Connect with us

Haberler

İsrail, “Yerinden Etme”yi Psikolojik ve Fiziksel Bir Savaş Taktiği Olarak Kullanıyor

Yayınlanma:

-

İsrail güçleri sistematik olarak ve son dakikalarda yayımladığı yer değiştirme emirlerini bir şiddet aracı olarak kullanmaya devam ederek Gazze Şeridi’ni Filistinliler için gerçek bir yeryüzü cehennemine dönüştürüyor.

Kesintisiz bombardımanlar, insani yardımın neredeyse tamamen engellenmesi ve yerinden edilme emirleri; yüz binlerce insanın hareket etmek zorunda kalması ve giderek daha dar alanlara sıkışıp kalması anlamlarına geliyor.

Sınır Tanımayan Doktorlar (Médecins Sans Frontières-MSF), sürekli alarm durumunun ve yerinden edilme emirlerinin öngörülemezliğinin insanların ruh sağlığı üzerinde yıkıcı sonuçlar doğurduğuna işaret ediyor. Tahliye emirleri yoluyla zorla yerinden etme, derhâl durdurulmalıdır!

MSF Acil Durum Koordinatörü Claire Manera bu durumu, “İsrail güçleri fiziksel ve psikolojik savaş taktikleriyle Gazze’deki Filistinlilerin tüm yaşam imkânlarını yok ediyor. Zorla yerinden etmeler, gidecek başka yeri olmayan Filistin halkına karşı İsrail makam ve güçleri tarafından uygulanan etnik temizlik kampanyasının bir parçasıdır.” diyerek kınadı.

Savaşın başlangıcından bu yana Filistinliler, defalarca tahliye edilmek zorunda kaldı. Pek çok MSF çalışanının da yaşadığı gibi pek çoğu, tekrar tekrar sürüldü!

İsrail’in 18 Mart’ta ateşkesi bozmasından bu yana 31 tahliye emri çıkarmasıyla birlikte tekrarlanan zorunlu göçler Filistinlileri sonu gelmeyen bir acı döngüsüne hapsetti!

19 Mayıs’ta Han Yunus bölgesindeki tek bir seferde verilen büyük ölçekli tahliye emri, şeridin %22’sini kapsadı ve 70’ten fazla MSF çalışanını da etkiledi. 26 Mayıs’taki bir başka tahliye emri ise orta ve güney Gazze’nin %40’ını kapsadı.

MSF’nin lojistik müdürü Omar Alsaqqa, “Meslektaşlarımız çaresiz durumda!” diyor. “Hiç çadır kalmadı ve insanların çadır kurabileceği bir alan da yok zaten. Meslektaşlarım gecenin bir yarısı çocuklarıyla nereye gidebileceklerini sorduklarında onlara nasıl bir cevap vereceğimi bilemiyorum. Hayatta kalmak için seçeneklerimiz gittikçe tükeniyor.

Yerinden edilme emirleri ve halkın girişinin yasak olduğu askeri bölgeler, şu anda Gazze’nin yaklaşık yüzde 80’ini kapsıyor ve Gazze’nin tek bir bölgesi bile saldırılardan masun değil!

26 Mayıs Pazartesi günü MSF ekipleri, Gazze’nin merkezindeki Han Yunus’ta kuruluş tarafından işletilen sağlık merkezinin çok yakınında, tam da insanların hareket etmesi gereken bölgede gerçekleşen bir saldırının ardından 17 hastayı tedavi etti.

Halk bir bölgeyi boşaltıyor ve ardından sözde “güvenli bir yer” bombalanıyor. 18 Mart’tan bu yana yaklaşık 600.000 kişi yeniden yerinden edildi.

Çocuklarımı uyandırdım ve onlara, bulunduğumuz yerden süratle ayrılmamız gerektiğini söyledim. Ağlamaya başladılar. Sırt çantalarını kaptılar. Dehşete düşmüştüm ama kalbimin korkuyla çarptığını hissetmeme rağmen sakin görünmeye çalıştım.” diye anlatıyor MSF idari uzmanı Asmaa Abu Asaker, mahallesinde yerinden edilme emri çıkarıldıktan sonra.

Öngörülemeyen Tehcir Direktifleri

Yerinden etme emirleri, öngörülemez ve çok kısa süreleri kapsayacak biçimde geliyor. Bu işleyiş, hayatı iyice çekilmez hâle sokuyor.

Broşürler, sosyal medya bildirimleri ya da telefon aramaları yoluyla gelen bu emirler; yakın bir saldırı olduğunu bildiriyor ve insanlara eşyalarını toplayıp sığınak aramaları için sınırlı bir süre tanıyor!

İnsanları, çoğu zaman gecenin bir yarısı, gidecek hiçbir yerleri olmadan ve hayatlarını riske atarak defalarca göçe zorlamak, sadece fiziksel bir etki yaratmakla kalmıyor aynı zamanda büyük bir psikolojik hasara da neden oluyor.

Birkaç kez yerinden edilmiş MSF psikoterapisti Sabreen Al-Massani, “Bu sefer eşyalarımı toplamak istemiyorum. Bavul yok, evrak yok, hiçbir şey yok! Nedenini bilmiyorum, belki de zihinsel tutumum yanlış ama evimi tekrar terk etme fikrini sindiremiyorum!” diyor.

Un ve gıda malzemeleri olmadan yeni bir mücadele başladı. Evden işe, işten eve seyreden normal bir hayatım vardı. Birdenbire temel eşyalara, suya, telefonumu şarj edecek bir yere erişimim olmadan zor bir ortamda, başkalarıyla yaşamak durumunda kaldım. Sonra başka bir tahliye emri geldi ve yaşadığımız bölge tümüyle vuruldu!” diye ekliyor Sabreen Al-Massani.

Uyarı Yapılmadan Yapılan Bombalamalar

Yerinden edilme emirleri, Filistinlileri giderek daha küçük alanlara sıkışmaya zorlarken İsrail güçleri de herhangi bir uyarıda bulunmadan saldırılar yapıyor.

9 Nisan’da Gazze’de yedi binadan oluşan bir yerleşim birimini hedef alan bombalı saldırıda 20’den fazla kişi hayatını kaybetti. Ölenler arasında, saldırı sırasında çalışmakta olan ve yakınlarının enkaz altında kaldığını sonradan öğrenen iki MSF çalışanının ailesi de vardı.

Sürekli bir alarm durumundayız; her an yaşadığımız yerden ayrılmamız için bir bildirim alabiliriz. Sıranın bize gelebileceğini düşünmekten geceleri uyuyamıyoruz.” diyen Al-Massani, bunun Filistinlilerin ruh sağlığı üzerindeki etkilerini anlattı.

MSF, İsrail güçlerine Gazze’deki Filistinlileri zorla yerinden etme ve etnik temizlik kampanyasını derhâl durdurma; İsrail’in müttefiklerine de İsrail’e desteklerini sonlandırma ve suç ortaklığını bırakma çağrısında bulunuyor!

Kaynak: msf.org.br

Haberler

DİSK-AR Çocuk İşçiliği Raporu: 9 Yılda En Az 646 Çocuk, Çalışırken Yaşamını Yitirdi

Yayınlanma:

-

DİSK Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) yayımladığı Eylül-2026 tarihli “Çocuk İşçiliği Raporu”na göre 9 yılda en az 93 bin 517 çocuk iş kazası geçirdi.

Rapora göre Türkiye’de çalışan çocukların iş kazası geçirme sıklığı, SGK’nin 2017-2025 dönemine ait verilerine göre son derece çarpıcı bir yükseliş göstermektedir. 14-17 yaş grubunda iş kazası geçiren sigortalı sayısı 2017’de 6 bin 348 iken 2025’te 20 bin 836’ya yükselmiştir. Bu 9 yılda yaklaşık 3,3 katına çıkması anlamına gelmektedir.

Aynı dönemde 18 yaş üstü işçilerde iş kazası geçirenlerin sayısı 353 bin 305’ten 745 bin 203’e yükselerek yaklaşık 2 katına çıkmıştır. Raporda, çocuk işçilerdeki yükselişin yetişkinlerde gözlenen değişimin çok üzerinde olduğu vurgulandı.

İSİG Meclisi verilerine atıfla raporda 2017’den 2026 Temmuz’a en az 646 çocuğun çalışırken yaşamını yitirdi vurgulandı ve bu hususta şu tespit ve değerlendirmelere yer verildi:

2017-2022 arasındaki altı yıllık dönemde çocuk işçi ölümleri yıllık 60- 67 aralığında seyretmiş, 2023 yılında 54 olarak kaydedilmiştir.

Ancak 2024 yılından itibaren tablo değişmiş, ölüm sayısı 2023‘teki 54 iken 2024‘te 71’e çıkmış, 2025‘te ise 94’e ulaşmıştır.

Yalnızca 2024- 2025 arasındaki ölümlerin hızlanma oranı yüzde 32,4’tür.

2025’teki 94 rakamı, ele alınan dönemde ulaşılan en yüksek değerdir.

2026’nın ilk yedi ayında ise 42 çocuk işçi hayatını kaybetmiştir.

2025 yılında hayatını kaybeden 94 çocuğun yaş dağılımına bakıldığında 26’sı 14 yaş ve altında, 68’i ise 15-17 yaş grubundadır, yani ölen her dört çocuktan yaklaşık üçü 15-17 yaş grubuna aittir.

Ölen çocukların 81’i erkek, 13’ü kız çocuğu, 5’i ise göçmendir.

Sektörel dağılımda 31 çocuk tarımda, 27 çocuk sanayide, 20 çocuk hizmetlerde ve 16 çocuk inşaatta yaşamını yitirmiştir.

Bunlara ek olarak 6 MESEM öğrencisi ile 7 meslek lisesi öğrencisinin çalıştıkları veya staj yaptıkları işyerlerinde hayatını kaybettiği tespit edilmiştir.  Bu da meslekî eğitim adı altında sürdürülen çalışma biçiminin ölümcül sonuçlarının istatistiklere doğrudan yansıdığını göstermektedir.

Raporda, TÜİK’in 2025 verileri esas alınarak Türkiye’deki 6 milyon 708 bin çocuğun gelir yoksulluğu içinde yaşadığı ve çocuk yoksulluğu oranının yüzde 31, yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaki çocukların oranının ise yüzde 36,8 seviyesinde olduğu belirtildi ve MEB verileri esas alınarak 14-17 yaş grubunda net okullaşma oranının 2022-2023 eğitim yılında yüzde 94,5 iken 2024-2025’te yüzde 86,4’e gerilediği, dolayısıyla lise çağında eğitimden kopuşun arttığı kaydedildi.

MESEM yarası derinleşiyor

DİSK-AR raporunda MESEM, birçok boyutuyla ele alınıyor. Yoksullukla MESEM arasında doğrudan bir münasebet kurulan değerlendirmede şu ifadelere yer veriliyor:

Çocukların gelir elde edebildikleri işletme temelli mesleki eğitime yönelmelerinde hanelerin ekonomik koşullarının belirleyici olması durumunda, mesleki eğitim özgür bir eğitim tercihinden çok ekonomik zorunluluk tarafından şekillenebilir. Yoksul ve emekçi ailelerin çocuklarının erken yaşta işletmelere yöneldiği, ekonomik olanakları daha yüksek ailelerin çocuklarının ise akademik eğitim kanallarında kalabildiği bir yapı, eğitim yoluyla sınıfsal farklılıkları azaltmak yerine bunları yeniden üretme riski taşımaktadır. Bu nedenle MESEM tartışması yalnızca “Çocuk meslek öğreniyor mu?” sorusuna indirgenemez. Hangi çocukların, hangi ekonomik ve toplumsal koşullar altında ve neden bu sisteme yöneldiği de sorgulanmalıdır.

Rapora göre MESEM’e kayıtlı öğrenci sayısı 2016-2017 ile 2025-2026 arasında 5,3 kat arttı. En büyük artış 2021-2022 eğitim yılında yaşandı. Öğrenci sayısı bir yılda 159 bin 773’ten 400 bin 437’ye çıktı. MEB verilerine göre 492 bin 627 MESEM öğrencisinin 392 bin 887’si 15-18 yaş grubunda. Bakanlık, yaş grubunu tek kategori hâlinde açıkladığı için bunların kaçının 18 yaşın altında olduğu bilinmiyor.

DİSK-AR, MESEM öğrencilerinin işletmelerde üretim sürecine katılmalarına rağmen hukuken öğrenci statüsünde bulunmalarının ücret, sosyal güvenlik, sendikalaşma ve işçi sağlığı alanlarında ciddi koruma sorunları yarattığını belirtiyor:

MESEM’in sendikal açıdan önemli sonuçlarından biri de çocukların ve gençlerin işyerlerinde yetişkin işçilerle aynı üretim ilişkilerinin içerisinde bulunabilmelerine rağmen ücret, sosyal güvenlik ve örgütlenme hakları açısından aynı statüye sahip olmamalarıdır. Kamu kaynaklarıyla maliyeti düşürülen genç emeğinin kitlesel hale gelmesi, yalnızca MESEM öğrencilerinin çalışma koşullarını değil, işyerlerindeki genel ücret ve istihdam yapısını da etkileyebilecek bir gelişmedir. Düşük maliyetli genç emeğin yaygınlaşması, yetişkin ve güvenceli istihdam üzerinde baskı yaratma riski taşımaktadır. Bu nedenle yarım milyonu aşan MESEM’li öğrenciler yalnızca bir eğitim istatistiği değildir. Bu büyüklükte bir yapı ücretler, sosyal güvenlik, işçi sağlığı ve iş güvenliği, işgücü piyasasının bölünmesi ve sendikal örgütlenme bakımından da çalışma yaşamının önemli bir parçası haline gelmektedir.

Kaynak: disk.org.tr

Devamını Okuyun

Haberler

“NATO’ya Hayır” İmza Kampanyasına Engel: ‘Vicdan Çağrısı’ Sitesine Erişim Engellendi

Yayınlanma:

-

Ankara’nın ev sahipliği yaptığı NATO Zirvesi’ne karşı İslami ve antiemperyalist çevreler tarafından başlatılan “Vicdan Çağrısı – NATO’ya Karşı Hayır İmza Kampanyası“nın yürütüldüğü web sitesi mahkeme kararıyla erişime kapatıldı. Özellikle müslüman muhafazakar kamuoyunda geniş yankı uyandıran ve çeşitli ulusal haber organlarınca gündeme taşınan kampanya, yasak kararı gelmeden önce 3.000 imza barajına yaklaşmıştı.

Erişim Engeli Kararının Detayları

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) üzerinden Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği kararıyla alan adı sağlayıcı şirkete iletilen resmi bildirimle vicdancagrisi.com adresi 6 Temmuz’dan itibaren askıya alındı ve site üzerinden yapılan yayınlar tamamen durduruldu.

Kampanya 3 Bin İmzaya Yaklaşmıştı

“NATO’ya Hayır İnisiyatifi” adlı bağımsız bir platform tarafından hayata geçirilen imza kampanyası, kısa sürede hızlı bir büyüme ivmesi yakalamıştı. Ulusal basında da haberleştirilen inisiyatif, muhafazakar ve İslami çevrelerden destek görerek kapatılmadan hemen önce 3.000 imza sayısına ulaşmak üzereydi.

‘Vicdan Çağrısı’ Neyi Savunuyordu?

“Zulme Karşı Müslümanların Ortak Vicdanıyız” şiarıyla yola çıkan platform, NATO’yu bir güvenlik kalkanı olarak değil; küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının “kanlı bir askerî aygıtı” olarak nitelendiriyordu. Kampanya bildirisinde öne çıkan başlıklar şunlardı:

  • Gazze Vurgusu: Bildiride, NATO’nun Gazze’deki işgal ve yıkımın en büyük suç ortağı olduğu ifade edilmiş, İsrail’in cesaretini bu emperyalist zırhtan aldığı savunulmuştu.

  • Dini Referanslar: Hûd Suresi (11/113) ve Âl-i İmrân Suresi (3/160) gibi Kur’an-ı Kerim ayetlerine atıfta bulunularak, zulmedenlere meyletmemenin dini bir sorumluluk olduğu vurgulanmıştı.

  • Zirveye Tepki: 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen zirve “ihanet” olarak nitelendirilmiş ve emperyalist güçlerin Türkiye topraklarında ağırlanmasının kabul edilemez olduğu belirtilmişti.

İnisiyatif üyeleri, sitenin kapatılmasının ardından hukuki haklarını arayacaklarını belirtirken, karara Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği nezdinde itiraz edilmesi bekleniyor.

İmza Kampanyası’nın Bildiri Metni

NATO’YA HAYIR!

NATO ZİRVESİ İHANETTİR!

“Zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur! Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Hûd Suresi, 11/113)

Bizler; adaleti, halkların özgürlüğünü ve ümmetin onurunu savunan, yeryüzündeki sömürü düzenine itirazı olan Müslümanlar olarak NATO’nun bir “güvenlik kalkanı” değil, küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının kanlı bir askerî aygıtı olduğunu savunuyoruz. Kurulduğu günden bu yana dünyaya barış yerine işgal, darbe, sömürü ve bağımlılık ihraç eden bu ittifak, bugün başta Gazze’de yaşanan soykırım olmak üzere coğrafyamızdaki sömürü ve yıkımın en büyük suç ortağıdır.

Tarihsel gerçekler açıkça göstermektedir ki NATO; bir savunma paktı, güvenlik şemsiyesi veya barışın koruyucusu değildir. ABD’nin öncülüğünü yaptığı emperyalizmin jandarmasıdır. Bu jandarmalığın bölgemizdeki en stratejik karakolu ise Siyonist İsrail’dir. NATO belgelerinde açıkça “doğal ortak” ilan edilen İsrail, 7 Ekim’den bu yana başta Gazze olmak üzere Batı Asya’da yürüttüğü işgal ve soykırım savaşlarında cesaretini doğrudan bu emperyalist zırhtan almaktadır.

Türkiye’nin NATO içindeki rol ve konumu, bölgemizi küresel güçlerin stratejik hesaplarına mahkûm eden bir vesayet üretmeye ayarlıdır. Tarihsel olarak NATO; kontrgerilla yapılanmalarıyla cinayetler işleyen, katliamlar yapan ve iç siyasetleri dizayn eden uzantılarıyla açık bir kontrol örgütü ve baskı mekanizmasıdır.

Öncülüğünü, şefliğini ABD’nin yaptığı bu ittifak, egemenlerin çıkarlarına odaklıdır. Başta Batı Asya olmak üzere dünyada derinleşen yoksulluğun ve adaletsizliğin, savaşların ve soykırımların asıl kaynaklarından biri bu ittifak olmuştur. Unutulmamalıdır ki NATO, emperyalist hegemonyanın ve küresel sermayenin yerli işbirlikçileri aracılığıyla kurdukları bu neoliberal sömürü düzeninin sorunsuz işlemesine hizmet eden kolluğun ta kendisidir!

Ankara; Afganistan, Irak, Yemen, Filistin ve işgal edilmiş tüm coğrafyaların kanı ellerinde olan bu küresel zulüm şebekesinin 7-8 Temmuz 2026’da yapılması plânlanan zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanmaktadır. Gazze soykırımını destekleyen emperyalist şeflerin bu topraklarda ağırlanacak olması, inancımız adına kabul edilemez bir utanç, başta Gazze olmak üzere emperyalizme direnen tüm halklara karşı bir ihanettir!

Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Allah, size yardım ederse hiç kimse sizinle baş edemez ama ya O sizi terk ederse kim, size yardım edebilir? O hâlde mü’minler Allah’a güvensinler!” (Âl-i İmrân, 3/160) Bu vahyî ilke nerede durmamız, izzet ve şerefi nerede aramamız gerektiğini beyan ederken hem katil ve mel’un NATO’ya hem Âlemlerin Rabbine aynı anda hürmet ve hayranlık yöneltmenin açık şirk olduğu izahtan vârestedir.

İmzamız ve eylemimiz; zulme karşı adaletin, bâtıla karşı hakkın, tahakküme karşı özgürlüğün ve emperyalizme karşı direnişin ilanıdır. İslam’ın bizlere yüklediği Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker sorumluluğuyla, yeryüzünde fitne çıkaranlara ve onlarla masaya oturanlara karşı direniş bilincini kuşanıyoruz.

Zulüm üreten güç odaklarına yaslanmayı, onların gölgesinde güvenlik aramayı reddediyoruz! Emperyalist saldırganlık ve organizasyonlara, işbirlikçilik ve ihanete karşı Tevhid ve Adalet cephesinde duruyor ve direnenlerin yanında saf tutuyoruz!

Bu tarihî günlerde kesin bir dille NATO’YA HAYIR diyor ve halkımızı bu sesi yükseltmeye davet ediyoruz!

Devamını Okuyun

Haberler

NATO’ya Hayır İmza Kampanyası Sürüyor

Yayınlanma:

-

Ankara’nın 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde ev sahipliği yapmaya hazırlandığı NATO Zirvesi öncesinde, Türkiye’deki antiemperyalist ve İslami çevrelerden itirazlar yükselmeye devam ediyor. NATO’ya Hayır İnisiyatifi tarafından başlatılan ve Vicdan Çağrısı sitesinde kamuoyuna duyurulan imza kampanyası, kısa sürede 2000 imza barajını aştı.

“Zulme Karşı Müslümanların Ortak Vicdanıyız”

Kampanya web sitesinde yer alan “Biz kimiz?” içeriğinde şu açıklamaya yer verildi: “NATO’ya Hayır İnisiyatifi, emperyalist savaşlara, işgallere ve mazlum halklara yönelik saldırılara karşı Müslümanların ortak vicdanını ve sorumluluğunu ortaya koymak amacıyla bir araya gelmiş gönüllülerin oluşturduğu bağımsız bir platformdur. İnancımız bize, zulme ortak olmamayı ve zalimlere meyletmemeyi emretmektedir. Nitekim Rabbimiz, “Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size de ateş dokunur…” (Hud, 11/113) buyurmaktadır. Bu bilinçle, zulmü meşrulaştıran ve savaş politikalarını besleyen yapılara karşı sesimizi yükseltiyor; adaletin, hakkın ve mazlumların yanında olduğumuzu ilan ediyoruz.”

İmza kampanyası bildirisi ise şöyle:

NATO’YA HAYIR!

NATO ZİRVESİ İHANETTİR!

“Zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur! Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Hûd Suresi, 11/113)

Bizler; adaleti, halkların özgürlüğünü ve ümmetin onurunu savunan, yeryüzündeki sömürü düzenine itirazı olan Müslümanlar olarak NATO’nun bir “güvenlik kalkanı” değil, küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının kanlı bir askerî aygıtı olduğunu savunuyoruz. Kurulduğu günden bu yana dünyaya barış yerine işgal, darbe, sömürü ve bağımlılık ihraç eden bu ittifak, bugün başta Gazze’de yaşanan soykırım olmak üzere coğrafyamızdaki sömürü ve yıkımın en büyük suç ortağıdır.

Tarihsel gerçekler açıkça göstermektedir ki NATO; bir savunma paktı, güvenlik şemsiyesi veya barışın koruyucusu değildir. ABD’nin öncülüğünü yaptığı emperyalizmin jandarmasıdır. Bu jandarmalığın bölgemizdeki en stratejik karakolu ise Siyonist İsrail’dir. NATO belgelerinde açıkça “doğal ortak” ilan edilen İsrail, 7 Ekim’den bu yana başta Gazze olmak üzere Batı Asya’da yürüttüğü işgal ve soykırım savaşlarında cesaretini doğrudan bu emperyalist zırhtan almaktadır.

Türkiye’nin NATO içindeki rol ve konumu, bölgemizi küresel güçlerin stratejik hesaplarına mahkûm eden bir vesayet üretmeye ayarlıdır. Tarihsel olarak NATO; kontrgerilla yapılanmalarıyla cinayetler işleyen, katliamlar yapan ve iç siyasetleri dizayn eden uzantılarıyla açık bir kontrol örgütü ve baskı mekanizmasıdır.

Öncülüğünü, şefliğini ABD’nin yaptığı bu ittifak, egemenlerin çıkarlarına odaklıdır. Başta Batı Asya olmak üzere dünyada derinleşen yoksulluğun ve adaletsizliğin, savaşların ve soykırımların asıl kaynaklarından biri bu ittifak olmuştur. Unutulmamalıdır ki NATO, emperyalist hegemonyanın ve küresel sermayenin yerli işbirlikçileri aracılığıyla kurdukları bu neoliberal sömürü düzeninin sorunsuz işlemesine hizmet eden kolluğun ta kendisidir!

Ankara; Afganistan, Irak, Yemen, Filistin ve işgal edilmiş tüm coğrafyaların kanı ellerinde olan bu küresel zulüm şebekesinin 7-8 Temmuz 2026’da yapılması plânlanan zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanmaktadır. Gazze soykırımını destekleyen emperyalist şeflerin bu topraklarda ağırlanacak olması, inancımız adına kabul edilemez bir utanç, başta Gazze olmak üzere emperyalizme direnen tüm halklara karşı bir ihanettir!

Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Allah, size yardım ederse hiç kimse sizinle baş edemez ama ya O sizi terk ederse kim, size yardım edebilir? O hâlde mü’minler Allah’a güvensinler!” (Âl-i İmrân, 3/160) Bu vahyî ilke nerede durmamız, izzet ve şerefi nerede aramamız gerektiğini beyan ederken hem katil ve mel’un NATO’ya hem Âlemlerin Rabbine aynı anda hürmet ve hayranlık yöneltmenin açık şirk olduğu izahtan vârestedir.

İmzamız ve eylemimiz; zulme karşı adaletin, bâtıla karşı hakkın, tahakküme karşı özgürlüğün ve emperyalizme karşı direnişin ilanıdır. İslam’ın bizlere yüklediği Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker sorumluluğuyla, yeryüzünde fitne çıkaranlara ve onlarla masaya oturanlara karşı direniş bilincini kuşanıyoruz.

Zulüm üreten güç odaklarına yaslanmayı, onların gölgesinde güvenlik aramayı reddediyoruz! Emperyalist saldırganlık ve organizasyonlara, işbirlikçilik ve ihanete karşı Tevhid ve Adalet cephesinde duruyor ve direnenlerin yanında saf tutuyoruz!

Bu tarihî günlerde kesin bir dille NATO’YA HAYIR diyor ve halkımızı bu sesi yükseltmeye davet ediyoruz!

Vicdan Çağrısı sitesi üzerinden devam eden kampanyanın, zirve boyunca devam ederek kitlesel bir bilince dönüşmesi hedefleniyor.

İmza kampanyasına katılmak için www.vicdancagrisi.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

Yenipencere.com

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x