Connect with us

Köşe Yazıları

Sistematik Kötürümleştirme: Aileler Yoksul, Çocuklar Aç

Yayınlanma:

-

Türk-İş araştırmasına göre 2025 Ağustos ayında açlık sınırı[1] 27 bin; yoksulluk sınırı ise 88 bin TL’ye yükseldi. Bu rakamlar, Ankara’da yaşayan dört kişilik bir aile ölçü alınarak belirleniyor.

Asgarî ücret, hâl-i hazırda 22 bin104 lira 67 kuruş olarak uygulanıyor. Asgarî ücret artış periyodu, AKP hükümeti tarafından 2024’ten itibaren yıllık olarak karara bağlandığı için artık sene içerisinde herhangi bir düzenleme yapılmıyor. 2025 yılı asgarî ücreti, hak edildiği ocak ayında açlık sınırının altında kalmıştı (22 bin131 TL).

Emekçiler, yoksullar 2025 yılına başlangıcı “aç” olarak yapmıştı. Aslında pek çok sene birbirine benziyor ancak son yıllarda ivme, çok daha negatif yönde seyrediyor. Önceki yıllarda asgarî ücretin açlık sınırı altına düşmesi bir-iki ayı bulurken şimdilerde ilk hak ediş, açlık sınırının altında gerçekleşiyor.

7 milyondan fazla emekçi, asgarî ücretle çalışırken 7,6 milyon emekçi ise asgarî ücrete bile erişemiyor! Ücretlilerin asgari ücrete “komşuluğu” (asgarî ücretin yüzde 10 üstü ve altı) açısından bakıldığında 8,5 milyon emekçinin asgarî ücretin altında ve civarında ücret aldığı görülüyor. “Asgarî ücretliler, asgarî ücret bile alamayan milyonlar, asgarî ücretten az-biraz fazla kazananlar…” derken vasıflı/eğitimli çalışanlar için de asgarî ücretin genel geçer ücret olduğu[2] bir vasatta milyonlarca emekçinin açlığa gömülü hâlde vâr olma mücadelesi verdiği pekâlâ söylenebilir.

Yoksulluk-Açlık, Yetersiz Beslenme Çocukları Nasıl Etkiliyor?

Asgarî ücretle geçinmeye çalışanların pek çoğunun ailesi, çoluk çocuğu var ve bu çocukların mühim bir kısmı “çocuk yoksulluğu”ndan mustarip. Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) araştırması, ülkede en az 7 milyon çocuğun yoksulluk içinde yaşadığını söylüyor. Araştırmaya göre, en düşük yüzde 20’lik gelir grubuyla en yüksek yüzde 20’lik gelir grubunun tüketim harcamaları arasında beş buçuk kat fark var ve bu makas giderek açılıyor. Bu büyük farkın yoksul çocukların öğrenim yaşamlarına, geleceklerini şekillendirme süreçlerine nasıl tesir ettiğine ise yakından bakmak gerekiyor.

OECD verilerine göre Türkiye’de çocuk yoksulluğu, toplam nüfusun yoksulluk oranından daha fazla! Türkiye’de her 100 çocuktan 22’si yoksulluk içinde büyüyor. TÜİK’in 2022 yılına ait çocuk istatiklerinde 15-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 19’u çalışma hayatında yer almaktadır. 2002-2023 yılları arasında yaklaşık 900 çocuk, iş cinayetlerinde can vermiştir. OECD ülkeleri arasında ne eğitimde ne istihdamda olan genç sıralamasında yüzde 28 ile Türkiye, birinci sıradadır. “TÜİK 2022 Türkiye Çocuk Araştırması”, ekmek veya makarna gibi yiyecekleri her gün tüketen çocuk oranını yüzde 63; her gün sebze tüketen çocuk oranını yüzde 33; her gün et, balık ya da tavuk tüketenlerin oranını ise sadece yüzde 13 olarak tespit etmiştir.[3]

Türkiye’de çocuklar ve gençlerle ilgili bu iç karartıcı tabloyu biraz daha açmalıyız. İstanbul Plânlama Ajansına (İPA)[4] göre;

– Her 3 öğrenciden 1’i okula aç gidiyor,

– Her 3 öğrenciden 1’i okula gitmeden önce hiç kahvaltı yapmıyor,

– Çocukların yüzde 60’ı haftada en az 1 gün kahvaltı yapmıyor,

– Öğrencilerin yüzde 19,2’si parasızlık nedeniyle haftada en az 1 gün aç kalıyor,

– Çocukların yüzde 2’si okuldan sonra hiç akşam yemeği yiyemiyor,

– Çocukların yüzde 1,9’u ise yine ekonomik sebeplerle her gün aç kalıyor.

Açlığa maruz kalan çocukların büyüme ve eğitim süreçlerinde hangi sonuçlarla karşılaşacakları hakkında bazı araştırmalar fikir verebilir. Tam da büyüme ve eğitim çağındaki bir çocuğun yetersiz beslenmeden olumsuz etkilenmemesi elbette mümkün değildir. Öncelikle İngiltere’de yapılan bir araştırmanın[5] sonuçlarına bakalım:

Birleşik Krallık’taki en yoksul %25’lik ailelerden gelen 389 “üstün yetenekli” beş yaşındaki çocuğun ilkokul ve ortaokul eğitimleri sırasındaki sonuçları takip ediliyor. Daha sonra, 2000-2002 yılları arasında doğan çocuklardan oluşan en zengin %25’lik ailelerden gelen 1.392 yetenekli beş yaşındaki çocuk için de aynı sonuçlara bakılıyor.

5 yaşında yapılan bilişsel testlerde en yüksek %25’lik dilime giren çocuklar, aile gelirine bakılmaksızın benzer başarılar göstermişken 11-14 yaşları arasında “yüksek yetenekli ama düşük gelirli ailelere mensup çocukların sonuçlarında belirgin ve hızlı bir düşüş” tespit ediliyor. Bu düşüş; “önemli ölçüde daha kötü davranış ve zihinsel sağlık ile 17 yaşına kadar polis tarafından durdurulma, uyarılma veya tutuklanma olasılıklarının yüksek gelirli akranlarına göre daha yüksek olması” gibi diğer farklılıkların ortaya çıkmasıyla örtüşüyordu.

Düşük gelirli ailelere mensup çocukların yalnızca %40’ı 16 yaşında sınavlardan A veya daha iyi notlar alabilirken yüksek gelir grubundaki ailelere mensup çocuklarda bu oran %65’ti. Sınav sonuçlarındaki bu fark, düşük gelir grubundaki çocukların daha azının A seviyesi sınavlarına girmesine yardımcı olabildi.

Bu araştırma; çocukların zihinsel, psikolojik ve bedensel gelişiminin sınıfsal karakterini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Yukarıda bahsi geçen ATO raporunun İngiltere ile Türkiye’deki çocukların sınıfsal seviyelerinin çok farklı olduğunu ortaya koyduğu da düşünülürse nasıl bir vahametle karşı karşıya olduğumuz kolayca tahmin edilebilir.

Açlık sınırı dolayımında yaşayan ailelere mensup çocuklar, İngiltere’de yapılan araştırma sonuçlarında da görüleceği gibi yaşama açıkça yenik ve dışlanmış başlıyor.

Gereği gibi beslenemeyen çocukların akademik performansları %70 oranında düşebiliyor. Mütehassıslara göre okullarında yetersiz beslenme problemi yaşayan çocuklar; odaklanma, hatırlama ve bilgilenme becerilerinde aksaklıklarla karşı karşıya kalmakta ve dil gelişimi ile problem çözme becerilerinde sıkıntı yaşamaktadır. Yeterli beslenemeyen çocuklarda beynin bilişsel işleme yeteneği ile motor ve dil gelişim becerileri zarar görür. Beynin bazı bölümleri zamanla iyileşebilse de hipokampus, beyincik ve sinir reseptörlerinde meydana gelen hasar kalıcıdır. Bu nedenle büyüme geriliği yaşayan çocuklar genellikle potansiyellerini tam olarak gerçekleştiremezler. Yine öfke, kaygı, saldırganlık gibi davranış sorunları da yetersiz beslenmeyle yakından ilişkilidir. Bu sorunlar, çocukların derslere katılmasını veya öğretmenleri ve akranları tarafından anlaşılmasını zorlaştırmaktadır.[6]

Yoksul ailelere mensup çocuklarda yetersiz beslenme sonucu şu belirtilere rastlanmaktadır: Dikkat ve konsantrasyon zayıflığı görülür. Açlık veya düşük besin alımı, çocukların derse odaklanmasını zorlaştırır. Hafıza ve öğrenme güçlüğü olur. Vitamin-mineral eksiklikleri (özellikle demir, iyot, B12 ve çinko) bilgiyi hatırlama ve saklama becerisini azaltır. Dil ve problem çözme becerilerinde gecikme yaşanır. Yetersiz beslenen çocuklarda dil gelişimi ve mantıksal düşünme süreçleri yaşıtlarına göre geride kalır.[7]

Yeterli ve Sağlıklı Beslenme, Yoksul Çocuklar İçin Hayal

Açlık ve yoksulluk sınırı arasında hayata tutunmaya çalışan ebeveynlerin, çocuklarını yeterli ve sağlıklı gıda ile buluşturması her geçen gün daha da zorlaşıyor.

AB ülkeleri gıda enflasyonu ortalaması yıllık yüzde 3.4 iken bizde yüzde 33.1 seviyesinde!
Tarımı desteklemek sûretiyle gıda üretimine yeterli destek vermek yerine AKP iktidarı, ilk 8 ayda bütçeden harcanan her 100 liranın 16 lirasını faize ödedi. Zirai don felaketine rağmen çiftçiye ödenen ise her 100 liranın sadece 1 lirası oldu! Faize 1 trilyon 424 milyar lira aktaran iktidar, bunun sadece 16’da 1’ini -89 milyar lira- çiftçiye destek olarak ödedi.[8] Bu tablodan gıda üretimine ne kadar ehemmiyet verildiği anlaşılabilir.

Cârî ekonomi politikalarından çocukların payına herhangi bir güzelliğin düşmeyeceği ortadadır. Görünen o ki mevcut rakamlara göre çocuklar aç kalmaya, aileler yoksullaşmaya devam edecek! Aslında aileleri “yoksul” olarak tanımlamak hatalı çünkü yazının başında peşinen belirttim: 4 kişilik bir aile için yoksulluk sınırı 88 bin lira! Buna göre bu kategoride yer alan ailelerdeki her bir üye asgari ücret alırsa ancak yoksulluk sınırına ulaşabiliyor.

Okullar yeni açıldı, kantinlerde de fiyatlar yükseldi: bir tost 85 lira![9] Yukarıdaki veriler gösteriyor ki yoksul ailelerin çocukları derslere yine aç girecek, pek çoğu akşam aç yatacak. Bu da onların öğrenme kabiliyetlerini elbette olumsuz etkileyecek, bedensel gelişimleri yavaşlayıp ruhsal dengeleri bozulacak, akademik başarıları kalıcı şekilde olumsuz etkilenecek! Geniş yoksul kitlelerin çocukları böylece yoksulluğu, imkânsızlığı miras olarak devralmaya, derinleşen kölelik düzeninin kaybedenleri olmaya devam edecek!

Sonuç

Gazze’de açlık, işgalci Siyonist İsrail tarafından bir soykırım aracı olarak kullanılıyor ve Gazze’de 7 Ekim 2023’ten bu yana açlıktan hayatını kaybedenlerin sayısının 147’si çocuk olmak üzere en az 435 olduğu bildiriliyor.[10]

Egemen dünya düzeni Gazze örneğinde olduğu gibi ya doğrudan ve en vahşi usullerle ya da gizli-açık sömürü ilişkileri ile soykırım ve kötürümleştirme politikaları yürütüyor.[11] Türkiye’de son yıllarda iyice derinleşen yoksulluk ve yaygınlaşan açlık gerçeği, Turgut Uyar’ın mısralarının zamanlar aşan gücünü davet ediyor:

Gülü çiğdemi filan bırak
Sardunyayı karidesi filan bırak
Acıyı ve ölümleri bırak
Oy pusulalarını ve seçimleri bırak
Evet
Seçimleri özellikle bırak
Çünkü açlık çoğunluktadır   

(…)

Her geçen gün bir öncekinden daha güçlü bir feryatla haykırılması gereken bir hakikatle yüz yüzeyiz. Sonu soykırıma varan büyük bir kötürümleştirme programı, çocuklarımızı gözüne kestirmiştir ve hoyratça ilerlemektedir. Köleci düzen çocuklarımızı sömürü çarkına alıp Yunus Emre’nin ifadesiyle “göğ ekini biçmiş gibi” yaşamlarının baharında dallarından koparıp katletmektedir. “Yaşarken kötürümleştirerek köleliği, ölürken cinayeti dayatan” bu düzen, son 12,5 yılda en az 770 çocuğumuzu çalıştırırken katletmiş ve MESEM adlı projeyle bu sömürüye yasal bir kılıf uydurmuştur.[12]

Ülkenin hemen hemen bütün alanları israfa, yolsuzluğa, talana ve yağmaya terk edilmiş; açlık ve yoksulluğun pençesine fırlatılıp atılan çocuklarımız biyopolitik bir müdahaleyle bütün bilişsel, ruhsal ve bedensel unsurları kötürümleştirilmiş olarak sermayenin sessiz ve itirazsız köleleri olarak biçimlendirilmiştir. Öncelikli itiraz alanlarımızdan biri budur ve ihmale gelmez bir karaktere sahiptir. 

Dipnotlar:

[1] TÜRK-İŞ’in bu çalışmasında, dört kişilik bir ailenin, bilimsel olarak belirlenmiş beslenme kalıbı temel alınmaktadır. Anılan beslenme kalıbı, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimler Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü’nden sağlanmıştır. Günlük kalori ihtiyacının hesabında hem yetişkin kişiler hem de genç ve çocuk nüfus dikkate alınmaktadır. Buna göre yetişkin erkek için 3500, yetişkin kadın için 2300, 15-19 yaş grubundaki erkek çocuk için 3200 ve 4-6 yaş grubundaki çocuk için 1600 kalorilik liste temel alınmıştır:

https://www.turkis.org.tr/turk-is-agustos-2025-aclik-ve-yoksulluk-siniri/

[2] Asgari ücretli oranı yüzde 50’lerde: Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK-AR) hazırladığı Asgari Ücret Araştırması 2024 raporuna göre asgari ücret civarında bir ücretle çalışanların oranı yüzde 50’lerde. Yine rapora göre 2002’de asgari ücret altında ücret alanların oranı yüzde 18.5’ken 2022’de bu oran yüzde 33.8’e yükseldi. Asgari ücretin yüzde 5 fazlası ve altı ücret alanlar 2002’de yüzde 27.8’ken 2022’de yüzde 7.5’e, asgari ücretin yüzde 10 fazlası ve altı ücret alanlar ise 2002’de yüzde 30.7 iken 2022’de yüze 8.4’e düştü. Başka bir deyişle ortalama ücret giderek asgari ücrete yakınsadı:

https://gazeteoksijen.com/ekonomi/4-kisilik-asgari-ucretle-gecinen-aile-ogun-basina-69-lira-ayirabiliyor-215391

[3] “Türkiye’de Çocuk Olmak” ATO Bilgi Notu:

https://ato.org.tr/haberler/2023-haberleri/2605-turkiyede-cocuk-olmak-ato-bilgi-notu.html

[4] İPA: Her Üç Öğrenciden Biri Okul Aç Gidiyor:

https://www.indyturk.com/node/744896/haber/i%CC%87pa-her-%C3%BC%C3%A7-%C3%B6%C4%9Frenciden-biri-okul-a%C3%A7-gidiyor

[5] Poorer High-Ability UK Children Fall Behind Peers At School From Age Of 11 (İngiltere’de Daha Yoksul ve Yüksek Yetenekli Çocuklar 11 Yaşından İtibaren Okulda Akranlarının Gerisinde Kalıyor):

https://www.theguardian.com/education/article/2024/jun/24/poorer-high-ability-uk-children-fall-behind-peers-at-school-from-age-of-11

[6] How Malnutrition Affects Children’s Education? (Yetersiz Beslenme Çocukların Eğitimini Nasıl Etkiler?):

https://www.concern.org.uk/news/how-malnutrition-affects-childrens-education

[7] Özgül Öğrenme Güçlüğü Olan Çocuklarda Çinko ve B12 Vitamini Düzeyleri:

https://jpedres.org/tr/makaleler/ozgul-ogrenme-guclugu-olan-cocuklarda-cinko-ve-b12-vitamini-duzeyleri/doi/jpr.22448

[8] Avrupa’da Yıllık Gıda Enflasyonu Çift Hane Olan Ülke Yok-Neden Ucuza Gıda Tüketemiyoruz:

https://x.com/inanmutlu1

[9] Okul Kantinlerinde Fiyatlar Cep Yakıyor; Simit 25, Tost 85 Lira:

https://t24.com.tr/haber/okul-kantinlerinde-fiyatlar-cep-yakiyor-simit-25-tost-85-lira,1261741

[10] İsrail’in kıtlığı dayattığı Gazze’de son 24 saatte biri çocuk, 4 kişi daha açlıktan hayatını kaybetti:

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israilin-kitligi-dayattigi-gazzede-son-24-saatte-biri-cocuk-4-kisi-daha-acliktan-hayatini-kaybetti/3691063#

[11] Dünya Çapında 5 Yaşın Altındaki 190 Milyondan Fazla Çocuk Yetersiz Beslenmeden Etkilenmektedir:

https://www.unicefusa.org/what-unicef-does/childrens-health/nutrition/fight-childhood-malnutrition

[12] Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü: 14 Yaşındaki Arda Nasıl Öldü:

https://www.bbc.com/turkce/articles/c9wgz754qjno

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesi’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. 2020 yılında kurulan YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır. Eserleri: Yüzümüzü Ağartan (öykü-2006), İlim Yayma’nın Penceresi (anı-2012), Kar Kesilen (öykü-2020), Kiralık Meydan (öykü-2020), Ferhat’ın Şemsiyeleri (öykü-2020), Halkada Duranlara (şiir-2022), 35C (roman-2026), Şairi Devrime Çağırmak-Şiir Tahlilleri (eleştiri-2026)

Köşe Yazıları

6-7 Eylül Ruhu Yaşıyor mu?

Yayınlanma:

-

6-7 Eylül olayları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşanan toplumsal cinnet örneklerinden yalnızca biri. Ulus-devletin, başka hiçbir kimliğin “görünürlüğüne” ve kamusal alanda varlığına tam olarak razı olmadığı bir aidiyet bilinci kitlelerde karşılık bulduğunda, en küçük kıvılcım bile topluca bir cezalandırma ve “diş gösterme” eylemine dönüşebiliyor.

Sorun şu ki, ulus-devlet reflekslerinin kısmen de olsa çözüldüğünü düşündüğümüz post-modern zamanlarda, bu tür hatıraların artık mahkum edileceğini, bu cinneti mümkün kılan motivasyonları aştığımızı varsayıyoruz. Oysa bugün hala “iyi ki yapmışız” diyen hatırı sayılır bir kitlenin varlığı, bu varsayımı boşa çıkarıyor. Masumiyet karinesi bir anda askıya alınabiliyorsa; kişi/cemaat/yapı/toplumun bir parçası yalnızca ait olduğu düşünülen kimlik nedeniyle kolektif bir cezalandırmanın meşru hedefi haline geliyorsa ulus devlet çok güçlü biçimde yaşıyor demektir.

Ulus devletin sürekli kullandığı, Agamben’in “istisna hali” üzerine düşüncesi tam da burada anlamlı bir soru ortaya koyuyor: Hukukun ve ortak ahlaki sınırların askıya alındığı anlarda, kimler korunmaya değer bir hayat olmaktan çıkarılıyor? Bir topluluk “içerideki yabancı” olarak kodlandığında, ona yönelen şiddet nasıl oluyor da sıradan insanlar açısından meşru, hatta gerekli görülebiliyor? İnsanların somut varlıkları ve hikayeleri silinip birer “Rum”, “Ermeni”, “azınlık” , “alevi”, “cemaatçi”, “khklı” ya da “öteki” kategorisine indirgendiklerinde, karşılarındaki insan olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğin temsilcisine dönüşüyor.

Modern devlet açısından egemen, istisnaya karar verebildiği ölçüde egemendir; istisna kalıcılaştığında, “hukukun dışına çıkarılan” insanın statüsü de sıradanlaşır.

Belki de bu yüzden 6-7 Eylül’ü yalnızca geçmişte kalmış bir toplumsal cinnet olarak hatırlamak yeterli değil. Bugün KHK’larla binlerce insanın tek tek eylemlerinden bağımsız biçimde bir kategori içinde değerlendirilmesi, cemaatlere / toplumsal örgütlenmelere yönelik operasyonlardaki siyasal görünüm, 6-7 Eylül yaratan istisna halinin korunduğunu gösteriyor. Bireysel suç ile kolektif aidiyet / mensubiyet arasındaki sınırın silikleşmesi, farklı dönemlerde “terörist”, “hain”, “işbirlikçi” ya da “yabancı” kategorileri üzerinden toplu cezalandırma reflekslerinin yeniden üretilmesi, bu kanıyı destekliyor. Elbette bütün örneklerin birbiriyle tümüyle örtüştüğünü söyleyemeyiz; fakat ortak bir siyasal refleksi hepimiz görüyoruz: Önce bir topluluk tehdit olarak tanımlanıyor, ardından o topluluğa mensup olmak bireysel sorumluluğun önüne geçiriliyor ve cezalandırma, hukuki bir süreç olmaktan çok toplumsal bir arınma gibi sunulabiliyor. (Devlet otoritesini sarsan güç odakların / şeriklerin tasfiyesi)

6-7 Eylül’ün bize bıraktığı asıl soru da belki burada duruyor: Bir insanı yaptıklarından dolayı değil, ait olduğu kimlikten dolayı cezalandırmayı ne hakla meşru görmeye başlıyoruz? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap “devletin takdiri” üzerinden gelişiyorsa 6-7 Eylül ruhu hala yaşıyor demektir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Seyyid Kutub ve Cahiliyeyi Yeniden Düşünmek

Yayınlanma:

-

Bugün 29 Ağustos, Seyyid Kutub’un şehadetinin yıl dönümü. 1966’da asılarak idam edilmesiyle birlikte Mısır’dan başlayarak dünyanın her köşesindeki İslamî hareketleri etkileyen Kutub, çağının dayattığı hegemonyaya karşı mücadele etti. Yeniden Kur’an’a dönüş ve Kur’an Nesli’nin doğuşu düşüncesinin Müslümanların zihninde yalnızca fikirleriyle ya da şehadetiyle değil; coşkulu inancı ve bitmeyen umuduyla da karşılık bulmasını sağladı.

Seyyid Kutub’un tefsirinde ve kitaplarında modernitenin (modern cahiliyenin) dayattıkları karşısında umutsuz bir karamsarlığın içinde olmadığını görüyoruz. O, hegemonyanın insanı takatsiz bırakan en büyük silahı “umutsuzluk” karşısında başka bir dünyanın mümkün olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdır.

Yazmanın ve eylemenin ötesinde ‘umut etme’nin bu yüzyıldaki örnekliğini sunan Kutub’u farklı kılan bir diğer nokta, cahiliyenin modern biçimini yok saymadan anlama gayreti gütmesi ve onunla yüzleşme cüreti göstermiş olmasıydı.

Her dönemin ve her coğrafyanın kendine özgü bir cahiliyesi olduğunu biliyordu Kutub. Cahiliyenin yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir dönem olmadığını, her çağın kendi cahiliyesini üretebileceğini görmüştü. Yoldaki İşaretler’de “İşte burası yolların ayrım noktası, yürünecek yolun başlangıcı” derken kastettiği ayrım işte bu yüzyılın cahiliyesiydi.

Cahiliyenin anlam alanını bütün hayata yayılacak biçimde bu denli genişletmek ilk bakışta umutsuzluk üretmek gibi görünebilir. Oysa Kutub açısından bunun tam tersi söz konusudur: Umudu yeniden kazanmanın ilk şartı, mevcut gerçeklikle yüzleşme cesaretidir. Kutub, “İslam’dan evvelki cahiliyenin aynısı hatta daha koyusu içinde bulunuyoruz!” derken düşünceden pratiğe bütün bir modern yaşamı kasteder. Ona göre “cahiliye toplumu pratiği” olarak yorumladığı bu durum anlaşılamadan ve “yol ayrımı”na girmeden vahye yönelmek mümkün olamaz. Cahiliye pratiği aşıldığında ise İslamî hareketi prangalayan tüm söylemler çözülür ve kaybedilen hafıza (Kur’an) ve hareket (Nebevî yöntem) yeniden kazanılmış olur. Kutub’un cahiliye teşhisini bu yüzden karamsar bir dünya okuması değil, umudu mümkün kılacak bir tespit olarak düşünmeli.

Belki de bu nedenle Seyyid Kutub’un söylemindeki itiraz Mısır’dan çıkıp dünyanın dört bir yanında yankı bulabildi. Kutub’un modern döneme ilişkin eleştirilerinin merkezinde bu sistemin -postmodern eleştirilerde de olduğu gibi- bütüncül bir kuşatmayı dayatıyor olduğudur. Bu kuşatma, modern öncesi dönemin ele geçiren, süpürücü ama yüzeysel denetimlerinin ötesine taşarak bireyi ve toplumu yeniden inşa etme durumunu yani zihinsel kolonizasyonu da içeriyor. Kutub’a göre çok katmanlı, simbiyotik bir ilişki biçimiyle birbirine mecburiyet derecesinde bağımlı olan böylesi bir sisteme karşı tek bir mevziden veya tek bir açıdan yürütülecek mücadele etkisiz kalacaktı.

Kutub’un cahiliye kavramıyla işaret ettiği bu çok katmanlı tahakküm biçimini, modern dünyanın işleyişi açısından Kojin Karatani’nin “sermaye-ulus-devlet” tanımı üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz. Karatani, modern dünyanın (cahiliyenin) çok boyutlu ve çok katmanlı yapısına karşı mücadele stratejisini özetlerken şöyle ifade eder: “Demek ki sermayeye karşı girişilecek her eylem, devleti ve ulusu da karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu bu üçlü yapı nedeniyle sarsılmazdır. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir!” Marksist Karatani ile müslüman Seyyid Kutub’un düşüncelerinin örtüştüğü nokta, karşı karşıya oldukları sistemin genotipidir.

Karatani’nin tasvir ettiği bu “Sermaye-Ulus-Devlet” yapısı, Borromeo Düğümü gibi birbiriyle sürekli ilişkili bir halkalar bütünü olarak düşünülmeli. Modern sistemde devlet, şiddet ve yasa tekelini; sermaye, maddî tahakkümü; ulus ise meşruiyetin yayıldığı ve kitleleri sisteme bağlayan kolektif duyguyu temsil eder. Bu nedenle sadece sermayeyle mücadeleye yoğunlaşıldığında sermayeyi doğuran devlet aklı korunur, toplumsal yozlaşma görmezden gelinir. Yalnızca devlete itiraz etmek ise çoğu kez sermaye ve ulus kimlik lehine popülizmi onaylayan politik bir yozlaşmayla sonuçlanır.

İşte bu üçlünün birbiriyle olan simbiyotik etkileşimini gözetmeyen ve kapsayıcı bir itiraz geliştirmekten kaçınan her mücadele, eninde sonunda dönüştürülür, devşirilir ve eleştirdiği sistemin bir parçasına dönüşerek yeni bir tâğut hâline gelir. Seyyid Kutub, bu devşirilme tehlikesinin ancak bütüncül bir “cahiliye” teşhisiyle aşılabileceğini görmüştü. Bu yüzden o, cahiliye kavramı için lafızcı ve nostaljik bir okumayla yetinmedi. Kutub, cahiliyeyi geçmişe ait soyut ve sadece itikadî bir sapma olarak görmek yerine onu, itikadî düzlemden başlayarak ekonomiye, siyasete ve toplumsal kimliğe yani hayatın her alanına sızan bir “var olma durumu” olarak anladı. Cahiliyeyi tanımlama biçimi Seyyid Kutub’un önerilerini de netleştirdi. O; bâtıl ulus kimliğinin karşısına ümmet bilincini, sermaye tekeline etkin bir dayanışmayı ve egemenlerin tâğutî hegemonyası karşısına ise yalnızca vahye boyun eğen bir Kur’an Nesli’ni koyarak bu üçlü düğümü parçalamayı düşündü.

Seyyid Kutub’un “cahiliye toplumu” dediği aslında Karatani’nin kavramsallaştırmasındaki “sermaye-ulus-devlet” ya da postmodern eleştirilerdeki “modern devlet”tir. Modern dönemin devletini eski/klasikten ayıran ise bütün ara-kurumları felce uğratacak biçimde ulus ve sermayenin devletle koşulsuz paydaşlığıdır. Bu, devletin ayrışıp mutlak egemen rolüyle yüceleştiği panoptikon durumundan da çıktığı anlamına geliyor. Ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermaye artık suç ortağı: Kendinden olmayanı beraberce izledikleri ve hegemonyayı birlikte dayattıkları böylece yeniden ürettikleri bir sinoptikon durumu…

İşte Seyyid Kutub’un cahiliyesi de bir anlamda ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermayenin suç ortağına dönüştüğü yapıyı ifade ediyor. Hegemonya, sisteme dâhil olanların rızasıyla birlikte dayatılırken bu suç ortaklığı, Boétie’nin yüzyıllar önce Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de işaret ettiği durumun çok daha sistematik bir hâlini ifade ediyor: (Artık) kitleler zorla zincire vurulmamıştır; kendi esaretlerinin gardiyanlığını yapmakta, boyunduruklarını kendi rızalarıyla yeniden üretirler. Kutub’un cahiliye eleştirisi, tam da kitleleri bu “gönüllü kulluktan” ve günah ortaklığından ayrılmaya çağıran “radikal” bir uyanış hamlesini ifade eder.

Karatani’nin “ulus-devlet-sermaye” birleşimi, gücün yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen klasik biçimiyle açıklanamayacağını da gösteriyor. Güç, bu üç yapının iç içe geçmesiyle/birbirini beslemesiyle doğrusal niteliğini kaybederek toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. Foucault’nun “iktidarın mikrofiziği” olarak tarif ettiği şey de tam burada anlam kazanır. Seyyid Kutub’un ‘cahiliye’ye yüklediği anlam da büyük ölçüde burada anlaşılır hâle geliyor. İlk bakışta tekfirci bir reddetme kolaycılığı olarak görülen cahiliye tanımı, tam aksine epistemolojik bir kopuş ve modern dönemin aldığı yeni biçime yönelik isabetli bir itiraza dönüşmüş oluyor.

Yeni (modern) ile eski (klasik) arasındaki ayrımın her zaman çok kesin olamayacağı bir gerçek ancak hegemonyayı tarif için geriye dönüp göz attığımızda belirgin bir “aşırılaşma” durumu içinde olduğumuzu görüyoruz. Yani devlet, onu tahkim eden sosyal sözleşme ve bunun bir parçası olan toplum, tarih boyunca her zaman vardı ancak ontolojik bir teslimiyeti de içerecek şekilde kapsamının genişlemesine yeni tanık oluyoruz.

Bunun açık bir örneğini 17. yüzyılda Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan’da bulabiliriz. Hobbes, “ölümlü bir tanrı” olarak söz ettiği devletin ilahî yasalara boyun eğmesi gerektiğini düşünür. Öte yandan devlete mutlak itaatin de şart olduğunu yazar: “Devletin buyurduğu her şeyde devlete itaat etmemiz, Tanrı’nın da yasası olan doğa yasalarındandır ama buyurduklarına bir de inanmamız gerekmez.”

Modern dönemde aşılan o iki sınır, Hobbes’un bu tanımında saklı: Birincisi, modern devlet artık herhangi bir aşkın/ilahî yasaya boyun eğme mecburiyeti hissetmiyor. Schmitt’in Politik Teoloji tezinde belirttiği gibi; modern devlet kuramının tüm kavramları aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Yani devlet, ilahi olanın vasıflarını (mutlak egemenlik, yasa koyuculuk) çalarak kendini ‘yeryüzü tanrısı’ ilan etmiştir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise bizden, salt bedensel bir itaatle yetinmeyip ürettiği bu yeni düzene bir de iman etmemizi, onu zihnen içselleştirmemizi de bekler.

Seyyid Kutub’un cahiliye kavramını zihinlerde neden adeta ‘dirilttiğini’ ve lafızcı bir okumayla niye yetinmediğini böylece daha iyi anlıyoruz. O, cahiliyeden kopmadan ve bütünlüklü bir perspektife kavuşmadan mücadelenin anlamlı olmayacağını biliyordu. Yoldaki İşaretler’in girişinde okuyucusuna, Hz. Peygamber’in mücadelesinde neden ulus kimliğini, sınıf çatışmasını veya bürokratik kadrolaşmayı tercih etmediğini tam da bu bağlam üzerinden anlatır. Dönemin iktidarını devirmek için kullanılacak bu tür pragmatist yöntemler, günün sonunda bir zalimi (tâğutu) tasfiye etse bile yerine sınıf, ulus ya da devlet kılığında yeni bir tâğut ihdas edecektir.

Seyyid Kutub’un Kur’an’a dönüş ve Nebevî yöntem olarak tarif ettiği şey de budur: mesele iktidarın el değiştirmesi değil; hegemonyayı sermayeden, devletten ve yozlaşmış toplumdan ayırmadan cahiliyenin tüm katmanlarına karşı topyekûn direnmek ve yeni bir varoluşun mümkün olduğuna inanmak.

Şehid’in sözleriyle bitirelim:

“İslamî diriliş hareketi nasıl başlayacaktır? Öncelikle bu işe bütün benliği ile karar vermiş ve bu yola baş koymuş bir öncü toplulukla… Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan cahiliye egemenliğine son vermeye kararlı bir toplulukla… Yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden zihnen ve kalben uzak durmaya çalışırken, öte taraftan belirli bir biçimde onunla ilişkide olmayı savsaklamayan bir toplulukla…”

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x