Connect with us

Söyleşiler

İsrail’in Yenilmezliği ve Dokunulmazlığı Yerle Bir

Yayınlanma:

-

Bursa, Filistin Dostlarının en etkin olduğu Anadolu şehirlerinden biri. Aksa Tufanı sürecinde “Filistin İçin Ayağa Kalk” adlı platform etrafında bir araya gelen gönüllüler Filistin direnişini desteklemek üzere istikrarlı, örnek bir dayanışmayı sürdürüyorlar. Aksa Tufanı süreci söyleşilerinin sekizincisinde sorularımı Volkan Tekdemir’e yönelttim. Kendisi Din Psikolojisi alanında doktora sahibi bir tarih öğretmeni. Okurlara bu söyleşi serisinin gündemle kaim olmadığını, inanan-inanmayan tüm vicdan sahipleri için hayat yolunda yordam ve ibret ihtiva ettiğini hatırlatmak isterim. Bu itibarla, istifade edenler için serinin diğer söyleşileri de aşağıda, bir tık uzakta, okunmayı bekliyor. 

 

7 Ekim 2023 tarihinde başlayan Aksa Tufanı, içinde bulunduğumuz coğrafya, Müslümanlar, batılı toplumlar ve daha özelde de Filistin Dostları için farklı düzeylerde kırılmaya yol açan tarihi bir olay. Filistinlilerin meşru müdafaa hakkını kullanmasına, adalet ve özgürlük mücadelesine, Amerika ve İsrail’in başı çektiği emperyalist ve Siyonist bloğun verdiği karşılık 20 aydır devam eden bir soykırım oldu. Yıkım ve katliamlarla dolu bu dehşet verici modern soykırım tablosuna baktığınızda ne hissediyorsunuz?

Öncelikle yaşanılan soykırımın insan olarak içimi yaktığını ifade etmek isterim. Ancak Aksa Tufanı’nının ilk gününden, günümüze yaşanan tüm süreç, bana göre, şanlı bir direnişin yükselişini ifade ediyor. Mazlum ve müstaz’af halkların kurtuluşu için yakılan özgürlük meşalesinin, zalim ve müstekbirlerde beklenilen tepkisini gösteriyor.

Mücahit Gültekin abinin Aksa Tufanı’nın ilk aylarında bir tanımlaması vardı. Yaşanılanları bir mucize olarak tanımlıyordu. Çağdaş tarihin gözlerimizle şahit olduğumuz mucizesi. Bu tanımlama zihnimde dolanıp duruyor. Yaşadıklarımızı bir mucizeye şahitlik olarak görüyorum. Tarihin dönüm noktasına şahitlik etmek tüylerimi diken diken ediyor. Ayrıca bir mucizeye şahit olup da gereken sorumluluğu yerine getirmeyen toplumların helakini düşünüyorum ve korkudan titriyorum. Ya üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmiyorsak? Bu sorunun cevabı çok korkutucu.

Bir taraftan büyük bir ümit içindeyim ki, yüzyıllar boyu devam eden emperyalist kuşatmanın ve onun son dönemdeki maşası Siyonizmin yıkılışına şahitlik ediyorum. Bir taraftan korku içindeyim ki, üzerime düşen sorumluluktan, kişisel korkularım ve zaaflarımdan dolayı kaçmak istemiyorum. Bir taraftan da hüzün içindeyim ki, destanlarıyla büyüdüğüm büyük liderler arzuladıkları şehadetleriyle bu dünyadan ayrılıp gittiler. Onlarsız kalmanın, yalnızlığını hissediyorum.

Bu süreçte dünyanın dört bir yanında halklar sokağa döküldü, geniş katılımlı kitlesel eylemlerin yanı sıra bireysel protestolar da gerçekleştirildi. Türkiye’de soykırıma karşı gerçekleştirilen protesto ve eylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Nasıl değerlendirebilirim? Şaşkınım. İslam’ı doğru idrak edemediğimi anlıyorum şu günlerde. Ben İslam’ın zaferinin Müslüman olarak doğup büyümüş insanlar ve toplumlar eliyle olacağını düşünürdüm hep. Bugün bundan o kadar da emin değilim. Batı dünyasında, Latin Amerika’da, Uzak Doğu’da insanlık vicdanı uyanışa geçmiş durumda. İçerisinde yaşadıkları emperyalist sömürgeden kurtuluşun reçetesi olarak direnişi görüyorlar.

Müslüman halkların ise uyuşmuş, uyuşturulmuş, sinmiş ve sindirilmiş havasını içime çekiyorum. Allah resulünün ifadesiyle vehn hastalığının iliklerimize kadar işlediğini görüyorum. Dünyasını kaybetmek istemeyen toplumların hakikate gözlerini sımsıkı kapatmalarını, işbirliğini ve ihaneti sigaya çekmelerini hazmedemiyorum.

Ancak böyle olacak. Allah dinini hak etmeyenlerden çekip alacak ve hak edenlere nasip edecek. İslam sayesinde yükselen ve yücelen milletler, İslam olmadan zelil olup, zillete alışırken; İslam’la şereflenen toplumlar ise zilletten sıyrılıp hakkın ve hakikatin bayrağını kuşanacaklar. Dünyanın dört bir yanında çeşitli bedeller ödeme pahasına sokaklara dökülen toplumlara yüce Allah’ın bambaşka güzellikler nasip edeceğine inanıyorum. Yaşarsak önümüzdeki günlerde bunları göreceğiz.

Türkiye’de çok az sayıda ilde sürecin en başından bu yana örgütlü, ısrarlı ve net talepler ihtiva eden eylemlilikler sergilendiğini gözlemledik. Bursa, Filistin Dostlarının etkin olduğu o illerden biri. Örgütlenmeye bu ülkede bilhassa olumsuz anlam yüklenmek isteniyor ama ben olumlu anlamıyla soruyorum: Bursa’da nasıl örgütlendiniz, ne gibi çalışmalar yürüttünüz, yürütüyorsunuz?

Örgütlenmeyle ilgili söylediklerinize katılıyorum. Bizde örgüt kavramı terör ya da silahla birlikte anılarak marjinalleştirildi. Özellikle Ak Parti iktidarı sonrasında İslamcı yapılar sivil örgütlenmelerini şekilsel olarak korusalar da içeriksel olarak giderek hükümet yanlısı tavırlarıyla devletleştiler, yarı resmi bir pozisyona evrildiler. Muhafazakâr-sağcı cenahta bu zaten eskiden beri var olan bir durumdu. Bu duruma 80’li, 90’lı yılların İslamcıları da eklenmiş oldu.

Ak Parti iktidarı sürecinde örgütlenmesini gerçekten sivil olarak koruyabilen, hükümete yanaşmayan, doğrusunu desteklese de eğrisini eleştirebilen yapılar bugünkü Filistin eylemlerinde önemli bir yer tutuyor. Çünkü maalesef sivil olma niteliğini kaybeden yapılar, hükümet izni olmadan sokağa, meydana çıkamaz hale gelmiş durumdalar. Aksa Tufanı’nın ilk ayını geride bıraktıktan sonra Bursa’da şahit olduğum sessizlik, bendeki bu kanaati pekiştirdi.

Tam da bu noktada kendince sivil yapısını korumaya çalışan insanlar olarak şunu sorduk kendimize: “birilerinin bir şey yapmasını mı bekleyeceğiz kendimiz mi bir şeyler yapacağız?”

İlk aylarda Filistin direnişini ve Gazze’deki soykırımı unutturmamak adına her hafta basın açıklamaları yapmaya başladık. Bu süreçte “Filistin İçin Ayağa Kalk” adında bir sosyal medya kanalı oluşturduk. Yaptığımız eylemler bu mecradan daha geniş kitlelere ulaşabilsin istedik. Bu sosyal medya kanalı, aynı dert ile dertlenen birbirinden farklı sosyal çevrelerdeki arkadaşların bir araya gelmesine vesile oldu. Birçok konuda farklı düşünse bile Filistin duyarlılığı konusunda ortaklaşan kardeşlerimizle “Gazze’deki soykırım karşısında neler yapabiliriz?” sorusu etrafında düşünmeye başladık.

Bu süreçte bir kardeşimizin Amerika’da yapılan bir eylemden etkilenerek oluşturduğu üzerinde kanlı eller bulunan kefenlerle eylem yapma fikri hayata geçti. Bu eylem başta Filistin davasını canlı tutmak adına her gün yapılmaya başlandı. Özellikle Metin Cihan’la birlikte başlayan Türkiye’nin İsrail’le sürdürdüğü ticaret haberleri bizim açımızdan yeni bir milat oldu. Türkiye’de bulunan Filistin dostları eğer direnişe gerçekten destek vermek istiyorlarsa İsrail’in canını acıtmalıydılar. Bunun en yakın imkânı ülkemizin İsrail’le var olan ilişkilerine yoğunlaşıp bu ilişkilerin bitirilmesi için sivil baskı oluşturmaktı. Bundan sonra kefenli eylemimiz artık toplumumuzun aşina olduğu; “ticareti kes, üsleri sök, limanları Siyonizm’e kapat, İsrail’le tüm ilişkileri bitir” talepleriyle 401 gün boyunca Ak Parti il binası önünde aralıksız sürdü. Ak Partili yöneticiler hakikati onlara hatırlattığımız için bize teşekkür edecekleri yerde Ak Parti il binasının önünde durmayalım diye kolluk kuvvetlerini kullanarak çok fazla baskılar yürüttüler. Ama ben şahsım adına onlara karşı bir sorumluluğumuzu yerine getirdiğimize inanıyorum.

Özellikle seçim sürecinde Bursa’ya yolu düşen tüm bakanlara, milletvekillerine yukarıda saydığım talepleri miting meydanlarında, açılışlarda ve ulaşabildiğimiz her noktada haykırmaya çalıştık. İlginçtir ki, halkın vekili olan bu insanlar “halkımız bizden ne istiyor” diye dönüp bizi dinlemek yerine bizden sürekli kaçmaya, korumalarıyla bizi itmeye, kolluk güçleriyle bizi gözaltına aldırmaya çalıştılar. Oysaki, bu onlara karşı bir “Ömer olma”, “hakkı hatırlatma” misyonunun yerine getirilmesiydi. Seçim sürecinde bize, “hakkı hatırlatan Ömerler olun” dense de, hakikatin kimsenin hoşuna gitmediğini görmüş olduk.

Son olarak Bursa’daki yalnızlığımızı gideren Direniş Çadırı tecrübesini de anmak isterim. Filistin İçin Ayağa Kalk gibi bir sosyal medya hesabı olan Direniş Çadırı, FİAK’ın Bursa’daki misyonunu Türkiye çapında ifa ediyordu. Yatay bir düzlemde birbirinden farklı görüşlerdeki insanları Filistin direnişi ortak parantezinde buluşturuyordu. 10 Mart’ta bu yana Direniş Çadırı’nın direnişe destek veren sesini Bursa’dan yükseltmeye çalışıyoruz. Bu çerçevede Direniş Çadırı ile birlikte meydan eylemlerinde gerçekçi talepleri yükseltmeye devam ediyoruz. Bu talepleri genelde iki haftada bir Ak Parti il binası önünde Şehreküstü Meydanı’nda yükselttik. Bazen de Gemlik Limanı’nı Siyonistlerin kullanmasını engellemek için liman önü eylemlerinde bu talepleri dile getirdik.

Türkiye’de iktidar destekli eylemlerin haricinde sizinki gibi taleplerle eylemler yapan ekiplerin bulundukları illerde kitleselleşemedikleri gerçeği ile karşı karşıyayız. Bunun nedenleri hakkında muhasebe yaptığınızda ne gibi sonuçlara ulaştınız?

Bu eylemlerin kitleselleşmemesinde iki önemli faktörün var olduğunu düşünüyorum.

Bunlardan ilki hükümet kanalından kendilerine yakın STK ve Medya eliyle yapılan güçlü manipülasyondur. Bu manipülasyonun önemli bir kısmı bu tür eylemleri marjinalleştirme ve mücrimleştirme üzerine dönüyor. Bu eylemlere katılmak bir suçmuş, eylemcilerin söylemleri dış odaklıymış gibi sunulmaya çalışılıyor. Maalesef gerçeklikten kopartılmış bir toplumda yaşadığımızı kabul etmek zorundayız. Gerçeklikten kopartılan toplumlar üzerinde bu türden manipülasyonların etkisi büyük oluyor.

Bununla beraber halkımızı kuşatan bir dili biz de yakalayamadık. Bu konuda şapkamızı önümüze koyup iyi bir muhasebe yapmalıyız. Seslendiğimiz toplumu, değerlerini, korkularını, beklentilerini daha çok hesaba katmalıyız. Hakikati değiştirmeden bunlar dikkate alınabilir. Bazen bu kendimizden taviz vermek gibi algılanabiliyor. Söylenilen hakikat değişmedikten sonra bu incelikleri hesap etmek bizi geliştirecektir. Ancak şunu ifade edebilirim. 10 Mart’ta başladığımız noktada değiliz. Toplumu hesap etme, halka ulaşmayı önemseme konusunda daha duyarlı bir dil geliştirmeye başladık. Zaten bunun neticelerini de alıyoruz.

Bir de tabi bu konuda şunu da ifade etmek gerekir. Biz her ne kadar eylemlerin kitleselleşemediğini düşünsek de eylemlerin mesajı toplumun kalbinde yer tuttu. Ticaret konusunda, limanların Siyonistler tarafından kullanımı konusunda, İsrail’e topraklarımız üzerinden giden petrol konusunda, üslerin kapatılması konusunda toplumda giderek artan bir uyanıklık hali var.

Yani az olan kitle geniş olan kitleyi söylemleriyle etkilemeyi bence başardı. Bence bunun birinci sebebi haklı olmamız. En başından beri yalan bir haberden hareket etmemek, delile dayanmak çok önemsendi. Bu zaten bir Müslüman olarak yapmamız gereken bir davranıştı. Bugünlerde bunun meyvesini alıyoruz. İkincisi süreklilikti. Eylemlerin sürekliliği sözün sürekli olarak ayakta tutulması mesajın toplumda yerleşmesinde etkili oldu. Bir de tabii ki, çeşitli şekillerde bedeller ödeyen kardeşlerimizin samimiyeti bu mesajımızı toplumun kalbine iletti. Bu noktada bu mesajın ulaşması için yerlerde sürüklenen, gözaltında soğuk nezarethanelerde yatan ve halen yargılanmakta olan tüm genç kardeşlerimize ablalarımıza ve abilerimize teşekkür ederim.

Aksa Tufanı sürecinde sahada emek veren Filistin Dostları olarak geride kalan 20 ayın size öğrettiği veya hatırlattığı neler var? Yarınlara miras bırakılacak tecrübe ve birikim söz konusu olduğunda neler söylemek istersiniz?

Öncelikle dünyanın bir savaş ve mücadele alanı olduğu gerçeğini unutmamalıyız. Bu, kendini antiemperyalist ve antisiyonist olarak tanımlayan insanlarda bir inanca dönüşmelidir. Bu dünyada emperyalist hegemonya var olduğu ve Batı Asya’da uç karakolu olarak İsrail’i desteklediği müddetçe, onun üzerinde yaşayan hiçbir Müslüman ya da hiçbir insan rahat yaşayamaz. Her zaman bir savaşa hazırlıklı olmalıyız. Bu insan ve Müslüman olmanın bize yüklediği bir görevdir.

Çatışmaların sesinin yüksek olmadığı dönemde, dünyayı güllük gülistanlık bir yer gibi görmemiz, bugün yaşadığımız en büyük sorundur bence. Örneğin yaşadığımız ülkenin İsrail’le ve Nato’yla süregiden ilişkileri. Bu ilişkileri gündemimizden hiç düşürmemeliyiz. Düşmanın uyumadığını ve sürekli bir plan içerisinde olduğunu bilmeliyiz. Eğer barış zamanında gerekli hazırlıkları yapmazsak, savaş zamanında bu ülkenin İsrail’le ticaretinin sürüp gittiğini bize hatırlatacak bir Metin Cihan daha bulamayabiliriz.

Biz, Türkiye’de yaşayan Müslümanlar, Türkiye Devletinin soykırım sürecinde dahi İsrail’i desteklediğine şahit olduk. Buna engel olamadık. Limanlar ve hava sahası Siyonist çetelerin kullanımına açık. Ticaret açık veya örtülü yollardan devam ediyor. Azerbaycan petrolünü Bakü Ceyhan hattı üzerinden İsrail’e sevk ediyor Türkiye. Üstelik, özeleştiri yapacağımız yerde hamaset alıp hamaset satıyoruz. Gerçeklerle yüzleşecek iradeyi neden ortaya koyamıyoruz?

Yaşadığımız dünyaya alışmış durumdayız. Bu dünyanın nimetlerini seviyoruz. Konforlu bir hayatımız var. Üstelik bu konforlu hayatımızın içerisinde Filistin mücadelesi gibi hayati önemi olan konuları, romantik bir unsur olarak ele alabiliyoruz. Siyasal alanda bedel ödeyerek verilmesi gereken mücadeleler böylece kültürel alanda konforumuza zarar vermeden işlenebilir hale geliyor. Böylece hem konforumuzu kaybetmiyor hem de “afilli” konuları konuşmanın hazzını yaşıyoruz. Bu konforu kaybetmemek adına, çelişkilerle yüzleşmek yerine onları garip bir şekilde içselleştirmeyi tercih ediyoruz.

Mesela İsrail’in işgalci olduğunu söylüyoruz ama onunla ticaret yapabiliyoruz, çift devletli çözümü öneriyoruz hatta varlığını korumaktan bahsediyoruz. İsrail meselesi ve Filistin davası bizim pek çok alanda yaşadığımız çelişkilerden sadece bir tanesi. Örneğin bu ülkede mülakatın bir zulüm olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama kendimiz mülakatla bir yere yerleştiysek bunu dert etmeyi bırakıyoruz. Mutlaka çevrenizde namazlı abdestli bir adamın çoluğunu çocuğunu torpille bir yere yerleştirme hikâyesini dinlemişsinizdir. Aynı adam helal lokmanın ne kadar önemli olduğuyla ilgili on tane hadisi arka arkaya da sıralayabilir konuşmasının geri kalanında.

Yani bizim sorunumuz yaşadığımız bu kirli dünyanın nimetlerini sevmek ve vazgeçememek sorunudur. İşin aslı biz kandırılmak istiyoruz. Gerçeklerin de farkındayız. Ama o gerçekleri birilerinin bize hatırlatmasını değil bize masal anlatmasını istiyoruz. Biz kandırılmak isteyince de bizi bir kandıran illa ki biri bulunuyor. Bugün Ahmet oluyor ismi yarın Mehmet. Kandırılan ise aynı.

Gerçeklerle yüzleşecek iradeyi kendimizde bulabilmek için yeniden iman etmemiz, ahiretten korkmamız, hesap vereceğimizi bilmemiz ve bu dünyanın geçici olduğuna gerçekten inanmamız gerekiyor bence. Bunları lafzen söylüyor olmak iman etmek anlamına gelmiyor. Ne zaman gereğini yapmaya gayret ederiz o zaman iman arkasından gelir. Bildiklerimizle bedel ödemeyi göze almadan amel etmezsek, maalesef iman dilimizde dolanan bir kavram olacak ve kalbimize yerleşmeyecek.

Türkiye’de Filistin Mücadelesi hukuk çerçevesi içinde, itina ile barışçıl kimliğini koruyor. Buna rağmen pek çok ilde Filistin dostları haksız ve hukuksuz olarak gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, yargılanıyor. Bursa’da sizinle ilgili açılmış davalar var mı? Varsa ne aşamada?

Bursa’da şahsım adına açılmış bir dava yok. Ama bazı kardeşlerimize açılan davalar var. Bunların sebepsiz bir şekilde uzatıldığını biliyorum. Bu şekilde davaların uzatılması Filistin dostları üzerinde bir baskı oluşturma amacını taşıyor bence. Bir bakan protestosu sonrasında gözaltına alınmıştım. Gözaltına götürdükleri aracı kullanan memur arkadaş bizi yeterince sarsabilmek için neredeyse aracı parçalayacaktı. “Arkada insan taşıdığının farkında mısın?” demiştim kendisine. Hükümet bir yandan Filistin dostlarını yargılayan cezalandıran durumuna düşmek istemiyor ama bir yandan da gözaltı esnasındaki anlamsız şiddet ve yargılama süreçlerinin gereksiz ve anlamsız uzatılmasıyla Filistin dostlarını sindirmek istiyor.

Süreçte direniş dostlarının kullandığı dilin itidali ve söyledikleri sözün haklılığı da iktidarı zorluyor bence. Kamuoyunu dikkate almak zorunda kalıyorlar. Bu yüzden bu ikircikli süreç devam ediyor. Kamuoyuna yansımayacak şekilde örtük bir baskı hali devam ediyor.

Bu süreçte sizi olumlu ve olumsuz anlamda şaşırtan birer olayı bizimle paylaşır mısınız? 

Bu süreçte beni olumlu olarak şaşırtan şeylerin listesini yapmam pek mümkün değil. Neredeyse her olaydan sonra ağlamakla gülmek arasında, korkuyla ümit arasında bir şaşkınlık yaşıyorum. Aksa Tufanı’nın ilk gününde paramotorlarla, motorsikletle İsrail’e girmeleri, Merkavalar’ın üzerinden İsrail askerlerini sürükleyerek esir almaları… O günü dünya üzerinde gözleriyle görebilen bir Müslüman olduğumuz için Yüce Allah’a ne kadar hamd etsek azdır. Ardından bir gün sonra Hasan Nasrallah’ın ve Hizbullah’ın her şeyi göze alarak, bir gün önce haberleri bile olmayan bu Tufanı destek için savaşa girmeleri, Yemen’in korkusuzluğu, İran’ın Sadık Vaad-1 operasyonunda İsrail’e düşen füzeleri… Hangisini sayayım bilemiyorum.

İnsanlık bir yanıyla insanlığından çıkmış, hayvandan daha aşağısına yuvarlanmış bir haldeyken bu insanlar böylesi bir dünyada nasıl kendilerini korudular? Nasıl sahabe-i kiram gibi her biri kendilerine tutunulduğunda insanları hidayete götürecek bir rehber oldular? Gazze’de 12 farklı örgüt her türlü ayrılığı bir kenara bırakıp nasıl şehadet kardeşi oldular? Filistin, Lübnan, Yemen ve İran bu mezhepçi ve kavmiyetçi fitneleri nasıl aştı? Hatta Amerikalı asker Aaron Bushnell’in son nefesine kadar “Özgür Filistin” diye haykırarak kendini nasıl yaktı ya da Mossad’ın eline düşeceğini bile bile iki Siyonist diplomatı cehenneme gönderen Elias Rodriguez’in Yahya Sinvar gibi rahat olabilmesini sağlayan nedir? Ben hayatımın geri kalanında bunların şaşkınlığı ile yaşamaya devam edeceğim zannedersem.

Maalesef mi desem bilmiyorum ama yaşadığım olumsuz durumlar ise beni pek şaşırtmıyor. Üzüyor belki ama şaşırtmıyor. Filistin davasının bile bizi meydanlarda birleştirmeyişi, İsrail’in 80 ton bombayla şehit ettiği Seyyid’e sevinenler, kardeş ve komşu ülke İsrail’i vururken bunlar tiyatro diyenler, ülkesinin İsrail’le ilişkileri deşifre olmasına rağmen Filistin’e en büyük yardımı biz yapıyoruz diyenler, gizlice Gazze’de askerlerimizin savaştığına inananlar… Hangi birisine şaşırmalıyım.

Hazreti peygamberi görmüş insanların Hz. Hüseyin’in Kerbela’da katledilişine sessiz kalmasını ya da Hz. Hüseyin’in başının tekbirler çekilerek kesilişini okuyunca hiçbir olumsuzluğa şaşırası gelmiyor insanın. Yani bir imtihan dünyasındayız ve maalesef bu bozulmaları ve daha fazlasını görüp şahit olacağız. Asıl böylesi bir bozulma gerçekliğinde yukarıda andığım güzel örnekler gerçekten çok şaşırtıcı ve akıl almazdır. İşte İslam’ın mucizesi de budur bana göre.

Filistin Direnişi Gazze’de destansı bir mücadele verdi, her şeye rağmen halen direnmeye devam ediyor. Öte yandan çok sayıda önemli liderini şehit verdi. Umutlu olmak için de sebepler bulunuyor, umutsuz olmak için de. Filistin direnişinin geleceğiyle ilgili duygu ve düşünceleriniz neler? 

Umutlu olmak için çok sebep buluyorum ama umutsuz olmak için aklıma bir sebep gelmiyor. Eğer 620 küsur günden sonra elinde kaleşnikofu ile Merkava tankı kovalayan savaşçılar yetiştirebildiyse bu direniş, çoktan savaşı kazanmış demektir.

Şehit sayısının çokluğu ya da büyük liderlerin şehadeti bizi ye’se sürüklememeli. Onlar zaten kendi açılarından kazandılar. Şimdi ne İsmail Heniyye’nin ne Yahya Sinvar’ın ne de Hasan Nasrallah’ın Filistin diye bir derdi kalmadı. Onlar şu anda rablerinden kendilerine ulaşan nimetle itminan içerisindeler. “Bu dünya imtihanı en güzel nasıl verilebilir” yaşayarak bize gösterdiler.

Geri kalanlar açısından bakarsak, Filistin davası insanlık tarihinin en haklı davası olarak yeni neslin kalbine kazındı. Bu etkinin ne kadar büyük olacağını hep birlikte yaşarsak göreceğiz. Aynı şekilde İsrail terör örgütüne ait tüm mitler yıkıldı. Dokunulmazlık, ahlaklılık, yenilmezlik… İsrail şu anda bir yıkılış sürecine girdi. Onun yıkılışı, efendilerinin de dünya tahakkümünün sonu anlamına geliyor. Dolayısıyla biz bugün, çıplak gözlerimizle yüce Allah’ın dünya tarihini mazlum ve müstaz’afların eliyle nasıl yeniden dizayn ettiğine birebir şahit oluyoruz.

Bu aşamada bence sadece kendimiz için kaygılı olmalıyız ama umutsuz değil. Acaba bu tarihi anda doğru tarafta yer alabilecek miyim? Acaba yüce Allah’ın hesapsız nimetleri dağıtılırken, ikbale ait kuruntularım ve korkularımdan dolayı bu nimetlerden mahrum kalır mıyım? Acaba ahdime vefa gösterebilecek miyim? Bu dünyadan ayrılıp gittiğimde gönül verdiğim liderleri yeniden görmek, yanlarında olabilmek bana nasip olacak mı? Gün, bence bunları düşünerek, zamanın üzerimize bıraktığı sorumlulukları düşünerek, kulluk görevimizi yerine getirme zamanıdır.

Tarihini bilemiyoruz elbet ama çok yakında Ortadoğu’da ne İsrail olacak, ne Amerikan üsleri ne de onların tasmalı köpekleri.

İsrail birkaç gün önce İran’a saldırdı. Amerika’nın da desteğini alan saldırı ve İran’ın verdiği karşılık hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu saldırı bence İsrail’in içinde bulunduğu çıkmazı da yansıtıyor, kibrin insan aklını nasıl örtüp de akıl dışı kararlar verdirebildiğini de. Yani şöyle düşünüyor insan, bu düşman neredeyse beş yüz yıldır dünyayı sömürüyor ve bu sömürünün zirvesini yaşıyor. Bunca planlar yapan yürürlüğe koyan işleten emperyalist blok nasıl böyle aptalca bir karar verebilir insan anlam veremiyor. Ben bu saldırının İslam ümmeti ve İran halkı için çok büyük hayırlara vesile olduğuna inanıyorum. İran’daki yönetim milyarlarca doları halkını birleştirmek için harcasa bunu başaramazdı. Bölgedeki iç savaşların yarattığı mezhepçi bölünmeyi ortadan kaldırmak için bunun daha fazlasını harcasa başaramazdı. Bunu İsrail’in saldırıları başardı. Yukarıdaki sorunuzla birlikte düşünürsek, şehitler zaten amaçlarına ulaştı. Onlar yüce Allah’ın aramızdan nimetlendirmek için seçtiği kişiler oldular. Ancak kalanlar için İsrail saldırılarının birleştiriciliği inanılmaz.

Öte yandan bu saldırı tarihin bir noktasında kaçınılmazdı. Çünkü eğer siz direniş gibi bir hakikati savunuyor, destekliyor ve büyütüyorsanız; dünyanın en haklı davası olan Filistin davasının önde gelen destekçisiyseniz küresel emperyalizm ve Siyonist çete üzerinize her türlü oyunu oynadıktan sonra hala doğru bildiğinizi yapmaya devam ediyorsanız; onların son seçeneği sizi yok etmeye çalışmaktır.

Ancak bu saldırı ne Amerika’nın ne de İsrail’in beklediği gibi olmayacak. Amerika’nın Irak, Afganistan, Yemen karnesine bakanlar bu savaştan Amerika’nın ve İsrail’in ne alacağını göreceklerdir.

İran, kendi topraklarını savunmak adına, direnişin ayakta kalabilmesi adına doğru bir adım attı diye düşünüyorum. 46 yıldır tüm mahrumiyetler, fakirlik ve ülke zenginliklerinin bu yolda harcamasının karşılığında yüce Allah İran halkına büyük bir onur nasip etti. İsrail’in kalbine inen her füzeyle birlikte tüm mazlum ve müstaz’aflarla birlikte seviniyoruz.

İsrail’in yenilmezliği ve dokunulmazlığı fikri 7 Ekim’den sonra 13 Haziran gecesinde yerle bir edilmiştir. Bize kalan, her bir bireyin sorumluluk alarak İsrail’i yok etme hedefine kararlı adımlarla yürümesidir. İktidarlar ne yapar bilmem ama kararlı halklar İsrail’i bu topraklardan söküp atacaktır.

Özgür Kudüs’te mutlaka buluşacağız. Mutlaka İsrail’siz bir dünyada nefes alacağız. Bizim buna ömrümüz yetmezse evlatlarımıza bunu miras bırakacağız. Son nefesimizde vasiyetimiz bu olacak.

 

 

*Aksa Tufanı Süreci ile İlgili diğer söyleşileri okumak için tıklayınız: 

 

Harun Özkarakaş: 

“Filistin Hamaseti Yapanlar Kaybetti”

Muammer Bilgiç:

“Küresel Bir Direniş Hattı Oluşturmalıyız”

Şeyma Yıldırım:

“Cumhurbaşkanını Protesto Etmenin Bedeli: “Gözaltı, İşkence ve Tutuklama”

Gülşah Eldemir:

“Cumhurbaşkanını Protesto Etmenin Bedeli: “Gözaltı, İşkence ve Tutuklama”

Mücahit Gültekin:

“Aksa Tufanı Her Şeyi Altüst Etti”

Murat Kurtuldu:

“Ümitvâr Olmanın Tam Zamanı”

Salih Ulusal:

“Kur’an Bir Vadide, Onlar Başka Bir Vadide”

1983 Trabzon doğumlu avukat. 272 (Roman+18 ), Ufak Tefek Şeyler (Deneme+10), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme+10), Kelebek Ve Arı (Biyografi+14), Ceza Hikayeleri (Hikaye+18), Kuzularla Saklambaç (Hikaye+9), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye+9) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye+9) adlı kitapların yazarı.

Söyleşiler

Ahmet Örs ile 35C Romanı Çerçevesinde Söyleştik: İnsan Haddini Ne Kadar Aşabilir?

Yayınlanma:

-

Ahmet Örs’ün yeni kitabı 35C romanı üzerine kendisiyle söyleşi yaptık.

Soruları romandan alıntılar üzerine oluşturdum. Bu alıntılardaki fikirlerin roman kahramanlarından ziyade yazarın kendisine ait olduğu kabulüyle hareket ettim.

“İşte sizden çocuklar, derdi öğretmeni ortaokuldayken, bir fotokopi gibi olmanızı, anlattığım her şeyi aynen yazılı kağıdına geçirmenizi istiyorum.

Anladı ki o zaman Sinan, bu fotokopi sadece bir makine değildir. Bambaşka zihniyettir. Cevat amcası fotokopiye lanet eden nutuk çekmişti. Sinan alelacele elinde ders notlarıyla fotokopi çektirmesi gerektiğinden bahsettiğinde. Fotokopi, demişti Cevat amcası, bu çağın lanetidir. Emeksizliğin, tefekkürsüzlüğün sembolüdür. Teknolojiden, sahte üretimden girip feylesoflardan çıkmış, düşüncenin namusundan dem vurmuş…”

Teknolojik üstünlüğü elinde tutan müstekbirlere karşı öğrenilmiş çaresizlik, peşinen yenilgiyi kabul etme hâkim olabiliyor. Bu hususun “gayba iman” ile ilişkisini göz önünde bulundurarak teknolojiye bakışımız nasıl olmalı?

Teknoloji aracılığıyla insan sahte tanrısallık iddiasını sürdürmek istiyor, bu açık. Teknolojinin geleneksel teknik usûllerinden bambaşka bir şey olduğu ehlinin malumudur. Şimdi bundan bahsederken aklıma Challenger Uzay Mekiği geldi. 28 Ocak 1986’da infilak etmişti. Haberlerden takip etmiştik. Köydeki insanlar bile bunu izah etmekte zorlanıyordu. Üstün bir güç olarak NASA’nın, ABD’nin teknolojisi nasıl böyle bir sona teslim olabilir? Tabii olan olmuştu. Bu meseleyi durup durup hatırlamamın temel gerekçesi uzay mekiğinin adıdır. Challenger, meydan okuyucu anlamına geliyor. İnsan, âlemlere ne kadar meydan okuyabilir? Haddini ne kadar aşabilir?

35C’deki teknoloji bahsi bu çerçevede, bu zihniyet dolayımında şekillendi. Fotokopi makinesinden uzay mekiğine kadar tanrısal edimleri taklit etmek ve en nihayetinde onu aşmak modern-kapitalist uygarlığın temel hedefi idi. Öte yandan biz de teknolojinin tanrısallık iddialarının büyük bir sürat kazandığı dönemlerin çocuğuyuz yani pek çok şey biz yaşarken oldu ve olmakta.

Tam bu noktada sizin sorunuzun bel kemiğini oluşturan hususa geliyoruz sanırım: İnsan, sahte tanrısallık iddialarına, o meydan okumaya teslim olacak mı yoksa âlemlerin Rabbine teslim olan bir gayba imanla hakikate yaslanan bir meydan okumayı kendi icra edebilecek mi? ABD-İsrail’in İran saldırısı, teknolojinin yeni savaş ve süreçlerdeki hayret kesbedici görünümleri tartıştığımız meselenin ehemmiyetini tekrar ortaya koymuştur. “Ebabil, attığın zaman sen atmadın Allah attı, Rabbimizin üç bin melek ile mü’minlere yardım ettiği” gibi Kur’ânî beyanlara iman, kapışmayı başka bir evreye taşımaktadır.

Yeryüzünü alabildiğine ifsat eden ve ölümsüzlüğü hedefleyerek mutlak tanrısallığı devralmak isteyen transhümanist meydan okuma bu arzuyu ilk insandan bugüne epeyce somutlasa da gayba iman mevzuunda kaçınılmaz olarak bir çıkmaza saplanacak ve Challenger mukadderatına teslim olacaktır. Bütün bu ifsat sürecinden radikal bir hicret bizim için şu aşamada tek seçenek olarak duruyor, diyerek cevabımı tamamlayayım.

61. sayfada dil üzerine şöyle cümleler mevcut: “Yabancı sözcük kullanmayalım. Yabancı sözcük yoktur. Bütün diller Allah’ın ayetleridir.

Dilini yaban eylemek insana yazık etmektir. Diller tanış olunsun diye var edilmişlerdir.”

47. sayfada Canan üzerinden Ali Bulaç’ın “Dil meselesi din meselesi değildir.” tezine sahip çıkılıyor. Devamında da siyasi dilin, dil inşasının geçiştirilebilecek bir mesele olmadığı ekleniyor.

Dil meselesi hangi hâllerde din meselesi olarak değerlendirilebilir?

Geçiştirilemeyecek olan siyasi dile, dil inşasına söylem diyelim. Bu söylemle maddî gerçeklik arasında kopukluk var mı?

İçerisinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyor muyuz? En azından bir kısım müslümanlar olarak diyelim.

Ali Bulaç’ın Düşünce dergisinde kullanılan Türkçeye itiraz edenlere verdiği bir cevaptı bu ve meselenin özüne gelmekten sakınan ya da o bilinci fark edemeyenleri tenkit ediyordu yoksa sizin de çok isabetlice belirttiğiniz gibi “siyasal dil/söylem” bizim için doğrudan dinî bir meseledir.

İdeolojik hatların dili/söylemi ile her zaman maddî gerçeklikle arasında bir gerilim olur. Esasen bu, olmalıdır çünkü o ideolojik hat, bir dönüşümü hedefler. Vahyin, indiği Mekke müşrik toplumunda yaptığı gibi hayatı, insanı, kelimeleri, kavramları, davranışları yeniden tanımlar. Bu yeni hamlenin bir gerilim oluşturması kaçınılmazdır. Muhataplardan bu süreçte birtakım itirazların yükselmesine elbette şaşırmamak gerekir. Bütün her şeyin yapıbozumuna uğradığı bir süreçte büyük bir alt üst oluş yaşanacaktır tabii!

Üretilen söylemin, bu söylemin ana unsurlarından olan dilin varlığı, kullandığınız ifadeyle somut durumu karşılayıp karşılayamadığı onun düşünsel, ideolojik, vahyî yeterliliği ile ilgili olsa gerektir. Son sırada saydığım vahiy, genel geçer bir alımlanışa mazhar olmayabilir, varsın olsun! Bizim durduğumuz yerde en merkezî kavram olduğu için oradan ilerleyelim: Bu zeminlerin muhatap olunan gerçekliği karşılayıp karşılayamamasının insanî cehde bağlı olduğunu tespit etmek muhtemel hayal kırıklıklarının önüne geçmek bakımından son derece hayâtîdir, diye düşünüyorum. Üzerimizde taşıdığımız tarihsel birikimler ve yükler eşgüdümlü etkilerde bulunabiliyorlar. Bunların yanı sıra modern bakiye, entelektüel cehdin sorumluluklarını alabildiğine genişletmiştir. İşte tam burada sizin sorunuza “Evet, içinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyoruz!” diye cevap veremiyoruz elbette lâkin sanatın, ilmin ve farklı eyleyişlerin arayıcılığı ile yol almaktan geri durmama dikkatiyle daha olumlu cevaplar üretmeye gayret ediyoruz diyebilirim.

“Biz Zülkarneyn kıssasıyla biçimledik siyaset felsefemizi canım. Medine sözleşmesiyle. Temel hedefin zulmü parçalamak. Nerede olursa olsun. Sonra insanı serbest bırakmak. Hayatı. Tabiatı. Yazıktır bunlara. Neden tasallut edilesidirler.”

Zülkarneyn kıssası ile Medine sözleşmesinden nasıl bir siyaset felsefesi çıkarabiliriz?

Zülkarneyn kıssası tabiri caizse gadre uğramış bir kıssadır. Zülkarneyn peygamber ve kıssası, mitoloji heveslerine kurban edilmiştir. Hâlbuki öncü mü’minlerin yeryüzündeki rolünü pek güzel bir şekilde örnekleyerek izah eder. Romandan yaptığınız alıntı aslında Zülkarneyn peygamberin misyonunu özetliyor: temel hedef zulmü parçalamak! Ötesini insana, insanların şûrâlarına bırakmak gerekir. Bağlantılı olarak sorduğunuz Medine Sözleşmesi de bu şûrâların oluşumuna dair harika bir misal ve modeldir.

Kur’an’daki kıssaların siyaset felsefesi bağlamında çok güçlü anlatılar olduğunu, okuyan herkes görebilir ancak bir önceki sorunuzla da bağlantılı bir durum var burada: Söylem üretmenin gerek ve yeter şartları ihmal edilince olması gereken neticeler hâsıl olmuyor maalesef. Peygamberlerin “düzen bozucu” rolleri, yeryüzünde sınır tanımayan direniş modelleri, şûrâlar oluşturma örneklikleri siyaset felsefesi bahsinde çarpıcı paradigmatik pratikleri hayranlık uyandırıcıdır lâkin müslümanlar ağırlıklı olarak ya egemen yorumun tarihsel pratiğine ya da entelektüel ilginin yöneldiği Batı düşüncesine demir atmış durumdadır.

“İnsanlık neoliberal faşizme direniyor. Ne pankarttı o öyle. Hem de Gaziosmanpaşa bulvarında, Tokat’ta. Bilirsin o zaman literatür yeni, müktesebat sınırlıydı bu bahiste.”

“Neoliberal faşizm”i nasıl açıklayabiliriz?

Neoliberal faşizm, bizzat tanık olduğumuz bir kötülük biçimi! Hani, “Yaşayarak öğrenmek en etkili öğrenme modelidir.” derler ya, biz de bu etkiye derinlemesine maruz kaldık doğrusu, kalanlara da şahit olduk. Öyle görünüyor ki tanıklığımız devam edecek.

Neoliberalizmi, kapitalist sömürünün gözü dönmüş biçimi olarak tarif ediyorum. Şu anda sermayenin önündeki bütün engellerin kaldırılarak Anadolu’nun her bir noktasının talan edilerek yağmalanması, bu tabirin en iyi izahıdır. Sermayenin önünde hiçbir engel yoktur artık hatta devlet, egemen siyaset kolluk ve yargı imkânlarıyla onun yol açıcısıdır.

Dünya genelinde de durum bundan farklı değil elbette! Pratik birebir örtüşüyor. Şimdilerde pek çok siyasal figürün diline doladığı bir hurafe var: uluslararası hukuk! Bu terane, eğer sermayenin iştihasının önünde bir engel idiyse bile ona hiç uyulmadı ya da uyuluyormuş gibi yapıldı en fazla! Ayak bağı olarak görülünce de tümden iptal edildi.

Karadeniz’in güzelim dereleri, dağları, tepeleri; Ege’nin zeytinlikleri, ormanları nasıl “zor”a dayanarak talana açılıyorsa Hürmüz boğazı da Caracas da Gazze de aynı imkân ve araçlarla talana açılıyor. İçeride polis ve jandarmanın copu, biber gazı yargıyla birlikte talana kol kanat geriyorsa egemen dünya düzeni de bu zoru NATO’su, devâsâ donanma ve uçak filolarıyla yapıyor. Yetmiyor siyasal “zor” ve propagandatif “zor” biçimleri devreye girerek sürece eşlik ediyor. Neoliberal faşizm budur. İnsanlık, bu örgütlü kötülüğe nasıl karşı duracağına gecikmeden karar vermeli.

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Hamza Er: “Vicdanın yankısı sınır tanımaz”

Yayınlanma:

-

Yazar Hamza Er’le, Ketebe Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı “Siz Dünyayı Affeder miydiniz?” – Rachel Corrie ile Esma Biltaci’nin Hikâyesi- üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Rachel Corrie ile Esma Biltaci… Kitabınızın bu iki ana karakterini hiç duymamış okurlar için ikişer cümleyle tanıtmanızı istesem ne dersiniz?

Rachel Corrie, dünyanın karanlığa karşı sessiz ve ilgisiz tavrına Batı’dan yükselen güçlü ve tesirli bir itirazdı. İnsanlık onunla yeniden çok önemli bir hissi, duyguyu yani vicdanı hatırlamış oldu.

Esma Biltaci ise hayırlı bir ömürdü. Onun ömrü katillerinin ömründen çok daha uzun ve bereketliydi görebilenler için… Esma hayatını değil, inancını ve ideallerini korumaya çalışan, daima iyiliğin ve adaletin peşinde koşan bir kalbe sahipti. O da bizlere hayatın geçiciliğini, Allah için yaşamanın ve O’nun uğrunda ölmenin eşsiz güzelliğini hatırlatmıştı.

İkisi de farklı zaman diliminde, farklı coğrafyalarda yaşayıp ama aslında aynı sözü söylemişlerdi: “İnsan olmak, hissedebilmek ve haksızlığa karşı susmamak demektir.”

 

Her iki ismi de tanıyanlar varsa da yan yana getirenler bir hayli azdır diye tahmin ediyorum. Nedir bu iki insanı birlikte anmanızı ve anlatmanızı mümkün ve gerekli kılan?

Rachel ile Esma, tanık oldukları adaletsizlikleri, haksızlıkları derinden sorgulayan vicdan sahipleriydi. Küçük yaşlardan itibaren çevreye, ötelenmiş insanlara ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan kötülüklere karşı saf bir bilinç ve duyarlılık geliştirmişlerdi. Rachel ve Esma’nın bizleri konfor alanlarımızdan çıkmaya davet eden çağrısını kalıcı kılmak, benim için bir zorunluluktu artık.

İkisi de genç, ikisi de duyarlıydı. Küçük yaşlarından itibaren soruyor, sorguluyorlardı. Gençlik için konuşulan, “konforuna düşkün, miskin, aklı havada” kalıplarını yıkan hayatları vardı. Eğer bugünü kaybedilmiş olarak görüyor ve de geleceği sağlıklı bir şekilde inşa etmek istiyorsak, günümüz gençlerinin önüne kendi çağlarına ait örnekleri koymamız gerekmekteydi.

Farklı iki kıtada yaşayan bu iki insanı bir araya getiren en güçlü bağın “Vicdan” olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın ortak dili olan vicdan, zamanı ve mekânı aşarak bu iki genci aynı sayfalarda buluşturmuş oldu.

Kitabınız, gençliğinin baharında hayattan kopartılan bu insanları anlatmaya başlarken önsözden bile önce annelerine bırakıyor sözü. Anneliğin baş tacı edildiği duygusunu verdi bana bu tercihiniz. Bu yönüyle bir “Anneler ve Kızları” kitabı diyebilir miyiz bu çalışma için?

Evlat acısı zor olandır. Hele bu evlatlar Rachel ve Esma gibiyse bu acıyı unutmak daha da zorlaşır. Bu sebeple kitaba bu iki gencin annelerinin sözleriyle başlamayı gereklilik gördüm. “Vefa”, “hürmet”, nasıl tanımlarsanız tanımlayın ama olmazsa olmaz bir başlangıçla kitaba giriş yapmamız şarttı.

Anne sesi, dünyadaki en evrensel dildir; acının da duasının da merkezidir.  Yeryüzünde işgal, savaş, terör ya da darbe hangi isimle karşımıza çıkarsa çıksın, en derin yarayı hep anneler taşır; ben o yaranın sesine kulak vermek istedim.

Ama kitabımıza “Anneler ve Kızları” gibi bir tanımlamayı yapamam, hatta yapmak istemem. Kitabımızın kahramanları iki genç kız farkındayım… Fakat ben onların temsil ettiği değerler üzerinden bir okuma yapılmasını daha gerekli görüyorum. Kitabımızın üçüncü bölümünde, “ilk değillerdi, son da olmadılar” başlığı altında Gazze’de vicdanın temsilcisi olan gazetecilerden, doktorlardan bahsettim. Kitabımızı okurken, erkek, kadın, genç, genç üstü tüm kesimler bir muhasebeye yönelmeli… Kendi hayatlarımızda yapabildiklerimizi, yapmaya gücümüz yeterken yapmadıklarımızı değerlendirmeliyiz.

 

Annesi, Rachel’le ilgili konuşurken, “onun temsil ettiği değerler hâlen yaşamakta” demişti. Bu değerlerin yaşatıldığının ve Filistinlilerin 22 yıl önce ölen bir Amerikalı kızı unutmadıklarının, varsa göstergeleri nelerdir sizce?

Rachel Corrie, Filistinliler için artık sadece bir isim değil, bir sembol. Onun bıraktığı vicdan mirası, Filistin’de sembol hâline geldi.

Gazze’de doğan çocuklara hâlâ onun adı veriliyor; duvarlarda yüzü, dillerde duası var. Filistinli anneler çocuklarına Rachel’in cesaretini, insanlığına duyduğu inancı anlatıyor. İşgalci İsrail ordusunun onu bir buldozerle katletmesinin üzerinden 22 yıl geçti. Ama Rachel’in hikâyesi hâlâ o sokaklarda, enkazlar arasında yankılanıyor.

7 Ekim’den sonra yaşanan soykırıma asla boyun eğmeyen, diz çökmeyen Gazze halkının gözlerine ve sözlerine bakınca, görev yerlerini ne pahasına olursa olsun terk etmeyen gazetecileri, doktorları görünce, Rachel’in temsil ettiği değerlerin Gazze’de halen dipdiri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kitabın son başlığı: “Doğu, Batı ve Vicdan”. Bu başlık Aliya İzzetbegoviç’in “Doğu Batı Arasında İslam”ını çağrıştırıyor. Bu son bölümü Nurettin Topçu’nun “Vicdan, Allah’ın kalbimizdeki sesidir” sözüyle başlatıyorsunuz. Sizce vicdan Doğu-Batı arasında ve insan ile İslam arasında yıkılmaz köprüler kurmaya muktedir midir?

Evet, kesinlikle. Çünkü vicdan, insanın içindeki en saf tanıklıktır; kültürlerin, coğrafyaların, ideolojilerin ötesinde bir hakikat duygusudur.

Doğu’nun hikmetini de, Batı’nın sorgulayıcılığını da içine alır; her ikisini de insanın kalbinde buluşturur.
Nurettin Topçu’nun sözüyle ifade edecek olursak: vicdan, kalpte konuşan Allah’ın sesidir; dolayısıyla o sesin yankısı sınır tanımaz.

Bugün insan ile inanç arasındaki en sağlam köprü, hâlâ bu sessiz iç sestir. Eğer vicdan ölmezse, Doğu da Batı da birbirine yabancı kalmaz ve  insan, insana yeniden yaklaşabilir.

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Eyyüp Bozkurt: Yeryüzünün Lanetlilerini Pek Düşünen Yok!

Yayınlanma:

-

Cezaevi ziyaretlerimizden birinde kendisiyle tanıdığım Eyyüp Bozkurt ile 25 yıllık mahpusluğun ardından yayınlanan ilk kitabı ‘İçerden Sesler’i konuştuk. Okurları bu seslere kulak vermeye çağırıyoruz. Çeyrek yüzyılda bizzat damla damla dolup kitaba taşmış sesler bunlar. Kurgu değil, ağır gerçekler. 

Dile kolay, tam 25 yılınızı mahpus olarak geçirdiniz. İnsanın uzunca bir süre küçücük bir alanda tecrit edilerek kapatılmasının bir cezalandırma yöntemi olarak mahiyeti pek sorgulanmıyor. Siz bu mesele hakkında ne düşünüyorsunuz?

TECRİT Arapça bir tabir ve en geniş anlamıyla “soyutlama” demektir. Soymak, soyutlamak, ayırmak, arıtmak vb. anlamlara gelen fiil kökünden türeme bir isimdir… Mahpushanede genel yatar durumunu ifade etmez tecrit. Yine sakin sayısı üç, beş, yedi kişi beraber kalınan bir koğuş ortamı, yanı sıra mahpusun kendi isteğiyle bir hücrede veya bir odada tek kalması “tecrit” tabir olunmaz. Tecritten murat bir mahpusun, diğerlerinden ayrı ve tek başına ve bir tür ceza olarak tutulmasıdır. Bu, cezaevi içinde ayrı bir ceza uygulaması gibidir. Genel cezanın yanı sıra, bazen mahpus için, işte cezasının şu kadar ayının/gününün hücrede/tecritte geçirilmesi karara bağlanır…

Tabi normal özgür dünyadan ve tüm nimetlerinden soyutlanıp cezaevi denilen bir kapalı mekânda tutulmak da, dışarıda kalan dünyaya/hayata karşın tecrit olarak adlandırılabilir. Sorunuzda kast olunan anlam bu, zannediyorum… Tecrit veya mahpusluk görünür bir duvarın ötesinde kurulan küçük ve kapalı bir dünyanın içine kapatılmışlık halidir. Güvenlik ve disiplin gerekçeleriyle tesis olunan bu sistematikte cezalandırma, mahpusun zaman algısını, her tür ilişkilerini ve ruhsal bütünlüğünü kemiren ve bozan bir törpüye dönüşür. Uzun yıllara yayılan cezalandırmada kitapta detaylarına giremediğim ve doğrusu dile getirmesi kolay da olmayan nice sorunlar söz konusu.

Mahpus kendi iç sesinin ve düşüncelerinin tekrar eden yankılarıyla bir tür içsel yoğunluğa ve yorgunluğa girer. Uyku bozuklukları, türlü katmanlı anksiyete ve duygusal donukluk tabir edebileceğim mahpuslara has durum… Bu yan etkiler cezalandırmanın amaçladığı “düzeltme ve ıslah”  fonksiyonunu zayıflatır. Zira zihinsel ve duygusal bütünlüğü bozulan mahpus çalışma, empati ve topluma katılım ve uyum kapasitesinde ciddi sıkıntılar yaşayacaktır.

Evet, kuşkusuz hapis/tutukluluk bir insanın hayat akışında çok ciddi bir durum değişikliğini ifade eder. Normal hayatın bir parçası gibi dursa da cezaevleri, mahpusluk dışarıdaki hayatın hiçbir haline ve vetiresine yerleştirilebilecek veya gündelik hayattan herhangi bir durum ile mukayese edilebilecek bir tecrübe değildir. Ez cümle anlatıda bu müstesna mekânın nasıl bir yer olduğunu resmetmeye ve mahpusluğun yalın ve canlı bir tasvirini yapmaya çalıştım…

Savcı, hâkim, polis, karakol, mağdur ailesi ve yakınları, suçlu ve mahpuslar… Hukukçular, düşünürler ve yöneticiler… Olguların algılanmasına nerden baktığımıza bağlı olarak farklı değerlendirmelerde bulunmamız anlaşılır bir durum. Benim açımdan tecrübe ile sabit olan, uzun yıllara yayılan kapatılmanın çok ağır ve elim bir cezalandırma yöntemi olduğudur.

Burada cezanızı sadece siz çekmiyorsunuz; cezanız şahsınıza kesilmiştir, lakin sizinle beraber başta aileniz olmak üzere cümle yakınlarınız enva-i tür ceza çekmektedir. Mağdurlar açısından bakınca cezalar az bulunur. Yürütme erki ve yargının kalemiyle dile gelen şunca yıl hapis, onlar tarafından cidden idrak edilen bir hakikat midir, emin değilim. Bir hâkim, savcı veya komiser hatta adalet bakanı 15-20 yıl tek parça yatmanın nice bir yatış/ batış olduğunu elbette ki bilemez. Bunu, dışarıdaki hiçbir insan hakkıyla idrak edemez.

Bir sebepten içeriye misafir olan polis, hâkim, yüksek yargı mensubu vs. zatlarla bu konuyu konuştum. “Mahpusluk bildiğimiz bir şey değilmiş ve essahtan da çok zormuş”. Ortak dedikleri bu. Mahpusluğu bir süre idrak edebilseler, mağdur ailelerinin bile “suçlular” için bu denli uzun ve ağır cezaları, kullara reva görebileceğini zannetmiyorum… Burada ciddi bir problemimiz ortaya çıkıyor: Artan suçlar ve cezaların suçları önlemede yetersiz kalışı ve habire değiştirilen ceza ve infaz yasaları… Büyüyerek devam eden sorun.

Meri sistemde umulan yararlar ile varılan sonuçlar arasında geniş bir mesafe var. Ve bu mesafe kapanacağını umabileceğimiz bir seyirde gitmiyor maalesef… Cezanın mahpusta yaptığı fizik ve psikolojik yıkımlar ceza sonrası hayatını idame ettirebilmesini ve topluma bırakınız faydalı bir birey olarak katılımını, kör topal bir yol yürüyebilmesine bile imkân bırakmamakta.

Uzun metraj mahpuslukta evli veya bekâr – durum farkı elbette ki var- her halükarda ailelerinizle aranıza çeşitli dozlarda mesafelerin girdiğini görürsünüz. Kaldı ki tanışlar ve toplum ile… Yaşanan değişim, araya giren fasıla, oluşan boşluklar, almanız gereken yollar git git kapanabilecek bir süre(ç) değildir!

Uzun dönem hapislik sadece mahpusu değil, onun ailesini ve çevresini de yaralar. Zamanın hükmüyle aile bağları zayıflamıştır. Dışarıya çıkan mahpus “yabancılaşmış” biridir, biraz yabanidir de. İşbu yabanilik ve hırpanilikte iş bulmak, ev yuva kurmak, sosyal güven tesis etmek, sıradan ve normal bir gündelik hayat yaşayabilmek, evet itiraf etmeli ki çok zordu-r!

2001 öncesi dönemi de sonrasındaki F Tipi “Yüksek Güvenlikli” cezaevi sürecini de içeriden biri olarak yaşama, gözlemleme imkânınız oldu. Kısaca en temel farklılık neler? Hangisi daha insanca?

Yaygın kanaatin aksine F Tipi cezaevleri fizik şartlar itibarıyla diğerlerinden daha kötü değil… 2001 yılı ülkedeki cezaevleri tarihinde bir dönem değişikliğini ifade eder mahpuslar ve yakınlarının gözüyle süreç başkadır, devlet açısından hikâye daha başka… Genel anlamda rahatlık belki gevşeklik ve yer yer laçkalık vardı. Sayım ve arama yapılmayan/yapılamayan koğuşlardan tutun içeriye hemen hemen her şeyin çok büyük zahmetler ve bedel gerektirmeden girebildiği bir dönemden bir çiğ yumurtanın bile kodese dahlinin neredeyse imkânsız kılındığı bir vasata geçiş, hatırlarsınız belki kolay olmadı. Yapılan operasyonlar kanlı oldu ve nice bedeller ödendi… Ama devlet neye mal olursa olsun gözünü karartmıştı. Geçiş süreci bir hayli sancılı ve zor olduysa da zamanla devlet açısından taşlar yerine oturdu sayılır ve F Tipi dediğimiz sistem yeni yapılan T ve L Tiplerinde aynı paralelde oturtulmaya çalışıldı. Eski dönem cezaevleri de, artık ne kadar olabildiyse…

Güvenlik ve disiplin öncelikli bu sistemde ülkedeki ekonomik kalkınmaya denk gelen yıllarda bazı iyileştirmeler de görülür. Sağlık hizmetlerinden bu dönemde mahpuslar da daha sağlıklı yararlanır olduk, örneğin. Binalar daha temiz, odalardaki sayı azlığına bağlı olarak genel ve bulaşıcı hastalıklarda önemli oranda azalmaya sebep oldu.

Kalabalık ve rahat ortam ve mekândan çok daha az kişiyle görüşme ve irtibatın olduğu yeni süreçte mahpuslar en geniş anlamda son derece olumsuz etkilendiler, diyebilirim…

Zamanla alışılmayan ve ünsiyet kurulmayan durum yok, insan isminin ünsiyet ile aynı kökten geldiğini söyleyen dilciler de var. Rahat demler ve dönemler geride kalınca mecbur alışıyorsun veya alışmaya çalışıyorsun. Doğrusu F Tiplerinde mahpusun dûçar kılındığı mahrumiyetler haber bültenlerine konu olan bazı trajikomik haller uzun uzadıya anlatılabilir ama yeri değil…

Hangisi daha insanca sualinize gelince, insanca olan bir cezaevi sistemi yoktur! “İNSAN” unsuru çok önemli; iyi bir idareci ve ekiple en sıkı uygulamasıyla maruf bir F Tipi cezaevinde mahpuslar daha insanca hissedebilirler. Bu, zor ve masraflı bir şey asla değildir. Üç beş jest insanca hissetmeye kâfi gelebilir. Diğer yandan doksanlı yıllarda sözüm ona en rahat dönemlerde herifin teki yönetici veya savcı olarak neyse kuruma gelir ve tabirimi mazur görün hayatı çekilmez kılıp ortamın içine edebilir. Muhtemelen bu olgu her kurumda gözlemlenebilecek bir durumdur. Ama totalde F Tipi sistemde ve yeni süreçte mahpuslar daha edilgen baskılanmış, tecritleri arttırılmış durumda iken devlet/memur olaya daha hâkim gibidir.

Bir insan ömrü için çok uzun süreler hapiste kaldınız. Çıktıktan sonra karıştığınız hayata dair şaşkınlıklarınız, hayret ve hayal kırıklıklarınız nelerdi?

Cezaevinde dış hayattan izole edilen mahpuslar geride bıraktıkları hayatı hasbelkader takip edebiliyorlar. Aile avukat ziyaretleri ile sınırlı bilgiler alınabilmekte, gazete ve TV sayesinde de aktüel gündemi takip etmek mümkün. Yıllar yılı düzenli olarak şu kadar gazeteyi, köşe yazarını, siyasiyi vs takip edince hangi zat yazısına nasıl giriş yapacak, nereye getirecek ve nasıl bağlayacak…  O yazı önceden elinizden geçmiş gibi hisseder duruma geliyorsunuz. Hakeza, siyasi aktörlerin konuşmaları da… Fakat zamanın hükmüyle belli bir aşamadan sonra takip devam etse de ilginizin azaldığını görüyorsunuz. Dışarının da sizden usul usul uzaklaştığını… His ve zaman olarak.

Dert-dava sahibi mahpusların durumu ile adli nedenlerle yatan çoğunluk mahpusların halleri çok farklı. İlk grubu oluşturan “siyasi” suçlular genel anlamda daha rahat yatmakta, zamanları daha verimli geçmekte ve daha düzenli bir yaşamları olduğu için her anlamda daha sağlıklı kalabilmekteler… İnsanı en çok ayakta ve diri tutan şey, uğruna can, mal ve ömür koyduğu davası ve mücadelesidir.

Süregiden bir hareketin/davanın devinimi ve soluk alışı içeriyi de adeta canlı tutar. Gözünüz ve kalbiniz bu anlamda dışarıdadır. Böyle olduğundan dolayıdır ki bir gün “O GÜN” gelir de tekrar nasip olursa özgürlük, “nerde kalmıştık dostlar!” heyecanı ve coşkusuyla bir ömür yatılır. Olsa üç ömür de yatılır. Bu, hem çok güçlü bir umut ve motivasyondur hem de en geniş anlamıyla siyasi suçların hem bedenleri hem de ruhları için tiryaktır…

İnsan olarak aileniz akrabanız, doğup büyüdüğünüz şehir çevreniz vs için oluşan hissiyatı az çok tahmin edersiniz. GURBET ile benzerdir, şu farkla ki, tadı kıvamı çok daha koyu bir gurbettir, mahpusların yaşadığı.

Mahpus için iki olgu var oldu; dışarıda geride bıraktığı davası-kavgası ve beşer olarak hasretini yaşadığı şehir ve ayrı düştüğü ailesi. Yıllar yılı Batman’ı rüyamda gördüm. Bir insan doğup büyüdüğü şehri kaç defa görür ki rüyasında! Mahpus için, müebbet hapis yatan biri için sayılar bir dönem sonra anlamını yitirmekte. Sadece koyu, ince bir sızı duyarsınız oranızda, acır durur. Rüyasını daha görmeseniz de, ağrısı sürer.

Açık ziyaretlerde aileme -ki aynı zamanda aynı davanın çilesini beraber çekmişiz- arkadaşlarımı çok sormaklıktan inceden fırça yediğimi anımsadım şimdi. Kaç zaman sonra gelmişiz, yarım saatimiz var, şu dar vakitte de “o, bu ne yapıyor”u soruyorsun!

İçinden geldiğim gelenek, dünleri bugünleri adına sevdiğim bir tabir olmasa da yaygın kabul gördüğü için kullanabilirim, İSLAMCILIK denilen kulvardaki yapıların, cemaatlerin hikâyelerinin adam akıllı yazılmamış olması çok ciddi bir eksikliğimiz ve belki ayıbımız olarak orta yerde duruyor. Sadece hikâyeleri değil, çok yönlü özeleştiri de elzemdir. Bizim İslamcı müktesebatımız neden bir arpa boyu yol alamadı/alamıyor, dindar halk kitlelerine ulaşamıyor ve açılamıyoruz? Ve talaşı ortaya koyduğu üründen kat be kat fazla olan kabiliyet yoksunu marangoz gibi, insan hurdalığımızdaki bereketin sebepleri ne ola!

Bu iki veçheli manzarayı güzel sualinize cevap bağlamında girizgâh olsun diye çizmeye çalıştım. Bir beşer olarak gurbetlik bitip de memlekete dönmek itibariyle yaşananlar ve davasına, arkadaşlarına kavuşacak olmanın heyecanıyla yanıp tutuşan mahpus.

İlkinden başlayacak olursam; memleketteki büyümenin artan bolluğun şehirlerde yoğunlaşan nüfusun teknolojide yaşanan akıl almaz hız ve seviyenin teorik bilgi düzeyinde farkındaydık. Tabi içine adım atıp çıplak gözle görmek bambaşka oldu.

Batman’ın rüyasını görüp durdum, lakin özgürlüğün ilk ayları İstanbul’da geçti. Eski halini bilmediğim devasa İstanbul çok kalabalık geldi bana. Ve yorucu ve her anlamda yorucu… Gecenin bir vakti cezaevinden dışarıya adım attık. Aile ve arkadaşlar araçlarla bekliyordu. Hızlı bir kucaklaşma faslından sonra Bolu’dan yola koyulduk. Bir an önce bunları evlerine ulaştıralım hali vardı. Akşam/gece vakti serbest adım atmak inanılmaz bir duyguydu. Bir tesiste tenhaya çekilip bir başıma biraz yürüdüm. Yanaklara süzülen gözyaşlarının sebebi hangi hissiyattı, tarif etmek kolay değil. Ama yoğun ve çok güçlü bir histi bunu söyleyebilirim.

O gece ve takip eden günlerde aile akrabalardaki ve yine yüz yüze görüşmelerde olsun, gelen telefon aramalarında olsun dava arkadaşlarımdaki büyük sevinci vurgulamalıyım. Üzerimdeki gözlerin ne gördüğü kadar neler arandığı da dikkatimi çekti. Sadece antika bir malzemeye bakar gibi değil ne halde olduğumuzu gözlemek, çözümlemek isteyen nazarlardan, nasıl desem, biraz sıkıldığımı da hatırlıyorum.

Üzerimdeki yabanilik de bu nazarlara biraz neden olmuş olabilir, bilemiyorum. Bizim için yeni bir dizi şey karşısındaki cahilliğimiz hemen gün yüzüne çıkıverdi. Önümüzde duran ‘şu binaya nasıl girilir’den tutunuz, açık araba bagaj kapısını kapatmak için nereye dokunmak gerektiğine kadar… Çok şey öğrenmek gerekliydi ve hâlâ gerekli.

Yol yürümek, uzun uzun yürümek güzeldi ve fakat garipti ve yer yer tedirginlik hissi verdiğini söyleyebilirim. Büyük şehirin kalabalığı ve gürültüsü yoruyordu mahpusu…

İlk haftalar yoğun “geçmiş olsun” trafiği ile geçti. Gitmeler gelmeler, arada biraz gezmeler de oldu. Boğazda tekne turu, Adalar’da gezinti. Yaptığımız birkaç teşekkür ziyareti.

Mizacen durgun biriyim ve de sessiz. Mahpusluk kelamdaki kelimelerimi bir hayli de azaltmıştır. Buna ilaveten uzun yol mahpusunda mukadder olan genel konuşma güçlüğü ve konuşurken kelime aranma. Bu sıkıntıyı biraz bekliyordum, lakin vaka beklentimden daha güçlü çıktı. Altıncı yılımız ve konuşmak benim için hala kolay bir şey değil.

Ramazan’da tahliye olmuştuk, dışarıda idrak edilen sahur ve iftar… ALLAH’A HAMD OLSUN! Ve bayram namazı… Camide tekbir sesleri yükselince o an yadıma içeride geçen bayramlar geldi ve geride bıraktığımız, umutla özgürlük yolu gözleyen mahpus dostlar. Sarsıldım, baya sarsıldım!

O ilk günlerde bir iftar davetinde on on beş kişi varız… Çoğu eskiden tanıdığım bildiğim arkadaşlar, birkaç da gıyaben bildiklerim. Merhabalar, hal hatır sormalar derken, bende muazzam bir zihni faaliyet başladı. Farklı illerden arkadaşlarla tanıştığım zamanlardan, arada yaşananlardan, o dönem konuştuklarımızdan hatıra heybemde ne varsa adeta hepsi dörtnala zihnimde cirit atıyordu. Ve bir yorgunluk geldi ki bana gayri ihtiyari gözlerim kapanıyor. Direniyorum, ama ne mümkün! Küt, kafam önüme düştü! Yanımdakiler iftara yakın yorgunluğa yordular, ezana az kaldı filan dediler. Oysa benim zihin şalter atmıştı. Birden yığınla konu konuk, anı-hatırat zihne yüklenince ve zihin bunları takipte zorlanınca yan yatıvermişti!

Bu, cezaevinin bizden aldığı bir şey. Görünürde mental bir sıkıntı yok ancak yoğunluk olunca zihnin kapsama alanı ve hafızanın tutup kavrama mekanizmasında bize has bir atalet ve sakilliğin oluştuğunu gördüm. Normal hayata devamla birlikte, zamanla azalır, geçer mi bu sıkıntımız diye ummuştum. Ama öyle olmadı sayın seyirciler. Akli meleke yerinde dursa da, hafıza/kavrayıp tutma, nasıl desem yer yer biraz patinaj yapıyor sanki…

Abimlerde kalıyordum, gelen giden oluyordu. Bir gün yengemi mutfakta ağlarken gördüm, ama bir değişik ağlıyor. Hayrola yenge dedim, inşallah üzüntü ve yorgunluktan değildir. Yok, dedi, haylidir bu misafir yoğunluğu olmamıştı. Misafirin hiç eksik olmadığı Batman yıllarımız aklıma geldi, o demlerin sevinci ve heyecanıdır beni ağlatan…

Bir süre sonra yine bir akşam vakti Batman’a gitmek/girmek nasip oldu. Güçlü bir heyecan ve duygu durumu bekliyorum kendimde, ama o nevi bir heyecanı, bir ay kaldığım Batman’da pek hissetmedim. Sadece pek değişmeyen evimizin de olduğu cadde ve sokaklarda dolaşırken bir parça alabora durumu oldu. 7 yıl yol yürüdüğüm imam hatip lisesi civarında biraz duygulandım… Şehir insanla var, araya giren yıllar ortada pek bir “insan” unsuru bırakmayınca, aşina olmadığı yüzlerle dolu şehrinde dolaşırken ne hissedebilirdi mahpus!

Batman benim eski Batman’ım değil artık. İstanbul’da oturuyorum, burayla da çok bir aidiyet bağı kurabilmiş değilim. Bir tür yersizlik yurtsuzluk durumu mahpusun yaşadığı. Zamanla oturduğu Fatih ilçesiyle kısmi bir ünsiyet ve bağ kurmuş durumda. Diğer yerlerden Fatih’e avdet edince, mahallemize geldik hissiyatı bu, o kadar…

Derdimiz ve arkadaşlarımız bağlamında da birkaç değinide bulunmak isterim. Çıkışımızda bizleri bekleyen müşkülatları detaylı olarak öngöremesem de, hazırlıkta bulunmak gerektiğini, ziyaretime gelebilen dostlarla paylaşmıştım. Hayırlısıyla bir çıkın, sizin için her şey düşünülmüştür, müsterih olun, denildi… “ Her şey”in ez hülasa bir insanın mütevazı bir izdivaç masrafı ile mahdut olduğunu görmek mahpusu yaralamıştır. İş, eş arayışı vb. sorunlarla ferden göğüs germeleri, mahpusların kolay baş edebilecekleri sıkıntılar değildi-r. Hala evlen-e-meyen ve bir düzen tutturamayanlarımız bulunuyor ve derd-i maişetin en başat meselemiz oluşu buna mecbur ve mahkûm oluşumuz biraz hazindir.

Aile, akrabalar ve dahi arkadaşlarımızda gözlediğim “şimdi ne yapacaklar, nasıl yapacaklar, yapabilecekler mi” endişeleri, daha doğrusu, endişenin bu paranteze sıkışması canımı sıkmış ve acıtmıştır. Hali vakti hayli yerinde birkaç arkadaş nezdinde, bana uygun bir iş olmadığını öğrenmem sıkıntıdan öte benim için hayal kırıklığı oldu. Kullardan ne istenip neler beklenemeyeceğini acıyla öğrendim.

1994’te durmuştu takvimimiz. Hissen ve kalben 94 model olarak çıktık. Ve fakat dışarıda çok şeyin değiştiğini gördüm. Çok ziyade “bilgi!” ve BEN var ortalıkta. Herkes her şeyi biliyor maşallah! Dış satıhta sınırlı kalıp neredeyse hiçbir meselede öze taalluk eden bir dil ve üslup bulunmayan ortamlarda mahpus, garip ve yalnız hissetmekte. Herhangi bir hususta esasa dair çerçeve ve üslup çizmeye çalışıyorsunuz, fakat sözleriniz hazirunun dimağına ulaşmıyor. Başka bir evrenden kelam ediyorsunuz sanki. Hemen sığ, yüzeysel ve mutaassıp sulara dönülüyor…

Fakir de olsanız -ki eskiden yaygın olan fakirlikti ve çok az zenginimiz de azıcık zengindi- ahlakınız, koşturmanız ve varsa biraz bilginiz ile değer görüyordunuz… Hayal kırıklığı ve dehşetle gördüğüm bir şey ise şu: Değer ve itibarınız paranız kadar var! Paranız az ise veya yoksa pek bir değeriniz yok ve yoksunuz! Paranız çoksa, en iyi sizsiniz, özünde, af buyurun, hanzonun teki bile olsanız durum değişmez.

Koca koca adamların, okumuş güngörmüşlerin, yaşını başını almış kimi insanların, parasından başka dişe dokunur bir hususiyeti olmayan, belki gırla defosu bulunan sonradan görme insanlara karşı el pençe divan durmaları, izzet ve ihtiram göstermeleri mahpusun anlayabileceği ve de kaldırabileceği bir şey değildir.

Söylemek ile yapmak farklı şeyler. Yapmadığı bir şeyi yapmış gibi resmedip yaymak, yapacağım dediği şeyi ise yapmamak ve dahi “bunu demedim” deyip inkâr etmek… Mahpusun midesi bulanmıştır.

Meraklı bir ahali olduğumuz söylenemez. Yanı başımızdaki tarihsel anıtlara dönüp meraklı gözlerle bakmaz, inceleyip etüt etmeyiz. Genel ilgi bir yana, herif şunca yıl hapis yatmış, etraflı bir sohbet ile sorup anlamaya çalışayım; içeride ne yaptınız, ne yediniz, ne içtiniz… Sual edip öğrenmek isteyen olmadı desem abartmış olmam! Heybenizde ne var, dışarıyı nasıl buldunuz, ne hissediyorsunuz diye merak eden de pek yok. Tuhaf bir durum doğrusu. Sebebine dair oturmuş net bir kanaatim yok ve fakat insanların yanlarında yörelerinde çok görülmek istenmiyoruz izlenimi oluştu bende. Azatlıkta tanışıp içten ilgisini gördüğüm zatlar var, sağ olsunlar. Ama onca hukukunuz olan kimi insanlarla böyle/ bunca uzak oluş nasıl söyleyeyim, içimi acıtıyor!

“İçerden Sesler” adlı kitabınızı cezaevinde kaleme aldınız. Dışarı çıktıktan sonra cezaevine bakışınızda bir farklılık, yorum ve değerlendirme farkı oldu mu?

Mahpushane çok uzun yıllar geçse bile alışılamayan bir yer. ÖZGÜRLÜĞE ise yine nice zamanlar onsuz kalsanız da hemencecik uyum sağlarsınız. Değindiğim uyum ve ayakta kalma zorunlukları bir yana mahpusluk çok çabuk geride kalıyor. Ki dört duvar arasının kimi tortusu dursa da böylesine hızlı ve kolay geride kalması öngörülerim arasında yoktu. Mahpusluk ve anıları bir gölge gibi peşimden gelir gider zannediyordum, ama pek öyle olmadı. Mahpushaneye bakışımda bir değişiklik yok lakin “İçerden Sesler”i yazdıran ortam cezaeviydi. Yaşanmışlık olmadan o tecrübi bilgi ve hissiyatla yazmak, yazabilmek pek mümkün olmazdı.

Oradan, o şartlarda o kadar uzun süre kapalı kaldıktan sonra beden, bilhassa ruh sağlığınızı muhafaza edebilmeniz muazzam bir sabır ve direnç neticesi olmalı. Bir dava uğruna hapse atılanlar ( siyasi mahpuslar ) ile adli hükümlüler genel olarak nasıl tepki veriyorlar uzun kapatılma süreçlerine?

Dışardaki akranlarımızı görünce bedenen çok kötü durumda olmadığımıza dair kanaatim gelişti. Bazımızdaki kimi irili ufaklı rahatsızlıklar normal hayatta insanlarda görülebileceklerin çok fevkinde durumlar değil. Moral ve ruhsal açıdan yara berelerimiz elbette var, bazısı kendimize bazısı dışarıya dönük kimi kırgınlıklarımız ve hayal kırıklıklarımız da mevcut. Örselenmişlik, çok yönlü bir şekilde uzun dönem mahpusların sinesinde yer tutar.

Siyasi mahpuslar totalde adli suçlulardan daha uzun dönem yatageldiler. Çok uzun dönem hapis yatma olayı neredeyse siyasi suçlulara has. İnfaz yasalarındaki iyileştirmeler, af yasaları vs. son 35 yıl boyunca siyasi suçluları hep teğet geçti. Yine de on yıl, on beş yıl hapis yatmak insan ömrü için oldukça uzun bir dönemdir. Ve ruh-beden sağlığından olmak için yeter sebeplerin ziyadesiyle bulunduğu cezaevlerinden adli veya siyasi fark etmez, bir mahpusun orta karar bir sağlık durumuyla cezasını tamam eylemesi kayda değer bir başarıdır.

Örgütlülük durumu, dava bilinci ve adanmışlık cezayı rahat yatmada ve sağlığı muhafazada siyasi mahpus için güçlü dayanak noktalarıdır. Buna karşın adli mahpus tüm güçlüklerle ferden baş etme durumunda. Öyle olunca adli mahpuslar cezaevlerinde daha çok çile çekmekte ve daha çok hırpalanmaktalar.

Yatılacak cezanız 25 yıl, beriki adli mahpusun yatarı ise 10 yıl olduğunda beraber yattığınız onar yıl sizde aynı tesiri yapmaz. Ufka bakınca mesafesi 10 yıl olan adli mahpusun umutları daha diridir. Ümit ve heyecanınızı 25 yıl sonrasına göre düşünmek ve düşlemek tabiatı ile daha ağır gelir. Adli ve siyasi mahpuslar arasında ceza süreleri daha az olduğundan dolayı adli mahpuslar lehine böyle bir avantaj var, diyebilirim. Diğer ekseri durumda siyasi mahpuslar duyarlı, dinamik ve bilinçlidirler.

Yaklaşık 20 kişilik bir avukat grubu cezaevlerindeki siyasi mahpusları ziyaret edip insani ve hukuki dayanışma vazifemizi ifa etmeye çalışmıştık. Ben de şahsen sizinle bu vesileyle tanışmıştım. Biz avukat olarak görüşme odasına kadarki kısmı görüyor, tecrübe ediyorduk dışarıdan. Bu ziyaretler içerden nasıl görülüyor, karşılanıyordu?

Hukuk cephemiz çok güçlü, yekpare ve organize değil maalesef. Doksanlı yıllarda ilk tutuklamalar ve takip eden muhakeme fasıllarında dert-endişe sahibi Müslüman avukatlardan bazısı sağ olsunlar ilgilerini Müslüman siyasi mahpuslardan esirgemediler. Tabi dosyalara cezalar kesilip onanınca, hukukçularımızın bir işi kalmadı gibi bir şey oldu ve pek uğramaz oldular. Oysa içeri ve dışarı arasında çok önemli ve güçlü bir kanal hukukçular. Gel gör ki yaşanan savrulmalar, ihmaller derken bu kanal pek işlemedi. Hayli zaman böyle geçti. Sizin cezaevi ziyaretleriniz böyle bir vasata denk geldi. Cezaevlerinde meskûn ve biraz metruk Müslüman mahpuslar kimi hamiyetli insanların hatırlaması ve hatırlatmasıyla diyeyim hukukçularımız gelir gider oldular… Bunun küçük dünyamızdaki yerini ve karşılığını bizde gözlemiş olmanız gerekir. Kendi adıma söylersem yüz yüze ziyaretlerde olsun mektuplaşmalarımda olsun her vesileyle minnettarlığımı ifade edegeldim. Baya yazıştık, kitap paylaştık, dertleştik vs. İş bu samimi ilginizin küçük dünyamızdaki yerinin büyük olduğunu belirtmeliyim.

Bugün etkili ve yetkili bir adalet bakanı olsanız ve size cezaevlerine beş dokunuş hakkı tanınsa ne gibi değişiklikler yapmak isterdiniz?

Devlette işler ve işleyişler bu kolaylıkta değil maalesef. Genel şeyler söyleyebilirim ancak. Güvenlik ve disiplin odaklı olunca insan unsuru ihmal olunuyor. Mahpuslar ve aileleri yakınları bağlamında yaşanagelen mağduriyetlerin giderilmesi sadedinde bir dizi iyileştirme yapılabilir. İçeridekilerin tecriti azaltılıp kendi aralarında daha fazla zaman geçirip etkinliklerde bulunmalarını temine çalışırdım.

Psikososyal uzmanların, öğretmen ve diyanet görevlilerinin mahpuslarla iletişimini çok daha işlevsel kılar ve kolaylıklar sağlardım. Zira bu nispeten “sivil” temaslar mahpusların kalplerine daha etkili olarak ulaşabilmekte ve olumlu neticeler alınabilmektedir

Mahpusa az sayıda kitap veriliyor, bu sınırlamayı gevşetirdim. Kişi başı üç beş kitap yerine dönüşüm imkânlı kırk elli kitap. Ta ki inceleme araştırma okumak isteyen mahpuslar rahat çalışabilsinler.

Ve kimi kimsesi, geleni gideni olmayan sahipsiz ve yoksul mahpuslara, suç durumlarını baz almadan asgari geçim için bir tür iaşe fonu sağlardım. Bu mali yükler esasen çok değil, ama toplumun ilgisine sunup bir şekilde desteğini sağlamak zor değil. Millet olarak eksiğimiz gediğimiz evet çoktur, diğer yandan çaresiz ve kimsesizlere yardım çağrısı havada kalmaz diye düşünüyorum.

Sorun, cezaevlerinin ve duvarın öte tarafında yaşanan sıkıntıların bilinmeyişiyle ilgili. Makul olarak gündeme getirilip toplumun vicdanına arz edilirse, gerekli ilgiyi ve desteği göreceğini söyleyebilirim. Gel gör ki “Yeryüzünün Lanetlileri”ni pek düşünen eden olmamakta. Ve düşenin dostu da kalmamakta. Allah düşürmesin!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x