Köşe Yazıları
Yeniden Düşünmek

Yayınlanma:
2 yıl önce-

Bugünü biricik görmek ve tarihin en önemli kırılma anına tanık olduğunu düşünmek çağdaş insanın mitosu. Bugünden geriye doğru hala tazeliğini koruyan küresellik kazanmış her sarsıcı olayın örneğin pandemilerin, dünya savaşlarının, sanayi devriminin, keşiflerin ya da bilginin endüstrileşmesinin hafızamızdaki yansıması genelde böyle bir boyut içerir.
Oysa insanlık kendi tarihi açısından sayısız büyük kırılmalar yaşadı ve üstelik her biri kendi dönemleri açısından fazlasıyla benzersizdi. Tarihin belki en büyük devrimi, düşündüğümüzün aksine moderniteyi de doğuran endüstri ile olmadı. En büyük devrimsel değişim, tarım devrimiydi. İnsanlığın avcı-toplayıcı olmaktan tarım toplumuna geçişi 2 milyon yıldan uzun sürdü. Yani insanlık gündelik yaşamını, dünya ile ilişkisini ve gelecek tasavvurunu bütünüyle etkileyecek teknolojiyi tarımla sistematik ve kümülatif bir forma ulaştırdı. Sonra her şey çok daha hızlı ilerledi. Mesela paranın bulunması ile ilk büyük imparatorluklar arasında birkaç bin yıl vardı. İlk büyük imparatorlukla dünyanın farklı bölgelerinde karşılık bulan felsefeler arasında süre çok daha kısaldı. Bilim ve sanayi konusunda bu yüzyılı etkileyen her şey ise kabaca son 500 yılda gerçekleşti. Atom altı parçacıklar ve kuantum fiziği ile tanışmamızın ise mazisi yüz yıl bile değil.
Tüm bu öykünün bütününden şu sonuca ulaşabiliriz: Tarih, mercekle baktığımız her döneminde kendine has kırılmalarla sarsıldı, bu sarsıntıların bazıları bugünle boy ölçüşemeyecek kadar derindi, bazılarıysa bir başka değişimi tetikledi. Bazen de kültürde regresyon yaşandı ve topluca hafızamızı kaybettik. Yazının, tuvaletin bölgesel olarak unutulduğu dönemleri biliyoruz.
Değişim tarihin momentumu olsa da gerçekten her dönemde bugünkü kadar görünür olmuş muydu? Sanayi toplumunun endüstriyel imkânları insanlığın yürüyüşünü bir koşuya dönüştürdüğü için her şeyin kontrastının son yüzyıl içinde fazlasıyla arttığı söylenebilir. Ancak yine de tarih, değişimi hissetmenin modernliğe ait bir durum olmadığını ortaya koyuyor: Sümer tabletlerinde ya da eski Yunan’da yetişkinlerin gençlere ilişkin yakınmalarına rastlayabiliriz. Kabaca 2300 yıl önce Aristoteles kendi dünyasındaki değişimlere ilişkin eleştirisine “Bugünlerde gençler kontrolden çıkmış durumda…” diyerek başlamaktan kendini alamamıştı.
Her şeye rağmen bu yüzyıl için değişimin sonuçta daha belirgin etkilerini gözlemliyoruz. Biraz da bu durumun bir sonucu olarak “değişimin kendisi” olduğumuz zaman ve uzam denkleminde hakikatin yerini alıyor. Baudrillard’ın yeni çağı “hipergerçeklik” olarak tarifinin boyutlarından birisi de bu olsa gerek. Gerçeğin minyatürleştiği bu çağ, başarısını bilgi üretimindeki muazzam artışa, yani bir bakıma sürekli devam eden “değişim”e borçludur. Günün sonunda nereden yola çıktığınızı ve nereye ulaşmayı amaçladığınızı anımsayamadığınız bir yeni varoluş durumudur. Bundan dolayı değişim taklit, simülasyon, öykünme, yalan, yansıma değil; gerçeküstü bir pozisyondur: modernliğin corpusudur.
Hipergerçekliğin içinde değişim, artık tarihin önceki dönemleri ile karşılaştırılamayacak bir kavramsal dönüşüm yaşadı, yaşıyor. Bu tanımı fazlasıyla biçimci bulabiliriz. Ancak modernliğin Aliya’nın tarifiyle kültür ve uygarlık arasındaki ilişkiyi bir çatışma ekseninde olması süreci anlamamızı kolaylaştırabilir. Aliya’nın uygarlığı modern dünyayı doğuran mekanik, ele geçirici ve üretici karakterdedir. Bu uygarlığın hamili toplumdur. Oysa kültür, insana aittir. Bu açıdan Aliya’nın tanımlamaları Horkheimer gibi popüler kültür eleştirisi yapan son dönem filozoflarının “birey”in kayboluşundan modernliği sorumlu tutmaları arasında ilginç bir örtüşme bulunur. Horkheimer, “Zamanın egemen düşüncesi benliğin korunmasıdır” der ve ekler: “ama ortada korunacak bir benlik kalmamıştır.” Modernlik, klasik ile çatışmasındaki ana tezi ve temel savunusu olan bireyi yine kendisi tüketmiştir.
Bu noktada değişimi konuşurken “birey”i düşmanlaştırmadan, modernliğin sonuçlarını da bilinçli bir distopik plan gibi komplo teorisine dönüştürmeden anlamaya kendimizi zorlamalıyız. Çünkü değişim, tam olarak bu durumun mekaniğini anlamamıza yardımcı olabilir.
Değişimin akıntısına kapılmak, insanın üretkenlik ve yaratıcılığının defalarca kez çarpılarak büyüdüğü bir matematik çağının içinde olmak inanılmaz motive edicidir. Fakat bu büyüleyici durumun her şeyi aslında olduğundan daha büyük, daha derin ve daha azametli görünmesine de yol açtığı unutulmamalı. Bu sonucun sorumlularından biri de düne kadar aralarındaki etkileşimin sınırlı olduğu teknoloji ve felsefe arasındaki bağın, simbiyotik bir biçim kazanmasıdır. Örneğin “özne” artık Deleuze, Heidegger, Badiou gibi isimlerce tartışılırken “kuantum fiziği”nden ayrı düşünülmüyor. Elbette astroloji, fizik ve bizi çevreleyen evren, tarihin her döneminde ilham vericiydi. Ancak bugünlerde bilim ve teknolojik üretkenliği ilham vermenin ötesinde bir süperpozisyondadır. Süperpozisyonu burada kuantum fiziğindeki gibi anlayabiliriz. Yani Schrödinger’in kedisi gibi hem yaşıyor, hem ölü. Gerçekliğin bütün ihtimalleri ile “üstüste binme hali”nin aynı zamanda değişimin nasıl bir biçim aldığını anlamamıza fayda sağlayabilir. Bilim ve teknoloji hem felsefenin çıktılarından biri, hem de felsefenin artık tartışma alanlarını belirleyen yeni gerçekliktir.
Böylece teknoloji ile aşırı ivmelenen değişim birçok farklı deneyimin aynı anda yaşanması sonucunu da doğurur. Modern ve modern sonrası tartışmaların daha olgunlaştırılamadan “eski”meleri, geçip-gitmeleri hem modernliğin, hem klasiğin, hem modern sonrası olguların iç içe geçmeleri işte bu süperpozisyon durumunu yaratmış oldu. Böyle bir dünyanın içinde gözlemci nereden bakıyor ve hangi verileri topluyorsa kendi tanımına uygun çıktılar elde eder.
Kuşkusuz bir süre sonra her şeyin iç içe geçtiğini fark etmek gözlemimizde/düşüncemizde fena halde yanılmış olabileceğimiz hissine yol açar. Böylece insan ya önünden çekilemediği, durduramadığı, değiştiremediği bir dünya karşısında çaresizce atalete sürüklenir veya Don Kişot gibi epik bir kavgayı omuzlanır. Ya da -üçüncü bir yol olarak- bakış açısını “yeniden düşünme” eylemine hazırlayabilir. “Yeniden düşünme”yi bir modern zamanların kişisel gelişim mottosu olarak basitleştiremeyiz. Yeniden düşünmek, yaşamı sadece belirli karşıtlıklar üzerinden ve bize göre “ayıklayarak” anlamaya, görmeye çalışmanın acıtıcı sonuçlarını yeniden tartışabilme becerisini kazanmaktır. Söz gelimi düşünmenin bir eylem olarak özgünlüğünü yitirdiği bir dünyada “düşünce özgürlüğü” tartışması ne kadar anlamlı olabilir? İnsanın gündelik rutini onu birey olmaktan çıkarıp bir sürünün ya da kontrol grubunun parçası haline getirmişken daha refah ve konforlu bir yaşam için mücadele ne denli doğru bir tartışma noktasıdır? Devletin kendisine ait tartışmalar bir kez es geçildikten sonra demokrasi, diktatörlük ya da bir başka tartışma sadece devletin nimetlerinden yararlanamayanlar için rasyonel olarak geçerli bir önerme haline gelmez mi?
Değişimin hemen yarın değişmeye başlayacak çıktıları üzerine tartışmalara katılmak her şeyi her zaman kaçırmayı, geride kalmayı ve her “yeni oluş”u anlamaya çalışma sonsuz döngüsünün içinden çıkamamaya neden olur. Gerçek simulark tam olarak bu anda belirir. Sonuçları, sadece görüş alanımızdakini ya da sadece kendi tezimizle ilgili olanı tartışırken gerçek ile referans unutulur. Cioran’ın dediği gibi “özgürlüğü değil özgürlüğün görünüşlerini” talep etmeye başlarız.
Bu yapışıp kalan durumdan nasıl kurtulabiliriz?
Bu sorunun sayısız farklı teze ait başka cevapları olabilir. Ancak bir düğüm noktası arıyorsak, “değişim”i önce bir bütün olarak görmeyi denemeliyiz. Değişimin kendini dayattığı iletişim, uyum gibi alanların üzerinden kendini gösteren yapısına karşı vâr olmanın başka boyutlarını nasıl mümkün kılacağımızı tartışmalıyız. Böylece değişimin sonuçları arasında sıçrayışlar yaşamak yerine bu momentumun kendisini fark edecek bir içgörü/hikmete ulaşabiliriz.
Yorumlayın

19 Mart yargı darbesinin ardından sokağa çıkıp anayasal protesto hakkını kullanan vatandaşlardan kaç bin kişi gözaltına alındı, kaç yüz kişi tutuklandı bilmiyoruz.
25 Mart’ta İçişleri Bakanı 1.418 kişinin gözaltına alındığı bilgisini paylaşmıştı. Bu sayı ne kadar arttı, içlerinden ne kadar insan tutuklandı, bilmiyoruz.
Artık iyice dozunu arttıran hukuksuzlukları protesto edenler bir veya birkaç partiye mensup gençler değil z kuşağı diye tabir edilen çoğu 20’li yaşlardaki üniversite gençliği. Gözaltına alınan ve tutuklananlar da çoğunlukla onlar.
Gözaltındakilere işkence iddiaları vahim. T24’te yer alan habere göre İstanbul Barosu avukatlarından Halil Enes Kavak, Vatan Emniyet ve Gayrettepe Emniyet’de gözaltına alınan gençler hakkında “İçlerinde, darp izi olmayan hiç kimse yok. Çoğunun gözü, kulağı patlamış, vücutları yara bere içinde,” dedi.
Zulme, hukuksuzluğa, tek adam rejiminin vatandaşı hor ve hakir gören anlayışına karşı itiraz eden bu gençlik, ülkede her şeye rağmen umudun yeşerebileceğini gösterdi.
Son 10 yılda kesif bir karanlık ve ağır bir yoksulluk içine düşürülürken ülke, ihtiyarlar ve 40 yaş üstü, üzerine düşen uyarı ve itirazları ne sandıkta ortaya koyabildi ne de sokakta. Açık konuşalım, berbat bir imtihan verdiler.
Gelecek vaad etmeyen, yaşlı, bir ayağı çukurda siyasetçiler ve pısırık, hantal, eski düzen siyaset anlayışı gençliğin umutlarını zayi etmeye daha ne kadar devam edebilir!
Millet, özelde de gençler, “yeter artık!” dedi, patladı ve sokağa taştı.
Hukuksuzlukları protesto edenleri yine hukuksuz şekilde gözaltına alıp tutukluyorlar. Bir kere sınırı aşan iktidarlar için artık sınır yok!
Elbette göstericiler arasında barışçıl olmayan yollara sapanlar da olabilir. İstisnalar vardır ve onlar da tutuksuz yargılanmayı hak ederler. (Sivil polis veya milis güç filan değillerse!)
Bu yazıda, evlerinden gözaltına alınıp tutuklanan kişiler arasından 11’inin tutuklama kararına dair mesleki bilgiler de içeren kısa bir değerlendirme yapacağım.
İstanbul 5. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 25 Mart 2025 tarih ve 317 sorgu numaralı 11 sayfalık kararı ile tutuklanan 11 kişinin yaş ortalaması 32. (içlerinde 2005 doğumlu iki genç var.)
Tutuklanma gerekçeleri: Kanuna Aykırı Toplantı ve Yürüyüşe Silahsız Katılarak İhtara Rağmen Kendiliğinden Dağılmama Suçu.
Böyle bir suç mu varmış demeyin!
Anayasa M. 34’e göre “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.”
Bu insanlar anayasanın, yasaların hiçe sayılmasını protesto için orda bulunuyordu. Silahsız oldukları ve polise mukavemet etmedikleri ortada. Çoğu, bir, “dağılın” ihtarı da duymamıştı. Kaldı ki bu ihtar da valiliğin yasağı gibi hukuka aykırı olurdu. Durduk yere “dağılın” ihtarında bulunmaya hakkı yok polisin. Bulunması, gösteriyi tek başına yasa dışı hale getirmez. Göstericiler arasında suç işleyen varsa onları tespit etmeli, ayırmalı ve gözaltına almalı polis.
Sonuçta zulüm üstüne zulüm üstüne zulüm bindirerek bu gençleri, yüzlerce, binlerce insanı apar topar tutuklayıp hapse atarak toplumu baskılamak, yıldırmak, korkutmak ve haklarını arayamaz hale getirmek ve tebaa –kul köle- zihniyetini tahkim etmek istiyor rejim.
Bunun adı artık -en basit tabirle- darbe rejimidir. 10 yılını doldurmuş bu rejime, gözünü Erdoğan iktidarı ile açmış gençler isyan ediyor. Elhamdülillah ki, zulme itiraz ediyor, razı gelmiyorlar. Bir farzı, en azından bir sünneti yerine getiriyorlar.
Açıkça iftira ettikleri, birer gazı ve coplarla müdahale ettikleri, nihayet hapsettikleri bu gençler, kendilerince hakkı tutup kaldırmaya çalışıyorlar. Bir zulmü elinle, dilinle engellemeye çalışmak ibadet değil mi?
Tutuklananlar arasında, Filistin eylemlerinden dolayı bizzat tanıdığımız Hüseyin Arif de var. Öyle zannediyorum ki Türkiye’nin İsrail’e, Gazze’de soykırım devam ederken dahi sağladığı desteği kesmesi için yapılan eylemlerde başı çektiği için bardağı doldurmuş. Bu protestolar da bardağı taşıran son damla olmuş.
Zulme razı gelmeyen, biat etmeyip açıkça itiraz eden herkes, hiçbir suça ve şiddete karışmasa da bu ülkede bardağı dolduruyor, taşırıyor ve hapse atılıyor! Yazık ki ne yazık.
2000 doğumlu Hüseyin Arif, Emniyet Sorgusunda şu ifadeyi vermiş:
“22.03.2025 günü akşam saatlerinde bir iki saat kadar Saraçhane taraflarında mitinge katıldım. Mitingdeki konuşmacılar Özgür Özel ve birkaç siyasetçiydi. Ben polis bölgesinde herhangi bir polis müdahalesi olmadan mitinge katıldım. Kitleler dağılınca ben de saat 23’ten önce oradan ayrılarak evime gittim. Ben mitingden sonra orada kalmadım. Herhangi bir taş atma, sopa sallama gibi eylemde bulunmadım. Bu tarz materyaller temin etmedim. Devlete veya hükümete karşı herhangi bir provokasyonda bulunmadım. Ben sadece demokratik hakkımı kullanmak için oradaydım. Ben bu mitinge tek başıma gittim. Tanıdığım kimse yoktu.”
İşte, gözaltına alınan binlerce insandan biri, bu “suçları” işlediği için tutuklandı! Kaçma ve (olmayan) delilleri karartma şüphesini de hesaba katmış hâkim! Yoksa tutuksuz yargılanması gerekirdi.
Hukuk olmayınca böyle oluyor ne yazık ki. Devirler değişiyor, muktedirler değişiyor lakin zulüm hiç bitmiyor.
Başlığa dönersek… Gençler Neden Tutuklandı?
Zulme, hukuksuzluğa karşı çıktıkları için.
Onlar bu bayrama zindanda girecekler.
Yazık ki bu ülkenin dört bir yanında haksız ve hukuksuz olarak zindanlara atılmış nice vatandaş yıllardır bayram yüzü göremiyor.
Bu ağır ve sistematik adaletsizliğe imza atanlar bir yana, bu zulüm rejimini yıllardır bile isteye destekleyenlerin yüklendiği dehşet verici vebal bir yana…
Biz ülke olarak niye bu haldeyiz, sorusunun cevabı burada, bu suçların, günahların, veballerin altında cansız yatıyor.
*fotoğraf: Ümit Bektaş /REUTERS

Bu yazıda okuyacaklarınızın hiçbir yeni ve özgün tarafı bulunmadığını en baştan ifade edeyim.
Geniş bir kesimin duygu ve düşüncelerine tercüman olur sanırım ve dua ile karşılık bulur umarım.
Mâlûmunuz, 15 Temmuz 2016’da bu ülkenin başına büyük bir felaket geldi: Darbe. Halkın püskürtmesi sonucu teşebbüs aşamasında kaldı lakin o gün bugündür Türkiye iyi değil. Vücutta hızla yayılan bir kansere yakalanmış gibi.
O çağ dışı askeri darbe püskürtüldükten sonra oluşan geniş meşruiyet alanında başka bir darbe meydana geldi ve bir iç kanama gibi “sessiz ve derinden” ülkenin vücuduna yayıldı.
19 Mart 2025’te zirvesine ulaşıp artık infilak etmiş bu sivil darbe Türkiye’nin sinir uçlarında geniş bir dalgalanmaya yol açtı beş gündür.
Göstergeler vahim: Hukuk, yasa, anayasa yok.
Bunu kabul etmenin zorluğunu yaşıyor geniş bir kesim. Bir kesimse, “biz yıllardır uyarıyorduk” diyor. Bir diğer kesim ise kafasını kuma gömmüş, görmemek için çaba sarf etmeye devam ediyor. Kolay değil.
Yargı mekanizması paçavraya dönüştürüldü. Ülkedeki kurumlar iflas etmiş vaziyette.
Basın ve sivil toplum görünümlü yapılar çok büyük oranda çöp. Kötü koku ve yalan dolandan başka bir şey yaymıyorlar ülkeye. Utanmaksa eski devirlerde kalmış bir haslet adeta.
Yoksulluk diz boyu. Geniş halk kesimleri, bilhassa gençler feci derecede umutsuz. Umutları hunharca çalındı, yağmalandı.
Bu rejim, toplumun geniş kesiminin yüreğine nifak, öfke ve umutsuzluk tohumları ekmekle harcadı son 10 yılını.
Bu saatten sonra sanki bir hukuk devletinde yaşıyormuşuz gibi, sanki seçimler, sandık bir anlam ifade ediyormuş gibi yaparak kendimizi kandırmanın âlemi var mı?
İsmet Özel, “tam düşecekken tutunduğum tuğlayı kendime rab bellemeyeceğim” demişti Yahudi Olmamak adlı şiirinde. İsme bak, harika bir şiir.
Tayyip Erdoğan o tuğlayı adeta Rab belledi, “ölene kadar bu koltuğu bırakmam” diyor. Kazanamadığı seçimi iptal ediyor, seçimde yenildiği rakibine kin güdüyor, ilk fırsatta o ve onun gibileri hapse attırıyor. Allah pervasızları sever, eyvallah ama hak yolunda!
Ortalık siyasi dava ve yurdun dört bir yanında o davalardan hapse atılmış siyasetçilerle dolu. Gazeteciler, aydınlar da cabası.
Allah aşkına artık şu işin adını bi’ koyalım ve bu ülkeyi elinde oyuncak gibi gören zat ve çevresindeki menfaat ordusu da rahatlasın.
Diyelim ki ona, “buyur, ülke senindir, sen Allah ömür verdikçe oyna, kafana göre takıl. Kimseye hesap vermeyeceksin, hiç ama hiç endişen kalmasın. Sal bu ülkedeki muhalifleri zindanlardan, sal bizi kafkaesk ülkenden. Sen sağ biz selamet! Allah’ın takdiri ecel, kapımızı çalana kadar takılalım olabildiğince başımızı belaya sokmadan. Sen de rahatla sana karşı olanlar da rahatlasın.”
Trump ve Netanyahu’nun soykırımdan henüz çıkamamış Gazze’de halen ne vahşetlere imza attığını görünce, halimize şükretmemiz gerektiğini bize vaaz eden rejime kulak verelim ey ahali!
Çoktan çivisi çıkmış, bir hayli gözü dönmüş bir dünyada savaşlar, işgaller, terör, türlü türlü kargaşa, kumpaslar, yağma, talan ve yalanlar içinde yaşadığımız gerçeğini kim inkâr edebilir. Allah sonumuzu hayreylesin.
Bana göre Erdoğan ömrünü darbeci olarak sürdürecek, darbeci olarak ölecek ve öyle de anılacaktır tarihte. Yanılıyor olmaktan memnuniyet duyarım. Ben Müslümanım ve Allah şahittir ki herkes için iyilik ve güzellik dilerim. Bir karıncayı bile incitmek istemem, “bile” diyerek hakkına girdiğim için de ayrıca helallik dilerim kendisinden.
Darbe süreci içinde yaşıyoruz. Demokrasi tiyatrosunda perdeler 19 Mart (yargı darbesi) itibariyle tümüyle kapandı, anlamayan kalmasın. Gişe önünde kuyruğa girmeye gerek yok.
Darbe karşısında beş gündür devam eden, belki de Cumhuriyet tarihinin en geniş katılımlı sivil itaatsizlik süreci ne kadar devam eder, ne olur, tahmin etmek güç.
Yalnız, sivil itaatsizlik candır, not etmeden geçmek istemem. İnşallah kan dökülmez, insanlar tutuklanmaz, kimsenin canı yanmaz. Bunun için samimiyetle dua ediyorum. Herkesi hukukun içinde, sakin ve sağduyulu olmaya davet ediyorum. Bolca da gürültü koparmaya elbette. Anayasanın geçerliliği kalmadıysa da, hakkımız bâkî: “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.” (M. 34)
Öyle zannediyorum ki belirsiz bir süre, bu acı gerçekleri içimize sindirmekle geçecek.
Bir kesim, söz konusu darbe sürecinde, darbecilerin kanatları altında bu dehşet verici vebali destekleme karşılığında sahte bir güvenlik satın alacak, şu yalan dünyada.
Bir diğer kesimse açıktan veya gizliden sivil itaatsizlik mezhebine geçiş yapıp direnmenin haklı onur ve gururu ile yaşayacak, razı olmayarak karşı gelecek ve “hak, hukuk, adalet” sloganları eşliğinde yaşamaya devam edecek.
Allah mazlum halkları korusun. Bizi haktan, adaletten ve direnmekten alıkoymasın. AMİN.

19 Mart 2025 tarihinde İBB Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun bir şafak operasyonu ile gözaltına alınması Türkiye’de yeni bir dönemin başlangıcı olsa gerek.
Bu olayın, bir ismin veya partinin ötesinde, Türkiye’nin geleceği ile ilgili önemli bir eşik olduğu aşikâr.
Herhalde o gün yaşananlar, gözaltı ve operasyonlar 19 Mart Hadisesi gibi bir isimle anılacaktır. Bu da 15 Temmuz gibi bir gün işte. 15 Temmuz’da yaşadıkları güç zehirlenmesi ile hak ve hukuk yolundan tümüyle sapan Fethullahçıların darbesi şükür ki yarım kalmıştı. Bu darbe de yarım kalır mı? Milletin karşı çıkmasına bağlı.
Henüz belli değil ne zaman tamamlanacağı veya tamamlanıp tamamlanmayacağı.
Erdoğan’ın görünen en büyük rakibi gözaltında halen. Tutuklanır, mahkûm edilir, İBB’ye kayyum atanır ve CHP kapatılırsa iş bitmiş olur mu?
Seçimlerin de -en azından bir süre için- resmen ortadan kaldırılması lazım. Neden mi? Erdoğan bir süredir seçim kazanamıyor da ondan. (Erdoğan kazanamadıktan sonra seçim yapmanın ne anlamı var?)
Ne acı ki darbelerle, darbecilerle haklı olarak hesaplaşarak milleti arkasına alıp Cumhurbaşkanı olan bir isim yargı mekanizmasına atadığı “emir erleri” (memurlar) üzerinden darbe yapıyor -ülkenin başına darbeci kesilmiş- görüntüsü veriyor. Sayısız gazeteci, köşe yazarı, vatandaş, yıllardır olan bitenleri şu kelimelerle izah ediyor: “darbe”, “sivil darbe”.
35 yıl sonra gelen “diploma kararı” su katılmamış bir hukuksuzluk.
İstanbul Valiliği’nin 19-23 Mart tarihleri arasında sokaklardaki gösteri ve protestoları yasaklamak için aldığı karar su katılmamış bir hukuksuzluk.
İktidarın, pespaye bir cunta gibi apar topar ilave yasaklara sarılması müthiş bir acziyet göstergesi. Kaldı ki valiliğin kararına saygı duyan da uyan da pek yok. On binlerce insan 2 gündür sokaklarda protesto ediyor bu hukuksuzlukları.
Üzülerek belirtmeliyim ki iktidar, hukuk dışında cirit atmaya devam ederse 19 Mart, can çekişen hukuk devletinin resmen öldüğü ve yerine polis devletinin faaliyetlere geçtiği gün olarak, kara bir leke olarak tarihe geçti şimdiden.
Elbette 19 Mart şafağına bir günde gelmedi ülke. 15 Temmuz’dan sonra hukukta ve anayasal haklarda aşama aşama radikal şekilde kısıtlama ve karartmaya gidilmişti. Nasıl ki ilk 10 yıl iktidarın parlak yılları ise, son 10 yıl da feci derecede karanlık yıllardı.
Biz böyle bir ülkede yaşamak istemiyoruz. Asker veya sivil, tanklı tüfekli veya savcılı hâkimli darbelerin, darbeciliğin sahne aldığı bir ülkede yaşamak istemiyoruz. Şahsen ülkeyi bu hale getirenlerden ve tüm bunlar olup biterken bile isteye iktidara destek verenlerden razı değilim. Çocuğunun beslenme çantasına yiyecek koyamayan anneler ve karnı aç çocuklar aklıma gelince hakkımı helal edeceğimi hiç sanmıyorum.
Biz hukukun en temel ilkelerinin geçerli olduğu, anayasal hakların korunduğu, ifade ve basın özgürlüğünün bulunduğu, masumiyet karinesinin hayatta olduğu bir ülkede yaşamak istiyoruz.
Fethullahçılar darbe yaparken mesele yolsuzluk değildi. Ak Partili tepe kadronun yaptığı darbede de mesele yolsuzluk değil. Eğer öyleyse, eyvallah, ne güzel. Yolsuzlukla mücadeleye kim hayır der! Her belediye araştırılsın, elbette Ak Parti’nin yönettiği belediyeler dâhil!
Mesela Melih Gökçek yönetiminde Ankara’da vatandaşların hakları parsel parsel kimlere satıldı, neler oldu, araştırılsın. Bunu sıradan bir vatandaş olarak ben değil sonraki belediye başkanı Mansur Yavaş da talep etmiş hatta bunun için yetkili mercilere başvuru yapmış kaç kez. Araştırılsın.
Hukuktan, dürüstlükten, ahlaktan, mertlikten bahsedecekseniz, gelin suçla, suçluyla, yolsuzlukla, adam kayırmayla parti ayrımı yapmadan tam saha mücadele edelim. Bu ülkeyi bu çamurdan, bataktan kurtaralım. Var mısınız?
Birilerinin, “aman Allah korusun!” dediğini duyar gibiyim! Geniş mi dar mı bilmiyorum ama bir kesimin bu hukuksuzluktan çok sağlam menfaatleri var.
Kanun önünde, hukuk karşısında asla ama asla eşit olmak istemiyorlar.
Milleti, bir yaşam tarzı olarak sefalette, bitmek bilmez ekonomik krizlerde, yoksulluk ve açlık sınırının altında eşitlediler.
Yukarlarda hukuktan bağımsız iktidar kapışması son sürat devam ederken, kurumların itibarı yerlerde sürünürken, ülke darbelerle çalkalanırken oluşan faturayı yine gariban millet ödeyecek. Halk daha da fakirleşecek. Kimin umurunda!
Her cuma hutbeden millete “sabır” ayetleri okuyup Allah ile aldatırken, kendileri yedi sülalelerine yetecek konfor içinde yüzmeye devam ediyor nasıl olsa.
Olan millete oldu, oluyor, olacak. Değişmeyen yazgısı budur ülkenin. 100 yılı az çok böyle geldi geçti, Türkiye Yüzyılı da böyle geldi ve geçiyor.
Cumhurbaşkanı için harbiden üzülüyor insan. Sahneye çıkarken karşı çıktığı, kıyasıya eleştirdiği ne varsa yaşıyor, yaşatıyor, yapıyor, yaptırıyor!
“Ölmeden ben bu mevki makamdan, bu koltuktan ayrılmam” fotoğrafı yıllar sonra bir karikatür olarak kahvehane köşelerine asılırsa hiç şaşırmam.
O artık ibretlik bir hikâyenin kahramanı.
Geçmiş olsun diyelim. Ama geçmiyor, gitmiyor ve bitmiyor.
Darbeler ve darbecilik esas, hak hukuk ve özgürlükler bu ülkede istisna olarak ancak ara dönemlerde, yalancı baharlar gibi kısacık yaşanıyor halen. O aralara denk gelmek, o araları açmak, çok açmak, uzatıp yaymak, genişletip temellendirmek, hukukla tahkim etmek temennisi ile.