler yapmaz ki? Doğal olarak denilecek ki “İktidardakilerin onlardan bir farkı mı var?” Doğru ama bu doğruluk hiç kimseyi haklı kılmıyor. Şayet kötü hasletlerde eşitseniz o zaman da halk bilgeliği devreye giriyor ve bir riske girilmektense statüko devam ediyor. Kısacası CHP, iktidara gelebilmek için bir meziyet ortaya koymalıyken ya kendini ya da verili yolsuzluklar düzenini tekrarlamaktan öteye gidemiyor.

Kurucu bir parti olarak CHP’nin en önemli sorunu, Kemalist ideolojiyle mâlul bir sistemi demokratikleştirmeye dair hiçbir adım atmamış olması. Atılan yarım yamalak adımlar da beğenilmeyen o sağcı partilerce ama Kemalist ilkeler korkusuyla eksik, insicamsız, yetersiz adımlardı ki bunlar da sistemi demokratikleştiremedi. Sistem değiştirilse de çok şeyler değişmeyecek belki ama en azından bir başlangıç noktası yakalanacak. Sözgelimi Alevilerin bir Cemevine sahip olamaması sağcı partilerin bir kabahati miydi? Bir başka mesele olarak Kürt sorununun çözülememesi ve Kürtçenin bir eğitim dili olma haysiyetine kavuşamamasının kabahati sağcı partilerde mi? Eminim ki bu konularda CHP cesaretli bir adım atsa hiç kimse buna karşı çıkamaz ama çözüm süreçlerinde de ayağını sürüyen hep CHP (Kemalist çizgi) oldu.

CHP, Anayasa’da, özellikle de ilk dört maddede özetlenen kurucu ulusalcı çizgiyi tartışmaya bile açtırmıyor. Hâlbuki aradan yüz yıl geçti ve artık bambaşka bir dünyada yaşamaktayız. Ne var ki Türkiye, bırakın bir demokratikleşme adımı atmayı, siyaseti daha da otokratlaştırma peşinde! Bunun kabahatini ise sadece Ak Partiye yüklemek kolaycılık değil mi? Hatta Türkiye, cumhuriyetin de temel koşulu olan tam anlamıyla seçimli bir sisteme bile ancak sağcı partilerle kavuşabildi. Bu sistemin sahiciliği, tarafsızlığı ve adilliği ise her seçimde tartışılsa bile o da her mesele gibi bir süre sonra unutulup gitmekte!

Yine de bunlar işin biçimsel yanları. Asıl önemli olan, cumhuriyetin de gereği olduğu hâlde halkın/toplumun siyasete doğrudan katılımının engellenmişliği, daha doğrusu buna dair hiçbir teamülün, yasanın, geleneğin olmayışı. Zaman zaman buna yönelik bazı adımlar atılmış olsa da sonuçta ağır basan hep nepotizm yani yakın/tanıdık kayırmacılığı oldu. Demokratik ülkelerde yerel yönetimlerin etkinliğine ve siyasetin denetlenebilir olmasına karşı Türkiye’de bu tip mekanizmalar hiçbir zaman oluşturulamadı veya işlemedi. Sonuçta ise geleneksel padişahçılık eğilimleri ağır basarak siyasal partilerimizin her biri kendi iktidar alanlarını bu yöndeki eğilimlere göre örgütlediler.

Bir de doğrudan partilerle ilgili olmayan ya da onların doğrudan üstlenmedikleri bürokratik sorunlar var: toplumsal, hukukî, meslekî, etik hatta siyasî sorunlar… Yakınları olanlar bir şekilde siyasî/bürokratik yetkililere ulaşabilseler de toplumun geniş kesimi bu imkândan yoksun! Giderek daha da genişleyen bir kesim ise özellikle sorun çözme yöntemi olarak Change.Org ve benzeri kampanya sitelerine başvuruyor. Gün geçmiyor ki bu tip bir talebi imzalamayayım!  Bu, çoğu günler birkaç imzayı bile buluyor!

Sanırım bu sadece bir çaresizliği yansıtmaktan öte, bir tür toplumsal/demokratik tepkinin de bir göstergesi çünkü toplumun hemşehri derneklerinin ötesinde toparlanacağı, dertlerini paylaşacağı ve çareler arayacağı başka da mekanizmaları yok! Öyle ki bu kampanyalar kimi zaman oldukça etkili de oluyor. Cumhurî ve demokratik hak arama ve örgütlenme imkânlarından yoksun olan toplumun bu yola yönelmesi, buradan doğru daha esaslı çarelere yol açar mı, bilinmez.

Görünen o ki Türkiye siyaseti kadar toplumu da daha uzun süre demokratik teamüllere yönelemeyecek çünkü öncelikle böylesi bir geleneğimiz yok. Belki bin yıl önce bir ölçüde de olsa vardı (Ahiler, Loncalar, Dergâhlar, imece kültürü…) ama bin yıllık Bizantinist otokrasi/padişahlık bu toplumun dayanışmacı kültürünü meflûç hâle getirmiş durumda. Yüz yıllık cumhuriyet de buna dair bir umut yaratamadı. Aslına bakılırsa İslamî şûra geleneğinin ömrü bile Muhammed (as)’dan sonra otuz yıl bile sürmedi. Onun da önünü Sâsânî-Bizans otokrasisi kesti. Gereksiz ayrıntılarla boğuşan Müslümanlar ise bu aslî ilkeyi, onun yarattığı boşluğu ve eksikliği pek de umursamakta değiller.

Avrupa’yı iktisadî olduğu kadar siyasî olarak da üretken kılan ise toplumun bütününü etkinleştiren, hayata katan, sorumluluğu paylaştıran tutumudur lâkin bizler, bundan oldukça uzağız ve üstelik bunu varoluşsal bir meziyet hâline de getirmişiz. Oysa bu, kendi otokratik geleneğimizle de örtüşen bir tür faşizmden başka bir şey değil. Dolayısıyla da çoğulculuktan uzak olduğu gibi katılımcılıktan da yoksun! Buna dair bir özeleştiri, yüzleşme ve buradan çıkış için bir çare üretmek ise hiç kimsenin umurunda değil. Herkes içine gömüldüğü o tarihsel ve kültürel barikatlarını korumakla yetinmekte.

Devamını Okuyun

Yazılar

Yeniden Başlamak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Hayat yine o eski seyrindedir, büyük hedefler peşindeydik, büyük idealler kurduk ama ne yazık ki realitemiz ütopyamızı aşmış durumdaydı. Çok insan öğütüldü ve yine ne yazık ki genelde insanlık, özelde Müslümanlık askıya alındı ve biz bütün bu olup bitenlere öylesine alışmış, onları öylesine kabullenmiştik ki adeta her şey yolundaymış gibi, ortada hiçbir anormallik yokmuş gibi davranıyorduk. Hâlbuki başkaları ile paylaşmayı unuttuğumuz için ne sevinçlerimiz çoğalıyor ne de acılarımız azalıyordu. Ülke nüfusunun yarıya yakını antidepresan kullanıyor oluşunun vahâmeti bizi hiç rahatsız etmiyordu.

Rûhumuz, zihnimiz gibi kelime dağarcığımız da darmadağınık! Oysa bizim çok güçlü dayanaklarımız, diriliş ve direniş mevzilerimiz vardı. Salt çıkar ve oportünizme hizmet eden siyasetin zorba ve müşrikçe tasallutları bizi mevzilerimizde yenilgiye uğratmak istiyordu ama biz tuzlu su içerek susuzluğunu gidermeye çalışan kişi misali, sürekli aynı kozayı örmeye, üzerimizi kapatmaya, kendi bencilliğimize kapanmaya, dış dünya ile ilişkilerimizi kesmeye, kendi köşemize çekilmeye devam ediyorduk. Bir birimizle ilişkimiz, korkudan, güvensizlikten ibaret hâle gelmişti.

Meramımızı, duygularımızı ifade etmekte çoğu zaman güçlük çekiyoruz. Kafamızdan ve kalbimizden geçen düşünceleri, içimizde bir denizin coşkun dalgaları gibi kabaran duyguları, tam olarak anlatmakta zorlanıyor hatta onları hiç mi hiç anlatamıyoruz! Düştüğümüz yerden kalkmanın, zihnimiz üzerindeki bu katı blokajları kaldırmanın mutlaka bir yolu olmalı! Bunun için bir şeyler yapıyor olmalıyız ama biz tembelliğin, vurdumduymazlığın, “Adam, sende!”ciliğin dibini bulmuş durumdayız.  Hangi toplumda veya kültürde olursa olsun gerçek sorunları konuşmaksızın, fark etmeksizin, umut etmeyi hak edecek hiçbir şey yapmadan ilânihaye umut ederek; sahte, küçük ve yüzeysel sorunları konuşarak, tartışarak o gerçek sorunlarımızı çözemeyiz, çözemiyoruz.

Her yanımız kan revan! Zulüm, tüm coğrafyamızı sardığı hâlde biz, paramparçayız; sürekli biçimde bir birimizle çekiştiğimiz için rüzgârımız kaybolmuş. Toplumlara yaşadıkları zulmü tarif edecek ve onlara ezildiklerini hatırlatacak cümlelerimiz çok cılız, çok yavan kalıyor. Allah’ın arzu ettiği toplumun nasıllığını yaşamıyla örnekliğini gösterecek güçlü bir duruşa ve ilmî arka plâna hatta bu konuda çok güçlü bir iradeye bile sahip değiliz. Aleyhimize dahî olsa hakka sahip çıkacak bir ahlâka ve dile ihtiyacımız var. Hayat ciddiyetsizliği, samimiyetsizliği kaldırmaz. Her an ölüme yaklaşıyoruz. Dünyamız berbat bir durumda elbette bunda büyük dahlimiz olmasa bile payımız vardır, kötülüklere susarak bu durumu desteklemiş oluyoruz en azından. Bu durum, bu şekilde devam ederse gelecek nesiller için çok kötü bir çığır açacağız. Allah’ın da İslam’ın da bize ihtiyacı yok ama bizim “rahmet”e, “merhamet” ve “nimet”e ihtiyacımız var. Yoksa Allah dinini “Ey insanlar!” diye haykıracak, gereğince amel edecek yiğitler halk eder ve onların eli ile dini hâkim kılar. Hiç unutmayalım ki tercihlerimiz ahiretimizi belirler. Tercihlerini doğru yapanlar, dünyada izzet ve onura, ahirette de felâha ulaşacak kutlu Müslümanlardır.

“Adalet” diyorlar ama kapitalistler kadar adil davranmıyorlar! “Merhamet” diyorlar lâkin mafya kadar bile acımaları yok! “Dayanışma” diyorlar fakat kendileri dışındakiler umurlarında bile değil! “Zalime karşıyız!” diyorlar ancak güç, ellerine geçince yeryüzünün azılı zalimlerine rahmet okutuyorlar! Modern sistemin acentesi muhafazakâr partilerin, STK’ların sahih İslam’a verdiği zararı, açtığı bu büyük gediği konuşmaya hiç kimse cesaret edemiyor.

Ali Şeriati’nin yıllar önce işaret ettiği o büyük hastalık büyüyerek önümüzde duruyor: İnsanlar artık sadece topraklarını değil, bilinçlerini de sömürgeleştirmiş durumdalar! Düşmanlarının diliyle düşünüyor, düşmanlarının kavramlarıyla konuşuyor ve düşmanlarının çizdiği sınırlar içerisinde hayal kuruyorlar. Bunun için işgal tanklarla başlamıyor artık. İşgal, önce zihinde başlıyor. İnsan; kendini unutunca, Rabbini unutunca, neden yaratıldığını unutunca işgal tamamlanmış oluyor!

Seyyid Kutub’un “cahiliye” dediği şey, yalnızca putlara tapılan eski çağlar değildi. Allah’ın hükmünü hayatın dışına iten her düzen, insanı insanın rabbi hâline getiren her sistem, gücü hakikatin önüne geçiren her anlayış yeni bir cahiliyeydi. Bugün bu cahiliye yalnızca Batı’da değil, Doğu’da da var! Müslüman isimler taşıyan yönetimlerde de var! Kur’an okunan kürsülerde de var!

Allah’ın adının anıldığı ama Allah’ın adaletinin uygulanmadığı her yerde var çünkü tevhid, sadece Allah’ın varlığını kabul etmek değildir. Tevhid; hayatın merkezine Allah’ı yerleştirmektir. Ekonomide, siyasette, ticarette, hukukta, eğitimde ve ahlâkta Allah’ın ölçülerini üstün tutmaktır. Bugün ise Müslümanların önemli bir kısmı Allah’ın adını seviyor ama hükmünü ağır buluyor. Kur’an’ı öpüyor ama rehber edinmiyor. Peygamber’i sevdiğini söylüyor ama onun ahlâkından kaçıyor. Şehitleri alkışlıyor ama onların yürüdüğü yolu yürümekten korkuyor. Bu yüzden sözler çoğalırken etkileri azalıyor. Konuşmalar uzarken samimiyet eksiliyor. Oysa insanlığın ihtiyacı olan şey; yeni sloganlar değil, yeni bir ahlâkî diriliştir. Hakikat, taraftar istemez; şahit ister, kalabalık istemez; bedel ödeyecek insanlar ister!

İnsanın özgürlüğü, zincirlerini sevmesiyle değil; onları kırmasıyla başlar. Belki zulmü tamamen durdurmaya gücümüz yetmeyecek. Belki mazlumların gözyaşlarını bir anda silemeyeceğiz ama en azından zalimlerin safında olmamalıyız. Hiç olmazsa sessizliğimizi onların hizmetine sunmamalıyız. Çocuklarımıza korkunun değil de onurun, umudun mirasını bırakmalıyız.

Hiçbir toplum kendi hikâyesinden çekilerek varlığını sürdüremez. Bizi kuşatan şey yalnızca ekonomik krizler, savaşlar veya siyasi hesaplar değildir; çok daha derin bir kuşatılmışlığın içindeyiz. Düşüncemiz kuşatılmış, dilimiz kuşatılmış, hayallerimiz kuşatılmıştır. Yaşadığımız pek çok şeyi doğal akışın sonucu sanıyoruz. Çoğu zaman önümüze konulan sınırları kader, bize öğretilen korkuları gerçeklik zannediyoruz.

Bugün en büyük problemimiz güçsüz olmamız değildir; problem, gücü, hakikatten daha değerli görmemizdir. Hakikat uğruna makamı, parayı, konforu terk edebiliyor muyuz?  Edemiyorsak eğer hepsini toptan kaybedeceğiz, tarih bunun örnekleri ile doludur.

İşte bu yüzden yeniden başlamamız gerekiyor, önce kendimizden başlamamız gerekiyor. Kalbimizi işgal eden korkuları yenmeliyiz! Dilimizi esir alan yalanları, hayatımızı kuşatan konfor putlarını parçalamak gibi bir sorumluluğumuz var!

Bugün ümmetin en çok ihtiyaç duyduğu şey yeni kahramanlar değil, yeniden ayağa kalkacak bir vicdan ve iradedir! Mazlumun acısını kendi acısı gibi hisseden bir yürek, hakikati kendi çıkarından üstün tutan bir ahlâk, Allah’ın huzurunda hesap vereceğini unutmayan bir bilinçtir. Merhamet kaybolduğunda güç, zulme dönüşür; adalet kaybolduğunda dava, slogana dönüşür; samimiyet kaybolduğunda ise en güzel sözler bile boşlukta yankılanan bir sesten ibaret kalır.

Bütün bunlara rağmen umutsuz olmak için bir sebebimiz yok çünkü tarih, sarayların değil, hakikate sâdık kalanların omuzlarında ilerlemiştir. Gece, ne kadar uzun olursa olsun sabahı engelleyemez. Zulüm ne kadar büyürse büyüsün bir gün kendi ağırlığı altında çöker. Bize düşen şey sonucu garanti etmek değil, şahitliğimizi korumaktır. Bir kandil gibi yanabilmek, karanlığın büyüklüğüne değil taşıdığımız ışığın hakikatine bakabilmektir. Her şey bizim gücümüzle kâim olacak değildir! Biz, samimiyetle adım atarsak Allah adımlarımızı bereketlendireceğini vaat ediyor.

Esasen kurtuluş, dünyayı bir günde değiştirebilmekte değil; karanlığın en koyu ânında bile Rabbine güvenerek hakikatin safında kalabilmektedir. Direniş, insanın rûhunu kötülüğe teslim etmeyi reddetmesidir. Umut ise bütün kapılar kapanmış görünürken bile yeni bir kapının Allah tarafından açılacağına inanmaktır.

(Kasım-2017)

Devamını Okuyun

Yazılar

Cumhuriyet Başarılı Bir Proje mi? – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Cumhuriyet’in bir proje olduğu hep söylenegeldi. Mustafa Kemal ve çevresinin buna dair ön hazırlıkları bilinmekte. Modernleşmeci, seküler, ulusçu ve cumhuriyetçi bir proje. Bununla birlikte totaliter, otoriter, Batıcı bir proje. Batıcılığı, bu yöndeki bir çağdaşlaşmayı amaçlaması anlamına gelmekte. Sekülerliği ise din ile devleti ayırmaktan çok, dini bastırmayı ve kalkınmacı bir seferberlik yaratmayı hedeflemekteydi. Cumhuriyetçiliği ise Fransa modelinde bir ulus yaratmak ve bununla birlikte demokratik bir çoğulculuğu reddetmek anlamına da gelmekte. Müzakereci bir çoğulculuğu reddeden, halkı buna uygun görmeyen bir otoriterliğin kılavuzluğuyla çıkılan yolda ahlâkın değil de başarının önemsendiği bir tutum ise toplumu giderek nihilist bir çıkarcılığa sürükleyecekti.

Oldukça şaşırtıcı ve inanılmaz şeyler de gerçekleşmedi değil. Sözgelimi padişahlıkla birlikte hilafetin de kaldırılması. Burada kalmayıp dünyada pek de cesaret edilmemiş ya da lüzum görülmemiş bir kültürel köktencilikle, Derrida’nın deyimiyle bir harf darbesi yapılması ki bu yolla aslında Türkiye, dünya üzerinde bulunduğu yerden başka bir kıtaya geçmeye azmetmekteydi. Asya’dan Avrupa’ya bu geçiş, gerçekte tam olarak toplumsal bir geçişi sağladı mı, yoksa bu arada kalışı ebedî bir tereddüte mi dönüştürdü bu, hâlâ tartışılmakta!

Bu beklenmedik tarihsel durum, bir yazgı değildi kuşkusuz. “Şayet Osmanlı, kendi istikrarı doğrultusunda devam etseydi, ne olurdu?” konusu üzerinde de düşünülmedi değil. Çünkü köktenci sıçramalar kimi açılardan yolu kısaltıyor olsa da yarattığı sarsıntılarla toplumsal insicamı altüst ettiği de bir gerçek. Türkiye ise bu süreçte Doğu’dan uzaklaşsa da Batı’ya da kabul edilmedi. Daha doğrusu o kritik eşiği aşıp Batılılaşamadı! Kimileri bunu bir doku uyuşmazlığı olarak da görüyor. Öyle ki bu belirsizlik, içsel gerilimleri de besliyor.

Derken aradan yüz yıl geçti. Kuşkusuz ki bir zaman tüneli olsaydı oldukça farklı bir Türkiye manzarası her iki tarafı da epeyce şaşırtırdı. Bu, sadece Türkiye’ye ve sadece bu tip değişimlerin içerisinden geçmiş toplumlara özgü bir şaşırtıcılık değil. Bu süreçte, tüm dünyada da öyle veya böyle tarihin en hızlı dönüşümü yaşandı. Belki hızlı, acımasız ve umulmadık bir değişim süreciydi bu ama hayat, özellikle de insani ve toplumsal hayat zaten değişim anlamına gelir ve hiçbir toplum da buna karşı ilânihâye direnemez. Önemli olan, bu değişimin olumlu yönlerden ivmelendirilebilmesidir.

Günümüz açısından en şaşırtıcı olan kuşkusuz ki yüzyılın ardından Türkiye’nin Kemalizm’e muhalif bir toplumsal kesim tarafından yönetilmesi. Kimileri için bu, Cumhuriyetin başarısızlığı olarak görülebilir ama bir başka bakış ise buna, toplumsal yarılmışlığı bütünleyen bir imkân olarak da bakabilir. Ne var ki Cumhuriyet, olumlu çabalarını da tartışılır kılacak bir biçimde, daha en başından itibaren toplumsal gerçekliği pek de dikkate almayan bir köktencilikle malûldü. Verili gerçekliği umursamayan bir ülkücülük, buna hiç de uyarlı olmayan yüzeysel değişimlerle topluma, öze nüfûz edebileceğini varsaymaktaydı.

Bu bakışın yüzeyselliği bir ölçüde inkılâpçıların asker kökenli olmasıyla, tıpkı askerdeki buyrukçuluğun etkileyiciliği gibi toplumun da kendi buyrultuları/söylevleri doğrultusunda kolayca değiştirilebileceğine dair iyimserliklerinden kaynaklanmaktaydı. Çünkü bu yönetici kuşak, toplumu hukuk ve yasa yerine doğrudan buyruklarla, belli bir yönetimsellikle idare edecektir ki bu muğlaklığın içine Fransız devriminden askerî talimatlara, sömürge yönetimlerinden saray alışkanlıklarına kadar birçok çelişki sızmıştı.

Oysa toplum, zannedildiği gibi öyle her biçimin kolayca verilebileceği bir hamur olmadığı gibi rastgele doldurulabilecek bir tekne de değildir. Askerî buyurganlıkla siyasal müzakerecilik ise oldukça farklı şeylerdir ki tam da burada cumhuriyetle demokrasi farkı da ortaya çıkmaktadır. Ne var ki süreç içerisinde o zorlayıcı “Batı’ya aitlik endişesi” Cumhuriyetçileri, kritik bir noktada seçimlerini demokratik dünyadan yana yapmak zorunda bırakacaktır. Bu durumda ise ister istemez o zamana değin görmezlikten geldikleri toplumsal derinliklerle, dindarlarla, ırklarla, mezheplerle karşılaşmak ve yüzleşmek zorunda kalacaklardır. Onların varsayımlarına göreyse bu tip farklılıklar, Cumhuriyetin o üstün enerjisiyle şimdiye değin çoktan eritilmiş olmalıydı. Hâlbuki tam aksine karşılarında biçimlerini değiştirseler de oldukça bilenmiş, hınçlı ve birikimli kitleler bulacaklardı. Bu nitelemelerde Cumhuriyetin olumlu ya da olumsuz yoldan katkıları da vardı kuşkusuz.

Cumhuriyet seçkinleri bir ulus yaratmaya çalışırken farklı uluslar yaratıldığının farkına varmamıştı çünkü toplumsala dair oldukça naif bir bakışa sahiptiler. Sonunda imparatorluğun büsbütün dağıldığı o Dünya Savaşı sonrası manzarası, aslında ne denli askerî yetkinlikten uzak olduklarını ortaya koyduğu gibi yüz yıllık bir Cumhuriyet süreci de toplumsal derinliklere nüfûz etmekten ne denli uzak olunduğunu da ortaya koyacaktı. Devasa bir toplumun salt buyruklarla veya iyi niyet temennileriyle ya da Cumhuriyet baloları ve halkevleriyle değişmeyeceğini pek de düşünmüş değillerdi. Beri yandan Cumhuriyeti derinleştiremedikleri gibi demokrasiyi de bir türlü içselleştiremeyeceklerdi.

Tüm bunlara rağmen ve iktidar biçimsel olarak ellerinden kaçmış bile olsa, yirmi dört yıldır iktidarda olan karşı kesimin varlığı bir açıdan bir başarısızlık olarak da görülse bu, Cumhuriyetin bir başarısı olarak da kabul edilebilir çünkü son tahlilde sistem, Kemalist ilkelerin üzerinde sürdürülmekte! Bu ilkelerin aşılamadığı, Kürtler ve Aleviler karşısında takınılan ayak sürümeler ve tereddütlerden de anlaşılmıyor mu?  Ak Parti, bu anlamda sistem dışı bir parti değil ve hâlâ Batı ittifakı çerçevesindeki bir stratejiye dahil. Siyasete ve sosyolojiye bakışı da temel Cumhuriyetçi stratejinin dışına çıkabilmiş yani sahici anlamdaki bir demokratik çoğulculuğa yönelebilecek bir cesaretten ve niyetten yoksun.

Sistemin bu yönde çatallanması temel bir sorun değil kuşkusuz. Asıl sorun, sistemin kurucusu olan CHP’nin içerisine düştüğü sefalet! Uzun zamandır esaslı bir yol ve yordam üretmekten uzaklaşan bu parti, şimdilerde ise yolsuzluk sorgulamalarıyla boğuşmakta. Bir dönem CHP’nin muhaliflerine karşı uyguladığı yargı silahıyla terbiye, şimdilerde kendisine karşı uygulanmakta. Şayet ilkeli bir tutum içerisinde kalabilseydi, toplumun içerisinde bulunduğu çaresizlikler ve zorluklar karşısında bir toplumsal rıza yaratması oldukça kolaylaşabilirdi. Gerek şaibeli kongre meselesi gerekse belediyelerdeki yolsuzluklar, bu kolaylığı oldukça zorlaştırmış durumda. Son tahlilde giderek daha da kirlenen, yoksullaşan ve toplumu da umutsuzluğa sürükleyen bir manzara karşısındayız.

Ne dersiniz: Cumhuriyet başarılı bir proje mi?

(19.05.2026)

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x