Connect with us

Haberler

Sınıfsal Bir Ekolojik Kriz

Yayınlanma:

-

M. Murat Muratoğlu, kapitalizm kaynaklı iklim değişikliklerini ve yoksulların süreçten nasıl etkilendiklerini değerlendirdi:

Yeryüzü bir çelişkiler, çatışmalar yuvası. Beşer ile tabiat, beşer ile beşer, sınıf ile sınıf, cins ile cins türlü tezatlara sahip ve bu tezatlar neticesinde oluşan kompleks süreçlere gebe. Bu zıtların var oluşu aslında tarihin de varoluşu demek. Bu çelişkilerin harmonik bir uyum içinde bir arada var olduğu ve sürekli o statükonun yeniden üretildiği ütopyaların var olmadığını ekleyerek şeylerin bu akış içinde sürekli değişim içinde olduğunu bu “diyalektik”in kendisinin ise kanaatimce ideal bir çözümü olup olmadığının tartışmalı olduğunu belirtmeliyim.  Günümüzde ise temeli keskin toplumsal ve tarihsel dinamiklerle ilişkili çok önemli bir  “değişim” var. Bu değişim yaygın kaynaklarda “İnsan Kaynaklı İklim Değişikliği” diye geçen küresel ekolojik kriz. Ama biz antroposene (Antroposen, yeryüzündeki önemli değişikliklerin insan kaynaklı olmaya başladığını belirten jeolojik dönem) yapılan bu atfı uygun tarihsel ve toplumsal arka alanla ilişkilendirerek “Kapitalist Kaynaklı İklim Değişikliği” tanımını kullanalım ve yazıya böyle devam edelim.

İklim değişikliğinin mevcut dinamikleri en çok küresel sera gazı emisyonu ve tabiatıyla karbondioksit emisyonu ve onun tetiklediği ilişkisel bütünle ilgili. Kümülatif karbon ayak izi izlendiğinde Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkelerinin emisyonunun toplamından fazla olduğunu görüyoruz.(1751’den 2017’ye yapılmış kümülatif emisyon hesaplarında tüm emisyonların %62’si bu bölgelerden kaynaklanıyor.) Sanayi devrimi ile başlayan ve endüstriyel kapitalizmin doğrudan sonucu olan bir süreç. Aynı zamanda Tüketimcilik, Aşırı Üretim, Küreselleşme, Neoliberal Kapitalizm gibi pek çok farklı kavram ile ilişkisini ortaya koyabileceğimiz bir ekolojik kriz mevcut. Takdir edersiniz ki birkaç paragraf olması planlanmış bir yazıda bunların hepsini etraflıca değerlendirmek mümkün değil, o yüzden başlığa taşıdığımız esas konumuza değinelim.

21 Eylül’de Oxfam ve Stockholm Çevre Enstitüsü, “Kapitalist Kaynaklı İklim Değişikliği”nin çarpıcı özelliklerini ortaya koyan bir rapor yayımladı. “Karbon Eşitsizliği İle Yüzleşmek” adını taşıyan bu raporun bulgularına göre en zengin %1 tüm emisyonların %15’inden, en zengin %10 ise tüm emisyonların %52’sinden sorumlu ve en yoksul yüzde 50 ise sadece %7’sinden… Bu rakamlar zengin sınıfların aşırı tüketiminin ve onların ürettiği absürt talep örüntüsünün bir sonucu olarak anlaşılabilir. Ayrıca iklim değişikliği ile oluşacak potansiyel krizlerin yoksul ve zayıf toplumsal kesimlerin acı çekmesi ile neticelenecek iken zengin ve toplumsal yapımız içinde güce sahip grupların yine felâketlerin bedelini alt sınıflara ödeteceği gerçeğini gözetmeliyiz, ki günümüzde de ipuçlarını vermeye başlayan ekolojik felâketlerde, toplu göçlerle oluşacak gıda kıtlıklarıyla ya da salgın hastalıklarla mücadele etmek zorunda kalanlar geniş halk kesimleri olacaktır. İnsanlar yoksullaşıp türlü sorunlarla mücadele ederken ilişkisel durumun esas müsebbibi olan egemen sınıflar ya kurtarıcı rolü oynayacak ya da kendi güvenli sığınıklarına saklanacak ve sopaları olan devletleri ortaya süreceklerdir.

Raporun diğer önemli verilerinden biri de emisyondaki toplam artışın %37’sinden en zengin %5 sorumlu ve buna karşılık en yoksul %50 ise sadece %6’sından sorumlu bu artışların. Paris İklim Anlaşmasındaki hedefler için tanımlanan “Karbon Bütçesi” tanımından bahsedelim biraz: Bu kavram 2030’a kadar anlaşmanın hedeflerini yakalamak -yani 1.5 ⁰C’lik küresel ortalama sıcaklık artışı- gerekli olan maksimum karbondioksit emisyonunu ifade ediyor. Bakalım bu bütçeyi kim ne kadar tüketmiş? Bugün, %60’ına kadar geldiğimiz bu bütçenin %9’u en zengin %1, %31’i en zengin %10 ve yalnızca %4’ü en yoksul %50 tarafından tüketilmiş. Yeryüzünün sahibi olduğunu düşünen egemen sınıfların çevreciliklerine bakın, nasıl da plastik poşet kullanmıyorlar!

Ayrıca rapordaki önemli bir veri grubuna da değinmek gerekiyor. Orta sınıflar. Çünkü “Orta Sınıflar” da kümülatif emisyonun artışında önemli bir grup. Orta sınıf alışkanlıkları gittikçe daha çok egemen sınıflara yakınsıyor ve tüketimcilik, hiper-bireyselleşme gibi fenomenler çağımızı gittikçe daha çok belirliyor. Burada tabi ki ilişkiselliğin esas müsebbibi olmasalar dahî “refah devleti”nin ürettiği “orta sınıf tüketimciliği”, aşırı üretim/tüketim, kirlilik, eşitsizlik gibi sorunların bir yönüyle parçası ve eleştirilmesi gerekiyor. Emisyonun en temel kaynakları olarak raporda hava ve kara yolculuklarının olduğunu ve sonrasında barınma/ısınma, ürün yapımı ve gıdanın geldiğini belirterek bu ilişkileri daha net anlayabiliriz.

Rapor, sonuç kısmında alışıldık Lüks Vergisi, Servet Vergisi, Karbon Vergisi gibi neo-keynesyen önerilerde bulunuyor ve servet ile gücün sistem için araçlarla yeniden dağıtılmasını öneriyor.

Önerilerin cazipliği ve uygulanabilirliği ortada olsa da mevcut Ekolojik Kriz ve dramatik sonuçlarını önlemek için palyatif reformcu önerilerden daha fazlasının bir bütün olarak yapısal bir eleştirinin ve bu eleştirinin toplumsal ve politik uygulamalarını icra edebilecek yapısallık gerekiyor. Günümüz toplumunu aşırı üretim-tüketim kısır döngüsüne sokan, hiper-bireyselleşmeci, performansa dayalı neoliberal rekabet toplumunun insanın insana ve doğaya olan bağımlılığı ve ihtiyacı gözetilerek karşılıklı yardımlaşmaya, dayanışmaya yeni bir kolektiviteye dayanan bir toplumsal eleştirinin güçlenmesi gerekiyor. Muârızlarının iddiasının aksine bireyi tüketecek değil, insanın yüce duyguları içinde yeniden üretecek bir kolektiviteye çağrı gerekiyor. İhtiyaç, kalkınma, üretim, çevre, planlama, birlikte yaşama, kaynaklar ve benzeri pek çok kavramı bu eleştirel çerçeve içinde yeniden tanımlayıp ilkesel bir düzlemde hedefli bir eylemliliğe eklemlememiz gerekiyor.

 

 

 

 

 

Oxfam’ın Raporu İçin:

https://oxfamilibrary.openrepository.com/bitstream/handle/10546/621052/mb-confronting-carbon-inequality-210920-en.pdf

Oxfam Raporu ile ilgili Basın Açıklaması İçin:

https://www.oxfam.org/en/press-releases/carbon-emissions-richest-1-percent-more-double-emissions-poorest-half-humanity

 

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Haberler

ÖYB’de “Cezaevinde Yazar Olmak” Programı

Yayınlanma:

-

Özgür Yazarlar Birliği’nin tertip ettiği “Cezaevinde Yazar Olmak” söyleşisi Avukat Mehmet Ali Başaran moderatörlüğünde 14 Şubat 2026 Pazar günü yapıldı.

Programın konukları Nevzat Güngör ve Eyyüp Bozkurt, cezaevi gerçeği çerçevesinde konuştular ve yazarlık tecrübelerinin cezaevi süreçlerinde nasıl şekillendiğini dinleyenlerle paylaştılar.

Mahpusların hem duygu dünyalarının hem de sosyal çevrelerinin uzun yıllar boyunca süren tutukluluktan nasıl etkilendiğinin ve devletin rolünün ve hukuk sisteminin tartışılıp konuşulduğu programı, video kaydından takip edebilirsiniz.

Haber: Şilan Deniz

Devamını Okuyun

Haberler

M. Ali Başaran ve Ahmet Örs ile Yeni Romanları Hakkında Söyleşi

Yayınlanma:

-

Yeni Pencere yazar ve editörlerinden Mehmet Ali Başaran ve Ahmet Örs, yeni yayımlanan romanları çerçevesinde Özgür Yazarlar Birliği’nde Nazlı Nesibe Kılıçoğlu’nun moderatörlüğünü yaptığı bir söyleşi ve imza programında bir araya geldiler.

Mehmet Ali Başaran, 2025 yılının Kasım ayında yayımlanan “272-Şüpheli Bir Ölüm Üzerine Kovuşturma” adlı romanı; Ahmet Örs ise 2026 Ocak ayında yayımlanan “35C” romanı hakkında Nazlı Nesibe Kılıçoğlu’nun sorularını yanıtlayıp edebiyata yükledikleri anlam çerçevesinde değerlendirmelerde bulundular.

Katılımcıların sorularıyla ilerleyen söyleşinin sonunda yazarlar, kitaplarını imzaladı.

Program, video kaydından takip edilebilir.

Haber: Şilan Deniz

Devamını Okuyun

Haberler

Sağlık İlke-Sen’den Tuğba Tanık Açıklaması: Sosyal Güvenlik Temel Haktır!

Yayınlanma:

-

İlkeli Sağlık ve Sosyal Hizmetleri Çalışanları Dayanışma Sendikası (Sağlık İlke-Sen), nadir görülen bir hastalıkla mücadele eden ve bir kutusu 700 bin liraya yakın olan ancak SGK ödeme listesinden çıkarılan ilacı için verdiği hukuk mücadelesini AYM’ye taşıyan 23 yaşındaki Tuğba Tanık’la ilgili bir açıklama yaptı. Açıklamanın tam metni şu şekilde: 

Nadir görülen kronik bir hastalık olan “Nörofibromatozis Tip 1”den mustarip 23 yaşındaki Tuğba Tanık’ın bugüne kadar SGK tarafından karşılanan ilacı Koseluga’nın temini, Sağlık Bakanlığı’nın onayına rağmen SGK tarafından reddedilmiştir. Mevcut kapitalist yağma düzeninin bir gereği olarak astronomik fiyattan satışa sunulması sebebiyle, Türkiye’de söz konusu hastalıkla mücadele eden kişilerin bu ilacı kendi imkânlarıyla temin etmesi fiilen olanaksızdır.

Sosyal Güvenlik Kurumu, özü ve rûhu gereği bu ve benzeri ilaçları ihtiyaç sahibi herkes için erişilebilir kılmak gibi mukaddes bir vazifeyle yükümlüdür. Haddizatında sosyal güvenlik, bir toplum hâlinde yaşayabilmeyi mümkün kılan en önemli unsurlardan biridir. Zira kardeşçe yaşayabilmemiz, aramızdan birinin başına beklenmedik bir musibet geldiğinde hepimizin onu makul şekilde destekleyeceğine dâir inancımızla ilişkilidir.

Buna rağmen neoliberal politikaların etkisiyle SGK’nın gitgide kâr etmesi gereken bir şirket gibi işletildiğine tanık olmanın derin üzüntü ve öfkesiyle doluyuz. EYT’yle ilgili düzenlemeden sonra emekli maaşlarının “emekli harçlıklarına” çevrilmesi sonucunda yüz binlerce ileri yaştaki insanımız, çok ağır imtihanlarla karşı karşıya bırakılmış, adeta kulu kula kul etmenin maddi koşulları inşa edilmiştir.

Buna benzer şekilde sıklıkla daha önce SGK tarafından ödemesi yapılan kritik ilaçların ödenmediğine şahit oluyoruz. Nitekim, bu trend hepimizin ülkenin tüm meydan ve caddelerinde sürekli “ilaç için yardım taleplerine” tanık olmamıza yol açıyor. Bu güvencesizleştirme insanların onur ve haysiyetlerine sistematik bir saldırı niteliği taşıdığı gibi, bu yolla kula kulluğun maddi zeminini de büyütüyor. Tüm bu hengâmede, sosyal güvenlik hakkı târumâr edilirken biraz daha iktisadî imkânı olanlara ise el altından kendi tedbirlerini almaları salık veriliyor. Biraz gelir elde edebilenler, gemilerini kurtarmak için bireysel emeklilik sigortaları ve tamamlayıcı sağlık sigortaları gibi kapitalist piyasanın tiksindirici “ürünlerinin” insafına havale ediliyorlar.

Onurlu, eşit, özgür ve kardeşçe bir yaşam için sosyal güvenlik hakkına yönelik saldırılara hep birlikte göğüs germek mecburiyetindeyiz. Nadir hastalığı için kullandığı ilacı temin edilmeyen Tuğba Tanık, olağan dava yolları sonuçsuz bırakıldığı için Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı bireysel başvuru aracılığıyla bu hakkını aramaktadır. Anayasa Mahkemesi, tarihsel bir sorumlulukla karşı karşıyadır. Mevcut politik eğilimleri değil, adaletin gereklerini esas almakla mükelleftir. Sosyal Güvenlik Kurumu, bu kısıtlayıcı uygulamalarından derhâl vazgeçmelidir!

Sağlık İlke-Sen olarak, kimseye el açıp yalvarmadan, birbirimizle onurlu bir dayanışma ilişkisi içinde yaşamamızı sağlayan kapsamlı bir sosyal güvenlik kurumsallaşmasının önemini şiddetle vurguluyor, vurgulamaya gayret ettiğimiz ilkeleri şahsında sembolleştiren Tuğba Tanık kardeşimizle ilgili sürecin takipçisi olduğumuzu kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.

SAĞLIK İLKE-SEN YÖNETİM KURULU

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x