Connect with us

Köşe Yazıları

Sistematik Kötürümleştirme: Aileler Yoksul, Çocuklar Aç

Yayınlanma:

-

Türk-İş araştırmasına göre 2025 Ağustos ayında açlık sınırı[1] 27 bin; yoksulluk sınırı ise 88 bin TL’ye yükseldi. Bu rakamlar, Ankara’da yaşayan dört kişilik bir aile ölçü alınarak belirleniyor.

Asgarî ücret, hâl-i hazırda 22 bin104 lira 67 kuruş olarak uygulanıyor. Asgarî ücret artış periyodu, AKP hükümeti tarafından 2024’ten itibaren yıllık olarak karara bağlandığı için artık sene içerisinde herhangi bir düzenleme yapılmıyor. 2025 yılı asgarî ücreti, hak edildiği ocak ayında açlık sınırının altında kalmıştı (22 bin131 TL).

Emekçiler, yoksullar 2025 yılına başlangıcı “aç” olarak yapmıştı. Aslında pek çok sene birbirine benziyor ancak son yıllarda ivme, çok daha negatif yönde seyrediyor. Önceki yıllarda asgarî ücretin açlık sınırı altına düşmesi bir-iki ayı bulurken şimdilerde ilk hak ediş, açlık sınırının altında gerçekleşiyor.

7 milyondan fazla emekçi, asgarî ücretle çalışırken 7,6 milyon emekçi ise asgarî ücrete bile erişemiyor! Ücretlilerin asgari ücrete “komşuluğu” (asgarî ücretin yüzde 10 üstü ve altı) açısından bakıldığında 8,5 milyon emekçinin asgarî ücretin altında ve civarında ücret aldığı görülüyor. “Asgarî ücretliler, asgarî ücret bile alamayan milyonlar, asgarî ücretten az-biraz fazla kazananlar…” derken vasıflı/eğitimli çalışanlar için de asgarî ücretin genel geçer ücret olduğu[2] bir vasatta milyonlarca emekçinin açlığa gömülü hâlde vâr olma mücadelesi verdiği pekâlâ söylenebilir.

Yoksulluk-Açlık, Yetersiz Beslenme Çocukları Nasıl Etkiliyor?

Asgarî ücretle geçinmeye çalışanların pek çoğunun ailesi, çoluk çocuğu var ve bu çocukların mühim bir kısmı “çocuk yoksulluğu”ndan mustarip. Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) araştırması, ülkede en az 7 milyon çocuğun yoksulluk içinde yaşadığını söylüyor. Araştırmaya göre, en düşük yüzde 20’lik gelir grubuyla en yüksek yüzde 20’lik gelir grubunun tüketim harcamaları arasında beş buçuk kat fark var ve bu makas giderek açılıyor. Bu büyük farkın yoksul çocukların öğrenim yaşamlarına, geleceklerini şekillendirme süreçlerine nasıl tesir ettiğine ise yakından bakmak gerekiyor.

OECD verilerine göre Türkiye’de çocuk yoksulluğu, toplam nüfusun yoksulluk oranından daha fazla! Türkiye’de her 100 çocuktan 22’si yoksulluk içinde büyüyor. TÜİK’in 2022 yılına ait çocuk istatiklerinde 15-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 19’u çalışma hayatında yer almaktadır. 2002-2023 yılları arasında yaklaşık 900 çocuk, iş cinayetlerinde can vermiştir. OECD ülkeleri arasında ne eğitimde ne istihdamda olan genç sıralamasında yüzde 28 ile Türkiye, birinci sıradadır. “TÜİK 2022 Türkiye Çocuk Araştırması”, ekmek veya makarna gibi yiyecekleri her gün tüketen çocuk oranını yüzde 63; her gün sebze tüketen çocuk oranını yüzde 33; her gün et, balık ya da tavuk tüketenlerin oranını ise sadece yüzde 13 olarak tespit etmiştir.[3]

Türkiye’de çocuklar ve gençlerle ilgili bu iç karartıcı tabloyu biraz daha açmalıyız. İstanbul Plânlama Ajansına (İPA)[4] göre;

– Her 3 öğrenciden 1’i okula aç gidiyor,

– Her 3 öğrenciden 1’i okula gitmeden önce hiç kahvaltı yapmıyor,

– Çocukların yüzde 60’ı haftada en az 1 gün kahvaltı yapmıyor,

– Öğrencilerin yüzde 19,2’si parasızlık nedeniyle haftada en az 1 gün aç kalıyor,

– Çocukların yüzde 2’si okuldan sonra hiç akşam yemeği yiyemiyor,

– Çocukların yüzde 1,9’u ise yine ekonomik sebeplerle her gün aç kalıyor.

Açlığa maruz kalan çocukların büyüme ve eğitim süreçlerinde hangi sonuçlarla karşılaşacakları hakkında bazı araştırmalar fikir verebilir. Tam da büyüme ve eğitim çağındaki bir çocuğun yetersiz beslenmeden olumsuz etkilenmemesi elbette mümkün değildir. Öncelikle İngiltere’de yapılan bir araştırmanın[5] sonuçlarına bakalım:

Birleşik Krallık’taki en yoksul %25’lik ailelerden gelen 389 “üstün yetenekli” beş yaşındaki çocuğun ilkokul ve ortaokul eğitimleri sırasındaki sonuçları takip ediliyor. Daha sonra, 2000-2002 yılları arasında doğan çocuklardan oluşan en zengin %25’lik ailelerden gelen 1.392 yetenekli beş yaşındaki çocuk için de aynı sonuçlara bakılıyor.

5 yaşında yapılan bilişsel testlerde en yüksek %25’lik dilime giren çocuklar, aile gelirine bakılmaksızın benzer başarılar göstermişken 11-14 yaşları arasında “yüksek yetenekli ama düşük gelirli ailelere mensup çocukların sonuçlarında belirgin ve hızlı bir düşüş” tespit ediliyor. Bu düşüş; “önemli ölçüde daha kötü davranış ve zihinsel sağlık ile 17 yaşına kadar polis tarafından durdurulma, uyarılma veya tutuklanma olasılıklarının yüksek gelirli akranlarına göre daha yüksek olması” gibi diğer farklılıkların ortaya çıkmasıyla örtüşüyordu.

Düşük gelirli ailelere mensup çocukların yalnızca %40’ı 16 yaşında sınavlardan A veya daha iyi notlar alabilirken yüksek gelir grubundaki ailelere mensup çocuklarda bu oran %65’ti. Sınav sonuçlarındaki bu fark, düşük gelir grubundaki çocukların daha azının A seviyesi sınavlarına girmesine yardımcı olabildi.

Bu araştırma; çocukların zihinsel, psikolojik ve bedensel gelişiminin sınıfsal karakterini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Yukarıda bahsi geçen ATO raporunun İngiltere ile Türkiye’deki çocukların sınıfsal seviyelerinin çok farklı olduğunu ortaya koyduğu da düşünülürse nasıl bir vahametle karşı karşıya olduğumuz kolayca tahmin edilebilir.

Açlık sınırı dolayımında yaşayan ailelere mensup çocuklar, İngiltere’de yapılan araştırma sonuçlarında da görüleceği gibi yaşama açıkça yenik ve dışlanmış başlıyor.

Gereği gibi beslenemeyen çocukların akademik performansları %70 oranında düşebiliyor. Mütehassıslara göre okullarında yetersiz beslenme problemi yaşayan çocuklar; odaklanma, hatırlama ve bilgilenme becerilerinde aksaklıklarla karşı karşıya kalmakta ve dil gelişimi ile problem çözme becerilerinde sıkıntı yaşamaktadır. Yeterli beslenemeyen çocuklarda beynin bilişsel işleme yeteneği ile motor ve dil gelişim becerileri zarar görür. Beynin bazı bölümleri zamanla iyileşebilse de hipokampus, beyincik ve sinir reseptörlerinde meydana gelen hasar kalıcıdır. Bu nedenle büyüme geriliği yaşayan çocuklar genellikle potansiyellerini tam olarak gerçekleştiremezler. Yine öfke, kaygı, saldırganlık gibi davranış sorunları da yetersiz beslenmeyle yakından ilişkilidir. Bu sorunlar, çocukların derslere katılmasını veya öğretmenleri ve akranları tarafından anlaşılmasını zorlaştırmaktadır.[6]

Yoksul ailelere mensup çocuklarda yetersiz beslenme sonucu şu belirtilere rastlanmaktadır: Dikkat ve konsantrasyon zayıflığı görülür. Açlık veya düşük besin alımı, çocukların derse odaklanmasını zorlaştırır. Hafıza ve öğrenme güçlüğü olur. Vitamin-mineral eksiklikleri (özellikle demir, iyot, B12 ve çinko) bilgiyi hatırlama ve saklama becerisini azaltır. Dil ve problem çözme becerilerinde gecikme yaşanır. Yetersiz beslenen çocuklarda dil gelişimi ve mantıksal düşünme süreçleri yaşıtlarına göre geride kalır.[7]

Yeterli ve Sağlıklı Beslenme, Yoksul Çocuklar İçin Hayal

Açlık ve yoksulluk sınırı arasında hayata tutunmaya çalışan ebeveynlerin, çocuklarını yeterli ve sağlıklı gıda ile buluşturması her geçen gün daha da zorlaşıyor.

AB ülkeleri gıda enflasyonu ortalaması yıllık yüzde 3.4 iken bizde yüzde 33.1 seviyesinde!
Tarımı desteklemek sûretiyle gıda üretimine yeterli destek vermek yerine AKP iktidarı, ilk 8 ayda bütçeden harcanan her 100 liranın 16 lirasını faize ödedi. Zirai don felaketine rağmen çiftçiye ödenen ise her 100 liranın sadece 1 lirası oldu! Faize 1 trilyon 424 milyar lira aktaran iktidar, bunun sadece 16’da 1’ini -89 milyar lira- çiftçiye destek olarak ödedi.[8] Bu tablodan gıda üretimine ne kadar ehemmiyet verildiği anlaşılabilir.

Cârî ekonomi politikalarından çocukların payına herhangi bir güzelliğin düşmeyeceği ortadadır. Görünen o ki mevcut rakamlara göre çocuklar aç kalmaya, aileler yoksullaşmaya devam edecek! Aslında aileleri “yoksul” olarak tanımlamak hatalı çünkü yazının başında peşinen belirttim: 4 kişilik bir aile için yoksulluk sınırı 88 bin lira! Buna göre bu kategoride yer alan ailelerdeki her bir üye asgari ücret alırsa ancak yoksulluk sınırına ulaşabiliyor.

Okullar yeni açıldı, kantinlerde de fiyatlar yükseldi: bir tost 85 lira![9] Yukarıdaki veriler gösteriyor ki yoksul ailelerin çocukları derslere yine aç girecek, pek çoğu akşam aç yatacak. Bu da onların öğrenme kabiliyetlerini elbette olumsuz etkileyecek, bedensel gelişimleri yavaşlayıp ruhsal dengeleri bozulacak, akademik başarıları kalıcı şekilde olumsuz etkilenecek! Geniş yoksul kitlelerin çocukları böylece yoksulluğu, imkânsızlığı miras olarak devralmaya, derinleşen kölelik düzeninin kaybedenleri olmaya devam edecek!

Sonuç

Gazze’de açlık, işgalci Siyonist İsrail tarafından bir soykırım aracı olarak kullanılıyor ve Gazze’de 7 Ekim 2023’ten bu yana açlıktan hayatını kaybedenlerin sayısının 147’si çocuk olmak üzere en az 435 olduğu bildiriliyor.[10]

Egemen dünya düzeni Gazze örneğinde olduğu gibi ya doğrudan ve en vahşi usullerle ya da gizli-açık sömürü ilişkileri ile soykırım ve kötürümleştirme politikaları yürütüyor.[11] Türkiye’de son yıllarda iyice derinleşen yoksulluk ve yaygınlaşan açlık gerçeği, Turgut Uyar’ın mısralarının zamanlar aşan gücünü davet ediyor:

Gülü çiğdemi filan bırak
Sardunyayı karidesi filan bırak
Acıyı ve ölümleri bırak
Oy pusulalarını ve seçimleri bırak
Evet
Seçimleri özellikle bırak
Çünkü açlık çoğunluktadır   

(…)

Her geçen gün bir öncekinden daha güçlü bir feryatla haykırılması gereken bir hakikatle yüz yüzeyiz. Sonu soykırıma varan büyük bir kötürümleştirme programı, çocuklarımızı gözüne kestirmiştir ve hoyratça ilerlemektedir. Köleci düzen çocuklarımızı sömürü çarkına alıp Yunus Emre’nin ifadesiyle “göğ ekini biçmiş gibi” yaşamlarının baharında dallarından koparıp katletmektedir. “Yaşarken kötürümleştirerek köleliği, ölürken cinayeti dayatan” bu düzen, son 12,5 yılda en az 770 çocuğumuzu çalıştırırken katletmiş ve MESEM adlı projeyle bu sömürüye yasal bir kılıf uydurmuştur.[12]

Ülkenin hemen hemen bütün alanları israfa, yolsuzluğa, talana ve yağmaya terk edilmiş; açlık ve yoksulluğun pençesine fırlatılıp atılan çocuklarımız biyopolitik bir müdahaleyle bütün bilişsel, ruhsal ve bedensel unsurları kötürümleştirilmiş olarak sermayenin sessiz ve itirazsız köleleri olarak biçimlendirilmiştir. Öncelikli itiraz alanlarımızdan biri budur ve ihmale gelmez bir karaktere sahiptir. 

Dipnotlar:

[1] TÜRK-İŞ’in bu çalışmasında, dört kişilik bir ailenin, bilimsel olarak belirlenmiş beslenme kalıbı temel alınmaktadır. Anılan beslenme kalıbı, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimler Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü’nden sağlanmıştır. Günlük kalori ihtiyacının hesabında hem yetişkin kişiler hem de genç ve çocuk nüfus dikkate alınmaktadır. Buna göre yetişkin erkek için 3500, yetişkin kadın için 2300, 15-19 yaş grubundaki erkek çocuk için 3200 ve 4-6 yaş grubundaki çocuk için 1600 kalorilik liste temel alınmıştır:

https://www.turkis.org.tr/turk-is-agustos-2025-aclik-ve-yoksulluk-siniri/

[2] Asgari ücretli oranı yüzde 50’lerde: Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK-AR) hazırladığı Asgari Ücret Araştırması 2024 raporuna göre asgari ücret civarında bir ücretle çalışanların oranı yüzde 50’lerde. Yine rapora göre 2002’de asgari ücret altında ücret alanların oranı yüzde 18.5’ken 2022’de bu oran yüzde 33.8’e yükseldi. Asgari ücretin yüzde 5 fazlası ve altı ücret alanlar 2002’de yüzde 27.8’ken 2022’de yüzde 7.5’e, asgari ücretin yüzde 10 fazlası ve altı ücret alanlar ise 2002’de yüzde 30.7 iken 2022’de yüze 8.4’e düştü. Başka bir deyişle ortalama ücret giderek asgari ücrete yakınsadı:

https://gazeteoksijen.com/ekonomi/4-kisilik-asgari-ucretle-gecinen-aile-ogun-basina-69-lira-ayirabiliyor-215391

[3] “Türkiye’de Çocuk Olmak” ATO Bilgi Notu:

https://ato.org.tr/haberler/2023-haberleri/2605-turkiyede-cocuk-olmak-ato-bilgi-notu.html

[4] İPA: Her Üç Öğrenciden Biri Okul Aç Gidiyor:

https://www.indyturk.com/node/744896/haber/i%CC%87pa-her-%C3%BC%C3%A7-%C3%B6%C4%9Frenciden-biri-okul-a%C3%A7-gidiyor

[5] Poorer High-Ability UK Children Fall Behind Peers At School From Age Of 11 (İngiltere’de Daha Yoksul ve Yüksek Yetenekli Çocuklar 11 Yaşından İtibaren Okulda Akranlarının Gerisinde Kalıyor):

https://www.theguardian.com/education/article/2024/jun/24/poorer-high-ability-uk-children-fall-behind-peers-at-school-from-age-of-11

[6] How Malnutrition Affects Children’s Education? (Yetersiz Beslenme Çocukların Eğitimini Nasıl Etkiler?):

https://www.concern.org.uk/news/how-malnutrition-affects-childrens-education

[7] Özgül Öğrenme Güçlüğü Olan Çocuklarda Çinko ve B12 Vitamini Düzeyleri:

https://jpedres.org/tr/makaleler/ozgul-ogrenme-guclugu-olan-cocuklarda-cinko-ve-b12-vitamini-duzeyleri/doi/jpr.22448

[8] Avrupa’da Yıllık Gıda Enflasyonu Çift Hane Olan Ülke Yok-Neden Ucuza Gıda Tüketemiyoruz:

https://x.com/inanmutlu1

[9] Okul Kantinlerinde Fiyatlar Cep Yakıyor; Simit 25, Tost 85 Lira:

https://t24.com.tr/haber/okul-kantinlerinde-fiyatlar-cep-yakiyor-simit-25-tost-85-lira,1261741

[10] İsrail’in kıtlığı dayattığı Gazze’de son 24 saatte biri çocuk, 4 kişi daha açlıktan hayatını kaybetti:

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israilin-kitligi-dayattigi-gazzede-son-24-saatte-biri-cocuk-4-kisi-daha-acliktan-hayatini-kaybetti/3691063#

[11] Dünya Çapında 5 Yaşın Altındaki 190 Milyondan Fazla Çocuk Yetersiz Beslenmeden Etkilenmektedir:

https://www.unicefusa.org/what-unicef-does/childrens-health/nutrition/fight-childhood-malnutrition

[12] Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü: 14 Yaşındaki Arda Nasıl Öldü:

https://www.bbc.com/turkce/articles/c9wgz754qjno

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesi’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. 2020 yılında kurulan YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır. Eserleri: Yüzümüzü Ağartan (öykü, 2006), İlim Yayma’nın Penceresi (anı, 2012), Kar Kesilen (öykü, 2020), Kiralık Meydan (öykü, 2020), Ferhat’ın Şemsiyeleri (öykü, 2020), Halkada Duranlara (şiir, 2022), 35C (roman)

Söyleşiler

Ahmet Örs ile 35C Romanı Çerçevesinde Söyleştik: İnsan Haddini Ne Kadar Aşabilir?

Yayınlanma:

-

Ahmet Örs’ün yeni kitabı 35C romanı üzerine kendisiyle söyleşi yaptık.

Soruları romandan alıntılar üzerine oluşturdum. Bu alıntılardaki fikirlerin roman kahramanlarından ziyade yazarın kendisine ait olduğu kabulüyle hareket ettim.

“İşte sizden çocuklar, derdi öğretmeni ortaokuldayken, bir fotokopi gibi olmanızı, anlattığım her şeyi aynen yazılı kağıdına geçirmenizi istiyorum.

Anladı ki o zaman Sinan, bu fotokopi sadece bir makine değildir. Bambaşka zihniyettir. Cevat amcası fotokopiye lanet eden nutuk çekmişti. Sinan alelacele elinde ders notlarıyla fotokopi çektirmesi gerektiğinden bahsettiğinde. Fotokopi, demişti Cevat amcası, bu çağın lanetidir. Emeksizliğin, tefekkürsüzlüğün sembolüdür. Teknolojiden, sahte üretimden girip feylesoflardan çıkmış, düşüncenin namusundan dem vurmuş…”

Teknolojik üstünlüğü elinde tutan müstekbirlere karşı öğrenilmiş çaresizlik, peşinen yenilgiyi kabul etme hâkim olabiliyor. Bu hususun “gayba iman” ile ilişkisini göz önünde bulundurarak teknolojiye bakışımız nasıl olmalı?

Teknoloji aracılığıyla insan sahte tanrısallık iddiasını sürdürmek istiyor, bu açık. Teknolojinin geleneksel teknik usûllerinden bambaşka bir şey olduğu ehlinin malumudur. Şimdi bundan bahsederken aklıma Challenger Uzay Mekiği geldi. 28 Ocak 1986’da infilak etmişti. Haberlerden takip etmiştik. Köydeki insanlar bile bunu izah etmekte zorlanıyordu. Üstün bir güç olarak NASA’nın, ABD’nin teknolojisi nasıl böyle bir sona teslim olabilir? Tabii olan olmuştu. Bu meseleyi durup durup hatırlamamın temel gerekçesi uzay mekiğinin adıdır. Challenger, meydan okuyucu anlamına geliyor. İnsan, âlemlere ne kadar meydan okuyabilir? Haddini ne kadar aşabilir?

35C’deki teknoloji bahsi bu çerçevede, bu zihniyet dolayımında şekillendi. Fotokopi makinesinden uzay mekiğine kadar tanrısal edimleri taklit etmek ve en nihayetinde onu aşmak modern-kapitalist uygarlığın temel hedefi idi. Öte yandan biz de teknolojinin tanrısallık iddialarının büyük bir sürat kazandığı dönemlerin çocuğuyuz yani pek çok şey biz yaşarken oldu ve olmakta.

Tam bu noktada sizin sorunuzun bel kemiğini oluşturan hususa geliyoruz sanırım: İnsan, sahte tanrısallık iddialarına, o meydan okumaya teslim olacak mı yoksa âlemlerin Rabbine teslim olan bir gayba imanla hakikate yaslanan bir meydan okumayı kendi icra edebilecek mi? ABD-İsrail’in İran saldırısı, teknolojinin yeni savaş ve süreçlerdeki hayret kesbedici görünümleri tartıştığımız meselenin ehemmiyetini tekrar ortaya koymuştur. “Ebabil, attığın zaman sen atmadın Allah attı, Rabbimizin üç bin melek ile mü’minlere yardım ettiği” gibi Kur’ânî beyanlara iman, kapışmayı başka bir evreye taşımaktadır.

Yeryüzünü alabildiğine ifsat eden ve ölümsüzlüğü hedefleyerek mutlak tanrısallığı devralmak isteyen transhümanist meydan okuma bu arzuyu ilk insandan bugüne epeyce somutlasa da gayba iman mevzuunda kaçınılmaz olarak bir çıkmaza saplanacak ve Challenger mukadderatına teslim olacaktır. Bütün bu ifsat sürecinden radikal bir hicret bizim için şu aşamada tek seçenek olarak duruyor, diyerek cevabımı tamamlayayım.

61. sayfada dil üzerine şöyle cümleler mevcut: “Yabancı sözcük kullanmayalım. Yabancı sözcük yoktur. Bütün diller Allah’ın ayetleridir.

Dilini yaban eylemek insana yazık etmektir. Diller tanış olunsun diye var edilmişlerdir.”

47. sayfada Canan üzerinden Ali Bulaç’ın “Dil meselesi din meselesi değildir.” tezine sahip çıkılıyor. Devamında da siyasi dilin, dil inşasının geçiştirilebilecek bir mesele olmadığı ekleniyor.

Dil meselesi hangi hâllerde din meselesi olarak değerlendirilebilir?

Geçiştirilemeyecek olan siyasi dile, dil inşasına söylem diyelim. Bu söylemle maddî gerçeklik arasında kopukluk var mı?

İçerisinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyor muyuz? En azından bir kısım müslümanlar olarak diyelim.

Ali Bulaç’ın Düşünce dergisinde kullanılan Türkçeye itiraz edenlere verdiği bir cevaptı bu ve meselenin özüne gelmekten sakınan ya da o bilinci fark edemeyenleri tenkit ediyordu yoksa sizin de çok isabetlice belirttiğiniz gibi “siyasal dil/söylem” bizim için doğrudan dinî bir meseledir.

İdeolojik hatların dili/söylemi ile her zaman maddî gerçeklikle arasında bir gerilim olur. Esasen bu, olmalıdır çünkü o ideolojik hat, bir dönüşümü hedefler. Vahyin, indiği Mekke müşrik toplumunda yaptığı gibi hayatı, insanı, kelimeleri, kavramları, davranışları yeniden tanımlar. Bu yeni hamlenin bir gerilim oluşturması kaçınılmazdır. Muhataplardan bu süreçte birtakım itirazların yükselmesine elbette şaşırmamak gerekir. Bütün her şeyin yapıbozumuna uğradığı bir süreçte büyük bir alt üst oluş yaşanacaktır tabii!

Üretilen söylemin, bu söylemin ana unsurlarından olan dilin varlığı, kullandığınız ifadeyle somut durumu karşılayıp karşılayamadığı onun düşünsel, ideolojik, vahyî yeterliliği ile ilgili olsa gerektir. Son sırada saydığım vahiy, genel geçer bir alımlanışa mazhar olmayabilir, varsın olsun! Bizim durduğumuz yerde en merkezî kavram olduğu için oradan ilerleyelim: Bu zeminlerin muhatap olunan gerçekliği karşılayıp karşılayamamasının insanî cehde bağlı olduğunu tespit etmek muhtemel hayal kırıklıklarının önüne geçmek bakımından son derece hayâtîdir, diye düşünüyorum. Üzerimizde taşıdığımız tarihsel birikimler ve yükler eşgüdümlü etkilerde bulunabiliyorlar. Bunların yanı sıra modern bakiye, entelektüel cehdin sorumluluklarını alabildiğine genişletmiştir. İşte tam burada sizin sorunuza “Evet, içinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyoruz!” diye cevap veremiyoruz elbette lâkin sanatın, ilmin ve farklı eyleyişlerin arayıcılığı ile yol almaktan geri durmama dikkatiyle daha olumlu cevaplar üretmeye gayret ediyoruz diyebilirim.

“Biz Zülkarneyn kıssasıyla biçimledik siyaset felsefemizi canım. Medine sözleşmesiyle. Temel hedefin zulmü parçalamak. Nerede olursa olsun. Sonra insanı serbest bırakmak. Hayatı. Tabiatı. Yazıktır bunlara. Neden tasallut edilesidirler.”

Zülkarneyn kıssası ile Medine sözleşmesinden nasıl bir siyaset felsefesi çıkarabiliriz?

Zülkarneyn kıssası tabiri caizse gadre uğramış bir kıssadır. Zülkarneyn peygamber ve kıssası, mitoloji heveslerine kurban edilmiştir. Hâlbuki öncü mü’minlerin yeryüzündeki rolünü pek güzel bir şekilde örnekleyerek izah eder. Romandan yaptığınız alıntı aslında Zülkarneyn peygamberin misyonunu özetliyor: temel hedef zulmü parçalamak! Ötesini insana, insanların şûrâlarına bırakmak gerekir. Bağlantılı olarak sorduğunuz Medine Sözleşmesi de bu şûrâların oluşumuna dair harika bir misal ve modeldir.

Kur’an’daki kıssaların siyaset felsefesi bağlamında çok güçlü anlatılar olduğunu, okuyan herkes görebilir ancak bir önceki sorunuzla da bağlantılı bir durum var burada: Söylem üretmenin gerek ve yeter şartları ihmal edilince olması gereken neticeler hâsıl olmuyor maalesef. Peygamberlerin “düzen bozucu” rolleri, yeryüzünde sınır tanımayan direniş modelleri, şûrâlar oluşturma örneklikleri siyaset felsefesi bahsinde çarpıcı paradigmatik pratikleri hayranlık uyandırıcıdır lâkin müslümanlar ağırlıklı olarak ya egemen yorumun tarihsel pratiğine ya da entelektüel ilginin yöneldiği Batı düşüncesine demir atmış durumdadır.

“İnsanlık neoliberal faşizme direniyor. Ne pankarttı o öyle. Hem de Gaziosmanpaşa bulvarında, Tokat’ta. Bilirsin o zaman literatür yeni, müktesebat sınırlıydı bu bahiste.”

“Neoliberal faşizm”i nasıl açıklayabiliriz?

Neoliberal faşizm, bizzat tanık olduğumuz bir kötülük biçimi! Hani, “Yaşayarak öğrenmek en etkili öğrenme modelidir.” derler ya, biz de bu etkiye derinlemesine maruz kaldık doğrusu, kalanlara da şahit olduk. Öyle görünüyor ki tanıklığımız devam edecek.

Neoliberalizmi, kapitalist sömürünün gözü dönmüş biçimi olarak tarif ediyorum. Şu anda sermayenin önündeki bütün engellerin kaldırılarak Anadolu’nun her bir noktasının talan edilerek yağmalanması, bu tabirin en iyi izahıdır. Sermayenin önünde hiçbir engel yoktur artık hatta devlet, egemen siyaset kolluk ve yargı imkânlarıyla onun yol açıcısıdır.

Dünya genelinde de durum bundan farklı değil elbette! Pratik birebir örtüşüyor. Şimdilerde pek çok siyasal figürün diline doladığı bir hurafe var: uluslararası hukuk! Bu terane, eğer sermayenin iştihasının önünde bir engel idiyse bile ona hiç uyulmadı ya da uyuluyormuş gibi yapıldı en fazla! Ayak bağı olarak görülünce de tümden iptal edildi.

Karadeniz’in güzelim dereleri, dağları, tepeleri; Ege’nin zeytinlikleri, ormanları nasıl “zor”a dayanarak talana açılıyorsa Hürmüz boğazı da Caracas da Gazze de aynı imkân ve araçlarla talana açılıyor. İçeride polis ve jandarmanın copu, biber gazı yargıyla birlikte talana kol kanat geriyorsa egemen dünya düzeni de bu zoru NATO’su, devâsâ donanma ve uçak filolarıyla yapıyor. Yetmiyor siyasal “zor” ve propagandatif “zor” biçimleri devreye girerek sürece eşlik ediyor. Neoliberal faşizm budur. İnsanlık, bu örgütlü kötülüğe nasıl karşı duracağına gecikmeden karar vermeli.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

No Kings ya da Sistemin Adını Yeniden Koymak

Yayınlanma:

-

“Sistem” en çok görünmez olduğunda işler. ABD’de Trump karşıtı eylemler ise küresel hegemonyanın her geçen gün daha çok görünür olduğunu onaylıyor. “No kings” mottosuyla gerçekleşen protestolarda hedefte Trump olsa da geride, sistem eleştirisinin önünü açan soru işaretleriyle birlikte anti militarist mevzi de var.

Devam eden protestoların ABD hegemonyasının yayılmacılığına dair ne denli kökten bir tartışmayı başlatacağını bilmiyoruz. Yine de “occupy” örneğinde olduğu gibi protestoların tetikleyici eylemlere dönüşebildiği ortada. Üstelik gelir adaletsizliği ve yoksulluk gibi daha çok sistem içinde revizyon talepleri içeren eylemlere nazaran anti militarist söylemle gelişen protestolar daha temel siyasi tartışmalara zemin hazırlıyor.

Bunun örneklerinden biri Yeni Pencere’de yayımlandı. 1965 yılında ABD’de Vietnam savaşına ilişkin protestolar kitlesel bir boyut kazandığında öğrenci önderlerinden Paul Potter, Vietnam Savaşına Karşı Yürüyüş protestosunda “İnanılmaz Savaş” başlıklı bir konuşma yaptı. Washington’da yaklaşık 20 bin kişi önünde yapılan bu tutkulu konuşma, sadece bir savaş karşıtı irade ortaya koymuyordu. Daha temelden ABD sistemine ve meşruiyetine dair bir tartışmayı başlatmaya çalışıyordu.

Konuşmanın ana fikri, ABD’nin Vietnam savaşının bir “dış politika” hatası olarak yorumlanamayacağı üzerineydi. Modern devletin meşruiyet sorunu yaşadığında ideolojik pozisyonunu örtmek için öne attığı politik figürleri es geçen Potter, bunun ardına geçerek “sistemin adını koymaktan” söz etmektedir.

Bu, önemli bir kırılma noktası.

Çünkü başkanları, bakanları, bürokratları, yanlış yapılandırılmış siyasi stratejileri konuşmak yerine doğrudan doğruya müesses nizamın meşruiyetine dair tartışmaya girme niyetini ifade ediyor.

Potter’ın konuşmasından önemli bazı noktalar bu yazının sonunda yer alıyor fakat Potter’ın konuşması gibi Vietnam savaşına yönelik dönemin itirazlarını araştırdıkça şu gerçekle yüzleşiyoruz: Sivil toplumun eleştiri gücü giderek sistem içinde “dönüştürülmüştür”! Savaşları, yoksullukları ve adaletsizlikleri doğuran sistemin kendisi yerine onun uzantılarıyla -politik figürlerle, partilerle, seçimlerle, bürokratik aksaklıklarla- savaşan bir sivil mücadele alanı içindeyiz.

Paul Potter, anlatı ile gerçekler arasındaki çelişkiyi Vietnam savaşı gibi büyük bir felâketin etkileriyle yüzleştiğinde “acı bir kavrayışla” gördüğünü ifade ediyor. Normalde sistem korunaklı bir alanda, kamu gücünü kullanarak ve iletişim dilini yapılandırarak algı inşa etmekten bir an bile vaz geçmez. Sadece “rıza”nın imali için değil, olası tepkileri ya da eleştirileri de dönüştürerek kendisi için yarayışlı yönetim aygıtlarına (dispozitif) dönüştürmeyi amaçlar ancak savaşların yarattığı yıkım, “eve dönen” tabutlar ve günlük rutini bozan gelişmeler sis perdesini aralar. Yapılandırılmış iletişim ve gerçeklerin sürekli çatıştığı yeni-normalde en çok sisteme ilişkin güven duygusu parçalanır.

Potter’ın konuşması, sistemin anlatısına ilişkin güven duygusundaki bu kırılmayı o gün orada toplanan binlerce kişiyle birlikte iliklerine kadar yaşadıklarını adeta tarihe not düşer. “O sistemi adlandırmalıyız. Onu adlandırmalı, tanımlamalı, analiz etmeli, anlamalı ve sonra değiştirmeliyiz!” derken aslında tam olarak bu çelişkiden güç almaktadır. Artık ABD siyasi elitlerini, sistemin bürokratik unsurlarını değil doğrudan doğruya bu koşulları yaratan ve sadece ABD’ye değil, dünyaya dayatan düzeni adlandırmaktan söz eder.

Konuşmanın en dikkat çekici noktası da burada örülür: Rutine geri dönmemek! Potter, duygularını şöyle ifade eder: “Belki biz de Başkan gibi kendi kararlarımızın sonuçlarından yalıtılmış hâle geldik. Belki de yanan bir çocuğun çığlıklarını gerçekten dinleyip o savaş bitene kadar bugünden önce her ne yapıyorsak ona geri dönemeyeceğimize karar vermemiz gerekiyor!”

Dışarıdan bir gözlem, rutine dönmeyi yüksek perdeden eleştiren bu konuşmanın yeterince radikal bir eylem önerisi taşıyıp taşımadığını merak edebilir fakat bu farkındalık, beraberinde şunu da taşır: Toplumun derinlerine kök salmış bir sistemin sadece yüzeysel ve mekanik bir gerçeklik olarak tariflenerek değiştirilmesi mümkün değildir! Üstelik yapısal sorunları görmezden gelerek sıcak ve güncel meseleye bütünüyle odaklanıldığında sistemin bu eleştiriyi “dönüştürme” gücü de artıyor. Söz gelimi “yoksulluğun görünür sonuçları”nı hafifletecek bir yasal düzenleme üzerinde uzlaşılacak bir çözüm olarak görülebiliyor ya da süregiden savaşı durdurmakla yetiniliyor. Oysa Paul Potter’ın “adını koymaktan” söz ettiği sistem, Vietnam’daki savaşı durdursa dünyanın başka bir yerinde yeni çatışma alanları açmaktan çekinmeyecektir. Sorunları yatıştıran ve bir süreliğine geri çekilen popülist çözümler yerine “sistemi yenmek” için düşünmek gerekmektedir.

Konuşmanın son bölümü de dikkat çekici: Amerikan ve Vietnam halkının aynı kaderde birleştiğini ifade eden Potter, her iki toplumu da hüsrana uğratanın aynı sistem olduğuna vurgu yapar.

Son cümle ise bir küresel intifada mottosu: “Tüm hayatlarımız, kaderlerimiz, yaşama dair tüm umutlarımız, o sistemin üstesinden gelme yeteneğimize bağlıdır!”

1965 Anti-Vietnam War March - FoundSF

Paul Potter’ın 1965’teki konuşmasından notlar

Konuşmanın tamamı için tıklayın.

O sistemi adlandırmalıyız. Onu adlandırmalı, tanımlamalı, analiz etmeli, anlamalı ve sonra değiştirmeliyiz. Zira ancak o sistem kontrol altına alındığında bugün Vietnam’da bir savaşı veya yarın Güney’de bir cinayeti veya her yerde, her zaman insanlara uygulanan sayısız, hesaba katılamaz daha ince vahşetleri yaratan güçleri durdurma yönünde bir umut olabilir.”

“Vietnam’daki o inanılmaz savaş, ahlâk ve demokrasinin Amerikan dış politikasının yol gösterici ilkeleri olduğu yönündeki yanılsamamızın son kalıntılarını nihayet kesip atan o usturayı, o korkutucu derecede keskin bıçak sırtını sağladı. Vietnamlılara bir milyar dolar vaat ederken ekonomik ve sosyal yıkım ile siyasi baskı için milyarlarca dolar harcayan o aşırı tatlı, kendini haklı gören ahlâkçılık, dış politikamızın dürüstlüğü konusunda bize güven verebilecek gücünü hızla kaybediyor. Bu ülkenin Vietnam’da ne yaptığı ve ne plânladığı gerçeğini ne kadar derinlemesine incelersek Senatör Morse‘un, ABD’nin bugün dünyada dünya barışına yönelik en büyük tehdit hâline hızla geldiği yönündeki çıkarımına o kadar çok itiliyoruz. Bu, bizim gibi büyümüş insanlar için korkunç ve acı bir kavrayıştır; ve bu kavrayışa duyduğumuz tiksinti, onu kaçınılmaz veya gerekli kabul etmeyi reddetmemiz, bugün bu kadar çok insanın buraya gelmesinin nedenlerinden biridir.”

“Bu savaşta geliştirdiğimiz ve meşrulaştırdığımız baskı ve yıkım modeli o kadar kapsamlı ki buna ancak kültürel soykırım denebilir. Sadece kadınların ve çocukların üzerine, isyancı faaliyetlere dair ilk şüphede ayrım gözetmeksizin fırlatılan napalm, gaz, ekin imhası veya işkenceden bahsetmiyorum. Bu, başlı başına korkunç ve inanılamayacak kadar akıl almaz bir şeydir ancak bu, daha geniş bir yıkım modelinin, ülkenin tam da dokusunu hedef alan bir yıkım modelinin sadece bir parçasıdır.”

“Savaş tırmandıkça ve yönetim, atmayı seçebileceği herhangi bir adım için daha aktif bir şekilde destek aradıkça bu ülkede 1950’lerden beri benzeri görülmemiş bir savaş psikolojisinin başlangıcı yaşandı. Bu ülke Bay Johnson’ın özgürlüğüne daha ne kadar katlanabilir? Hangi tuhaf mantıkla bir halkın özgürlüğünün ancak bir diğerini ezerek korunabileceği söylenebilir?”

“Peki, o zaman bir savaşı nasıl durdurursunuz? Savaşın kökleri Amerikan toplumunun kurumlarının derinliklerindeyse, onu nasıl durdurursunuz? Washington’a mı yürürsünüz? Bu yeterli mi? Bizi burada kim duyacak? Yalıtılmışlıkları içinde, napalmle yanan bir kızın çığlıklarını duyamıyorlarsa, karar vericilerin bizi duymasını nasıl sağlayabilirsiniz?”

“Asıl soru, buradaki insanların o savaşı sona erdirme konusunda aynı derecede ciddi olup olmadığıdır. Acaba her birimizin Vietnam’daki savaşı bitirmek istediğimizi söylemesi ne anlama geliyor; bu ifadenin tam anlamını ve durumun ciddiyetini kabul edersek yürüyüşü öylece bırakıp sanki krizde değilmiş gibi davranan bir toplumun rutinlerine geri dönüp dönemeyeceğimizi merak ediyorum. Belki biz de Başkan gibi kendi kararlarımızın sonuçlarından yalıtılmış hâle geldik. Belki de yanan bir çocuğun çığlıklarını gerçekten dinleyip o savaş bitene kadar bugünden önce her ne yapıyorsak ona geri dönemeyeceğimize karar vermemiz gerekiyor.”

“Toplumsal hareket derken dilekçelerden, protesto mektuplarından veya muhalif Kongre üyelerine verilen üstü kapalı destekten fazlasını kastediyorum; hayatlarını değiştirmeye istekli, sisteme meydan okumaya istekli, değişim sorununu ciddiye alan insanları kastediyorum. Toplumsal bir hareket derken bu ülkeye, sorunlarımızın Vietnam’da, Çin’de, Brezilya’da, uzayda veya okyanusun dibinde değil de şu an burada, Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğunu kavratacak kadar güçlü bir çabayı kastediyorum.”

“Bir protesto veya bir dizi protesto yerine bir hareket inşa etmek, yalıtılmışlıklarımızdan kurtulmak ve kararlarımızın sonuçlarını kabul etmek, aslında hayatlarımızı değiştirmek; ahlâklı ve adil olduğuna inanan bir toplumun tepkilerine kendimizi açmamız, kendimizi etiketlenmeye ve zulme açmamız ve temel itirazlara tahammülü olmayan bir toplumda gerçekten hatalı görülmeyi göze almamız anlamına gelir.”

“Bu, zenginliğimizin güvenliğini terk edip Amerikan gücünün mitolojisine bağlı insanlara ulaşmamız ve onları hareketimizin bir parçası yapmamız anlamına gelir. İşçi olsunlar ya da kiliselerde olsunlar -nerede olurlarsa olsunlar- bu ülkenin dört bir yanındaki insanlara ulaşıp onları sistemi değiştirecek bir hareketin parçası yapmamız anlamına gelir.”

“Garip ve çok alışılmadık bir şekilde Vietnam halkı ile bu gösteriye katılan halk, savaşın sona ermesi yönündeki ortak bir endişeden çok daha fazlasında birleşiyorlar. Her iki ülkede de kendi durumlarını değiştirme gücüne sahip bir hareket inşa etmek için mücadele eden insanlar var. Bu hareketleri hüsrana uğratan sistem aynıdır. Tüm hayatlarımız, kaderlerimiz, yaşama dair tüm umutlarımız, o sistemin üstesinden gelme yeteneğimize bağlıdır.”

Konuşmanın tam metni:https://yenipencere.com/yazilar/inanilmaz-savas-paul-potter/

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

ABD Ordusu Seni Çağırıyor – Bir “Öznelikten Çıkarılma” Deneyimi

Yayınlanma:

-

Bir süredir çifte vatandaşların İsrail ordusundaki gizli askerlikleri dikkat çekici bir görünürlük kazandı. İşgal edilmiş Filistin topraklarında üniformalarıyla, tankların üzerinden poz verip Türkiye’de ise askeri kariyerinden hiç bahsetmeyen “sevimli gençler” toplumun öfkesini giderek daha fazla tetikliyor. Bu öfkenin bir nedeni Gazze’de katliamlarla ayyuka çıkan kural tanımaz siyonist saldırganlık. Diğer nedeni de çifte vatandaşların ikircikli hayatlarıyla ve gizledikleri askerlikleriyle tekinsiz hissettirmesiydi.

Öte yandan şunu da unutmamak gerekiyor: İsrail ordusunda askerlik yapmanın siyonist ideolojik çerçevenin içinde, o kökenle ilişkili olmakla inkar edilemez bir bağı var. Mide bulandıran ise çifte vatandaşların bunu “gizleme” eğilimi ve Türkiye’yi “alternatif ve korunaklı bir geri çekilme alanı” olarak düşünmeleri.

Fakat yeterince konuşulmayan, giderek “trend” olan başka bir gerçek daha var: ABD ordusunda askerlik yapmak. Siyonist ordudaki çifte vatandaşların aksine ABD ordusundaki askerlik gizlenmek bir yana, açıkça bir övünç ve kariyer kazanımı olarak sunuluyor.

ABD’li olmayanlar açısından askerlik yapmanın siyonizm, yahudilik ya da Amerikan vatanseverliği gibi doğrudan bir motivasyonu da yok.

Ancak sosyal medyanın her mecrasında ABD ordusunda asker olmanın koşullarını, avantajlarını paylaşan onlarca hatta yüzlerce videoyla karşılaşabiliyorsunuz. Birçok genç, izlediği bu videoların da etkisiyle işgalci emperyalist bir orduda askerliği kısa vadeli “profesyonel bir iş” olarak değerlendirme eğiliminde.

ABD ordusunda askerlik yapan “Anadolulu gençleri” izlediğinizde de bu tutumu net olarak hissediyorsunuz. Gençlerin kendilerini bir ordunun askeri olarak değil daha çok bir şirkette kariyer yapan profesyoneller gibi anlattıklarını görüyorsunuz.

Her ne kadar ABD ordusunda askerlik yalnızca vatandaşlık kazanmanın hızlı bir yolu olarak görülse de bu tespit eksik kalıyor. Bu, daha çok göç, eğitim, kariyer ve vatandaşlık vaatlerini bir araya getiren biyopolitik bir mobilite mekanizması.

ABD’de askerlik yapmanın eğitimden (üniversite eğitimi finanse edilir) barınmaya (konut kredisi avantajları sağlanır), iş hayatından (kariyer fırsatları) ayrıcalıklı sağlık hizmetlerine (tricare) dek geniş bir ayrıcalıklar listesi var. Bu açıdan ABD ordusunda askerlik yaşam fırsatlarını yöneten ve çerçeveleyen biyopolitik bir ekosistem.

Biyopolitikadan dispozitife: iktidarın tecelli etmesi

ABD ordusunda askerliğin bu kadar fırsat odaklı ele alınması, biyopolitika ve dispozitif kavramları arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Foucault’nun kavramsallaştırdığı açıdan biyopolitika nüfus, beden, sağlık gibi yaşamın farklı katmanlarına iktidarın müdahalesini tarif ediyor. Ancak bu müdahalenin yaşama yerleşmesi, içselleştirilmesi için sadece kurumların kaba gücü yeterli değil. Geniş pratiklere, alışkanlıklara yani araçlar ağına ihtiyaç duyuluyor. Bu araçlar ağını dispozitif olarak tanımlayabiliriz. Biyopolitika iktidar stratejisiyse onun araçları da dispozitiflerdir.

Biyopolitika ve dispozitif kavramları iktidarın yalnızca kaba güç ve yasaklamalarla değil, yaşamı hegemonyanın çerçevelediği biçim içinde mümkün ve cazip kılınması durumunu açıklar.

Esasında dispozitif yani -regime of practice- her şeyden önce özneleştirme biçimleri üretir. Bu anlamda orduya asker olmanızın gerekçesi “yüksek idealler”, “vatan savunması”, “toplumun korunması için bir feda eylemi” üzerinden kurulur. Ancak dispozitif sadece özne üretimiyle işlemez. Agamben’in tanımıyla dispozitif, bir “öznelikten çıkarma” durumunda da pekâlâ gelişir. Hatta modern iktidar kendini buradan dayatmaya artık daha çok isteklidir denilebilir.

Bir veriye, bir sayıya, komut alan bir profesyonele dönüşerek öznelikten çıkılır, ayrıcalıklı haklar ekosistemine giriş yapılır. Basitleştirmek gerekirse öznelik üreten dispozitif sizi bir “anlatı”nın parçası kılarak iktidar alanına dahil eder. Oysa öznelikten çıkaran dispozitif ise sizi, seçimlerinizi yalnızca fırsatların belirlediği bir tür legal yağmacı haline getirir. Öznelikten çıkarmak, kişiyi politik özneye değil fırsat optimize eden aktöre dönüştürür.

Günümüz siyaseti de tam olarak bu çıkar denklemi üzerinden kurulu. Özellikle asyanın batısı (orta doğu) gibi siyasal hareketlerin durulmadığı bir coğrafyada egemen küresel düzen, iktidarları yalnızca fırsatlara fokuslanacak şekilde biçimlendirmek istemekte. Egemen düzen böylece bütün katmanlarıyla ve kaba kuvveti de arkasına alarak kendisiyle uzlaşan –bir anlamda işbirlikçi olan– ve bu şekilde hayatta kalan rejimleri de “öznelikten çıkarmıştır”.

ABD ordusundaki Anadolu çocukları için de durum çok farklı değil. ABD politikalarına ya da örneğin ideolojik bir anlatıya iman etmeden verilen görevi yerine getirmeye odaklı olmak kabul görmek için yeterli.

Elbette ABD hegemonyasının silahlı gücünde asker olmak birçok farklı başlıkta konuşulabilir. Ancak bu konunun Türkiye özelinde milliyetçilik ve “vatana adanmışlık” gibi romantik söylemleri tartışmaya açan bir tarafı var. Türkiye’deki ulus devlet bilincinin klasik bir algısı var: ulusal bilinç, tarihsel ve toplumsal sarsılmaz bir aidiyet yaratıyor. Gerçekten de ulusal bilincin anlatısı “İsrail ordusu” gibi öznelik yükleyen yapılar için hâlâ dirençli. Oysa ABD ordusu örneğindeki gibi emperyalizmin farklı kurumsallıklarıyla ilişkiye girerek öznelikten çıkarılanlar için kolaylıkla dağılabiliyor. İsrail ordusunda görev almayı insanlık suçu olarak görecek bir genç, ABD ordusundaki pozisyonunu kolaylıkla meşrulaştırılabiliyor. Görev bilinciyle hareket eden, profesyonel ama neyin parçası olduğunu umursamayan bir varoluşa kolayca razı oluyor.

Bu, küresel hegemonyanın aradığı toplumsallığı da tarif ediyor: öznelikten çıkarılmış ve bekası için her türlü uzlaşıya açık iktidarlar ve kitleler. Yani yaratılan konfor alanında, egemenlerle el sıkışmanın güvenlik ve tüketim ayrıcalıklarından faydalanan bir tür uyumlu kitlelerin oluşumu. ABD ve İsrail’in Batı Asya politikalarında buna uygun bir siyaset dili üretildiğini görmek zor değil. Sadece iktidar elitlerini sisteme eklemleme politikalarıyla bunu düşünmek doğru olmaz. Asıl mesele, hegemonyanın ve işgalin kitlesel düzeyde makulleştirilmesidir. Bu politikanın önemli bir örneği ise İran. Rejim eleştirisinin aynı zamanda batıyla uzlaşma ya da öznelikten çıkarılma durumunu doğuracağı varsayılmıştı. Böylece rejimle kavgalı geniş bir kitlenin küresel hegemonya lehine ayağa kalkacak “beşinci kuvvet” olacağı düşünülmüştü. Fakat bunun gerçekleşmediğini görüyoruz. İran örneğinde bu beklenti tam karşılığını bulamamış olsa da, bölge genelinde hegemonyanın sunduğu “güvenli alan” ve işbirliğinin fırsatlarını tercih eden geniş bir toplumsallık oluşmuş durumda.

ABD ordusunda askerliğin ya da işgalcileri müttefikler olarak belleyip konforlu ve güvenli olanı tercih etmenin marjinal istisnalar olarak kalacağını artık düşünemeyiz. Günün sonunda hegemonyanın istediği teslimiyetin sadece yerel iktidarlar ve liderleriyle sınırlı olmadığını görüyoruz. Tepeden derinlere, iktidar elitlerinden toplum tabanına doğru hegemonyanın içselleştirilmesi bekleniyor.

Bu durumla baş etmenin yolları üzerine ayrıca konuşmalıyız. İnsanlığın öyküsünün itaatle birlikte direniş örnekleriyle okunabileceği ortada. Yine de bir direnç noktasını nerede arayabiliriz? diye soruyorsak, bunun cevabı kendini gizleyen, demokrasilerin “zararsız yurttaşlar”ının gündelik yaşamlarına sinmiş olan “düzen”i teşhir etmek olabilir. Hatta, egemenlerle işbirliğini tercih etmenin toplumsal olumlamasını geri dönülmez biçimde aşındırmaktır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x