Connect with us

Haberler

COP 30: La Via Campesina Manifestosu: Gezegeni Serinletenler için Toprak ve Haklar

Yayınlanma:

-

10 – 21 Kasım 2025 arasında Brezilya’da düzenlenecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP30) arifesinde; kırsal, kıyı ve kentsel topluluklardan gelen 200 milyondan fazla köylü ve çiftçinin sosyal hareketi La Via Campesina olarak biz acil ve radikal bir çağrı yapıyoruz: Sahte vaatler ve piyasa temelli çözümler dönemi artık bitmelidir.

“İklim krizine sebep olan endüstriyel tarım şirketleri ve onlara hizmet eden hükümetlerin şimdi de doğayı metalaştırmak ve değişimin önüne geçmek için hükümetlerarası süreçleri gasp ettiğini görüyoruz ve bunu kararlılıkla reddediyoruz… bizi uçuruma sürüklüyorlar!” (COP30 için La Via Campesina Manifestosu’ndan)

Bu durum karşısında hareketimiz çizgisini teyit eder:

  • İklim yönetiminde UNDROP’a (Birleşmiş Milletler Köylüler ve Kırsal Alanlarda Çalışan Diğer Kişilerin Hakları Bildirgesi) yer verilmelidir!
  • Kapsayıcı ve Halkçı Tarım Reformu hemen şimdi!
  • Gezegeni serinletenlere toprak ve haklar! Çözüm çiftçi agroekolojisidir!

Bunlar, dünya halklarının adaleti, onuru ve Gıda Egemenliğine dayanan gerçek çözümlerdir.

COP, iklim finansmanını tartışırken ve karbon piyasaları işlemeye devam ederken – kârın tempoyu belirlediği ve yaşamın en yüksek fiyatı ödeyene satıldığı bir dünyada – biz, ekolojik ve sömürgeci borçlar için iklim tazminatı talep ediyoruz. Agroekolojik dönüşümlerin önünü açmak için sesimizi yükseltiyoruz:

“Kredi değil, karşılıksız kamu hibeleri temelinde yeni bir finansal paradigma öneriyoruz. Bu hibeler, adil ve egemen dönüşümlerin sağlanması için demokratik bir şekilde kontrol edilmelidir. […] Aynı düzeyde önemli bir diğer nokta da Küresel Güney’i oluşturan ülkelerin, kendi koşullarına göre dönüşümlerini gerçekleştirebilmeleri; mali tazminatlar, teknoloji transferi ve kendi kalkınma yollarını belirleme özerkliğine sahip olmalarıdır […] Küresel Kuzey halkları için de adil ve egemen dönüşümleri destekleyen bir küresel dayanışmanın inşasını savunuyoruz ki Küresel Kuzey’in kendi ekonomileri üzerindeki kontrolü Toprak Ana’daki emperyalizm ve emekçi sınıfların sömürüsünün sonlandırılması için kilittaşıdır.” (COP30 için La Via Campesina Manifestosu’ndan)

COP30, halkçı örgütlenmeye elverişli bir ortamda, büyük toplumsal hareketlerin asla pes etmediği ve bize kucaklarını açarak, mücadele dolu bir yürekle karşılayan Brezilya’da gerçekleşiyor. Dünya çapındaki küresel hareketlerle birlikte COP30’a doğru Halkların Zirvesi etrafında kurduğumuz birliktelik, otuz yıldır iklim yönetişimini saptıran ve insanlığın gidişatını değiştirme olanağımızı yıl be yıl elimizden alanlara karşı bize güç ve cesaret veriyor.

“Stratejik olarak hareketimiz, kolektif direnişi örgütlemek ve halkların kendi çözümlerini görünür kılmak için BM’nin alanlarında mücadele yürütüyor […] Değişime ulaşmak için, sistemin kendi araçlarını kullanarak sistemle yüzleşmeli ve bizim ihtiyacımız olan değişimi sağlayacak zaferleri biriktirmeliyiz.” (COP30 için La Via Campesina Manifestosu’ndan)

İçinde bulunduğumuz bu kritik anda yayımladığımız manifesto hem yol haritamızdır hem de kolektif eylemin ritmi, derin bir sistemsel dönüşüm için haykırıştır. Bizimle omuz omuza mücadeleye katılın, bizimle yürüyün. Taleplerimizi okuyun, çözümlerimizi dinleyin ve birlikte düşünüp ilerlemek için suya dalar gibi bu manifestoya dalın.

Manifesto üç bölümden oluşmaktadır: krizin derin kökleri, taleplerimiz, çözümlerimiz. Umarız bu metin, konuşmak, tartışmak ve egemen anlatılara meydan okumak için bir araç olur.

COP30 için La Via Campesina Manifestosu

Çitfçi ve Köylü Agroekolojisi ve Adil Dönüşümler için Gıda Egemenliği

Toprağın seslerinin acil çağrısı

10 – 21 Kasım 2025 arasında Brezilya’da düzenlenecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP30) arifesinde, kırsal, kıyı ve kentsel topluluklardan gelen 200 milyondan fazla köylü ve çiftçinin sosyal hareketi La Via Campesina olarak biz acil ve radikal bir çağrı yapıyoruz: Sahte vaatler ve piyasa temelli çözümler dönemi artık bitmelidir. İklim krizine sebep olan endüstriyel tarım şirketleri ve onlara hizmet eden hükümetlerin şimdi de doğayı metalaştırmak ve değişimin önüne geçmek için hükümetlerarası süreçleri gasp ettiğini görüyoruz ve resmen kınıyoruz… bizi uçuruma sürüklüyorlar! Buna karşı köylü hareketimiz kendi yolunu ortaya koyuyor: sera gazı emisyonlarını ciddi biçimde azaltabilecek, Gıda Egemenliği, agroekoloji, çitfçi ve köylü hakları ve Yeryüzü Ana’ya duyulan derin saygı üzerine kök salmış gerçek çözümler.

Bu, kolektif eyleme çağrımızdır!

KRİZ OLUŞTURAN BİR SİSTEM

Yağmacı kapitalizm ve eşitsiz ve adaletsiz dünya sistemleri, doğada sınır tanımadan tüm yaşam biçimlerini sömürüyor. Başlıca sorumlular; milyarderler, özellikle küresel Kuzey’den olmak üzere büyük şirketler, esas olarak ABD, Avrupa, Kanada, Avusturalya, Rusya ve Japonya’daki bulunup tarihsel olarak sera gazı salınımından sorumlu elitler ve aynı zamanda fosil yakıtlardan kazanç sağlayan ve çıkarlarını korumak için güçlü bir lobi faaliyeti yürüten petrol monarşileridir. İklim krizinde inkâr edilemez ve çok güçlü rolleri vardır. İklim krizinin kökeninde eşitsizlik yatmaktadır. Sayısız rapor ortaya koymuştur ki en zenginler, özellikle milyoner ve milyarderler temel sorumlulardır. Dünyanın en zengin 50 milyarderi, toplam 1,3 milyar insanın toplamından daha fazla kirletmektedir. Herkesin onurlu bir şekilde yaşamasını sağlayacak kaynaklar mevcuttur, küçücük bir azınlığın aşırı tüketim ve lüks içinde yaşaması için değil. Herkesin onurlu bir yaşama erişiminin olduğu bir dünya için mücadele etmeli ve emperyalist yaşam biçiminden kaynaklanan tüketim seviyesini ciddi şekilde düşürmeliyiz. Çokuluslu şirketler ve onlara hizmet eden neoliberal hükümetler, çoğu kez askeri sanayiyle bağlantılı madenleri ve stratejik kaynakları doğrudan çıkarırken ya da “yeşil” olarak adlandırılan enerji dönüşümlerini teşvik ederken karşımıza çıkıyor. Bu sözde çözümler, toplulukları özgürleştirmez ve halkların enerji egemenliğini hiçbir şekilde güvence altına almaz; bunlar sadece sermayenin toprak ve emek üzerindeki denetimini sürdürmesinin bir başka yoludur.

Kurumsal Tepkinin Yetersizliği : Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (the Convention or UNFCCC) kapsamında birçok zayıflık olduğunu tespit ediyoruz. Bırakın şirket çıkarlarını ya da küresel Kuzey’in emperyalist güçlerini tartışmaya açmayı, UNFCCC “yeşil bir yüz” kisvesi altında yağmayı kolaylaştırmak için kontrol altına alınmış durumdadır. İnsan hakları ilkelerine saygı duymanın tam zıddı şekilde bugün BM süreçleri, yapısal eşitsizlikleri çözmek yerine yeniden üretmektedir. Hareketimiz kolektif direnişi örgütlemek, benzer baskılara maruz kalanlarla ittifak kurmak ve halkların kendi çözümlerine ışık tutmak için stratejik olarak bu alana kendini adıyor. Değişime ulaşmak için, sistemin kendi araçlarını kullanarak sistemle yüzleşmeli ve bizim ihtiyacımız olan değişimi sağlayacak zaferleri biriktirmeliyiz.

TALEPLERİMİZ

1-Küresel neoliberal endüstriyel tarım sistemi acil olarak ortadan kaldırılmalıdır.

Endüstri yoğun tarım, küresel sera gazı salınımının %44’ünü oluşturmaktadır. Tarım kimyasalları, fosil yakıtlar, yoğun bir hayvancılık ve gıda taşınması, işlenmesi, ambalajlanması, soğutulması ve dünya çapındaki büyük israfın artış eğilimi tersine çevirmek acil gerekliliktir. Endüstriyel tarım, ormansızlaşma ve kirliliğin sorumlularıyla toprakta üreten ve insanlığı besleyen, gezegeni serinleten, dünyanın yaşadığı krize karşı hayati çözümün önemli bir kısmını sağlayan köylüleri ayırmak gerekir.

2-Ne yeşil kolonyalizm ne fosille işleyen kapitalizm

Fosil yakıtlarla işleyen kapitalizminin tüm biçimlerinin terk edilmesini savunuyoruz. Bugün için enerji dönüşümünün gerçekleşmediğini saptıyoruz. Yenilenebilir enerjideki gelişim, fosil yakıtların yerini almamıştır, aksine bu gelişim, kapitalist büyümenin ihtiyaçlarını karşılamak için üretilen toplam enerji seviyesini artırmaya yaramıştır. Enerji dönüşümü, sermayenin yeni bir tuzağı haline gelmiştir. Mera ve tarım için kullandığımız alanlar ele geçirilmiş, doğal kaynak çıkarılması uygulaması artmış; ve enerji, kârlar ve avantajlar toprağı işleyip insanlığı besleyenlere fayda sağlamadan büyük şirketlerde yoğunlaşmış haldedir. İklim değişiminin hafifletilmesi sadece küresel enerji tüketim seviyesinin düşmesiyle mümkün olacaktır. Yenilenebilir enerjilerin bunda bir rolü olacaktır ancak dünyada fosil yakıtlarla üretilen tüm enerjinin yerini yenilenebilir enerjinin alacağını söylemek yeşil kolonyalizmin yeni bir biçimidir. Kuzey ülkeleri biyokütleden oluşan enerji ve materyallerin, petrokimya türevi ola enerji ve materyallerin yerine alacağını ihtiva eden bir “biyoekonomi” geliştirdiklerini iddia ediyorlar. Ancak, bu yeşil kapitalizm özellikle küresel Güney ülkelerde ve kırsal toplulukların zararına toprakların, suyun ve bölgelerin ele geçirilmesi için yeni bir dalga meydana getirmektedir.

Enerji tüketiminin düşmesi ve karbonsuzlaşma, “ortak ancak farklılaştırılmış sorumluluklar” ilkesine (1992 Rio Zirvesi’nde kabul edilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin temel ilkelerinden biridir – ç.n.) uygun olarak küresel Kuzey ülkelerde başlamalıdır. Küresel Kuzey ülkeleri salınımın çoğunu gerçekleştirmekte, iklim krizinin tarihsel olarak sorumlusu olmaktadır ve dolayısıyla yükümlülüklerini yerine getirmeli, kaynaklarını harekete geçirmeli, fosil yakıtlar çağını en hızlı ve ilk sonlandıranlar olmalıdır.

Fakat, sera gazı salınımlarını azaltmak için tüm çabayı zengin ülkelerin yoksul nüfuslarından beklemek tehlikeli olacaktır. Çok pahalı elektrik araçların satın alımı gibi tüketime yönelik çözümleri desteklemek küresel Kuzey’in halk kesimlerini ekolojiyi varsılların bir sorunu olarak görmesiyle sonuçlanmaktadır. Bu, iklim problemlerinin reddine yol açmakta ve aşırı sağa fayda sağlamaktadır. Küresel Kuzey ülkelerde ekolojik ayak izini ciddi şekilde azaltılması, hem ülkelerin kendi içinde hem de küresel Güney ve Kuzey arasındaki eşitsizliklerin köklü şekilde azaltılmasıyla beraber gerçekleşmelidir ki yaşanacak dönüşüm halk kesimlerinin yaşam koşullarını gerçekten iyileştirsin.

Öte taraftan, Kuzey ekonomilerini inşa eden ve ayakta tutan küresel Güney ülkelerin büyük çoğunluğunda kişi başına salınım çok daha azdır ve Güney halkları çok fazla ekonomik uçurum ve borçla yüzleşmekte, bu da eski ve yeni kolonyalizm biçimleriyle sonuçlanmaktadır. Günümüzde küresel Güney ülkelerdeki milyonlarca topluluğun yola, içilebilir suya ve elektriğe hâlâ daha erişimi yoktur. Temel altyapı sistemlerini garanti etmek ve insanların ihtiyaçlarına karşılık vermek, çokuluslu şirketlerin egemenliğini değil, enerjinin demokratik demokratik kontrolünü gerektirmektedir.

Yenilenebilir enerji çözümün bir parçasıdır ancak yaygın olan kurumsal teknoloji bağımlılığı ve yerel toplulukların zararını pekiştirmektedir. Bütün bunlar, fosil yakıtlar dışında dikkatli şekilde bir dönüşümün yürütülmesini gerektirmektedir ki bu dönüşüm topluluklara ve toplumun geneline fayda sağlasın. Küresel Kuzey’den büyük bir destek ve dayanışma görmeden dönüşüm ne gerçekçi ne de adil olacaktır.

Küresel Güney topluluklarının, çıkarım ve baskı modellerini tekrar etmek yerine, agroekolojiye, yerel denetime ve sürdürülebilir yaşam biçimlerine dayalı geçişler inşa edebilmeleri için enerji sistemlerinin, bilgi ve kaynaklarının paylaşılmasını sağlamak üzere kolektif bir sorumluluğumuz vardır.

3-Sahte çözümlere hayır diyoruz!

Sahte çözümlere hayır diyoruz! Karbon piyasaları ve Paris Anlaşması’nın mekanizmaları – özellikle Madde 6 – iklim krizine çözüm olacakmış gibi sunuluyor ancak gerçekte bunlar, çokuluslu şirketlerin ve varsıl ülkelerin kirletmeye devam etmeleri için bir tuzaktır. Salınımları azaltma sözü veriyorlar ama pratikte ormanları, toprakları, suları ve bölgeleri satışa açacak hale getiriyorlar.

Karbon piyasaları ve tazminatlar, kirliliğin devamı için izinleri satın almayı ve satmayı mümkün kılar. Pratikte bunlar ekonomistlerin icat ettiği çözümlerdir ve bunlar en iyi durumda teorik çözümlerdir ve gerçek azaltımı yansıtmazlar. Kirliliğin sürmesini haklı çıkarmaya çalışır, güçlü ekonomik aktörlerin köylü ve otokton bölgelerini ele geçirmesine izin verirler.

Madde 6.2 : Bazı ülkeler “kirletme haklarını” diğerlerini satmaktadır ki bu da en zenginlerin salınımlarına devam etmesine ve diğerlerinin yükü taşımasına yol açmaktadır.

Madde 6.4 : Karbonu ve geomühendislik projelerini biriktiren orman ve toprakları içeren, çok büyük bir tazminat pazarı oluşumu: Çoğunlukla petrol endüstrisine bağlı, CO2’i yakalayan makineler.

Madde 6.8 : REDD++ ya da ekosistemik hizmetlerin ödemeleri gibi tabiat varlıklarını özelleştiren, toplulukların yer değiştirmesine sebep olan ve bölge kontrolünün yeni biçimlerini kuran sözde “piyasa dışı mekanizmalar”ı teşviki.

Karbon piyasaları tarımı etkisi altına almaktadır. İklimsel olarak akıllı tarım, sürdürülebilir gibi duran pratikleri teşvik etmektedir ancak gerçekte, şirketler tarafından greenwashing’in bir türü olarak kullanılmaktadır ve birtakım problemlere yol açmaktadır:

Bu, her şeyden önce endüstriyel tarım şirketlerinin kârlarını arttırmaya çalışan bir araçtır.

Bu modeli gerçekleştirecek bir dönüşüm çok yüksek miktarda harcama gerektirmektedir. Öyle ki, tarımla uğraşanların çoğu, hükümet hibelerine bağımlı hale gelecek, bu da pratikte onları borçlanma ve bağımlılığın yeni bir biçimine sürükleyecektir.

Üretimin temelleri ve iklimsel olarak akıllı tarımın altyapıları, endüstriyel metotlara dayanmaktadır ki bu metotlar sera gazı salınımına yol açmakta ve toprağın ekolojik fonksiyonlarını kötüleştirmekte, bu da çevre kirliliğinin bir başka kaynağı haline gelmektedir.

Bazı ülkelerde “karbon tarımı”, küçük çiftçilerin topraklarında karbon biriktirerek ek gelir kazanmaları için bir araç olarak sunulmaktadır: ne kadar çok toprağı kontrol eden, o kadar çok karbonu depolar. Bu temel olarak büyük endüstriyel tarım şirketlerine kâr sağlamakta, çiftçilerin ve küçük üreticilerin zararına olarak daha fazla toprağa el konulmasına ve toprakların belli ellerde yoğunlaşmasına yol açmaktadır. Bu da asıl kirleticilerin sera gazı salınımına devam etmelerine sebebiyet vermektedir.

4-Yalnızca “iklim finansmanı” değil, adil iklim önlemleri talep ediyoruz.

Borç yaratan koşullu finansmanları reddediyoruz. İklim için yeşil fon, adaptasyon fonu ile kayıp ve zarar fonu gibi fonlar, borç (kredi) olarak verilmemeli, tamirat yani geçmişte verilen zararın telafisi olarak sağlanmalıdır. Bu şekilde bu fonlar, eğitim ağları ve agroekoloji okulları da dahil çiftçi agroekolojisini destekleyecektir. Gerçek şu ki, yıllar boyunca sözler verilmesine rağmen bu fonlar hâlâ daha hayata geçmemiş ve gıda üretmesi ve toprağa iyi bakması için ihtiyacı olan topluluklara ulaşmamıştır. IMF ve Dünya Bankası’nın yönlendirdiği FAST ve TFFF gibi mekanizmalar “bedava para” değil, küresel Güney’in borçlanmasını arttıracak kredilerdir ve genetiği değiştirilmiş organizmaları (GDO), melez tohumları ve küçük ölçekli tarım işletmelerini sanayi devlerine bağımlı kılan şirket ürünlerini dayatmaktadırlar. Diğer durumlarda, “sürdürülebilir tarım” bahanesiyle sunulan mikrofinansın yeşil kredileri, halihazırdan borçlu durumdaki küçük çiftçilere ve kırsal ailelere yöneliktir; bu durum yeni mali riskler yaratır ve bağımlılığı pekiştirir.

Kuzey ülkeleri iklim ve sömürge borçlarını düzenlemek için Güney ülkelerine mali tazminat ödemelidir. Bu tazminatlar kredi ya da “kalkınma yardımı” biçiminde değil, Güney ülkelerin kendi nüfuslarının yararına ve egemen bir şekilde ekonomilerini ve kamu hizmetlerini geliştirecek biçimdeki mali akışlar olmalıdır.

Kaçınılmaz değişimleri finanse etmek için ulusal ve uluslararası düzeyde vergi adaleti kesinlikle gereklidir. Çokuluslu şirketler ve ultra-zenginler çok daha ağır şekilde vergilendirilmelidir. Zenginlerin ve çokuluslu şirketlerin vergi kaçırmasına karşı tüm dünyada mücadele edilmelidir.

Acil olarak büyük ölçekli ordu ve fosil yakıt sübvansiyonlarını, adil ve egemen bir küresel geçişe yönlendirmek gerektiğini de aynı güçlükle savunuyoruz. Filistin’de savaş, işgal ve yıkım finansmanına son verilsin. Askeri endüstrinin ölüm yaydığı ve fosil yakıtlara bağımlılığı sürdürdüğü tüm bölgelerde şiddet ve yıkım son bulsun.

İklime uyum fonları, kredi değil tazminat biçiminde, direkt olarak yerli organizasyonlara ve topluluklara ulaşmalıdır. Bu finansmanlar çokuluslu şirketlerin sahte çözümlerini desteklememelidir. Toprakta kendi pratikleri üzerinden gelişecek çözümleri sunacak olan çiftçi ve köylülerin kendileri tarafından kullanılmalıdır. Çiftçi agroekolojisi iklim değişikliklerine karşı çeşitlenmiş ve dayanıklı gıda sistemleri geliştirir, toprağa özen gösterir ve agroforesteriyi (orman tarımı veya orman ve tarım teknolojilerinin birleştirilmesi- ç.n.) işin içine katar ve böylece karbon salınımlarını azaltır. İklim değişikliğine uyum için sağlanan finansman, GDO’lar yerine yerli tohumların ve ırkların korunmasını ve yetiştirilmesini de desteklemelidir. Agroekoloji aynı zamanda iklimden etkilenen bölgeleri yeniden canlandırarak ve göçmen tarım işçilerinin adil ücret ve onurunu garanti altına alan sosyal tarım üretim modelleri geliştirerek, göç krizi için de bir çözüm olarak tanınmalıdır.

Bu talepleri karşılamak, iktidarı temelden kurmak için birbiriyle uyumlu bir stratejiyi gerektirmektedir.

Çeviri: Can Sakaryalı

Kaynak: ciftcisen.org

Haberler

Aksâ Tûfânı’nın Yıl Dönümünde İstanbul’daki Yürüyüşten Tam Ambargo Çağrısı

Yayınlanma:

-

Filistin Eylem Komitesi (FEK), her yıl dönümünde yaptığı gibi üçüncü yılını dolduran Aksâ Tûfânı için üçüncü büyük yürüyüşünü yaptı. Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi (AKM) önünden “Gazze, 3 Yıldır Soykırıma Direniyor! Filistin’e Özgürlük! İsrail’e Ambargo!” yazılı pankart ve sloganlarla Dolmabahçe’ye kadar süren yürüyüşe binlerce kişi katıldı.

Yürüyüşün sonunda Arapça ve İngilizcesi de okunan açıklamanın tam metni ise şu şekilde:

Gazze, 3 Yıldır Soykırıma Direniyor!

Filistin’e Özgürlük! İsrail’e Ambargo!

Değerli basın emekçileri,

Bugün, 7 Ekim 2023 tarihinde Filistin direniş örgütleri tarafından gerçekleştirilen haklı ve meşru bir askerî operasyonun, El Aksa Tûfânı’nın 3. yıldönümü vesilesi ile bu eylemi düzenliyoruz. Amacımız Filistin direnişinin mücadelesini selamlamak, sonrasında Siyonist İsrail tarafından başlatılan soykırımı kınamak ve sorumlularını halkımıza tekrar hatırlatmaktır.

7 Ekim sabahına geldiğimizde, henüz Netanyahu meşhur “Filistinsiz” dünya haritasını BM kürsüsünde sallayalı bir ay kadar olmuştu. Gazze ablukası dayanılmaz bir hal almış ve Batı Şeria’daki Siyonist yerleşimlerin genişlemesi son derece hızlanmıştı. Türkiye ve Siyonist devlet arasında en üst düzeyde görüşmelerle yeni bir normalleşmenin sinyalleri verilmişti ve Suudî Arabistan’ın da İsrail ile normalleşme yoluna gireceği haberleri iyiden iyiye duyulmaktaydı. İşte böyle bir zamanda, Filistin direniş örgütleri bir saldırıyla Siyonist düşmanı (ve Filistin’in sözde dostlarını) gafil avladı.

Filistinliler, böyle bir askerî harekâtı planlarken, Filistin davasının geldiği bu karanlık noktaya ve haklarının geri dönüşsüz olarak gasp edilmesine varacak bir sürece yanıt vermekteydi. Emperyalistler, İsrail Siyonizm’i, işbirlikçiler, İsrail ile çelişki yaşadığını iddia edip emperyalist-Siyonist ittifaka gönüllü asker olarak yazılan AKP iktidarı ve Katar gibileri, hepsi birden Batı Asya’da emperyalizmin rakipsiz kalacağı bir sözde yeni Ortadoğu’nun parçaları olacak, Filistin halkının geri dönüş hakkı bu arada çöpe atılacaktı. El Aksa Tûfanı, yok edilmeye çalışılan bir halkın kaçınılmaz tepkisiydi ve bu plana ciddi bir darbe indirdi. Yaşasın Filistin direnişi, yaşasın intifada ruhu, yaşasın El Aksa Tûfanı!

Filistinliler, tûfanı, en azından dost bildikleri ülkelerin ayağa kalkacağı, yaptırımlarla, ambargolarla İsrail’i zorlayacakları bir sürecin izleyeceğini umdular. Ama Direniş Ekseni güçleri bir tarafa bırakılırsa, ülkemizdeki hükümet başta olmak üzere hiçbir güç İsrail’e gerçek bir karşılık vermedi. Böylelikle Filistinli direniş örgütlerinin haklı ve meşru eylemini, İsrail’in iki yıl süren ve yüz binden fazla Filistinli’nin katli ile sonuçlanan Siyonist soykırımı izledi.

Eylül 2026 itibarıyla Gazze Sağlık Bakanlığı’nın bildirdiği soykırım sürecinde katledilen toplam Filistinli sayısı 73 bini aşmış durumda. Enkaz altında olduğu düşünülen kayıplarla birlikte bu sayı 100 binin üzerinde tahmin ediliyor. Gazze’nin eğitim altyapısının yaklaşık %98’i zarar görmüş veya yıkılmış durumda. Eylül 2026’da bile yaygın yıkım, barınma sorunu, yardım girişindeki kısıtlamalar ve devam eden saldırılar ciddi bir insanî kriz potansiyeli yaratmaktadır.

İsrail ve ABD sadece Filistin’e değil, Filistin’in fiilen yanında yer alan tüm güçlere saldırmıştır. Nisan 2024’te İran’ın Suriye’deki diplomatik yerleşkesine saldırmış, 2025 Haziran’ında İran’a yönelik saldırılarını 12 Gün Savaşı ile bir üst alamaya taşımış ve nihayetinde 28 Şubat 2026’da İran’a topyekûn saldırıya geçmişlerdir. Yine Filistin’e destek olan Yemen ve Lübnan da İsrail tarafından sıklıkla hedef alınmıştır.

Siyonist soykırım kâğıt üzerinde bir ateşkes ile sona ermiş görünmektedir. Oysa Gazze halkına karşı galip gelemeyen, direniş örgütlerini yok edemeyen İsrail, sözde bir “barış kurulunun” varlığına ve gözlemci ülkelere rağmen saldırılarına rahatlıkla devam etmektedir. Ateşkesten bu yana süren saldırılarda 1500 kadar Filistinli katledilmiştir. Gazze’deki Filistinliler halen muhasara altındadır. Üstelik Batı Şeria’da da yerleşimci saldırıları ve Filistinlilerin yerlerinden edilmesi artmış durumdadır. 2026’nın başından bu yana 1.600’den fazla yerleşimci saldırısı kaydedilmiştir. Önümüzdeki ay yapılacak İsrail seçimlerine yaklaştıkça bu sayı artabilir.

Tüm bunlar olurken, bu topraklarda Filistin halkının sesine halkımız ses vermiş, ama halkımızın bu hassasiyeti iktidar ve onun aparatları tarafından manipüle edilmek istenmiştir. Filistinlilerin İsrail’e yönelik boykot, yaptırımlar ve ambargo çağrıları duymazdan gelinmiş, ticaret bypass edilmesi çok kolay olacak şekilde sadece kâğıt üzerinde yasaklanmış, iç politikaya hizmet eden yürüyüşler düzenlenmekle yetinilmiş, hükümet tarafından İsrail’e yönelik dişe dokunur hiçbir adım atılmamıştır. Çok parlatılan İsrail’e ticaretin yasaklanmasına dair düzenleme, malların varış ülkesinin kâğıt üzerinde Filistin olarak gösterilmesiyle veya Filistin dışında üçüncü bir ülkenin aracı kılınmasıyla rahatlıkla aşılabilmektedir.

Aksine, limanlardan İsrail’e mal akışı sürmüş, Azerbaycan petrolü bu topraklardan soykırım boyunca İsrail’e akmaya devam etmiş, Kürecik ve İncirlik üsleri İsrail’e çalışmıştır. Aynı hükümet, içinde Filistin halkının katillerini de barındıran, bir bütün olarak İsrail’in çıkarlarına hizmet eden NATO adlı terör örgütünü geçtiğimiz yaz aylarında Ankara’da ağırlamış, emperyalizme biat tazelemiş ve Filistin halkının dostu halkımızın yaşadığı mahalleleri dev panolarla gizleyerek, onlarca insanı NATO’yu rahatsız etmesinler diye tutuklayarak halkımıza büyük bir utanç yaşatmıştır.

Son olarak iktidarın Suudi Arabistan ve Pakistan ile yaptığı, fakat TBMM’ye getirmekten kaçındığı anlaşmanın da iktidar kanallarında propagandasının yapıldığı gibi İsrail’e değil, İsrail’in düşmanlarına karşı yapıldığını görüyoruz. Bu ittifakın üyelerinin emperyalizmle hiçbir çelişkisi olmadığı gibi, İsrail ile de temel, çözülemez bir çelişkisi olmadığını biliyoruz. Trump’ın aferinini alan bu ittifakın ilk hedefinin de muhtemelen Yemen gibi Filistin’in yanında yer alan bölge ülkeleri olacak olmasına şaşırmıyoruz.

Bugün Filistin’in yanında olmak demek NATO’dan çıkmak demektir. Bugün Filistin’in yanında olmak demek emperyalist üsleri kapatmak demektir. Bugün Filistin’in yanında olmak demek İsrail’e bir tam ambargo uygulamak demektir. Bugün Filistin’in yanında olmak demek Filistin direnişinin silahsızlandırma planlarına karşı çıkmak, ateşkesi ihlal eden İsrail’e baskı yapmak yerine Filistin’e silahsızlanması için baskı yapmaktan vazgeçmek, Trump’ın kurduğu sözde barış kurulundan çıkmak demektir.

Filistin eylem Komitesi olarak, Filistin halkının onurlu direnişini bir kez daha selamlıyoruz. Bu topraklarda iktidarın fiilen İsrail ve emperyalizmin yanında olduğunu haykırmaya devam edeceğiz. İsrail’e derhal tam ambargo başlatılmasını talep etmeyi sürdüreceğiz. Emperyalizm ve Siyonizm’e hizmet eden bütün askeri üslerin derhal kapatılmasını talep etmeyi sürdüreceğiz.

Yaşasın Filistin!

Kahrolsun emperyalizm!

Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!

Filistin Eylem Komitesi (FEK)

Haber: YeniPencere

Devamını Okuyun

Haberler

ABD’den İran’a Soykırımcı Ambargo

Yayınlanma:

-

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, ABD’nin yeni yaptırımlarının dünya genelindeki tüm İran hava yollarını “kapatacağını” söyledi

Duyuru, Trump’ın ‘bütün ülkeyi havaya uçurma’ yönündeki soykırım tehdidinin ardından geldi.

Hazine Bakanı Scott Bessent, 21 Eylül Pazartesi günü yaptığı açıklamada, ABD’nin İran hava yolu şirketlerinin küresel bağlarını kesmeyi amaçlayan yeni yaptırımları devreye sokmaya hazırlandığını bildirdi. ABD, savaşın tetiklediği enerji krizi hızla kötüleşirken İran’ı daha da izole etmek amacıyla küresel finans sistemi üzerindeki gücünü bir kez daha devreye sokmak istiyor.

CNBC’ye verdiği mülâkatta Bessent, “23 Eylül’de tüm İran hava yolları -dünyadaki bütün İran hava yolu şirketleri- faaliyetlerini durdurmuş olacak!” dedi.

Bessent, yaptırımların bir İran hava yolu şirketinin uçuşunun herhangi bir aşamasına yardımcı olan aktörlere de uygulanacağını belirtti ve sözlerini “Eğer iniş yaparlarsa onlara yakıt sağlayamazsınız. Onlara yer hizmeti sunamazsınız, bilet satamazsınız; aksi takdirde dolar sisteminin dışına itilirsiniz!” diye sürdürdü.

Bessent, ABD’nin İran hükümetine destek vermekle suçladığı -Mısır, Türkiye ve Rusya’dakiler de dahil olmak üzere- bankalara şimdiden bir dizi ikincil yaptırım uyguladığını öne sürerek övündü. Bessent, Trump yönetiminin “süreçle son derece yakından ilgilendiğini” belirttiği Çinli yetkililerle de “perde arkasında görüşmeler” yürüttüğünü ima etti.

Hazine Bakanı, bu yaptırımların 11 Eylül’ün ardından başkana tanınan yetkiler kapsamında uygulandığını söyleyerek o dönemin “şu anda sahip olduğumuz yetkilerin birçoğunun bize verildiği zaman” olduğunu ifade etti.

ABD, bu ayın başlarında hâlihazırda 27 İran hava yolu şirketine yaptırım uygulamıştı. Bessent, bu yaptırımların “İran’ın bugün tamamına yaptırım uyguladığımız geri kalan hava yolu şirketleriyle iş yapan herkes için bir uyarı” olduğunu belirterek “Küresel finans sisteminden soyutlanma riskiyle karşı karşıyasınız,” dedi.

Bu tedbirler, İranlı sivillerin yurt dışına seyahat etme imkânlarını daha da kısıtlayacak. İran’ın önde gelen hava yolu şirketlerinden Mahan Air, Bessent’in açıklamasından önce Umman ve Türkiye uçuşlarını askıya aldığını duyurmuştu. Ayrıca ABD, bu ay uygulamaya koyduğu kapsamlı yaptırım rejimi çerçevesinde İranlıların dünya genelindeki İngilizce lisansüstü programlarına başvurmalarını sağlayan sınavlara girmelerini de engellemişti.

Diğer yandan ekonomik yaptırımlar, savaş dönemi yaptırımlarından en ağır şekilde etkilenen İranlı sivilleri gittikçe daha fazla olumsuz etkiliyor. İran ekonomisinin 21 Mart ile 20 Haziran arasında yüzde 10 küçülmesiyle birlikte birçok İranlı, işini kaybetti. Enerji ve gıda gibi temel maddelerin fiyatları fırladı ve çakılan riyal yüzünden ailelerin geçimi iki kat daha zorlaştı.

İran hava yolu şirketlerine yönelik yaptırımlar, ülke dışına seyahat masraflarını da artıracaktır. Bu da Trump, İran’a ve onun 92 milyonluk nüfusuna yönelik soykırım niteliğindeki tehditler savururken İranlı sivilleri fiilen kapana kıstırma anlamına geliyor!

“Pazar günü Donald Trump, Fox News’ten Trey Yingst’e İran konusunda bir ‘karar verme aşamasında’ olduğunu ve bu hususta yakında ‘çok büyük şeylerin’ yaşanacağını söylemişti. Yingst, Trump’ın “masadaki mevcut seçenekleri ‘İran’ı haritadan silmek, ekonomik olarak çökmeye terk etmek veya bir anlaşma yapmak’ şeklinde tanımladığını” aktardı.

Yingst’in bildirdiğine göre Trump, “Benim asıl sorduğum soru şu: Bütün bir ülkeyi ne zaman yerle bir edeceğim ya da edecek miyim?” ifadelerini kullandı ve ekledi: “Aklı başında davransalar iyi ederler.” Savaşın gölgesinde, bu tarz soykırım söylemli tehditler Trump cephesinde artık kanıksanmış durumda.

Bu yorumlar, ABD’nin bağımsız BM yetkilileri tarafından İran’da sivillere karşı savaş suçları işlemekle suçlandığı bir sırada geldi.

Kaynak: truthout.org

Devamını Okuyun

Haberler

DİSK-AR Çocuk İşçiliği Raporu: 9 Yılda En Az 646 Çocuk, Çalışırken Yaşamını Yitirdi

Yayınlanma:

-

DİSK Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) yayımladığı Eylül-2026 tarihli “Çocuk İşçiliği Raporu”na göre 9 yılda en az 93 bin 517 çocuk iş kazası geçirdi.

Rapora göre Türkiye’de çalışan çocukların iş kazası geçirme sıklığı, SGK’nin 2017-2025 dönemine ait verilerine göre son derece çarpıcı bir yükseliş göstermektedir. 14-17 yaş grubunda iş kazası geçiren sigortalı sayısı 2017’de 6 bin 348 iken 2025’te 20 bin 836’ya yükselmiştir. Bu 9 yılda yaklaşık 3,3 katına çıkması anlamına gelmektedir.

Aynı dönemde 18 yaş üstü işçilerde iş kazası geçirenlerin sayısı 353 bin 305’ten 745 bin 203’e yükselerek yaklaşık 2 katına çıkmıştır. Raporda, çocuk işçilerdeki yükselişin yetişkinlerde gözlenen değişimin çok üzerinde olduğu vurgulandı.

İSİG Meclisi verilerine atıfla raporda 2017’den 2026 Temmuz’a en az 646 çocuğun çalışırken yaşamını yitirdi vurgulandı ve bu hususta şu tespit ve değerlendirmelere yer verildi:

2017-2022 arasındaki altı yıllık dönemde çocuk işçi ölümleri yıllık 60- 67 aralığında seyretmiş, 2023 yılında 54 olarak kaydedilmiştir.

Ancak 2024 yılından itibaren tablo değişmiş, ölüm sayısı 2023‘teki 54 iken 2024‘te 71’e çıkmış, 2025‘te ise 94’e ulaşmıştır.

Yalnızca 2024- 2025 arasındaki ölümlerin hızlanma oranı yüzde 32,4’tür.

2025’teki 94 rakamı, ele alınan dönemde ulaşılan en yüksek değerdir.

2026’nın ilk yedi ayında ise 42 çocuk işçi hayatını kaybetmiştir.

2025 yılında hayatını kaybeden 94 çocuğun yaş dağılımına bakıldığında 26’sı 14 yaş ve altında, 68’i ise 15-17 yaş grubundadır, yani ölen her dört çocuktan yaklaşık üçü 15-17 yaş grubuna aittir.

Ölen çocukların 81’i erkek, 13’ü kız çocuğu, 5’i ise göçmendir.

Sektörel dağılımda 31 çocuk tarımda, 27 çocuk sanayide, 20 çocuk hizmetlerde ve 16 çocuk inşaatta yaşamını yitirmiştir.

Bunlara ek olarak 6 MESEM öğrencisi ile 7 meslek lisesi öğrencisinin çalıştıkları veya staj yaptıkları işyerlerinde hayatını kaybettiği tespit edilmiştir.  Bu da meslekî eğitim adı altında sürdürülen çalışma biçiminin ölümcül sonuçlarının istatistiklere doğrudan yansıdığını göstermektedir.

Raporda, TÜİK’in 2025 verileri esas alınarak Türkiye’deki 6 milyon 708 bin çocuğun gelir yoksulluğu içinde yaşadığı ve çocuk yoksulluğu oranının yüzde 31, yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaki çocukların oranının ise yüzde 36,8 seviyesinde olduğu belirtildi ve MEB verileri esas alınarak 14-17 yaş grubunda net okullaşma oranının 2022-2023 eğitim yılında yüzde 94,5 iken 2024-2025’te yüzde 86,4’e gerilediği, dolayısıyla lise çağında eğitimden kopuşun arttığı kaydedildi.

MESEM yarası derinleşiyor

DİSK-AR raporunda MESEM, birçok boyutuyla ele alınıyor. Yoksullukla MESEM arasında doğrudan bir münasebet kurulan değerlendirmede şu ifadelere yer veriliyor:

Çocukların gelir elde edebildikleri işletme temelli mesleki eğitime yönelmelerinde hanelerin ekonomik koşullarının belirleyici olması durumunda, mesleki eğitim özgür bir eğitim tercihinden çok ekonomik zorunluluk tarafından şekillenebilir. Yoksul ve emekçi ailelerin çocuklarının erken yaşta işletmelere yöneldiği, ekonomik olanakları daha yüksek ailelerin çocuklarının ise akademik eğitim kanallarında kalabildiği bir yapı, eğitim yoluyla sınıfsal farklılıkları azaltmak yerine bunları yeniden üretme riski taşımaktadır. Bu nedenle MESEM tartışması yalnızca “Çocuk meslek öğreniyor mu?” sorusuna indirgenemez. Hangi çocukların, hangi ekonomik ve toplumsal koşullar altında ve neden bu sisteme yöneldiği de sorgulanmalıdır.

Rapora göre MESEM’e kayıtlı öğrenci sayısı 2016-2017 ile 2025-2026 arasında 5,3 kat arttı. En büyük artış 2021-2022 eğitim yılında yaşandı. Öğrenci sayısı bir yılda 159 bin 773’ten 400 bin 437’ye çıktı. MEB verilerine göre 492 bin 627 MESEM öğrencisinin 392 bin 887’si 15-18 yaş grubunda. Bakanlık, yaş grubunu tek kategori hâlinde açıkladığı için bunların kaçının 18 yaşın altında olduğu bilinmiyor.

DİSK-AR, MESEM öğrencilerinin işletmelerde üretim sürecine katılmalarına rağmen hukuken öğrenci statüsünde bulunmalarının ücret, sosyal güvenlik, sendikalaşma ve işçi sağlığı alanlarında ciddi koruma sorunları yarattığını belirtiyor:

MESEM’in sendikal açıdan önemli sonuçlarından biri de çocukların ve gençlerin işyerlerinde yetişkin işçilerle aynı üretim ilişkilerinin içerisinde bulunabilmelerine rağmen ücret, sosyal güvenlik ve örgütlenme hakları açısından aynı statüye sahip olmamalarıdır. Kamu kaynaklarıyla maliyeti düşürülen genç emeğinin kitlesel hale gelmesi, yalnızca MESEM öğrencilerinin çalışma koşullarını değil, işyerlerindeki genel ücret ve istihdam yapısını da etkileyebilecek bir gelişmedir. Düşük maliyetli genç emeğin yaygınlaşması, yetişkin ve güvenceli istihdam üzerinde baskı yaratma riski taşımaktadır. Bu nedenle yarım milyonu aşan MESEM’li öğrenciler yalnızca bir eğitim istatistiği değildir. Bu büyüklükte bir yapı ücretler, sosyal güvenlik, işçi sağlığı ve iş güvenliği, işgücü piyasasının bölünmesi ve sendikal örgütlenme bakımından da çalışma yaşamının önemli bir parçası haline gelmektedir.

Kaynak: disk.org.tr

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x