Connect with us

Söyleşiler

Küresel Bir Direniş Hattı Oluşturmalıyız

Yayınlanma:

-

Aksa Tufanı sonrası süreci merkeze alan röportajlar serimizde bu kez sorularımı Muammer Bilgiç’e yönelttim. Sağ olsun, sorularımı genişçe  cevaplayarak bilgi ve birikimini bizimle paylaştı. Biz diyerek ilgili okuyucu kitlesi başta olmak üzere genel okuyucu kitlesini kastediyorum ki Muammer Bilgiç’in bu genel kitleye esaslı eleştirileri var. Bu ülkenin ortalamasını, kendini Müslüman olarak tanımlayan milyarlarca insanı, yani “Biz”i rahatsız etmeye gelmiş olduğu sonucuna varabilirsiniz röportajı baştan sona okuduktan sonra. O, rahatsız etmekte ne kadar haklıysa, Biz de rahatsız olmakta o kadar haklıyız! Geriye, her birimizin payına düşen muhasebeyi hasat etmek kalıyor. Toprakla, bağ bahçe ile, doğa ile içli dışlı bir kelime ile muhasebeyi bilhassa yan yana getirirken Muammer Bilgiç’e şöyle bir göz kırpıyorum. Bereketli okumalar. 

7 Ekim 2023 tarihinde başlayan Aksa Tufanı, içinde bulunduğumuz coğrafya, Müslümanlar, batılı toplumlar ve daha özelde de Filistin Dostları için farklı düzeylerde kırılmaya yol açan tarihi bir olay. Bu, ana sütü kadar helal özgürlük mücadelesine Amerika ve İsrail’in başı çektiği emperyalist ve Siyonist bloğun verdiği karşılık 20 aydır devam eden bir soykırım oldu. Yıkım ve katliamlarla dolu bu dehşet verici modern soykırım tablosuna baktığınızda ne hissediyorsunuz?

7 Ekim 2023 tarihi her zikredildiğinde benim aklıma hep 6 Ekim 2023 geldi. Aynı gökyüzünün altında yaşayan 8 milyarı aşkın dünya nüfusu. Tek tek kim hangi kaygılarla ve acılarla ya da beklenti ve umutlarla 6 Ekim 2023 sabahına uyandı. Asya Pasifik’te, Sibirya’da, Himalayaların eteklerinde, Hazar’ın kıyılarında, Madagaskar’da, Kafkasya’da, Sahra altında, Şili’de ya da Peru’da. Bir insan güne nasıl başlar, kutuplardan basık ekvatordan şişkince sulu mavi bir morg olan bu gezegende sürüp gitmekte olan döngü ve devinimin ne kadar farkındadır? İstiflendiği apartmanın alt, üst ve yan duvarlarının hemen bittiği yerde başlayan komşularının ne kadar farkındadır? Hatta aynı meskeni paylaştığı eşinin, çocuklarının ya da anne babasının ne kadar farkındadır? Mesela İstanbul. Komşusu açken gökdelen dikenlerin yaşadığı istiflenme merkezi. Gini katsayısının 1’e teğet geçiyor oluşu Ayasofya’da, Sultan Ahmet’te ya da Bezmiâlem Valide Sultan Camii’nde secdeye giden kaç alında çatlatırcasına ağrıya sebep oluyordur? Gazze’de önceki İsrail saldırılarından daha şiddetli, soykırıma varan bir saldırıyla karşı karşıya kalan Filistin halkları ve onların yakınları olan diasporadaki Filistinliler hariç, 7 Ekim 2023’le birlikte tanıklık ettiğimizi düşündüğümüz zaman diliminin, pek azımız müstesna, rutininin konforunda nesneler biriktirmenin çabası içerisinde olan insanlarda bir sorgulamaya ve dönüşüme yol açtığını düşünmüyorum. Her canlı neslini devam ettirme eğilimdedir, kuş ve memelilerde endokrin sistem yavru bakımını da ortaya çıkarmıştır. İnsanı ahlak sahibi yapan, yakın kalıtımsal bağı ya da üzerinde kişisel bir çıkarı olmadığı türdeşlerinin ve diğer varlıkların da hakkını gözetmesidir. Aksa Tufanı ile başlayan süreçte ben kimden gelirse gelsin ve kime yapılırsa yapılsın işgallere, sömürüye, köleleştirilmeye, nimet ve külfet paylaşımında adaletsizliğe, yok sayılmaya ya da asimile edilmeye direnen, toplamın yanında az olsa da yine de yok sayılmayacak kadar çok güzel insanın, Avrupa ülkelerinde, ABD’de ve hatta İsrail’deki varlığından biraz daha haberdar oldum. Diğer taraftan dünyadaki tek zalim İsrail ve zulme uğrayan tek halk da Filistinlilermiş gibi yapan, ki aslında Filistinlileri de umursadıklarını düşünmediğim, böyle davranmanın getirisi olduğuna inanan bir kesimin, tırnak içinde söylüyorum, “ötekine” kayıtsızlığını da her gün yeniden yaşadım. Irak’ın işgalinde ABD ile saf tutan çevrelerin kalabalık meydanlarda getirdiği tekbirlerin, yaptığı duaların ve attığı “kahrolsun İsrail” sloganlarının “soykırımın yakıtı buradan” çığlığını bastırmak, ellerindeki Filistin bayraklarını, boyunlarındaki Filistin atkılarını ve omuzlarındaki kefiyeleri İsrail ile işbirliğini örtbas etmek için kullandıklarını görmek beni şaşırtmadı.

Öyle zannediyorum ki dünya Siyonizm’in ne demek olduğunu, Siyonistlerin nasıl insanlar olduğunu bu süreçte fark etti az çok. 1948’den bu yana müthiş bir göz boyama endüstrisini işgal ve soykırımları için seferber etmiş olsalar da maskeleri düştü, düşüyor. Siz bu değerlendirmeye katılıyor musunuz? Siyonizm nasıl bir ideoloji, Siyonistler nasıl insanlar size göre?

İnsanlarda Siyonizm’e özgü bir gen dizilimi yok. Kişide ya da toplumda ırkçılığın sebebi Mayoz bölünme, crossing-over ve döllenme değil. Siyonizm’in diğer ırkçı tutumlardan farklı olduğunu düşünmüyorum. Fırsat eline geçtiğinde kendinden olmayanı nesneleştirip boyunduruk altına almaya çalışan, kendine hak gördüğünü “ötekine” hak görmeyen, kendi varlığını, dilini, inancını, kültürünü, yaşam hakkını yüceltirken “ötekinin” diline, inancına, kültürüne tahammül edemeyen, bankacılık ve finans sistemi yoluyla (yasal tefecilik) para satarak kendilerinden olmayanları köleleştiren, bilim ve teknoloji üretiminde önde olmayı adaletsizlikleri ortadan kaldırmak için değil de nimet ve külfet paylaşımındaki eşitsizlikleri artırmak için kullanan, gıdaya, suya, ilaca ulaşımın sürekli maliyetini artıran, kendi cenneti için “ötekini” yersiz yurtsuz bırakmaktan kaçınmayan her organize topluluk en az Siyonistler kadar vicdanını yitirebilir. Hatırlarsanız 6 Mayıs 2021’de İsrail yine Gazze’yi bombalamaya başlamıştı. Yine hedefinde kadınlar ve çocuklar vardı. Türkiye’de yine birçok şehirde İsrail protesto edildi. Tam o günlerde Kâbil’de Şii-Hazara nüfusun yoğun yaşadığı bir bölgede Sayed al-Shuhada okuluna yapılan saldırıda çoğu 11-15 yaş arası kız çocuğu, 100 kadar insan birkaç dakika içerisinde yaşamını yitirdi. Kabil’de çocukları katledenlerin Gazze ve Batı Şeria’da çocuk katledenlerden bir farkının olduğunu vicdan sahibi kimseye anlatamazsınız. Ve tabii, Türkiye’de Kabil’de katledilen çocuklar için meydanlara inilmedi.

Uzun yıllardır varlığını sürdüren, geniş imkânlarla kabalıklar içinde boy gösteren sayısız sivil toplum kuruluşu bu süreçte tutuk ve sinik kalmışken Türkiye, “Filistin İçin 1000 Genç”, “Direniş Çadırı” gibi küçük grupların adını duydu, eylemlerine şahitlik etti. Sizce bu normal miydi? Nasıl değerlendirirsiniz?

Türkiye’de kendilerini “İslami Sivil Toplum Kuruluşları” olarak adlandıran oluşumlar, 7 Ekim sonrasında da İsrail’in Gazze’ye yönelik orantısız saldırılarının muhtemelen bu kadar uzun süreceğini düşünemediler. Irak’ta, Suriye’de ve Libya’da ABD, İngiltere ve İsrail ile saf tutan iktidar, konu İsrail – Filistin çatışması olduğunda da en başından itibaren bir şekilde aynı pozisyonu korumaya devam etmiş ve fakat dünyaya Filistin halkının destekçisi görüntüsü vermişti. Her İsrail saldırısından sonra ekranlarda ve meydanlarda İsrail’i şiddetle kınayan açıklamalar yapılsa da -“one minute” çıkışı da dahil- bu kınamaların muvazaalı olduğunu Türkiye’nin durduğu ekseni ve iki ülke arasındaki ticareti yakından takip edenler zaten biliyordu. Ancak bu bilinirliğin geniş kitlelere ulaşması Aksa Tufanı sonrası oldu. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları hem uzadı hem de tam bir soykırıma dönüştü. Türkiye’de iktidar yine aynı taktiğe başvurarak ekranlarda ve meydanlarda İsrail’e lanetler okuyup kınadı. 12 Aralık 2023’te Kocaeli Milletvekili Hasan Bitmez, Meclis kürsüsüne “Katil İsrail / İşbirlikçi AKP” yazılı bir pankartla çıktı ve 2002’den o güne AK Parti-İsrail ilişkilerini anlatan sert bir konuşma yaptı. Meydanlarda ve ekranlarda İsrail’i kınayan AK Parti iktidarının İsrail ile ticaretini devam ettirdiğini söyledi. AK Parti grubundan Hasan Bitmez’e sataşmalar oldu, yalan söylemekle itham edildi. Kalp rahatsızlığı bulunan Hasan Bitmez, konuşmasını tamamlayıp yere yığıldığında da bunun “Allah’ın gazabı” olduğunu söylediler. Hasan Bitmez, kaldırıldığı hastanede iki gün sonra yaşamını yitirirken, o gün İsrail ile ticareti inkâr eden iktidar ise tam beş ay sonra “İsrail ile bütün ticareti durdurduk” açıklaması yaptı. Tabii bu da fiiliyatta devam etmekte olan ticareti kâğıt üzerinde sıfırlamaktan başka bir şey değildi.

Türkiye üzerinden İsrail’e demir, çelik, çimento, dikenli tel gönderilirken, Azerbaycan petrolü Türkiye üzerinden sevk edilirken, limanlarımız İsrail’e yük taşıyan gemilere açıkken kendilerini “İslami STK’lar” olarak nitelendiren oluşumlar, bir kez olsun iktidara seslenip “Vanaları kapat! Petrolü kes! Ticareti bitir! Limanları İsrail gemilerine açma!” diyemediler. Coca-Cola döktüler, Starbucks bastılar. İki ülkenin Ampute Milli Takımları karşılaşırken, biz nasıl uluslararası bir organizasyonda soykırımcı İsrail’in varlığını kabul ederiz şeklide bir itirazda bulunmayıp, hatta 6-0 maç sonucunu Gazze’de ölen çocukların intikamını almak gibi (kaç gol bir çocuğu geri getirir) tuhaf bir coşkuyla karşılayan “İslami STK’lar”, iktidarın üç günlük yas ilanını, düşük desibelli selalar okutmasını ve İsrail Filarmoni Orkestrası’nın konserini iptal ettirmesini Gazze direnişine destekten saydılar. (Sanatsal aktiviteler yenen ve yenilen olmadığı için mi yoksa günah sayıldığından mı iptal ettiriliyor, tam anlayabilmiş değilim.)

Tüm bunlar olurken, İstanbul’da, Ankara’da, Bursa’da, Eskişehir’de, Adana’da Filistin İçin 1000 Genç Platformu, Direniş Çadırı gibi küçük ama organize gruplar devam etmekte olan Türkiye-İsrail ilişkilerini ifşa etmekten geri durmadılar ve kolluk gücünün müdahalelerine ve baskısına rağmen en stratejik noktalarda eylemler yaptılar. Sözde Filistinlilerin yanında olan iktidarın talimatıyla farklı zamanlarda 100’ün üzerinde genç ya gözaltına alındı ya da tutuklandı.

Bu arada gazeteci Metin Cihan’ın çıkardığı işleri de unutmamak lazım. Hem İsrail ile ticaret yapan şirketleri ifşa etti hem de Türkiye limanlarından İsrail’e giden gemileri. Tabii, Metin Cihan’ın X hesabına erişim engeli getirildi.

Biz, Türkiye’de yaşayan Müslümanlar, Türkiye Devletinin soykırım sürecinde dahi İsrail’i desteklediğine şahit olduk. Buna engel olamadık. Limanlar ve hava sahası Siyonist çetelerin kullanımına açık. Ticaret açık veya örtülü yollardan devam ediyor. Azerbaycan petrolünü Bakü Ceyhan hattı üzerinden İsrail’e sevk ediyor Türkiye. Üstelik, özeleştiri yapacağımız yerde hamaset alıp hamaset satıyoruz. Gerçeklerle yüzleşecek iradeyi neden ortaya koyamıyoruz?

İktidar ile kendilerini “İslami STK’lar” olarak nitelendiren oluşumlar arasında simbiyotik bir ilişki var. Bu ilişki söz konusu STK’ların iktidara muhalefet yapabilme yeteneklerini sıfırladığı gibi bu STK’larda iktidarı zora sokacak taleplerde bulunmama hassasiyeti oluşturmuş. İsrail ile işbirliğinin devam ettiğini gösteren Azerbaycan petrolünün Türkiye üzerinden İsrail’e aktarılmasına son vermesi ya da İsrail ile ticareti fiiliyatta da bitirmesi gibi meselelerde iktidara baskı yapmak yerine, sokaklarda, meydanlarda, basın açıklamalarında olmayacak bir işi, -Türkiye’nin Gazze’ye asker göndermesini- talep ediyorlar. Böylelikle de Türkiye ve İsrail arasında her an çatışma çıkacakmış gibi bir algı oluşturarak, -bilerek- bu işbirliğini örtbas ediyorlar. İsrail ile ilişkilerini ifşa edecek protestoları iktidar partisinin genel merkezinin ya da il ve ilçe başkanlıklarının önüne ya da Beştepe’ye taşımadan, “Kahrolsun ABD!”, “Kahrolsun İsrail!”, “Hamas’a selam, direnişe devam!” gibi sloganlarla ABD, İsrail ya da Mısır büyükelçiliklerinin yahut konsolosluklarının önünde, çok gerekli gördüklerinde İncirlik ya da Kürecik üslerinin önünde iktidara dokunmayan eylem ya da açıklamalar yaparak, işte Starbucks basarak yahut Coca-Cola dökerek iktidarı zora sokmayacak gösterilerle, nüfuz ettikleri kitleleri hem yeniden iktidarın yanında konsolide ediyorlar hem de Türkiye – İsrail ilişkilerine gerçekten tepki gösteren gruplardan uzak tutuyorlar.

Eylemlerde AK Parti iktidarına seslenmek yerine, kim oldukları, nerede oldukları belli olmayan İslam ülkelerinin liderlerine sesleniyorlar. “Ey İslam Ülkeleri!”, “Ey İslam Ülkelerinin Liderleri!” diyorlar. Sanki Türkiye’deki iktidar elinden geleni yapıyor da buna İslam ülkeleri engel oluyormuş gibi bir algı oluşturuyorlar.

Daha ilginci aleni olan Türkiye- İsrail ilişkilerini görmezden gelip, uzun zamandır beri ABD ve İsrail’in hedefinde olan İran’ı İsrail ile gizli işbirliği yapmakla itham ediyorlar. ABD emperyalizminden değil ama Şii Hilali’nden bahsediyorlar. Suriye’de ABD ve İsrail destekli muhaliflerin yönetimi ele geçirmesini fetih olarak nitelendiriyorlar, fethedilmiş Şam’ın Suriye topraklarına giren İsrail’e mukavemet göstermeyişini görmezden geliyorlar.

Aslında yeni olan bir şey yok. 1969’da 6. Filo’nun İstanbul’a gelişini protesto eden öğrenci ve işçi örgütlerine karşı, abdest alıp namaz kıldıktan sonra ABD ile saf tutan milliyetçi-muhafazakâr kitle yine aynı yerde duruyor.

Türkiye’de milliyetçi-muhafazakâr Müslümanlık anlayışının repertuvarında “hidayete eren komünist” hikayeleri vardır. İşte şair, yazar, yönetmen ya da oyuncu, solcu, sosyalist ya da komünistken hidayete ermiş, namaza başlamıştır. Ve fakat aynı repertuvarda “hidayete eren kapitalist” hikayesi yoktur. Bu topraklarda kapitalizmin eli abdestli, dili dualı, alnı secdelidir. Makbul dindarlığın ölçüsü, kimden gelirse gelsin, kime yapılırsa yapılsın zulme karşı olmak değil de CHP’ye ve alkole karşı mukavemet göstermektir. Tabii CHP’ye mukavemet sadece CHP ile sınırlı değildir, hatta İttihat ve Terakki zihniyetini sıradan bir CHP’liden daha fazla kuşanan dindarlar vardır, Türkçe ezana karşıdır ama Tunceli ve çevresindeki topraklara Dersim demeyi, Ermeni ve Rum olmayı kötülük addeder, Kürt kimliğini ve Kürtçeyi yok sayar, Allah’a inanır, devleti kutsar…

Tarihin içinde, hadiselerin tozu dumanı içinde bazen ne yaşadığımızı idrak edemiyoruz. Gazze’de soykırım doludizgin devam ederken, Türkiye’nin İsrail’e olan desteğini eleştiren Filistin Dostlarını, Cumhurbaşkanı, “Siyonistlerin ağzı dili olma”kla suçladı canlı yayında. İtiraz eden gençler tutuklandı, işkence gördü hapsedildi. En az 100 Filistin Gönüllüsü hukuka aykırı olarak yargılanıyor. Çocuklarımız, torunlarımız 30 yıl sonra bugünlere baktıklarında nasıl bir Türkiye görecekler sizce?

Başörtüsü yasaklarının olduğu, imam-hatiplerin orta kısmın kapatıldığı, meslek lisesi öğrencilerinin katsayıya kurban edildiği, tesbih, takke ve gümüş yüzüğün suç unsuru sayıldığı, pek azı müstesna cemaatlerin baskı altına alınarak kurban derisinden dahi mahrum bırakıldığı, tesettürlü annelerin askeri okulda okuyan evlatlarının mezuniyet törenine alınmadığı 28 Şubat post-modern darbe sürecinin ardından, -bu süreç bitti demiyorum, devamında diyorum- neredeyse çeyrek asırdır, her ilçeye en az bir imam-hatip okulu açan, her hâkim tepeye bir cami konduran, neredeyse tüm resmi açılışlarda güzel sesli hafızlara Kur’an-ı Kerim’den bölümden okutan bir iktidar işbaşında. Akademide, silahlı kuvvetlerde, emniyet teşkilatında başörtüsü serbest. Yargı mesnupları ve banka personelleri arasında başörtülü kadınlar var. Millî Eğitim Bakanlığı’nın bünyesindeki yönetici kadroları hiç olmadığı kadar ilahiyat fakültesi mezunlarından oluşuyor. Kendilerini “İslami STK’lar” olarak adlandıran oluşumların organizasyon yetenekleri ve ekonomik gücü hiç olmadığı kadar yüksek. Alnı secdeli insanlar inşaat, enerji, maden ve turizm sektöründe müthiş paralar kazanıyor. Tanıl Bora’ya “İnşaat Ya Resulallah” kitabını yazdıracak kadar mütedeyyin müteahhitler var. İhracatlar, ithalatlar, ihaleler besmele eşliğinde oluyor. TRT’de bol bütçeli, namazlı, niyazlı, rabıtalı, zikirli, tekbirli, tilavetli diziler var. Ormanlarıyla, vadileriyle, gölleriyle, dereleriyle, yaylalarıyla, kıyılarıyla, toprağıyla suyuyla tüm ülke bir Kevser havuzu gibi. Hal böyleyken, TRT WORLD’ün İstanbul Kongre Merkezi’nde gerçekleştirdiği programda, Cumhurbaşkanı’nın konuşması sırasında, tırnak içinde söylüyorum, “Siyonistlerin ağzı ile konuşan birtakım gençlerin” İsrail’e yapılan petrol sevkiyatını protesto etmeleri elbette statüko için makbul ve makul bir davranış değildir. Köprü üzerinde Gazze için yapılan duaları, Hamas’a gönderilen selamları görmezden gelip, köprü altından İsrail’e demir, çelik, çimento, dikenli tel sevkiyatı yapıldığından bahsederseniz Hasan Bitmez’i TBMM kürsüsünde yakalayan “Allah’ın gazabı” elbette size de ulaşır. Başörtünüzün çekilip alınması, çıplak aramalar, kötü muameleler, “Gazze’de çocuklar ölürken Siyonist ağzı ile konuşanlar için” azdır bile.

Marx’ın dediği gibi bugünkü egemen düşünceler egemen sınıfın düşünceleridir. 30 yıl sonrasında da egemen düşünceler yine egemen sınıfın düşünceleri olacaktır. Ancak farklı düşünenler dün ve bugün olduğu gibi yarın da olacaktır. Sınır ötesindeki bir haksızlıkları -ki aslında seçici davranan- gören ama sınırın bu tarafında yapılan haksızlıklara dair tek bir cümle kurmayan koca bir kitle var. Bunu anlamlandıramıyor değilim, konforunun bozulmasını istemiyor insanlar, alışkanlıklarının, yaşam tarzlarının bozulmasını istemiyorlar, hiç düşünmedikleri gibi düşünmek istemiyorlar, sorgulamak, araştırmak, öğrenmek değil, kendilerine öğretildiği gibi, inandırıldıkları gibi yaşamak istiyorlar. Küçük dünyalarına farklı yaşam tarzlarının, farklı düşüncelerin, farklı tarih okumalarının girmesini istemiyorlar. Kutsallık atfettikleri inşaat malzemelerinin ve öteki nesnelerin, kan ve kemikten kahramanlarının yerle yeksan olması ihtimalinden korkuyorlar.

KHK’lıların adalet arayışı, Cumartesi Anneleri’nin evlatlarının ölü bedenlerini arayışı, Barış Akademisyenleri’nin geçimi, Gülistan Doku’nun akıbeti, Dedeoğulları Ailesinin başına gelenler, Şenyaşar Ailesinin yaşadıkları, Emine Büyüknohutçu’nun hukuk mücadelesi, Kaz Dağı’ndaki, Akbelen Ormanı’ndaki, Fatsa Yukarıbahçeler’deki, Cerattepe’deki yağma ve talan, ormansızlaştırma, sulak alanların yok edilmesi, biyolojik çeşitliğin azaltılması, çıplak arama ve işkence iddiaları, üç dönemdir devam eden kayyım uygulamaları, yaşlı ve hasta mahpuslar, Gezi Davası, Cemil Çağırga’nın üç gün derin dondurucuda, Taybet İnan’nın dokuz gün sokakta bekletilen cesetleri, kadın cinayetleri, tutuklu gazeteciler, Ebdo Ailesinden 7’si çocuk 9 kişinin öldürülmesi, Kanun Hükmü filmine getirilen gösterim yasağı, Grup Yorum şarkılarına getirilen erişim yasağı, en son TBMM’den geçen ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilen sakıncalı bulunan mealleri yasaklama, toplam ve imha ettirme yetkisi neden kendini “İslami STK’lar” olarak adlandıran oluşumların hiç gündeminde olmamışsa, 100’den fazla Filistin gönüllüsünün haksız hukuksuz bir şekilde gözaltında alınışı, tutuklu ya da tutuksuz olarak yargılanıyor oluşu da aynı nedenle gündemlerinde olmayacaktır.

Filistin Mücadelesi denildiğinde Türkiye’de “sol” akla gelirdi. Solcular bu dava uğruna mücadele edip bedeller ödediler. Nasıl bir kırılma yaşandı ki bugün bu dava -istisnalar bir yana- Müslüman Mahalle ile sınırlı bir dava halini aldı? Bildiğim kadarıyla dünyanın her yerinde böyle bir ayrışma yaşanmadı.

Hatırlarsanız Aralık 2017’de, Balfour Deklarasyonu’nun 100. Yıl dönümünde, Trump, İsrail’in Kudüs’ün “bir bütün ve ebedi başkent” oluşu kararını tanıdığını açıklamıştı. O zaman da Türkiye’de Filistin yanlısı gösteriler yapıldı. Gösteriler iki şekilde cereyan etti: Gazsız ve susuz olanlar, gazlı ve sulu olanlar. Sol grupların yaptığı Filistin’e destek gösterilere polis müdahale etti. Biber gazı da kullanıldı, tazyikli su da sıkıldı. Bu gösterilere dair haberler ne ana akım medyada yer aldı ne de pek azı müstesna muhalif Müslümanların haber sitelerinde. Aynı zamanda aynı şehrin farklı mekanlarında ya da farklı zamanlarda aynı şehrin aynı mekanlarında Filistin için sokağa çıkan iki grup var ve birinin diğerinden haberi yok.

Siz, Filistin davası -istisnalar bir yana- Müslüman mahalle ile sınırlı bir dava halini aldı diye düşünürken, Filistin için biber gazı ve tazyikli su yiyen, gözaltına alınan ya da tutuklanan sol gruplar da şöyle düşünüyor: “Samimi birkaç küçük mütedeyyin topluluk hariç, Türkiye’deki İslamcılar ABD ve İsrail ile iş tutuyor.”

Ben özellikle takip ettim. 7 Ekim 2023 Aksa Tufanı operasyonu ve sonrasındaki gelişmeler üzerine sol kesimin tavrı ne olacak. Belki az çok tanıdığım için olsa gerek şaşırmadım, EMEP, SYKP, ESP, Yeşil Sol Parti, TİP, TKP, istisnasız hepsi İsrail işgaline karşı Filistin halkının yanında yer aldıklarını söylediler. 15 Ekim 2023’te İstanbul’da Saadet Partisi, HÜDA-PAR’ın da katılımıyla Filistin’e destek için miting düzenlerken, Ankara’da Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin Olağanüstü Büyük Kongresi’nde konuşan yeni Eş Genel Başkanlar Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, İsrail’in 100 yılı aşkındır Filistin toprakları üzerinde devam eden işgal politikalarını reddettiklerini açıkladılar.

İlginç olan şuydu. Sol, sosyalist ya da komünist partilerin ve oluşumların İsrail karşıtlığını ve Filistin halklarına verdiği desteği görmezden gelenler, CHP’nin yeni genel başkanı Özgür Özel’in 7 Ekim 2023 Aksa Tufanı’nı “HAMAS terör örgütü tarafından yapılan bir saldırı” olarak nitelendirmesine takıldılar. Ki Özgür Özel, partililerinden, en azından bir kısmından uyarı almış olacak ki sonradan “ben HAMAS’a terör örgütü demedim, eyleme dedim” açıklamasında bulundu. Tabii haklarını yememek lazım, AK Parti cenahından hiç kimse HAMAS’a terör örgütü demedi. HAMAS’a selam, Gazze’ye dua, İsrail’e demir, çelik, çimento, dikenli tel ve petrol gönderdiler.

Özgür Özel, milyon defa HAMAS’a terör örgütü dese, bu İsrail jetlerine yakıt olan bir damla petrolün yerini tutmaz. Ayrıca CHP, İstanbul Milletvekili Yunus Emre’nin genel kurulda iktidarın Filistin meselesindeki ikiyüzlülüğünü dile getiren enfes bir konuşması var.

Diğer taraftan ABD’de okuyan, sosyalist bir öğrenci olan Ayşenur Eygi Ezgi’yi unutmamak gerekir. Filistin halkına destek olmak için okyanusu aşıp Batı Şeria’ya geldi ve orada işgalci İsrail askerlerinin namlularından çıkan kurşunla başından vurularak öldürüldü. Dün olduğu gibi bugün de sol, sosyalist, komünist çevreler Filistin halkı için bedel ödemeye devam ediyor, yine dün olduğu gibi 6. Filo eylemlerine karşı ABD ve İsrail ile saf tutan muhafazakâr çevreler birtakım ulusalcıların – ulusalcılar sol, sosyalist ya da komünist olmadıkları halde-, Filistin meselesine yaklaşımı solun İslam düşmanlığı olarak göstermeye çalışıyorlar. Sanırım büyük bir kitleyi de bu konuda ikna ediyorlar.

Diğer taraftan İspanya’dan Ione Belarra başta olmak üzere İrlanda’da, Fransa’da, Almanya’da, Danimarka’da, İngiltere’de, İtalya’da, ABD’de ve başka birçok ülkede azımsanamayacak kadar çok sol, sosyalist ya da komünist siyasetçi, akademisyen, sanatçı, aktivist, parti ve platform Filistin halklarına çok açık ve net destek vermektedir. Bu ülkelerde yapılan Filistin yanlısı eylemlerde de göstericiler defalarca polisle karşı karşıya gelmiştir. Yine ilginç olan bir durum, TRT ve Anadolu Ajansı, Batılı ülkelerinde polisin Filistin yanlısı göstericilere müdahalesini anında haber geçerken Türkiye’de Filistin dostların kolluk tarafından defalarca darp edilmesini görmezden gelmişlerdir.

 

Türkiye’de Filistin Mücadelesi, özellikle 2000 sonrası, şiddet dışı, barışçıl bir hat üzerinde yürüyor. Ara ara “şiddet” nedir, ne kadarı meşrudur gibi tartışmalar gündeme geliyor bazı küçük gruplar arasında. Siz hak mücadelesinde şiddetin bir enstrüman olarak kullanılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

14 Aralık 2008’de Bağdat’ta Iraklı gazeteci Muntazar el-Zeydi ayakkabılarını çıkarıp, Irak Başbakanı Nuri el-Maliki ile ortak basın toplantısı yapan ABD Başkanı George W. Bush’a fırlattı. Şimdi bunu, yani ayakkabı fırlatma olayı hukuki açıdan fiili saldırı girişimi olarak değerlendirilebilir. “Şiddet içeren protesto” veya “saldırı teşebbüsü” diyenler olacaktır. Diğer taraftan bu hedef kişiyi aşağılamak amacıyla yapılan sembolik bir protesto olarak da görülebilir. Bir şiddet eyleminde muhatabına fiziksel açıdan zarar verme amacı vardır. El-Zeydi’nin yaptığı ise politik bir mesaj vermekti. Bunu da agresif bir protesto olarak değerlendirenler olacaktır. İsrail’in yaptığı soykırıma bir Avrupa ülkesinde bir şekilde destek olan ya da sessiz kalan etkili ya da yetkili kimselere yumurta atmak fiziksel bir zarar vermekten ziyade sarsıcı bir mesaj vermek olarak nitelendirilebilir.

Diğer taraftan soykırıma uğrayan, yaşam hakları ellerinden alınan, evleri ve iş yerleri yıkılan, topraklarından çıkarılan insanların buna karşı direnmelerini şiddet olarak nitelendirmek, öz savunma haklarını, direnişi yok saymak ve işgalciyle işbirliği yapmak değilse, nedir?

Gazze’de ya da dünyanın bir başka yerinde çocuklar ve kadınlar öldürülürken, hastaneler ve okullar bombalanırken, insanlar canlarını, gözlerini, ellerini, ayaklarını kaybederken, insanlar tecavüze uğrarken, işkenceye maruz kalırken, geleceklerini kaybederken, vicdan sahibi insanların yasal haklarını kullanarak, bu kötülükleri duyurmalarına, protesto etmelerine ve halkın vergileriyle maaşları alan yöneticilerden buna engel olmalarını istemelerine kolluk gücüyle keyfi bir şekilde engel olmak şiddet değilse, nedir?

Türkiye’de neden belli ilkeler etrafında buluşup partiler, hizipler, ideolojiler üstü bir hak mücadelesi veremiyoruz? Gazze’de cereyan eden ve zalim ile mazlumu, ezen ile ezileni ayıran, ayan beyan ortaya koyan soykırım gibi dehşet verici bir trajedi bile bizi bir araya getiremezken soruyorum bu soruyu.

Sanırım birçoğumuz en dehşet verici trajedi olarak kendi yaşadıkları acıyı görüyor ve insanların ayan beyan olan bu acıyı nasıl görmezden geldiklerini, bu acı karşısında nasıl duyarsız kaldıklarını sorguluyor. Gazze’deki soykırımı dert edinenlerin yapması gereken, “insanlar niçin Filistin meselesi etrafında kenetlenmiyorlar?” demek değil. Biz Gazze için gösterdiğimiz duyarlılığı aynı şehirde yaşadığımız, yolda, sokakta, bir toplu taşıma aracında karşılaştığımız, ama selamlaşmadığımız, ama tanışmadığımız, ama hikayesini bilmediğimiz insanların acıları için gösteriyor muyuz? (“Hangi acılar Gazze’de yaşanan acılarla bir olabilir ki?” demek körlüğün itirafıdır.)

Acıları yarıştırıyoruz ve önceliklerimiz farklı. Yine birçoğumuz kendimizden görmediklerimizin en başta varoluşlarını hak olarak görmüyoruz. Varoluşlarını hak olarak görmediğimiz insanların haksızlığa uğramış olma ihtimalleri ise aklımızın ucundan geçmiyor. Her şeye rağmen onlarla bir arada yaşıyorsak, varoluşlarını bir şekilde kabullenmişsek yine de endişelerimizin, kaygılarımızın, umutlarımızın ve beklentilerimizin farklı olduğu unutup onların bizi anlamasını istiyoruz. Bizim ne onları anlayacak vaktimiz var ne de Gülten Akın’ın dediği gibi “Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya.”

10 Ekim Gar katliamının, Suruç katliamının, Roboski katliamının, Maraş, Çorum, Sivas katliamlarının anmalarına gitmiyoruz ama onlar Nekbe (Nakba) Günü’nün yıl dönümünde aramızda olsun istiyoruz. EMEP İzmir İl Örgütü’nün Nakba anmasından ise hiç haberimiz olmuyor.

Kürtlerin bir sözü var, “mirî di mala me de ye, em ji bo xelqê digirîn”, ölü bizim evimizde biz başkasına ağlıyoruz. Tabii ben, önce yakınımızdaki acıları görelim, sonra uzaklara bakalım demiyorum. Aynı anda ikisi de mümkündür diyorum.

Problem ahlakın cinselliğe indirgeyip kendimiz için istediklerimizi başkalarına hak görmeyişimiz, kendimiz için istemediklerimizi başkaları için müstahak görmemiz. Türk’e helal olan Kürt’e de helaldir sözünden rahatsız olanlar var, halbuse (hal bu ise) Arap’a helal olan Ermeni’ye, Rum’a, Sırp’a, Rus’a da helaldir.

Mustafa Akkad’ın The Message (Çağrı) filmini yıllar sonra yeniden izlediğimde fark ettim. Aslında mesaj, filmin ilk sahnesindeydi. Maurice Jarre’nin muhteşem müziği eşliğinde ufukta beliren üç atlı, çölde, kum tepelerinin aralarında bir müddet birlikte ilerlerler ve sonra üç ayrı istikamete yönelirler. Merhum Akkad filmi, Hudeybi’ye sonrasından başlatmıştır. Atlılar Bizans’a, Mısır’a ve İran’a gönderilen elçilerdir. Omuzlarındaki yük, silm’dir, selam’dır, İslam’dır, Türkçe söylersek “barış”tır. Allah, âlemlerin rabbidir, Resul, âlemlere rahmettir, teklif tüm insanlığadır. Hal böyle iken etnisitesi, dili, inancı, mezhebi, partisi, derneği, sendikası, yaşam tarzı farklı diye, yine tırnak içinde söylüyorum, “öteki” olandan uzak duran bir Müslüman tipolojisi ortaya çıkmıştır.

Hak ve adalet mücadelesi vermenin yolu en başta bize benzemeyenlerle oturup çay içmekten ve onların hikayesini dinlemekten geçiyor.

Türkiye’de bilhassa son 10 yılın kelimesi nedir diye bir anket yapsak, “kutuplaşma” ilk sıralarda gelir herhalde. Sizce ilk üçte hangi kelimeler yer alır, merak ettim. Sorum şu: Bu topraklarda kimsenin kimseyi ötekileştirmediği, herkesin bir diğerinin haklarına saygı duyduğu bir toplumsallığı, emin beldeyi nasıl tesis edebiliriz?

Son 10 yıla (zamanın 10 yıl, 50 yıl, 100 yıl ya da1000 yıl olarak taksim edilmesini anlayabilmiş değilim 😊) bana göre damgasını vuran önce olumsuz üç kelimeyi söyleyeyim: Kutuplaşma, keyfilik ve dinbazlık. Yaşadığımız günlere tam olarak sirayet ettiklerini söyleyemesem de yine bana göre çok alametleri beliren olumlu üç kelime ise: Yüzleşme, helalleşme ve kucaklaşma.

Kimsenin kimseyi ötekileştirmediği bir dönem sanırım hiç yaşanmamış ama her dönemde herkes için yaşamı kolaylaştırmanın ve güzelleştirmenin mücadelesini veren insanlar olmuş. Mesele bu insanları organize edebilmek, çünkü iyiliklerin organize olmayışı kötülüğün gücünü artırıyor. İsrail tek başına değildir, başta ABD ve stratejik ortakları olmak küresel sömürü sisteminin tüm enstrümanları İsrail’in yanında yer almaktadır. Filistin halkları da yalnız değildir, Hıristiyan, Yahudi, Müslüman, bir inancı olan ya da olmayan, sol, sosyalist, komünist dünyanın tüm vicdanlı insanları da -Filistin halkları dahil olmak üzere- haksızlığa, adaletsizliğe uğrayan, yok sayılan, sömürülen halkların yanındadır. Biz, insan için tek coğrafi sınırın biyosfer olduğunu görüp, küresel sömürü sistemine karşı tüm bu vicdanlı insanların organize olmasıyla küresel bir direniş hattı oluşturmanın gayretinde olmalıyız.

Sorularınız için, bana söz söyleme imkânı verdiğiniz için çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

 

Aksa Tufanı Süreci ile İlgili diğer söyleşileri okumak için tıklayınız:

Harun Özkarataş:

Filistin Hamaseti Yapanlar Kaybetti”

https://yenipencere.com/soylesiler/filistin-hamaseti-yapanlar-kaybetti/

Şeyma Yıldırım:

Cumhurbaşkanını Protesto Etmenin Bedeli: “Gözaltı, İşkence ve Tutuklama”

https://yenipencere.com/soylesiler/cumhurbaskanini-protesto-etmenin-bedeli-gozalti-iskence-ve-tutuklama/

Gülşah Eldemir:

Cumhurbaşkanını Protesto Etmenin Bedeli: “Gözaltı, İşkence ve Tutuklama”

https://yenipencere.com/soylesiler/cumhurbaskanini-protesto-etmenin-bedeli-gozalti-iskence-ve-tutuklama/

Mücahit Gültekin:

Aksa Tufanı Her Şeyi Altüst Etti”

https://yenipencere.com/soylesiler/aksa-tufani-her-seyi-altust-etti/

Murat Kurtuldu:

Ümitvâr Olmanın Tam Zamanı”

https://yenipencere.com/soylesiler/umitvar-olmanin-tam-zamani/

Salih Ulusal:

Kur’an Bir Vadide, Onlar Başka Bir Vadide”

https://yenipencere.com/soylesiler/kuran-bir-vadide-onlar-baska-bir-vadide/ 

 

1983 Trabzon doğumlu avukat. 272 (Roman+18 ), Ufak Tefek Şeyler (Deneme+10), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme+10), Kelebek Ve Arı (Biyografi+14), Ceza Hikayeleri (Hikaye+18), Kuzularla Saklambaç (Hikaye+9), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye+9) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye+9) adlı kitapların yazarı.

2 Comments
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
2 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Söyleşiler

Ahmet Örs ile 35C Romanı Çerçevesinde Söyleştik: İnsan Haddini Ne Kadar Aşabilir?

Yayınlanma:

-

Ahmet Örs’ün yeni kitabı 35C romanı üzerine kendisiyle söyleşi yaptık.

Soruları romandan alıntılar üzerine oluşturdum. Bu alıntılardaki fikirlerin roman kahramanlarından ziyade yazarın kendisine ait olduğu kabulüyle hareket ettim.

“İşte sizden çocuklar, derdi öğretmeni ortaokuldayken, bir fotokopi gibi olmanızı, anlattığım her şeyi aynen yazılı kağıdına geçirmenizi istiyorum.

Anladı ki o zaman Sinan, bu fotokopi sadece bir makine değildir. Bambaşka zihniyettir. Cevat amcası fotokopiye lanet eden nutuk çekmişti. Sinan alelacele elinde ders notlarıyla fotokopi çektirmesi gerektiğinden bahsettiğinde. Fotokopi, demişti Cevat amcası, bu çağın lanetidir. Emeksizliğin, tefekkürsüzlüğün sembolüdür. Teknolojiden, sahte üretimden girip feylesoflardan çıkmış, düşüncenin namusundan dem vurmuş…”

Teknolojik üstünlüğü elinde tutan müstekbirlere karşı öğrenilmiş çaresizlik, peşinen yenilgiyi kabul etme hâkim olabiliyor. Bu hususun “gayba iman” ile ilişkisini göz önünde bulundurarak teknolojiye bakışımız nasıl olmalı?

Teknoloji aracılığıyla insan sahte tanrısallık iddiasını sürdürmek istiyor, bu açık. Teknolojinin geleneksel teknik usûllerinden bambaşka bir şey olduğu ehlinin malumudur. Şimdi bundan bahsederken aklıma Challenger Uzay Mekiği geldi. 28 Ocak 1986’da infilak etmişti. Haberlerden takip etmiştik. Köydeki insanlar bile bunu izah etmekte zorlanıyordu. Üstün bir güç olarak NASA’nın, ABD’nin teknolojisi nasıl böyle bir sona teslim olabilir? Tabii olan olmuştu. Bu meseleyi durup durup hatırlamamın temel gerekçesi uzay mekiğinin adıdır. Challenger, meydan okuyucu anlamına geliyor. İnsan, âlemlere ne kadar meydan okuyabilir? Haddini ne kadar aşabilir?

35C’deki teknoloji bahsi bu çerçevede, bu zihniyet dolayımında şekillendi. Fotokopi makinesinden uzay mekiğine kadar tanrısal edimleri taklit etmek ve en nihayetinde onu aşmak modern-kapitalist uygarlığın temel hedefi idi. Öte yandan biz de teknolojinin tanrısallık iddialarının büyük bir sürat kazandığı dönemlerin çocuğuyuz yani pek çok şey biz yaşarken oldu ve olmakta.

Tam bu noktada sizin sorunuzun bel kemiğini oluşturan hususa geliyoruz sanırım: İnsan, sahte tanrısallık iddialarına, o meydan okumaya teslim olacak mı yoksa âlemlerin Rabbine teslim olan bir gayba imanla hakikate yaslanan bir meydan okumayı kendi icra edebilecek mi? ABD-İsrail’in İran saldırısı, teknolojinin yeni savaş ve süreçlerdeki hayret kesbedici görünümleri tartıştığımız meselenin ehemmiyetini tekrar ortaya koymuştur. “Ebabil, attığın zaman sen atmadın Allah attı, Rabbimizin üç bin melek ile mü’minlere yardım ettiği” gibi Kur’ânî beyanlara iman, kapışmayı başka bir evreye taşımaktadır.

Yeryüzünü alabildiğine ifsat eden ve ölümsüzlüğü hedefleyerek mutlak tanrısallığı devralmak isteyen transhümanist meydan okuma bu arzuyu ilk insandan bugüne epeyce somutlasa da gayba iman mevzuunda kaçınılmaz olarak bir çıkmaza saplanacak ve Challenger mukadderatına teslim olacaktır. Bütün bu ifsat sürecinden radikal bir hicret bizim için şu aşamada tek seçenek olarak duruyor, diyerek cevabımı tamamlayayım.

61. sayfada dil üzerine şöyle cümleler mevcut: “Yabancı sözcük kullanmayalım. Yabancı sözcük yoktur. Bütün diller Allah’ın ayetleridir.

Dilini yaban eylemek insana yazık etmektir. Diller tanış olunsun diye var edilmişlerdir.”

47. sayfada Canan üzerinden Ali Bulaç’ın “Dil meselesi din meselesi değildir.” tezine sahip çıkılıyor. Devamında da siyasi dilin, dil inşasının geçiştirilebilecek bir mesele olmadığı ekleniyor.

Dil meselesi hangi hâllerde din meselesi olarak değerlendirilebilir?

Geçiştirilemeyecek olan siyasi dile, dil inşasına söylem diyelim. Bu söylemle maddî gerçeklik arasında kopukluk var mı?

İçerisinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyor muyuz? En azından bir kısım müslümanlar olarak diyelim.

Ali Bulaç’ın Düşünce dergisinde kullanılan Türkçeye itiraz edenlere verdiği bir cevaptı bu ve meselenin özüne gelmekten sakınan ya da o bilinci fark edemeyenleri tenkit ediyordu yoksa sizin de çok isabetlice belirttiğiniz gibi “siyasal dil/söylem” bizim için doğrudan dinî bir meseledir.

İdeolojik hatların dili/söylemi ile her zaman maddî gerçeklikle arasında bir gerilim olur. Esasen bu, olmalıdır çünkü o ideolojik hat, bir dönüşümü hedefler. Vahyin, indiği Mekke müşrik toplumunda yaptığı gibi hayatı, insanı, kelimeleri, kavramları, davranışları yeniden tanımlar. Bu yeni hamlenin bir gerilim oluşturması kaçınılmazdır. Muhataplardan bu süreçte birtakım itirazların yükselmesine elbette şaşırmamak gerekir. Bütün her şeyin yapıbozumuna uğradığı bir süreçte büyük bir alt üst oluş yaşanacaktır tabii!

Üretilen söylemin, bu söylemin ana unsurlarından olan dilin varlığı, kullandığınız ifadeyle somut durumu karşılayıp karşılayamadığı onun düşünsel, ideolojik, vahyî yeterliliği ile ilgili olsa gerektir. Son sırada saydığım vahiy, genel geçer bir alımlanışa mazhar olmayabilir, varsın olsun! Bizim durduğumuz yerde en merkezî kavram olduğu için oradan ilerleyelim: Bu zeminlerin muhatap olunan gerçekliği karşılayıp karşılayamamasının insanî cehde bağlı olduğunu tespit etmek muhtemel hayal kırıklıklarının önüne geçmek bakımından son derece hayâtîdir, diye düşünüyorum. Üzerimizde taşıdığımız tarihsel birikimler ve yükler eşgüdümlü etkilerde bulunabiliyorlar. Bunların yanı sıra modern bakiye, entelektüel cehdin sorumluluklarını alabildiğine genişletmiştir. İşte tam burada sizin sorunuza “Evet, içinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyoruz!” diye cevap veremiyoruz elbette lâkin sanatın, ilmin ve farklı eyleyişlerin arayıcılığı ile yol almaktan geri durmama dikkatiyle daha olumlu cevaplar üretmeye gayret ediyoruz diyebilirim.

“Biz Zülkarneyn kıssasıyla biçimledik siyaset felsefemizi canım. Medine sözleşmesiyle. Temel hedefin zulmü parçalamak. Nerede olursa olsun. Sonra insanı serbest bırakmak. Hayatı. Tabiatı. Yazıktır bunlara. Neden tasallut edilesidirler.”

Zülkarneyn kıssası ile Medine sözleşmesinden nasıl bir siyaset felsefesi çıkarabiliriz?

Zülkarneyn kıssası tabiri caizse gadre uğramış bir kıssadır. Zülkarneyn peygamber ve kıssası, mitoloji heveslerine kurban edilmiştir. Hâlbuki öncü mü’minlerin yeryüzündeki rolünü pek güzel bir şekilde örnekleyerek izah eder. Romandan yaptığınız alıntı aslında Zülkarneyn peygamberin misyonunu özetliyor: temel hedef zulmü parçalamak! Ötesini insana, insanların şûrâlarına bırakmak gerekir. Bağlantılı olarak sorduğunuz Medine Sözleşmesi de bu şûrâların oluşumuna dair harika bir misal ve modeldir.

Kur’an’daki kıssaların siyaset felsefesi bağlamında çok güçlü anlatılar olduğunu, okuyan herkes görebilir ancak bir önceki sorunuzla da bağlantılı bir durum var burada: Söylem üretmenin gerek ve yeter şartları ihmal edilince olması gereken neticeler hâsıl olmuyor maalesef. Peygamberlerin “düzen bozucu” rolleri, yeryüzünde sınır tanımayan direniş modelleri, şûrâlar oluşturma örneklikleri siyaset felsefesi bahsinde çarpıcı paradigmatik pratikleri hayranlık uyandırıcıdır lâkin müslümanlar ağırlıklı olarak ya egemen yorumun tarihsel pratiğine ya da entelektüel ilginin yöneldiği Batı düşüncesine demir atmış durumdadır.

“İnsanlık neoliberal faşizme direniyor. Ne pankarttı o öyle. Hem de Gaziosmanpaşa bulvarında, Tokat’ta. Bilirsin o zaman literatür yeni, müktesebat sınırlıydı bu bahiste.”

“Neoliberal faşizm”i nasıl açıklayabiliriz?

Neoliberal faşizm, bizzat tanık olduğumuz bir kötülük biçimi! Hani, “Yaşayarak öğrenmek en etkili öğrenme modelidir.” derler ya, biz de bu etkiye derinlemesine maruz kaldık doğrusu, kalanlara da şahit olduk. Öyle görünüyor ki tanıklığımız devam edecek.

Neoliberalizmi, kapitalist sömürünün gözü dönmüş biçimi olarak tarif ediyorum. Şu anda sermayenin önündeki bütün engellerin kaldırılarak Anadolu’nun her bir noktasının talan edilerek yağmalanması, bu tabirin en iyi izahıdır. Sermayenin önünde hiçbir engel yoktur artık hatta devlet, egemen siyaset kolluk ve yargı imkânlarıyla onun yol açıcısıdır.

Dünya genelinde de durum bundan farklı değil elbette! Pratik birebir örtüşüyor. Şimdilerde pek çok siyasal figürün diline doladığı bir hurafe var: uluslararası hukuk! Bu terane, eğer sermayenin iştihasının önünde bir engel idiyse bile ona hiç uyulmadı ya da uyuluyormuş gibi yapıldı en fazla! Ayak bağı olarak görülünce de tümden iptal edildi.

Karadeniz’in güzelim dereleri, dağları, tepeleri; Ege’nin zeytinlikleri, ormanları nasıl “zor”a dayanarak talana açılıyorsa Hürmüz boğazı da Caracas da Gazze de aynı imkân ve araçlarla talana açılıyor. İçeride polis ve jandarmanın copu, biber gazı yargıyla birlikte talana kol kanat geriyorsa egemen dünya düzeni de bu zoru NATO’su, devâsâ donanma ve uçak filolarıyla yapıyor. Yetmiyor siyasal “zor” ve propagandatif “zor” biçimleri devreye girerek sürece eşlik ediyor. Neoliberal faşizm budur. İnsanlık, bu örgütlü kötülüğe nasıl karşı duracağına gecikmeden karar vermeli.

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Hamza Er: “Vicdanın yankısı sınır tanımaz”

Yayınlanma:

-

Yazar Hamza Er’le, Ketebe Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı “Siz Dünyayı Affeder miydiniz?” – Rachel Corrie ile Esma Biltaci’nin Hikâyesi- üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Rachel Corrie ile Esma Biltaci… Kitabınızın bu iki ana karakterini hiç duymamış okurlar için ikişer cümleyle tanıtmanızı istesem ne dersiniz?

Rachel Corrie, dünyanın karanlığa karşı sessiz ve ilgisiz tavrına Batı’dan yükselen güçlü ve tesirli bir itirazdı. İnsanlık onunla yeniden çok önemli bir hissi, duyguyu yani vicdanı hatırlamış oldu.

Esma Biltaci ise hayırlı bir ömürdü. Onun ömrü katillerinin ömründen çok daha uzun ve bereketliydi görebilenler için… Esma hayatını değil, inancını ve ideallerini korumaya çalışan, daima iyiliğin ve adaletin peşinde koşan bir kalbe sahipti. O da bizlere hayatın geçiciliğini, Allah için yaşamanın ve O’nun uğrunda ölmenin eşsiz güzelliğini hatırlatmıştı.

İkisi de farklı zaman diliminde, farklı coğrafyalarda yaşayıp ama aslında aynı sözü söylemişlerdi: “İnsan olmak, hissedebilmek ve haksızlığa karşı susmamak demektir.”

 

Her iki ismi de tanıyanlar varsa da yan yana getirenler bir hayli azdır diye tahmin ediyorum. Nedir bu iki insanı birlikte anmanızı ve anlatmanızı mümkün ve gerekli kılan?

Rachel ile Esma, tanık oldukları adaletsizlikleri, haksızlıkları derinden sorgulayan vicdan sahipleriydi. Küçük yaşlardan itibaren çevreye, ötelenmiş insanlara ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan kötülüklere karşı saf bir bilinç ve duyarlılık geliştirmişlerdi. Rachel ve Esma’nın bizleri konfor alanlarımızdan çıkmaya davet eden çağrısını kalıcı kılmak, benim için bir zorunluluktu artık.

İkisi de genç, ikisi de duyarlıydı. Küçük yaşlarından itibaren soruyor, sorguluyorlardı. Gençlik için konuşulan, “konforuna düşkün, miskin, aklı havada” kalıplarını yıkan hayatları vardı. Eğer bugünü kaybedilmiş olarak görüyor ve de geleceği sağlıklı bir şekilde inşa etmek istiyorsak, günümüz gençlerinin önüne kendi çağlarına ait örnekleri koymamız gerekmekteydi.

Farklı iki kıtada yaşayan bu iki insanı bir araya getiren en güçlü bağın “Vicdan” olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın ortak dili olan vicdan, zamanı ve mekânı aşarak bu iki genci aynı sayfalarda buluşturmuş oldu.

Kitabınız, gençliğinin baharında hayattan kopartılan bu insanları anlatmaya başlarken önsözden bile önce annelerine bırakıyor sözü. Anneliğin baş tacı edildiği duygusunu verdi bana bu tercihiniz. Bu yönüyle bir “Anneler ve Kızları” kitabı diyebilir miyiz bu çalışma için?

Evlat acısı zor olandır. Hele bu evlatlar Rachel ve Esma gibiyse bu acıyı unutmak daha da zorlaşır. Bu sebeple kitaba bu iki gencin annelerinin sözleriyle başlamayı gereklilik gördüm. “Vefa”, “hürmet”, nasıl tanımlarsanız tanımlayın ama olmazsa olmaz bir başlangıçla kitaba giriş yapmamız şarttı.

Anne sesi, dünyadaki en evrensel dildir; acının da duasının da merkezidir.  Yeryüzünde işgal, savaş, terör ya da darbe hangi isimle karşımıza çıkarsa çıksın, en derin yarayı hep anneler taşır; ben o yaranın sesine kulak vermek istedim.

Ama kitabımıza “Anneler ve Kızları” gibi bir tanımlamayı yapamam, hatta yapmak istemem. Kitabımızın kahramanları iki genç kız farkındayım… Fakat ben onların temsil ettiği değerler üzerinden bir okuma yapılmasını daha gerekli görüyorum. Kitabımızın üçüncü bölümünde, “ilk değillerdi, son da olmadılar” başlığı altında Gazze’de vicdanın temsilcisi olan gazetecilerden, doktorlardan bahsettim. Kitabımızı okurken, erkek, kadın, genç, genç üstü tüm kesimler bir muhasebeye yönelmeli… Kendi hayatlarımızda yapabildiklerimizi, yapmaya gücümüz yeterken yapmadıklarımızı değerlendirmeliyiz.

 

Annesi, Rachel’le ilgili konuşurken, “onun temsil ettiği değerler hâlen yaşamakta” demişti. Bu değerlerin yaşatıldığının ve Filistinlilerin 22 yıl önce ölen bir Amerikalı kızı unutmadıklarının, varsa göstergeleri nelerdir sizce?

Rachel Corrie, Filistinliler için artık sadece bir isim değil, bir sembol. Onun bıraktığı vicdan mirası, Filistin’de sembol hâline geldi.

Gazze’de doğan çocuklara hâlâ onun adı veriliyor; duvarlarda yüzü, dillerde duası var. Filistinli anneler çocuklarına Rachel’in cesaretini, insanlığına duyduğu inancı anlatıyor. İşgalci İsrail ordusunun onu bir buldozerle katletmesinin üzerinden 22 yıl geçti. Ama Rachel’in hikâyesi hâlâ o sokaklarda, enkazlar arasında yankılanıyor.

7 Ekim’den sonra yaşanan soykırıma asla boyun eğmeyen, diz çökmeyen Gazze halkının gözlerine ve sözlerine bakınca, görev yerlerini ne pahasına olursa olsun terk etmeyen gazetecileri, doktorları görünce, Rachel’in temsil ettiği değerlerin Gazze’de halen dipdiri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kitabın son başlığı: “Doğu, Batı ve Vicdan”. Bu başlık Aliya İzzetbegoviç’in “Doğu Batı Arasında İslam”ını çağrıştırıyor. Bu son bölümü Nurettin Topçu’nun “Vicdan, Allah’ın kalbimizdeki sesidir” sözüyle başlatıyorsunuz. Sizce vicdan Doğu-Batı arasında ve insan ile İslam arasında yıkılmaz köprüler kurmaya muktedir midir?

Evet, kesinlikle. Çünkü vicdan, insanın içindeki en saf tanıklıktır; kültürlerin, coğrafyaların, ideolojilerin ötesinde bir hakikat duygusudur.

Doğu’nun hikmetini de, Batı’nın sorgulayıcılığını da içine alır; her ikisini de insanın kalbinde buluşturur.
Nurettin Topçu’nun sözüyle ifade edecek olursak: vicdan, kalpte konuşan Allah’ın sesidir; dolayısıyla o sesin yankısı sınır tanımaz.

Bugün insan ile inanç arasındaki en sağlam köprü, hâlâ bu sessiz iç sestir. Eğer vicdan ölmezse, Doğu da Batı da birbirine yabancı kalmaz ve  insan, insana yeniden yaklaşabilir.

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Eyyüp Bozkurt: Yeryüzünün Lanetlilerini Pek Düşünen Yok!

Yayınlanma:

-

Cezaevi ziyaretlerimizden birinde kendisiyle tanıdığım Eyyüp Bozkurt ile 25 yıllık mahpusluğun ardından yayınlanan ilk kitabı ‘İçerden Sesler’i konuştuk. Okurları bu seslere kulak vermeye çağırıyoruz. Çeyrek yüzyılda bizzat damla damla dolup kitaba taşmış sesler bunlar. Kurgu değil, ağır gerçekler. 

Dile kolay, tam 25 yılınızı mahpus olarak geçirdiniz. İnsanın uzunca bir süre küçücük bir alanda tecrit edilerek kapatılmasının bir cezalandırma yöntemi olarak mahiyeti pek sorgulanmıyor. Siz bu mesele hakkında ne düşünüyorsunuz?

TECRİT Arapça bir tabir ve en geniş anlamıyla “soyutlama” demektir. Soymak, soyutlamak, ayırmak, arıtmak vb. anlamlara gelen fiil kökünden türeme bir isimdir… Mahpushanede genel yatar durumunu ifade etmez tecrit. Yine sakin sayısı üç, beş, yedi kişi beraber kalınan bir koğuş ortamı, yanı sıra mahpusun kendi isteğiyle bir hücrede veya bir odada tek kalması “tecrit” tabir olunmaz. Tecritten murat bir mahpusun, diğerlerinden ayrı ve tek başına ve bir tür ceza olarak tutulmasıdır. Bu, cezaevi içinde ayrı bir ceza uygulaması gibidir. Genel cezanın yanı sıra, bazen mahpus için, işte cezasının şu kadar ayının/gününün hücrede/tecritte geçirilmesi karara bağlanır…

Tabi normal özgür dünyadan ve tüm nimetlerinden soyutlanıp cezaevi denilen bir kapalı mekânda tutulmak da, dışarıda kalan dünyaya/hayata karşın tecrit olarak adlandırılabilir. Sorunuzda kast olunan anlam bu, zannediyorum… Tecrit veya mahpusluk görünür bir duvarın ötesinde kurulan küçük ve kapalı bir dünyanın içine kapatılmışlık halidir. Güvenlik ve disiplin gerekçeleriyle tesis olunan bu sistematikte cezalandırma, mahpusun zaman algısını, her tür ilişkilerini ve ruhsal bütünlüğünü kemiren ve bozan bir törpüye dönüşür. Uzun yıllara yayılan cezalandırmada kitapta detaylarına giremediğim ve doğrusu dile getirmesi kolay da olmayan nice sorunlar söz konusu.

Mahpus kendi iç sesinin ve düşüncelerinin tekrar eden yankılarıyla bir tür içsel yoğunluğa ve yorgunluğa girer. Uyku bozuklukları, türlü katmanlı anksiyete ve duygusal donukluk tabir edebileceğim mahpuslara has durum… Bu yan etkiler cezalandırmanın amaçladığı “düzeltme ve ıslah”  fonksiyonunu zayıflatır. Zira zihinsel ve duygusal bütünlüğü bozulan mahpus çalışma, empati ve topluma katılım ve uyum kapasitesinde ciddi sıkıntılar yaşayacaktır.

Evet, kuşkusuz hapis/tutukluluk bir insanın hayat akışında çok ciddi bir durum değişikliğini ifade eder. Normal hayatın bir parçası gibi dursa da cezaevleri, mahpusluk dışarıdaki hayatın hiçbir haline ve vetiresine yerleştirilebilecek veya gündelik hayattan herhangi bir durum ile mukayese edilebilecek bir tecrübe değildir. Ez cümle anlatıda bu müstesna mekânın nasıl bir yer olduğunu resmetmeye ve mahpusluğun yalın ve canlı bir tasvirini yapmaya çalıştım…

Savcı, hâkim, polis, karakol, mağdur ailesi ve yakınları, suçlu ve mahpuslar… Hukukçular, düşünürler ve yöneticiler… Olguların algılanmasına nerden baktığımıza bağlı olarak farklı değerlendirmelerde bulunmamız anlaşılır bir durum. Benim açımdan tecrübe ile sabit olan, uzun yıllara yayılan kapatılmanın çok ağır ve elim bir cezalandırma yöntemi olduğudur.

Burada cezanızı sadece siz çekmiyorsunuz; cezanız şahsınıza kesilmiştir, lakin sizinle beraber başta aileniz olmak üzere cümle yakınlarınız enva-i tür ceza çekmektedir. Mağdurlar açısından bakınca cezalar az bulunur. Yürütme erki ve yargının kalemiyle dile gelen şunca yıl hapis, onlar tarafından cidden idrak edilen bir hakikat midir, emin değilim. Bir hâkim, savcı veya komiser hatta adalet bakanı 15-20 yıl tek parça yatmanın nice bir yatış/ batış olduğunu elbette ki bilemez. Bunu, dışarıdaki hiçbir insan hakkıyla idrak edemez.

Bir sebepten içeriye misafir olan polis, hâkim, yüksek yargı mensubu vs. zatlarla bu konuyu konuştum. “Mahpusluk bildiğimiz bir şey değilmiş ve essahtan da çok zormuş”. Ortak dedikleri bu. Mahpusluğu bir süre idrak edebilseler, mağdur ailelerinin bile “suçlular” için bu denli uzun ve ağır cezaları, kullara reva görebileceğini zannetmiyorum… Burada ciddi bir problemimiz ortaya çıkıyor: Artan suçlar ve cezaların suçları önlemede yetersiz kalışı ve habire değiştirilen ceza ve infaz yasaları… Büyüyerek devam eden sorun.

Meri sistemde umulan yararlar ile varılan sonuçlar arasında geniş bir mesafe var. Ve bu mesafe kapanacağını umabileceğimiz bir seyirde gitmiyor maalesef… Cezanın mahpusta yaptığı fizik ve psikolojik yıkımlar ceza sonrası hayatını idame ettirebilmesini ve topluma bırakınız faydalı bir birey olarak katılımını, kör topal bir yol yürüyebilmesine bile imkân bırakmamakta.

Uzun metraj mahpuslukta evli veya bekâr – durum farkı elbette ki var- her halükarda ailelerinizle aranıza çeşitli dozlarda mesafelerin girdiğini görürsünüz. Kaldı ki tanışlar ve toplum ile… Yaşanan değişim, araya giren fasıla, oluşan boşluklar, almanız gereken yollar git git kapanabilecek bir süre(ç) değildir!

Uzun dönem hapislik sadece mahpusu değil, onun ailesini ve çevresini de yaralar. Zamanın hükmüyle aile bağları zayıflamıştır. Dışarıya çıkan mahpus “yabancılaşmış” biridir, biraz yabanidir de. İşbu yabanilik ve hırpanilikte iş bulmak, ev yuva kurmak, sosyal güven tesis etmek, sıradan ve normal bir gündelik hayat yaşayabilmek, evet itiraf etmeli ki çok zordu-r!

2001 öncesi dönemi de sonrasındaki F Tipi “Yüksek Güvenlikli” cezaevi sürecini de içeriden biri olarak yaşama, gözlemleme imkânınız oldu. Kısaca en temel farklılık neler? Hangisi daha insanca?

Yaygın kanaatin aksine F Tipi cezaevleri fizik şartlar itibarıyla diğerlerinden daha kötü değil… 2001 yılı ülkedeki cezaevleri tarihinde bir dönem değişikliğini ifade eder mahpuslar ve yakınlarının gözüyle süreç başkadır, devlet açısından hikâye daha başka… Genel anlamda rahatlık belki gevşeklik ve yer yer laçkalık vardı. Sayım ve arama yapılmayan/yapılamayan koğuşlardan tutun içeriye hemen hemen her şeyin çok büyük zahmetler ve bedel gerektirmeden girebildiği bir dönemden bir çiğ yumurtanın bile kodese dahlinin neredeyse imkânsız kılındığı bir vasata geçiş, hatırlarsınız belki kolay olmadı. Yapılan operasyonlar kanlı oldu ve nice bedeller ödendi… Ama devlet neye mal olursa olsun gözünü karartmıştı. Geçiş süreci bir hayli sancılı ve zor olduysa da zamanla devlet açısından taşlar yerine oturdu sayılır ve F Tipi dediğimiz sistem yeni yapılan T ve L Tiplerinde aynı paralelde oturtulmaya çalışıldı. Eski dönem cezaevleri de, artık ne kadar olabildiyse…

Güvenlik ve disiplin öncelikli bu sistemde ülkedeki ekonomik kalkınmaya denk gelen yıllarda bazı iyileştirmeler de görülür. Sağlık hizmetlerinden bu dönemde mahpuslar da daha sağlıklı yararlanır olduk, örneğin. Binalar daha temiz, odalardaki sayı azlığına bağlı olarak genel ve bulaşıcı hastalıklarda önemli oranda azalmaya sebep oldu.

Kalabalık ve rahat ortam ve mekândan çok daha az kişiyle görüşme ve irtibatın olduğu yeni süreçte mahpuslar en geniş anlamda son derece olumsuz etkilendiler, diyebilirim…

Zamanla alışılmayan ve ünsiyet kurulmayan durum yok, insan isminin ünsiyet ile aynı kökten geldiğini söyleyen dilciler de var. Rahat demler ve dönemler geride kalınca mecbur alışıyorsun veya alışmaya çalışıyorsun. Doğrusu F Tiplerinde mahpusun dûçar kılındığı mahrumiyetler haber bültenlerine konu olan bazı trajikomik haller uzun uzadıya anlatılabilir ama yeri değil…

Hangisi daha insanca sualinize gelince, insanca olan bir cezaevi sistemi yoktur! “İNSAN” unsuru çok önemli; iyi bir idareci ve ekiple en sıkı uygulamasıyla maruf bir F Tipi cezaevinde mahpuslar daha insanca hissedebilirler. Bu, zor ve masraflı bir şey asla değildir. Üç beş jest insanca hissetmeye kâfi gelebilir. Diğer yandan doksanlı yıllarda sözüm ona en rahat dönemlerde herifin teki yönetici veya savcı olarak neyse kuruma gelir ve tabirimi mazur görün hayatı çekilmez kılıp ortamın içine edebilir. Muhtemelen bu olgu her kurumda gözlemlenebilecek bir durumdur. Ama totalde F Tipi sistemde ve yeni süreçte mahpuslar daha edilgen baskılanmış, tecritleri arttırılmış durumda iken devlet/memur olaya daha hâkim gibidir.

Bir insan ömrü için çok uzun süreler hapiste kaldınız. Çıktıktan sonra karıştığınız hayata dair şaşkınlıklarınız, hayret ve hayal kırıklıklarınız nelerdi?

Cezaevinde dış hayattan izole edilen mahpuslar geride bıraktıkları hayatı hasbelkader takip edebiliyorlar. Aile avukat ziyaretleri ile sınırlı bilgiler alınabilmekte, gazete ve TV sayesinde de aktüel gündemi takip etmek mümkün. Yıllar yılı düzenli olarak şu kadar gazeteyi, köşe yazarını, siyasiyi vs takip edince hangi zat yazısına nasıl giriş yapacak, nereye getirecek ve nasıl bağlayacak…  O yazı önceden elinizden geçmiş gibi hisseder duruma geliyorsunuz. Hakeza, siyasi aktörlerin konuşmaları da… Fakat zamanın hükmüyle belli bir aşamadan sonra takip devam etse de ilginizin azaldığını görüyorsunuz. Dışarının da sizden usul usul uzaklaştığını… His ve zaman olarak.

Dert-dava sahibi mahpusların durumu ile adli nedenlerle yatan çoğunluk mahpusların halleri çok farklı. İlk grubu oluşturan “siyasi” suçlular genel anlamda daha rahat yatmakta, zamanları daha verimli geçmekte ve daha düzenli bir yaşamları olduğu için her anlamda daha sağlıklı kalabilmekteler… İnsanı en çok ayakta ve diri tutan şey, uğruna can, mal ve ömür koyduğu davası ve mücadelesidir.

Süregiden bir hareketin/davanın devinimi ve soluk alışı içeriyi de adeta canlı tutar. Gözünüz ve kalbiniz bu anlamda dışarıdadır. Böyle olduğundan dolayıdır ki bir gün “O GÜN” gelir de tekrar nasip olursa özgürlük, “nerde kalmıştık dostlar!” heyecanı ve coşkusuyla bir ömür yatılır. Olsa üç ömür de yatılır. Bu, hem çok güçlü bir umut ve motivasyondur hem de en geniş anlamıyla siyasi suçların hem bedenleri hem de ruhları için tiryaktır…

İnsan olarak aileniz akrabanız, doğup büyüdüğünüz şehir çevreniz vs için oluşan hissiyatı az çok tahmin edersiniz. GURBET ile benzerdir, şu farkla ki, tadı kıvamı çok daha koyu bir gurbettir, mahpusların yaşadığı.

Mahpus için iki olgu var oldu; dışarıda geride bıraktığı davası-kavgası ve beşer olarak hasretini yaşadığı şehir ve ayrı düştüğü ailesi. Yıllar yılı Batman’ı rüyamda gördüm. Bir insan doğup büyüdüğü şehri kaç defa görür ki rüyasında! Mahpus için, müebbet hapis yatan biri için sayılar bir dönem sonra anlamını yitirmekte. Sadece koyu, ince bir sızı duyarsınız oranızda, acır durur. Rüyasını daha görmeseniz de, ağrısı sürer.

Açık ziyaretlerde aileme -ki aynı zamanda aynı davanın çilesini beraber çekmişiz- arkadaşlarımı çok sormaklıktan inceden fırça yediğimi anımsadım şimdi. Kaç zaman sonra gelmişiz, yarım saatimiz var, şu dar vakitte de “o, bu ne yapıyor”u soruyorsun!

İçinden geldiğim gelenek, dünleri bugünleri adına sevdiğim bir tabir olmasa da yaygın kabul gördüğü için kullanabilirim, İSLAMCILIK denilen kulvardaki yapıların, cemaatlerin hikâyelerinin adam akıllı yazılmamış olması çok ciddi bir eksikliğimiz ve belki ayıbımız olarak orta yerde duruyor. Sadece hikâyeleri değil, çok yönlü özeleştiri de elzemdir. Bizim İslamcı müktesebatımız neden bir arpa boyu yol alamadı/alamıyor, dindar halk kitlelerine ulaşamıyor ve açılamıyoruz? Ve talaşı ortaya koyduğu üründen kat be kat fazla olan kabiliyet yoksunu marangoz gibi, insan hurdalığımızdaki bereketin sebepleri ne ola!

Bu iki veçheli manzarayı güzel sualinize cevap bağlamında girizgâh olsun diye çizmeye çalıştım. Bir beşer olarak gurbetlik bitip de memlekete dönmek itibariyle yaşananlar ve davasına, arkadaşlarına kavuşacak olmanın heyecanıyla yanıp tutuşan mahpus.

İlkinden başlayacak olursam; memleketteki büyümenin artan bolluğun şehirlerde yoğunlaşan nüfusun teknolojide yaşanan akıl almaz hız ve seviyenin teorik bilgi düzeyinde farkındaydık. Tabi içine adım atıp çıplak gözle görmek bambaşka oldu.

Batman’ın rüyasını görüp durdum, lakin özgürlüğün ilk ayları İstanbul’da geçti. Eski halini bilmediğim devasa İstanbul çok kalabalık geldi bana. Ve yorucu ve her anlamda yorucu… Gecenin bir vakti cezaevinden dışarıya adım attık. Aile ve arkadaşlar araçlarla bekliyordu. Hızlı bir kucaklaşma faslından sonra Bolu’dan yola koyulduk. Bir an önce bunları evlerine ulaştıralım hali vardı. Akşam/gece vakti serbest adım atmak inanılmaz bir duyguydu. Bir tesiste tenhaya çekilip bir başıma biraz yürüdüm. Yanaklara süzülen gözyaşlarının sebebi hangi hissiyattı, tarif etmek kolay değil. Ama yoğun ve çok güçlü bir histi bunu söyleyebilirim.

O gece ve takip eden günlerde aile akrabalardaki ve yine yüz yüze görüşmelerde olsun, gelen telefon aramalarında olsun dava arkadaşlarımdaki büyük sevinci vurgulamalıyım. Üzerimdeki gözlerin ne gördüğü kadar neler arandığı da dikkatimi çekti. Sadece antika bir malzemeye bakar gibi değil ne halde olduğumuzu gözlemek, çözümlemek isteyen nazarlardan, nasıl desem, biraz sıkıldığımı da hatırlıyorum.

Üzerimdeki yabanilik de bu nazarlara biraz neden olmuş olabilir, bilemiyorum. Bizim için yeni bir dizi şey karşısındaki cahilliğimiz hemen gün yüzüne çıkıverdi. Önümüzde duran ‘şu binaya nasıl girilir’den tutunuz, açık araba bagaj kapısını kapatmak için nereye dokunmak gerektiğine kadar… Çok şey öğrenmek gerekliydi ve hâlâ gerekli.

Yol yürümek, uzun uzun yürümek güzeldi ve fakat garipti ve yer yer tedirginlik hissi verdiğini söyleyebilirim. Büyük şehirin kalabalığı ve gürültüsü yoruyordu mahpusu…

İlk haftalar yoğun “geçmiş olsun” trafiği ile geçti. Gitmeler gelmeler, arada biraz gezmeler de oldu. Boğazda tekne turu, Adalar’da gezinti. Yaptığımız birkaç teşekkür ziyareti.

Mizacen durgun biriyim ve de sessiz. Mahpusluk kelamdaki kelimelerimi bir hayli de azaltmıştır. Buna ilaveten uzun yol mahpusunda mukadder olan genel konuşma güçlüğü ve konuşurken kelime aranma. Bu sıkıntıyı biraz bekliyordum, lakin vaka beklentimden daha güçlü çıktı. Altıncı yılımız ve konuşmak benim için hala kolay bir şey değil.

Ramazan’da tahliye olmuştuk, dışarıda idrak edilen sahur ve iftar… ALLAH’A HAMD OLSUN! Ve bayram namazı… Camide tekbir sesleri yükselince o an yadıma içeride geçen bayramlar geldi ve geride bıraktığımız, umutla özgürlük yolu gözleyen mahpus dostlar. Sarsıldım, baya sarsıldım!

O ilk günlerde bir iftar davetinde on on beş kişi varız… Çoğu eskiden tanıdığım bildiğim arkadaşlar, birkaç da gıyaben bildiklerim. Merhabalar, hal hatır sormalar derken, bende muazzam bir zihni faaliyet başladı. Farklı illerden arkadaşlarla tanıştığım zamanlardan, arada yaşananlardan, o dönem konuştuklarımızdan hatıra heybemde ne varsa adeta hepsi dörtnala zihnimde cirit atıyordu. Ve bir yorgunluk geldi ki bana gayri ihtiyari gözlerim kapanıyor. Direniyorum, ama ne mümkün! Küt, kafam önüme düştü! Yanımdakiler iftara yakın yorgunluğa yordular, ezana az kaldı filan dediler. Oysa benim zihin şalter atmıştı. Birden yığınla konu konuk, anı-hatırat zihne yüklenince ve zihin bunları takipte zorlanınca yan yatıvermişti!

Bu, cezaevinin bizden aldığı bir şey. Görünürde mental bir sıkıntı yok ancak yoğunluk olunca zihnin kapsama alanı ve hafızanın tutup kavrama mekanizmasında bize has bir atalet ve sakilliğin oluştuğunu gördüm. Normal hayata devamla birlikte, zamanla azalır, geçer mi bu sıkıntımız diye ummuştum. Ama öyle olmadı sayın seyirciler. Akli meleke yerinde dursa da, hafıza/kavrayıp tutma, nasıl desem yer yer biraz patinaj yapıyor sanki…

Abimlerde kalıyordum, gelen giden oluyordu. Bir gün yengemi mutfakta ağlarken gördüm, ama bir değişik ağlıyor. Hayrola yenge dedim, inşallah üzüntü ve yorgunluktan değildir. Yok, dedi, haylidir bu misafir yoğunluğu olmamıştı. Misafirin hiç eksik olmadığı Batman yıllarımız aklıma geldi, o demlerin sevinci ve heyecanıdır beni ağlatan…

Bir süre sonra yine bir akşam vakti Batman’a gitmek/girmek nasip oldu. Güçlü bir heyecan ve duygu durumu bekliyorum kendimde, ama o nevi bir heyecanı, bir ay kaldığım Batman’da pek hissetmedim. Sadece pek değişmeyen evimizin de olduğu cadde ve sokaklarda dolaşırken bir parça alabora durumu oldu. 7 yıl yol yürüdüğüm imam hatip lisesi civarında biraz duygulandım… Şehir insanla var, araya giren yıllar ortada pek bir “insan” unsuru bırakmayınca, aşina olmadığı yüzlerle dolu şehrinde dolaşırken ne hissedebilirdi mahpus!

Batman benim eski Batman’ım değil artık. İstanbul’da oturuyorum, burayla da çok bir aidiyet bağı kurabilmiş değilim. Bir tür yersizlik yurtsuzluk durumu mahpusun yaşadığı. Zamanla oturduğu Fatih ilçesiyle kısmi bir ünsiyet ve bağ kurmuş durumda. Diğer yerlerden Fatih’e avdet edince, mahallemize geldik hissiyatı bu, o kadar…

Derdimiz ve arkadaşlarımız bağlamında da birkaç değinide bulunmak isterim. Çıkışımızda bizleri bekleyen müşkülatları detaylı olarak öngöremesem de, hazırlıkta bulunmak gerektiğini, ziyaretime gelebilen dostlarla paylaşmıştım. Hayırlısıyla bir çıkın, sizin için her şey düşünülmüştür, müsterih olun, denildi… “ Her şey”in ez hülasa bir insanın mütevazı bir izdivaç masrafı ile mahdut olduğunu görmek mahpusu yaralamıştır. İş, eş arayışı vb. sorunlarla ferden göğüs germeleri, mahpusların kolay baş edebilecekleri sıkıntılar değildi-r. Hala evlen-e-meyen ve bir düzen tutturamayanlarımız bulunuyor ve derd-i maişetin en başat meselemiz oluşu buna mecbur ve mahkûm oluşumuz biraz hazindir.

Aile, akrabalar ve dahi arkadaşlarımızda gözlediğim “şimdi ne yapacaklar, nasıl yapacaklar, yapabilecekler mi” endişeleri, daha doğrusu, endişenin bu paranteze sıkışması canımı sıkmış ve acıtmıştır. Hali vakti hayli yerinde birkaç arkadaş nezdinde, bana uygun bir iş olmadığını öğrenmem sıkıntıdan öte benim için hayal kırıklığı oldu. Kullardan ne istenip neler beklenemeyeceğini acıyla öğrendim.

1994’te durmuştu takvimimiz. Hissen ve kalben 94 model olarak çıktık. Ve fakat dışarıda çok şeyin değiştiğini gördüm. Çok ziyade “bilgi!” ve BEN var ortalıkta. Herkes her şeyi biliyor maşallah! Dış satıhta sınırlı kalıp neredeyse hiçbir meselede öze taalluk eden bir dil ve üslup bulunmayan ortamlarda mahpus, garip ve yalnız hissetmekte. Herhangi bir hususta esasa dair çerçeve ve üslup çizmeye çalışıyorsunuz, fakat sözleriniz hazirunun dimağına ulaşmıyor. Başka bir evrenden kelam ediyorsunuz sanki. Hemen sığ, yüzeysel ve mutaassıp sulara dönülüyor…

Fakir de olsanız -ki eskiden yaygın olan fakirlikti ve çok az zenginimiz de azıcık zengindi- ahlakınız, koşturmanız ve varsa biraz bilginiz ile değer görüyordunuz… Hayal kırıklığı ve dehşetle gördüğüm bir şey ise şu: Değer ve itibarınız paranız kadar var! Paranız az ise veya yoksa pek bir değeriniz yok ve yoksunuz! Paranız çoksa, en iyi sizsiniz, özünde, af buyurun, hanzonun teki bile olsanız durum değişmez.

Koca koca adamların, okumuş güngörmüşlerin, yaşını başını almış kimi insanların, parasından başka dişe dokunur bir hususiyeti olmayan, belki gırla defosu bulunan sonradan görme insanlara karşı el pençe divan durmaları, izzet ve ihtiram göstermeleri mahpusun anlayabileceği ve de kaldırabileceği bir şey değildir.

Söylemek ile yapmak farklı şeyler. Yapmadığı bir şeyi yapmış gibi resmedip yaymak, yapacağım dediği şeyi ise yapmamak ve dahi “bunu demedim” deyip inkâr etmek… Mahpusun midesi bulanmıştır.

Meraklı bir ahali olduğumuz söylenemez. Yanı başımızdaki tarihsel anıtlara dönüp meraklı gözlerle bakmaz, inceleyip etüt etmeyiz. Genel ilgi bir yana, herif şunca yıl hapis yatmış, etraflı bir sohbet ile sorup anlamaya çalışayım; içeride ne yaptınız, ne yediniz, ne içtiniz… Sual edip öğrenmek isteyen olmadı desem abartmış olmam! Heybenizde ne var, dışarıyı nasıl buldunuz, ne hissediyorsunuz diye merak eden de pek yok. Tuhaf bir durum doğrusu. Sebebine dair oturmuş net bir kanaatim yok ve fakat insanların yanlarında yörelerinde çok görülmek istenmiyoruz izlenimi oluştu bende. Azatlıkta tanışıp içten ilgisini gördüğüm zatlar var, sağ olsunlar. Ama onca hukukunuz olan kimi insanlarla böyle/ bunca uzak oluş nasıl söyleyeyim, içimi acıtıyor!

“İçerden Sesler” adlı kitabınızı cezaevinde kaleme aldınız. Dışarı çıktıktan sonra cezaevine bakışınızda bir farklılık, yorum ve değerlendirme farkı oldu mu?

Mahpushane çok uzun yıllar geçse bile alışılamayan bir yer. ÖZGÜRLÜĞE ise yine nice zamanlar onsuz kalsanız da hemencecik uyum sağlarsınız. Değindiğim uyum ve ayakta kalma zorunlukları bir yana mahpusluk çok çabuk geride kalıyor. Ki dört duvar arasının kimi tortusu dursa da böylesine hızlı ve kolay geride kalması öngörülerim arasında yoktu. Mahpusluk ve anıları bir gölge gibi peşimden gelir gider zannediyordum, ama pek öyle olmadı. Mahpushaneye bakışımda bir değişiklik yok lakin “İçerden Sesler”i yazdıran ortam cezaeviydi. Yaşanmışlık olmadan o tecrübi bilgi ve hissiyatla yazmak, yazabilmek pek mümkün olmazdı.

Oradan, o şartlarda o kadar uzun süre kapalı kaldıktan sonra beden, bilhassa ruh sağlığınızı muhafaza edebilmeniz muazzam bir sabır ve direnç neticesi olmalı. Bir dava uğruna hapse atılanlar ( siyasi mahpuslar ) ile adli hükümlüler genel olarak nasıl tepki veriyorlar uzun kapatılma süreçlerine?

Dışardaki akranlarımızı görünce bedenen çok kötü durumda olmadığımıza dair kanaatim gelişti. Bazımızdaki kimi irili ufaklı rahatsızlıklar normal hayatta insanlarda görülebileceklerin çok fevkinde durumlar değil. Moral ve ruhsal açıdan yara berelerimiz elbette var, bazısı kendimize bazısı dışarıya dönük kimi kırgınlıklarımız ve hayal kırıklıklarımız da mevcut. Örselenmişlik, çok yönlü bir şekilde uzun dönem mahpusların sinesinde yer tutar.

Siyasi mahpuslar totalde adli suçlulardan daha uzun dönem yatageldiler. Çok uzun dönem hapis yatma olayı neredeyse siyasi suçlulara has. İnfaz yasalarındaki iyileştirmeler, af yasaları vs. son 35 yıl boyunca siyasi suçluları hep teğet geçti. Yine de on yıl, on beş yıl hapis yatmak insan ömrü için oldukça uzun bir dönemdir. Ve ruh-beden sağlığından olmak için yeter sebeplerin ziyadesiyle bulunduğu cezaevlerinden adli veya siyasi fark etmez, bir mahpusun orta karar bir sağlık durumuyla cezasını tamam eylemesi kayda değer bir başarıdır.

Örgütlülük durumu, dava bilinci ve adanmışlık cezayı rahat yatmada ve sağlığı muhafazada siyasi mahpus için güçlü dayanak noktalarıdır. Buna karşın adli mahpus tüm güçlüklerle ferden baş etme durumunda. Öyle olunca adli mahpuslar cezaevlerinde daha çok çile çekmekte ve daha çok hırpalanmaktalar.

Yatılacak cezanız 25 yıl, beriki adli mahpusun yatarı ise 10 yıl olduğunda beraber yattığınız onar yıl sizde aynı tesiri yapmaz. Ufka bakınca mesafesi 10 yıl olan adli mahpusun umutları daha diridir. Ümit ve heyecanınızı 25 yıl sonrasına göre düşünmek ve düşlemek tabiatı ile daha ağır gelir. Adli ve siyasi mahpuslar arasında ceza süreleri daha az olduğundan dolayı adli mahpuslar lehine böyle bir avantaj var, diyebilirim. Diğer ekseri durumda siyasi mahpuslar duyarlı, dinamik ve bilinçlidirler.

Yaklaşık 20 kişilik bir avukat grubu cezaevlerindeki siyasi mahpusları ziyaret edip insani ve hukuki dayanışma vazifemizi ifa etmeye çalışmıştık. Ben de şahsen sizinle bu vesileyle tanışmıştım. Biz avukat olarak görüşme odasına kadarki kısmı görüyor, tecrübe ediyorduk dışarıdan. Bu ziyaretler içerden nasıl görülüyor, karşılanıyordu?

Hukuk cephemiz çok güçlü, yekpare ve organize değil maalesef. Doksanlı yıllarda ilk tutuklamalar ve takip eden muhakeme fasıllarında dert-endişe sahibi Müslüman avukatlardan bazısı sağ olsunlar ilgilerini Müslüman siyasi mahpuslardan esirgemediler. Tabi dosyalara cezalar kesilip onanınca, hukukçularımızın bir işi kalmadı gibi bir şey oldu ve pek uğramaz oldular. Oysa içeri ve dışarı arasında çok önemli ve güçlü bir kanal hukukçular. Gel gör ki yaşanan savrulmalar, ihmaller derken bu kanal pek işlemedi. Hayli zaman böyle geçti. Sizin cezaevi ziyaretleriniz böyle bir vasata denk geldi. Cezaevlerinde meskûn ve biraz metruk Müslüman mahpuslar kimi hamiyetli insanların hatırlaması ve hatırlatmasıyla diyeyim hukukçularımız gelir gider oldular… Bunun küçük dünyamızdaki yerini ve karşılığını bizde gözlemiş olmanız gerekir. Kendi adıma söylersem yüz yüze ziyaretlerde olsun mektuplaşmalarımda olsun her vesileyle minnettarlığımı ifade edegeldim. Baya yazıştık, kitap paylaştık, dertleştik vs. İş bu samimi ilginizin küçük dünyamızdaki yerinin büyük olduğunu belirtmeliyim.

Bugün etkili ve yetkili bir adalet bakanı olsanız ve size cezaevlerine beş dokunuş hakkı tanınsa ne gibi değişiklikler yapmak isterdiniz?

Devlette işler ve işleyişler bu kolaylıkta değil maalesef. Genel şeyler söyleyebilirim ancak. Güvenlik ve disiplin odaklı olunca insan unsuru ihmal olunuyor. Mahpuslar ve aileleri yakınları bağlamında yaşanagelen mağduriyetlerin giderilmesi sadedinde bir dizi iyileştirme yapılabilir. İçeridekilerin tecriti azaltılıp kendi aralarında daha fazla zaman geçirip etkinliklerde bulunmalarını temine çalışırdım.

Psikososyal uzmanların, öğretmen ve diyanet görevlilerinin mahpuslarla iletişimini çok daha işlevsel kılar ve kolaylıklar sağlardım. Zira bu nispeten “sivil” temaslar mahpusların kalplerine daha etkili olarak ulaşabilmekte ve olumlu neticeler alınabilmektedir

Mahpusa az sayıda kitap veriliyor, bu sınırlamayı gevşetirdim. Kişi başı üç beş kitap yerine dönüşüm imkânlı kırk elli kitap. Ta ki inceleme araştırma okumak isteyen mahpuslar rahat çalışabilsinler.

Ve kimi kimsesi, geleni gideni olmayan sahipsiz ve yoksul mahpuslara, suç durumlarını baz almadan asgari geçim için bir tür iaşe fonu sağlardım. Bu mali yükler esasen çok değil, ama toplumun ilgisine sunup bir şekilde desteğini sağlamak zor değil. Millet olarak eksiğimiz gediğimiz evet çoktur, diğer yandan çaresiz ve kimsesizlere yardım çağrısı havada kalmaz diye düşünüyorum.

Sorun, cezaevlerinin ve duvarın öte tarafında yaşanan sıkıntıların bilinmeyişiyle ilgili. Makul olarak gündeme getirilip toplumun vicdanına arz edilirse, gerekli ilgiyi ve desteği göreceğini söyleyebilirim. Gel gör ki “Yeryüzünün Lanetlileri”ni pek düşünen eden olmamakta. Ve düşenin dostu da kalmamakta. Allah düşürmesin!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

2
0
Would love your thoughts, please comment.x